✍ Ali Rıza Vural Yazdı:
Bir sabah köyünüzde kuş sesleri yerine sondaj makinelerinin gürültüsüyle uyandığınızı düşünün. Yıllardır ekip biçtiğiniz toprağın ortasına devasa kuleler dikiliyor. Asırlık ağaçların gölgesinde açılan yollar, ormanın sessizliğini parçalıyor. Derelerin akışı, tarlaların geleceği, çocukların soluyacağı hava artık bir yatırım dosyasının satır aralarında değerlendiriliyor.
İşte bugün toplamda Varto’da 16 köyümüzü direk etkileyen ve Türkiye’nin birçok kırsal bölgesinde yaşanan tam da budur!
Jeotermal Santral Enerji, iklim krizine karşı fosil yakıtlara alternatif olarak önemli bir kaynak olduğu söylencesi tam bir aldatmacadan öteye bir anlam teşkil etmemektedir. Hiçbir enerji projesi, doğaya sınırsız müdahale etme hakkı vermez. “Yenilenebilir” etiketi, çevresel yıkımı görünmez kılan bir perdeye dönüşmemelidir. Eğer bir proje yaşam alanlarını geri dönülmez biçimde etkiliyorsa, o projeyi sorgulamak yalnızca bir hak değil, toplumsal bir sorumluluktur.
Her sondaj kuyusu, yalnızca yerin derinliklerine açılan bir delik değildir. O kuyu, bazen bir köyün su umuduna, bazen atalarımızın mezarlarının kaybolma endişesine, bazen jaru diyarlarımızın kutsiyetlerine, bazen verimli bir ovanın geleceğine, bazen de binlerce canlıya ev sahipliği yapan bir ekosisteme uzanır. Doğanın dengesi, mühendislik hesaplarından ibaret değildir. Toprak yalnızca üzerinde yürüdüğümüz bir zemin değil; milyonlarca canlının birlikte var olduğu yaşayan bir bütündür.
Bugün iktidar sahipleri çevre mücadelesi veren insanları çoğu zaman “kalkınma karşıtı” ya da “yatırım düşmanı” olmakla suçluyorlar. Oysa gerçek soru şudur: Kalkınma kimin için ve ne pahasına?
Bu sorunun cevabını irdelediğimizde sermaye sahiplerinin hiçbir canlının yaşam hakkını düşünmeden paralarına daha fazla para katma hesaplarının dışında başka hiçbir şeyi düşünmedikleri ortaya çıkmaktadır.
Bu gerçeklikten hareketle çevreye duyarlı köylülerimiz ve muhtarlarımız, yaşlımız gencimiz ve çocuklarımızla ortak hareket ederek güçlü bir direniş hattını oluşturmamız gerekir. Bu toplumsal refleksin oluşması 20 Mayıs’ta sondajlamaya başlama planlarını ertelemek zorunda kalan küresel sermaye şirketi olan İGNİS H2 firmasını ve yerli işbirlikçilerini ürküttüğü gerçeği ile karşı karşıya olduğumuzu görmekteyiz.
Bu toplumsal örgütlü gücümüzü yerel köylülerimizin yanında metropol kentlerdeki Vartolular ve diasporalara göç etmiş özellikle Avrupa kanadında ki Vartolu hemşerilerimiz ve dostlarının dayanışma destekleri ile büyümüş, büyümeye de devam edecektir.
Bir vadinin sessizliği bozulduğunda, yalnızca kuşlar susmaz. Çiftçinin umudu da eksilir. Bir dere kirlendiğinde yalnızca su kirlenmez; o suyla büyüyen meyve, o sudan içen hayvan ve o suya güvenen insanlar da etkilenir. Bir orman parçalandığında yalnızca ağaçlar kesilmiş olmaz; yaşamın birbirine bağlı bütün halkaları zarar görür.
Doğa, insanın dışında bir varlık değildir. Biz doğanın sahibi değil, onun yalnızca bir parçasıyız. Buna rağmen yıllardır aynı yanılgıyı sürdürüyoruz: Ekonomik büyümeyi, yaşamın önüne koyuyoruz. Oysa para yeniden kazanılır; kuruyan bir kaynak suyu, yok olan bir tür ya da verimsizleşen bir toprak çoğu zaman geri getirilemez.
Jeotermal projelere ilişkin tartışmalar, yalnızca teknik raporlara bırakılacak kadar dar bir mesele değildir. Bu tartışmanın merkezinde insan hakları, çevre hakkı ve gelecek kuşakların yaşam hakkı vardır. Bir bölgede yaşayan insanların görüşü alınmadan, bilim insanlarının uyarıları yeterince dikkate alınmadan ve olası çevresel etkiler tüm yönleriyle değerlendirilmeden atılan her adım, toplumsal güveni de zedeler.
Bugün doğayı savunanlar yalnızca birkaç ağacı korumaya çalışmıyor. Onlar; çocukların içeceği suyu, çiftçinin ekeceği toprağı, arının konacağı çiçeği ve hepimizin ortak geleceğini savunuyor. Çünkü doğa, üzerinde pazarlık yapılacak bir meta değildir. O, yaşamın ta kendisidir.
Tarih bize defalarca gösterdi ki, insan doğaya karşı kazandığını sandığı her savaşın sonunda aslında kendisi kaybetti. Kuruyan nehirler, yok olan ormanlar, kirlenen hava ve derinleşen iklim krizi bunun en acı kanıtıdır.
Artık tercih yapma zamanı geldi.
Ya doğayı yalnızca ekonomik bir kaynak olarak görmeye devam edeceğiz ya da onu yaşamın vazgeçilmez temeli olarak kabul edeceğiz.
Çünkü mesele yalnızca bir sondaj kuyusu değildir.
Mesele, çocuklarımıza nasıl bir ülke bırakacağımızdır.
Mesele, toprağın sesini duyup duymayacağımızdır.
Ve unutulmamalıdır ki; doğa konuşmaz, ama sustuğunda insanlık da susacak, bir gelecekte bulamayacak.
Mezopotamya Ekoloji Hareketi Muş temsilcisi
Ali Rıza Vural








