✍ Azad Ronî Yazdı:
İttihatçılara ırkçı İngiliz aşısı
İngiliz misyonerlerin kafalarına yeni hafıza yükledikleri İttihat ve Terakki Cemiyeti‘n ırkçı üyelerinin hiçbirisinin ruh sağlığı ve akıl dengesi yerine değildi. Hiçbirisi de Türk değildi. Batı’nın Doğu’daki vekalet savaşçıları olarak Ermeni, Pontus Rum, Süryani ve Kürt soykırımlarını gerçekleştirerek insanlığını ve ahlakını yitiren İttihatçılar kendi ırkçı ideallerinin, tutkularının, arzularının ve egolarının pesinde koşarken, ‘Olimpos Tanrıları’nın tarihsel projelerini çerçevesinde 600 yüzyıllık koca bir Osmanlı İmparatorluğunu çöküşe götürdüklerinin farkında bile değillerdi. Akılsız oldukları ve dış güçlerin, “yerli halkları ya katledeceksiniz ya da Türkleştireceksiniz! Onları katletmeseniz burası size vatan olmaz!” diye gizli ve ırkçı Siyonist emirleri yerine getirdikleri için savaş suçlusu durumuna düşmüşlerdi ama bundan hiç ders almadılar.
Sonunda Enver ve Talat Osmanlı ordularını Ege Cephesi’nden çekme karşılığında 10 milyon dolar, Filistin Cephesinden çekme karşılığında 2 milyon dolar silah tüccarı Zaharoff aracılığıyla Britanya Başbakanı Lloyd George’dan alarak yurtdışına kaçacaklardı.[1] Enver 27 Ocak 1918 günü Cenevre’de adamı Abdülkerim aracılığıyla görüştüğü Zaharoff’undan İsviçre’deki banka hesabına yatırılan parayla rüşveti aldı. Sık ve gizli pazarlıklar yapılırken Abdülkerim defalarca silah tüccarı Zaharoff ile görüşüp görüşüp tekrar Enver Paşa’nın yanına geri döndü. Enver’in korkusu, “ya bu rüşvet olayı ortaya çıkarsa?!’ Enver, “parayı bana verin, şartları kabul ediyorum ama bana para verdiğinizi hiç kimseye söylemeyin!” demiş olmalı ki; Zaharoff, “benim param değil ki, sana veriyim kimseye söylemeyeyim. Britanya’nın parası. Lloyd George anlaşma sağlanırsa bu parayı sana vermemi istedi. Onun haberi olmadan olmaz!” gibi pazarlıklar da söz konusu olunca bir orta yol bulmaya çalışmışlar. Zaharoff’a Paris’e gittiğinde, en azında “Enver paranın bir kısmını geri ödedi” diye yaz ki ülkeme ihanet ettiğim ortaya çıkmasın diye anlaştılar. Bu planda Mustafa Kemal’e de 8 ay sonra, 19 Eylül 1918’de Nablus Meydan Savaşı’nda 7. Ordunun komutanı olarak Osmanlı ordusunu Filistin Cephesinden çekme karşılığında, savaş suçlusu olarak deşifre olup yurtdışına çıkacak olan Enver’in yerine İttihatçıların yeni önderi olacak ve Osmanlı mirası kendisine devredilecekti. Bu yüzden Türkiye’deki İslamcılar haklı olarak Mustafa Kemal için, ”Filistin Cephesi’ndeki hain” diyorlar. Osmanlı’nın Filistin Cephesi’nin çökmesi gerekiyordu; çünkü Britanya Krallığı’nı hegemonyaları altına alan Semitik tüccarların tarihsel plan ve projeleri çerçevesinde Filistin’de 30 yıl sonra bir İsrail ulus-devleti kurulacaktı. Filistin Cephesi çökmeden İsrail ulus-devletin kurulması mümkün değildi. Beyaz Türkler tarafından Birinci Dünya Savaşı sonunda kurulacak olan Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonunda kurulacak olan İsrail ulus-devletin ön koşulu ve güvencesi olarak kurulacaktı.
İngilizler Mondros Mütarekesi’ni Osmanlıya imzalattıktan hemen sonra, daha İstanbul’u işgal etmeden önce padişahın sadrazamı Ahmet İzzet Paşa üzerinden Filistin Cephesinden askerlerini geri çeken Halep’teki ajanları Mustafa Kemal’i İstanbul’a çağırıyorlar. Mustafa Kemal, başka bir gün değil, tam da İngilizlerin İstanbul’u işgal ettikleri 13 Kasım 1918 günü İstanbul’a geliyor. Annesinin İstanbul’da evi olmasına rağmen annesinin evine gitmiyor, İngiliz ajanların, subay, asker ve gazetecilerin olduğu Pera Palas Oteli’ne yerleşiyor.
Mustafa Kemal ertesi gün otelde Daily Mail gazetesinin muhabiri ve Aubrey Herbert’in arkadaşı George Ward Price ile buluşuyor, kendisine görev verecek olan İngiltere politikacı ve askerlerine söyle sesleniyor: “Eğer İngilizler Anadolu için mesuliyet kabul edecek olurlarsa, tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir salâhiyeti dahilinde hizmetlerimi arz edebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim.”[2] “dedi ve kendisini Karadeniz Ordusu’nun başındaki Korgeneral Harington ile görüştürmesini istedi.”[3]
Batırttıkları gemiyi kurtarmaya çalışacaklarını iddia eden ve kendilerini milliyetçi, dinci ve kurtarıcı kisvesi altına gizleyen iki yüzlü aynı zihniyetli İttihatçıların yeni önderi Mustafa Kemal kurdukları ya da temelini yanlış atttıkları sahte cumhuriyette, yüzyıldır Avrupa merkezci ırkçı Türk ideoloji ve yobaz Arap dinci kültürüyle Anadolu ve Kürdistan’da her ırktan, her inançtan herkesi Türkleştirip İslamlaştırmaya çalışırken; bir yandan düşman gördükleri Kürt vatandaşlarıyla sürekli savaş onları bitirirken, öbür yandan kurtarıcı rolü ile halkı kandırıp aldatmayla yetinmeyip onların 12-13 yaşlarındaki kız çocuklarına tecavüz ederek yozlaşacak devşirme bir toplumun temelini atıyorlardı. M. Kemal’in Ankara’da Yatılı Okuldan aldığı 12-13 yaşlarındaki kız çocuklara tecavüz ettiği, bu olayın Meclis’te konuşulmasından sonra M. Kemal’in korkup kızı yaveri ile evlendirdiğini, yaverini de terfie ettiğini gürültülü olayını İttihatçı arkadaşı Rıza Nur, ‘Hayat ve Hatıratım” kitabında anlatılıyor.[4]
Ve toplumun ahlaki pusulasını yitirerek Osmanlı gibi tümden çöküşe götürdüklerinin farkında bile değillerdi. Artık Türkleştirilip Batı’nın birer askeri durumuna getirilen hiçbir devşirme Türk, her dönemdeki diktatörün sözünden çıkmayan suskun şizofren bir İngiliz ya da Batı askeridir. Çünkü milliyetçiliği ve dini satışa çıkaran yobaz ve kafasında ırkçı çip bulunan diktatör önderlere adeta Tanrı gibi inanıp tapıyorlar. O diktatörler ki, kendi halkına ve yerli halklara düşman edilmiş Batı genelkurmaylarıdır! O diktatörler ki, Osmanlı padişahından daha fazla sözünü dinliyorlar. Ve artık ülkenin sahibi olan diktatörlerin sözünün ve kararnamelerin kanun olarak geçerli olduğu o ülkede hiç kimse işkenceye, katliama, soykırıma, eşitsizliğe, soyguna, yağma talana, mafyacılığa, açlığa, işsizliğe, doğa talanına, adaletsizliğe, hukuksuzluğa, diktatörün hırsızlığına ve pedofil sapkınlığına ses çıkarmıyor!
Diktatörlerin baskıcı rejimleri herkesi korkutup susturmuş! Korku hepsinin insani vicdanlarını kör etmiştir! Susmayan vicdanlı insanları ya öldürüyorlar ya da kanunsuzca cezaevine atarak cezalandırıyorlar. İslam’ın ileri karakolu olarak Anadolu’ya yerleştirilen yağmacı Selçuklu ve Osmanlı’dan sonra da küresel güçler Doğu’da vekalet savaşçıları olarak kullanacakları uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin ordularını yerli halkları katleden ve kendi hataları içine hapsedilmiş bir şekilde kurgulayarak insani ve ahlak değerlerini yitirmiş, kanunlara, yasalara, mahkeme kararlarına uymayan çürümüş bir toplumun ve sistemin devşirme koruyucularının mal mülk, yağma talan, ganimet pesinde koşan bir Türkçülük pazarın oluşmasını beraberinde getirmiştir.
Bu, küresel uygarlık güçlerin bin yıldan beri Doğu’da yerli halkları yok etme görevi verdikleri ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi’nde hiç kimse güvende değildir!
Uygarlık güçleri nasıl ki, Selçuklu ve Osmanlı devletlerini Anadolu ve Kürdistan halklarını İslamlaştırmak için, yani yağmalarını örtmek için İslam bayrağı altında o bölgeye yerleştirmişlerse, o uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin devamı olan Türkiye’yi de Anadolu ve Kürdistan halklarını Arabistan merkezci ve hiç değişmeyen gerici çöl kültür geleneğin tabularıyla örülü bir ideoloji olan İslamlaştırmanın yanı sıra, ulus-devlet çağında ise Avrupa merkezci Türk ırkçılığı ile yetiştirip iktidara getirdikleri İttihatçılar eliyle katliam, soykırım ve asimilasyon politikalarıyla Türkleştirmektir! Uygarlık güçlerin Türkiye’ye verdiği ve biçtiği görev budur! Batı’nın vekalet savaşçısı askerini Avrupa merkezci Türk milliyetçiliğiyle yetiştirmek ve yerli halklara karşı savaştırmaktır! Beyaz Türklerin kurduğu Türkiye’nin görevi sürekli yerli halklar olan Ermenileri, Rumları, Süryanileri, Kürtleri yok etmektir! Görevi yerli halkları yok etmek olan suçlu ve katliamcı bir devlet Kürt sorununu çözebilir mi? “Kürt anasını görmesin!” İttihatçı zihniyet Kürt sorununu çözebilir mi? Hayır.
Türkiye ne Kürt sorununu çözer, ne de demokratikleşir!
Yüz yıldır oyalama siyaseti ve hiçbir zaman yerine getirilmeyen sözlerle kurumsal faşizmin ömrünü uzatıyorlar.
İttihatçı zihniyete sahip Meclis Komisyonu’n raporunda
ne Kürt sorunun çözümü var, ne Türkiye’nin demokratikleşme süreci var
Biliyoruz ki, İttihatçı zihniyete sahip devşirme Türk politikacıların raporlarında, kanunlarında ve Türk anayasalarında Ermeni’ye, Kürde, Pontus Rum’a, Süryani‘ye ve onların kültürlerine, inançlarına yer yoktur; Türklük dışında bütün halkları, Sünni İslam dışında bütün inançları yok etme vardır. Tekleştirme vardır. Tek tanrı, tek ırk zihniyeti vardır. Bu tek tanrı, tek ırk zihniyetinin hangi maskeli yeryüzü tanrılarımıza ait olduğunu yukarda özetle aktardığımız gibi çok iyi biliyoruz.
Cumhurbaşkanı Turgut Özal, “Kürt sorunun çözümü kapsamında eyalet sistemi ve federasyonu konuşabiliriz” diye PKK lideri Abdullah Öcalan ile iletişime geçtiği için 1993’da zehirlenerek öldürüldü. İsrail Başbakanı Yitzhaz Rabin Oslo Barış Anlaşması ile Filistinlilerle barış sürecini başlattığı için Siyonistlerin kullandığı Yahudi radikal Yigal Amir tarafından 1995’de öldürüldü.
Uygarlık güçleri planladıkları savaşlarda halkları birbirine kırdırmak için bu sorunları çözmek istemiyorlar. Çözmek isteyeni de kendi vekalet savaşçıları eliyle öldürerek herkesi tehdit ediyorlar. İsrail devletin nasıl belki de yüzyıllarca uğraşacak bir Filistin sorunu varsa, artık Türkiye’nin de bir Kürt sorunu vardır. Ne İttihatçı zihniyetine sahip Devlet Bahçeli, ne de Erdoğan bu sorunu çözer; onlara verilen görev çözümsüzlük, ‘Kürtleri oyala.’ Çözecekleri an öldürüleceklerini herkesten çok iyi biliyorlar.
Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 2026’da hazırladığı raporda, ne demokrasiden söz ediyor, ne de çözülmesi gereken Kürt sorunun adı konulmuyor. Bir sorunun adını koymadan, o sorunu çözmeniz mümkün değil. Kendilerini aptal yerine koyarak sorunun nedenleriyle değil, sonuçlarıyla uğraşıyorlar. Herhalde bu yüzden Komisyon da çözümsüzlüğü üretmek için sorunun sonuçlarıyla uğraşarak, doğal haklarını isteyen Kürtlerin hak arayışlarını, özgürlük taleplerini, ana dillerinde eğitim hakkını, adaletli olma, uluslararası hukuka uyma ve eşit yurttaşlık istemlerini “Terör” kelimesiyle damgalayıp çarpıtarak yanlış kavramları kullanıyor. Adını koyamadığı Kürt sorununa, “Terör sorunu” diyor. “Terör sorunun kalıcı çözümünün demokratikleşme ile olacağını” belirtiyor. Ama İttihatçı zihniyetle yönetilen Türkiye’de demokratik sistem yok ki, resmi ağızla “Terör sorunu” dedikleri Kürt sorunu çözülsün! Demokratikleşmenin önünü Kürt sorunu kapatmış. Eğer Kürt sorunu mantıklı ve akıllı yollarla çözülürse -ki bu da bilgi ister, beceri ister- Türkiye kendiliğinde demokratikleşir.
Avrupalıların oluşturduğu ve Batı’nın çıkarlarına hizmet eden ırkçı hafızaya sahip olan vicdansız İttihatçılarda affedersiniz ama gerçekten eşek aklı vardır; (bütün canlılara düşman edilmiş faşist zihniyetli İttihatçıları eşeğe benzettiğim için Eşek’ten özür diliyorum.) bu yüzden akılla, mantıkla değil içgüdülerle ve önlerine atılacak otun ölçüsüyle hareket ederler, girişip yenildikleri savaşları, katliam ve soykırımların insanî, ahlâkî veya mantıksal vicdanî hesabını vermeyen, sorgulamayan, yüzleşmeyen pis iğrenç varlıklardır. Korktukları ve kariyerlerinin biteceğini bildikleri için yaptıkları katliam ve soykırımlarla yüzleşmek istemeyen ama suçluluk duygusu içinde yaşayarak, gerçeği bilerek ve görerek hâlâ yalanlara inanmak, İngiliz aşısıyla aşılanan İttihatçıların aptallığını gösterir.
Bu ülkede aptal İttihatçı zihniyete sahip olan ve insanca akıl yürütmesini becermeyen, hukuku olmayan, demokrasiden anlamayan ve Türklük pazarında beslenen devşirme Türkler ne Kürt sorununu çözerler, ne de bu ülkeyi demokratikleştirmeye çalışırlar. Eşek olmaya devam ederler. Ta ki, Irak gibi, Suriye gibi, İran gibi hizmet ettikleri Batı sahiplerinden birileri o eşeğin sırtına biner ve füzeleriyle tehdit ederek Kürtlerin ve dünya halkların baskılarını kastederek, “kargalar gözümüzü oydu, ekonomik durumumuz kötüye gidiyor, çöz ulan bu Kürt sorunu!” deyince kadar çözmezler! Çözdükleri anda da kendileri çözülürler. Çünkü İttihatçılara verilen görev Ermenileri yok ettikleri gibi Kürtleri de bu coğrafyada yok etmektir!
20.06.2026
Azad Roni
Kaynaklar:
[1]. Jonathan Schneer, The Balfour Declaration, Bloomsbury 2010, Kapitel 26
[2]. G. Ward Price, Extra-Special Correspondent, 1957, s. 104
[3]. Mehmet Hasan Bulut, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2020, s.347
[4]. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, İşaret Yayınları, cilt 3, İstanbul 1992, s.182.








