Juni 2, 2026

Uygarlık

za_gmuk_yeni_dogus_bayrami
za_gmuk_yeni_dogus_bayrami

Qalo Gaxan’nın Tarihçesi

✍ Azad Roni Yazdı:

Aryan Halkların Zagmuk, Newroz, Hawtemal ve Paskal Bayramların Sömürler’deki kökeni

Yazılı kaynaklar Zagroz Dağların yaylalarında yarattıkları neolitik devrimden beri Mezopotamya coğrafyasında yaşayan Guti, Subaru, Lulubi, Hurri, Kassit  kabilelerin Za-gmuk bayramını kutladıkları M.Ö. 2.340 yıllarında kayıtlara geçmiştir. Guti, Subaru, Lulubilerin son dönemlerinde bu Bayramı kutladıklarına göre, Za-gmuk bayramı çok daha eskilere dayanmaktadır. 200 yıl sonraki Guti-Gudea (M.Ö. 2.150-2.047) dönemin kayıtlarında da bu bayramın adı Za-gmuk’tu. Zagmuk bayramı gece ve gündüzün eşitlendiği 21 Mart günü kutlanıyordu. Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassitler gibi Kürtlerin ön ataları olan Aryan halkları arasında kutlanan Zagmuk Yeni Doğuş Bayramı bugün de bütün Kürt kabile ve aşiretleri arasında 21 Mart günü diriliş, direniş, ”Newroz“ ve ”Hawtemal“ olarak aynen kutlanmaktadır. Birçok Kürt aşireti gibi Lulubi ve Lorlar’dan gelen bugünkü Lolan aşireti de 21 Mart’ta ”Newroz ya da Hawtemal“ diriliş, direniş ve yeni doğuş bayramı olarak bugün aynen kutlanmaktadır. Geçmişte kullanılan Za-gmuk deyimi bugün iki ayrı kelimede, iki ayrı lehçede dile getirilmiş olsa da Newroz ve Howtemal ile aynı anlamda kullanılmaktadır.

Sümer yazarı Ludingirra’nın 4.250 yıl önce 3. ve 19.tabletlerinde çivi yazısıyla yazdığı ”Yeni Yıl Bayramına İlk Gidişim” ve “Kutsal Nunbirdu Kanalında Tören” makalelerinden anlıyoruz ki, Sümerler döneminde Zagmuk günü evlerde yiyeceklerin pişirilip birlikte yenildiği, şarkı ve türkülerin söylendiği, , halaya durulduğu, kutsal mekânların ziyaret edildiği, duaların okunduğu ve bugünkü Kürtlerin Newroz ya da Howtemal dedikleri Yeniden Doğuş, doğanın yeniden uyanışı ve diriliş Bayramını Zigguratlar’da ve alanlarda kutluyorlardı. İlginçtir, Ludingirra’nın çocukluğunda ‘büyük bir sevinç içinde gittiği bu Yeni Yıl Bayram alanını halkın doldurduğunu, çalgı ve şarkı seslerinin kulağına hoş geldiği kalabalık alanda annesini kaybettiği’ anlatımları bana bugün Kürt halkın çoluk çocuk, genç, ihtiyar, kadın, sanatçılar, çalgıcılar ve şarkıcılarıyla doldurdukları Newroz alanlarını hatırlattı.

Yazılı tarihten çok daha önceden beri kutlanan bu Yeni Yıl Bayramın iki mitolojik hikâyesi var; biri daha Sümer şehir beylikleri kurulmadan önce ağızdan ağıza kuşaktan kuşağa birbirine aktarılan Mezopotamya’nın yerli halkları, özellikle Guti, Lulubi, Hurri ve Kassitlerin bolca yumurtalı ve tahıl yiyeceklerin pişirilip birlikte yenildiği, şarkı ve türkülerin söylendiği, halayların çekildiği Zag-muk (günümüzde Paskal ve Hawtemal olarak kullanan bayramlar) bayramın Tanrıların babaları Zervan ve Enlil ile ilişkilendirilen eski versiyonu. Biri de Sümer şehir beylikleri kurulduktan sonra aşk, şehvet, bereket ve savaş tanrısı İnanna ve tanrı Dumuzi ile ilişkilendirilen ve ekolojik köy komünal yaşamı ile şehir uygarlığını kuran devletler arasında başlayan mücadele sonucu şekillenen ve Aryan halkların ikinci-üçüncü Zerdüşt dönemlerinde kendi kültürlerinde reform yaptıktan sonra aynı anlamda kullanılan yeni Zagmuk mitolojik versiyonudur. Yeni Zagmuk mitolojik versiyonu işgalci Akad ve özellikle Asur devletlerine karşı tarihsel mücadele süreçlerinde yeni doğuşun yanısıra direniş ve özgürlük yanları ağır basarak Newroz’a dönüşür.

Aylarca kar altında, gecelerin uzun ve karanlık olduğu zorlu geçen soğuk kışın ardından doğanın yeniden canlanıp uyandığı aynı günlerde, evlerde pişirilen yiyeceklerin birlikte yenildiği, kutsal mekânların birlikte ziyaret edildiği, başlayan baharın bereket getirmesi için duaların edildiği Zagmuk (Hawtemal) Yeni Doğuş Bayramın bu yanını da kutluyorlar. Zagmuk günü “özellikle genç kızlar ve delikanlılara güzel yeni giysiler giydirilir.” Doğanın uyandığı o ilkbahar gününde nasiplerinin açılacağı, birilerine aşık olup evlenecekleri, sabahleyin güneş çıkar çıkmaz damların başına konulan ekmek parçalarını kuşların ya da kargaların hangi yöne götürürlerse kızın o yöne, o eve gelin olarak gideceği, genç erkeğin ise o taraftan kız gitireceği mitolojik düşünce işleniyor. Ehmedî Xanî’nın 1692 yılında yazdığı ‘Memo Zine” ünlü destansı eserinde; Cizre Emiri Zeynuddin’in kız kardeşi Zin ile Emir Beyin katibi Mem bu Newroz ya da Hawtemal töreninde nasıl tanıştıklarını ve nasıl trajik bir aşk yaşadıklarını çok güzel anlatmaktadır. Hem Sümer kaynaklarında, hem de daha sonraki kaynaklarda Newroz ve Hawtemal’in Yeni Doğum, direniş, özgürlük yanları olduğu kadar insanoğlunun kendi türünü sürdürmeyi sembolize eden aşk yönü de vardır.

Zagmuk Hurrilerin Ana Tanrıca dilinden bir kelimedir. Zagmuk; ‘yeni gün’ ya da ‘yeni doğum’ demektir, Kırmancki dilinde ‘zeman’ olarak da yorumlanmaktadır; yani birkaç anlamda kullanılmaktadır. Sümerlerden aşağı yukarı 1500 yıl sonraki Medlerin Asur tiran devletini yıktıkları M.Ö.612 tarihlerde kullanılan Newroz kelimesi ile aynı anlamdadır. ’Hawtemal’ kelimesi, ’Alevi’ kelimesi gibi Kürt aşiretlerin İslamın baskıları altında kendi eski kültürlerini, inanclarını, bayramlarını rahatça yaşayamadıkları dönemlerden sonra ortaya çıkan yeni bir kelimedir. Abbasi ve Osmanlıların kullandıkları Ay yılı esaslı Hicri takvim, Güneş yılı esaslı Rumi takvimden her yıl yaklaşık 10-11 gün geriden gelir. Aşağı yukarı iki hafta geriden takip eder. Yani Hicri takvime göre bu tarih 7 Mart’tır. İki hafta daha eklediğinizde 21 Mart günü olan Güneş yılı esaslı Rumi takvime ulaşmış oluruz. Hawtemal’ın anlamı herhalde o yüzden ‘yedinin Malı’ ya da gizlenmiş zaman tanrısı Zervan anımsanarak ‘Hawt zeman’ diye yorumlanmıştır. ‘Hawt zeman’ Kırmancki bir kelimedir; Türkçesi, yedi zaman.

Neolitik dönemden kalma Za kelimesi, hâlâ bugünkü Kürtçenin Kırmancki (Zazaki) dilinde ya da lehçesinde  ‘yeni doğum, doğdu, yeni gün, za-man’ anlamında kullanılmaktadır. Kırmancki; manga ma za; Türkçesi; ineğimiz doğurdu. Kırmancki; miya ma za; Türkçesi; koyunumuz doğurdu. Kürt öncü kabilelerin neolitik dönemdeki dünyayı yaratan, iyilik tanrısı Ahura Mazda ve kötülük tanrısı Ahriman’ın babası olan çok eski Zervan isimli zaman tanrısının kökeninden gelmiş olabilir. Zervan kelimesinin ön iki harfı olan Ze Kırmancki lehçesinde; geçmiş zamandır. Kırmancki; manga ma ze; Türkçesi; ineğimiz doğurmuş. Kırmancki; miya ma ze; Türkçesi; bizim koyunumuz doğurmuş. Ne zaman doğurduğu belli değil.

Sümer yazarların anlattıklarına göre, en eski versiyon ”daha insanlar yaratılmadan çok çok önce”[1] Sümer medeniyetinin en önemli din ve güneş kültü kenti olan “Nippur’da yalnız Tanrılar oturuyormuş.”[2] Göklerin, yeryüzünün ve aynı zamanda Nippur şehrin Tanrısı olan Enlil, Tanrıca Nunbarşegunu’nun kızını Fırat nehrinde çırılçıplak yıkanırken görmüş, daha sonra bu „Ninlil adlı kıza sarılıp onunla zorla yatmış. Yatmış ama bu uygunsuz hareketi derhal diğer Tanrıların kulağına gitmiş ve hepsini son derece kızdırmış. Enlil onların başı, kral olduğu halde, ’Enlil defol kentten, git yeraltı dünyasına!’ diyerek kovmuşlar. Zavallı Enlil babamız büyük bir üzüntü ile yeraltına gitmek üzere iken, Ninlil dayanamamış onu yalnız göndermeye ve o da arkasından yürümeye başlamış. Yolda Ninlil, Ay Tanrı Nanna’ya gebe olduğunu anlamış. (…) Bu arada yüce Tanrımız Enlil sevgilisi Ninlil ile evlenerek yeraltından kurtulup tekrar Nippur’umuza gelmişler. Oğulları Nanna da gökyüzüne çıkarak parlak ışığı ile bizi aydınlatmaya başlamış.

Onların Nippur’dan kovuluşlarını, büyük bir üzüntü ile yeraltına gidişlerini anlatan hüzünlü ezgiler, tekrar yeryüzüne çıkıp Nippur’a gelişlerini dile getiren neşeli şarkılar yüzyıllar boyu yazılıp söylenmiş burada. (…) Bu şarkılarda yüce Tanrımız Enlil, sevgili karısı Ninlil  ve onların tapınakları övülür, hikâyeler anlatılır. Bu kanal boyunda yapılan törenlerin kutsallığı da onların bu öykülerinden kaynaklanıyor ya!”[3]

Sümerli Ludingirra Tanrı Enlil ile ilişkilendirdiği Zagmuk törenlerini şöyle anlatıyor: ”Bu törenler yılda bir kez oluyor. Törene gitmeden günlerce önce evlerde hazırlıklar başlar. Çeşitli yiyecekler pişirilir. O gün için özellikle genç kızlar ve delikanlılara yeni giysiler giydirilir. Tören günü sabahleyin Güneş Tanrımız Utu kendini göstermeden, çoluk çocuk, genç, ihtiyar, odalıklar, köleler yiyeceklerle doldurulmuş sepetler, torbalar, bira ve şarap testileriyle kanalın etrafındaki ulu ağaçların gölgeleri altındaki yeşil çimenlerin üzerine yayılırlar. Başka şehirlerden de gelenler pek çok olur bu törene.

Çocuklar geniş alanda oynarken, köleler sepetlerini, torbalarını açarak iştahları kamçılayan çeşitli yiyecekleri ortaya çıkarıp, sofraları hazırlamakla uğraşırlar. Bu arada evlerin hanımları da bir taraftan etrafı gözler, diğer taraftan orada buluştukları komşu ve ahbapları ile gevezelik veya onu bunu çekiştirerek dedikodu yaparlar.”[4]

İkinci ünlü mitolojik olay ise, ”İnanna’nın ölüler diyarına inişi“ mitolojisinde olay İnanna’nın kendi yerine yeraltı dünyasına hüzünlü ezgiler, şarkılar eşleğinde gönderdiği kocası “Dumuzi’nin kış aylarını yeraltında geçirdikten sonra, ilkbaharın başlangıcında yeryüzüne çıkıp sevgili karısı tanrı İnanna ile birleşiyor. Biz bu birleşmenin yeryüzüne bolluk ve bereket getireceğine inanıyoruz. Bunun için Tanrılarımız yerine kralımız, Tanrıçamız yerine bir başrahibe yılda bir kere (Zigguratlarda 21 Mart Zagmuk bayram kutlamalarında) beraber olurlar. Onların beraber oldukları bu günlerde, şarkıcılar, ozanlar heyecan verici ateşli aşk şarkıları söyler ve çalarlar. Bunlar Tanrıçamız ve Tanrımız yerine kralımız ve rahibemizin söyledikleri veya söyleyecekleri sevgi ve tutku dolu sözlerden oluşmaktadır.”[5]

‘İnanna’nın ölüler diyarına inişi’ mitolojisini aşağıda daha geniş anlatacağımız için burda özetleyerek geçiyoruz.

Bir kadına rızası olmadan tecavüz ederek suç işleyen en büyük Tanrı bile olsa mutlaka cezalandırılacağını gösteren büyük Sümer medeniyetini Ludingirra şöyle anlatmaya devam ediyor: ”Kanunlarımızda böyle yapanlara ağır cezalar var… Acaba bunun büyük bir suç olduğunu halkımıza öğretmek için mi bu öyküyü söylemişler yoksa bu öykü dolayısıyla mı bu, suç sayılarak kanunlarımıza girmiş? (…) Bu öykü ister doğru olsun, ister doğru olmasın, bir yandan törenlerle eğlenmemize, öte yandan bir kadınla zorla yatmanın, değil insanlara Tanrılığa bile uygun olmadığını göstermek için bir neden oluyor.”[6]

İşte Aryen halkların geçmişte Zagmuk ismiyle kutladıkları yeni doğuş bayramı bugün Mezopotamya  ve Anadolu coğrafyasında ’Newroz’, Zerdüşt kökenli Kürt Alevileri ‘Hawtemal’ ve Êzîdî Kürtlerin Çarşema Sor bayramları olarak kutluyorlar. Paskal bayramında bahçelerde yumurta saklandığı görüldüğü gibi Êzîdî Kürtlerin ‘Çarşema Sor’ (Kırmızı Çarşamba) kutlamalarında da yumurta görülmektedir. On bin yıl boyunca dünyanın kültür merkezi olan Mezopotamya’nın Güneş Kültü ve Zerdüşt tabiat inancından beslenen Aryanlı Avrupa halkları[1] ise, bu Yeni Doğuş Bayramı olan Zagmuk bayramını Hristiyanlığa geçtikten sonra, başka bir deyişle Semitik tüccarlar tarafından toplumsal hafızaları değiştirdikten sonra Paskalya (Almanca ‘Ostern’) bayramı olarak kiliselerde kutlamaya başladılar. Yani Semitik tüccarların Mezopotamya’dan Avrupa’ya binlerce yıldır yayılmakta olan Güneş Kültü, Zerdüşt ve Mitra tabiat inancının önünü kesmek amacıyla Aziz Pavlus öncülüğünde misyonerlerini M.S. 33 yılında Atina ve Roma şehirlerine göndererek Avrupa’da tek Tanrılı din Museviliğin bir kolu olarak geliştirdikleri Arabistan merkezci Hıristiyanlık dinine geçerlerken kendi geçmiş Aryen kültür ve geleneklerini -örneğin Qalo Gaxan ve Zagmuk bayram geleneklerini- hemen hemen olduğu gibi alıp Hristiyanlığa uyarlayarak, o eski Sümer dönemlerindeki Qalo Gaxan ve Yeni Doğuş Bayramlarını Zigguratlar yerine geçen kiliselerde yaşatmaya devam ediyorlar.

Neolitik dönemin tamamlamasından sonra binlerce yıl dünyaya Mezopotamya’dan yayılan Güneş Kültü, Zerdüşt ve Mitra tabiat inancının önü maskeli tanrılar tarafından bilinçli olarak kesilmemiş olsaydı Batı’da Hristiyanlık yayılmazdı. Avrupa’da Hristiyanlık yayılmasaydı, Batı’da Musevilik bu kadar yayılmazdı. Ve Semitik tüccarlar kapitalizmin ön ideolojik çalışmaları olan Hristiyanlığı Avrupa’da yaymamış olsalardı, eski çağlardaki yağma ve talanlarını İslam dini kılıfıyla gizleyerek cihatçı Arap ordularıyla Mezopotamya’yı işgal edip uygarlığı oradan kovdurmamış olsalardı, insanlık dünyayı yıkıma götüren bugünkü kapitalist sistemi yaşamamış olacaktı! Bütün bu birbirini izleyen ve tamamlayan binlerce, milyonlarca olay daha önceden yeryüzünün maskeli tanrıları tarafından planlanmış, programlanmış ve hahamlarına, din alimlerine yazdırdıkları yazılı ‘Kutsal Kitaplar’ hafızası hazırlanarak pratiğe uygulanmıştır!

Sümer mitolojisindeki ”İnanna’nın ölüler diyarına inişi“ ve tekrar yeryüzüne çıkısı öbür tek tanrılı Semavi dinlerinde olduğu gibi Hristiyanlığın da birçok mitos ve efsaneleri Sümerlerden alındığı için bu paskalya bayramı da tarihsel olarak ’İnanna’ ile ilişkilendirilerek hemen hemen aynen tekrarlanmıştır! Sümer mitolojilerden haberi olan Semitik tüccarlar Avrupa halklarına 380 yıl boyunca zorla ve bazı krallar altın gücüyle satın alınarak, bazılarını iktidara gelmeleri için destekleyerek Roma İmparatorluğuna resmi din olarak kabul ettirdikleri Hıristiyan inancına göre İsa’nın -tıpkı Tanrıça İnanna gibi- çarmıha gerildikten üç gün sonra dirilişini simgeleyen Paskalya bayramı ilkbaharın başlangıçı sayılan Mart ayın sonu ile Nisan ayı arasında, biraz farklı olsun diye ilkbahar ekinoksu sonrası dolunay zamanında kutlanılıyor. İkisi de doğanın kış aylarında uykuya dalıp ölmesi ve yeniden dirilmesini ve canlanmasını sembolize eder. Sanki bir ilkmiş gibi farklı gösterseler de, Sümerler dönemindeki Za-gmuk, yeniden doğuş bayramında olduğu  gibi ‘ölüm-yeraltı-yeniden dönüş’ konuları işletiliyor ve kutlanılıyor.

Batı’nın oryantalizmi savunan akademisyenleri, ‘doğrudan aynı bayramın devamıdır’ ya da ‘aynı kökten süreklilik arz ettiğini’ demekten çekindikleri için “aynı mitolojik arketiplerin farklı kültürlerde yeniden ortaya çıkması” ifadelerini kullanmayı tercih ederler. Çünkü Kutsal Kitapların ve bu mitosların kökeninin Sümerlerden geldiğini tümüyle reddetmedikleri gibi ’tamamen imkânsız sayılan bir görüş değil” diyerek gerçekleri dillendirmekten çekiniyorlar.

Sümer mitolojik kaynaklarına dayanan Za-gmuk Yeni Doğuş Bayramı daha sonraki bin yıllarda Newroz ve Hawtemal kelimelerine dönüşmüş kavramları tek boyutlu sosyolojik kategoriye indirgenemeyecek kadar Aryan kültüründe reformlar sonucu iki mitoslu versiyonla anlatılan, yani çeşitli renk tonlarıyla bir oyunun iki bölümü, Kürt toplumunun aşiret, bölge ve dil eksenli çok katmanlı bir sosyal yapı ve uzun tarihsel süreçler içinde farklı kelime değişimine uğramasına rağmen anlamını aynen korumuştur.

İslam Kürtleri üç bin yıl gerilere götürdü

Kürdistan’ın bir dağ köyünde ekolojik komünal yaşam sürdüren Lolan aşiretinden olan çiftçi babam, tıpkı birinci Zerdüşt olarak bildiğimiz filozof Ziusudra gibi her sabah güneş doğarken işaret parmağını öper alnına götürür, ritüelini yerine getirirken, sanki hâlâ geçmiş Sümer döneminde yaşıyormuş gibi gökyüzü ve yeryüzü Tanrısına Kirmanckî- Zazakî, dört-beş bin yıl önceki Hurrilerin Emesal dilinde, “Ya Elli!” derdi Tanrı Enlil’e. Sonradan öğrendim ki, o dönemde Sümerlerin Emegi dilinde bu tanrının adı ‘Enlil’, Emesal dilinde ise Ellil’dir. Sümerlerin konuştukları Emesal aynı zamanda Hurrilerin Ana Tanrıca dilidir. Pro-Kürt Hurriler’in en eski Ana Tanrıca dilidir. Demek ki Sümerler yerli halkların dillerini de kendi resmi dillerini yapmışlardı! Herkesin kendi dilinde, kendi kültüründe yaşadıkları gerçek demokratik bir sistem. Beş bin yıl sonra bugün Mezopotamya’daki ulus-devletler 60 milyon Kürdün kendi ana dilini konuşmasını ve eğitim görmesini yasaklamışlar. Sümerlerin gerisine düşmüşlerdi. Bilime karşı savaşan İslam’ın skolatik karanlık yüzü uygarlığı Mezopotamya coğrafyasından kovmuştu.

Bu kadar zaman geçmesine rağmen bu “Ya Ellil!” kelimesi birçok kelime gibi hiç değişmeden günümüze kadar gelmiştir. Bir ‚L‘ harfı eksilmiş. Şimdiki Zerdüşt kökenli Aleviler, ‘Ya Elli’ kelimesini ‘Ya Ali’ söylemine çevirerek, kendi inançlarını götürüp gerici Arap dini olan İslam’a bağlıyorlar. O coğrafyada neolitik devrimden beri güçlü mitoloji ve ideolojilerle besledikleri hafızalarını üç-dört bin yıl gerilerde yaşayan Araplara teslim ettikten sonra; önce yüzyıllar boyu dini kılıf altında asimile edilip İslamlaştırılan ve Abbasilerin artık zayıflandıkları bin yılların başında güçlenen Mervaniler (M.S. 990-1.096), Seddadiler (M.S.951-1.199), Rewâdîler (M.S. 955-1.071), Hasanveyhiler (M.S. 959-1.015) gibi Kürt Şehir Beylikleri, Semitik tüccarların İslam bayrağı altında iktidarı teslim etmek istedikleri Selçuklu Sultanlarını destekleyerek, güçlerini onlara katarak birer birer yıkıldılar. Onları o Mezopotamya coğrafyasına önem vermeyen yabancı göçmenler yönetmeye başladı. Sonra üzerinde yaşadıkları ülkeleri 1639’da Kasr-ı Şirin Antlaşması ile iki İslam ülkesi olan İran ve Osmanlı arasında ikiye bölündü. Daha sonra Birinci Dünya Savaşı’nda da İngilizlerin çağımızın Semitik tüccarlardan biri olan Rothschild Ailesi’nin tarihsel plan, projeleri ve Kürtlerin toprakları altındaki petrole sahip olma çerçevesinde Mezopotamya’yı ulus-devletlere ayırdıkları dönemde dört İslami ulus-devlet arasında dörde bölünen Kürt toplumun düştüğü soykırım kıskacı hallerine bakın şimdi!

Bir de Semitik tüccarların daha İsrailoğulları ve Arapların tarih sahnesine çıkmadıkları eski tarihlerde (M.Ö. 2.800-1.700) adları geçen Sami halkları Akadlar, Asurlar, Amoriler, Aramileri Mezopotamya uygarlığını yağmalayıp talan etmek için örgütleyip toplayarak sürekli Sümer Şehir Beyliklerini yağmalayıp talan ederek kurdukları Akad ve Asur devletleri eliyle tarihsel plan ve projelerini nasıl hayata geçirmek istediklerini, Mezopotamya’nın topraklarına ve siyasi yönetimine sahip olmak istediklerini, bunu başarmayınca Arabistan merkezci Semavi dinlerini inşa etmeye başladıklarını, bu Semavi dinleriyle Akad ve Asur devletleri dönemlerinde Mezopotamya’da yaptıkları yağma, talan, başkalarının mallarını gaspederek kısa yoldan zenginleşmek ve işgallerine teolojik ideolojik ideoloji kılıf hazırladıklarını anlatırsak şaşırırsınız! Aryan halklarıyla savaşmak için daha güçlü dini ideolojilere sahip olma düşüncesi, Arabistan coğrafyasında yaşayan Semitik tüccarlarını, kökenini Sümerlerden aldıkları tek tanrılı semavi dinlerini inşa etmeye itmiştir.

Tersinden de söylenebilir; İslam, Kürtleri 3-4 bin yıl gerilere götürdü. Kürtlerin ön ataları olan Gutiler, Lulubiler, Hurriler ve Kassitler Mitra Güneş Tanrısı etrafında birleşip Akad devletini yıktıkları M.Ö. 2.150’de ve M.Ö. 2.040 yıllarında tarihçilerin ateşten gelen Huşeng dedikleri ikinci Zerdüşt Hurrili filozof Brahim’in tabiat inancı Mitra Güneş Tanrısına inandıkları dönemlerde Araplar ve İsrailoğulları henüz tarih sahnesine çıkmış değillerdi. Ve o tarihten 2600 yıl sonraya, yani M.S. 600 yıllarına kadar da Araplar hâlâ putlara tapıyorlardı. Semitik tüccarların kendi ekonomik ve politik çıkarları için inşa ettikleri siyasal İslam, işgalci ve hiç değişmeyen tabularla yayıldığı coğrafyalarda insanlara hep skolastik, karanlık dönemler yaşattı ve yaşatmaya devam ediyor. Kendi karanlığını, körlüğünü insanlara dayatmak için en başta İslam’ın peygamberi  müminlerine başını kestirdiği Mekkeli Eşref Oğlu Ka’b, sadece Muhammed’i eleştirmişti. Sadece yobazları eleştirdiği için Hallacı-ı Mansur gibi yüzlerce filozofu darağacına astılar. “Bak beni eleştirirsen sonun böyle olur” dercesine insanlara sürekli gözdağı verdiler.

Profesör Reinhart Dozy, ‘Spanish Islam’ kitabında bu gerçeği şöyle vurguluyordu: ”Muhammed devrinde Müslümanların kılıçlarının korkusu uzak ülkelere kadar ün salmıştı. Bu korku neticesinde insanlar, Müslüman olmaya mecbur kalmışlardı… Araplar, kendi mallarını kaybetmek korkusu ve aynı zamanda başkalarının mallarını gaspetmek arzusu ile İslam bayrağı altında toplanıyorlardı.”

Aslında İran İslam Cumhuriyeti rejiminde de gördüğümüz gibi kendi iktidarlarını “Allah’ın  yeryüzündeki iradesini temsil ettiklerini” iddia ederek, Allah’ın iktidarı için barbarca insanları öldürüp korkutmaya çalışan, gerçeğe, eleştiriye ve reforma kapalı olan İslam, iktidar gücünü arttıkça onu kullanan halife, din alimleri, politikacılar ve elit kesimlerde yozlaşma ihtimali de ona göre sürekli artar. Tanrı adına toplum üzerinde artan sınırsız güç ise kaçınılmaz olarak yozlaşmaya yol açar. Bugün İslam ülkelerinde yaşanan tam da bu yozlaşmadır!

Bin yıl önce dönemin filozofu İbn-i Rüşd’ü İslam’ı eleştirdiğinde kitaplarını yakmaya, kendisini camide linç etmeye kalktıştılar. İslam dini ile sürüler gibi güdülmek istenen ve beyinleri uyuşturulan yobazlar camide İbn-i Rüşd’ünün üzerine yürüyüp linç etmeye kalkıştıklarında, “Sen gavursun, dinimizle savaşıyorsun!” diyorlardı. İbn-i Rüşd ise, “Hayır. Ben sizin cahilliğinizle savaşıyorum.” diyordu. Bin yıl sonra “Şeytan Ayetleri“ romanını yazan Salman Rüşdi hakkında İran’ın dili lideri Ayetullah Humeyni tarafından 14 Şubat 1989 tarihinde ölüm fetvası yayınladı. Yıllardır Allahın iktidarı adına günde iki insanı idam eden İran, İslam’da tam bir yozlaşmayı yaşıyor. Gene bin yıl sonra günümüz diline çevrilen Sümer yazıtlarından Tevrat, İncil ve Kuran’ın kökeninin Sümerlere dayandığını öğrenip anladıktan sonra, müftülükten istifa eden ve İbn-i Rüşd’i tavrıyla İslam’ı üç ciltli ’Tabu can Çekişiyor, Din Bu’ kitaplarıyla eleştiren Turan Dursun 4 Eylül 1990 tarihinde cihatçı İslamcılar tarafından öldürüldü. Muhammed döneminden beri öldürme, yok etme, yok etttiği insanların mal ve mülklerini gasp etme, zenginliklerine sahip olma, kadın ve kızlarını çalıp  köle pazarlarında satma dışında, İslam’da değişen bir şey yok.

İnanna’nın ölüler diyarına inişi“ Mitolojisi

Sümerlilerin, „İnanna’nın ölüler diyarına inişi“ mitosunde, gök kraliçesi, ışığın, aşkın ve yaşamın Tanrıcası İnanna, günün birinde kız kardeşi Ereşkigal’ı görmek için ölüler diyarını ziyaret etmeyi aklına koyar. Akadlar, Sümer mitolojisinde tufanı yaşan Ziusudra’nın ismini Utnapiştim diye değiştiştirdiler. Tufan efsanesini kendi hesaplarına yazdılar. Bu Semitik tüccarların Sümer mitoslarını çalmanın ilk adımıydı. İki bin yıl sonra aynı Semitik tüccarlar İsrailoğulları’ndan ‚Ayrımcı bir Yahudi halkı icat etmek‘ için hahamlarına yazdırdıkları Kitab-ı Mukaddes’e, Sümerlerden çaldıkları bu tufan efsanesini yaşayan Ziusudra’nın ismini Nuh peygamber diye değiştiştirdiler. Hurrilerin Goş aşiretinden, ikinci Zerdüş filozof ve tarihçilerin ateşten gelen Huşeng olarak bildikleri Brahim’ın Babil kralı Nemrud tarafından ateşe atma efsanesini de Tevrat’ta yazdıklarında Abrahim efsanesi diye değiştirdiler.

Görüyoruz ki Sümerlerin birçok mitoslarını, destanlarını çaldıkları gibi Ziusudra’nın yaşadığı tufan efsanesi ve Brahim’in ateşe atma hikâyesini de çalmışlardı ve İnanna’nin yerine Akadlar „İştar’ın ölüler diyarına inişi“ diye yeni bir isim takmışlardı. Ve İştar’ın sevgilisi de Tammuz’du. Yani İnanna’nın kocası Dumuzi’nin yerine Tammuz’u koymuşlardı. Semitik tüccarlar, Aryan kültürüne karşı ikinci büyük çıkış olan Hıristiyanlık kuramını inşa ettiklerinde, bu kez Dumuzi’nin yerine, ölüler diyarına inen (mezara konulan) ve üç günden sonra mezarından dirilip yeryüzüne çıkan İsa’yı koydular. Amaçları hikâyelerdeki isimleri değiştirip çarpıtarak Sümerlilerin kültürlerini, inançlarını kendilerine mal etmekti. Sadece kendilerine mal etmekle kalmadılar; politik ve ekonomik çıkarları için kullandılar. İnsanoğluna skolastik dönemler yaşattılar. Buna benzer onlarca örnek, onlarca tarihi yalan var.

Semitik tüccarlar, Sümer şehir beyliklerini yıkan Akad devletin kuruluşuyla Sümerlilerin mitos, destan ve birçok efsanelerini çalmaya başladılar; daha sonra kapsamlı, programlı ve planlı bir içimde Tevrat, İncil ve Kuran kitaplarıyla devam ettirdiler. Bu “Kutsal Kitaplar“ dedikleri kitapların kökenleri Sümerlilere dayanıyordu. Evet, doğru okudunuz, bu çalınan mitos, destan ve efsaneler daha sonra güncelleştirip değiştirerek Semitik tüccarları’n tarihsel plan, program ve projeleri çerçevesinde Tevrat, İncil ve Kuran’a yazıldı. Biz insanlar da bu Kutsal Kitapların Tanrı’dan gelen vahiyler olarak biliyoruz ve saf saf inanıyoruz! Öyle değil mi?

Sümerler‘de 21 Mart Yeni Yıl Bayramı

Zagmuk Bayramı, Ziggurat’larda krallın da katıldığı Sümer Şehir Beyliklerin resmi diriliş ve yeni yıl bayramıdır; İnanna’nın kendi yerine yeraltına gönderdiği kocası Dumuzi’ye ağlarken döktüğü göz yaşları ve ondan önce kendisinin yeraltı kraliçesi  olan kız kardeşi Ereşkigal’i görmek (asıl amacı ise yeraltı kraliçeliğini ele geçirmek) için dönüşü olmayan ölüler diyarına gidişi; işkenceye dönüşen 7 kapıdan geçisini, geçtiği her kapıda giysi ve takılarından birini itirazlarına bakılmaksızın alınması, sonuncu kapıyı geçtikten sonra çırılçıplak kalışı, Tanrıça ile ölüler diyarın korkunç yargıçları olan Anunnaki’nun huzuzurunda diz çöktürülmesi, kız kardeşi Ereşkigal’in, „Niçin geldin buraya? Bilmiyor musun buraya gelen bir daha çıkamaz!“ diye acı bir bakışla bakması, hükümlerini bildiren 7 yargıç ve Ereşkigal’ın ölüm bakışları altında İnanna ölü bir cesede döner ve bir kazığa (çarmıha gerilmiş) asılı acıklı, ağlamaklı hali sahneleniyor.

Bugün de aynı sahne kiliselerde İsa’nın çarmıha gerilmiş acıklı, ağlamaklı, mağdur hali sahneleniyor. Sümerli Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü Tablet 3’te anlatıldığına göre, tanrıçanın bedeni çivilere asılı ceset gibi kaskatı oluveriyor, yani tanrıça İnanna’nın ruhuna işkence edilerek çarmıha gerilişi (Babil Destanında İştar’ın kazığa asılışı, Hıristiyanlık inancında ise İsa’nın çarmıha gerilişi) şeklinde Ziggurat’larda yapılan ayinlerde ölüler diyarın tanrıçası olan acımasız ablası tanrıça Ereskigal’a karşı mücadelesini anlatılır. İnanna ancak yerine birisini bırakarak ölüler diyarından çıkabilir. Ne eder etmez bir yolunu bulur, „ben buradan çıkmadan yerime birisini gönderemem“ diyerek yeryüzüne çıkar. Yerine, karısının yok oluşu umurunda olmayan, o yokken en güzel ve görkemli elbiselerini giymiş, tahtına keyifle kurulmuş oturuyor bulduğu kocası Dumuzi’yi ölüler diyarına göndermeye karar verir.

Bu duruma üzülen kızkardeşi Tanrıça Geştinanna, Tanrılar Meclisine başvurarak, „Ne olur kardeşimin yerine beni gönderin yer altına“ diye yalvarır. İnanna, kocasının yaptığı saygısızlığın ve acımasızlığın cezasız kalmaması için buna itiraz eder. Bunun üzerine Geştinanna, „öyle ise yılın yarısını ben yeraltında geçireyim, diğer yarısını da kardeşim geçirsin.“ demiş.  İnanna bu öneriyi uygun görüp Tanrılar Meclisine kabul ettirmiş. O olaydan sonra  Tanrı Dumuzi, kış aylarını yeraltında geçirdikten sonra, yaz başlangıcı sayılan 21 Mart günü dirilip yeryüzüne çıkarak sevgili karısı İnanna ile birleşiyor, yatağa girip sevişiyor. Sümerliler, bu birleşme ve sevişmenin yeryüzüne bolluk ve bereket getireceğine inanıyorlardı. Bu gün de bütün doğada her şeyin döllendiği, yeşermeye başladığı, yeni doğan ve yeni bir hayatın başlangıcı sayılan 21 Mart günüdür. Dumuzi’nin yeniden dirilişi ve yeryüzüne yeniden çıkışını temsil eden törenler yapılıyordu. Bu törenlerde kral, tanrı Dumuzi’nin yerine, Ziggurat’larda çalışan bir rahibe ise İnanna’nın yerine beyaz yatağa girip sevişirlerdi.

Üç günlük Zagmuk diriliş ve yeni yıl bayram şenliklerinde Guti-Sümer kralları, halkın gözleri önünde oynanan tiyatro oyununda rahibe ile beyaz yatağa girip sevişmeleri, rahiplerin tapınaklarda tanrıların heykelleri önünde, huzurlarındaymışçasına gelecek hakkında haber veren bu gizemli ve kehanet dolu dini törenlerden çok iyi yararlanarak, şehir beyliklerin yönetimlerini ve çevre halkını daha iyi idare edebiliyorlardı. Halkı daha iyi yönetebiliyorlardı. Böylece sıradan insanların ve okul çağındaki çocukların ruhlarına şerbet dağıtıyorlardı. Çocuklar, yumurtaların da saklanıp pişirildiği bu Zagmuk bayramını çok seviyorlardı. Biliyoruz ki yumurta, çoğalıp döllenmenin sembolü olduğu kadar beslenmenin de sembolüydü. Bu yüzden Ziggurat’larda yapılan ayinlerin belki de yöneticiler ve rahipler için en önemli safhası İnanna’nın ölüler diyarına inişi ve daha sonra karısı yerine ölüler diyarına gönderilen çoban tanrı Dumuzi’un ölümü ve yeniden doğuşunu temsil eden ve herkesi ağlatan acıklı hikâyesiydi.

Hıristiyanlıkta İsa’nın ölümü ve yeniden dirilişi bu Sümer hikâyesinin kökeninden alınmıştır. Ayinlerde İnanna’nın ölüler diyarına inişinin yanısıra, çoban Tanrı Dumuzi’un karısı yerine ölüler diyarına inişi, onun gibi ölümü, çarmıha gerilen cesedi,  ilkbaharın başlangıcı sayılan sayılan 21 Mart’ta tekrar dirilişi ve o ilk Zagmuk bayram günü İnanna ile yatağa girip sevişmesi, döllendirmesine ait şiirsel bir metin de okunuyordu. Bu ayinlerin aynısı bugün İsa adına kiliselerde yapılıyor.

Guti ve Sümer kültüründe çeşitli versiyonlarda şiirsel bir dille anlatılan Tanrıların yaratılış, ölüm ve diriliş efsanelerine ait bayram kutlamları M.Ö. 2.400-2.380 yıllarından beri yapıldığını çivi yazılarındaki Sümer tabletlerinden biliyoruz. Gılgamış, Enkidu ve İnanna’nın ölüler diyarına inişi tabletlerinde. Gutiler, Lulubi, Hurri, ve Kassitler gibi yerli kabileler Za-gmuk-doğuş günü adı verilen yeni yıl bayramlarını, hem tarihte ilk defa Mezopotamya’da bir Semitik tüccar olan Büyük Sargon tarafından M.Ö. 2.350 kurulan ve bölgeyi işgal edip yağmalayıp talan ederek çöle çeviren Akad devletinden önce, hem bu barbar devletin yerli halklar olan Guti, Lulubi, Hurri, ve Kassitler tarafından M.Ö. 2.150’de yıkılmasından sonra kutluyorlardı. Hiç kuşkusuz bu Zagmuk-doğuş günü, diriliş ve direniş bayramı Aryan halkları olan Kürtlere aitti.

Semitik halklar Zagmuk doğuş ve diriliş bayramından habersizdi. Bu, yaratılış, ölüm, doğuş günü, diriliş ve direniş bayramları 1500 yıl sonra  Babil tapınaklarında Baştanrı Marduk’un ölümü ve yeniden doğumu için yapılan ayin törenlerinde, daha sonra Gutti, Hurri ve Mittani’lerin yardımıyla Kassitler’in Babil’e hakim olmasıyla birlikte yeniden bölgede tanınmış olan Kassitler’in Güneş Tanrısı Mitra’nın doğumgünü olarak 25 Aralıkta kutlanılıyordu. Yukarda anlattığımız gibi yılın en uzun, en karanlık 21 Aralık gecesinden iki gün sonra, 24 Aralık Kutsal Gece, 25 Aralık günü ise Mitra’nın doğum günü  olarak üç günlük Qalo Gaxan bayramı kutluyorlardı.  Gece ile gündüzün eşitlendiği 21 Mart’ta ise doğuş günü, diriliş ve direniş bayramı, gece ile gündüzün eşitlendiği 23 Eylül’de Mitra bayramı kutluyorlardı. Ve iki-üç bin yıl sonra da aynı şekilde kiliselerde 24 Aralık Kutsal Gece, 25 Aralık ise İsa’nın doğum günü olarak Kürtçe’nin Kirmanckî lehçesinde ‘Qalo Gaxan‘, Avrupa‘da Almancası “Weihnachten“ bayramı kutlanmaya başlandılar. İlkbaharda da İsa’nın ölümü ve diriliş ayinlerine öncülük etti. Hepsi Sümer mitolojisinden alınma. Kökeni orada. Yani Sümerliler, kendisinden sonra gelen bütün uygarlıkların dinleri, mitos, efsane, felsefe ve edebiatları üzerinde çok derin etkiler yaratmış olan merkezi bir uygarlıktır.

Mezopotamya’daki Aryan halkların kültürlerini yağmalayıp kendilerine maletttiler

Semitik tüccarlar, çaldıkları Sümer efsaneleri, destanları, masal ve hikâyelerini değiştirip tersyüz ederek Tevrat, İncil ve Kuran’a sokmadan, sinagoglarda, tapınaklarda hahamlarına ve papazlarına yazdırmadan çok önceleri, yani iki bin yıl önce Sümer yazarı Ludingirra o dönemin Semitik halkları olan Akadlar, Asurlar, Amoriler ve Aramiler için Yaşam öyküsü’nde gelecekte gerçekleşecek öngörüsünü şöyle dile getiriyordu:

“Topraklarımıza ilkel geldiler; sayemizde uygar olmaya başladılar. Ne yazıdan, ne tarımdan, ne sanattan, ne dinden, ne okuldan, ne attan, ne arabadan, ne aydan, ne yıldan haberleri vardı. Hepsini bizden öğrendiler. Sonra da ‘biz yaptık, biz bulduk’ diye övünmeye başladılar. Hep korkuyorum, bir gün gelecek, adımız da uygarlığımız da unutulacak. Biz ne yaptık, ne başardıysak hepsini onlar üstlenecekler.”[8] 

Zagmuk ya da Newroz Bayramı

Kürt kabileleri geçmişte Zagmuk-doğuş günü ve diriliş bayramı adı altında kutluyorlardı.

Aylar önceden Güneş kültü Mitra inancı etrafında M.Ö. 2.150’de Akadlar’a karşı birliklerini oluşturan Subaru, Lulubi, Lor, Hurri, Mittani ve Kassitler, Gutiler öncülüğünde Zagmuk-yeni doğuş ve diriliş bayramı olan 21 Mart günü dağlarda ateş yakıp birbirine haber vererek, dağlardan ovalara indiler. Ovalarda Sümer şehir beyliklerini yağmalayıp talan eden zalim, barbar ve işgalci Akad devletine büyük bir öfkeyle saldırıp yerle bir ettiler. Zalim Akad devletini tarihin dönüşü olmayan çöplüğüne attılar. Büyük Sargon’un torunları nasıl ki Nippur’u yakıp yıktıysa, onlar da tıpkı öyle Başkent Agade’yi yakıp yıktılar. Akad devletin son kralı Naramsin’i yakaladılar, hak ettiği cezayı verdiler. O gün bütün Mezopotamya, Akad devletine karşı ayaklanmış bugünkü Kürtlerin ön ataları olan Guti, Hurri, Kassit, Lulubi halkların denetimine geçmişti. Onlar dışında hiç kimse ülkenin bir tarafından öbür tarafına günlerce haber gönderemiyordu. Gutiler öncülüğünde ayaklanmış olan Subaru, Lulubi, Lor, Hurri, Mittani ve Kassitler, kendi halkın yoğun olarak yaşadıkları Lagaş şehir beyliğini özgür bırakarak hiç dokunmadılar. Hatta Şuruppak, Nippur, Ur, Umma ve Uruk kentlerine de pek dokunmadılar, bu şehirlerin denetimlerini Lagaş şehir beyliğine bıraktılar. Kürtlerin bugünkü ataları olan Gutiler, Lulubi, Lor, Hurri, Mittani ve Kassitler Mezopotamya bölgesinde yaşayan bütün halklara özgürlük ve barış getirmişti. Guti-Gudea döneminde Semitik tüccarları’na karşı kazanılan zaferle birlikte Sümerler yeniden toparlandı, bir bilgi fışkırması yaşandı. Sümerler ilk yazılı kanunlarını bu dönemde reformdan geçirip yeniden yazdılar.

O günden sonra Zagmuk-yeni doğuş ve diriliş bayramı Kürtler için aynı zamanda dağlarda ateş yakarak işgalcı, Tiran ve barbar devletlere karşı direniş bayramı olarak da kutlanmaya başlandılar

1.538 yıl sonra bu kez bugünkü Kürtlerin ataları olan Medler’in Kralı Kiyah-ser; Lor, Hurri, Mittani ve Kassitler gibi bütün Kürt aşiretlerini Cudi dağı arkasında toplandılar. O günkü Asur Tiran devlete karşı güçlerini birleştirip bir Konfederasyon oluşturdu. Gutiler gibi, dağlarda ateş yakıp  birbirine haber vererek, dağlardan ovalara indiler. Ölümcül darbelerle Asur devletine saldırdılar. M.Ö. 21 Mart 612 tarihinde Asur devletini de tıpkı Akad devleti gibi yakıp yıkarak tarihin dönüşü olmayan çöplüğüne atttılar. O tarihden beri de Newroz-doğuş günü, diriliş ve direniş bayramı adı altında; o gün gündüz ve gece dağlarda ateş yakarak kutluyorlar. Bugün de Kürtler dağlarda ve Newroz alanlarında ateş yakarak yeni doğuş, diriliş ve direniş bayramlarını ön ataları gibi kutluyorlar.

Yaratılış ve diriliş efsanelerine ait bayramları yazılı kaynaklara göre Guti ve Lulubilerin M.Ö. 2.340 yılından beri kutladığını tarihçi Cemşid Bender şöyle anlatmaktadır:

„Kürt Mitolojisinin ortaya koyduğu yaratılış efsanesi bu halkın kültür ve coğrafi tarihiyle bütünleşerek uzun süre varlığını korudu. Tarihi belgeler Neolitik çağdan inip gelen bu mitosun M.Ö.2.340 yıllarında (Akad devleti kurulmadan önce de. A.R.) Guti (ve Lulubi) Kürtlerinin son dönemlerinde ve Gudea’da döneminde var olduğunu gösteriyor. Danimarkalı bilimadamı Arthur Chistensen Newroz ile ilgili araştırmalar yaptığı sırada, bu bayramın yukarda belirttiğimiz gibi M.Ö. 2.340 yıllarında Gutilerce kutlandığını ve daha sonra Babil’de Tanrıların Baştanrısı Marduk için yaptırdıkları Esagila mabedinde yapılan törenin Kürt inancı Êzîdîlik (ve Zerdüşt’lüler) tarafından aynen uygulana geldiğini ortaya koydu. Böylece hem yaratılış efsanesine ait kutlanan dini törenlerin hem de Newroz orijinalinin Kürtlere ait olduğu kanıtlanmış oldu. Arthur Christensen bu konudaki araştırmasını Archives D’Etudes Orientales adlı derginin 14. Cildinde yayınladı.

Gudea döneminde bu bayramın adı Zagmuk’tu. Bu deyim daha sonraki tarihlerde anılan Newroz’la aynı anlamdadır: Yeni gün. Çünkü Zagmuk’ta gece ve gündüzün eşit olduğu 21 Mart günü kutlanıyordu. Zagmuk’taki Za  eski Kürtçe’de ve şu anki Kırmakcî dilinde ’yeni doğan’ demektir. (Cenneti sulayan ırmaklardan biri olan A.R.) Ünlü Zap Irmağı da ismini Za’gmuk’tan almıştır. Yeni fışkıran su, ilk çıkan pınar suyu, çıkış gözesinde beliren su anlamına gelir.“[9] 

Yazılı kaynaklardan önce de bölge halkları Zagmuk bayramı kutluyorlardı. Ama yazılı kaynaklardan ne kadar önce bu yeni doğuş ve direniş bayramlarını kutladıkları kesin olarak bilinmiyor. Bilinen bir tek şey varsa o da, beş bin yıldan beri egemenlerin, uygarlık güçlerin 21 Mart’ı başka anlamda, ezilen, sömürülen ve ülkeleri işgal edilen dünya halkların ise başka anlamlarda kutladıkları gerçeğidir. Ezilen, sömürülen ve ülkeleri işgal edilen bölge halkları 21 Mart’ı tiran ve faşist rejimlerine karşı yeniden doğuş ve direniş bayramı olarak kutlarken; uygarlık güçleri ise doğaya ve topluma sahip çıkan Mezopotamya halkların direniş bayramlarını gölgede bırakmak, örtüp ortadan kaldırmak amacıyla tanrıların ya da tanrı oğulların yeniden dirilişi, yumurta ve bahar bayramı olarak kutladıkları görülmektedir.

Mezopotamya’nın topraklarına ve yönetimine sahip olmak isteyen Semitik tüccarları

Ur, Uruk, Nippur, Lagaş ve Kiş gibi Sümer şehir beyliklerin bölgede yeni bir hegemonik güç oluşturan Babil devletinin hakimiyeti altına girmesi sonrası Sümer Tanrıları giderek değerlerini kaybetti. Yerine bölgeye  hakim olan kabilelerin tanınmış tanrıları aldı.

Semitik tüccarları, M.Ö. 3.000 yıllardan beri, Mezopotamya’nın yönetimi ve topraklarına sahip olmak için Sümerlilerle sürekli ekonomik, askeri, politik ve çok şiddetli mücadele yürütüyorlardı. Yani henüz İsrailoğulları ve Araplar tarih sahnesine çıkmadan, henüz Tevrat, İncil ve Kuran yazılmadan üç bin yıl önce Mezopotamya yönetimi ve topraklarına sahip olma hevesleri vardı. Ve bu heveslerini Arabistan çöllerinden topladıkları barbar göç akınlarıyla sürekli Mezopotamya topraklarına saldırtarak yaptıkları barbar eylemleri, yağma ve talanla pratiğe uyguluyorlardı. Sümer şehir beyliklerini bu büyük göç akınlarıyla, yağma ve talanlar sonucu zayıflattılar, saraylarına içki satıcısı olarak giren ilk Semitik tüccar Büyük Sargon şehir beyliklerini içten fethederek birer birer hakimiyetleri altına aldı ve Akad devletini kurdu. Akad devleti, Mezopotamya topraklarına ve yönetimine pratikte sahip olmanın ilk adımı ve bugün kendilerine hizmet eden ulusu-devletlerin ilk adımıydı. O uzun süre tutmayınca, ikinci adım olarak Asur devleti ile heveslerini pratiğe uyguladılar. Akad ve Asur devletlerini bugünkü Kürtlerin ataları olan Gutiler, Lulubiler, Hurriler, Kassitler ve Medler yıkınca, daha güçlü ideolojik ve kalıcı araçlar olan semavi dinler, plan, proje ve programlarıyla o gün bugündür pratiğe uygulamaktadırlar. Ve onların tarihsel plan, proje ve programlarına engel olmak isteyen özgür ve insanlığı savunan yerli halk Kürtlere asıl düşmanlıkları da burdan gelmektedir. Onları Akad ve Asur devletlerinden beri katliam, soykırım, sürgün ve siyasi asimilasyon politikalarıyla yok etmeden Mezopotamya topraklarına ve yönetimine sahip olmayacaklarını çok iyi biliyorlar. Bu yüzden bin yıldan beri Doğu’da uygarlık yıkıcı etmen olarak kullandıkları ve ABD, AB, NATO ve Rusya’nın her türlü cephane, kimyasal silah, savaş uçakları ve finans desteği sundukları uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemini Kürtlerin üzerine saldırmışlardır. Türk-İslam-Sentezi ideolojileriyle beyinlerini yıkayıp vicdanlarını satın aldıkları bu devşirme Türk vekalet savaşçıları eliyle tıpkı Akad ve Asur devletleri gibi bu coğrafyada Kürtleri yok etmeye çalışıyorlar.

Böyle tarihsel derinlikte düşünmeden, sosyal ve teolojik olayları birbirinden kopuk ve ilintisiz olarak değil de, bir bütün olarak ele almadan, neden ulus-devlet çağında çıkarılan Birinci Dünya Savaşı’nda 30 milyon şimdi  60 Milyon nüfusa sahip Kürtler, en 8-9 bin yıldan beri yaşadıkları ana-topraklarında devletsiz bıraktıklarını, ülkelerini dört parçaya böldüklerini, katliam, soykırım ve asimilasyon politikalarına tabi tuttuklarını anlamak mümkün değildir. Tarihsel düşmanlıklarından ve topraklarının altında petrol kaynaklarını keşfetmelerinden dolayı çağımız Semitik tüccarları’ndan olan Rothschild Hanedanı’n planları gereği İngiltere, Fransa ve Rusya’nın kendi aralarında yaptıkları gizli Sykes-Picot Antlaşması ile Kürtlerin ülkelerini dört ulus-devlet arasında bölüp parçalayarak devletsiz bırakan aynı uygarlık güçleri; Sykes-Picot Antlaşması’nın ikinci adımı olan Balfour Deklarasyonu’yla da, iki bin yıl önce dünyaya dağılmış olan Yahudilerin ancak bir kısmını Avrupa, Rusya, Amerika ve Ortadoğu ülkelerinden topladıkları 850 bin nüfusa, İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, ayrıcalık bir İsrail ulus-devletini kurdular. Bunlar nasıl maskeli kötü tanrılarımız ki ve ne kadar büyük bir gücü sahipler ki; bir tarafta ülkelerini dört ulus-devlet arasında bölmüş, katliam, soykırım ve asimilasyon politikalarıyla kadim bir halkı yok etmek istiyorlar? Öte yanda dünyanın dört bir tarafına dağılmış, ülkesi, yurdu belli olmayan bir halka, birçok Musevi cemaatleri karşı çıkmalarına rağmen, siyasi siyonistler öncülüğünde Ortadoğu’da uygarlık güçlerin çıkarları çerçevesinde çalışmak şartıyla Filistin‘de siyasi özel bir İsrail devletini kuruyorlardı? Üstelik yeni gelen işgalçı güç, yerli Filistinlileri katliamlardan geçirip yok ederek yerleşiyordu oraya.

Hiç kimse Semitik tüccarlarını Yahudi, İsrailoğulları ya da Arap olarak algılayıp yanılmasın. Tevrat, İncil ve Kuran’a kendi tarihsel plan, proje ve programlarını tapınaklarda rahiplere yazdırarak, Arabistan çöl merkezci semavi dinler kılıfı altında İsrailoğulları ve Arap halklarını araç ve koçbaşı olarak kullanarak, onlar eliyle tarihsel plan ve projelerini Mezopotamya, Kuzey Afrika ve Avrupa’da pratiğe uygulayarak bugünkü modern kapitalist sistemde para imparatorluğunu kuran Semitik tüccarları’dır. Semitik halkların bir avuç elit en zengin, en saldırgan, en gerici hanedan aile reisleridir. Tarihsel projeleri için kendi öz çocuklarını kurban niyetine boğazlayan insan düşmanlarıdır. Bu kabile şeflerin beş bin yıllık geçmişleri vardır. Nasıl ki, Semitik tüccar Büyük Sargon Sümer şehir beyliklerin sarayına hileli oyunlarla girerek, bu şehir beyliklerin saraylarını içten fethederek birer birer hakimiyetleri altına aldıysa; klasik sömürgecilik olan kapitalist sistemin ön aşamasında aynı taktiği Avrupa’da uyguladılar. İspanya, İngiltere, Fransa, Hollanda, Prusya şehir beyliklerin saraylarına hileli oyunlarla girerek, altın ve para gücüyle içten fethederek egemenlikleri altına aldılar. Şimdi Avrupa saraylarını,  Amerika’daki Beyaz Saray’ı ve merkez bankalarını onlar yönetiyor.

Sümer şehir beyliklerini, köy ve mezralarını 200 yıl boyunca yağmalayıp talan ederek Mezopotamya’yı çöle çeviren ilk Semitik tüccar hanedan Büyük Sargon’nun kurduğu Akad devletin (M.Ö. 2.350-2.150) bölgede yarattığı yağma, talan vahşet ve tehlikeye karşı Gutiler, Lulubiler, Hurriler, Kassitler Zağros dağların eteklerinde yaşayan diğer yerli kabile ve aşiretlerle birleşerek bir Konfederasyon oluşturdular. Tabii ki bu Konfederasyon birden ve aniden olmadı. Onlarca yıl, „tarılarımıza hakaret eden, ülkemizi yağmalayıp talan eden Akad devletine karşı birlikte hareket edelim“ çağrıları bir türlü sonuç vermiyordu. Çünkü bölgede onlarca aşiret ve kabile vardı, bazıların Tanrıları, inançları değişikti. İnançta, düşüncede ve anlayışlarda farklılıkların olması onların bir araya gelmesini önlüyordu. Bir türlü bir araya gelip birliklerini oluşturamıyorlardı. Lagaş kent beyliği kurulurken Sümerliler’in Gutilerden ödünç aldığı birçok tanrı gibi Utu güneş tanrısı da düşman’a yenik düşmüştü; yani Büyük Sargon’a (Akad devletine) yenilmişti. Hiçbir aşiret ve kabile, Tanrısı düşman Tanrısına yenilmiş bir kabileyle birlikte hareket edip savaşa girmek istemiyordu. Sorunun büyüğü de bundan kaynaklanıyordu. Bunun üzerine aşiret ve kabilerin bir araya gelmeden, birleşmeden önce Tanrılarını, inançlarını, dolayısıyla fikirlerini birleştirmeleri gerektiği düşüncesi yavaş yavaş kabiler ve aşiretler arasında gelişti. Tutsak edilen Sümer Tanrılarından olan Enlil bile son çare olarak, „gözlerini umutla doğudaki dağlara dikererek orada yaşayan“ Gutiler, Lulubiler, Hurriler ve Kassitler’in Tanrılarından yardım istiyordu. Bütün bunları günümüz diline çevrilen Sümer tabletlerinden öğreniyoruz.

Bölgede etkinliğini sürdürüp tanınan Kassitler ve Hurriler’in güneş Tanrısı Mitra (Metra-Mithra); Gutiler, Subaru, Lulubi ve lor kabileleri tarafından da çok iyi tanınıyordu. Çünkü girdiği her savaşı kazanıyordu ve kozmik boğa’yı kurban ederek (savaşıp öldürerek) dünyayı yarattığı için savaş Tanrısı olarak da kabul ediliyordu. Böyle bir Tanrının etrafında birleşecek olan yerli aşiret ve kabilelerin yenemeyecekleri bir güç yoktu. Merkezi Kuzey Mezopotamya olan Mitra inancı her geçen gün etkinlik alanını geliştirerek başka kabilerin de Tanrısı oluyordu. Mitra, güneş ve göksel bir tanrı olarak da kabul ediliyordu. Geceleri evrensel yıldızların ışığı, Mitra’yı gören gözleri olduğuna inanılıyordu.

Tarihçi Etem Xemgin Mitra Tanrı inancı hakkında şunları yazıyor:

„Kasittler’in güneş  tanrıları olan Metra (Mitra), zamanla bölgedeki etkinliğini gelişleterek Hurri halkının Mittani devleti döneminde tanınan Güneş Tanrı’sı oldu. Hurri devletinin ismini Mittani olarak değiştirmesinin de Mitra denilen bu Tanrı’dan kaynaklandığı sanılmaktadır. Hitit Kralı Şüpüllülüma ile Mittani Kralı Matiwaza arasında M.Ö. 1.380 yılında yapılan anlaşmada, şahit Tanrı’lar arasında Mittani’lerin Mitra Tanrısı’nın da ismi geçmektedir. (Mitra güneş tanrısının en eski belgeleri Boğazköy kazılarında da bulundu. Bu belgelerde M.Ö.14. yüzyılda Mittani’ler ile Hitit’ler arasında yapılan barış antlaşmasında şahit olarak Mittini’lerin koruyucu tanrıları arasında Mitra’nın yanı sıra Zervanizm inanç sisteminin fırtına tanrısı olan Vahu’nun da adı geçer. A.R.)’“[10] 

Üst üste yapılan toplantılarında, aşiret ve kabile şefleri Sümerlilerin ülkesini yağma ve talan eden Akad devletini yıkmanın sırrına vararak, Akadlılar’a karşı yıllar sonra bir Konfederasyon oluşturdular. Güçlerini bir tek güçlü tanrı etrafında birleştirerek Akad devletini yerlebir edebilirlerdi. Bunun üzerine Zağros yüceltilerinde yaşayan birçok aşiret ve kabile Kassitler’in ve Hurriler’in güneş, gök ve savaş Tanrı’sı Mitra inancı etrafında bir nevi Konfederasyon oluşturarak birleştiler. Böylece güneş kültü Mitra inancıyla birliklerini oluşturan Subaru, Lulubi, Lor, Hurri, Mittani ve Kassitler, Gutiler öncülüğünde Zagmuk-doğuş günü ve diriliş bayramında ateş yakılan dağlardan, Sümerli Ludingirra’nın deyimiyle „çekirge sürüleri gibi“ indiler, zalim Akad devletine M.Ö. 2.150, 21 Mart tarihinde saldırıp yerlebir ettiler ve tarihin dönüşü olmayan çöplüğüne attılar.

Mezopotamya uygarlığı M.Ö. 2.800 yıllarında Semitik kavimlerin büyük işgalcı yağmalarına uğradı. O dönemde Tevrat, İncil ve Kuran gibi işgalcı ordularını gizliyen güçlü idolojik doktrinleri olmadığı için tutunamadılar. Arı halkları tarafından Mezopotamya’dan dışarıya kısa zamanda atıldılar. Fakat bu istilacı barbarların yağma, talan ve göç akınları Akad ve Asur devletleri döneminde daha da büyüyerek devam etti.  Semitik tüccarlar, Sümerlilerle hem savaş halindeydiler, hem de ticari ilişkiler halindeydiler. Ticari ilişkiler içindeyken Sümerlilerin efsane, destan, masal ve hikâyelerini çaldılar; değiştirip tersyüz edip daha sonra Semitik halkların kafalarına yukardan Semavi dinleri şeklinde boca ettiler. Yani iki bin yıl sonra savaşları daha büyük ideolojik silahlara bürünerek, Yehova ve Allah gibi yerel maskeli put tanrılara sarılarak devam ettiler. Mezopotamya uygarlığını yağma ve talan eden Semitik kabilelerini, Zağros yüceltilerinden (ki bugün o Zağros dağlarında Gutilerin, Hurrilerin torunları olan gerilla güçleri aynı zihniyetteki işgalcı ordulara karşı elde silah savaşmaktadırlar.) deltaya inerek kovup dışarıya atan Gutiler hakkında Lulubi-Sümer yazarı Ludingirra 4.300 yıl önce çiviyazısıyla yazdığı Yaşamöyküsü Tablet 11’de aynen şunları yazıyordu:

„Kral Sargon’dan sonra oğulları Rimuş, Maniştusu ve torunu Naramsi ülkeyi genişlettikçe genişletmiş, bütün yönlere kol salmışlar. Hele Naramsi kendisine ’Tanrıyım’ diyecek kadar ileri gitmiş. Öyle şımarmış ki, büyükbabası Sargon’un aksine, Sümerlileri darıltmaktan korkmayarak bizim Tanrılarımıza, özellikle yüce Enlil’e ve onun tapınağı Ekur’a büyük saygısızlık etmiş. Askerlerini Ekur’a onun güzel koruluğuna saldırtmış, Ekur’u bakır baltalarla yıktırmış. Koca tapınak ölü gibi yerlere yatmış. Bunlarla yetinmeyip tapınağın arpa kesilmeyecek kapısında arpa kestirmiş. Hele bizim o canım ’Barış Kapısı’nı yerle bir etmiş. O günden beri Nippur’da barış kapısı yapılmamış. Onun yerine Akadlılar sokak fahişelerinin iş yaptığı ’Musakkatim Kapısı’nı oturmuşlar galiba. Narramsin, Ekur’u yıktırırken içinde ne kadar değerli eşya varsa, tapınağın tam yanındaki iskeleye dayadığı teknelere doldurup Agade’ye götürmüş.“[11]

Semitik tüccarlar, Sümer şehir beyliklerini yağmalayıp talan ederek yerle bir etmişler. Kralların ve Tanrıların tapınaklardaki bütün eşyalarını çalıp götürmüşlerdi.

”Buna son derece kızan ulu Tanrımız Enlil, önüne geçilmeyen bir sel gibi gürlemiş, coşmuş ve gözlerini umutla doğudaki dağlara dikerek, orada doğayla iç içe yaşayan ilkel Gutiler’i Naramsin’in üzerine saldırtmış. Çekirge sürüleri gibi gelen bu insanları durdurmaya gücü yetmemiş Naramsin’in. Bunların ülkemize yayılmaları ile Sümer Şehir Beyliklerin hiçbir tarafından ne haber alınabilmiş, ne de haber ulaştırılmış. Tekneler iskelelerde beklemiş. Yolları haydutlar sarmış. Ülkedeki şehir beyliklerin kapıları kırılarak toz olmuş. (….)

Gutiler, bütün kentlerimizi yakıp yıktıkları halde, Lagaş şehir beyliğini özgür bırakmışlar. Ayrıca Ur, Umma, Nippur ve hatta Uruk kentlerinin denetimini Lagaş’a bırakmışlar. Aslında buraları Sümerlilerin en yoğun olduğu yerler. Bazen, ‚acaba onlar bizim millletin bir kolu muydu?’ diye düşündüğüm oluyor. (Bugün de Türk devleti tarafından asimile edilmiş birçok Kürt kendisine aynı soruyu soruyor: Acaba ben Kürt müyüm, Türk müyüm? A.R.) Lagaş, kent krallıklarımız içinde en uzun yaşayanı. Ayrıca oldukça önemli krallar yetişmiş orada. Daha Sargon ortaya çıkmadan en az 300 yıl önce Urnanşe adlı biri orada ilk krallığı kurmuş. Onun oğulları ve torunlarının yönetimi altında krallık Sargon zamanına kadar sürmüş. Bu krallar arasında Eannatum birçok savaşla sınırlarını genişletmiş. Lagaş’ta binalar, kanallar, su depoları yaptırmış. Ondan sonra gelen Enannatum, Entemena gibi krallar zamanında savaşlar yine almış başını yürümüş..“[12] 

Doğa ile iç içe, komün yaşantışı yaşayan aşiret ve kabilelere zulüm yağdırıp Sümerlilerin ülkesini karanlığa ve çöle çeviren Akad devletin yıkılmasından sonra Mezopotamya’da bir bilgi, buluş fışkırması ve aydınlanma yaşandı. Sümerliler; Guti-Gudea (M.Ö. 2.150-2.060) dönemi ve Üçüncü Ur Hanedanı (M.Ö.2.060-1.960) dönemiyle yeniden tarih sahnesine çıkarken, insanlığın aydınlanıp ilerlemesinde büyük buluşlara imza attılar. M.Ö. 2.040 tarihinde Hurrilerin Goş aşireti tapınağında güneş tanrısı Mitra dışında bütün tanrıların heykellerini kıran ikinci Zerdüşt Huşeng (Brahim) ile kültür ve inançlarında ikinci büyük reform yaptılar. 290 yıl sonra Hammurabi kanunlarına (M.Ö.1.750) ve 790 yıl sonra Musa’nın On Emir’ine (M.Ö.1.250) örnek teşkil eden ilk yazılı Sümer kanunlarını kaleme aldılar. Bu büyük tarihi gelişmelerle dünyanın kültür merkezinin hâlâ Kuzey Mezopotamya olduğunu kanıtladılar.

Fakat ne yazık ki, yerli kabileler ve Sümerliler (iyi tanrı) tarafından yenilgiye uğratılan Semitik tüccarları (kötü tanrı) için hiç bir zaman Mezopotamya’nın topraklarını ve yönetimini ele geçirmek için baş vurdukları mücadele ve savaşların sonu olmadı. Arabistan çöllerinden toplayıp getirdikleri yeni göç akınların yardımıyla bu kez ikinci bir Semitik tüccar olan Asur Hanedanı o bölgede zalim Asur devletini M.Ö.2.025’de kurdu. 1400 yıl sonra gene bugünkü Kürtlerin ataları olan Medler’in Kralı Kiyah-ser, başta bütün Med aşiretleri olmak üzere öbür Kürt kabile reisleriyle 625’de Cudi Dağı arkasında toplantı yaptı. Asur devletin Mezopotamya’da yarattığı zulüm ve tehlikeye karşı Med aşiretleri ve öbür Kürt kabileriyle birleşerek Asurlar’a karşı  Konfederasyon oluşturdular.

Tarihçi Etem Xemgin Asurlar’a karşı birleşen Kürt aşiretlerini şöyle anlatıyor:

„Medler’in Asurlar’la ilişkileri, Asurların Medler’in ülkesini işgal etmek amacıyla yaptıkları askeri seferler neticesinde olmuştur. Medler, Asurlar’la ilk karşılaştıkları sıralarda 2000 ile 3000 kadar asker çıkarabiliyorlardı. Sonraları Asurlar’ın bölgede yarattıkları tehlikeye karşı bölgede bulunan diğer Med ve Kürt aşiretleriyle birleşerek Asurlar’a karşı bir Konfederasyon oluşturdular. İşte bu konfederasyon kurmaları sürecinde Medler’in başşehri sürekli olarak değişik bölgelerde bulundu…

Bu sıralarda kuzeyden gelen İskitler, Asurlar’dan Medlerin bir kesimini kendi hakimiyetleri altına almayı başardılar. Geçmişte yalnız Asurlar’a karşı savaşmakta olan Medler,  bu durum üzerine İskitler’e karşı da savaşmak zorunda kaldılar. Bu sırada Urartu devleti de İskitler ve Asurlar tarafından tehdit ediliyordu. Medler’le Urartalar’ın aynı halktan olmaları ve her ikisinin de aynı düşmanlarca tehdit edilmeleri üzerine Medler’le Urartular, Asurlar’la İskitler’e karşı birleştiler. Aynı zamanda Asurlar’a aşağı Mezopotamya’da hakimiyetini sürdüren Kaldaharlar’la da ilişkilerini geliştirdiler.

M.Ö.649 yılında Med aşiretlerini birleştirmeye çalışan Diyas, Med kralı oldu. Diyas, Med aşiretlerini birleştirdikten sonra Urartular’la da Asurlar’a karşı birleşti. Bir süre sonra Urartu kralı III. Rusa ile  Asurlar’a karşı savaşırken M.Ö. 647 yılında Asurlar’a esir düştü. Asurlar tarafından  Suriye’nin Hama şehrine sürgün edildi. Med krallığına ise Diyas’ın oğlu Februar geçti.

Med kralı Februar, Persleri de yanlarına alarak Kaldaharlar’ın ve Urartular’ın da yardımları ile İskit ve Asurlar’a karşı savaşmaya devam etti. Medler’le Asurların M.Ö. 625 yılında yaptıkları savaşta Februar öldürülünce yerine oğlu Kiyah-ser geçti.

Med kralı olan Kiyah-ser bütün Med aşiretlerini Cudi Dağı arkasında aynı yıl topladı. Bundan sonra İskitler’i ülkesinden çıkarmak için İskitler’le savaştı ve onlara kendi hakimiyetlerini kabul ettirerek onlara boyun eğdirdi.“[13] 

Bugünkü Kürtlerin ataları olan Medler, Asurlar’ı da M.Ö. 21 Mart 612 tarihinde Akadlar gibi tarihin geri dönüşü olmayan çöplüğüne attıklarında bütün Mezopotamya halkları özgürlüklerine kavuştu. Ama Semitik tüccarlar için hiç bir zaman Mezopotamya’nın topraklarını ve yönetimini ele geçirmek için baş vurdukları mücadele ve savaşların sonu olmadı. Bu kez Aryan halklarına karşı Arabistan çöl merkezci tek tanrılı semavi dinlerini inşa ederek, yani daha güçlü işgalcı dini ideolojiler yaratarak, Mezopotamya’nın toprakları ve yönetimini ele geçirmek için baş vurdukları mücadele ve savaşlarına din kılıf geçirdiler. Arabistan bölgelerin putperest tanrı adlarını araç ve koçbaşı olarak kullanarak, onlar adına „Kutsal Savaş“  dedikleri cihat savaşlarını ilan ederek, Aryan halkların verimli topraklarını işgal etmeye devam ettiler. Ve o gün bugündür o mücadele ve savaşlar hâlâ kesintisiz bir şekilde Mezopotamya’da devam etmektedir! Bu savaşların sonucu olarak bugün on bin yıldır o bölgede yaşayan ve devletsiz bırakılan Kürtler çok korkunç bir soykırım kıskaçına alınmıştır.

Berlin, 21.12.2022

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü Tablet 19:  ”Anlattıklarına göre daha insanlar yaratılmadan çok çok önce Nippur’da yalnız Tanrılarımız oturuyormuş. Buranın delikanlısı yüce Tanrımız Enlil..” dediklerinden insanoğlunun daha yazılı tarihe geçmeden önceki dönemlerden bahsedildiği anlaşılıyor.

[2]. Age.

[3]. Age.

[4] Age.

[5].  Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü Tablet 3  

[6]. Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü Tablet 19

[7].  Hind-Avrupa kültür ve dilleri Mezopotamya’nın dünyanın kültür merkezi olduğu bu dönemde oluştu.

[8]. Muazzez İlmiye Çığ, Sümerli Ludingirra, Ludingirra’nın Yaşam öyküsü Tablet 1, Kaynak Yayınları, İstanbul 2017, s. 16.

[9].Cemşid Bender,Kürt Mitolojisi 1, Berfin Yayınları, İstanbul 1996, s.59

[10]. Etem Xemgin, Aleviliğin Kökenindeki Mazda İnancı ve Zerdüşt Öğretisi, Berfin Yayınları, İstanbul 1995, s.43

[11]. Ludingirra’nın Yaşamöyküsü, Tablet 11

[12]. Ludingirra’nın Yaşamöyküsü, Tablet 11

[13]. Etem Xemgin, Kürdistan Tarihi, cilt 1, Agri Verlag 1992 Köln, s.161-163

Qalo_gaxan_1
Qalo_gaxan_1

✍ Azad Ronî Yazdı:

Qalo Gaxan’nin Tarihcesi

Qalo Gaxan bayramı, dünyanın ilk merkezi uygarlığı sayılan Guti, Lulubi, Hurri ve Sümerler‘de M.Ö. 6.000 yıllarında başlayarak yıllarca yılın en karanlık, en uzun kış gecesi olan 21 Aralık’ı 22’ye bağlayan gece ile başlayan ve hiç değiyşmeyen üç karanlık geceden (21, 22, 23) sonra, 24 Aralık kutsal gece ile birlikte uzamaya başlayan gündüzlerin başlangıcı ya da güneş ısınların daha fazla görünmeye başladığının başlangıcı sayılan 24, 25, 26 Aralık günlerini Utu ve Mitra Tanrısı’nın doğum günü  olarak kutluyorlardı.

Kuzey yarım kürede bulunan Mezopotamya 21 Aralık’ta Güneşten en uzak noktada bulunduğu için hem yılın en karanlık, en uzun gecesi, hem de kışın başlangıcı oluyordu. Kuzey kutbunda, güneş gökyüzünde en alçak noktada, ufuk çizgisine en yakın mesafede olduğu için 24 saat içinde en kısa  süreli güneş ışınlarına maruz kalır. 21 Aralık’ı 22 Aralık’a bağlayan karanlık geceden sonra kış gündönümü ile birlikte -birkaç saniye uzasa da- sonraki iki gece de güneşi tutsak eden karanlık geceler devam ediyor. Ancak 24 Aralık’tan sonra güneş ışınların çoğaldığı gündüzler uzamaya başlacaktır. Dünya Güneş etrafındaki turunu 365 gün 6 saatte tamamladığı için, kış gündönümü bazı yıllar 21 Aralık’a, bazen de 22 Aralık’a denk gelir. Eski atalarımız emin olmak için buna 23 Aralık karanlık geceyi de eklerler. Kuzey Mezopotamya’da Aryan halkları binlerce yıl 24 Aralık gecesini kutsal gece ilan ederek Güneş Tanrı’sının doğum günü olarak kutluyorlardı. Bu düşünce ve inançta dünya, evren ve doğanın mantıklı bir açıklaması vardır. İsa’nın doğum günü ile uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur.

Dört bin yıl içinde kendi kültür ve inançlarında iki kez reform yapan Sümerliler iki takvim yılını kullandılar; biri güneşin en fazla karanlıkta kaldığı yılın en uzun kış gecelerin başlangıcı sayılan 21 Aralık, biri de gece ile gündüzün eşitlenmesi sonrasında günlerin uzanma başlangıcına bağlı olarak canlıyı besleyip yaşatan parlak güneş ışıklarının karanlığa galip geldiğini yorumlayan 21 Mart günü. Sümerler’de yılbaşı günü 21 Aralık olduğu için, Qalo Gaxan bayramını yılbaşı gününü de ekleyerek hemen hemen birlikte kutluyorlardı.

Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassitler gibi yerli kabileler de yılın en karanlık, en uzun kış gecesi olan 21 Aralık ve üç karanlık kış gecelerinden sonra, 24 Aralık gecesini Kutsal Gece ile birlikte uzamaya başlayan gündüzlerin başlangıcı sayılan 24, 25, 26 Aralık günlerini Mitra Tanrısı’nın doğum günü  olarak kutluyorlardı. Yani üç gece ve üç gündüzü (24, 25,26) Güneş Tanrı’nın doğum günü olarak Qalo Gaxan bayramını kutluyorlardı. Qalo Gaxan Kürtçe bir kelimedir. Yılların yükünü omuzlarına yüklemiş, yaşlanmış ihtiyar bir adam demektir. Aynı zamanda dünyanın ve insanlığın bir yıl yaşlanmışlığın simgesi anlamında kullanılır. Sümerliler ve yerli kabileler 21 Aralık gecesini yılbaşı günü olarak kutluyorlardı. Yılbaşı gününü uzatarak Qalo Gaxan bayramını hemen hemen yılbaşı ile birlikte kutlanıyordu. Yani yılbaşından sonraki üç gece, üç gündüzü (24, 25,26) Güneş Tanrı’sının doğum günü olarak Qalo Gaxan bayramını kutluyorlardı.

21 Mart’ta ise yaratılış, diriliş ve direniş mitolojisi, güneş Tanrısı ve çoban-çiftçi tanrısının diriliş bayramı olarak kutlanırdı. Sonbaharda gece ile gündüzün eşitlendiği 23 Eylül’de Mitra bayramı kutlanırdı. Bu bayram törenlerinde  insanların ve hayvanların kaderini belirleyen Mitra Tanrısı’na boğa kurban ediliyor, evlerde pişirilen yemekler çağrılan komşulara veriliyor, koyun ve keçiler rengarenk boyanıyor, koyunların içine koç bırakılıyor ve Tanrı için yapılan tatlı bir içki olan Haoma onun kanı olarak içiliyordu.

Sümerliler’in 1500 tanrısı vardı. M.Ö. 3.000 yıllarında Sümer rahipleri Uruk kent beyliğinin parlak dönemini yaşadığı zamanlarda kendi dini inançlarında reform yaparak tanrıların sayısını yavaş yavş azaltmaya gittiler. Bu yeni düzenlemeye göre gene Sümerliler; gök ile yeryüzü ayrıldıktan sonra, göğü An Tanrı’sı, yeri Enlil Tanrı’sının ele geçirdiğine inanılırdı. Sümerlerin Emesal lehçesinde ‘Enlil‘ Tanrı’sına, ‘Elli‘ diyorlardı. Kürtçe’nin Kirmanckî lehçesinde bizimkiler hala sabah güneşini karşılarken işaret parmakmarını öpüp alınlarına götürerek, “Ya Elli.!“ diyerek ritüellerini yerine getirirler.

Kur, tanrıça Ereşkigal’ı kaçırır, „ölüler diyarı“na götürerek, ona ölüler diyarın görevini verir. Uruk tanrısı Anum’a göklerin eğemenliği, su tanrısı Enki’ya (Akadlar’da Ea) denizlerin ve yeraltı suların eğemenliği yakıştırması görevini verdiler. Tanrıların babası yer tanrısı Enlil, Güneş tanrısı Utu, Ay tanrısı Nanna (aynı zamanda Ur kent beyleğinin tanrısı), çoban tanrısı Dumuzi (Babil Yaratılış Destanında  karşılığı Tammuz’dır.), çiftçi tanrısı Enkimdu.

Elbette Fırat, Dicle, Zap, Aras ırmakların bulunduğu bugünkü Kuzey Kürdistan’ın cennet güzelliğindeki verimli yukarı Mezopotamya topraklarında neolotik devrimi yaratarak hayvancılık ve tarımla geçinip uğraşan ve doğayla anne kucağındaki çocuk gibi iç içe yaşayan bir toplumda tanrı Dumuzi (çoban) ile Enkimdu (çifçi) arasında geçen söyleyiş destanında görüldüğü gibi çoban ve çiftçi dünyasının önemi, emek ve buluşları sade ve gerçeğe yakın şiirsel bir dille anlatılıyordu. Onların hakikatı anlatmak için hemen hemen her konu ve dal için yarattıkları tanrılar üzerinden evreni, dünya ve yaşamı çok basit ve sade şiirsel açıklamaları o dönemdeki komün-ekonomik üretim ilişkilerinin bir yansıması oluyordu.

Gök kraliçesi, ışığın, aşkın ve yaşamın tanrıçası İnanna, aynı zamanda bereket, aşk ile döllenme tanrıçası’dır. Dikkat edilirse çağımızın hükümetlerinde yer alan bakanlara verilen görevler gibi, Sümerliler maddi kültürün yanı sıra manevi kültürü güçlü kılmak amacıyla tapınakları Ziggurat’larda her bir tanrıya bir bakanlık görevi vermişlerdir. Bu tanrıların -bugünkü devlet parlamentolarında görev yapan bakanlar gibi- toplantı salonları vardır.

Guti, Lulubi, Hurri ve Sümer yaratılış mitosu

Guti, Lulubi, Hurri ve Sümer kültür inançlarında ilkin tatlı su deniz tanrısı erkek Apsu ile tuzlu su tanrıçası dişi Tiamat evrende var olmuşlardı. Tatlı su tanrısı Apsu ile tuzlu su tanrıçası Tiaman sularını birbirine karıştırdılar. Bu döllenme ve birleşmeden önce Mummu oğulları, sonra kara derili Lahnu ve Lahanu ile dünyanın alt ve üst yartılışına geçtiler. Daha sonra Apsu ile ana tanrı Tiamat’ten üst dünya tanrısı Anşar, alt dünya tanrısı Kişar, gök tanrısı An, hava ve yer tanrısı Enlil ve ilk deniz tanrısı Enki doğdular. Sümer mitosuna göre; bu tanrılar doğumlarından sonra çok çirkin yaramazlıklar yaptılar. Apsu, çocuklarının bu çirkin davranışlarından çok rahatsız olur. İlk oğlu Mummu ile tanrıça karısı Tiamat ile görüşerek, bu yaramaz genç tanrıları yok etmek için izin ister. Genç tanrılar bu haberi öğrenince çok korkuyorlar. Bunlardan hava ve yer tanrısı Enlil akıllı birisiydi ve efsunlama gücü vardı. Planlanan olayların önüne geçmek için babasını yok eder, kardeşi Mummu’yu da esir alır.

İşte asıl çirkin davranış bundan sonra gerçekleşir. Tanrıça Tiamat kocasının intikamını almak amacıyla Enlil’in bulunduğu platformda ejderhalar, dev yılanlar, deniz aygırları, kudurmuş köpekler, akrepler, büyük fırtınalar, yıldırımlı boralar, deniz koçları yaratır. Enlil, tanrıça Tiamat’ın karşısına oğlu Ninuraş’ı çıkarır.

Yer tanrısı Enlil, yeryüzünde hayvanları ve bitkileri yarattıktan sonra sıra insana gelmişti. Kendilerine görevler verilen tanrılar gökyüzünde istirahat ederken, onların angarya işlerini yapmaları için Enlil, kann ve kemikten (toprak) insan yapmaya karar verir. (Üç bin yıl sonra, Semitik tüccarlar Sümerliler’in bu mitosundan esinlenerek Kutsal Kitaplar’a Adem ile Havva hikâyesini koydular.) Tanrıça Tiamat’ın ikinci kocası olan tanrı Kingu kesilerek kanıyla insan çamuru yoğrulur. Tanrı kanıyla yoğrulmuş toprak çamura şekil verildikten sonra ruh verilerek, tanrı kanı ve bedeninden insan yaratılmış oluyor. (Tevrat’ın Adem ile Havva’nın topraktan yaratıldığı düşüncesinin kökeni buraya dayanıyor.) Yani Aryan kültüründe tanrı, insanı kendi kanı ve bedeninden yaratmıştır. Zerdüşt, Êzîdîlik ve Mitra inancında da bu böyledir. Tanrı kanının yoğrulduğu çamur madde hiç kuşkusuz topraktır. Aryan halkların binlerce yıllık Zerdüşt, Êzîdîlik ve Mitra inancında, „insanın tanrının bir parçası olduğunu, dolayısıyla tanrının bütün nitelik ve özelliklerini içinde taşıdığını, en az tanrı kadar değerli ve kıymetli olduğu“ önemle vurgulayan felsefi düşüncenin temeli burdan kaynaklanıyordu.

İki-üç bin yıl sonra aynı bölgede tanrıların giderek azaldığı; erdemli Aryan kültür felsefesinden çok daha geri çağlarda yaşayan barbar Semitik halkların kültür felsefesi ve işgal savaşların şiddetlendiği bir dönemde; iyilik-aydınlık tanrısı Ahura Mazda (Yezdan) ve kötülük-karanlık tanrısı Ahriman diye zıdların birliği diyaletiği anlamda şekillenip gelişen doğa ve hümanizm Zerdüşt öğretisi de, insan da dahil tüm varlıkların  bizzat tanrının kendi parçaları olarak var olduklarını açıkça belirtmektedir.

En büyük Baştanrı Zervan’ın oğulları olan Ahura Mazda ve Ahriman arasında ise güneş tanrısı Mitra vardır. Mitra, bu iyilik tanrısı ile kötülük tanrısının savaşlarında karşılıklı mücadelesinde hakem rolünde olduğuna inanılır. İnanış mitolojisine göre; Ahura Mazda kardeşi olan Ahriman’ı bir eğlenceye davet eder. Ahriman daveti kabul edip gelir ama yemek yemeyi ’çocuklarının yarışması’ şartına bağlar. Şart kabul edilir ve bu yarışma için her iki tanrı bir hakem ararken kimseyi bulamıyorlar. Bunun üzerine güneş tanrısı Mitra’yı yaratırlar. Yarışmada, Ahriman’ın çocukları (Semitik tüccarları’n çocukları), Ahura Mazda’nın çocuklarını (Aryan halkın çocuklarını) Akad devleti döneminde yeniyorlar.

İkinci Zerdüşt sayılan Huşeng (Brahim) ile üçünçü Zerdüşt dönemlerinde egemen güçlerin sahadaki ekonomik, siyasi, felsefi ve kültür savaşları; yani Semitik tücccarları’n erdemli Sümer uygarlığını barbar Semitik kabileleriyle yağmalayıp yıkmaya çalıştıkları dönemlerde (M.Ö.2040-660); iyilik, aydınlık ve bilginlik Aryan kültür ile kötülük, karanlık ve barbarlık Semitik kültür  çatışmasının insanların inançlarına yansıması olarak da okunabilir, bu tarihi dönem. Üçüncü Zerdüşt dönemi bu anlamda neolotik dönemden beri, binlerce yıldır yukarı Mezopotamya’da gelişen erdemli Guti, Hurri, Lulubi ve Sümer kültür (iyilik-aydınlık tanrısı Ahura Mazda) ile barbar Semitik kültür  (kötülük-karanlık tanrısı Ahriman) çatışma mücadelesinin doruğa çıktığı dönemdir.

Üçüncü Zerdüşt öğretisinde tanrının kendi bedeninden her şeyi oluşturduğunu şöyle anlatır:

„Ve kendinden tüm varlıkları oluşturdu.

Varlıkları oluşturunca onları kendi gövdesinde taşıdı.

Böylece devamlı olarak çoğalıp büyüdü ve her şey giderek güzelleşti.

Ve sonra diğerlerini biribiri arkasına gövdesinden var etmeye başladı.

Ve sonra kafasından göğü,

ve yeri ayaklarından var etti.

Ve suları göz yaşlarından,

ve bitkileri tüylerinden, ve ateşi kendi anlamından var etti.“[1]

İki ayrı felsefe düşüncesinin çatışması

(Aryan kültür ile Semitik kültür çatışması)

Önce Zerdüşt-Ezîdî, sonra Manizm, günümüzde ise son bin dört yüz yıldır o bölgede cihat teorisiyle donatılmış İslamın katliam, soykırım, zulüm ve baskıları altında Kızılbaş ya da  daha sonra reviziyona uğrayarak Alev kelimesinden gelen Alevi inancına göre; evrende var olan her şey tanrının kendi beden yapısından var ettiği şeylerdir. Dolayısıyla dünyadaki tüm varlıklar; yani dağlar, taşlar, ağaçlar, denizler, nehirler, hayvanlar ve insanlar tanrının birer parçalarıdır. Tanrı, tüm varlıkları yoktan değil, var olan kendi tanrısal (güneş) yapısından parçalar olarak var etmiştir. Tüm varlıklar bizzat tanrının kendi parçaları olduğu için kutsaldırlar. Varlıklardan biri olan insan da bu nedenden dolayı kutsaldır ve tanrının tüm özellik ve niteliklerini içinde taşır. Bir insanı öldüren bir tanrıyı öldürmüş olur. Hümanist, doğa inançları olan Zerdüşt, Êzîdî, Mitra kültü ve bu ekolojik yaşam kültürün etkilerinin uygarlığın merkezinden 50 yıl içinde Doğu tarafından (Hindistan ve Çin’e) yayılması sonucu ortaya çıkan Budizm ve Konfüçyüs inançlarında insan öldürmek yasaktır. İnsanların binlerce yıllık bilgi ve yaşam tecrübelerin ürünü olarak geliştirdikleri Zervanizm, Zerdüşt, Êzîdî, Mitra, Budizm ve Konfüçyüs ekolojik yaşam, doğa ve hümanist inançlardır.

Milyonlarca yıl önce dünyanın güneşten koptuğu bilimsel düşünce ışığında araştırıp incelediğimizde; dünya üzerindeki tüm varlıkların bizzat Güneş Tanrı’sının, yani güneşin kendi parçaları olduğu felsefi varsayımı, tek tanrılı semavi dinlerinde, “Tanrı her şeyi yoktan var etti” mantığından çok daha gerçeğe yakındır. Zervan, Zerdüşt, Êzîdî, Mitra Aryan kültü, öğreti ve inançlarında; mantık var, bilgi var, tecrübe var, ekolojik yaşam var, doğa ve insan sevgisi var. Arabistan çöl merkezci tek tanrılı semavi dinlerinde ise; mantık yok, bilgi yok, tecrübe yok, doğa, kadın, çocuk ve insan düşmanlığı var. Puta tapma var, biliminsanlarına, aydınlara, yazarlara düşmanlık var.

Zerdüşt kökeninde gelen Kızılbaş ya da „Alevilik, başlangıçtan itibaren biraz farklı bir olgu. Aleviliğin felsefesi de, kültürü de iktidarı sevmez. Ne kendisi hükmetmek ister ne de üstünde bir hükümranlık hissetmek ister. Mesela Zerdüştlükte üçlü birlik kuralı var: İyi düşün, iyi söyle, iyi yap. Bu sonradan Mani döneminde üç kilide dönüşüyor: Eline kilit, diline kilit, beline kilit. Aleviler arasında da, ‘Eline, diline, beline’ denilir. Öz itibariyle haksızlıklara kapalı bir topluluk. Ne haksızlık yapmak ister ne de haksızlığın kendisine yapılmasını ister. Dolayısıyla hükümranlık statüsüne karşı olan bir topluluk.“ (Tarihçi Etem Xemgin)

Evet,  Zerdüşt döneminde,  „İyi düşün, iyi konuş, iyi yap“. Mani döneminde, „Eline kilit, diline kilit, beline kilit vur“. Bugünkü Aleviler arasında da aynı inanç anlayışı, „Eline, diline, beline sahip ol’“ üçlü kural gösteriyor ki, bu inançlar birbirini takip eden inançlar. Aynı ağaç kökenin dalları gibi.

Oysa 1400 yıldan beri Zerdüşt, Êzîdî, Mitra inançlarına düşman edilen İslam’ın baskıları altında kendi eski kültürlerini, inançlarını geliştiremeyen ve uygarlık güçleri tarafından zorla İslamlaştırmaya çalışılan, ama İslam olmak da istemeyen, diğer taraftan asimile edilerek kendilerine Alevi’yim diyenlerin çoğuna Zerdüşt kökeninden geldikleri de kendilerine unutturulmuş! Zerdüşt öğretilerini unuttukları için, azbiraz kendilerine yabancılaşmışlar. İslama asilime edilen her kafadan bir ses çıkıyor. İslam’ın çıkışıyla Aleviliği alıp getirenlerin hiçbirisi Aleviliği bilmiyor ve tanımıyor.

Oysa ikiyüz-üçyüz yıl önce Alevi diye bir kelime, bir inanç yoktu, Kızılbaşlık vardı. O zaman Aleviler Zerdüş kökeninden gelmemişlerse, 6-7 bin yıllık bir inanca sahip olduklarını nasıl söyleyebilirler? Zerdüşt inancına sahip olmadan bunu söylemek mümkün değil. Çünkü eski çağların kaynaklarında Alevi adıyla anılan bir inanç yoktu. Kızılbaşlık da, 1500 yıl önce yoktu. Zerdüşt inancını geliştiren Manizm vardı. 2500 yıl önce de Manizm diye bir inanç yoktu. Zerdüşt inancı vardı. Zerdüst inancında birbirlerini takip eden ve her biri daha önceki Zerdüşt’ün inanç ve kültürünü büyük reformlardan geçiren üç büyük filozof vardır.

Birinci Zerdüşt, tuhafı yaşayan Ziusudra’dır. (Guti-Sümer Kralı) M.Ö.4000 yıllarından önce yaşamıştır. İkinci Zerdüşt, ateşten gelen Hurrili Huşeng’dir; halk arasında Hurrili Brahim olarak bilinir. M.Ö. 2040 yıllarında doğmuştur. Üçüncüsü, Kendisinden önceki Zerdüşt filozofların inanç ve kültürlerini büyük reformlardan geçiren Zerdüşt’tür. Zerdüşt adıyla anılır. M.Ö. 660 ile 630 yılları arasında doğduğu tahmin ediliyor.

Sadece bu değil. Sümer uygarlığından binlerce yıl sonra, yani Semitik tüccarları’n son üç bin yıldan beri toplumsal mühendislik çalışmalarıyla kendi ekonomik, siyasi ve politik çıkarları için ve erdemli Aryan öğreti ve kültür felsefesine karşı Arabistan çöl merkezli kültürü peygamberlik geleneğiyle geliştirdikleri tek tanrılı dinlerde (Musevi, Hıristiyan ve İslam) de, Adem ile Havva’nın topraktan yaratıldığı ve on emir düşüncesinin asıl kökeni Guti-Hurri-Sümer mitoloji ve ilk yazılı kanunlarıdır. Ama Sümer mitolojileri, efsaneleri, destan ve hikâyeleri kendilerine ait olmadığı için; Semitik tüccarları, bunları topluma Tanrı’dan geldiğini ve kendilerinin eğitip seçtikleri kişiyi tanrı elçisi olarak gösterip peygamberlik geleneğiyle inşa edip geliştirdikleri tek tanrılı dinlerde çarpıtıp tersyüz ederek ve manipüle edip değiştirerek kullanmışlardır. Erdemli Sümer inanç, kültür, mitos, efsane, destan ve hikâyelerini güncelleştirip geliştirerek Kutsal kitaplar’a genelde insanları, özelde Semitik halklarını kendi tarihsel plan, proje, programları çerçevesinde araç ve koçbaşı olarak kullanmak amacıyla azbiraz güzel ve ahlaklı şeyler de yazdılar. Ve bunları Semitik halkların kafalarına yukardan aşağıya doğru zorla yerleştirerek Arabistan merkezci yeni bir hafıza oluşturdular. Ama gelgelelim Semitik halkları hiçbir zaman Sümerlerin ilk yazılı kanunlarından Kutsal Kitaplar’a aktarılıp yazılan o güzel sözleri, erdemli ahlakı ve yasaları pratiğe uygulanmadılar. Hiç bir yasaya uymadılar.

Çünkü o insancıl güzel sözler, o erdemli ahlak ve yasalara uyma karakteri, doğa sevgisi, neolotik devrim, Adem ile Havva hikâyesi, Ziusudra tufanı, Brahim efsanesi ve ilk yazılı Sümer kanunlarından çalıntı olan “Musa’nın on emir’i” gerçekten onlara ait felsefi ve manevi düşünceler değildi. İsim değiştirip ataları olarak gösterdikleri Aryan halklarından Hurrili Ziusudra (Nuh peygamber) ve Brahim (Abrahim-İbrahim) onların ataları değildi. O insancıl güzel sözleri, haklıdan yana tavır alma ve kendilerini mağdur göstermeleri, erdemli ahlak mantığına başvuran insanları yobazca kandırıp dolandırmak için “Kutsal Kitap”larına koymuşlardı. Aryan halkların atalarının, filozoflarının adını değiştirip ataları ya da peygamberleri yapmaları, o bölgeleri işgal edip Mezopotamya’nın topraklarını ve yönetimini ele geçirmek içindi.

Örneğin, Sümer yazılı kanunlarında adam öldürme deniliyordu. Onlar ise putperest tanrıları, yaymak istedikleri Arabistan merkezci dinleri ve yeni yapay kültürleri için adam öldürüyorlardı. Hırsızlık yapma, çalma diyorlardı. Onlar hırsızlık yapıp çalıyorlardı. Hangi kavim ve dini inançta olursa olsun kanunlar önünde herkes eşittir deniliyordu. Sümerliler’in bu kanunlar önünde eşitlikten; Museviler, sadece “Tanrının ayrıcaklı kulları” olarak Semitik tüccarlara çalışan Musa taraftarları, İslamcılar ise, sadece Semitik tüccarları’n peygamber ilan ettikleri, okuma yazması olmayan ve önce kendi Kureyş kabilesi içinde savaşa ve şiddete baş vurarak, cinayet işleyerek soyuna düşman ederek, konumu güçlendiren Muhammed ve taraftarları olarak Arap-Müslüman kardeşlerini anlıyorlardı. Öbür inanç ve kavimdeki insanların canı cehennemeye! Hatta peygambere fedailer ordusu oluşturmak amacıyla İslam olmayanları öldürmek karşılığında Arap Muhammed’in tanrısı “Allah” cennet vaad ediyordu, Müslümanlara. Kanunlar önündeki eşitliği bir yana bırakın, öldürmeyi, yok edilmeyi hak etmişlerdi. Ne kadar barbarca bir davranış bu, biliyor musunuz? Bu tabulara hapsedilmiş gerici, cahil zihniyetle beyinleri adam öldürmekle şifrelenmiş biri normal bir insan olabilir mi? Başkaların ülkelerini işgal ve talan etme deniliyordu. Ama onlar başka halkların ülkelerini işgal edip yağmalayıp talan ediyorlardı; geçmişte binlerce yıl Akad ve Asurlar gibi Semitik ataları Sümer Uygarlığı’nı büyük göç akınlarıyla yağmalayıp talan ederek işgal ediyorlardı. Aradaki fark şimdi bunu din kılıfı altında yapmalarıydı.

Semitik tüccarları, bir Mısırlıyı öldüren Musa[2] önderliğinde inşa edip geliştirdikleri Musevilik din ideolojisini yukardan zorla kafalarına boca ettikleri İsrailoğulları eliyle Filistin’i M.Ö. 1250’lerde işgal ettiler. Böylece Musevilik inancıyla genleriyle oynayıp vicdanlarını satın aldıkları İsrailoğulları’nı gelecek yüzyıllar boyunca Filistin’in yerli halklarına düşman ettiler. Maskeli tarılarımızın planlayıp programladıkları bu çatışma o gün bugündür devam ediyor.

“Kuran’ın Allahı da, Peygamberi de savaş severdir!”

Mekkeli şair Eşref Oğlu Kab’ı başını kestiren Muhammed önderliğinde geliştirtikleri İslam dini ideolojisini yukardan zorla kafalarına yerleştirdikleri cihatçı Arap orduları eliyle bütün Mezopotamya ve Kuzey ve Doğu Afrika bölgelerini işgal ettiler. M.S. 600 yıllarında Arabistan yarım adasına sıkışmış 360 ilkel Arap kabilesinin bir tek devleti bile yokken; 1400 yıl içinde işgal din kılıfı altında işgal edip dağıldıkları Mezopotamya, Körfez bölgesi, Nil Havzası, Kuzeybatı Afrika ve  Doğu Afrika bölgelerinde  22 Arap ülkesine sahip oldular. Bunu işgalcı ve cihatçı İslam dini sayesinde başardılar.

Profesör Reinhart Dozy, Spanish İslam kitabında, “Muhammed devrinde Müslümanların kılıçlarının korkusu uzak ülelere kadar ün salmıştı. Bu korku neticesinde insanlar Müslüman olmaya mecbur kalmışlardır. (…)

Araplar, kendi mallarını kaybetmek korkusu ve aynı zamanda başkalarının mallarını gaspetmek arzusu ile İslam bayrağı altında toplanıyorlardı.“ diye yazar.

Hindu halkın önderi Mahatma Gandhi:

“Elbette İslam kılıç yayılmıştır! İslam’ın yayılmasının vasıtası Kılıçtır; o gün kılıçtı, bugün de kılıçtır!“ diye belirtmektedir.

Hinduların dini önderlerinden Pandit Jawahir Lal Nehru, İslam’ın Kutsal Kitabı, “Kuran’ın Allahı da, Peygamberi de savaş severdir!“ açıklamasında bulunur.

Şimdi daha iyi anlaşılıyor ki, Semitik tüccarlar Arabistan merkezci İslam dinin temelini cihat teorisiyle inşaa etmiş olmalarından dolayıdır ki, „başkalarının mallarını gaspetmek arzusu“ İslam bayrağı altında topladıkları orduları her bölgede sürekli insanlık dışı katliamlar yapmaya sebebiyet vermiştir. Çelişkili gibi görünse de Semavi-İbrani dinlerin bir kolu olan İslam da, tıpkı Hristanlık  gibi Müsevilik dinin dünya halkları üzerinde etkili olması ve yayılmasına sebebiyet vererek Semitik tüccarların bugün batı kapitalist uygarlığında para imparatorluklarını kurmalarını sağlamıştır.

Zerdüşt, Ezîdî, Mitra inançlarını, doğduğu topraklarda ortadan kaldırıp yok etsin, nihayet Mezopotamya yönetimini ve topraklarını tümden ele geçirmek amacıyla son adım olarak özellikle İslam’ı cihat teorisiyle donattılar. Sürekli şiddet kullanan ve Mezopotamya’da Zerdüşt, Êzîdî, Mitra inançlarına karşı yüzyıllar süren ölüm-kalım savaşları veren İslam, onları yenince bu kez Hıristiyanlığa ve Museviliğe yöneldi.  Cihatçı Arap orduları din kılıfı altında işgal ettikleri ülkelerde yerli halkların malllarına, kadınlarına ve kızlarına ganimet diye el koyuyorlardı. Tecavüz ediyorlardı. Bütün bu Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri olan kötülükleri, katliamları, soykırımları Rab (Yahova) ya da Allah (Ahriman) yolunda yaptıklarını iddia ediyorlardı. Her ne kadar aksini iddia etseler de, hakikat şöyledir: Semavi dinlerinde Musevilerin hem efendi, hem de tanrı anlamında kullandıkları Rab, ruh, Eloah, Yahova (Semitik tüccarları’n ahlaksızlığı) yolunda insan öldürmek serbesttir.

Al-ilah Putu Nasıl Allah Oldu?

Çok eski, ilkel çağlarda yaşayan Araplar, Arap yarımadasına sıkışmış ve hiçbir devleti olmayan 360 Arap kabilesinin Kabe’de birer putu bulunuyordu. M.S. 600 yıllarda bile hâlâ bu 360 puta tapıyorlardı. İslamiyet öncesi 360 aşiretin Kabe’deki 360 put arasında en büyüğü, en yükseği ve o bölgede en güçlüsü olarak gördükleri ay Tanrı’sı Al-ilah etrafında, Semitik tüccarlar olan uygarlık güçlerin onlara bir peygamber göndermesi sayesinde güçlerini birleştirmeleri sonucu; yani Al-ilah putun ismi içindeki „İ“ harfını çıkarıp Allah adını almasıyla birlikte, Muhammed’in bu tek put Tanrısı olan Allah yolunda insan öldürmek ve  İslam dini adına öldürdükleri insanların tarihsel kültürüne ve servetlerine el konmak serbest oluvermişti. Bu insanları din adına cihata çağırmak, Allah’ın kendisi adına savaşanlara cenneti vaat ettiği iddası ile sürekli insanlık suçu işleyen ve insanlık dışı davranışlarda bulunan Sünni Müslümanların  1400 yıldan beri zihniyetleri hiç değişmemiştir.

Düşüncelerinde, fikirlerinde, puta tapma ilkel anlayışlarında da hiçbir değişiklik olmamıştı. Bu dini tabular, 2011-2024 yılları arası süren Suriye savaşı döneminde El-Kaide, IŞİD, El-Nusra gibi cihatçı İslam örgütlerin Ortadoğu’daki korkunç eylemlerinde görüldüğü gibi günümüze kadar sürüp gelmiştir.

Dini yayma kılıfı altında ülkeleri işgal etmek, başkalarının zenginliklerine, mal varlıklarına, kadın ve kızlarına tecavüz etmek, son Arabistan merkezci dinin yozlaşmasını gösteriyor!

Muhammed sadece 359 putu bir kenara bırakmış, onların güçünü, enerjisini güçlü bir put etrafında bir araya getirmiştir. Sadece Musevi ve Hıristiyan dinlerinden kopyaladıkları tek tanrı alayışı, Semitik tüccarların peygamberlik geleneği, Museviler gibi İbrahimi’n ataları olduğunu iddia eden Yahudi mitosu ve bütün putların görevini en büyük, en yüksek ve en güçlü putun üzerine yüklemiş olmalarıydı. Ve bu put Tanrı için, kendilerinden üç-dört bin yıl ileri düzeyde, erdemli Aryan kültür ve inançlarını yaşayan toplumların ülkelerini, eski çağlarda atalarının göç akınlarıyla Sümer uygarlığını yağmalayıp talan ettikleri gibi işgal edip talan ediyorlardı. Orada öldürdükleri insanların tarihi zenginliklerine, mal varlıklarına sahip olmak, kadın ve kızlarını kaçırıp köle pazarlarında satmak için adam öldürüyorlardı.

Muhammed, “Al-ilah“ diye  bir put Tanrı etrafında topladığı Arapları, o günün ilkelliği, yeni dinin cihat teorisi, beş şartı, ibadet ve tabularla kotlamalar yapıp buzdolabına koyarak dondurmuştu. Arapların dondurulmuş o ilkelliği, puta tapma anlayışı, Allah yolunda insanları öldürerek hem mallarına sahip olması hem de cennete kavuşma arzuzu, ibadetleri, tabuları hiç değişmeden günümüze kadar gelmiştir. En güçlü puta tapan cihatçı Arap orduları Muhammed döneminde olduğu gibi, ondan sonra da yüzyıllar boyu ve bugün de bir ülkeyi işgal ettiklerinde büyük katliamlar ve soykırımlar gerçekleştiriyorlardı. En büyük putları için başkalarının zenginliklerine, mal varlıklarına, ülkelerini işgal etmek, kadın ve kızlarına tecavüz etmek nasıl bir zihniyetse, nasıl bir dinse, Arap kabilelerin atalarından kalma vahşi barbarlığını apaçık gösteriyordu.

M.S. 600 yıllarında hâlâ dünyanın en ilkel Arap kabilerine peygamberlik geleniğiyle gelen en son dinde yozlaşma, çürüme ve mafyalaşma dedikleri şey bu olsa gerek! Sorgulanması gereken bu kötü put Tanrı Ahriman’ın, yani Semitik tüccarları’n inşaa ettikleri Musevilik ve Hristiyanlıktan sonra İslam’ı ‘uygarlık yıkıcı bir etmen‘ olarak kullanmak istedikleri ilkel Arap kabilerinin kafalarına yukardan şiddet kullanark zorla soktukları son kötü zihniyetleridir! Yaşayan ve binlerce yıldır toplumların mühendisliğiyle uğraşan bir beyin semavi din teorileri üzerinde yüzyıllarca çalışmıştır: Dini yayma kılıfı altında şiddete başvurarak çölden kurtulmak. Bu şiddeti ve işgalleri gizlemek için Arabistan çöl merkezci “tek tanrıcılığı yayıyoruz” demek yeterli olmuştur.

Eski imam ve müftü Turan Dursun, İslam Tanrı’sı için şöyle diyor:

„İslam’da da put vardır. İlk önce putları kırdılar, irice bir tanesini kırmaya kıyamadılar. Sonra o put yeni dinin ayrılmaz bir parçasına dönüştü.“

İşte Aryan kültür felsefesiyle Semitik kültür felsefesi arasındaki keskin farklardan biri budur!

Musevi Dinlerin ve Mitosların Kökeni Sümerlerde

Tekrar Sümerlilerin mitoslarına dönelim.

İnanna bir eş seçmek üzeriyken, kardeşi güneş tanrısı Utu:

 „Ey kardeşim, çobanın her şeyi var,

Ey bakire İnanna, niye kabul etmiyorsun?

Yağı iyidir, hurma-şarabı iyidir,

Çobanın elinin dokunduğu her şey parlar,

Ey İnanna,  her şeyi Dumuzi…

 Mücevherler ve değerli taşlarla dolu, niye kabul etmiyorsun?

İyi yağını seninle yiyecek

Kralın koruyucusu, niye kabul etmiyorsun?“ diyerek çoban tanrısı Dumuzi ile evlenmesini için ısrar eder  (Babil Yaratılış Destanında karşılığı tanrıça İştar’dır.).

İnanna: 

„Her şeyi olan çobanla evlenmeyeceğim,  

Yeni …. de yürümeyeceğim/ Yeni …. de dua okumayacağım,Ben bakire, çiftçiyle evleneceğim, /Bitkileri bol yetiştiren çiftçi,

Tahılı bol yetiştiren çiftçiyle“[3] diyerek tanrı Enkimdu ile evlenmek istediğini söyleyince, çoban tanrı Dumuzi neden çiftçi tanrıyı tercih ettiğini öğrenmek ister. Bunun üzerine şiirde tartışma uzar gider. Dumuzi’nin Enkimdu’yu alt etmesi sonuncunda Dumuzi kocası olur.

Guti-Sümerler’de 21 Aralık’ı 22 Aralık’a bağlayan geceyi (Yılın en karanlık gecesi), Güneş Tanrısı Utu’nun ve yerli kabileler olan Hurri, Kassitlerin Güneş tanrı Mitra’nın doğum günü olarak üç günlük bir bayram kutlaması vardır. Guti-Gudea döneminde, daha önceki savaşlarda Akadlara yenilen Güneş Tanrısı Utu’nun yerine Hurri-Kassitler’in o bölgede tanınmış her savaşı kazanan Güneş Tanrı’sı Mitra geçti.

21 Mart ise dünya genelinde gece ile gündüzün eşitlendiği ilkbahar Ekinoksu olarak bilinir. İlkbaharın başlangıçı olarak bilinen 21 Mart günü özellikle neolitik devrimi yaşamış, tarım ve hayvancılıkla uğraşan toplumlar için çok önemli ve kutlanması gereken önemli bir gündür. Onun için 21 Mart günü Mezopotamya’da yerli kabileler olan Guti, Hurri, Lulubilerin mitolojilerinde olduğu gibi Sümer mitolojisinde İnanna’nın, ölüler diyarına gönderilen çoban-kocası Dumuzi’nin yeryüzüne çıkışı ve onunla gerdeğe girilip sevişmesi; yeniden dirilişi ve yeryüzüne yeniden çıkışını temsilen üç günlük bayram tapınaklarında kutlanıyordu. Bu bayram bütün canlılarda sevişme, döllenme, yeni doğma ve çoğalma bayramıydı. Yeni yıl ya da yeni gün bayramı olarak da kutlanılıyordu.

Berlin, 21.12.2022

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. Riv. Dat.Den xıvı 3-5, 11,13,28
[2]. Bir insanı öldüren kişiye toplumun hangi gözle baktığını okuyucunun anımsamasını istiyoruz.
[3]. Sümer Mitolojisi, Samuel Noah Kramer, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001, s.179-181
Kürtlerin_azadroni_

✍ Azad Ronî Yazdı:

Dünyanın ilk neolitik devrimin Fırat ve Dicle ırmağı arasında yaşandığı, ilk yazılı kanunların, ilk doğa inançların ve güneş kültünün keşfedildi Mezopotamya coğrafyası, binlerce yıl çeşitli yerli halklara ev sahipliği yaptığı gibi kadim Kürt halkın ön atalarına da ev sahipliği yapmıştır. Kürtlerin ön atalarının Mezopotamya coğrafyasına ve siyasi egemenliğinde söz sahibi olabilmeleri için birlikteliklerini mutlaka sağlamaları gerekir. Eğer Kürtler birlik olurlarsa Kürdistan’nın ve Mezopotamya’nın kaderini belirleyecek güçleri vardır. Birlik olurlarsa Sümerler ve Medler döneminde olduğu gibi onların yenemeyecekleri güç yoktur. Osmanlı İmparatorluğu’n ordusuna 1835-1939 yılları arasında danışmanlık yaptığı sıralarda Kürdistan’ı dolaşıp tanıyan Alman general Moltke, hizmet ettiği Prusya İmparatorluğu’na şöyle bir not gönderiyordu: ”Kürtler çok dağınık. Eğer Kürtler birleşirse Mezopotamya’da yenemeyecekleri bir güç yoktur!”

Sümer kültüründe Guti-Gudea dönemi

İsterseniz tarihten birkaç örnek verelim: M.Ö. 2.150’de o coğrafyaya musallat olan Semitik kökenli Akad devletini bugünkü Kürtlerin ataları olan Guti, Lulubi, Hurri ve Kassit aşiretlerin önde gelen liderleri ve kabile reisleri Zağros dağların yücelerinde Hurri-Kassit’lerin Güneş Tanrısı Mitra (Metra) inancı etrafında güçlerini birleştirip konfederasyon oluşturarak, Mezopotamya’nın topraklarına ve siyasi egemenliğine sahip olmak için Sümer şehir beyliklerini yağmalayıp talan eden 200 yıllık işgalci zalim Akad devletini tarihin geri dönüşü olmayan çöplüğüne attılar. Guti, Hurri, Lulubi kabilerin Sümerler birlikte iktidara geldikleri ve Tanrı-Kral anlamına gelen Guti-Gudea kültürel dönemi ve devrimleri başladı. Aryan kabilelerinde ‘Gudea’ aynı zamanda ‘Gott’ anlamına gelmektedir. Kil tabletlerinden öğreniyoruz ki, Sümerlerin en eski kralları Guti ve Hurrilerin yoğun olarak yaşadıkları Şuruppak ve Lagaş şehrinden gelmektedir. Lagaş şehir Kralı Gudea, Sümerlilerin ilk krallarından ve tufanı yaşayan Şuruppak şehir Kralı Ziusudra gibi Guti-Hurri kabilelerinden geliyorlardı. Ve Sümerlerin Emesal lehçesini de çok iyi konuşuyorlardı. Sümerlerin Emesal lehçesini o bölgede neolitik devrimi yaratan Guti-Hurrilerin diliydi ve bugünkü Kürtlerin konuştuğu çok eski Kürtçe’nin Kirmanckî lehçesiydi.

M.Ö. 5000 yılından beri verimli Mezopotamya topraklarına ve siyasi yönetimine sahip olmak isteyen Semitik halkların bir avuç elit zengin, saldırgan, çok gerici, barbar hanedan aile şeflerin Sümer şehir beylikleriyle mücadele eden kavgaları, savaşları, öncülük ettikleri barbar göç akınları binlerce yıl hiç bitmeden sürüp gitti.

Barbar Semitik aile şef hanedanlarının Mezopotamya’da kurdukları Akad ve Asur devletlerin bugünkü Kürtlerin ataları, Sümerler ve yerli halklar tarafından yenilgiye uğratıldıktan sonra da, onların Mezopotamya’nın toprakları ve yönetimi için baş gösteren mücadeleleri hiç bir zaman bitmedi. Bugün ise, “Büyük Ortadoğu Projesi” adıyla devam etmektedir. Ve Medler’den sonra ilk Sümer uygarlığına büyük katkıları olan Kürtlerin de hiçbir zaman devlet sahibi olmalarını istememektedirler. Onların siyasi ve ekonomik çıkarları çerçevesinde çalışmayacak olan bir Kürt devletin kurulmasına engel olan güçler de işte bu küresel uygarlık güçlerin derin tarih anlayışıdır. Yani bu Semitik tüccarların Sümerlerden beri Kürtlere çok büyük ve hiç unutmadıkları tarihi kinleri vardır!

İçki dağıtıcı hilesiyle Sümer Saray Beylikleri’ne giren Büyük Sargon

M.Ö. 2800 yıllarında Semitik halkların bir avuç zengin elit, saldırgan, çok gerici kabile reisleri Arap yarımadasından toplayıp öncülük ettikleri tarihin büyük barbar göç akınlarıyla Mezopotamya bölgesindeki Sümer Şehir Beylikleri’ni saldırıp yağmaladılar. Dikkatınızı çekmek istiyorum ki, o dönemlerdi henüz İsrailoğulları ve Araplar henüz tarih sahnesine çıkmış değillerdi. O tarihlerde adı geçen Semitik halkları; Akadlar, Asurlar, Amoriler ve Aramiler’dir. Yerli halklar her seferinde bu barbar yağmacıları ülkelerinden çıkarmasına rağmen, bu Semitik kabile reislerin öncülük ettikleri barbar yağmacı göç akınları hiç bitmeden devam etti. Bu barbar göç akınları ve Mezopotamya bölgesini yüzyıllarca yağmalama sonucu İlk Semitik tüccar olan Büyük Sargon, Sümer şehir beyliklerin saraylarına içki satıcılığı olarak girerek, Sümer şehir beyliklerini nasıl hile ve tuzaklarla içten yıkmaya çalıştığını Sümer yazarı Ludingirra 4.350 yıl önce kil tabletlerine şöyle yazmıştır:

“Yönetimin Akadlılara ilk geçişi nasıl oldu bir bilseniz! Kiş’te Kraliliçe olan Kubau vardı ya, işte onun ailesinin 400 yılllık krallık yaptığı yazılan oğlunun sarayında, içki dağıtıcılığı yapan Sargon adında biri varmış. Adam sarayda çalışırken yalnız içki işiyle vaktini geçirmemiş. Sümerlilerin askerlik tekniğini, politikasını, yağmalarla güçlerini nasıl yitirdiklerini incelemiş, kendi halkından olan kimseleri etrafına toplamış ve önce içinde çalıştığı sarayı (altın gücüyle) eline geçirmiş, sonra da Sümer şehirlerini birer birer idaresi altına almaya başlamış. Derken etrafındaki yerli halklara saldırmaktan kendini alamamış ve kendini kral yaparak Sümer devleti temelleri üzerine koca bir Akad devletini Kurmuş. Kurmuş ama halkın büyük kısmı Sümerliler, onları darıltmamak ve iktidarını sağlamlaştırmak için, ‘Dört bucağın, Sümer ve Akad’ın Kralı unvanı vermiş! Agada adı altında yepyeni bir başkent Kurmuş! Saldırdığı yerli halklardan yağma ettiği altın, gümüşle değerli taşları, bol tahılı Agade’ye yığmış. Bu zengin ve görkemli kente kendi cinsinden olanlar akın etmiş. Çünkü herkes rahat ve zengin yaşamaya başlamış orada. Magan ve Meluhha gibi çok uzak ülkelerde bile değerli ne varsa gemilerle Agade’ye taşımış. Sümerlileri darıltmamak ve bu krallığı haklı olarak aldığını göstermek için kanıma göre, (Akad devletinin yalan resmi ideolojisi olarak bugünkü devletlere örnek oluyor.A.R.) bir neden de hazırlamış. Ben buna ait öyküyü (resmi ideolojiyi) okul kitaplığımızda bulunan bir tablette okudum. Krallığı nasıl eline geçirdiğini anlatması bakımından çok ilginç gelmişti. Aslında bu (yanlış) öykü daha geç çağda yazılmış, yazısına göre. Fakat bana kalırsa, Sargon, kralığını Tanrılarımızın da onayladığını göstermek için kendisi (uydurarak) yazmış olmalı. Daha sonra arşivcinin biri bunun kopyalarını yaparak kitaplarda ve arşivlerde saklamasını sağlamış herhalde…”

O’dur bugündür dört bin yıldan beri, Sümer Rahip Devletine rahmet okutarak egemenlere hizmet eden “ilk örgütlü aygıt Akad devleti” örneğinde olduğu gibi bütün devletlerin yalana dayalı resmi ideolojileri aşağı yukarı bu şekilde kendilerine ve zamana ayarlı olarak uydurulup halklara kabul ettirilmiştir. Başka türlü art arda köleci, feodal ve kapitalist sömürü zincir mekanizmalarını kurmaları mümkün olmayacaktı.

Sümer yazarı Ludingirra birkaç paragraf sonra şöyle devam ediyor:

“Sargon kendisi hakkında şöyle yazdırmış kitaplara: ‘O, fakir bir kadının oğlu imiş. Babası belli değil. Babasının kardeşi dağlarda yaşarmış. Annesi, onu, Fırat nehrinin kıyısındaki bir şehirde, gizlice doğurmuş ve etrafı ziftle kaplanmış kamış bir sepete koyarak nehrin sularına bırakıvermiş. (Aynı Semitik tücarlar bin beş yüz yıl sonra İsrailoğulları’n peygamberi yaptıkları Musa’nın da hikâyesini aynen böyle uydurmuşlardı. Demek ki bu Semitik tüccarlar, ‘bir bebeği, etrafı ziftle kaplanmış kamış bir sepete koyarak nehrin sularına bırakma’ hikâyelerini çok seviyorlar. Bu uydurulmuş hikâyelerle insanları kandırdılar. A.R.) Onu Akik adındaki bir bahçıvan bularak büyütmüş. Sonra da Tanrıçamız İnanna’nın sevgiyle biz Karabaşlılar’ın kralı olmuş. Herhalde o (Zigguratlar’da çalışan) bir rahibenin çocuğu idi. Daha önce de yazdığım gibi rahibelerin çocuğu olmaması gerekir, çünkü onlar Tanrı’nın çocuğu sayılır. Annesi onu bu yüzden suya bırakmış olmalı. Hakikaten bir yerde annesinin rahibe olduğunu da okumuştum.”[1]

Semitik tüccarlar Arabistan merkezli Semavi dinlerini nasıl inşa ettiler

Semitik tüccar hanedan Büyük Sargon, İnanna’nın Sümerliler için aşk, güzellik, savaş, adalet ve siyasi güç anlamına geldiğini, onun emriyle krallığının geldiğini söylerse kimsenin itiraz etmeyeceğini çok iyi biliyordu. Semitik tüccarların bundan sonraki, Arap yarımadası merkezci üç bin yıllık dini ve kültürel tarihi hep böyle yalan, yanlış, Sümerlerden duyduklarını değiştirerek kendilerine ait olmayan Sümer kültürü üzerine inşa edeceklerdi. Ne var ki, Semitik halkları Aryan halklarından inanç, kültür ve ekonomik olarak dört bin yıl gerilerde yaşıyorlardı. Dolayısıyla Sümerlerden öğrenip kopyalayıp çaldıkları teoloji kültürünü kendi ekonomik ve siyasi çıkarları çerçevesinde Semitik halkların kafalarına yukardan aşağıya doğru şiddet kullanarak yerleştirmeye çalıştıkları için büyük sıkıntılar çektiler ve her seferinde şiddete başvurmak zorunda kaldılar.

Museviliği İsrailoğulları’n kafalarına Musa önderliğinde aşılamaya giriştiklerinde hazinelerine baktıkları Firavunlar’ın şiddetini kullandılar. Muhammed önderliğinde İslam’i Araplara aşılamaya çalıştıklarında, ”Allah için savaşın, bunun karşılığında cennete gidersiniz!” diye kandırıp topladıkları barbar cihatçı katiller ordusu ile büyük katliam ve soykırımlara varan cihadist şiddet kullanarak onlarca ülkeyi işgal ettiler. 1400 yıl geçmesine rağmen, Mezopotamya’daki son 2012-2025 yılları arasındaki Suriye savaşında kullandıkları El Kaide, IŞİD, El Nusra gibi cihatçı İslam örgütlerinde görüldüğü gibi hâlâ Müslüman olmayan yerli halkların mal-mülk varlıklarına, topraklarına, kadın ve kızlarına el koymak için aynı cihadist şiddet kullanıyorlar. Bu, Semitik tüccarların Semavi din kılıfları altında insanlığın boynuna astıkları büyük utançlardır!

İnsanlık bu utançlardan nasıl kurtulacağını sorgulamalıdır!

Profesör Reinhart Dozy, Spanish İslam kitabında, “Muhammed devrinde Müslümanların kılıçlarının korkusu uzak ülelere kadar ün salmıştı. Bu korku neticesinde insanlar Müslüman olmaya mecbur kalmışlardır. (…)

Araplar, kendi mallarını kaybetmek korkusu ve aynı zamanda başkalarının mallarını gaspetmek arzusu ile İslam bayrağı altında toplanıyorlardı.“[2] diye yazar.

Hindu halkın önderi Mahatma Gandhi:

“Elbette İslam kılıçla yayılmıştır! İslam’ın yayılmasının vasıtası Kılıçtır; o gün kılıçtı, bugün de kılıçtır!“ diye belirtmektedir.

Hinduların dini önderlerinden Pandit Jawahir Lal Nehru, İslam’ın Kutsal Kitabı, “Kuran’ın Allahı da, Peygamberi de savaş severdir!“ açıklamasında bulunur.

Bugün (2012-2025) Mezopotamya’nın Rojava, Suriye ve Irak bölgelerinde IŞİD, El-Kaide ve El-Nusra gibi cihatçı İslam örgütlerine karşı cesurca savaşan Kürtler, barbar İslam ordusunun ülkelerini din kılıfı altında ilk işgal ettikleri dönemlerde de çok büyük savaştılar! Fakat onların, “işgal ettiğiniz ülkeleri yağmalayıp talan edin!“ gerçeği yerine, “Allah için savaşın bunun karşılığında cennete gidersiniz!“ gibi hile ve tuzaklarına yenildiler.

Arabistan merkezci Semavi dinlerin (Musevilik, Hristiyanlık ve İslam) mitos, destan, efsane, inanç ve masalların kökenini Sümerlilerden aşırıp kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda köklü düzeltmeler ve eklemeler yaparak inşa ettiler, bugünkü dünya para imparatorlukları için. Amaçları, dini inanç kılıfları adı altında başka bölgelerin ve özellikle Sümer kültüründen beslenen Aryan halkların ekolojik köy komünleri şeklinde yaşadıkları zengin bölgeleri yağma, talan ve hırsızlıkla elde edecekleri zenginlikleri Arap yarımadasındaki bölgeye çekerek, o bölgeyi Mezopotamya gibi dünyanın kültür merkezi ve zenginlik bölgesi haline getirmekti.

Aşağı yukarı bin yedi yüz yıl süren (M.Ö.2350-612) Akad ve Asur devlet projeleriyle Mezopotamya’nın toprakları ve siyasi yönetimine bugünkü Kürtlerin ön ataları yüzünden sahip olamayacaklarını anlayan Semitik tüccarlar, daha güçlü dini ideolojilerle art arda Arabistan merkezci Semavi dinlerini inşa ettiler. Firavun saraylarında yetiştirdikleri Musa’ya Büyük Sargon gibi bir hikaye uydurdular. Musa önderliğinde Babil’e karşı Mısır’a Mezopotamya’nın kapısı önünde bir ileri karakol kurmak amacıyla 12 kabileli İsrailoğulları üzerinde, tıpkı 20. Yüzyıl Avrupa’da Hitler soykırımıyla yaptıkları gibi büyük baskı uygulayarak onları zorla Musa önderliğinde Filistin topraklarına getirdiler. Kendi siyasi çıkarları için Mezopotamya’nın kapısı önünde Babil’e karşı Mısır Firavunlarına ileri karakol kurmak istiyorlardı. Kurban olarak İsrailoğulları’nı seçtiler. Tevrat’a göre Musa, yolda kendi Yahuda inancında olmayan, altından buzağı yapıp tapan ve Mısır’a dönmek isteyen üç bin İsrailli’yi en yakın akrabaları eliyle kılıçtan geçirdi. Güya “İsrailoğulları’nı Firavun köleliğinden kurtarmak için” miş, diye büyük bir tarihi yalan uydurdular.

Oysa Semitik halkların bir avuç zengin elit, saldırgan, gerici kabile reisleri olan Semitik tüccarlar, geleceğin dünya para İmparatorluğunu kurmak için kendilerine Sümerlilerin “seçilmiş bir ulus” ile uygarlıklarını yarattıkları gibi, yaratacakları bir “dünya uygarlığı” için ‘seçilmiş bir ulus’ olarak bir ‘Yahudi’ halk icat etmek istiyorlardı. Ve yüzyıl boyu süren tarihi projeleriyle bir ‘Yahudi’ halk da icat ettiler, O’nu dünyanın her yerinde kullanmaktadırlar!

Tabii ki onlara yeni etnik kimlik vermeye çalışırken İsrailoğulları’nı düşündükleri için değil, onları dünyanın her yerinde siyasi ve ekonomik amaçları için kullanmak içindi. Üç bin yıldan beri İsrailoğulları Semitik tüccarların çizdiği yoldan gitmedikleri tarihin her dönemecinde krallar (Firavunlar, Babil Kralı) ve diktatörler (Hitler) eliyle katliam ve soykırımlar yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar. Siyasetleri icabı kurdukları ilk İsrail devleti Semitik tüccarların ekonomik ve ticari çıkarları çerçevesinde hep Mısır orduların yanında Babil’e karşı savaştılar. Museviliğin fazla yayılmadığını gören Semitik tüccarlar, Musevilikten sonra, Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılan Aryan Mitra inanç ve güneş kültünün önünü kesmek ve Museviliğin yayılmadığı topraklarda Hristiyanlığı yaymak için Kudüs’den Atina’ya o güne kadar Musevilik inancında olan Pavlus öncülüğünde bir heyet gönderdiler. Ve Museviliğin bir kolu olarak Avrupa kıtasında Hristiyanlığı yaymaya çalıştılar.

İsrail devletinde güya çarmıha gerilen İsa’nın öyküsünü, kurtuluş teolojisini Pavlus usanıp bıkmadan yalan yanlış yıllarca anlata anlata şekillendirecekti. Oysa orda yaşayan İsrailoğulları da çok iyi biliyordu ki, o tarihlerde Kudüs ve çevresinde böyle İsa’nın çarmıha gerildiği bir olay yaşanmamıştı.  Onun için o yaşanmamış hikâyeyi ve Arabistan merkezci dini, inandırıcı olsun diye Kudüs’ten uzak bir yerde anlatmaları gerekiyordu. Pavlus’un  yolunda gidenler de, Semitik tüccarların altın gücüyle yüzlerce yıl anlata anlata, Mitra inancındaki Aryan halklarıyla savaşa savaşa, o Aryan kültüründe olan halklara zorluk çıkarak, bir kısım kralları altın ile satın alarak ancak üç yüzyıl sonra Hristiyanlığı Roma imparatorluğun resmi dini haline getirebildiler.

Kapitalist sistemin ulus-devlet çağında büyük soykırımlar

Bütün insanlığa -kapitalist sistemin alt yapısını oluşturan- bu teoloji yalanlarını, yanlış yaşamı insanlara inandırmışlardı. Ve artık kapitalist sisteme geçişle dünyada bu maskeli tanrılar devletin ve uluslararası her kurumunu yönetebilecek para imparatorluklarını kurmuş oluyorlardı. Bu, barbar kapitalist sistemde binlerce yıldır doğayla iç içe, anne ile çocuk gibi kucak kucağa ekolojik köy komün yaşamlarını sürdüren yerli halklara katliam ve soykırımlar demekti. Sadece insanlara, halklara tarihte görülmemiş soykırımlar yapmayacaklardı. Yeraltı zenginlikleri sömürmek için dünyanın her yerinde doğayı da katliamlardan geçirerek ekolojik sistemi bozacaklardı. Ve bozdular da.

Hangi toprakların altında altın ve petrol varsa, o toprakların üzerinde doğayla iç içe, özerk, ekolojik köy komün yaşamlarını sürdüren halklara, Sümer şehir beyliklerin saraylarına hangi hilelerle girmişlerse, aynı o şekilde saraylarına girip altın gücüyle içten fethettikleri Avrupa krallarının; yani İngiliz, Fransız, İtalya ve en son Amerikan askerleriyle tarihte görülmemiş soykırımlar yaptılar. Toprakları altında altın bulunan Güney Afrika’daki Boer halkına İngiliz Kraliyet ailesi askerleri eliyle 1899 ile 1902 yılları arasında korkunç bir soykırım yaptılar.

Kendilerine Mezopotamya’nın kapısı önünde, Türk devşirmelerinden oluşan vekalet savaşçılarını yaratarak bir ileri karakol kurmak ve İsrail devletin ön koşulu olarak Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın ordusuna danışmanlık yaptığı askerleri eliyle Ermenilere, Rumlara, Süryanilere ve Kürtlere büyük soykırımlar yaptılar. Anadolu ve Mezopotamya’yı istedikleri gibi dizayn etmek için yol temizliğini yaptılar. Ayrıca toprakları altında petrol bulunan Kürtlerin ülkelerini 1916’ta yapılan Sykes-Picot Antlaşması ile dört ulus-devlet arasında dört parçaya bölerek, yüzyıldan beri Kürtleri hukuk dışı bırakarak, eşkıya ve terörist ilan ederek sürekli katliam ve soykırımlara tabi tuttular. İkinci Dünya Savaşı’da ise, Ortadoğu’ya ikinci bir ileri karakol olarak İsrail devletini kurmak ve Avrupa’daki Yahudileri Firavunlar dönemindeki gibi zorla Filistin topraklarına doğru göçe zorlamak amacıyla Hitler Almanya’sı döneminde Yahudilere korkunç soykırımlar yaptılar.

Eğer insanlık Güney Afrika’daki Boer halkına, Ermeni, Rum ve Süryanilere yapılan korkunç soykırımlar sırasında ayağa kalkıp “küresel uygarlık güçleri”ne şiddetle karşılık verselerdi, onların tarihsel planlarını deşifre etseydi ne Yahudi soykırımı yaşanacaktı, ne de bugüne kadar uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi eliyle hala sürdürülen Ermeni, Pontus Rum, Süryani ve Kürt soykırımları yaşanacaktı.

Kürtleri neden devlet sahibi yapmak istemiyorlar

Semitik tüccarlar, çok derin tarihsel plan, proje ve programları çerçevesinde Akad ve Asur devletleri eliyle Sümer uygarlığını yağmalayıp talan ederek ortadan kaldırdılar. Bu tarihsel planlarının birinci aşamaydı. İkinci aşama ise, Arabistan merkezci tek tanrılı dinler, özellikle İslam ve bin yıldan beri Mezopotamya ve Anadolu’da vekalet savaşçıları olarak kullandıkları ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi’ ile Sümer uygarlığın kalıntılarını ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar. Onlara göre Kürtler Sümer uygarlığın kalıntılarıdır! Ulus-devlet çağında hukuk dışına attıkları Kürtleri bu yüzden devlet sahibi yapmak istemiyorlar. Uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi eliyle mezara gömmek istiyorlar.

Sümerliler her sıkıştıklarında Gutiler ve Hurriler imdatlarına yetişiyordu

Zağros dağlarının yüceltilerinde doğayla iç içe özerk bir yaşam süren  Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassit kabilelerinden bir kısım insanlar, Göbekli Tepeden beri oralarda binlerce yıldır biriktirdikleri tecrübelerini, bilgilerini, mitoslarını, efsanelerini, destanlarını Fırat ve Dicle arasındaki deltaya doğru inerek; M.Ö. 6000 ile 2000 yılları arasında insanlık tarihin ilk ve en gelişmiş şehir uygarlıklarını kurdular. Ovalarda şehir beyliklerini kuran Sümerliler, “uygar” olduklarını söyleyerek zamanla içinden çıkıp geldikleri ve köylerde ekolojik komün yaşamlarını sürdüren yerli halklardan uzaklaşıp yabancılaştılar. Fakat Sümerliler hem Arabistan çöllerinden hem de Kafkasya dağlarından gelen her barbar saldırılar karşısında sıkıştıklarında ya da yenildiklerinde köklerinin dayandıkları ve “ilkel kabileler” olarak gördükleri o dağlık ormanlarda özerk ve ekolojik köy komün yaşamını sürdüren yerli halklardan yardım istiyorlardı. Onlar da her seferinde yardımlarına koşuyorlardı. İşgalci ve talancı güçleri ülkelerinden çıkarıp kovuyorlardı.

Bunu Sümer yazarı Ludingirra yaşam öyküsünde şöyle açıklıyor:

“Kral Sargon’dan sonra oğulları Rimuş, Maniştusu ve torunu Naramsin ülkeyi genişlettikçe genişletmiş, bütün yörelere kol salmışlar. Hele Naramsin kendisine, ‘Tanrıyım’ diyecek kadar ileri gitmiş. Öyle şımarmış ki, büyükbabası Sargon’un aksine, Sümerlileri darıltmaktan korkmayarak bizim Tanrılarımıza, özellikle yüce Enlil’e ve onun tapınağı Ekur’a büyük saygısızlık etmiş. Askerlerini Ekur’a ve onun güzel koruluğuna saldırtmış.  Ekur tapınağını bakır baltalarla yıktırmış. Koca tapınak ölü gibi yerlere yatmış. Bununla yetinmeyip tapınağın arpa kesilmeyecek kapısında arpa kestirmiş. Hele bizim o canım ‘Barış Kapısı’nı yerle bir etmiş. O günden beri Nippur’da barış kapısı yapılmamış. Onun yerine Akadlılar sokak fahişelerin iş yaptığı ‘Musakkatım Kapısı’nı oturmuşlar. Naramsin, Ekur’u yıktırırken içinde ne kadar değerli eşya varsa, tapınağın tam yanındaki iskeleye dayadığı teknelere doldurup Agade’ye götürmüş.

Buna son derece kızan ulu Tanrımız Enlil, önüne geçilemeyen bir sel gibi gürlemiş, coşmuş ve gözlerini doğudaki dağlara dikerek, orada yaşayan ilkel Gutileri Naramsin’in üzerine saldırtmış. Çekirge sürüleri gibi gelen bu (dağlarda doğa ile iç içe otonom yaşayan kabilelerin ayaklanmalarını. A.R.) insanları durdurmaya gücü yetmemiş Naramsin’in. Bunların ülkemize yayılmaları ile Sümerlerin hiçbir tarafından ne haber alınabilmiş ne de haber ulaştırılmış. Tekneler iskelelerde beklemiş. Yolları Haydutlar sarmış. Ülkenin kapıları kırılarak tozla buz olmuş. Bunların ardından büyük bir kıtlık başlamış. Çünkü insanlar korkudan ne tarlalara, ne bahçelere bakabilmiş. Sulardan balık bile tutulamamış. Her şeyin fiatı korkunç yükselmiş…

İnsanlar açlıktan düşüp düşüp ölmüşler. Buna benzer olaylar, ülkemize Elamlılar saldırdığında da yaşanmıştı. Ben o zamanlar çocuk denecek yaşta idim ve Nippur daha güvenliydi.

Gutiler tarafından, yarattıkları insanların acımasızca öldürüldüğünü gören büyük Tanrımız Nanna, Enki, İnanna, Ninurta, İşkur, Utu, Nusku ve Nidaba; Nippur’da toplanarak, ‘artık Enlil’i durdurma zamanı geldi’ demişler. Tanrı Enlil’e hep birden ‘ne olduysa kendi insanlarımıza oldu; yetsin, bitsin bu felaket’ diye yakarmışlar ve ‘ Agade, Nippur’u nasıl yakıp yıktıysa, o daha beter olsun ve yeryüzünden silinsin’ diye lanetlemişler.

Tanrılarımızın istediği olmuş, orası da (Gutiler tarafından) yıkılmış, yakılmış ve tümüyle ortadan kalkmış.”[3]

Bugünkü Kürtlerin ön ataları olan Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassit kabilelerin güçlerini güneş tanrısı etrafında birleştirerek Arap yarımadasından gelen işgalci Akad devletin kurucusu olan ilk Semitik tüccar Büyük Sargon ve Torunlarının hanedanlığını yıktıkları zaman bütün Mezopotamya halklarına özgürlük getirdiler. Ve o Mezopotamya topraklarda büyük bir bilgi fışkırması yaşandı. Bu büyük devrim Hindistan üzeri Çin’e, Yunanistan üzeri  Avrupa’ya dalga dalga yayıldı.

İnsanlığın ilk yazılı kanunlarını Sümerliler keşfetti

İlk kanun kitabı Lagaş Kralı Urukagina tarafından M.Ö. 2375’de, daha Akadlar o coğrafyada devlet kurmadan 25 yıl önce tabletlere yazılmıştı. İşte o insanlığın ilk yazılı Sümer kanunları Guti ve Sümerlerin iktidara ortak oldukları, Akadların ortadan kaldırıldığı dönemde yeniden geliştirip düzeltilerek (M.Ö. 2100-2050) tabletlere yazıldı. Yani yenilenen Sümer kanun kitabı, üçüncü Ur sülalesinin kurucusu Ur-Nammu tarafından yeniden kaleme alındı, oğlu Shulgi döneminde tamamlandı. Bugüne kadar ki bütün medeni insanlık kanunlarına yol gösterip ışık tutan medeni Sümer kanunlarına göre, her kim olursa olsun kanunlar önünde eşittir. Kimse herhangi bir insanı öldürmeyecek. Herkes anne ve babasına saygı gösterecek. Saygı duyduğu komşusunun malına göz dikmeyecek. Çalmayacaksın. Hırsızlık yapmayacak. Zina etmeyeceksin. Ayrıca Ticaret Kanunları. Sosyal Kanunlar. Aile hukuku. İnsanların birbirlerine karşı işledikleri suçlara yönelik kanunlar. Kimsesizlerin ve korunmasız azınlıkların hakları güvence altına alınmıştır. Bu kanunlara uymayanlar yargıçların bulunduğu adalet mahkemesinde yargılanacaklardı.

Sümer kanunları, 625 yıl sonra Hummurabi kanunlarına, 1075 yıl sonra da Musa’nın İsraillilerin Tanrı’sı Yehova’dan aldığını iddia ettiği Musa’nın on Emir denilen Yahudi kanunlarına temel teşkil etmiştir.

Hurrilerin Goş aşireti bugünkü Kürtlerin Medler olan M.Ö.

Devam edecek…

Yazar daha bu araştırma inceleme yazısı üzerinde çalışmaktadır.

12.12.2025

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. Sümerli Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü, tablet 10

[2]. Profesör Reinhart Pieter Anne Dozy, Spanish Islam

[3]. Sümerli Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü, Tablet 11

mezopotamya_azadroni_2

✍ Azad Ronî Yazdı:

MEZOPOTAMYA NERESİDİR?

Mezopotamya; Kuzeyde doğu Akdeniz, Kuzey Zağros Dağları, Fırat, Dicle, Zap, Aras ırmakların yüzlerce gözelerin çıktığı yüce dağlardan Fırat ve Dicle arasındaki verimli geniş ovaları takip ederek iki ırmağın döküldüğü Basra körfezine kadar uzanan ‘Bereketli Hilal’ ve ‘Medeniyetin Beşiği’ olarak bilinen eski coğrafi bölgenin adıdır. Ulus-devlet çağında ise İngiltere öncülüğünde sınırları cetvelle çizilmiş Irak, İran, Türkiye, Suriye, Kuveyt sınırları içinde kalan bölgenin adıdır.

Mezopotamya, günümüzde Kürdistan denilen toprakların Büyük Britanya Krallığı’n Birinci Dünya Savaşı’nda böl-parçala-yönet siyasi projeleriyle İran, Irak, Suriye ve Türkiye ulus-devletleri arasında bölüp parçaladığı toprakların tümü dışında, Irak ve Kuveyt Basra Körfezine kadar uzanan bölgenin adıdır. Bugün buraya yüzyıldan beri Batılılar ‘Ortadoğu’ diyorlar.

TEVRAT’DA ‘ADEN’ DİYE TABİR EDİLEN YER NERESİ?

14 bin yıl önce, Göbekli Tepe’den (M.Ö. 12.000) önce başlayarak biriktirdikleri bilgi, tecrübe ve Neolitik devrim sonucu olarak Zağros dağların yüceltilerinden MÖ. 6 bin yıllarında akın akın deltaya inerek, Sümer Şehir Beyliklerini kuran ve binlerce yıl dünyanın güneş kültü ve kaynağını doğadan alan Zerdüşt-Êzîdî felsefi kültür merkezi sayılan bugünkü Fırat, Dicle, Zap, Aras ırmakları arasında ilk ekolojik köy komünlerin yaşandığı ve ‘Tevrat’ta insanoğlunun ‘Aden’ diye ilk cenneti yaşadığı’ diye tabir edilen ve kuzey Mezopotamya’nın dört Irmak’ın gözelerinin çıktığı bölgenin adıdır.

Kuzey Mezopotamya’nın dağ yüceltilerindeki yüzlerce, binlerce soğuk gözelerden akıp aşağılarda Fırat ve Dicle ırmakları arasında insanlığın ilk kadim uygarlığını kuranlar Sümerlilerdir. Sümer şehir beyliklerini kuran ve bu uygarlığı besleyen kuzey Mezopotamya’nın yerli halkları M.Ö. 5.000 ile 600 yılları arasında kaynağını doğadan alan güneş kültü inançlarını geliştirip kültürlerinde büyük reformlar yapan birinci Zerdüşt Ziusudra, ikinci Zerdüşt ateşten gelen Huşeng (Brahim), üçüncüsü Zerdüşt  olmak üzere üç büyük filozof yetiştirmiştir.

Kürdistan bölgesinde, 200 yıldan beri Batı arkeologların Göbekli Tepe (Urfa), Çayönü (Amed), özellikle İngiliz arkeolojik keşiflerin 1876-1909 yılları arasında Musul, Ninova, Duhok gibi Kürtlerin ön ataları olan Guti, Hurri, Kassit Kabilelerin Neolitik (tarım, hayvancılık ve ekolojik köy komün yaşamının geliştirildiği) dönemde yaşadıkları yerleşim yerleri Kuzey Mezopotamya’da göze çarpan yerleşim bölgeleridir.

M.Ö. 10.000-1.000 yılları arasında, binlerce yıl dünyanın kültür merkezi olan Mezopotamya, insanlığın ilk ekolojik köy komünlerine, ilk uygarlığına, ilk yazılı kanunlarına, kültürlerine, mitoslarına, efsanelerine, dini inançlarına ve sosyal gelişmelerine büyük ve önemli katkıları olan ve birçok devlete, farklı medeniyetlere ev sahipliği yapan, ‘Bereketli Hilal’ dedikleri coğrafyanın adıdır.

Sümer Uygarlığın M.Ö. 4.000 yıllarında keşif ettiği çivi yazısı, kendisinden sonra Babiller, Akadlar, Asurlar ve Mısır Firavunları edebiyat, tarih, hukuk ve günlük kayıtların oluşturulmasında aynen kullanmışlardır.

Mezopotamya coğrafyası; tarım, hayvancılık, yazı, 24 saatlik gün kavramı, yıl, takvim, tapınaklardaki rahiplerin dini ayinlerine, tekerleğin bulunmasına, ekin arazilerin sulama işlerine, ekolojik köy komün yaşantısından ‘uygar şehir’ yaşantısına geçiş, medeni hakların düzenlenmesine ve Hindistan-Avrupa koridorunda yaşayan Aryan halkların dillerinin ve güneş kültü kültür, örf, adet ve yıllık bayramların oluşmasına on bin yıl ev sahipliği yaptı.

MEZOPOTAMYA’NIN ADINI İNGİLTERE DEĞİŞTİRDİ

Mezopotamya’nın büyük bölümü bugünkü Irak’ın sınırları içinde kalan bölgedir. Sümer uygarlığından Birinci Dünya Savaşı’na kadar binlerce yıl, yaklaşık 6 bin yıldan beri bu bölgenin ismi Mezopotamya idi.

Ulus-devlet çağında, Avrupa merkezci milliyetçiliğin öncülüğü ve modern sömürgeciliğin yayılmacılığını yapan, Güney Afrika’da 1899-1902 yılları arasında toprakları altında altın bulunan Boer halkına tarihin o güne kadar işlenmiş “en büyük soygun ve soykırım”ından[1] beri Rothschild’lerin ve “British East India Co’nun Çin afyon ticaretinden kazandığı paralar”[2] ve Anglo American Corporation gibi 300’ler Komitesi’nin küresel firmaları tarafından savaşları finanse edilen İngiltere (Birleşik Krallık); Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Çar İmparatorluğu ve Doğu’da Osmanlı İmparatorluğu’nu ekmek gibi küçücük ulus-devletlere ayırdığı Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra; Fransa’yı yanına alarak Ortadoğu’yu 1916’da Sykey-Picot Anlaşması ile istedikleri gibi dizayn ederek Mezopotamya topraklarını yönetimleri altına aldılar; ve o bölgede sınırları cetvelle çizilmiş Türkiye, Irak, İran ve Suriye ulus-devletlerini inşa ettikleri bir dönemde Mezopotamya’nın ismini değiştirdiler.

Çünkü artık -her ne kadar yeniden inşa ettikleri her ulus-devletin başına kendilerine çalışacak birer figüran kral ya da diktatör yerleştirmişlerse de- asıl Mezopotamya’nın topraklarına ve siyasi egemenliğine onlar sahip olmuşlardı. Modern sömürgecilikte onlara toprak lazım değildi; yeraltı, yerüstü zenginlikleri sömürmek yeterliydi.

İngiltere, Güney Afrika’da 1899-1902 yılları arasında toprakları altında altın bulunan Boer halkına yaptığı katliam ve soykırımların aynısını; yıllarca Selanik’te Avrupa merkezci Türk milliyetçiliği ile yetiştirdikleri vekalet savaşçıları olan İttihatçılar eliyle Türkçülük projelerini Anadolu’da gerçekleştirmek için Ermenilere, Pontus Rumlarına ve Mezopotamya’da ise toprakları altında petrol bulunan Kürtlerin topraklarını dört parçaya ayırarak tarihin en büyük katliam ve soykırımlarını onlara da yaptılar.

1-7 Eylül 1920’da Bakü’de yapılan Birinci Doğu Halkları Kurultayı’ndan sonra, Mezopotamya’nın başındaki İngiliz Sömürge valisi ya da Yüksek Komiser Sir Percy Cox, Birleşik Krallık’a, 27 Ekim 1920 tarihinde çektiği telgrafta şöyle diyordu:

“’Ülke’ artık Mezopotamya olarak değil, Irak olarak adlandırılacaktır!”

İşte Irak, İngiltere’nin mandası olduğundan beri Mezopotamya’nın ismi Irak’tır. Türkiye’nin doğusudur. İran’nın güneyidir. Suriye’nin tümüdür.

Jeopolitik tanımla coğrafyanın kadim ismi Mezopotamya olarak değiştirilerek, Batı kapitalist sistemin ulus-devlet dönemindeki ideolojisinin yayılmacı alanına dönüştürüldü. Günümüzde ne acıdır ki “Mezopotamya,” “Anadolu” vb. kadim tanımların yerini kapitalist modernitenin coğrafya tanımları ‘Ortadoğu’ kabul görülerek korkunç kültürel asimilasyon süreçleri ve tarihin hiçbir döneminde görülmemiş ekolojik-kırım-savaşları yaşanmaktadır.

İNGİLTERE’NİN PROJELERİNİ MEZOPOTAMYA’DA UYGULAYAN TÜRKİYE

Rothschild’lerin adamı ve Birleşik Krallık ajanı olan Mustafa Kemal’ın İngilizler’in yardımı ile “İngiliz kontrolü altında kurduğu Türk ordusu”[3] ile Osmanlı’nın mirasını devralarak[4] yeniden Doğu’da inşa ettiği Batı’nın ileri karakolu Türkiye; Pontus Rum, Koçgiri, Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan soykırımlarından sonra, en son soykırımın yapılacağı Dêrsim’in adını 25.12.1935 tarihinde Tunceli olarak değiştirmeye başlayarak, 1952 yılına kadar Kürdistan’ın, yani Kuzey Mezopotamya’nın bütün köy, kasaba, il ve coğrafya isimlerini İngilizlerin tarihsel projeleri çerçevesinde değiştirdiler. Kürdistan’ın 12 bin köyün adını, dağlarının ve ovalarının adlarını Türkçe isimleriyle değiştirdiler.

Yetmedi, Kürtlerin Hind-Avrupa dil grubu içindeki kadim Kürtçe dilini de yasakladılar.

20.10.2025

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. Dr. Joohn Coleman, Das Komitee der 300, J. K. Fischer Verlag, Gelnhausen Hailer 2018, 4. Baskı, s.287. / İngiltere, Güney Afrika’da 1899-1902 yılları arasında toprakları altında altın bulunan Boer halkına yaptığı katliam ve soykırımların aynısını Birinci Dünya Savaşı sırasında Mezopotamya’da toprakları altında petrol bulunan Kürtlerin topraklarını dört parçaya ayırarak tarihin en büyük katliam ve soykırımlarını onlara da yaptırdılar. A.R.

[2] . Dr. Joohn Coleman, Das Komitee der 300, J. K. Fischer Verlag, Gelnhausen Hailer 2018, 4. Baskı, s.287

[3]. Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000, sayfa 358, 359.

[4]. Ki bu Türk ordusu Mondros Mütarekesi ile dağıtılması gereken Osmanlı ordusu idi. İngilizler Anadolu ve Kürdistan’da kendi tarihsel projelerini pratiğe uygulayabilmek için Osmanlı’nın mirasını yıllardır İttihat Terakki Cemiyeti’n istihbarat, propaganda, sabotaj ve cinayet faaliyetlerini yürüten gizli örgütü Teşkilatı Mahsusa’da çalıştırıp yetiştirdikleri ajanları Mustafa Kemal’a çeşit savaş oyunlarıyla devrettiler. Kimlikleri yok edilmiş, çıkarını düşünen cahil devşirme Türkler de bunu, “Türklerin Kurtuluş Savaşı” diye resmi tarihlerine geçirdiler. Bu yüzden Türkiye’de herkes İttihatçıların son önderi “Atatürk”ün ortaya attığı “Kurtuluş Savaşı, Türk Tarihi, Güneş Dil Teorisi” gibi yalanlarla yatıp kalkıyorlar. Yüzyıldır Mussolini ve Hitlerin öğretmenin bu yalanlarıyla yatıp kaldıkları için ülke ne askeri darbeler, darbe girişimleri, suikastlar, faili meçhul cinayetler ve her türlü felaketlerden kurtulabiliyor, ne de Osmanlı’nın daha gerisine düşerek bir türlü demokratikleşemiyor.

antik-mısır uygarlığı

Dünya üzerindeki modern uygarlıklar Antarktika hariç her kıtaya uzanırken, çoğu bilim insanı, uygarlıkların en eski beşiğini, diğer bir deyişle, uygarlıkların ilk ortaya çıktığı yer olarak günümüz Irak, Mısır, Hindistan, Çin, Peru ve Meksika’yı kabul eder. ,Bu bölgelerde uygarlık yaklaşık 4000 ile 3000 yılları arasında başlayarak gelişmiştir.

Mezopotamya ile başlayan bu eski karmaşık toplumlar, birçoğu bugün hala mevcut olan kültürel ve teknolojik ilerlemeler geliştirdi. California Eyaleti Politeknik Üniversitesi’nde tarih profesörü ve yazar Amanda Podany, „Sadece Orta Doğu ve Batı’da değil, tüm dünyada modern yaşamın birçok ayrıntısının kökenleri binlerce yıl öncesine, kendi bölgelerindeki antik kültürlere kadar gidiyor“ demiştir.

İşte en eski uygarlıklardan altısına ve dünyaya bıraktıkları mirasa bir bakış.

1. Mezopotamya, MÖ 4000-3500

 

Yunanca „iki nehir arasında“ anlamına gelen Mezopotamya (günümüzde Irak, Kuveyt ve Suriye’de bulunur) uygarlığın doğum yeri olarak kabul edilir . Dicle ve Fırat nehirleri arasında gelişen kültür, neredeyse sürekli savaşa rağmen okuryazarlık, astronomi, tarım, hukuk, astronomi, matematik, mimari ve daha birçok alanda önemli ilerlemeler kaydetti. Mezopotamya aynı zamanda Babil, Asur ve Akad  gibi dünyanın ilk kentsel şehirlerine de ev sahipliği yapıyordu .

Tulane Üniversitesi’nde yazar, danışman ve tarih profesörü olan Kenneth Harl, „Mezopotamya, dünyadaki en eski kentli okur yazar uygarlığıdır ve uygarlığı kuran Sümerler temel kuralları belirlemiştir“ diyor. 

Hammurabi Kanunları’nı oluşturmak için kullanılan çivi yazısı sistemi, Mezopotamya’nın en ünlü gelişmelerinden biridir. Ayrıca 60 saniyelik dakika, 60 dakikalık saat ve 360 ​​derecelik daireye yol açan 60 tabanlı sayısal sistemi de burada bulunmuştur. Yılı ilk olarak takımyıldızların adını taşıyan 12 döneme ayıran da Babil astronomisiydi. Yunanlıların daha sonra bunu Zodyak’a dönüştürdüler.

Persler sonunda MÖ 539’da Mezopotamya’yı fethetti.

Yakında çıkacak olan Weavers, Scribes, and Kings: A New History of the the Weavers, Scribes, and Kings kitabının yazarı Podany, „Antik Mezopotamya’nın geliştiği üç bin yıl içinde, yakın doğuda sayısız bireysel krallık gelip gitti ve birkaç imparatorluk çeşitli nedenlerle yükselip düştü“ diyor  . “Fakat özünde, medeniyet MÖ 3500’den MÖ 323’e kadar tanınabilir bir şekilde aynıydı – ve birçoğu bunun ötesinde olduğunu iddia ediyor. Bölge nadiren birleşikti ama uygarlık çok istikrarlıydı.”

2. Eski Mısır, MÖ 3100

Giza piramitleri, c. MÖ 2600 Bunlar, Antik Dünyanın Sözde Yedi Harikası’nın en eskileridir. Nick Brundle Fotoğraf / Getty Images.

Belki de geçmiş uygarlıkların en romantikleştirilmişi olan eski Mısır 3.000 yıldan fazla bir süredir tarihin en güçlü imparatorluklarından biri olarak kaldı. Bereketli Nil nehri boyunca kurulmuş ve bir zamanlar bugünkü Suriye’den Sudan’a kadar uzanan medeniyet, en çok piramitleri, mezarları ve türbeleri ve cesetleri öbür dünyaya hazırlamak için mumyalama uygulamasıyla tanınır.

Yakında çıkacak olan Empires of the Steppes: How the Steppe Nomads Forged the Modern World’ün yazarı Harl, Mısır’ın piramitler gibi mimari projeleri üstlenmek için emek kullanımının rakipsiz olduğunu söylüyor. „MÖ 2600’de büyük piramidi bir araya getirmek için 100.000 adam toplama yeteneği hiçbir yerde eşleşmiyor“ diyor. 

Mısırlılar ayrıca tarım ve tıpta son derece yetenekli olduklarını kanıtladılar, diye ekliyor. Ayrıca enfes heykel ve resim gelenekleri geliştirdiler.

Eski Mısırlılar da anıtsal yazı ve matematik sistemleri mirasını bıraktılar. Kabaca bir önkol açıklığı olan bir uzunluk ölçüsü olan arşın, piramitleri ve diğer yapıları tasarlamanın anahtarıydı. Bu süre zarfında 24 saatlik gün ve 356 günlük takvimi geliştirdiler. Hiyeroglif resimli yazı sistemini kurdular, ardından mürekkebi papirüs kağıdına kullanan hiyeroglif sistemini kurdular. Medeniyet MÖ 332’de Büyük İskender tarafından fethedildiğinde son bulmuştur .

3. Antik Hindistan, MÖ 3300

Harl, Hinduizmin kurulduğu antik Hindistan’da, büyük edebi gelenekler ve inanılmaz mimari ile birlikte dinin büyük önem taşıdığını söylüyor. Upanişadlar veya kutsal Hindu metinleri, her ikisi de modern zamanlara dayanan reenkarnasyon fikirlerini ve doğuştan gelen haklara dayalı kast sistemini içerir.

Diğer eski uygarlıklardan farklı olarak, İndus Nehri Vadisi’nde (günümüz Hindistan, Afganistan ve Pakistan) inşa edilen İndus Nehri Vadisi Uygarlığı savaştan zarar görmüş gibi görünmüyor. Tarihçiler ve arkeologlar bunun yerine tek tip pişmiş tuğla evler, bir ızgara yapısı ve drenaj, kanalizasyon ve su tedarik sistemleri ile tamamlanmış sofistike, organize şehir planlamasına işaret ediyorlar. 

İndus Vadisi’nin MÖ 1700 civarında çöküşü, genellikle iklim değişikliği veya Saraswati Nehri’nin kurumasına neden olan olası tektonik hareketin neden olduğu göçe bağlanır. Diğerleri büyük bir selden bahsediyor. iklim değişikliği

4. Antik Çin, MÖ 2000

Bir Xia dönemi minyatür bronz çan, c. MÖ 2100 Antik Çinliler, abaküs ve güneş saati de dahil olmak üzere buluşlarla tanınırlar. Doğu Asya Sanatı Müzesi/Miras Görüntüleri/Getty Images)

Himalaya Dağları, Pasifik Okyanusu ve Gobi Çölü tarafından korunan ve Sarı ve Yangtze nehirleri arasında yer alan en eski Çin medeniyetleri, yüzyıllar boyunca işgalcilerden ve diğer yabancılardan izole bir şekilde gelişti. Moğolları kuzeyden durdurmak için, bazıları tarafından MÖ 220’de inşa edilen Çin Seddi’nin erken öncüleri olarak görülen engeller inşa ettiler.

Genellikle dört hanedanlığa bölünmüştür—Xia, Shang, Zhou ve Qin—antik Çin, birbirini izleyen imparatorlar tarafından yönetiliyordu. Medeniyet, Sun Tzu’nun Savaş Sanatı’nın yayınlanmasına ve dağıtımına izin veren ondalık sistemi, abaküs ve güneş saatini ve matbaayı geliştirmesiyle tanınır ve 2.500 yıldan fazla bir süre sonra hala geçerlidir.

Mısırlılar gibi, eski Çinliler de kitleleri devasa altyapı projeleri inşa etmek için seferber edebildiler. Örneğin, Sarı ve Yangtze nehirlerini birbirine bağlayan 5. yüzyıldan kalma Büyük Kanal’ın inşası, çok sayıda askeri gücün ve malın ülke genelinde hareket etmesine izin verdi. 

Harl, “Çin, belki de insanlık tarihindeki en başarılı merkezi devlettir“ diyor ve ekliyor: “Ve insanlık tarihinin birçok noktasında, hiç şüphesiz, dünya üzerinde kalan en büyük uygarlıktır.“

5. Antik Peru, MÖ 1200

Peru, Chavín, Paracas, Nazca, Huari, Moche ve Inka da dahil olmak üzere bir dizi kültüre medeniyetin beşiği olarak hizmet etti. Arkeologlar, bu gruplardan metalurji, seramik ve ileri tıbbi ve tarımsal uygulamalara dair kanıtlar ortaya çıkardılar.

Medeniyet , bugünkü Kolombiya’dan Şili’ye uzanan ve özenle hazırlanmış kentsel ızgarasıyla  And kenti Machu Picchu ile tanınan İnka İmparatorluğu ile doruğa ulaştı.

İnkalar bir yazı sistemi geliştirmediler; bunun yerine resimler ve semboller kullandılar. Ancak düğüm tabanlı bir muhasebe sistemi kullandılar, kasabaları ve yerleşimleri birbirine bağlayan engebeli arazilerde asfalt yollar inşa ettiler ve sofistike tarımsal ve mimari yenilikler yarattılar.

Harl, İspanyollar tarafından Güney Amerika’ya getirilen çiçek hastalığı ve diğer hastalıkların İnka popülasyonlarını mahvettiğini ve Francisco Pizarro liderliğinde 1532 fethine yardımcı olan bir iç zayıflamaya neden olduğunu söylüyor. “Birçok insan hastalık tarafından hayatını kaybediyordu – bağışıklıkları yoktu” diyor. “Yani, devletin kendisinin önemli bir şekilde zayıflamasından ziyade, Peru’da İnka medeniyetinin devrilmesine hazırlanmaya yardım eden dışarıdan gelen bir hastalıktı.“

6. Antik Orta Amerika, MÖ 1200

Tenochtitlan’ın 14. yüzyılda nasıl görünmüş olabileceği. Bugün Mexico City sitesidir. 

DEA Resim Kitaplığı /De Agostini/Getty Images.

Bugünkü Meksika ve Orta Amerika’nın bazı kısımları, bir zamanlar MÖ 1200 civarında Olmec ile başlayan, ardından Zapotec, Maya, Toltek ve nihayetinde Aztekler olmak üzere bir dizi yerli kültüre ev sahipliği yapıyordu . 

Verimli tarım arazileri, mısır, fasulye, vanilya, avokado, biber, kabak ve pamuğun önemli ürünler haline gelmesiyle tarımsal gelişmelere yol açtı. Piramit tarzı tapınaklar, karmaşık çanak çömlekler, taş anıtlar, turkuaz takılar ve diğer güzel sanatlar ortaya çıkarılmıştır. Bilim adamları, Zapotec’in Mesoamerica’nın ilk yazılı takvimini ve yazı sistemini geliştirdiğine inanırken, Mayalar matematik, hiyeroglif, mimari ve astronomideki ilerlemeleriyle dikkat çekiyor.

Göçebe Aztekler, 1325’te Texcoco Gölü’ndeki küçük adalarda Tenochtitlan’ı (bugünkü Mexico City) kurdular ve şehir ticaret için gelişen bir pazar haline geldi. Aztekler, 365 günlük bir güneş takvimi ile 260 günlük bir ritüel takvimi kullandılar, insan kurban etme ve kan dökmeyi uyguladılar, bir tür resim yazımı kullandılar ve pişmiş toprak, tüyler, mozaikler ve taştan sanat eserleri yarattılar.

Hernan Cortez liderliğindeki 1519 İspanyol İşgali, Azteklerin Mezoamerikalı düşmanlarının da yardımıyla, Aztek uygarlığını 1521’de sona erdirdi. Harl, “Cortez ortaya çıktığında, Aztekler, tabi oldukları kabileler üzerinde kontrolü sürdürmekte büyük zorluk çekiyorlardı” diyor. “Onlardan çok nefret ediliyordu ve Cortez, Aztek İmparatorluğu’nu devirmek için tüm bu dezavantajlı tebaalara yeterince avantaj sağladı.“ 

Kaynak: Lesley Kennedy / history.com

IMG_2591

✍ Azad Ronî Yazdı:

Sümer Uygarlığını Kim Yarattı?

MÖ. 12.000 (Göbekli Tepe’den başlayan tarih) ile MÖ. 2.000 yılları arası yukarı Mezopotamya ‘Bereketli Hilal’in en verimli bölgesidir. Dünya uygarlığın beşiği olarak bilinen coğrafyanın adıdır. İnsanlık ilk defa ekolojik köy komün yaşamlarıyla binlerce yıl bu bölgede cenneti yaşadı.

İsrailoğulları’na MÖ. 586 yılında yaşatılan Babil sürgününden sonra yazılan Tevrat’ın ‘Aden’ diye bahsettiği cennet bu bölgeye aittir. Daha Mezopotamya’nın verimli deltasında Sümer şehir beylikleri kurulmadan çok önceleri; ilk neolitik devrimi bu bölgenin yerli halkları olan Gutiler, Subarular, Lulubi, lorlar, Hurriler, Elamlar, Kassitler, Mittaniler, Urartular ve Hitit kabileleri ve bu kabilelerin öncüleri tarafından yaratıldı. Bu, neolitik devrimi yaratan yukarı Mezopotamya’daki Aryan halkları, yani Zağros yüceltilerinde ve Fırat, Dicle, Aras, Zap  ismiyle anılan dört ırmağın arasındaki cennet ovalarında doğayı seven ve koruyan, onunla iç içe, anne ile çocuk gibi kucak kucağa yaşam sürdüren ekolojik köy komün toplumlarıydı. Neolitik Devrim ile birlikte ambarları tahıl ile kom ve ahırları büyükbaş hayvanlar ve koyunlarla doluydu. Daha sonra uzun bir süreçte Mezopotamya’da kurulan merkezi Sümer şehir uygarlığın gelişimi için gerekli olan maddi koşulların şatlarını binlerce yıl boyunca yartttılar. Yani neolitik devrimle hayvancılık, tarım ve ekolojik köy komün yaşamı gibi araçların geliştirildiği dönemin ve manevi kültür, yani mitos, efsane, destan, masal, inanç, eğitim, örf-adetlerin hafıza birikimini altı bin yıl öncesinden başlatarak yavaş yavaş kendi bilgi ve doğal tecrübeleriyle olgunlaştırarak o Sümer uygarlığını yaraktttılar.

Ve sonra Zağros yüceltilerinden aşağlardaki deltaya inen bir kısım Guti, Subaru, Lulubi, Hurri, Kassit ve Lorlar güneydeki bataklıkları kurutarak önce iki ırmağın körfeze döküldüğü yere yakın Lagaş şehir beyliğini yüzyıllar boyunca yavaş yavaş inşa ettiler. Daha sonra Ur, Ninova, Nippur, Kiş, Umma, Uruk, Harran, Urkesh gibi şehir beyliklerin olgunlaşıp büyümesi sonucu M.Ö. 6.000 ile MÖ. 2.000 yılları arasında tarih sahnesine çıkmış ve böylece insanoğlunun ilk medeni uygarlığı olan Sümer Şehir Beylikleri ortaya çıkmış oluyordu.

Mezopotamya’nın topraklarına ve siyasi egemenliğine sahip olmak için beş bin yıldan beri sürekli savaşlar oluyor

Kuzey Mezopotamya bugün siyasi baraj ve HES’lerle gölcükler ülkesi haline getirilerek eski tarih eserleri yok edilen, kadim halklarını soykırımdan geçirilen ve ekolojik sistemini yok edilmek istenen Kürdistan topraklarıydı. Birçok uygarlığa devlete ev sahipliği yapan, beş bin yıldan beri bu Mezopotamya’nın cennet topraklarına sahip olmak ve siyasi egemenliğine hakim olmak için dinsel kılıf altında her seferinde bölge yeniden ve yeniden dizayn ediliyor. Savaş ve ekolojik yıkımlarla insanlar zorla göç ettiriliyor, işgal edilen bölgelerde sömürüyü genişletip derinleştirmek için bölge insanların hafızalarını kim, hangi Sümer mitos, efsane ve masal çalıntılarıyla yazılmış sözüm ona „Kutsal Kitap“larla sildi, süpürdü? Sonra da kadim halklarını soykırımdan geçirdiler?

 

Gutiler ve Hurriler Sümerliler’le aynı halktandı

Zagros Dağların yüceltilerinden deltaya inerek kuzey Mezopotamya’da uygarlık kuran Sümerliler’le dağ eteklerinde henüz doğa ile iç içe, ekolojik köy komünleri halinde yaşayan ve aşağıda Sümer şehir beylikleri’nde yaşayanlar tarafından ilkel olarak görülen Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Elamlar ve Hurri kabileleri arasında yüzyıllar sonra zaman zaman çatışmalara varan anlaşmazlıklar olsa da, birbirlerine sürekli ihtiyaçları olan ve dış güçlere karşı birbirlerini koruyorlardı.

Ne zaman ki, Sümer Kralı Lugal, Dumuzi ve en son Kral Gılgamış dağlardaki Sedir ormanlarında yaşayan Elamlar’ın Kralı Humbaba’ya karşı savaş açtı. Humbaba, Guti ve Hurri dilinde ’dağın ruhu’ anlamına geliyor. Yani doğa ile iç içe ve ekolojik köy komünleri şeklinde yaşayan Guti, Lulubi, Hurri Elamlar kabilelerin yaşam alanlarına saldıran Sümer şehir seylikleri yerli halklarla sürekli savaş halindeydi. Ne zaman ki Gılgamış, arkadaşı Engidu istememesine rağmen ve o dağlardan gelen ilkel Gutili arkadaşını kullanarak, şehirlerde ev yapma ihtiyaçlarını gidermek amacıyla Elamlar’ın yaşadı bölgeden ağaç kesme girişiminde bulundu ve savaş açma serüvenine girerek dağlarda yaşayan yerli kabileleri egemenlikleri altına almaya çalıştı ve bunun sonucunda Gılgamış’ın en sevdiği Gutili arkadaşı Enkidu’yu ölüm sonucu yitirmesi, yabancılaşarak kökeninden uzaklaşıp uygarlaştığını sanan Sümerliler’in çöküşünün başladığı anlamına geliyordu.

Nitekim dağlarda yaşayan Guti, Lulubu, Elamlar ve Hurri kabilelerin desteğini zaman zaman yitiren Sümerliler hem Sedir ormanları kesilmek istenen Elamlar, hem Gutiler, hem de Akadlar tarafından büyük saldırılara uğradılar. Sümer şehir beylikleri’ni işgal edip, orda 200 yıl boyunca tarihin ilk en güçlü ve baskıcı devletini kuran Semitik kökenli Akadlar’a saldırarak, onları ortadan kaldıran Gutiler, Sümerliler’in tekrar güçlü bir şekilde tarih sahnesine çıkmasını sağlamıştır. Bu da Sümerlilerin her sıkıştığında ya da onları yok etmeye çalışan düşmanlarına karşı onları koruyanların gene dağdaki Guti, Lulubi, Lor, Elamlar ve Hurri kabileleri olduğunun en iyi kanıtıdır.

Guti-Sümerler’de ‘Aden’ bahçesi efsanesi

Dilmun adında, saf, temiz, parlak tanrıların yaşadığı bir ülke var. Hastalık ve ölüm bilinmeyen yaşam ülkesiFakat orada su yok. Su tanrısı, güneş tanrısına, yerden su çıkararak orasını tatlı su ile doldurmasını söylüyor. Güneş tanrısı söyleneni yapıyor. Böylece Dilmun meyve bahçeleri, tarlaları ve çayırları ile tanrıların cennet bahçesi haline geliyor. Bu cennet bahçesi Aden’de yer tanrıçası 8 bitki yetiştiriyor. Bu ağaçlar meyvelenince bilgelik tanrısı Enki her birinden bir tane tadıyor. Buna yer tanrıçası çok kızıyor, tanrıyı ölümle lanetleyerek oradan yok oluyor. Bilgelik tanrısı çok ağır hastalanıyor. Diğer tanrılar büyük güçlüklerle yer tanrıçasını bularak bilgelik tanrısını iyi etmesi için yalvarıyorlar. Tanrıça, tanrının 8 bitkiye karşı hasta olan 8 organı için birer tanrı yaratıyor. Tanrılar’dan beşi (kadın) tanrıca, üçü (erkek ) tanrı. Hasta olan organlardan biri kaburga. Onu iyi eden tanrıcanın adı Ninti’dir. Guti-Sümer dilinde Nin hanım, ti kaburgadır. Ti’nin başka bir anlamı yaşam’dır; hasta organa yaşam soluğunu üflemektir.

Babil ve çevresinde yaşayan Hurri, Mittani, Kassit ve Medler’den cennetin yaratılış coğrafyasının yerini, Sümer mitoslarını, destanlarını, tufan efsanesi ve Huşeng-Brahim efsanesini öğrenen sürgündeki İsrailoğulları, Medler’in zalim Asur devletini tarihin geri dönüşü olmayan sayesinde çöplüğüne attıklarında özgürlüklerine kavuşup kendi ülkelerine döndüklerinde yeniden yaptıkları Süleyman tapınağında MÖ. 500-150 yılları arasında yazdıkları Tevrat’ta hiç kuşkuya yer vermeyecek şekilde bugünkü Kürtlerin ön atalarının neolitik dönemlerde yaşamış oldukları coğrafyayı ve ekolojik köy komünlerini cennet olarak tarif etmişlerdir.

Guti-Sümerler’den Tevrat’a geçen cennet tasfiri

„Aden’den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu. İlk Irmağın adı Pişon’dur (Kuzey Kürdistan’da Van dağlarında başlayan Zap Irmağı. A.R.); altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar. Orada iyi altın, ak günük ve akik taşı vardır. İkinci Irmağı’n adı Gihon’dur (Kuzey Kürdistan’da Erzurum’un güneyinde, Zağros dağların gözeneklerinden doğar, Ağrı dağın eteklerine uzanan Aras Irmağı. A.R.). Kuş sınırları boyunca akar. Üçüncü Irmağın adı Dicle’dir (Kuzey Kürdistan’da doğar. A.R.). Asur’un önünde akan odur. Dördüncü Irmak ise Fırat’tır (Kuzey Kürdistan’da doğar. A.R.). 

Rab Tanrı Aden bahçesine (Aden bahçesi Van ve çevresidir. A.R.) bakması, onu işlemesi için Adem’i oraya koydu. (Guti-Sümer cennet tasvirinde Adem “bilgelik tanrısı Enki’dir. A.R.) Ona, ‘bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin’ diye buyurdu. ‘Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.’

Sonra, ‘Adem’ın yalnız kalması iyi değil” dedi. Ona uygun bir yardımcı yaratacağım.’ Rab Tanrı, yerdeki hayvanları, gökteki kuşların tümünü topraktan yaratmıştı. Onlara ne ad vereceğini görmek için hepsini Adem’’e getirdi. Adem her birine ne ad verdiyse, o canlı o adla anıldı. Adem bütün evcil ve yabanıl hayvanlara, gökte uçan kuşlara ad koydu. Ama kendisi için uygun bir yardımcı bulamadı.

Rab Tanrı, Adem’e derin bir uygu verdi. Adem uyurken, Rab Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerine etle kapadı. Adem’den aldığı Kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi.” (Tevrat, Tekvin Bap 2)

Sümer uygarlığı, Mısır ve Ortaçağ Avrupa’sındaki şehir krallıkların öncüleridir!

Hiç kuşkusuz yukarda anlattığımız gibi 7-6 bin yıl önce dünyanın kültür merkezi Sümerliler’in ilk uygarlık kurduğu kuzey Mezopotamya denilen Fırat-Dicle-Zap-Aras Zağros yüceltileriydi. Zağros yüceltilerinde binlerce yıl boyunca kendi bilgi, tecrübe ve neolitik devrimle yarattıkları mitos, efsane, masal, destan ve kültürleriyle yaklaşık MÖ. 6.000 yıllarında verimli deltaya inmeye başlayan Guti, Subaru, Lulubi, Hurri, Kassit ve Lor gibi bir kısım yerleşik kabileleri dağ eteklerindeki ovalarda insanlığın ilk büyük erdemli uygarlığı olan Sümer uygarlığını önce tarımcılığa elverişli bereketli toprakların, bitum maddesini veren petrol, diroit taşları, altın, gümüş, bakır gibi maddeler, hayvan yetiştirmeciliği için yeşil otlak yaylalar ve barınaklar için kerestelik büyük sedir ormanların olduğu yukarı Mezopotamya’da yavaş yavaş şehir beyliklerini inşa edip başlattılar.

Yüzyıllar sonra büyük bir bölümü bataklıklardan oluşan, henüz tarım ve hayvancılık yapmanın olanağının olmadığı, barınaklar için kerestelik ormanların bulunmadığı aşağı Mezopotamya’ya indiler, bataklıkları kurutarak yavaş yavaş uygarlığı oraya da taşıdılar. 2-3 bin yıl içinde kurdukları şehir beylikleriyle yukarı Mezopotamya’dan aşağı Mezopotamya, Hindistan’dan Akdeniz’e kadar olmak üzere her tarafa yayıldılar.

M.Ö. 4 bin yıllarında yazıyı keşfettiler. Kil tabletlerine yazı yazmaya başlayarak; o güne kadar sadece söylencede gelecek kuşaklara aktarılan masallar, mitoloji, efsane, destan ve felsefi düşünceleri kalıcı bir şekilde kamış kalemlerle tabletlere yazmaya başladılar. Yazı sistemi ile yazılan tabletlerle kütüphaneler oluşturuldu. Okullar açıldı. Sümerlerin ‘Ludingirra’ takma adıyla yazan yazarın 4500 yıl önce tabletlere yazılan 23 tableti arkeologlar tarafında bulundu ve günümüz diline çevrildi. Biz bugün arkeologlar tarafından toprak altından çıkarılıp günümüz dile çevrilen o Sümer tabletlerini okuyarak, onların yaşantıları hakkında bilgi ediniyoruz.

Ateşten gelen Huşeng (Brahim) efsanesi

Doğa ile iç içe, ekolojik köy komün hayatını yaşayan aşiret ve kabilelere zulüm yağdırıp Sümerlilerin ülkesini yağmalayıp talan ederek karanlığa ve çöle çeviren Akad devletin M.Ö. 2150’de Guti, Lulubi, Hurri ve Kassitler tarafından yıkılmasından sonra Mezopotamya’da tam anlamıyla bir bilgi, buluş fışkırması ve devrim aydınlanması yaşandı. Kendi coğrafyasının doğasını koruyan, seven ve sahiplenen birinci Zerdüşt felsefesini reformdan geçiren ikinci Zerdüşt felsefesi geliştirildi. Sümerliler; Guti-Gudea (MÖ. 2150-2060) dönemi ve Üçüncü Ur Hanedanı (MÖ.2060-1960) dönemi ile birlikte yeniden tarih sahnesine çıkarken, insanlığın aydınlanıp ilerlemesinde büyük buluşlara imza attılar.

Mezopotamya’da yaşayan kabileler ve aşiretlerin Gutilerin oluşturduğu konfederasyon ile Hurri-Kassitler’in Mitra güneş tanrısı etrafında toplanarak coğraflarını korumalarından etkilenen ve M.Ö. 2040 tarihinde Hurrilerin Goş aşireti tapınağında güneş tanrısı Mitra dışında bütün tanrıların heykellerini kıran filozof ikinci Zerdüşt, yani tarihçilerin ateşten gelen Huşeng (Brahim) dedikleri filozofla kültür ve inançlarında ikinci reform yaptılar.

İnsanlığın ilk yazılı kanunlarını Sümerliler keşfetti

İlk kanun kitabı Lagaş Kralı Urukagina tarafından M.Ö. 2375’de, daha Akadlar o coğrafyada devlet kurmadan 25 yıl önce tabletlere yazılmıştı. İşte o insanlığın ilk yazılı Sümer kanunları Guti ve Sümerlerin iktidara ortak oldukları, Akadların ortadan kaldırıldığı dönemde yeniden geliştirip düzeltilerek (M.Ö. 2100-2050) tabletlere yazıldı. Yani yenilenen Sümer kanun kitabı, üçüncü Ur sülalesinin kurucusu Ur-Nammu tarafndan yeniden kaleme alındı, oğlu Shulgi döneminde tamamlandı. Bugüne kadar ki bütün medeni insanlık kanunlarına yol gösterip ışık tutan medeni Sümer kanunlarına göre, her kim olursa olsun kanunlar önünde eşittir. Kadınlara öncülük veren ve haklarını savunan yasalarb Kimse herhangi bir insanı öldürmeyecek. Herkes anne ve babasına karşı saygılı olmak zorunda. Saygı duyduğu komşusunun malına göz dikmeyecek. Kimse kimsenin malını çalmayacak. Hırsızlık yapmayacak. Zina etmeyecek. Ayrıca Ticaret Kanunları. Sosyal Kanunlar. Aile hukuku. İnsanların birbirlerine karşı işledikleri suçlara yönelik kanunlar. Kimsesizlerin ve korunmasız azınlıkların hakları güvence altına alınmıştır. Bu kanunlara uymayanlar yargıçların bulunduğu adalet mahkemesinde yargılanacaklardı.

Sümerlerin bu ilk yazılı kanunları, 290 yıl sonra Hammurabi kanunlarına (MÖ.1750) ve 790 yıl sonra Musa’nın on emir’ine (MÖ.1250) örnek teşkil ettiler. İlk yazılı medeni kanunları tabletlere yazan Sümerlerin insanlığa çok büyük katkıları oldu. Bu art arda büyük tarihi gelişmelerle dünyanın kültür merkezinin hâlâ Kuzey Mezopotamya olduğunu kanıtladılar.

Bütün dinlerin, yazılı kanunların, örf ve adetlerin, bayramların olduğu kadar,  bütün uygarlıkların yani Mısır Uygarlığı (M.Ö. 3.200), Hindistan uygarlığı (M.Ö. 3.300), Çin uygarlığı (M.ö. 2.000), Peru uygarlığı (M.Ö. 1200) ve Ortaçağ Avrupa’sındaki şehir krallıkların öncüleri Sümerliler’dir.

Şehir beylikleriyle ilk büyük ve erdemli uygarlığı inşa ettiklerinde bu Adem ile Havva’nın cennet coğrafyası en az 6 bin yıl dünyanın kültür merkezi oldu. Güneş kültü, mitoloji, efsane, destan, felsefi ideoloji, Adem ile Havva efsanesi, bütün dinlerin kökeni ve edebiyat bu merkezi Zağros kabileleri ve Sümer uygarlığı üzerinden dünyaya yayılıyordu. Doğu tarafına Hindistan üzerinden Çin‘e, Batı tarafına Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılıyordu. Bu durum altı bin yıldan fazla sürdü.

Bugün nasıl ki kültür ve yeni teknik gelişmeler Avrupa’dan dünyaya yayılıyorsa, o gün de kültür, teknik ve yeni buluşlar o Mezopotamya merkezli Sümer Uygarlığı üzerinden dünyaya yayılıyordu. Hindistan‘dan Avrupa‘ya kadar olan bu koridor bölgesi içinde yaşayan Aryen halkların dilleri, kültürleri, bayramları, felsefi ideolojileri, Zerdüşt ve Mitra İnançları, örf ve adetleri hatta klan, Kabile ve aşiretler bu embriyon döneminde (MÖ. 12.000-1.000) oluştu. Aryen halklarının kültürel embriyon süreci Zağros dağları eteklerinde Neolitik devrim (tarım ve hayvancılığı ilk geliştiren klan ve kabileler hiç kuşkusuz verimli ve bereketli Hilal olan Fırat-Dicle, Zap-Aras kenarlarında ve Zağros yüceltilerinde yaşayan ekolojik köy komün toplulukları tarafından gerçekleştirildi.) ve Göbekli Tepe’den beri doğa ile iç içe analık hukukunun yaşandığı çağda biriken bilgi, tecrübe ve neolitik devrimle başlayan tarihidir.

Sümer uygarlığı bu (MÖ.12.000-6.000) altı bin yıllık maddi ve manevi kültür birikimi üzerine kuruldu. Bu yüzden bazı Batı bilim insanların, „Sümerliler Orta Asya’dan geldiler, Mezopotamya’da uygarlık kurdular,“ gibi siyasi ve çıkarcı saçmalıklara kimse inanmasın. Çünkü bunlar doğru şeyler değil. Egemen sınıfların çıkarlarına hizmet eden resmi görüşlerdir

Berlin, 24.10.2025

Azad Ron

eski cin

✍ Azad Ronî Yazdı:

Eski Çin kaynaklarına göre; Çin seddi yapılmadan önce, binlerce yıl sürekli Çin uygarlığına saldırıp  katletdikleri köylülerin, kasabalıların mallarını yağmalayıp talan eden, hırsızlık yapan, çaldıklarıyla geçinmenin hesabını yapan göçmen barbar, vahşi Türkler (Jung Boyları, Die boyları, Tu-cüe boyları) hakkında W. Eberhard’ın eski Çin kaynaklarından çevirdiği „Çin’in Şimal Komşuları“ adlı kitapta şu bilgiler var:

„Yurtlarını sık sık değiştirirler ve toprağa pek az önem verirler. Yurtları satın alınabilir. Dil ve giysi ile  arazi ölçüsü ve kıymet ölçüleri bakımından Çinlilerden tamamıyla ayrıdırlar. Post giyerler. Hububat yemezler. Ölüleri yakarlar, dumanında tütsülenirler…Köpek tabu’ları olmuş olacak. İki ak köpekten türemişlerdir. Köpek tabularıdır… Yine dikkate şayan olarak Yav’ların  boy rivayetleri hakkındaki kayıtlarda Çüan-Junğ (Köpek-Junğ) memleketi de  düşman memleketi olarak gösterilir ve bilâhara köpek, düşmanlara karşı bunlara yardımda bulunur… Di işareti, köpeği gösteren işaretle yazılır; bundan kurda intikal olunabilir. Bunun da H’yunğ-nu kavimlerinin totem hayvanı olduğu malûmdur.„[1]

Önceleri “İki Ak Köpekten Türediklerine” İnanınlardı

Yukarda görüldüğü gibi, eski Çin kayıtlarında „Çüan-Junğ (Köpek-Junğ) memleketi de düşman memleketi olarak gösterilir…“

Eski Çin kaynakları, Çinlilerin Şimal komşuları hakkında bilgiler toplayan eserde; bu sürekli uygarlıklarını yağmalayıp talan eden barbar ve  Çinlilerin deyimiyle „uygarlık düşmanı“ Moğol ve Türk boyların saldırılarına karşı uygarlıklarını nasıl korumaya alacakları konusunda tedbir ve çarelerin araştırıldığı tarih olan M.Ö. 1.500 ile 400-300 yılları arasını taşıyor.

Bu eski kaynaklara göre, çok önceleri totem dinine inanan ilkel Türk kabileleri atalarının, „İki ak köpekten türediklerine inanıyorlardı. Köpek tabularıdır…“[2]

Bu, birinci türeyiş hikayeleri.

Birinci türeyiş hikayeleri; Çin seddin temelinin atıldığı M.Ö. 400 yıllarında totem dinleri „İki ak köpekten türedikleri“ inancından bu kez, milyonlarca olayın sonucu olarak Olympos Tanrı’larının kendilerine Doğu’da sistemli ve bilinçli bir şekilde uygarlık yıkıcı görev verdikleri dönemin başlangıcıyla birlikte, „ilk dedelerinin dişi kurt tarafından emzirilmiş olacağından dolayı, Türk boylarının vahşi dişi kurttan türedikleri totem dinine evriliyordu. İkinci türeyiş hikayeleri. Yani eski Çin kaynaklarında Moğol ve Türk boyların önce „iki ak köpekten“ türediklerine inandıkları ve Çin seddin yapılacağı haberlerin yayıldığı dönemden sonra da dedelerinin „dişi kurt“ tarafından emzirildiklerine dair olmak üzere iki türeyiş hikayeleri var.

Evcilleştirilmiş „iki ak köpek“ totem dininden vahşi „dişi kurt“ totem dinine evrilme aşaması tam da Çin seddin temelinin atıldığı; Yani yağma ve talanla geçinmenin yüzlerine kapanacağı zor koşulların ve Batı’ya doğru göçlerin başlanacağı yüzyıllar dönemine denk geliyor:

Çin Seddin Geçim Kapılarını Yüzlerine Kapatları İle

Dişi Kurttan Türediklerine İnanmaya Başladılar

„Bunlar Tu-cüe’ler hakkında en eski haberler meyanındadır. Kurt efsaneleri yalnız Tu-cüe’ler için değil, fakat bütün Türkler için tipiktir. Burada bildirilmiş olandan başka, bir de Hie-yen-to (Sir Tarduş)’lar kabilesine ait bir kurt efsanesi vardır.  Bunda, bu kabileye başı kurt başı olan bir adam görünmüş ve mahvolacaklarını bildirmiş. Bu vaka, Şa-do-mi’in başına Yü-du-cün dağın civarında gelmiştir. Bu dağ Türklerin kutsal bir dağıdır.“[3]

Evcilleştirilen hayvan inancından vahşi hayvan inancına yönelerek tersi yöne gidiş, iki bin yıldan beri yaşanan milyonlarca olay gösteriyor ki; birilerinin ‘uygarlık yıkıcı etmenleri’ olarak sürekli zor ve şiddete başvurarak geçimini sağlamaya çalışan barbar göçmen Moğol-Türk boyların insanlık ailesi içinde gittikçe medenileşme, toplumun yasalarına, insani değer ilişkilerine, vicdana, hukuka önem vermeleri bir yanı; gittikçe kendilerinden yabancılaşarak insanlıktan uzaklaştıkları, „uygarlık düşmanı, medeniyet düşmanı,“ yağma, talan, uygarlıkları yakıp yıkarak çöle çevirme yolunda ilerlediklerini göstermektedir. Dünyamızı yöneten uygarlık güçlerin (Olympos Tanrı’larının) bin yıldan beri bunları Doğu’da „uygarlık yıkıcı etmenler“ olarak kullanması bunun bir kanıtıdır.

Son yüzyılda Batı kapitalist-uygarlığın ileri karakolu olarak, çeşitli halklardan devşirilerek Anadolu’da oluşturulup inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan devşirme Türklerin, çekilen Çin seddi’ni Ergenekon bölgesi diye çarpıtması, vahşi dişi bozkurt’un „uygarlık düşmanı“ olarak kendilerine başka uygarlıkları yok etmek için Batı’ya doğru yol gösteriği bu aşamaya denk geliyor. Yani  başı kurt olan adam, Çin seddin çekilmesiyle birlikte, Çin uygarlığın açık olan sınırlarından içerilere sızıp katliam ve cinayet işleme, yağma, talan, hırsızlık yapma, çalıp-çırpdıklarıyla artık geçinmelerinin mümkün olmayacağından dolayı mahvolacaklarını bildirmiş!..

TC’nin kuruluşuyla birlikte yalana dayalı oluşturulan (Türk tarihi ve Güneş Dil Teorisi) resmi ideoloji, Çin seddin Moğol ve Türk boyların yağma ve talanlarına karşı oluşturduğu bu zor koşulları ya da ikinci türeyiş hikayelerini çarptırarak, çok yakın dönemde yazılan Ergenekon destanı adı altında şöyle anlatıyor:

”Türkler Orta Asya’da geçit vermez dağlarla çevrili (Çin Seddi) bir vadide çoğaldılar. Ergenekon adı verilen dar ve sarp bir bölgeye artık sığmaz oldular. İçlerinde demirciler vardı. Dağların demir olduğunu keşfettiler. Dağların üzerine büyük bir ateş yıkıp, dağları erittiler. Dağlar eriyince, yol göründü. Asena adında dişi bir Bozkurt Türk boylarına yol gösterdi. Batı’ya göç ettiler.“ diye birçok mitolojik masalllar uydurulmuş ve gerçeği ört-bas eden hikâyeler yazarak devşirme Türklere bir Ergenekon destanı yarattılar. Oysa Ergenekon diye bir destan yoktur. Uydurulan bir masal vardır.

Çin seddi çekildikten sonra yaratılan bir efsane daha vardır. Bu efsaneye göre,”Asene, Göktürklerin atası olduğuna inandıkları bir dişi Kurttur. Bir savaşta (Çin seddin çekilmesi sırasında) Çin askerleri tarafından Türkler yok edildiğinde, savaş harabeleri arasında geriye kalan küçük bir bebek dişi bir Kurt tarafından kurtalılır, mağaraya götürür ve orada büyütülür. Bu dişi Kurttun adı ’Asena’dır. Asena, -Çin seddin çekilmesinden sonraki- Türk soyunun devamını sağlayan figürdür.”

Türklerin eski yazılı tarihleri yok. Yakın tarihlerde Abbisilerin gözetiminde bazı Türk Sultanlarına Selçuk devleti ile birlikte Anadolu’da iktidar teslim edildikten sonra yerli bürokratlar sayesinde  yazılı tarihe geçtiler. Yazılı tarihi yazmaya başladıklarında da tarihi gerçekleri nasıl çarptırıp tahrip ettiklerini bütün tarihçiler tarafında biliniyor.

Türkler tarih gerçekleri ne kadar çarptırıp tahrip etseler de, sonradan yazdıkları efsane ve mitolojik olayların eski Çin kaynaklarıyla uyuştuklarını görmekteyiz.

Çok açık ki totem dinlerinin “iki ak köpekten” vahşi ‘dişi bozkurt’ta evrildikleri tarihlerde Çinliler, bunların yağma, talan ve hırsızlıklarından kurtulmak için önce hendekler kazdılar. Yüzyıllarca hendeklerle, hendekler koksun da sınıra yanaşmasınlar diye ölmüş hayvan leşlerini atarak oyaladılar ama baktılar ki, hendekler de çare etmiyor. Alimlerin toplanıp aldıkları kararlar çerçevesinde Çin seddin ilk set duvar temelleri M.Ö.403 yılında inşa edilmeye başlandı. Bu temeller ayrı ayrı 20 krallık tarafından 182 yıl boyunca yapılan duvarların birleştirilmesiyle uzatıldı. M.Ö.221 yılında ise asıl Çin seddin inşası başladı. M.S.608 yılında 8.851 kilometre uzunluğuyla tamamlandı.

Yapımı temeliyle birlikte 1.011 yıl sürmüştür. Çin seddi tamamlandıktan sonra, „Orta Asya’da geçit vermez dağlarla çevrili vadide çoğalan“ „uygarlık düşmanı“ Moğol ve Türk boyların yağma, talan ve hırsızlıktan geçinme kapıları yüzlerine kapanır. Geçinme kapıları kapanır kapanmaz, başka uygarlık bölgeleri çöle çevirmek, başka halkların başına mussalat olmak üzere Batı’ya göç etmek zorunda kaldılar. Horasan’ı çöle çevirip Abbasi ve Hazar Krallığı’n sınırına dayandıklarında, o devletlerin kralları, prensleri, halifeleri önce iktidarlarını korumak için onları paralı asker olarak alıp yıllarca kulladılar. Sonra 50 yıl boyunca Abbasilerin gözetiminde İslam’ın ileri karakolu görevi verilmek üzere Selçuklu devleti’ni Anadolu’ya yerleştirerek onları yerli halklara karşı “uygarlık yıkıcı etmem” olarak iktidara getirdiler. İşte Anadolu kapılarına geldiklerinde, onlar hiç farkına varmadan Semitik tüccarlar onları Bizans İmparatorluğu’na ve yerli halklara karşı kullanmak üzere görev verdi. Yani geldikleri Anadolu’da bu kez yeryüzü tanrılarımız (Semitik tüccarlar) bilinçli olarak onlara „uygarlık yıkıcı etmenler“ ya da İsrailoğulların kayıp olan 13. kabilesi olarak rol verdiler. Arabistan merkezci İslam ve Musevilik ideolojilerini kendilerine bayrak yaparak; yağma, talan, işgal, katliam ve soykırımlarını gizleme kılıfı altına sokarak hırsızlıklıklarına ve ‘uygarlık düşmanı’ rollerini o gün bugün oynamaya devam ediyorlar.

Çin’in Şimal Komşuları kitabında, Kültürel maddeler bakımında bunların hiçbir şeyinden bahsedilmiyor. Alfabeleri ve sayıları yoktur. Yalnız bir defa post hediye ederler deniliyor:

„Hububat kullanmazlar. Post giyinirler. Mağaralarda yerleşme bölgelerini çok iyi, sağlam kurdururlar….

İlk türedikleri yurt Altay eteklerinde olacak. Garp denizinin sağında yaşarlar. Sonraları Garp denizinin şarkında, Ga-çanğ’ın şimal garbisinde oturdular. Başkalarına göre, H’yunğ-nu’lar şimalindeki So ülkesinden türemişlerdir.

İlk dedeleri dişi kurt tarafından emzirilmiş olarak gösterilir ki, Tu-cüe boylarının ilk dedelerinin dişi kurt ile ilgilerini gösterir. Dişi kurttan türemişlerdir. (Bugünkü devşirme Türkler, eski Çin kaynaklarında bu birkaç rivayet çekirdek kelimeyi alarak, birkaç kelimelik rivayetten yalanlar uydurarak kocaman bir Ergenekon destanı yarattılar. Son 100 yıllık Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Orta Asya’daki barbar atalarının türediği ve yol gösterdiği iddia edilen Asena adlı dişi kurt efsanesi hakkında uydurma ve ısmarlama onlarca kitap yazıldı. A.R.)

Onların dedesi bir deniz ilahesi ile münasebette bulunuyordu. İlk dede avda bir ak geyik öldürdüğünden ilahe münasebetten vazgeçti. Bunun oymağından aveneler bu geyiği öldürmüş olduklarından o günden itibaren hep insan kurbanı için insanlar göndermek mecburiyetindeydiler. (Yani Aryen halklarından dört bin yıl gerilerde yaşıyorlard ve Araplar gibi çıktıkları ecdat mağarasına insan kurban ediyorlardı. A.R.) Ecdat mağarasından çıkmışlardır; Juan-juan’ların demircileridirler. Diğer kaynaklara göre Çi-gu’larla aynı soydandırlar; cetlerinden birinin yüzü kırmızı ve gözleri göktür. Elbiseleri soldan ilikli, saçları kesiktir. Üzeri keçe ile örtülü çadırlarda otururlar. Göç ederler, avla uğraşırlar; et yerler, kımız içerler. İhtiyarlara ehemmiyet vermezler.  Hakan şahsi kudrete bakılarak seçilir. 28 irsi rütbe vardır. Silahlar;  boynuzdan yay, vızlıyan ok, zırh takımı, uzun mızrak kılıç ve bıcaktır.  İyi at binici ve nişancıdırlar. Yazıları yoktur.  Sayılar için çetela kullanırlar; bu gibi vesikalar ok ucu ile balmumu üzerinde damgalanır.  Ölüler merasimle çadıra konulur; koyun ve at kurban edilir. Ölü çadırı etrafında at yarışları yapılır. Naaş bütün serveti ve atıyle birlikte yakılır. Külü sonradan mezara konularak tekrar kurban kesilir ve at yarışları yapılır…

 At, sığır ve koyunlarla birlikte göçerler. Yalnız hakan’nın doğan güneş kültünün bulunduğu yerde sağlam evleri vardır. Her yıl ecdat mağarasına kurban kesilir. Büyük bayram beşinci ayın ikinci yarısında göktanrı ve kara tanrı’ya kurban kesilmeye başlar…

Tu-cüe’ler hakkında en eski haberler meyanındadır. Kurt efsaneleri yalnız Tu-cüe’ler için değil, fakat bütün Türk boyları için tipiktir. Burada bildirilmiş olandan başka, bir de Hie-yen-to (Sir Tarduş) lar kabilesine ait bir kurt efsanesi vardır. Bunda, bu kabileye başı kurt başı olan bir adam görünmüş ve mahvolacaklarını bildirmiş. Bu vaka, Şa-do-mi’nin başına, Yü-du-cün dağının civarında gelmiştir. Bu dağ Türklerin kutsal bir dağıdır. To-ba’ların da bir kurt dinine sahip olmuş olmaları pek muhtemeldir. Çok kere şimali Çin’de kurt dağları, kurt nehirleri ve kurt dağının bir tanrısına ait tapınak zikredilmektedir.“[4]

Berlin. 10.10.2025

Azad Roni

Kaynaklar:

[1]. W.Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 115,118,126,134

[2]. W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 126

[3]. W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 87-88

[4]. W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 86, 87, 88, 115, 117, 126, 132, 134

IMG-20251127-WA0007

✍ Azad Ronî Yazdı:

Mezopotamya; Kuzeyde doğu Akdeniz’in altından, Kuzey Zağros Dağları, Fırat, Dicle, Zap, Aras ırmakların yüzlerce pınar gözelerin çıktığı yüce dağlardan Fırat ve Dicle arasındaki verimli geniş ovaları takip ederek iki ırmağın döküldüğü Basra körfezine kadar uzanan ‘Bereketli Hilal’ ve ilk ‘Medeniyetin Beşiği’ olarak bilinen kadim coğrafi bölgenin adıdır. Ulus-devlet çağında ise İngiltere öncülüğünde sınırları cetvelle çizilmiş Irak, İran, Türkiye, Suriye ve Kuveyt sınırları içinde kalan bölgenin adıdır.

Mezopotamya, M.Ö. 10.00 ile  M.Ö. 500 yılları arasında, filozof üçüncü Zerdüst düşüncelerinin doğuda Hindistan üzerinden Çin’e, batıda Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayıldığı döneme kadar dünyanın kültür merkezidir. Oradan dünyaya kültür yayılmaktadır. İnsanlık tarihinde çok önemli yeri olan ‚Neolitik Devrim‘ bu ‘Bereketli‘ topraklarda geliştirilmiştir. İlk yazılı kanunları tabletlere yazarak medeni kanunların yasalar olarak düzenlenmesi, bira ve şarap yapımı, ilk tekerleği keşfeden, 24 saatlik gün kavramı ile takvimi hesaplayan, tekneler yaparak denizciliği geliştiren, ekin alanların sulama işleri, bütün dinlerin, yazılı kanunların, örf ve adetlerin, bayramların, kısacası bugüne kadar günlük insan yaşamının seyrinde doğal bir şekilde yürüyen hemen hemen bütün faaliyetler ilk olarak Fırat ile Dicle nehirleri arasında yer alan Mezopotamya uygarlığın topraklarında geliştirilmiştir.

Medeniyetin Beşiği

Mezopotamya uygarlığı, insanoğlunun ekolojik köy komünlerinden şehir uygarlığına geçişi de içine alan ve hala Ana Tanrıca inancı ve Ana-ata kültürün devam etmesi nedeniyle kadınlara öncelik veren olumlu iyi tutumlarından dolayı kadınlar bugünkü kapitalist sistemden çok daha üst bir konumdaydı.

Sümerlilerin 1500 tanrısı vardır. Kuzey Mezopotamya’da yaşan Aryen halkları Zamanla bu çok tanrı dönemin tanrılarını büyük reformlarla azalta azalta en son Mezopotamya’nın geçmiş kültür ve inançlarında büyük reform yapan filozof üçüncü Zerdüşt felsefesinin zıtların çelişkisi yasasıyla iyilik tanrısı Ahura Mazda, kötülük tanrısı Ahriman ve güneş tanrı Mitra tanrılarına kadar indirgediler. Farklı bölgelerde, farklı dönemlerde Zigguratlar’da tapınılan tanrıların adları farklıdır. Kadın ve insan halklarının olması, ekolojik köy komün yaşamların çoğunlukla yoğun yaşanması, okur- yazarlığa önem vermeleri onları “Tanrılar tarafından seçilmiş bir ulus olduklarına” inandırmıştı.

Evet, tarihte ilk defa Sümer şehir beylikleri, o şehirlerde yaşayan ve o Sümer uygarlığına hizmet eden insanları, “Tanrı tarafından seçilmiş bir ulus olduklarına” inandırmıştı.

Sümer yazarı öğretmen Ludingirra bu konuda şöyle yazıyor:

”Bizim inancımıza göre, Tanrılarımız, bu kentleri, yolları ve çeşitli kurumlarıyla yapıp hazırlamışlar. Sonra biz insanları yaratıp ’buyurun kentlerimize’ demişler. Söz aramızda, ben buna hiç inanmıyorum doğrusu. Fakat Tanrı tarafından seçilmiş bir ulus olduğumuzdan kuşkum yok. Hatta atalarımızdan gelen bir söze göre, biz Sümerliler ’yeryüzün tuzu’ imişiz. Niçin ’tadı’ demediler de ’tuzu’ dediler, pek çözemedim.”[1]

Sümerlerle ticari ilişkileri olan Semitik tüccarlar binlerce yıl sonra Arabistan merkezci ilk Semavi dini olan Musevi inancını yukardan aşağıya doğru şiddet kullanarak İsrailoğulların hazıfalarına kayıt ederken, işte bu Sümerlerden çaldıkları şifreyi dünyanın her yerinde vekalet savaşçıları olarak kendilerine çalışsınlar diye, “Tanrı tarafından seçilmiş biri ulus olduklarına” inandırdılar. İnandıkları ve İsrailoğulları’ndan ‘Yahudi bir ulus icat ettikleri’ için, Yahudi halkın tarihin her dönemecinde onların çizdikleri yol güzergâhında gitmelerini istediler. Gitmedikleri anlarda ise Firavunlar, krallar, padişahlar, diktatörler eliyle üzerlerine katliamlar ve soykırımlar yağdırdılar. Yahudiler bunun farkında bile değil.

Sümerlilerin medeniyeti, dilleri, güneş kültü, daha sonra Mezopotamya’ya Arabistan çöllerinden gelen barbaların akınlarına öncülük eden Semitik kabile reislerin gelip Sümer şehir beyliklerini yağmalayıp yıkan Akad ve Babil’e hakim olan Asur devletlerinden farklıdır. Sümerliler Aryen dil ve güneş kültüne sahipti. Akad ve Asurlar ise Semitik dil ve kültüre sahipti.

Bu yüzden Mezopotamya, tanrılar panteonunun bölge genelinde paylaşıldığı gibi, Sümerliler dışında birçok imparatorluk, şehir beylikleri ve medeniyet üretmiş kadım bir coğrafya olarak anlaşılmalıdır.

Dünyanın ilk kültür merkezi Mezopotamya

M.Ö. 4.000 yıllarında Mezopotamya bölgesinde Sümerlilerin yerleşik kabilelerin Göbekli tepeden beri binlerce yıllık mitos, efsane, bilgi ve tecrübeleri sonucu dört önemli gelişmeden dolayı uygarlığın beşiği olarak bilinmektedir.

  1. Yazının icadı.
  2. Ekolojik köy komünlerinden şehir hayatına geçiş.
  3. Tekerliğin icadı. (Tarihin en eski dört tekerlekli arabası Sümerlerin Ur Şehrinde 1992 yılında arkeolog tarafından bulundu.)
  4. Evrenin düzenlenmesi, Mezopotamya bölgesinin ilk tanrılar panteonu olarak bilinmesi, Ziusudra’nın tufanı M.Ö. aşağı yukarı 4.500 yıl önce yaşamış bölge olması, Hurrilerin Goş aşiretinden ateşten gelen Huşeng (M.Ö.2040) adıyla bilinen ve halk arasında da Brahim olarak bilinen kişinin Babil Kralı Nemrut tarafından ateşe atma olayın yaşanmış olması nedeniyle ‘bütün kutsal kitapların kökeni’nin Sümerlerin yaratmış oldukları bu mitos, efsane, destan, inanç ve kültüre dayanmış olmasında dolayı uygarlığın beşiği olarak bilinmektedir.

Bu yüzdendir ki, Semitik halkların bir avuç elit zengin, saldırgan, gerici Semitik tüccarları, Orta Asya ve Avrupa bilginleri hep atalarının Mezopotamya’dan geldiğini ya da oraya göç yoluyla giderek orada uygarlık kurduklarını iddia ederek, o uygarlığa sahip çıkmaya çalışıyorlar.

Bütün dinlerin, yazılı kanunların, örf ve adetlerin, bayramların olduğu kadar, bütün uygarlıkların yani Mısır Uygarlığı (M.Ö. 3200), Hindistan uygarlığı (M.Ö. 3.300), Çin uygarlığı (M.Ö. 2.000), Peru uygarlığı (M.Ö. 1200), ve Orta Çağ Avrupa’sındaki şehir krallıkların öncüleri Sümerliler’dir. Dolayısıyla Taş Devri ve neolitik devrimden beri M.Ö. 12.000 ile 300-200 yılları arasında, yaklaşık 12 bin yıl Dünyanın ilk kültür merkezi Mezopotamya coğrafyasıdır.

Dünya uygarlığın beşiği, Kuzey Zağros Dağlarında Fırat, Dicle, Zap, Aras ırmakların bereketli topraklarından fışkıran yüzlerce pınar gözelerin çıktığı yüce dağlardan iki nehir arasındaki geniş, verimli ovaları oluşturan ve ilk neolitik devrimin (M.Ö.12.000-8.000) yaşandığı Mezopotamya coğrafyasıdır.

Sümer Arkeolog Samuel Noah Kramer, insanlığın gelişmesine ilişkin birçok konunun Sümer kökenli olduğuna dair şöyle bir liste hazırlamıştır:

“1. İlk Meclis Kongresi. 2. İlk sınır savaşları olayı. 3. İlk kurum olarak okullar. 4. İlk çocuk suçluluk olayları.  5.  İlk tarih yazımı. 6. İlk vergi indirim uygulaması. 7. İlk yasal uygulama. 8. İlk Farmakopei (tıbbi ilaç dozu), 9. İnsanın ilk Kozmogoni ve Kozmolojisi. 10. İlk ahlaki idealler. 11. İlk Meslek icrası. 12 İlk atasözleri ve deyişler. 13. İlk gölge ağaç bahçecilik deneyimi. 14. İlk hayvan masalları. 15. İlk diriliş hikayesi. 16.  İlk edebi tartışmalar. 17. İlk ‘Musa’ kişi. 18. İlk ‘Aziz Yorgi’ kişi. 19. İlk Edebiyat ödülünün verilmesi. 20. İlk kütüphane kataloğu. 21. İnsanın ilk kahramanlık çağı. 22. İlk aşk şarkısı. 23. İlk “hasta” toplum kavramı. 24. Zigguratlarda ilk ağıtlar, ilk ayinsel Mesihler. 25.  İlk uzun mesafe şampiyonu. 26. İlk edebi imge. 27. İlk çile yolu hikâyesi. 28. İlk seks sembolizmi. 29. İlk nini söyleme. 30. İlk Edebi porte. 31. İlk Mersiyeler. 32. İlk akvaryum. 33. Emeğin ilk zaferi.”[2]

Arkeolojik kazılarla toprak altında çıkan Sümer uygarlığı

Ulus-devlet çağında İngilizlerin modern sömürgeciliğin keşif kolu olan Batı arkeologların Mezopotamya’nın İslam’dan önceki geçmişi hakkında arkeolojik kazılara başladılar. 1843 yılında Musul’da Fransız konsolosu olarak çalışan ve aynı zamanda arkeolog olan Paul Emile Botta Kuzey Mezopotamya’da, Mossul’un Kezeyinde Khorsabat’da başladığı kazılarda Asur Kralı II. Sargon’nun başkentini ortaya çıkardı.

1845 yılında Musul’un batı kısmında, Dicle Irmak’ın sağ kıyısı üzerindeki Nimrud ve Koyuncuk Tepesi’nin altında İngiliz Austen Henry Layard kazılara başladı. Üç yıl süren bu Ninova kazılarında çok sayıda eski tarih eserin yanı sıra, Asur Kralı Asurbanipal’in (M.Ö.663-626) saray yıkıntıları arasındaki büyük kitaplıkta, dört bin yıl önceye ait Sümer kil tabletleri, Sümer kelimelerini Asur diline çeviren sözlükler, çok sayıda eski Sümer eserlerinin Asur dilindeki çevirileri bulundu.

Asur Kralı Assurbanipal sarayın zengin kitaplığında, M.Ö. 2000-2250 yılların tarihlerine kadar uzanan ve Sümerlere ait orijinal belgeler ve çeviriler bulunmaktaydı. Sümerlerin meşhur Gılgamış Destanı 12 tablet üzerine yazılmış olarak bulundu. Her tablete bir öykü yazılmıştı. Eser üç bin satırla yazılmıştı. Metinde Šuruppag kentin Kralı ve Guti-Sümer kralı olan Ziusudra’nın henüz çivi yazısı icat edilmeden yüzyıllar önce yaşadığı orijinal tufan olayı edebi bir dille anlatılıyordu.

Semitik tüccarların son iki bin yıldan beri Arabistan merkezci dini ideolojilerle hafızalarını Musevilik ve Hristiyanlık inancıyla yükledikleri Batı bilim insanları ve arkeologlar şimdiye kadar okudukları Tevrat’ta tufanı Nuh peygamberin yaşadığını biliyorlardı. Sümerlerin orijinal Gılgamış Destan’ında 6 bin yıl önce tufanı yaşayanın Sümerlilerin Şuruppak şehiri Kralı Ziusudra olduğunu görünce şaşırdılar. Kimisi Semitik tüccarlar gibi bu gerçeği bir türlü kabullenmek istemedi.

Hurri ve Gutilerin yoğun olarak yaşadığı Şuruppag şehirin ilk Sümer Krallarından olan Ziusudra tufanı daha yazı icat edilmeden M.Ö. 4500-5000 yılları arasında yaşamıştı. Tarihte ilk Semitik tüccar olan Büyük Sargon, önce Sümer Kiş şehir beyliğin sarayına içki satıcısı olarak girerek orayı egemenliği altına almış, sonra sırasıyla öbür Sümer şehir beylerini teker teker yıkıp M.Ö. 2350 yılında 200 yıl sürecek olan Akad devletini kurunca, Akadlılar da Sümerlilerin bütün destanlarını, mitoslarını, masallarını, tufanlarını Akadça diline çevirip bütün Aryanlı Mezopotamya halkların on bin yıllık kültürleri üzerine oturdular. Değiştirip güncelleştirerek gerici Semitik tüccarların kabile ve aşiret çıkarları çerçevesinde kullanmaya başladılar.

Sümerlerin Şuruppak şehiri, Fırat Nehri kıyısında bugün Mezopotamya’da Al-Qâdisiyyah şehrin sınırları içinde bulunan ve arkeologların sık sık kazı çalışmaları yürüttüğü Tell Fara höyüğüdür.

Fakat Sümer tabletlerinin incelenmesi sonucunda tufanı yaşayan Ziusudra’nın Sümer kralı olduğu anlaşıldı. Sümerlerin orijinal Gılgamış Destanı’nı 2 bin yıl sonra Akadlar kendi dilleri olan Akadça’ya çevirince tufanı yaşayan Ziusudra’nın ismini Utnapiştim diye çevirip değiştirmişlerdi. Yani Sümerleri toprağın altına gömmek, mitos, destan ve efsanelerini kendilerine mal etmek  için tufanın yaşayan kişinin ismini bilinçli bir şekilde değiştirmişlerdi.

Dört bin yıl sonra M.Ö.612’de Medler Asur devletini yıkıp bütün Mezopotamya halklarına özgürlük getirdikleri gibi İsrailoğulları’nı da Babil köleliğinden kurtarıp özgürleştirince kendi ülkelerine döndüler. Ve yeniden inşa ettikleri Süleyman tapınağında hahamlarına M.Ö. 500 ile 150 yılları arasında Babil ve çevresinde duydukları efsane, destan ve mitosları yazdırdıkları Tevrat’taki tufan olayında, tufanı yaşayan Ziusudra’nın ismini bilinçli olarak İbranice Nuh diye değiştirdiler.  

Bugünkü tinsel uygarlığımızın üzerinde çok diren etkileri olan İbranilerin dini, edebi ve kimlik öğelerini oluşturan Kitab-ı Mukadde; Babil sürgününde öğrendikleridir; Mezopotamya’da toprağa gömülen kadim Sümer uygarlığın mitos, destan, efsane ve masalların öğrenilip daha sonra hahamlar tarafından değiştirilip genişleterek yazıya dökülmüş çok halinden başka bir şey değildir. Kötü bir kopyası diyoruz, çünkü Semitik tüccarların Arabistan merkezci dini ideolojilerle inşa ettikleri Semavi dinleri Kutsal Kitapları sayılan Tevrat, İncil ve Kuran’ın orijinal kökeni Sümerlerdedir.  Semitik tüccarlar son iki bin yıldan beri dünya kültürüne o kadar hâkim olmuşlar ki, bugün insanlar tufanı yaşayan kişinin Ziusudra değil, Nuh olduğunu biliyorlar. Kutsal kitaplara da geçen bu tarihi efsanede görüldüğü gibi, dünyamızı yöneten güçler eğer isterlerse manipülasyonla istedikleri tarihi yalanları insanların hafızalarına ‘doğru’ diye kayıt edebiliyorlar.

**

İngilizlerin Arap casusu “Lawrence gibi kültürlü, yorulmak bilmez bir İngiliz olan araştırmacı olan Sir Henry Rawlinson, politik ajan olarak Afganistan’da çalışmıştı. Bu uzman, İran’a yaptığı bir gezide Behistun yazısını okudu. 1944 yılında Bağdat’a konsolos olarak atanınca, iki dilde yazılmış olan bu belgeyi çözmeyi başardı; orijinal metnin yanında Babil dilindeki çevirisi de bulunuyordu.

1854 yılında Taylor ve Loftus adlı iki İngiliz eski Ur, Eridu, ve Uruk sitelerinin bulunduğu yerlerde kazılar yaptı. Tufandan önce kurulan Uruk şehri, Gılgamış’ın oturduğu yerdi. 19. yüzyılın son yıllarında Fransız arkeologları, Lagaş harabelerini ortaya çıkardılar, Sümer krallarının soy ağacı üzerinde kesin bilgiler mezar taşları buldular.”[3]

Sümer kaynaklarında tufan efsanesi

Bütün bu arkeolojik kazı araştırmaları üç-dört bin yıl önce uygarlığı ve eserleri toprak ve kumla örtülüp zamanın karanlığında unutulup kaybolup gitmiş -ama Sümer uygarlığından beri Aryan halklarıyla hep kavgalı olan Semitik tüccarların hiç de istediği ve eserlerinin günümüz diline çevirmesine engel oldukları- Sümer uygarlığını ortaya çıkardılar.

Bulunan eserler arasında Sümer yazarı Ludingirra’nın çivi yazısıyla yazdığı 23 tabletini günümüz diline çevirdiler.

Sümerli Ludingirra, ‘ulusumuzun öyküleri 1” adlı 9 tablette tufan hakkında şunları yazıyor:

”İlk sekiz kraldan sonra ülkemizde öyle bir tufan felaketi olmuş ki, her şeyi silip süpürmüş. Anlatıldığına göre, nedense Tanrılamız yarattıkları insanları yeryüzünden yok etmeye karar vermişler. O sırada Šuruppag kentinde son derece iyi kalpli, Tanrı korkusu bilen, Tanrıların bildirilerini alabilen Ziusudra[4] adlı bir kral varmış. Bizim Bilgelik Tanrımız saygın Enki, Tanrıların insanları yok etme kararına çok üzülmüş; ama onları tek başına bundan caydıramayacağını anlayınca, Kral Ziusudra’ya bir duvar arkasından, bir tufan olacağını fısıldamış ve hemen verdiği ölçülere göre bir gemi yapıp içine alabildiği kadar insan ve hayvan sokmasını önermiş. Kral, Tanrının tarifine göre çok büyük bir gemi yapmış, insanları ve hayvanları içine sokup kapısını kapadığı anda, bir fırtınanın patlaması ile birlikte gökten sanki denizler gibi yağmur boşanıvermiş. Bir anda her şey, her yer sular altında kalmış. Buna karşılık kralın gemisi su yüzünde salına salına dolaşmaya başlamış. Bu, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur tam yedi gün yedi gece durmadan sürmüş. Yedinci gün Güneş Tanrımız Utu ışıklar saçarak gökyüzünde ortaya çıkmış. Yağmur dinmiş, sular çekilmeye, yer ısınmaya başlamış.[5]

Ziusudra, ortalığın yatıştığını görünce, koca gemiden çıkıp Güneş Tanrımız Utu, Gök Tanrımız An ve Hava Tanrımız Enlil’in önlerinde yere kapanıyor, onlar için kurbanlar kesiyor. Onun bu saygınlığına karşı Tanrılarımız ona, Tanrı gibi ölümsüz bir yaşam vererek güneşin doğduğu yerdeki Tanrılar bahçesi’ne gönderiyorlar.

Tufan gelip geçtikten sonra ülkemize yeniden krallık iniyor ve ilk krallık Kiş kentinde başlıyor. Bu kentte 23 kral 24 510 yıl 3 ay ve3,5 gün krallık yapıyor. Buna göre bir kral 1000 yıldan fazla yaşamış demektir. Doğrusunu isterseniz buna inanmak çok zor geliyor bana. O zamanlar henüz yazıyı icat etmemiş atalarımız. Bu sayılar ve kral adları ağızdan ağıza binlerce yıl sonraya ulaşırken belki arada birçok kral adı unutuldu. Her neyse, bu 23 kralın arasında 1560 yıl krallık yapmış Etana’ya ait bir olay beni pek ilgilendirir. Neden mi? Çünkü o ilk defa göğe çıkmış.”[6]

Eğitim ve inançlar

İnsanoğlu uygarlığının ilk beşiği sayılan Mezopotamya uygarlığı binlerce yıl dünyanın kültür, inanç, felsefe ve okul merkeziydi. Güneş kültü ve güneş Tanrıların inançları üçüncü Zerdüşt’a kadar buradan dünyaya yayılıyordu. Önceleri doğa ile iç içe yaşayan, ekolojik köy ve şehirlerde halk arasından seçilen yaşlılar ve gençlik meclisleri vardı. Bir konu hakkında Kral bile yaşlılar meclisi ve gençlik meclisinden onayı almadan hareket edemeyen adaletli bir sistem vardı. Şehir uygarlı, ekolojik köy komünlerine baskın geldikçe bu durum değişmeye başladı.

Sümer yazarı Ludingirra şöyle yazıyor:

”Kahraman Gılgamış’a ait başka bir öykü de beni çok ilgilendiriyor. Çok çok eski çağlarda ülkemizin kralları istediklerini yapamıyormuş. Bir konu hakkında karar almak için halk içinden seçilen yaşlılar ve gençlerden oluşan iki meclise başvurmaları gerekli imiş. Şimdi nerede sormak, krallar istediklerini yapmakta özgürler.”[7]

Devam edilecek…

28.10.2025

Azad Ronî

Kaynaklar

[1].  Sümerli Ludingirra’nın  Yaşam öyküsü, Tablet 2

[2].  Samuel Noah Kramer, Sümerler, Tarihleri, Kültürleri, Karakterleri, The University of Chicago, 1963

[3]. Ivar Lissner, Uygarlık tarihi, Nokta Kitap, İstanbul 2008, 5. Baskı, s. 8,9

[4]. Bazı tarihçilere göre Kuzey Mezopotamya’nın Aryan kültüründe ilk reform hareketini geliştiren filozof birinci Zerdüşt’tür.

[5]. Gılgamış Destanı’nda anlatılan tufan olayı, yazının henüz icat edilmediği dönemlerde meydana geldiğini yazıyorlar Sümer yazarları. Onlara göre bu olay M.Ö. 4000 yıllarından önce meydana gelmiş. Arkeolojik kazılarda suların neden olduğu kalın bir sel tabakası altında eserlerin çıkması sonucunda, M.Ö. 4000 ile 5000 yılları arasın Mezopotamya’da büyük Tsunami olayın gerçekleşmiş olduğunu göstermektedir. O çağlardaki insanlar, oturdukları şehrin ve köyünün sular altında olduğunu görünce, bütün dünyanın sular altında kaldığını sandılar. Dünyayı yaşadığı şehir ve köyünden ibaret olduğunu görün insanlar için bundan doğal ne olabilir. Daha yazının icat edilmediği o dönemde bu olayı söylencede gelecek kuşaklara anlata anlata erdemli güzel bir tufan efsanesini oluşturdular.

26 Aralık 2004 tarihinde Endonezya’ya yakın deniz altında meydana gelen depremin tetiklediği tsunami olayı, Tayland ve Hint Okyanusu kıyısında bulunan bazı ülkelerin şehir ve köylerini denizden gelen çok yüksek dalgalarla silip süpürdü. Sular altında kalan Phang-nga gibi bazı eyaletler çok büyük zarar gördü. Bu tsunami olayında 5400 insan yaşamını yitirdi. Sümer Kralı Ziusudra büyük bir ihtimalle böyle bir tsunami olayı yaşamıştır. A.R.

[6]. Sümerli Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü, Ulusumuzun Öyküleri 1, Tablet 9

[7]. Sümerli Ludingirra’nın yaşam Öyküsü, Tablet 9