Juni 2, 2026

Demir Çelik

varto_jes_istemiyor
varto_jes_istemiyor

Demir Çelik Yazdı:

Türkiye’nin son on yılı; Anayasasızlık halinin yaşandığı, hukukun esas alınmadığı, yasa ve anayasal düzenlemelere göre hareket edilmediği, kapsamlı ve etkin denetim mekanizma ve uygulamalarının olmadığı bir süreç oldu. Bu süreç aynı zamanda ülke kaynakları ve değerlerinin yerli ve küresel holding ve tekellere peşkeş çekildiği bir süreçti. Uluslararası bu tekellerin daha çok kazanç elde etme amacıyla bilim dışı uygulamalarıyla insan toplumsallığına, doğaya ve bir bütünen eko- sistemimize zarar verdikleri bilinmektedir. Kâr ve iktidar önceliği ile hareket eden ABD’nın INGS adlı firması, şimdi Varto’daki toplumsallığı hedef almış bulunuyor. Daha önce Bingöl’ün Yedisu ve Karlıova ilçelerinde JES amaçlı faaliyet yürüten bu firma, 20 Mayıs’ta Varto’da sondaj yapmanın hazırlığı içindedir. Başta Varto olmak üzer aynı havzadaki diğer ilçe halkları bu talancı ve gaspçı zihniyete karşı direnişteler.                                                     

Bingöl’ün Yedisu ve Karlıova ilçesi. Erzurum’un Çat, Tekman, Hınıs ilçeleri ile Muş’un Varto, Bulanık, Malazgirt ilçelerinin yer aldığı bu havzanın bazı temel özellikleri ile hedefte olduğu gerçeğini göz ardı etmeden JES’e yaklaşmalıyız. Bu anlamda da JES’in zararlarına geçmeden önce bu havzanın temel özelliklerini ele almakta büyük yarar vardır.

1- Deprem: Bu havza Kuzey Anadolu Fay (KAF), Güney Anadolu Fay (GAF) ve Doğu Anadolu Fay (DAF) hatların birleştiği bir havzadır. Bu havada yaşam riskli ve zor olduğu halde, havza halkı  kutsadığı bu coğrafyayı terk etmemiştir. Ancak jeotermal enerji sismik hareketleri ile deprem oluşturma potansiyeline sahiptir.

2- Etnisite: Söz konusu bu havzada Kurmanci ve Kirmancki lehçelerini konuşan Kürtler, Ermeniler yaşamaktadır.

3- İnanç: Raya/ Rêya Heq inanç sahipleri ile Sünni İslam’a inananların barış içinde yaşadıkları bir havza olma özelliği ile öne çıkmaktadır.

4- Geçim: Step coğrafyası ile hayvancılık yapılan bir havza olması nedeniyle kendi kendisine yetinebiliyor…

5- Su kaynakları: Şerafettin ve Bingöl sıra dağlarının çevrelediği bu havza bol su kaynaklarıyla öne çıkmaktadır. Gelecekteki su savaşlarında stratejik öneme sahiptir.

İnsansızlaştırmanın yöntemleri

Tüm bu özellikleri ile barışçıl ve ortaklaşmacı kültürü yaşatan ve sürdüren bu havza halkını kutsal coğrafyasından koparmak istedikleri açıktır. Silah ve şiddet zoruyla bunu başaramayanlar, JES gibi projelerle yapmak istediklerini bilmek durumundayız. Nasıl diye soracak olursanız?

1- Toprağı zehirleyerek: Jeotermal akışkan içinde bulunan bor, arsenik, cıva, kurşun ve krom gibi ağır metallerin toprağı çoraklaştırır, çöle dönüştürür. Bunun sonucu olarak, insan sağlığını, bölge florası ile faunasını zehirler. Jeotermal enerji santralleri toprak çökmesi ve heyelana neden olur. Üç fay hattının kesiştiği bu havzada, atık sıvının enjeksiyonunda uygulanan yüksek basınç, sismik tetikleme ile depreme neden olur jeotermal enerji.

2- Suyu kirleterek: Jeotermal-sıcak sular çok iyi çözücüdürler. İçinden geçtiği ve temas halindeki kayaçların mineral bileşimi olan Amonyak, Arsenik, Azot, Bor, Lityum ve Radon yeraltı sularına karışarak oradan insan vücuduna karışır. Başta kanser olmak üzere hastalıklara yol açarlar. Kirlenen sulardaki canlı yaşam için önemli olan fotosentez ve solunum işlevleri bozulur ve sonuçta iyon dengesi bozulur.

3- Havayı kirleterek: Enerji santrallerinde yoğuşmayan gazlar (Karbon dioksit, hidrojen sülfür, metan, amonyak vb.) gibi gazlar havaya salınacağından hem toplumsal yaşam felç olur. Hem de küresel ısınma sonucu eko kırım yaşanacaktır

4- Eko kırıma yol açarak: Jeotermal enerji sonucu açığa çıkan karbondioksit başta olmak üzere havaya salınan gazlar, atmosferdeki gazlar dengesini bozarlar. Bunun sonucu olarak Güneş ışınlarının radyoaktif etkisini çoğaltarak küresel ısınma, buzulların erimesi ile eko kırımı hızlandıran bir işlevleri olacaktır.

Raya/Rêya Heqî İnancının dört anasır dediği; toprak, su, hava ve ışık kirletilip zehirlendiğinde, eko-sistem zinciri parçalanmış, eko kırımı hızlandırmış oluruz. Dolayısıyla JES bir yatırım olmaktan çok, eko kırım, toplum kırım olup farklı olan düşüncenin, farklı olan inancın ve kimliğin göçertilmesi ve asimilasyonuna da yol açan kültür kırımdır.

10.04.2026

Demir Çelik

kurt_jeopolitigi_azadroni
kurt_jeopolitigi_azadroni

Demir Çelik Yazdı:

Kürt uluslaşması yolunda önemli ve değerli adımların atılmakta olduğu ve politik gelişmelerin yaşandığı bu dönemin siyasal analizini yapmak bize büyük olanak ve imkanlar sağlar diye düşünüyorum.

Her şeyden önce bugün, tarihte olmadığı kadar Kürdistani bir ruh ve kimliğin oluşmakta olduğu gerçeğini belirtmem gerekiyor. Bu oluşumu asıl değerli kılan şey; siyasal parti ve hareketlere rağmen bu ruhun tabandan oluşmuş olmasıdır. Yakın zamana kadar genel geçer tavır ve tutum; parti ve hareketin merkeze alındığı, futbol takımını tutan taraftar psikolojisi ile hareket edildiği bir durum söz konusuydu. Ancak gerek 2014 Kobanê kuşatması sürecinde, gerekse 2026 Rojava Özerk Yönetimi’ne dönük saldırılarda Kürtler; partiler, siyasal hareketler, mezhepler ve aşiretler üstü bir refleks ile hareket ettiler. Milyonların bu ayağa kalkışının en önde gelen nedeni; bölgesel ve küresel güçlerin Kürtlerin iktidarlaşmasını, kendilerini yönetmesini engellemeleriydi. Yani Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını tanımamaları gerçeği ile Kürtlerin bir kez daha yüzleşmiş olmalarıydı. Kürtleri merkez dışında tutan, statüsüne engel olan uluslararası bu jeopolitik tutum, Kürtlerin uluslaşma ayırdına varmalarına ve ulusal tutum almalarına yol açtı.

Buna bölgesel ve küresel jeopolitiğin, Kürdistan jeopolitiği ile olan çelişkisini de eklediğimizde, Kürtlerin tabandan yükselen bu tutumları çok önemli ve değerli olduğunu pekala söyleyebiliriz. Bu anlamda da söz konusu bu süreçte, bölgesel ve küresel jeopolitiğin, Kürtlerin devletleşmesine engel oldukları gerçeği bir kez daha  açığa çıkmış oldu. Kürdistan’a ve Kürt statüsüne razı olmalarının yakın zamanda zor olacağını göz önünde bulundurduğumuzda da, Kürtler olarak yapmamız gerekenleri tartışmamızın çok yerinde olacağını düşünüyorum. Küresel güçlerin vekil savaşları ve devlet dışı aktörleri tasfiye etmek istedikleri bu süreçte, bizim temel yol haritamız demokratik siyaset olmalıdır. Demokratik siyaset; hem aramızdaki mesafeli duruşu ve yaklaşımları giderecek, hem de tek tek yapıların başaramadığı olanak ve imkanları elde etmemize yol açacaktır. 

Bir partiye, bir harekete gönül veriyor olabiliriz. Farklı düşünüyor, farklı inanıyor olabiliriz. Aşiretimiz, mezhebimiz, lehçemiz ve duyarlıklarımız farklı olabilir. Tüm bu farklılıklarımız birlikte olmamızın önünde engel olmamalı. Her partinin, her hareketin ve her farklı yapının, özgünlüklerini koruyacağı, KNK gibi esnek ve demokratik ulusal kurumlara ve kurumsal yapılara ihtiyaç vardır. Tüm Kürtleri kapsayan, tüm Kürt siyasal yapılarına açık olan ve her yapı ve hareketin kendi özgünlüğünü koruyacağı en temel kurum; 27 yıldır varlığını sürdüren KNK’dir. 

KNK bünyesinde yer alması gereken tüm Kürt parti ve hareketlerinin seçimli kongrede oluşturacakları eşgüdüm ve koordinasyona dayalı merkezi yapı, sürecin yürütülmesinde inisiyatif sahibi olmalıdır. Merkezi yürütme ve koordinasyon kurulu aşağıdaki alanları örgütlediğinde, Kürt ulusal başarısı çok daha kolay ve mümkün olur. KNK aşağıdaki alanları örgütleme esasıyla kendisini yeniden örgütlemelidir:

1- Kürdistan Statüsü amaçlı ortak asgari politik program oluşturulmalı.

2- BM ve AK başta olmak üzere ortak uluslararası diplomasi faaliyeti yürütülmeli. 

3- BM bünyesindeki “Devletsiz Halkların Hakları Komitesi” ne Kürt statüsü amaçlı müracaatı yapmalı. Statünün eldesinin siyasal ve diplomatik faaliyetleri esası ile hareket etmeli.

4- Ortak bayrak ve ortak semboller esas alınmalı.

5- Dünya demokrasi güçleri ile demokrasi asgari programı ekseninde ortak mücadele hattını örmeli.

Bu temel faaliyetleri amacına uygun yürütebilirsek bugün için aleyhimize olan uluslararası jeopolitiği lehimize çevirmemiz mümkün olabilir.

03.04.2026

Demir Çelik

kurdistan_stratejik_yaklasim_2
kurdistan_stratejik_yaklasim_2

Demir Çelik Yazdı:

Selçukluların Kürdistan ve Anadolu coğrafyasını işgaliyle başlayan bin yıllık Türk devlet geleneğinin tarihi, Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere halkları ve farklı toplum kesimlerini inkâr etme, siyasal ve sosyal kırımlara uğratma tarihidir. İşgal, talan, ganimet ve el koyma üzerine kurulu bu inkarcı ve imhacı devlet geleneği, Selçukludan Osmanlıya, Osmanlıdan Türk ulus devletine aktarılarak sürdürülen bir gelenektir.

Bu devlet geleneği, Kürdistan’ın demografisiyle hep oynadı. Osmanlı devleti ve ardılı olan Türk ve Arap ulus devletleri, Kürdistan coğrafyasına Arap, Acem, Azeri, Afgan, Gürcü, Türkmen ve Kafkas halklarını yerleştirerek Kürtleri kuşatmaya almakla kalmadılar, buna paralel olarak okul, kışla ve camii üzerinden asimilasyonu dayattılar. İlk kez 1806-1808 yıllarında Babanzade Abdurrahman Paşa ile başlayan Kürt ulusal mücadelesi, 200 yılı aşkın bir süredir bu zihniyete karşı mücadeleye devam ediyor. Son yüzyılda da başta Koçgirî, Şêx Seîd, Agirî-Zîlan, Dêrsim olmak üzere yaşanan onlarca kalkışmayı, çok kanlı bastırıp soykırım yaşattı.

Hiçbir bir kötülükten sakınmadı

Bu soykırımcı zihniyet, Şengal, Mexmûr, Rojava ve Medya Savunma Alanları’na saldırarak, Kürdistan coğrafyasının demografisini değiştirmek, statüsünün önünü almak istedi. Kürdistan’ın statüsünü engellemek için başta DAİŞ olmak üzere selefist yapıları, Musul’da ağır silahlarla donattı, Kobanê’ye saldırttı. Bu saldırıdan önce PKK‘yi silahsızlandırmak için Oslo ve İmralı’da görüşmeler yaptı. Gerek Kürt Halk Önderi, gerekse PKK bu oyunu boşa düşüren kararlaşma içinde olunca, Bakurê Kurdistan’ı ikinci kez işgale kalkışarak, “Taş üstünde taş, gövde üstünde baş kalmayacak” dedi. Böylece 21. yüzyılda Kürt soykırımını güncelledi. Kürt Halk Önderi’ne mutlak tecrit uyguladı, onlarca Kürt kentini yakıp yıktı, yüzlerce Kürt’ü bodrumlarda diri diri yaktı, yüz binlerce Kürt’ü yerinden etti, milletvekili dokunulmazlıklarını kaldıdı, eşbaşkanlar ve onlarca milletvekilini tutukladı, Rojava’ya işgal saldırıları sırasında Cuma hutbelerinde “Fetih Sûresi” okuttu, Bakurê Kurdistan’daki belediyeleri gasp etti, belediye eşbaşkanlarını hapsetti. Böylece Bakûr Kürtlerini teslim almak, siyasetini tasfiye etmek için hiçbirinden sakınmadı.

Aynı zihniyet ayak sürüyor

Türk devletinin Kürdistan karşıtı stratejisi, tarihi Kobanê direnişi esnasında yeniden güncellendi ve ulus devlet, 2017’de  tahkim edildi. Kürtlere karşı savaşı, devletin bekası için olmazsa olmaz gören zihniyet, bugün de ayak sürüyor. Tarihler veriyor, bölgesel ve küresel gelişmelerin lehine sonuçlanması anına ötelemeye çalışıyor. AKP-MHP-Ergenekon iktidar bloku, diğer siyasal aktörlerin de desteğiyle ülke içinde ve dışında yürüttüğü kirli savaşını, yeni Osmanlıcılık hayalleriyle süslese de, esas olarak Kürtlere ve onların ikili iktidar alternatiflerine karşıdır. Hem 21. yüzyılın koşulları hem de Kürt Siyasal Hareketinin kazanımları ve örgütlü gücü nedeniyle bu niyetinde zorlanıyor. Ekonomik ve siyasal kriz başta olmak üzere çoklu krizi aşamamanın açmazında, bölgesel ve küresel yeni bloklaşmadan medet umuyor.

Kürtlerin güçlü meşruiyeti

Son 200 yıl boyunca katliam, soykırım, siyasal entegrasyon, asimilasyon ve derin kültürel kırıma maruz kalan Kürtler, ağır siyasal ve toplumsal travmalar yaşadı. Buna rağmen Kürt Siyasal Hareketi’nin uzun erimli insan toplumsallığını esas alan mücadelesi, demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü perspektifi ile yarattığı değerler, onu yok olma yerine, evrensele taşıdı, dolayısıyla çok güçlü meşruiyet sahibi olmasını sağladı.

Son Rojava işgal girişimi, Kürt Siyasal Hareketi’nin dünya demokrasi hareketinin en temel gücü olması sayesinde geri püskürtüldü. Bütün dezavantajlarına rağmen bölgesel ve küresel bir güç düzeyine gelmiş olması, onu hem askeri hem de siyasal alanda yenilmez kıldı; 60-70 milyon Kürt Rojava’ya kendi gözü ve kalbi gibi sahip çıktı, küresel komployu geri püskürttü.

Yolu aydınlatan işaret fişeği

Parçaya dayalı, bölgesel, aile, aşiret ve mezhep öncelikli önceki ulusal kalkışmaların başarısızlığına karşın bugün Bakur, Başûr, Rojava ve Rojhilat’ta halk, Kürtlere ve Kürdistan’a statü talebiyle ayaktadır. „Yek e yek e, Kurdistan yek e“ sloganı etrafında, ulusal birlik ruhu şahlanıyor. Artık Kürtler için parça yerine, Kürdistan eksenli ulusal ruhi şekillenme, siyasal ve kültürel asgari müştereklerde ortaklaşmanın işaret fişeği yolumuzu aydınlatıyor.

Kürdistan’ı parçalayan ulus devlet sınırlarına dayalı statüler aşınıyor, Kürdistan statüsü için önemli fırsat ve olanaklar söz konusudur. Mücadelenin tüm Kürdistan’ı kapsaması, bilgi ve iletişim çağının sınır tanımayan teknolojik gelişmeleri, ulusal direniş hattı sayesinde Kürt toplumsallığı ve kültürel bütünleşme daha da güçlüce yaşatılmalıdır.

Türkiye’nin acelesi var

MİT’in selefist yapıları Kürdistan karşıtlığında örgütlediğini; İhvancı yapıları HTŞ ve SMO üzerinden kendisine yedeklediğini; Türkiye’nin bu yapılara hamilik yaptığını herkes gibi küresel ve bölgesel güçler de çok iyi biliyor. Türkiye, vekil savaşlarının ömrünü tükettiği dönem olması nedeniyle elini çabuk tutmak istiyor; söz konusu yapılar üzerinden azami kâr etmenin hesabı içindedir. Türk devleti, başarmış olsaydı bu selefist örgütler aracılığıyla Başûr’daki statüyü, Bakûr’daki demokratik kazanımları dağıtarak, Rojava’da ete kemiğe bürünen sistemi parçalayacaktı. Bunun olmadığını ve olamayacağını gören bir noktadan soruna yaklaşmasına rağmen hâlâ kendine göreci yaklaşıp Kürt’ün aklını çelmeye bakıyor.

Sömürgeci zihniyeti ürküten

İktidar blokunun onca gelişmeye rağmen Rojava’da işgalci olmaya devam etmesi, HTŞ ve SMO gibi selefist ve cihadist yapılarda ısrar etmesi, Kürdistan karşıtı stratejisinde ısrarcı olduğunu gösteriyor. Bu nedenle Kürtler için hala büyük tehlike ve riskler söz konusudur. Bakur, Başûr ve Rojava’nın yanı sıra Rojhilat’taki gelişmelerin Kürdistan statüsüne evrilme ihtimali, başta Türk devleti olmak üzere diğer koloniyalist devletleri ürkütüyor ve birlikte hareket etmelerine yol açıyor. Kürdistan’ın statüsünü engellemeyi, kendi bekaları için olmazsa olmaz gören ırkçı, dinci ve cinsiyetçi bu koloniyalist zihniyete karşı panzehir; Kürtlerin ulusal demokratik talepleri ve Kürdistan statüsü mücadelesinde ulusal birliği sağlamaktır.

20.03.2026

Demir Çelik

deskop
deskop

Demir Çelik Yazdı:

Türk devletinin stratejisi, fiziki ve siyasi soykırımla Kürtleri ortadan kaldırmak ve kültürel soykırımla Kürtlerin uluslaşmasının önüne geçmektir. Kürt toplumunu içten içe çürütmek için köksüzleştirme, tarihlerinden, kutsal mekanlarından ve coğrafyalarından kopararak hafızasızlaştırma çabasıdır. 100 yılı aşkın bir süre boyunca bu stratejiyle hareket eden Türk devleti, her zaman barışı ötelemeyi de esas aldı. Selçuklu ve Osmanlı’dan barış karşıtı tarihi mirası devralan Kemalist rejim, bu tarihsel miras üzerinden Kürtleri sömürgeci tahakküme tabi tuttu. İnkar, katliam ve soykırım eşliğinde asimilasyon ve kültürel soykırımla Kürtleri başkalaşıma uğratma, mülksüzleştirme, coğrafyasından koparma, kalanları yoksullaştırma, sefalete sürükleme ve sosyal yardımlara muhtaç kılarak iradelerini satın alma gibi çoklu kırım politikalarıyla Kürt’ü, Kürt olmaktan çıkaran uygulamalar içinde oldu.

Kısır döngü içinde, kadim sorunları tartışmaktan, çözüm üretmekten uzak, her şeye sıradan, sığ, yüzeysel yaklaşıp halkları ve farklı olanları kırmızı çizgisine kurban etmede ısrarcı oldu. İşte bu nedenledir ki, her siyasi ve sosyal soruna güvenlikçi anlayışla yaklaşıp müzakere, iş birliği ve uzlaşıdan uzak tutum içinde oldu ve olmaya da devam ediyor. Sorunlarla yüzleşmek yerine, sorunu yokmuş gibi davranarak barışı ve ortak yaşamı öteliyor. Başta Kürtler olmak üzere herkesin kendisine düşman olduğunu, kendisini bölüp parçalamak istediğine ikna olan bir ruh haline sahiptir. Yüzyıllık ulus devletin bu yaklaşımı, halklara ve inançlara büyük acılar yaşattı, yaşatmaya devam ediyor. Ortak yaşam, diyoruz. Ne ortak yaşamı diye hemen tepki gösteriyorlar. Barış diyoruz… Ne barışı, kiminle savaştık ki diyen bu Türkçü zihniyet, 29 Kürt başkaldırısı oldu, hepsinden zaferle çıktık demekten de geri kalmıyor.

Devlet neden barışı öteliyor?

Türkçü zihniyet ve bu zihniyetin iktidarda olduğu Türk devleti, iki nedenden dolayı barışı öteliyor:

* Barışçıl iklimin Kürt uluslaşmasına yol açacağı korkusu çok ön plandadır. Devlet, bunu 2004-2009 yıllarında deneyimledi. O tarihlerde Kürdistan’da 57 belediye kazanan Kürtler, sosyal, kültürel aydınlanmayla adeta Kürt rönesansını yaşadı. Yasaklı olan dillerine, kimliklerine, sanat ve edebiyatlarına erişmenin imkan ve olanaklarına kavuştular. Bu sayede, milyonların Kürt uluslaşma sürecine dahil olduğunu gördü. Bu nedenle 2012-2013 yıllarında başlayan görüşmelerde müzakere masasını devirdi, kent savaşlarına girişti. Kent savaşlarıyla bir yandan Kürt iradesini kırmak, umudunu karartmak isterken, öbür yandan da oluşan Kürt toplumsallığını dağıtmak istedi. 1990’lı yıllarda 4 bin köyü yakmış, 17 bin faili meçhul katliamına neden olan devlet, kent savaşları sürecinde de yüz binlerce Kürt’ü yerinden yurdundan zoraki göçertti, geri kalanları asimilasyon ve kültürel soykırımla başkalaşıma uğratmaya çalıştı. 1990’lı yıllarda kentte yaşayanlar yüzde 20 oranında, kırsalda yaşayanlar yüzde 30 oranında Türkçe konuşuyorken, kültürel soykırım uygulamaları sonucu bugün yüzde 70-80’i Türkçe konuşuyor, ana dilini konuşamaz halde.

* Sürekli güvenlik kaygısını dile getirerek, savaşı tek seçenek sunarak, Türk uluslaşmasını tamamlamak istiyor. Bu nedenle Nisan 2017’de referanduma gitti. Referandum öncesinde belediyeler yasası, idari ve siyasi kurumlar nezdinde başlattığı yasa değişiklikleri ile bugünkü ucube rejimin taşlarını döşedi. Son çiviyi referandumda çakarak tekçi, katı merkeziyetçi ulus devleti daha da tekleştirip merkezileştirerek Türkçü-Sünni dizaynı tamamladı.

Adını koymuyor yokuşa sürüyor

Barışın toplumsallaşmaması için barış müzakerelerini uluslararası meşru kurum ve yapılardan uzak tutarak, toplumu Kürt meselesinin ulusal mesele olmadığına, güvenlik ve şiddet sorunu olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Bu nedenle sürecin adını koyamıyor, işi yokuşa sürüyor; “terörsüz Türkiye“ diyerek kadim Kürt meselesinin üzerini örtüyor, itibarsızlaştırıyor ve kriminalize ediyor. Meseleyi uluslararası kurumlardan kaçıran devlet, aynı zamanda da toplumdan da uzak tutarak, barışın getirisi yerine, güvenlik kaygılarını öne çıkararak Kürt karşıtlığını ve karşı isyanı inşaya çalışıyor. Kürtlerin geri, işe yaramaz, şiddet ve terör yanlısı oldukları imajı ve algısıyla biz Kürtleri kendi hakikatımızdan uzaklaştıran devlet, bu sayede toplumda kendi tekçi, inkarcı, katliamcı ve asimilasyoncu zihniyetine rızalık üretmeye çalışıyor.

Bütün bunlardan bizim çıkarmamız gereken sonuç şudur: Devletin adını koyamadığı bu sürecin müzakeresinde; Kürt statüsünü ve ana dilde eğitimi başa almamız gerektiğidir. Uluslaşmanın olmazsa olmaz ilk adımı ve temel kriteri ana dildir. Geçiş sürecinin yasası ve demokratik entegrasyon söz konusu bu ilk adımla birlikte anlam kazanır. 

20 Şubat 2026

Demir Çelik

azadroni_Demokratik-siyaset-D.-Celik-300x200
azadroni_Demokratik siyaset D. Çelik

Demir Çelik Yazdı:

Toplumun demokratik konfederal ilişkisi esasıyla kendisini sivil demokratik toplum örgütlülüğü üzerinden özne olması, politik süreçlerin yürütücüsü olması, demokratik siyasetin olmazsa olmaz altın kuralıdır. 

Demokratik siyaset Kürdistan’da DTK ile Türkiye’ de HDK aracılığıyla kendisini toplumsallaştırır. Yerellik ve yerindelik ilkesine bağlı olarak demokratik siyaset; az devlet çok toplum ve ekolojik komün anlayışı ile hareket eder. 

Bu temelde demokratik siyaset;

1-Halkların ve toplumun kendi öz-örgütlülüğü ile politikada ve politik süreçlerde özne olmasıdır. Siyaset devletin ideolojik aygıtı konumundan çıkarılmanın sanatıdır. Siyaset toplumun bilinçli özgür eylemselliğine dönüştürüldüğünde çözümün iradesi olur. 

Demokratik siyaset; toplumun özgücüne dayanarak kendisine sahip çıkma, kendisini koruma, konuşturma, özgür kılma ve özgürce geliştirmenin mücadele sanatıdır. 

Demokratik siyaset; doğa ile iç ice yaşayan anacıl toplumun ahlâki ve politik değerleri ile halkların ve toplumun yeniden buluşturulması siyasetidir. Kendisini toplum kurtarıcılığı üzerinden tanımlayan devrimle devlet aygıtını ele geçirerek gerçekleştireceğini savunan iktidarcı anlayışa karşı demokratik siyaset, iktidara bulaşmaz, iktidarlaşmayı vê tahakkümü red eder. Çünkü devlet ve her tür iktidar, özgürlüğü elde etmenin zemini olamaz. Aksine bir durumla özgürlüğe el koyan oldukları için demokratik siyaset, toplumu ve onun özgücünü esas alır. Bu amaçla demokratik siyaset akademileri ve sosyal bilim merkezleri önemli işlev görürler. Toplumun komün, meclisler, konseyler, siyasi partiler, STÖ, DKÖ, Sendikalar, Oda ve Meslek kurumları aracılığıyla politik süreçlerin öznesi olmanın koşullarını yaratmanın siyasetidir. 2- Demokratik Siyaset; toplumun tarihi direnişçi geleneği üzerinden yükselir. Anacıl toplumun ahlâki ve politik değerlerini savunan, bu değerleri kendisinden sonraki insan toplumsallığına taşıyan bilgeler, ozanlar, evliya ve Peygamberler demokratik siyasetin yol yürütücüleridir. 

Yol yürütücülerinin çoğulcu, dayanışmacı, komünal, demokratik ve kadın özgürlükçü mücadele deneyim ve birikimleri bizim için önemli mirastırlar. Mazdek, Babek, Şeyh Bedrettin ve diğer tarihi direniş çizgisi, bugünün demokratik siyasetine ışık tutmaktadır. Toplumun söz, karar ve yetki sahibi olması anlamına gelen demokratik siyaset, temsili elit siyasetten tamamen farklıdır. Elit siyaset erildir, devletçidir. Elit siyaset iktidarcı olduğu için dar kalıpçı, statükocu, dogmatik ve anti demokratiktir. 

3- Demokratik siyaset; toplumun demokratik kültürünü ve bilincini esas alır. Toplumun kendi kendisini yönetmesi anlamına gelen demokratik siyaset, insanın kök hücresi evrensel değerlerinden, onun kültürel kodlarından beslenir. Bu temelde hiyerarşi karşıtıdır. Egemenlikçi sistemi ret eden eşitlikçi ve özgürlükçü olma karakterinin siyasetidir. Bu temelde başta kadınlar ve gençler olmak üzere toplum dinamiklerinin kendi meclislerinde eşit-özgür yurttaşlar olarak politik süreçlere dâhil oldukları siyaset demokratik siyasettir. Genelde devletçi iktidarcı sistemde, özelde de ulus devletli sistemde siyaset, iktidara ve devlete hizmet ettiği için tekçi, dar, statükocu ve anti demokratiktir. Kamu yararı gözetmez, kamuyu devletten ibaret bir algı ve anlayışa sahiptir. Kamu yararı ve güvenliği devletçi sistem tarafından sağlanamaz, toplumun kendi kendisini yönetmesi ile mümkün olabilir. 

4- Demokratik siyaset; küçültülmüş devlet çoğaltılmış toplumu esas alır. Demokratik siyaset; “çokluk içinde birlik” ilkesi ile birinci ve ikinci doğaya yaklaşır. Birinci ve ikinci doğada her şeyin özgün ve özerk olduğuna inanır. Özgün ve özerk parçalarının dinamizmi ile bütünün oluştuğunu savunduğundan, toplumsal ekolojiyi, ya da başka bir ifade ile ekolojist demokrasiyi savunur. Demokratik siyaset; 

Az Devlet+Çok toplumu, 

Az Yasak+Çok özgürlüğü, 

Az Hiyerarşi+Çok demokrasiyi amaç edinir. 

Bu anlamda devletin küçültülmesi manasına gelen Adem-i merkeziyetçi süreci önemser. Adem-i Merkeziyetçilik; 

1- Hizmetin bireye en yakın birim tarafından karşılanmasını (Yerellik, Yerindelik ilkesi), 

2- Hizmetin insan odaklı olmasını,

3- Güç ve erk merkezileşmemeli, topluma yatay dağıtılmalı (Egemenliğin paylaşılması), 

4-Hizmetin üretilmesi ve yürütülmesinde olduğu kadar bütçenin hazırlanması süreçlerinde de katılımcılık (Demokratik katılımcılık) ilkesi demokratik siyasetin uygulama ilkeleridir.

Bu ilkeler ışığında toplumun kendisini örgütlemesi, politik süreçlerin öznesi olması halinde sürecin inisiyatifini ele geçirebilir ve bu sayede Demokratik Toplumu ve Demokratik Entegrasyonu mümkün kılar.

20.11.2023

Demir Çelik

Yurtseverlik Demir Çelik

Demir Çelik Yazdı:

Ulus devletlerin toplum ve topluluklara karşı savaşı, aleni bir şekilde yapamadıkları durumlarda özel savaşı ve özel savaş yöntemlerini devreye koyarlar. Çünkü başta Cenevre sözleşmesi olmak üzere kendilerini bağlayan birçok uluslararası sözleşmelere imza atmışlardır. Türkiye ikinci dünya savaşına kadar halklara ve inançlara karşı bu savaşı aleni yürütüyordu. Ancak ikinci dünya savaşı sonrasında uluslararası sözleşmelere taraf olunca ordusu bünyesinde NATO’ya bağlı Özel Harp Dairesini kurmuş, bu daire üzerinden kirli savaşı ve savaş politikalarını devreye koymuştur. Kürt ve Kürdistan karşıtlığı temelinde yürütülen özel savaş üç temel alanda yürütülmektedir:

1-Gayri Nizami Harp 

2- Özel operasyonlar 

3- Psikolojik savaş

Bu üç temel üzerinden Kürtlere dayatılan inkar, asimilasyon ve soykırıma karşı yurtseverlik bilincini geliştirmek, kendimizi ve toplumumu örgütlemek yapılması gereken biricik yol olmaktadır.

Welatparezi-Yurtseverlik

Üzerinde yaşanılan coğrafya ya da toprak parçasına duyulan bağlılıktır. Kısaca yurtseverlik; tarihsel yapım ve yaratım faaliyetlerinin üzerinde yaşandığı toprağa olan bağlılık ve fedakârlık demektir. Yurtseverlik, etnik kimliğe dayalı milliyetçilik değildir. Evrensele ve evrensel değerlere ulaşabilmek adına özgün ve özerk olan yerel ve yereldeki her türden yapım, yaratım ve doğayı koruyup sevme gibi faaliyetlerine sahiplenmek ve onları korumaktır. Çünkü özgün ve özerk parçalar olmaksızın toplumsal, siyasal ve doğal istikrar da olmaz. Evrensel boyutta siyasal ve toplumsal istikrar isteniyorsa, birincisi doğanın kendi kendisini sürdürsün isteniyorsa, çokluk içinde birlik yasası gereğince yerel kültürlerin ve dillerin tarihsel değerlerinin özgünlükleri yaşatılmalı, geliştirilmeli parçası olduğu evrensele taşınmalıdır. Bu nedenle yurtseverlik milliyetçi, şoven ve ulusalcı olma karakteri değildir. Aksine üzerinde yaşanılan toprağın ve coğrafyanın üzerindeki tüm canlı, cansız varlıkların yaşam haklarını savunmak, birinci ve ikinci doğanın çokluğun ve çeşitliğin fonksiyonu olduğu bilinci ile hareket etmek demektir. Bu temelde yurtseverlik üç temel alanda yaşam bulur. 

1- Yurtseverlik Sevmektir: (Heskirin- Heskerdenî Ax (Toprağı) sevmek: Üzerinde yaşanan coğrafya ve mekânın tarihsel, sosyal, kültürel ve siyasal değerlerini sevmektir. Xwezayı (Doğayı) sevmek: Doğadaki canlı cansız varlıkların tümüne aynı nazardan bakmak, hepsini eşit haklar sahibi görmek ve sevmektir. Su kaynaklarını, bitki ve hayvan çeşitliliğini bilmek ve korumaktır. Ekolojik sistemin kendisini sürdürebilmesini sağlamanın duyarlılığı ve bilinci ile doğaya yaklaşmaktır yurtseverlik. Nükleer santrallere, HES (Hidro elektrik santralar), Hidro karbon (Fosil) yakıtların doğayı kirletmesine karşı çıkmak, savaş ve onun yıkımlarına karşı toplumsal ve siyasal duyarlılık oluşturmak, savaşa karşı barışı, barbarlığa karşı demokrasiyi savunmaktır. 

İnsanı (Mirov) sevmek: Dili, rengi, cinsi, siyasal düşüncesi, etnik kimliği ve inancı ne olursa olsun, o coğrafyada yaşayan herkesi sevmek, herkesin temel insan hakları sahibi olduğu eşitlikçi anlayışla, her kesimi bir ve eşit görmektir. 

2- Yurtseverlik Sahip çıkmaktır: (Xwedi derketîn- weîr wezin)

Dirok; Üzerinde yaşadığı coğrafyanın tarihsel değerlerini bilmek, yapım ve yaratım faaliyetlerini bilince çıkarmak ve sevmektir. 

Dil-Ziman/ Zon: Ana dilini bilmek, anadili ile sanat ve edebiyat çalışmalarında bulunmaktır. Nasname: Etnik kimliğini tanımak, onun tarihsel ve kimliksel değerlerini bilmek ve onlarla barışık olmaktır. 

Çand/Kultur: Üzerinde yaşadığı coğrafyanın kültürünün kültürel kodlarını ve kültürel değerlerini bilmek, onları insan toplumsallığıyla buluşturmak, toplumsal aydınlanmada bu değerleri evrensele taşımaktır yurtseverlik.                                                                                        

3- Yurtseverlik Savunmak ve korumaktır( Parastîn/ Weîr wezîn)

Örgütlenmek (Rexîstîn): Devletçi iktidarcı sistemin askeri, siyasi, kültürel, ekonomik ve sosyal politikalarının saldırı ve asimilasyonuna karşı, toplumu ve toplulukları meşru savunma temelli korumaktır. Kürt dilini, kimliğini, kültürünü, tarihini ve tarihsel hakikatini sivil demokratik dikey olmayan yatay örgütlülükle korumak, geliştirmek yurtseverliğin olmazsa olmaz faaliyeti olmaktadır. Bu amacı yerine getirmek için Raya (Raa)-Rîya Heqi inancındaki ekolojik yaşam komünlerin yaşandığı Ocax Sistemi‘nin tarihsel misyon ve işlevine benzer toplumsal örgütlenmeye ihtiyacımız vardır. Dilsel, kimliksel, düşünsel ve inançsal alanların kendi ekolojik komün ve meclislerine dayalı örgütlü yapısallığı üzerinden örgütlenmek, meşru ve demokratik olduğu için bugünden yarına ertelemeden hayata geçirmek farz olmuştur. Çünkü biz devletsiz bir halkız. Ulus devletin kuşatıcılığına, asimilasyon politikalarına, toplumsal kırımına, kadın kırımına, kültürel ve ekolojik kırımına karşı; kendimizi ve toplumsal değerlerimizi koruyamadığımızda, sahiplenmediğimizde, ortadan kalkmaları kuvvetle muhtemeldir. Bu nedenle devletsiz ve iktidar dışı bir halk ve onun inanç sahibi kesimler olarak ekmek kadar, su kadar örgütlenmeye ihtiyacımız vardır. Ekolojik komün ve meclisler esaslı dikey olmayan yatay örgütlenmemiz üzerinden ana dilimizi öğrenmek ve öğretmek, sanat ve edebiyat alanında Kürt Rönesansını yaşamak, inancımızın hakikatini açığa çıkarmak, Raya Heqi inancının sosyal ve kültürel değerlerini yaşatmak ve toplumsallaştırmak, bu değerleri gelecek nesillere aktaracak kurumsallığa kavuşturmak yurtseverliğin en temel görevleri olmaktadır. Bu görevleri yerine getirmek için; 

a- Devletsiz bir halk ve bu halkın inanç sahiplerinin BM nezdinde statü sahibi olmasına dönük diplomatik ve kültürel çalışmalar içinde olmak. Statü eldesine stratejik yaklaşmak. 

b- Komite, komisyon, komün ve meclis örgütlenmelerini gerçekleştirmeliyiz, 

c- Akademiler açmalı, bu akademilerde dil, kültür, inanç ve inanç değerleri kurumsallaştırmalıyız. 

d- Yaygın ve nitelikli halk çalışması yapmalı, her toplumsal kesimin özgünlüğü esasıyla meclisleşmeye gitmeliyiz.     

23.11.2025

Demir Çelik

aryen_ecovillage_azadroni

Demir Çelik Yazdı:             

1.) Otantik doğa inancı oluşum sürecini geride bırakmış, kutsal mekanlarından koparılmış olmanın sancılarını derinden yaşamaktadır. Yaşanan (Kentli) Alevilik ise oluşum sürecini henüz tamamlamamış olup teolojisi, kurumları, ana referansları ve kimlik unsurları bakımından nihai formuna henüz ulaşmış değildir. Otantik Alevilik, tarihsel gelişimini geride bıraktığından inanç esasları, sosyal ve kültürel kavramları ve inanç değerleri oturmuş olmakla birlikte yapılan müdahalelerle başkalaşımı yaşamaktadır. Buna karşın yaşanan Alevilik, teolojisi, kurumları, ana referansları ve dinî-sosyal yapılanması henüz tam oturmuş değildir. Bu anlamda otantik Alevilik kavram, kuram ve değerleri ile çoğu zaman çelişmekte, yer yer çatışma hali yaşanmaktadır. Devletin ideolojik aygıtlarının kuşatıcılığında ve yaşayan Alevilik anlayışı sonucu Otantik Alevilik, çözülme sürecindedir. Buna karşın Yaşayan Alevilik doğum sancısı yaşamaktadır. Otantik Alevilik, tarihte yaşanmış olup bugün artık yaşlı Alevilerin nostaljik özlemi hâline dönüşmüştür. Öte yandan, Yaşayan Alevilik genç ve orta yaşlı Aleviler arasında canlı bir şekilde yaşanmaktadır.                                               

2.) Otantik inanç kırsaldır. Buna karşın Yaşayan Alevilik kentseldir. Otantik doğa inancı, ortaklaşmacı ekolojik komünal toplumun ahlaki ve politik değerleri olarak ortaya çıkmış ve tarihi boyunca doğa ile iç içe olma karakterini hep koruya gelmiştir. Türklerin İran-Anadolu ve Mezopotamya’yı işgal etmeleri ile coğrafyada başlayan İslamlaşma giderek tüm coğrafyada etkili olur. Bu etkili olmada şüphesiz Ahmed Yesevi ve onun halifelerinin büyük rolü vardır.

16. yüzyıl Anadolu’ da şekillenen Kızılbaş Aleviliğinin ana damarı bu gelenekle başlar, Şah İsmail (Şah Hatayî) ile zirve yapar. Şii İslam’ın da kendi içinde kadim inancın izlerini belirgin bir şekilde taşıyan inanç motifleri ve mitolojik anlatıları ile giderek farklılaşan, On İki İmam ve İsmaililik olmak üzere iki Şia eğilim özellikle 1514 Çaldıran soykırımı sonrasında yaygınlık kazanır. Safevi devleti kurulduktan sonra yönetim anlayışının hızla şehir kültürüne adapte olması, kurucu Kızılbaş unsurların yavaş yavaş sisteme yabancılaşmasına neden olmuştur. Ancak yine de askeri aristokrasinin belkemiğini oluşturan Kızılbaş oymakların, Safevi devletindeki etkinliklerinin tamamen ortadan kalkmamış, iki yüz yıla varan bir süre boyunca etkili olmaya devam etmiştir. Safevi devletinin önce On İki İmam Şiası ekseninde örgütlenmesi, 18.nci yüzyılda tamamen yok olması sonucu, Osmanlı topraklarında kalan Kızılbaşları kendi kaderleriyle baş başa bırakır. Bu süreçte Osmanlı Kızılbaşları, şehir merkezlerinden iyice uzaklaşarak “devletin olmadığı alanlarda” bir sosyal-dinî düzen kurarlar. Bu inançsal ssistem Ocaxlar, aşiretler ve jiyar u diyarlar gibi toplumsal formlarla, cem, musahiplik ve kirvelik kurumsallığı üzerinden hayat bulur.

Dolayısıyla Cumhuriyet’in ilk 60 yılı, Kızılbaş Alevileri için ne teoloji, ne de sosyal düzen bakımından köklü değişimlere sahne olmaz. Alevilerin tarihleri boyunca yaşadıkları en köklü dönüşüm, 20. yüzyılın sonlarında başlayan ve devam etmekte olan bu dönüşümün daha öncekilerden çok daha derin ve kapsamlı olacağını tahmin etmek zor değildir. Zira bu dönüşümün sebebi öncekilerden çok farklı ve çok daha etkilidir. Alevi toplumu, tarihinde ilk defa kitlesel olarak şehirlere göçmek durumunda kalmıştır. 1980’lerde hızlanan ve bugün artık neredeyse tamamlanmış olan bu şehirleşme süreci, Aleviliği ciddi bir kriz içine sokmuştur. Bütün boyutlarıyla kırsal bir karakter taşıyan otantik Alevilik, şehir koşullarında hem inanç değerlerini sürdüremez, Ocaxlar başta olmak üzere kimi kurum ve kurumsal kimlikler şehir hayatı içinde varlığını devam ettirme imkânından yoksun kalır.

Örneğin musahiplik otantik Aleviliğin omurgasını oluşturan ana kurumlarındandır. Otantik Aleviliğe göre musahip tutmayan bir kişi Alevi sayılamaz. Ne var ki, ekolojik köy komünleri ve kırsal yaşamda son derece işlevsel olan musahiplik, şehir hayatında büyük oranda terk edilmiştir. Aynı durum Pîr ocaklarının teolojik ve sosyal sistemdeki konumu ve Pîr-talib ilişkisi için de geçerlidir. Pîrler geleneksel yol önderi olmalarından ileri gelen otoritelerini yitirmişlerdir. Keza Cem’ de ciddi dönüşümlere uğramıştır. Otantik Alevi toplumunda cem ibadetinin ana işlevi toplumsal barışı sağlamak, dilsel, kültürel ve kimliksel ihtiyaçları karşılamaktır. Ancak kentlerde yürütülen cemler sıradan müzikal gösteriden öteye geçmezler. Netice olarak, Alevi toplumunun kitlesel olarak şehirleşmesi, Aleviliğin kendisinde de bir dönüşümü kaçınılmaz kılmıştır. Bugün için bu inşa sürecinin çoktan başladığını ancak nihai sonuca ulaşmaktan henüz çok uzak olduğunu söyleyebiliriz. Süreç tamamlandığında, karşımıza Otantik inanç değerlerine yabancılaşmış olan bir Kent Aleviliğinin çıkacağı açıktır.                                                            

3.) Otantik Alevilik inanç merkezlidir; Kentli Alevilik kimlik merkezlidir. Otantik inançta gerek bireylerin iç dünyaları, gerekse toplumsal yapılanma inanç referanslarına göre şekillenmiştir. Dolayısıyla otantik Alevilikte Alevi olmanın temel ölçüsü ve kıstası, inancın değerlerini ne denli içselleştirdiği ve sürdürdüğü ile ilgili olan bir durumdur. Sadece inanç ritüellerinde değil, gündelik hayatın her aşamasında inanç değerleri ve kutsalları ile yaşanan ruhani bir bağ vardır. Buna karşın, kentli Alevilik inanca fazla vurgu yapmaz. İlgisi daha çok kimlik inşası üzerinedir. Kentli Alevilik, bağımsız bir “Alevi kimliği” ve bu kimliğe mensup bir Alevi kitlesi inşa etmektir. Adı Alevi olan bu kimliğin inançsal içeriği ancak ikinci planda gelmektedir. Kentli Aleviliğin inşa süreci siyasi ve sosyal içeriği ağır basan kimlik tartışmaları üzerinden yürümektedir.

Bu durumun Alevi toplumunun kent hayatında kendilerine bir yer edinme çabasıyla doğrudan bağlantısı olduğu açıktır. Kent hayatında kendilerinden olmayanların da bulunduğu kamusal alanla tanışan Aleviler, aleni olarak kendilerini ifade etme zorunluluğu ile karşı karşıya kalmışlardır. Bu zorunluluk kent hayatına uygun bir kimlik inşası ihtiyacına Alevileri zorlayan olmuştur. Öte yandan, Türkiye genelinde hissedilen Sünni dindarlaşmada, Aleviler tarafından kentteki varlıklarına karşı bir tehdit olarak algılanmıştır. Bu Sünni tehdit algısı, Alevi toplu-munun “Alevi” adı etrafında kenetlenmelerine neden olmuştur. Ancak, hissedilen tehdit tamamen dini içerikli olmasına rağmen, bunun karşısındaki Alevi reaksiyonu, oldukça seküler bir karakter geliştirmiştir. Yükselen Sünni dindarlık karşısında, inanç merkezli bir Alevi dindarlığının yerine seküler karakterli bir Alevi kimliğinin ortaya çıkması değerlendirmeye değer durum olmaktadır.

Kimi yazar ve siyaset bilimcisine göre bu durumun nedeni; Alevi teolojisinden kaynaklanmaktadır. Bu görüşe göre Alevilik zaten seküler bir damarı kendi içinde barındırmaktadır; o yüzden ortaya çıkan seküler karakterli Kentli Alevilik, geleneksel Aleviliğin inanç esaslarıyla özde çatışmamaktadır. Bu görüşün en ateşli savunucuları sol kökenli Alevi aydınlarıdır. Ne var ki bu görüşe ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Gerek yazılı kaynakları, gerekse hâlâ yaşatılan inanç değerleri dikkatle incelendiğinde, Otantik Aleviliğin güçlü inanç vurgusu çok öndedir. Şekillenmekte olan Kentli Aleviliğin seküler karakteri, Aleviliğin özünden ziyade 20. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan gelişmelerden ileri gelmektedir.

Bugün Alevi hareketini yönlendiren kişilerin önemli bir kısmı 60’lar ve 70’lerde sol hareket içinde bulunmuş insanlar olup bireysel hayatlarında, inancın yeri ve önemi yok denilecek kadar az olanlardır. 80’lerden sonra tekrar Aleviliği keşfeden bu insanların, Aleviliği Pîrlerin veya ekolojik köy komün yaşamlarında geleneksel dokusunu hâlâ koruyan Alevilerin görüldüğü gibi görmeleri iki sebepten dolayı beklenemez. Pîrleri “emek sömürücüsü” olarak görüp şiddetle eleştiren sol hareketlerin etkinliğini yitirmesi sonrasında Aleviliğe dönüşleri, inanca duyulan ihtiyaçtan çok sosyal ve siyasi mücadele yürütme amacını güder. İkinci neden ise, Alevi aydınları Alevi toplumunun okumuş şehirli kesimi olduğundan Otantik Aleviliğin, Kentli Aleviliğe dönüşümü sürecine öncülük etme fırsatını yakalamış olmalarındandır. 80’lerde ve 90’larda Alevi hareketinin öncüleri tarafından geliştirilen bu yaklaşım, geniş Alevi toplumu tarafından aynen paylaşıldığını söylemek çok zor olsa da, bugün itibarıyla bu yaklaşımın etkinlik bakımından hâkim görüş olduğunu belirtmek gerekiyor.

Modern Alevilik, kendisini yüzyıllardan süzülüp gelen insanı ve doğayı sevip koruyan inanç esasları üzerinden inşa etmek yerine, Kentli Aleviliğin ana eksenini siyasi ve kültürel kimlik arayışının oluşturduğu görülmelidir. Sol aydınların öncülüğündeki Alevi hareketlerinin öncelikli amacı; Türkiye’de Alevilerin inançsal, sosyal, siyasi ve kültürel haklarını tam güvence altına almaktır. Alevi varlığının inançsal ve dinsel içeriğinin nasıl şekillenmesi gerektiği üzerinde fazla durmamaktadırlar. Daha çok ulus devletin inkârı önüne geçme hedefine kilitlenme hali yaşanmaktadır. Otantik Aleviliğin tarihsel hakikati, inancın ahlaki ve politik değerleri bu politik öncüler için çokta önemli olmamaktadır. Onların esas aldıkları konular; Madımak katliamının anılması, Alevi köylerine cami yapılmaması, Diyanet İşleri Başkanlığı ve mecburi din derslerinin kaldırılması, cem evlerinin statüsü gibi konulardır.

Halbuki toplumsal bir hareketin oluşması ve başarısı için üç şart gereklidir:

1.) Etrafında kolektif bir kimlik oluşturma ve ortak simgelerle bunu sürdürme düşüncesinin varlığı,

2.) Toplumsal bir çatışmaya odaklanan grup çıkarı ve bunu destekleyen bir ortak düşmanın varlığı,

3.) Toplumsal değişim için mücadele kararlılığı. Bu üç şartın tamamı Kentli Alevi hareketinde bulunduğundan giderek kentlerde “kümeleşme mekanları” üzerinden örgütlenmeleri kolay olmuştur.

1980’lerden itibaren İktidar İslam’ın kamusal alanda görünürlüğünün artırması sonucu Alevi toplumunda da ciddi tehdit algısı oluşmuştur. Bu temelde Kentli Alevilik, kendisini düşünsel ve inançsal yönde Sünni karşıtlığında konumlandırmakta ve motivasyonunu “asimilasyon korkusundan almaktadır. Kentli Alevilik süreç içinde oluşan kimlikte esas belirleyici unsurun Sünnilik olması nedeni ile etki-tepki esasıyla hareket etmekte, öteki gördüğü Sünni İslam’a mesafeli durduğundan, ortak asgari müşterekte yan yana gelememektedirler. Kentli Alevilik, tarihsel referanslarına atıf yapmak yerine, Sünni İslam’ın değerlerine ve kurumlarına atıf yapmakta, kendisini daha çok bu karşıtlık üzerinden tanımlamaktadır. Enerjisini ve duyarlılığını Sünni çoğunluğun en temel haklarını gasp ettiği argümanından alan Alevi hareketi, temel amacını “bu haksız düzenin sona erdirilmesi ve Alevilerin de eşit yurttaş olarak toplumdaki hak ettikleri yere kavuşması” olarak belirlemiştir.

Görüldüğü gibi, siyasi, sosyal, kültürel ve hukuki boyutları söz konusu olduğunda Kentli Alevilik oldukça nettir. Ancak iş Alevi kimliğinin inanç boyutlarına geldiğinde, durum sıkıntılı bir hal almaktadır. Alevi hareketi öncelikle din ve inanç konularına eğilmemekte, varlık-yokluk meselesi olarak gördüğü kimlik inşası mücadelesini esas almaktadır. Kentte bir taraftan Sünni çoğunluk, diğer taraftan devlet karşısında toplumsallığı dağıtılmış halde bulan Alevilik, bu anlamda kendileri için “tanınma” konusu hayati konu olmaktadır. Alevi hareketi, siyasi ve kültürel alandaki mücadelesinde belirli bir noktaya geldikten sonra inanç esaslarını da belirginleştirme zorunluluğu ile karşı karşıyadır. Alevilik ya geleneksel tarihsel hakikatine ve inanç değerlerinin referanslarına geri dönerek hayatın gereklerine göre yeniden yorumlayacak, ya da inanca dair her şeyle arasına mesafe koyarak seküler karakterli sosyokültürel bir kimlik olarak şekillenecektir.

Kentli Alevi hareketi, inanç meseleleriyle fazlaca ilgilenmemesine rağmen, Alevilik aidiyetinin belirlenmesinde dinsel referansların vurgusu da her geçen gün arttığından ilginç bir dindarlık anlayışını Alevilere dayatan bir karaktere de sahiptir. Örneğin, cemin ibadet, cem evinin ise ibadethane olarak kabul edilmesi yolunda mücadele etmek, Alevi dindarlığının en önemli göstergesi olmaktadır. Ancak cemin özünü oluşturan ibadet boyutu ve o ibadete anlamını kazandıran inançlar önemsenmemekte, hatta gereğinde çekinmeden müdahale edilebilinmektedir. Söylem ve yaşamda birbirine taban tabana zıt bu durum, bize Kentli Aleviliğin birbiriyle iç içe geçmiş iki ana olgu üzerinden şekillendiğini göstermektedir.

 Sekülerleşme ve dindarlaşma Kentli Alevilik içinde aynı anda gelişen ve giderek Alevileri kapsayan bir paradoksa dönüş-müş bulunmaktadır. Bir yandan Otantik Alevilik ile Kentli Alevilik arasında, diğer yandan da Kentli Alevilik içinde sekülerleşme ile dindarlaşma arasındaki çelişkiler, geleceğin Aleviliğini belirleyecek gibi görünüyor.

4.) Otantik Aleviliğin en temel taşıyıcı kurumu Ocaxlar’dır. Ocax Pîrlerinin yol önderliğinde, musahiplik ve cem inancının sürdürülmesinin en temel ritüelleridir. Kentli Aleviliğin taşıyıcısı dernekler ve cem evleridir. Şehirleşme ve inanç yerine kimlik edinme arayışı, Aleviliğin temel kurumlarında da dönüşmeye zorlayan olmuştur. Otantik Alevi toplumunun inançsal ve sosyal düzenini ayakta tutan ana kurumlar dede ocakları, musahiplik ve cemdir. Fertlerin dinî ve sosyal hiyerarşideki yerleri, birbirleri ile ilişkileri, gündelik hayatın işleyişi, anlaşmazlıkların düzenlenmesi gibi hayatın her alanı bu ana kurumlar sayesinde düzenlenir. Musahip tutmaksızın Alevi olup hakikat cemlerine katılmak hiçbir şekilde mümkün değildir. Her sonbaharda yapılan görgü cemleri, toplumun iç düzenini, kültürel ve sosyal istikrarını sağlamaya hizmet eder. Ayrıca yıl boyunca yapılan diğer cemler bir yandan kolektif bilinci beslerken, diğer yandan da her bireyin topluma, Pîre ve birbirine karşı konumunu ve sorumluluklarını bilincine çıkarma işlevi görürler. Kırsal inançtan bir kimsenin Alevi sayılabilmesi için şu üç şart gereklidir;

1.) Kalıtsal olarak Alevi bir anneden doğmuş olmak.

2.)Ocax Pîr’ine bağlılık. 

3.) Musahip sahibi olmak, hayat boyu onun şartlarını yerine getirmek.

Kentli Alevilikte Alevi anneden doğmuş olmanın dışında diğer şartlar işlevini ve tarihselliğini yitirmiş durumdadır. Bu nedenle Kentli Alevilik başka yeni kurumlar geliştirmekte ve kendisini o kurumlar etrafında inşa etmektedir. Kentli Alevi hareketi, dernekler, vakıflar, cem evleri, dergâhlar ve kültür evleri üzerinden kendisini örgütler. Cem evi, dernek veya vakıf adı altında bir araya gelip kolektif varlığı ortaya koymak, Alevilerin kent ortamında kendilerini ifade etmelerinin ilk ve en etkili aracı olmuştur. Alevi hareketinin Sünni karşıtlığı üzerinden kendisini konumlandırması sonucu, dernekler inançsal ve dinsel karakter kazanmaya başlarlar.

Bu anlamda esasen dünyevi olan dernek ile dinsel çağrışım yapan vakıf ve cem evleri, yapısal ve işlevsel bakımdan bir birine tamamen bağlı ve birbirini tamamlayan bütünün parçaları konumundadır. Her cem evi ya doğrudan bir dernek tarafından kurulmakta veya büyük oranda bir dernek gibi işlev görmektedir. Kentli Alevi artık sık sık kalıtsal olarak bağlı olduğu Pîr’in huzuruna çıkmamakta, musahip tutmamaktadır. Zira onun için Alevi olmanın ölçütleri değişmiştir. Mahallesinde bulunan bir cem evine ara sıra gidip orada ceme katılmak veya derneğe üye olmak grup aidiyeti için yeterli sayılmaktadır. Daha da önemlisi belirli konularda öngörülen siyasi tutumları benimsemek ve Sünni İslam’ın yasak kıldığı bazı eylemleri yapmak Kentli Alevi kimliğinin çok daha belirgin unsuru haline gelmektedir. Buna göre Pirini reddeden, görgüden geçmeyen, musahibi olmayan bir insan çok rahatlıkla “gerçek Alevi” benim diyebilmektedir.                                                                                           

5.) Otantik Aleviliğin inançsal-sosyal ilişkisi; “pîr – talib ilişkisi” üzerinden yaşan-maktadır. Buna karşın Kentli Alevilik “cem-evi – cemaat ekseni” etrafında şekillenmektedir. Otantik Alevi toplumunun tamamını bu iki toplumsal tabaka oluşturmaktadır. Pîrlerden oluşan Yol önderi olma konumu ile taliplerden oluşan inançlılar topluluğu dikey olmayan yatay toplumsallığı ile inancın devlet dışı toplumsallığını oluşturur. Bu toplumsallık bireysel düzlemi aşan, aşiretler konfederasyonu düzlemi üzerinden kurulmuştur. Belirli bir aşiretin mensubu talib Aleviler, Ocax tabir edilen soydan gelen Pîrlere bağlıdırlar.

Alevi toplumsal örgütlenmesine bakıldığında, talib aşiretler ile Pîr Ocaxları arasında oldukça girift bir ilişkiler ağı söz konusudur. Bu ilişkilenmede zaman zaman ocağa bağlı talip kümesine dışarıdan girişler ve çıkışlar olsa da, esasen sistemin omurgasını soy esasına bağlı Ocax Pîrleri ile büyük sosyal aşiretler arasında oluşan inançsal, kültürel, siyasal ve sosyal ihtiyaçların, devlet ve iktidar dışı karşılanması ilişkisinin esas olduğu gerçeği görülmeye değerdir. Kentli Alevilikte ise, soy grupları arasındaki bağ hızla dağılmaktadır. Pîrler ve talipler arasındaki ilişki kalıtsal ilkelere bağlı sosyal gruplar üzerinden soyut bir düzlemde yapılması, kent hayatında işlevsel değildir. Kent hayatı dinsel pratiklerde daha somut esaslara dayalı bir kurumsal yapı ve mekânsal varlık talep etmektedir. Aleviliğin bu talep karşısında ürettiği mekan cem evi olmuştur.

Otantik Alevilikte cem ve cem etrafında şekillenen inançsal, kültürel ve sosyal hayatın sürdürülmesinde mekân birincil öneme sahip değildir. İnançta esas olan inancın ahlaki ve politik ilkeleri ve inanç sahiplerinin kendi toplumsallıklarında yaşattıkları sosyal ve kültürel değerlerdir. Halbuki Kentli Alevilikte Cem başta olmak üzere inancın değerlerinin içi boşaltılmış, cem evi veya mekanlarda gösteri şölenine dönüştürülen sıradan ritüeller olmuşlardır. Kentleşme ile birlikte ruhani ve toplumsal ilkelerden ve inanç ritüellerinden biçimsel ve gösteri esaslı sembollere dönüşmesi, Alevilerin inançsal, kültürel ve sosyal dokusunun ana ilkelerini dumura uğratmıştır. İnancın dikey olmayan yatay Ocax sistemi yerine, mekâna dayalı ilişki biçimi gelişmeye başlar. Artık Ocak Pîr’ i “cemevi dedesi” olmaya, talib ise Ocaxa bağlı talip olma yerine oturduğu mahalle veya semtteki cemevi üyesi olur. Birey cem evini istediği gibi seçme ve gerektiğinde değiştirme özgürlüğüne sahiptir. Halbuki Otantik Alevilikte birey bağlı olduğu Ocax’ı değiştirme hakkına sahip değildir. Mekânın Alevi inancında merkezi konuma gelmiş olması, Ocaxlar‘ın geleneksel demokratik otoritesini zayıflatan, süreç içerisinde dağıtan olur. Artık Aleviler  kendilerini bağlı oldukları Ocaxlarla değil üyesi oldukları cemevleri ile tanımlayacak, cemevinde hizmet yürüten dedeye bağlı olmayı kendisini mükellef görecektir.

Pîr Ocakları etrafında aşiretler konfederasyonu üzerinden kendisini örgütleyen Alevi toplumsallığı, Kentli Alevilikte “cem evi cemaatı” örgütlülüğüne dönüşür. Süreç içerisinde cemevi cemaatına dayalı Alevi toplumsallığında Pîr ile talip arasındaki soya dayalı ilişki anlamını kaybedecek, cem-evinde dedelik yapan kişinin dışındaki Ocakzâde Pîrlerle talip Aleviler arasında inançsal, kültürel ve sosyal ilişki kalmayacak kadar zayıflamıştır.                                                                                      

6.) Otantik Alevilik doğa ve ekolojik toplum merkezlidir; Kentli Alevilik ise birey merkezlidir. Gelenekçi toplumda Alevi olmak her şeyden önce toplumsal bir aidiyeti ifade eder. Kişinin Alevi olup olmadığını belirleyen en temel faktör, Alevi toplumunun bir parçası olup olmamasıdır. Daha da açık ifade ile Alevi toplumun içinde, Alevi bir anneden doğmuş olmaktır. Misyonerlik söz konusu olmayıp, sonradan Alevi olmanın mümkün olmadığı bir hakikat yaşanmaktadır. Bununla birlikte Alevilik inancının sınırlarını kalıtsal, ırki unsurlar belirlememekte, Alevi teolojisi ve inancın ahlâki politik değerleri Aleviliğin sınırlarını belirleyen olmaktadırlar.

Bu anlamda, Alevi teolojisi ve değerleri evrensel ve hümanist bir karaktere sahiptirler. Alevi inanç toplumsallığında, inanç kadar siyasi, kültürel ve sosyal değerlerinde belirleyici olduğu görülmektedir. Bu gerçeklikle birlikte, tarihsel süreç içinde Alevi inancı dışarıdan müdahalelerle etnik karakter kazanmaya başlar. 1514’deki Çaldıran Savaşı öncesinde Şah İsmail’in Anadolu’daki halklar üzerinde büyük bir etkisi vardı. Türk, Türkmen, Tahtacı Alevileri ile birlikte Kürt Raa (Rêya) Heqî inancından insanları Ehl-i Beyt üzerinden İslam ile ilişkilendirmenin yoğun faaliyetleri içinde olur. Çaldıran savaşı sonrasında bu etki bir nebze kırılsa da bugünlere devam eden bir etkisi söz konusudur. Osmanlı İmparatorluk sınırların içinde kalan Kızılbaşların Safevi merkezi ile irtibatları zayıflasa da, Sünni İslam yerine Hz.Ali ve Ehl-İ Beyt üzerinden Şia İslam ile kendilerini tariflemeleri kesintiye uğramaz. Netice itibari ile Kürt Aleviler, Osmanlı otoritesi altındaki kuşatılmışlıkta hem evrensel- ekolojist ve hümanist değerlerini Ocaxlar sistemine dayanarak sürdürmeye bakmışlar, hem de yer yer coğrafyalarında tek egemen din olan İslam’ın bir kısım değerlerini kendi tarihsel misyonlarına uygun güncelleyerek özgünlüklerini korumaya çalışmışlardır.

Son beş yüz yılda oluşan siyasi, dinî, kültürel ve sosyal hegemonyada Aleviler, Sünni İslam’ dan mümkün olduğunca kendilerini uzak tutmaya bakmışlardır. Ancak  ilk defa cumhuriyet tarihinde 1925‘de Tekke ve Zaviyelerin kapatılası sonrasında, özellikle 1950’lerde başlayan hızlı kentleşme ile birlikte Aleviler, giderek asimilasyona uğrama durumu yaşamaya başlarlar. Son yirmi yılda Şia İslam’ın Ehl-İ Beyt değerleri üzerinden kendilerini Şia tarifleme yerine, İslam’ın özü olduğu iddiası ve söylemi öne çıkmaya başlar. Beş yüz yıla yakın bir süre katı şekilde devam eden bu mesafe koyma hali, son yıllarda giderek daha silik hal almaktadır. Dil ve kültür bakımından Türk bir Alevi ile Sünni Türk arasında hiçbir farkın olmadığına benzer bir ilişki, Kürt Alevi ile Sünni Kürt arasında da bir farka rastlanmaz olur.

Dolayısıyla, inançsal anlamda keskin bir yalıtımla kendi içine kapanan Alevi toplumu, farklı dinden olan ancak aynı dili konuşan, aynı kültürü yaşayan ve yaşatan toplum kesimleri ile etnik aidiyet noktasında buluşabilmektedirler. Alevi toplumunun tarihsel gelişim koşullarında, kendisini kuşatan dış dünyadan yalıtılmışlık, toplumun kendi içindeki sosyal ve inançsal bağların daha da güçlenmesine yol açmaktaydı. Otantik Alevi toplumsallığında inançsal, kültürel, sosyal, siyasal ve hukuksal alanlar iç içe geçmiş olup, devlet ve iktidar dışılığın özgünlüğü ile toplum etik kurallarıyla işleyen bir hakikat yaşanmaktaydı.

Ancak Kentli Alevilikte toplumun etik kuralları yerini devletin sınırlarını çizdiği bir hukuka ve bu hukukun yazılı metinleri olan yasa ve Anayasalarına bırakır. Kentli Toplumun teoloji ve ibadet pratiği ile Alevi öğretisi Heq-insan, toplum-insan ilişkisinden çok insan-insan ilişkisine dönüşür. Otantik Alevilikte, Alevi toplumunun var olmadığı bir yerde bireyin tek başına, Alevi inancının gereklerini yerine getirmesi mümkün değildir. Otantik Aleviliğin olmazsa olmaz şartı: inanç sahiplerinin Pîr’i ile sürekli ilişkide olması, yılda en az bir kez Pîr’in taliblerini ziyaret etmesi, cemlerde inanç sahiplerinin dilsel, kimliksel, inançsal, kültürel ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamak, yaşanan sorunlarına çözüm geliştirmek ve musahip olmaktır.

Görüldüğü gibi bütün bu eylemler tamamen sosyal karakterde olup bireyin tek başına yerine getirmesi mümkün değildir. Bu faaliyetlerin sürdürülmesi, ancak inançsal ve toplumsal bir yapının varlığına bağlıdır. Oysa modern hayat bireyselliği âdeta kutsama derecesinde ön plana çıkarmaktadır. Kentleşme Otantik Alevi toplumsallığını çözmektedir. Dolayısıyla geleneksel anlamda Alevi olarak var olmayı âdeta imkânsız kılmaktadır. Bir başka deyişle Otantik Alevilik “bir toplum dini” iken, Kentli Alevilik, “birey dini” olma durumu ile karşı karşıyadır. Bu gelişmeler sonucu olarak, hem öğreti, hem ibadet, hem de inançsal ve sosyal ilişkiler alanında, bireyin belirli bir yapının varlığına ihtiyaç duymaksızın Aleviliğini yaşayabilmesi mümkün görünmemektedir. Kapitalist modernitenin kapalı-kompakt toplum yapılarını çözüp bireyselliği dayatması sonucu, Aleviler artık soy esasına bağlı bir Alevilik aidiyetinden ziyade, tercih ve liyakate dayalı bir aidiyet söz konusudur.                            

7.) Otantik Alevilik, tarihi direnişçi çizginin bellek ve tarihselliğine sahiptir; Kentli Alevilik, Kemalist çizginin etkisinde, yakın tarihin mağduriyetleri üzerinden kendisini konumlandırmaktadır. Ulus devlet ideolojisi ve kentleşme süreci, Alevi bilincinin dumura uğratıldığı süreçler bütünü olmuştur. Otantik Alevi ortak belleği; Heq (Haq), Xizir, Ziyaretler, Ocax, Pîr kültü etrafında şekillenen efsanevi-mitolojik menkıbeler üzerine kuruludur.

Kentli Alevilik, başta Hz. Ali ve Hz. Peygamber olmak üzere Ehl-i Beyt menkıbeleri, Kerbelâ, Eba Muslim, Hacı Bektaş-i Veli gibi İslam tarihinde yer alan önemli şahsiyetlerin etrafında şekillenmektedir. Kentli Alevi inanç sahipleri bu ana bellek hafızası yanı sıra, ocak kendi atalarına dair anlata gelen menkıbelerde ana belleğin yerel uzantıları olmaktadırlar. Ne var ki Kentli Alevi ortak belleğini teşkil eden bu menkıbeler olağan üstü ve abartılı söylemlerle süslüdür. Eğitim süreçlerinden geçmiş olan Alevi, bu menkıbelere inanmamakta ve abartılı söylemlere fazla itibar etmemektedir. Kentli Alevilerin sosyal, inançsal, psikolojik ve entelektüel ihtiyaçlarına cevap vermeyen bu menkıbeler, kuşku ve ikirciklik nedeni olsalar da alternatif inanç değerlerini oluşturamadıklarından baskın olana razı olmak durumunda kalmışlardır.

Bugün her alanda Alevi ortak belleğinde, çok ciddi düzeyde başkalaşım ve değişim yaşanmaktadır. Kerbela kültü, Hz. Ali cenkleri ve muhtelif evliya menkıbeleri yanı sıra Maraş, Çorum, Madımak ve Gazi katliamları, Diyanet, asimilasyon tartışmaları, cem evi statüsü gibi konular ortak hafıza durumuna gelmişlerdir. Tarihsel bellekteki bu kayma, tarihi inancın ahlaki ve politik değerleri, sosyal ve kültürel yaşam değerleri Alevi belleğindeki canlılığını yitirirken, Atatürk ve Cumhuriyet değerleri ön plana çıkmaktadır. Ulus devlete kadar, Otantik Alevilerin değerleri de kahramanları da farklıydı. Ancak ulus devlet inşası sonrası süreçte Aleviler, Kemalizmi benimseyerek tarih algılarında, Atatürk’ün karizması tartışılmaz bir konuma yerleştirmişlerdir. Ancak birinci ve ikinci nesil Kentli Alevilerde yaşanan bu durum, son zamanlarda değişmeye başladığı, tarihsel-mitolojik kahramanların daha fazla öne çıktıklarını söyleyebiliriz.

8.) Otantik Alevilik sözlü aktarılan destanlar, deyişler, duvaz ve şiirlerle kendisini yeni nesillere taşırabiliyordu. Halbuki Kentli Alevilik; Buyruklar, Velayetnameler, belirli âşıkların (ozanların) deyişleri ana referanslar olarak kabul edilmektedirler. Otantik Aleviliğin ortak referansları, gevşek ve geçirgen esnekliğe sahiptirler. Daha çok ocax Pîrlerinin anlatım ve aktarımları ile vücut bulmaktaydı. Kentli Alevilik Buyruk, menkıbeler gibi metinler üzerinden Aleviliğin hem teolojisi, hem de sosyal-inançsal değerleri şekillenmektedir.

Ancak bahsettiğimiz bu ortak referansların tam bir netlikten uzak olduğunu ifade etmek gerekir. Buyruklardan başlayacak olursak, öncelikle, “buyruk” kavramı bir kitaba değil bir yazın türüne karşılık gelmektedir. Bugün elimizde bulunan yüzü aşkın buyruk nüshalarının her biri kendi hikâyesi, içeriği ve işlevi ile özgün metinlerdir. Nüshalar arasındaki bu farklılaşmalar, Aleviliğinin geneline dair buyrukların kaynak olarak kullanılmalarını sorunlu hale getirmektedir. Zira burada “Hangi buyruk?” sorusu haklı olarak gündeme gelmektedir. Kızılbaş Alevi yolunun en büyükleri arasında kabul edilen, özellikle cemlerde nefesleri dillendirilen ozanların (şairlerin) divanları mevcut nüshalar itibarıyla çok sonraları kaleme alınmıştır. Hatayi divanının diğerlerine nazaran daha eski nüshalarının mevcut olsa da, Hatayi divanının en eski nüshalarında yer alan deyişler (şiirler) de Kızılbaş Alevi cemlerinde okunan deyişlerden dil ve tema bakımından dikkate değer farklıklar içermektedir.

Bu anlamda Alevi inancının herkesçe kabul edilen ortak bir referans çerçevesinin eksikliği ciddi bir sorundur. Kentli Alevilikte belirgin sınır çizmemenin en önemli nedeni, Aleviliğin tarih boyunca Ortodoks bir çizgi geliştirmemiş olmalarıdır. Safevilerin etki alanından koptuktan sonra Osmanlı sınırları içinde baskı altına alınan Alevi toplumu, adem-i merkeziyetçi örgütlenmeye dayalı kendi toplumsallığını sürdürmenin arayışı içindeydi. Ocaxlar‘ın özgün ve özerkliğine dayalı dikey olmayan yatay toplumsallığı siyasi, sosyal ve teolojik anlamda merkezileşmeye ihtiyaç duymuyordu. Otoriter bir merkezin oluşmaması gerek teolojide ve inanç esaslarında, gerekse uygulamalarda sürekler ve bölgeler arası farkların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Bu özgünlük; “el ele el Hakka” düsturu ile çokluk içinde birlik yaşanıyordu. Ulus devlet ile başlayan, kentleşme ile zirveleşen Kentli Alevilik’ te özgünlükler giderek silikleşmekte, aynılaşma ve tekleşme yaşanmaktadır. Bir yandan ulus devletin asimilasyon politikaları, diğer yandan da cem evleri üzerinden yükselen Kentli Alevilik Türk ve İslam olma yolunda hızla değişime uğramaktadır. Sonuç olarak, inanç ve mitoloji ağırlıklı klasik metinler yaşayan Alevilikle organik bağını yitirmekte, dolayısıyla da yaşayan Alevilerin inançlarına referans olabilmesi mümkün görülmemektedir. Alevilik kent koşullarına göre yeniden şekillenirken Pîr ocakları sistem içindeki merkezi konumlarını kaybettiklerinden, Pîrlerin sözleride eski otoriter karakterini ciddi derecede yitirmektedir. Otantik Alevilik sözlü, Kentli Alevilik yazılı karakter taşır. Köy ortamında bir Alevi, inancını ve onun uygulamalarını mürşidinden ve diğer köylülerden ikili ilişki içinde bizzat görerek, duyarak uygulamalı olarak öğrenir. Bu, son derece canlı, dinamik ve sürekli bir aktarım süreci olmaktaydı. Bu süreçte öğrenme eylemi bir kişiden diğerine bilgi aktarımı yüz yüze, söz ve vücut hareketleri aracılığıyla gerçekleştirilmektedir.

Dolayısıyla bilginin varlığını devam ettirebilmesi, sürekli bir aktarım zincirinin varlığı ile mümkündü. Bu zincirde bir halka kopsa bilgi yok olmaya mahkûm olma durumu söz konusuydu. Böylesi bir bilgi aktarımının gerçekleştirilebilmesi için her şeyden evvel özel bir toplumsal kurgu gerekmektedir. Toplumun bütün fertlerinin aynı ortak belleği paylaştığı, aynı inanç ve değerler etrafında kümelendiği ve periyodik ritüellerle toplumsallığın yaşandığı bir ilişkiler ağı gerekmekteydi. Otantik Alevilik bu anlamda, ancak kapalı toplumlarda varlığını sürdürebiliyordu. Otantik Alevi toplumu, kendi içinde çok sıkı ilişkiler ağı oluşturarak, bir yandan dışarıya kapalı, diğer yandan da kendi içinde oldukça istikrarlı bir toplumsallık demekti. Bu toplumsallık inançsal temelli olmakla beraber, sosyal ve hukuki yönleri de olan bu bağlar, toplumsal düzen ve istikrarın teminatı olduğu kadar, inanç öğretisinin de en başta gelen güvencesiydi.                                                                                       

Zaten sözlü aktarım zincirinin kesintiye uğramadan devam edebilmesi ancak böylesine bir toplumsal yapının varlığı ile mümkün olabilirdi. Yüz yüze iletişim ve etkileşimle aktarılan bu bilgilerde her zaman ruhani bir yan vardı. Bu yüzden Bâtıni hareketler yazıya daima şüpheyle yaklaşmış, sırlarını sözlü aktarım zincirine emanet etmeyi tercih etmişlerdir. Çünkü yazıya dökülen bilginin, doğası gereği aleni olma ihtimali yüksektir. Bu durum devlet ve iktidar dışı bir toplumsallık için büyük risk demekti. Bu riski Mani, Mazdek, Babek, Hallacı Mansur, Nesimi başta olmak üzere birçok şahsiyet ağır bedellerle ödemişti bu coğrafyada.

Bir kitap, kendisini elde eden birisine sayfalarını kapatma imkânına sahip değildir. Halbuki bir Pîr gizli bilgileri sadece güvendiği ve aynı kaderi paylaştığına inandıklarına açma, diğer kesimlerden saklı tutma imkânına her zaman sahiptir. Otantik Alevilikten Kentli Aleviliğe dönüşme sürecinde, Alevilik ile ilgili bilgilerin aktarım metodu, yöntemi ve yollarda dönüşmek zorunda kalır. Kentlerde hem iç ilişkilerini hızla kaybeden, hem de dış dünya ile çok yakın temas içinde olan Alevi toplumu, öğretisini yazıya dökerek ortaklaşabilmeye bakar.

Son 30 yıl içinde “Alevilik Nedir?”, “Alevi Erkânı”, “Alevilikte Cem” başta olmak üzere farklı konular üzerine yazılmış yüzlerce kitap, duyulan ihtiyaç üzerine kaleme alınmışlardır. Otantik Alevilikte bilginin esas teması sözlü aktarım yoluyla gelmekteyken, Kentli Alevilikte yazılan eserler, inancı ve ritüellerini detaylı tanımlama amacını güderler. Yazılanlar, daha çok kendisini egemen kültür ve inanca karşı savunma temelli olmaktadır. Kentli Aleviliğin birinci özelliği, Alevi toplumunun iç dinamiklerinde meydana gelen değişimleri içermesidir. İkinci özelliği ise Aleviliğin aleniyet kazanması sonucu, inanca meşruiyete kavuşturma çabası olmaktadır. İnanç dış dünyasından gelen eleştiriler karşısında Alevi yazarlar, sürekli savunma pozisyonu ile inancı ve kendilerini açıklama ve egemen kültür ile tarifleme zorunda kalırlar. İnançsal bilginin korunması ve aktarımında meydana gelen bu değişim, inanç ile ilgili bilgilerin köklü dönüşümüne yol açmıştır. İnancın sırlı sözlerinin matbu metinlere dökülmesi sonucu, hayatı yönlendiren temel değerler olmaktan çıkarlar, standartlaştırılmış dogmatik dinî öğretiye dönüşürler. Eleştirilmez, dokunulmaz kutsallık zırhına büründürülen bu bilgiler karşısında inanç sahipleri, zorunlu itaat pozisyonunda kalırlar. Dinî bilgiye dönüşen inanç değerlerinin aktarımı artık farklı araçlarla, farklı toplumsal pratiklerle sürmektedir. İnanç değerleri artık yeni dini taşıyıcılarının elinde güçlü bir söyleme dönüşerek, bilgiden yoksunların iknasının ideolojik aygıtı olur.

Devletçi sistemin zor ve ideolojik aygıtları ile dışarıdan binlerce yıldan beridir yapılan müdahaleleri yetmezmiş gibi, sol düşüncenin sekter ve yanlış yaklaşımı sonucu inanca yabancılaşma çok daha hızlı yaşanır olur. Ulus devletin ulusçuluk dinini aşamayan sol düşünce, özgün ve özerk yapıları hiçleştiren, yok hükmünde gören yanlış yaklaşımları sonucunda, Alevi toplumsallığının parçalanması daha kolay olur. İnancın ahlaki ve politik değerleri ve onun özgürlükçü tarihi direnişçi çizgisini sahiplenme yerine, ‘sol komünizm çocukluk hastalığı’ anlayışıyla hareket eden Alevi aydın ve sol düşünce sahipleri, inancı ve inanç değerlerini olduğu kadar, Yol önderlerini hakir gören, onları rencide eden olmuşlardır.

Topluma ve toplum hakikatine yaklaşımdaki bu sekter ve yanlış yaklaşımın sonucu, talibine gidemeyen Pîr’ den doğan boşluğu ulus devlet doldurdu. Din, siyaset, hukuk, ekonomi, basın, eğitim ve sosyal politikaları ile Alevilere ulaşan devlet, onları hızlıca başkalaştırmaya tabi tutar. Dışarıdan devletçi ve iktidarcı sistemin binlerce yıllık, içeriden de biz aydınların neden olduğu bu müdahaleler neticesinde Yol yürütülmez, inanç yaşanmaz olur. Açıkçası böylelikle binlerce yıllık tarihin hakikat zincirinin halkları bir bir koparılmış, inancımızın devlet ve iktidar dışı toplumsallığının dağıtılması ve parçalanmasında geriye dönülmez zor ve sıkıntılı bir süreç ile inanç karşı karşıyadır.

23.11.2025

Demir Çelik

IMG_2605

Yazar ve siyasetçi olan Demir Çelik 21 Aralık 1959 tarihinde Gımgım’da (Varto’da) doğdu.

İlkokulun 3. Sınıfına kadar tarım ve hayvancılıkla uğraşılan Badan Köyünde okula gitti.  1966 yılında Gımgım’da deprem olunca Badan köyünden 27 çocuk ile birlikte Adana’nın Ceyhan ilçesine bağlı Mustafabeyli Yatılı İlk Okulu’na götürülür. İlk okulu burada bitiren Demir Çelik, ilkokul sonrasında girdiği sınavda Antakya Devlet Parasız Yatılı Okulu’nu kazanır. Ortaokul ve Liseyi Antakya’da okuyan Çelik, lise bitirme sınavları sonrasında Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni kazanır. Eczacılık fakültesinde 1980 tarihinde mezun olur.

Mezuniyeti sonrasında Varto ilçesinde serbest eczacılık mesleğini yürütür.

1992 tarihinde Antalya’ya taşınır, serbest eczacılık faaliyetine orada devam eder.

– 2004-2009 tarihlerinde Varto Belediye Eş başkanlığı,

 -7 Eylül 2008- 01 Şubat 2010 tarihleri arasında Barış ve Demokrasi Partisi Genel Başkanlığı,

11 Haziran 2011- 15 Haziran 2015 yılları arasında HDP 24. Dönem Muş milletvekilliği yapar.

HDP Belediyelere kayyumun atandığı ve HDP içinde çalışan siyasetçilere yoğun baskıların yaşandığı 2016 yılında Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan Demir Çelik, şu an İsviçre’de yaşamaktadır.

Evli, iki çocuk babasıdır.

Demir Çelik’in yayınlanan kitapları:

  1. Özgürlüğünde Kaldı Gözlerim (Roman), Exil Libris Verlag, Constanta 2019
  2. Devlet, Demokrasi ve Demokratik Özerklik, Exil Libris Verlag, Constanta 2018
  3. Rêya Heqî, Hak yolu, Alevilik, Exil Libris Verlag, Constanta 2017

Berlin, 20.10.2025

Azad Ronî