Juni 2, 2026

Medyadan alıntılar

ibrahim_kaypakkaya_
ibrahim_kaypakkaya_

İbrahim Kaypakaya’nın ‘Kemalizm Ve Milli Mesele’ Hakkındaki Düşünceleri

8 Mayıs 1973 Diyarbakır Sıkıyönetim Cezaevi: İbrahim Kaypakkaya’nın son günlerini hücre arkadaşı Hasan Zengin, ‘Kemalizm, Milli Mesele’ hakkında ezberi bozan hakikat anlatımlarıyla tarihin karanlık sayfalarına ışık tutuyor.

✍ Hasan Zengin Yazdı:

8 Mayıs 1973; Diyarbakır sıkıyönetim tutukevi. Büyük hapishanenin bitişiğinde 12 hücreli bir bölümdeyiz. İbrahim Kaypakkaya 3 no’lu hücrede, ben de 8 no’lu hücrede ikamet etmekteyim.

Kahvaltı sonrası saat 8-9 arası; İbrahim Kaypakkaya, Nöbetçi Er Paşa’ya banyo yapacağını söyledi.

Paşa:

-Bir dakika İbrahim abi, komutana talebini ileteyim, yardımcı ol derse isteğini yerine getireceğim.

Yarım saat sonra, Paşa, bir piknik tüpü, bir boş yağ tenekesi, sabun ve jiletle hücreye geldi. 1 no’lu hücre, Kaypakkaya’nın banyo yapması için nöbetçi Er Paşa tarafından hazırlandı.

Paşa hücreme gelerek:

-Abi, bana yardım et Kaypakkaya’yı beraber yıkayalım dedi,

Ben de:

-Olur dedim

Ve üç no’lu hücreye beraber gittik. İkimiz Kaypakkaya’nın koltuk altlarına girerek, hücreden koridora çıkardık. Topuklarına basarak çıktı. Doğrusu durumun bu kadar vahim olduğunu bilmiyordum. Sağ ayağı tam ortasından kesilmiş, sol ayağında sadece serçe parmağı kalmıştı. Hıçkırarak ağlamaya başladım.

İbrahim boynuma sarılarak:

-Ağlama dedi.

Bir müddet ayakta sarılı kaldık, yüzünü yüzüme sürerek:

-Beni de ağlatacaksın, dedi. Ve dişleriyle dudağını ısırdı.

Nöbetçi Er Paşa:

-Abi, çabuk yıkayalım, İ. Komutan kızar, sen tıraşını yap, ben de keseleyim, dedi. Kese var mı?

Yoktu. Havlunun bir kısmını yırtarak kese yaptım. Bu defa da başındaki yaralar çıktı ortaya; sağ kulak arkasına isabet eden mermi deriyi alıp götürmüştü. Boynunda ve kafasında 48 saçma çıkarılmıştı. Vartinik’te köm basıldığı zaman, İbrahim öne eğilerek ve zikzak çizerek kaçmıştı. Eğer mermi ayakta isabet etseydi kurtulma şansı olmazdı herhalde. Sağ elinde ve sol ayağında ranzaya bağlandığı için morluklar oluşmuştu. Kelepçenin izleri vardı bileklerinde. Ben Kaypakkaya’yı tıraş ederken, Er Paşa ile biraz sohbet ettik. Paşa ile aynı Aşiretin değişik boylarına mensuptuk. Paşa Kızılbaş, ben de Kızılbaşlıktan dönme Sünni. İkimizin ana Aşireti RIŞVAN aşiretiydi. Paşa, Karkon’lardan, ben de Mahkanlı boyundaydım. Ben, Gölbaşı’lıyım dediğim zaman, Paşa bana büyük dayımla, anadan dedemi sordu. Ben küçük yaşta Antep’e taşındık, kimseyi tanımıyorum Gölbaşı’ndan diyerek konuşmasını kestim.

Paşa:

-Sen galiba İbrahim’i önceden tanıyorsun.

-Nerden tanıyayım Paşa. O Çorumlu, ben Adıyamanlı. Dêrsim’de yakalanmış, tanımam dedim. Paşa:

-Kaypakkaya’yı seviyorum, başına bir şey geleceğinden korkuyorum dedi.

Ben de aslında korkuyordum ama belli etmemeğe çalışıyordum. Küçük bir çıtırtıda uyanı veriyordum.

9 Mayıs günü kahvaltıyı, İbrahim’in hücresinde beraber yaptık. Yatağının üzerinde kareli bir harita-metot defteri ve bir de yarı yazılmış mektup (ailesine yazdığı son mektup olmalı) vardı. Sayfanın başlığı, Savunma Taslağıydı. Altında savunması için ihtiyaç duyduğu kitapların listesi vardı. Bana aklıma geldikçe kitap listesine ilave yapıyorum dedi. Paşa hücreme geçmemi söyleyerek beni uyardı. Öğle yemeği sırasında Mevlut isminde bir asteğmen geldi, İbrahim’le biraz sohbet etti; ancak çok yavaş konuştukları için pek bir şey anlamadım. Daha önce de gelmişti, İbrahim’le din konusunda tartışma yapmışlar. İbrahim’i kast ederek; “Sen insanı dinden çıkarırsın vallahi” diyerek gitmişti.

Akşam nöbetçi er değişimi oldu. Hüseyin Aksoy adındaki bu er de Kürt’tü, ancak çok despot biriydi. Hücremde ayağa kalkmama bile tahammül edemiyordu. Sonradan gardiyan olduğunu duydum. Kilis-Elbeyli’ydi.

9 Mayıs 1973 günü gece saat 22:00 sularında, biri resmi elbiseli olmak üzere dört kişi, 5 sandalye ile Kaypakkaya’nın hücresinin önüne geldiler. Kaypakkaya hücreden çıkarıldı. Ve bir sandalyeye oturtuldu. Nöbetçi er Hüseyin yoktu. İki tane ilk defa gördüğüm er vardı.

Haymanalı Komutan (Orgeneral Şükrü Olcay):

-İbrahim, seninle biraz sohbet yapmak istiyoruz, Sorduğumuz sorulara cevap verirsen iyi olur. Cevap vermek istemezsen zorlamayız. Doğu Perinçek ve Halil Berktay seni örgüt yıkıcısı ve bölücü olarak suçluyor niçin?

-Partimizin elinizde görüşleri mevcut, orada yazılı.

-Peki, partinizin, Kemalizm ve Milli Mesele hakkındaki tezlerini kim yazdı?

-Bu bahse konu olan görüşleri ben yazmadım. Parti görüşüdür. Bir parti bir kişiden ibaret değildir. Aynı görüşlerin altına imza atarım. Ben de bu görüşleri paylaştığım için bu parti saflarında bir nefer olarak canla başla çalışıyorum.

-Bu sonuca nasıl vardınız? Hangi kaynaklardan yararlandınız? Mustafa Kemal dönemini faşist diktatörlük olarak değerlendiriyorsunuz!

İbrahim Kaypakkaya:

-Sadece Mustafa Kemal dönemine demiyoruz; Sürekli faşizm vardır.

-Nasıl yani?

-Bakınız ben Kürdistan’a gelmeden önce; Ordu’yu devrimci görüyordum. Kemalizm’e sempati ile bakıyordum. Ancak görüşlerim değişti. İzin verirseniz bir örnek vereyim.

-Tabi buyurun anlatın.

Fransız İşgaline Karşı Kürt Direnişi

İbrahim Kaypakkaya:

-30 Ekim 1918 yılında, Osmanlı devletiyle İtilaf devletleri (İngiltere-Fransa-İtalya) arasında Mondros Mütarekesi imzalanır. Antep bu Mütareke gereğince İngiliz emperyalizmi tarafından Aralık 1918’de işgal edilir. Antep’te M. Kemal taraftarların emperyalist güçlere karşı bir direnişi olmaz. 29 Ekim 1919’da Fransızlar Musul-Kerkük petrolleri üzerindeki haklarından, İngilizler lehine geri çekilince; Antep’ten, İngilizler de Fransızlar lehine çekilir. Antep 29 Ekim 1919’da Fransa’nın işgaline terk edilir. Antep, Fransızlar tarafından işgal edilmeden 4 Eylül 1919’da Sivas Kongresi başlar. Bu Kongre’ye hiçbir Kürt temsilci alınmaz. Ulusal haklarının Kemalistlerce gasp edildiğini fark eden Kürtler (Hacı Bedir Ağa ve Bedirhan kardeşler) Molla Memed ve Memed Said’le temas kurarak Antep’te Fransız işgal güçlerine karşı direnme kararı alırlar. Amaçları bağımsız Kürt devleti kurmaktır. Kürt direnişçiler bir müddet sonra savaştıkları Fransız askerlerinin Ermeni yurtseverleri olduklarını öğrenirler.

Aralık 1919’dan Mart 1920 yılına kadar yaklaşık 3 ay süren bu çatışma Ermeni yurtseverlerin çekilmesi ile son bulur ve Antep özgürlüğüne kavuşarak Kürt yurtseverlerin eline geçer. Tamamen, Kemalistlerin dışında gelişen bu hareket, M. Kemal’in hesaplarını bozar. Çünkü M. Kemal, Fransızlarla el altında Ankara Anlaşmasının alt yapısını oluşturmaktadır. Ve M. Kemal; Antep’e Ali Cenani ve Ali Kılıç adında iki tetikçisini gönderir. Antep’i Fransızlardan Kurtaran, yani Antep Kürt direniş hareketinin iki önderini; Memed Said (Şahin Bey) 28 Mart 1920 tarihinde, Molla Memed (Karayılan) 24 Mayıs 1920 tarihinde bu iki tetikçi tarafından tuzak kurularak arkadan kalleşçe vurularak şehit edilmişlerdir!

Sonra bu iki tetikçi; Mustafa Kemal tarafından ödüllendirilip Cumhuriyetiniz’in bakanları olmuşlardır. Ayrıca, Ali Kılıç ünlü İstiklal Mahkemelerinizin baş koparan savcısı olarak görevlendirilmiştir.

Dikkatlice dinleyen ve bu hakikat karşısında afallamış, gözleri fal taşı gibi açılmış olan Orgeneral Şükrü Olcay:

– Kimden aldın bu bilgileri? diye sordu.

İbrahim Komutana sakince yanıt vererek devam etti:

-Antep’te bir Gazi’den aldım. Ancak bu bilgileri aldığım zaman partimizin, Kemalizm hakkındaki görüşleri yazılmıştı. Bu Gazi’nin verdiği bilgiler, parti görüşümüzü doğruluyor.

Ayrıca, Antep’te bir semt var; Şimdiki ismi Türk Tepe’dir. 1960 yılına kadarki ismi Kürt Tepe’dir, Karayılan ağıtında “vurun Kürt uşağı namus günüdür!” sözü değiştirilerek, “vurun Türk uşağı” olmuştur. Antep’in Kürtçe ismi Dilok’tur vs.

Sizlerin, 7 düvele karşı verdiğiniz ulusal kurtuluş savaşı; Kürtlere, Çerkeşlere, Ermenilere, Pontuslulara ve kısmen de İngiliz emperyalistlerinin teşvikiyle Batı Anadolu’ya çıkan Yunanlılara karşı verilen toplam 40 günlük bir harekettir. İngilizlerle savaştınız mı? Fransızlarla savaştınız mı? Ya da İtalyanlarla? Ben size soruyorum; Hadi cevap verin?

Komutan yanıt vermeyince İbrahim konuşmaya devam etti:

-Kürdistan diye bir ülke vardır. Şimdi, burası yani Diyarbakır, Kürdistan’ının ta kendisidir. Sizler burada işgalci güçleri temsil ediyorsunuz.

Kürtler, bir ulustur. Ve kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahiptirler. Lozan Anlaşmasıyla Kürdistan dörde bölünmüştür. Bu bölünme başta İngiliz emperyalizmi olmak üzere, ABD ve diğer emperyalist güçlerin çıkarına hizmet etmektedir. Güney Kürdistan Kemalist faşist diktatörlük tarafından, Doğu Trakya ve İstanbul karşılığında İngiliz emperyalizmine peşkeş çekilmiştir.

Biz işçi-köylü iktidarını kurarsak, bir ulus teşkil eden Kürtleri ve diğer azınlık halkların -Laz, Çerkez, Arnavut, Ermeni, Rum ve Yahudi- halkların haklarını devrimci demokratik yasa ile güvence altına alacağız. Kürtler ayrılıp bir devlet kurmak isterlerse; zorluk çıkarmayız bu bizim temel ilke ve şiarımızdır.

Orgeneral Şükrü Olcay:

-İbrahim bu görüşler senin görüşlerindir. Hatta parti görüşlerinin hepsi senin görüşlerindir. Ben buna kalben inanıyorum. Ülkemiz için tehlikeli görüşlerdir. Bu görüşler ülkemizi yıkıma uğratır.

İbrahim:

-Evet, biliyorum; ülke bir kara parçasından ibarettir. Esas yıkmak istediğimiz sizin faşist devletinizdir. Bunu başarmak için çalışıyoruz.

-Bak şimdi elimizdesin.

-Evet, elinizde tutsağım.

-Sen Kürt değilsin, Alevi ve Türk’sün; Kürtlerden sana ne, onları sen mi kurtaracaksın?

-Hayır, partimiz önderliğindeki halk ordusu ve halk savaşı kurtaracaktır.

-Emin misin? İnanıyor musun, gerçekten?

-İnanmasam Dêrsim dağlarında işim neydi? Bu yola baş koyduk, geriye dönüşümüz yoktur.

Sinirlenen Orgeneral Şükrü Olcay şöyle köpürdü:

-Bana Haymanalı[1] derler; sen o yolun sonunu göremeyeceksin!

-Size ben de Çorumluyum diyesim geliyor. Bütün samimiyetimle bir daha söylüyorum. Bu yola baş koydum. Başımı alabilirsiniz. Fakat partim ve yoldaşlarım, iktidarınızı yerle bir edecektir. Sizden ve sizleri buraya gönderenlerden korkmuyorum. Sinirlenmenize gerek yok. Ben sizler tarafından tutsak alınan bir komünistim. Savaş kurallarına uymanız lazım.

-Güldürme beni İbrahim.

Hepsi birden ayağa kalktı,

Giderayak Haymanalı Komutan:

-Senin partini çökerttik, Oruçoğlu, Aslan, Taşyapan elimizde; senin örgüt lideri olduğunu söylüyorlar. Hepsi bülbül olup şakıdılar. Sen hala onları korumaya çalışıyorsun.

-Defalarca söyledim; parti ve örgüt lideri değilim, kim ya da kimler olduğunu da bilmiyorum. Bu ismini söylediğin şahıslar, benim Çapa Yüksek Öğretmen okulundan arkadaşlarım.

Gece saat 02:00’yi bulmuştu. Hepsi ayağa kalkarak İbrahim’le tokalaştılar, Haymanalı Komutan İbrahim’e dönerek:

 -Kendine yazık ediyorsun, dedi.

Devamla:

-İbrahim, ekstra bir şey isterse alın. Meyve, yemiş, dedi ve gittiler.

Ben, ere seslenerek tuvalete gideceğimi söyledim.

-Nöbetçin gelsin ona söylersin, dedi.

Saat gece üç olmuştu, kadrolu nöbetçimiz Hüseyin Aksoy geldi, tuvalete gideceğimi söyledim.

-Kapıyı açar mısın? dedim.

-Beni mi bekledin, dedi ve kapıyı açtı.

Tuvalet dönüşü nöbetçiye:

-İbrahim’le görüşebilir miyim? diye sordum.

Ama görüştürmedi. 50 TL. rüşvet teklif ettim kabul etmedi.

-Peki, aralarında, Haymanalı biri vardı, kim o? diye sordum.

-En büyük komutan, dedi.

10 Mayıs sabahleyin nöbet değişimi oldu ve Paşa geldi.

-Paşa, akşam İbrahim’in hücresine biri resmi kıyafetli olmak üzere beş kişi geldi; ikisi erdi, bayağı tartıştılar İbrahim’le. Aralarında Haymanalı biri var, tehditkâr konuştu sivil ve şapkalıydı, dedim

-Bilmem ama galiba sen tahliye olacaksın, dedi.

Hiç sevinmedim yaşamımın en büyük acısını duymaya başladım. Gözyaşlarımı tutamadım, kahvaltıda yapamadım, çünkü lokma boğazımdan geçmiyordu.

Paşa:

-Gel, dedi. Al şu sigarayı, İbrahim’le kahvaltını yap, yarın gidebilirsin. Ben büyük kapıda bekleyeceğim. Sesimi duyarsan hücrene git ve kapıyı iyice içeri doğru çek.

Anlaştık. İbrahim’in hücresine geçtim:

-İbrahim dedim, akşam çok güzel konuştun: Tebrik ederim. Paşanın dediği doğruysa yarın (11 Mayıs 1973) tahliye olacağım. Ama inan sevinemiyorum. Senden ayrılacağım diye üzülüyorum. Keşke tutuklasalardı beni, Akşam polemiğe girdiğin şapkalı adamdan korktum. Seni tehdit etti, korkuyorum, dedim.

İbrahim:

-Bana bir şey yapamazlar, büyük hapishanede kalan arkadaşlar benim burada olduğumu biliyorlar. Beni vermezler, dedi.

Ben de:

-Gündüz götürmezler seni, gece götürürler kimse farkına varamaz dedim. Paşa gece nöbetçi olsa haber verebilir, ama Hüseyin tehlikeli, dedim.

Son gece, İbrahim; Ali Mercan’a vermem için şifreli bir mektup yazmış[2]. Antep’te eski öğretmen okulu karşısında Foto Nitelik’te resim çektirmiş.[3] Resimleri almamı söyledi. Ailesinin Ankara, NATO yolunda ikamet ettiğini, Çorumlu bir bakkala (ismini de söylemişti. şimdi hatırlayamıyorum.) sorarsam gösterebileceğini söyledi. Yalnız dikkat dedi, ev gözetim altında bulunabilir dedi.

İbrahim:

– Ayrıca senden 42 numara ayakkabı ve bir takım elbise istiyorum, babanla adaşız alır, dedi gülümseyerek.

Cebimde 55 TL vardı. Hepsini kendisine verdim. 5 TL’yi bana geri verdi, yolda lazım olur, dedi.

-Beklenildiği gibi 11 Mayıs 1973 (Cuma olabilir) günü saat üç sularında tahliye oldum. Sarılarak vedalaştık.

Antep’te Komünist lakaplı terzi Kahraman Sakar amcanın yanına gittim, Küçük Mustafa’ya[4] takım elbise yapacağız dedim. Başım üstüne dedi.

Ancak 29 Mayıs günü Kaypakkaya yoldaşın katledildiğini duydum. Meğerse ben cezaevinden çıktıktan bir hafta sonra 18 Mayıs 1973 günü İbrahim’i katledip parçalara bölerek öldürmüşler! Aldığım kumaş öylece elimde kaldı.

Aynı gün fotoğrafçıya gittim:

-Dayım sizde fotoğraf çektirmiş ama alamamış.

-Ne zaman çektirmiş, dedi.

Ben de:

-1972‘de dedim.

-Yahu evlat dedi, ben şimdi bu fotoğrafların hangisine bakayım, zaten gözlerim iyi görmüyor, dedi.

Ben de:

-Amca sen yorulma ver ben bakayım, dedim.

Ve bütün resimlerin negatiflerine tek tek bakarak buldum.

-İşte dayım, dedim. Ve fotoğrafları çektirerek İstanbul’a geldim.

Kaypakkaya’nın resimlerinden TKP/ ML Davası avukatlarından İ. Hakkı Altan’a, Cumhuriyet Gazetesinden Şükran Ketenci’ye ve yine dava avukatlarından Zehra Köksal, ayrıca Avukat Gülçin Çaylıgil’e verdim. Burada şunu itiraf edeyim ki; İsmail Hakkı Altan ve Sayın Şükran Ketenci benimle ilgilendi. Hatta kendini koru takip altında olabilirsin diye beni uyardılar.

Şifreli mektubu Ali Mercan’a veremedik, çünkü bulamadık. Daha sonra mektubu, Yaşar (Bıdırık Apo) Deniz’e[5] verdim. Ve Antep’e döndüm. Ancak kısa bir süre sonra Antep’te barınamayacağımı anlayarak tekrar İstanbul’a döndüm. Tahliye olduğum halde mahkemeye bilinçli olarak çıkarılmadım. Avukat İsmail Hakkı Altan vasıtasıyla, Sıkıyönetim askeri savcılığına dilekçe verdim.

Dilekçemde Kaypakkaya’nın intihar etmediğini, kurşuna dizilerek öldürüldüğünü belirterek şahitlik yapacağımı yazdım. Ama mahkemeye çıkarılmadım. Hala kurşuna dizilerek katledildiğini düşünüyorum. Çünkü ayakları kesilmiş boynunda ve başında biri kurşun yarası olmak üzere 49 yara olan bir insanı işkenceyle öldürmeği aklım ve vicdanım almıyor. Kaypakkaya’nın vücudunun parça parça edilmesinin nedeni kurşun yaralarını ve gerçekçi düşüncelerini ortadan kaldırmaya yönelik bir devlet operasyon olarak görüyorum. Onu, gözlerimin önünde tehdit eden ve NATO-Kontrgerillasına çalışan Haymanalı Komutan tarafından kalleşçe vurulup öldürüldüğünü tahmin ediyorum.

TKP/ML’nin, Halkın Gücü-Halkın Birliği olarak ayrışmasından kısa bir süre önce, daha önce tanımadığım ve bir daha hiç görmediğim bir partili bana Kaypakkaya ile ilgili tutukevi anılarını yazmamı ve kısa bir süre sonra gelip alacağını söyledi. 70 (yetmiş) sayfa civarında anı yazı yazarak verdim. Daha sonra bu anılardan bir sayfa kadarı Nihat Behram’ın “Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit.”[6] adlı kitabında yayınlandığını gördüm. Yani yazıp verdiğim anılar sansürlenmişti açıkçası.

Günümüz Türkiye’sinde gençler Che, Mahir ve Deniz’in tişörtleriyle gezerken; Kaypakkaya’nın adını anmak suç oluyor. T.C devleti; İbrahim’den ve İbrahim yalan katılmamış sade hakikatçı düşüncelerinden korkuyor. Cenazesini alıp gözden ırak bir köye götürülüp devlet terörü estirerek gömmek ve başına bir jandarma karakolu kurmak, bu korkunun kabulünden başka bir şey değildir.

İbrahim Kaypakkaya’nın kurduğu ve yönettiği TKP/ML’nin merkez komitesi, Kaypakkaya hariç hepsi yaşıyor. Ali Taşyapan, M. Oruçoğlu, Almanyalı Kadir, A. C. Somel, Aslan Kılıç ve Ali Mercan; Taşyapan, M. Oruçoğlu, Almanyalı Kadir, A. C . Somel, Aslan Kılıç Ali Mercan. Taşyapan ve M. Oruçoğlu hariç diğerleri de korkuyor.

Diyarbakır cezaevinde Yüzbaşı Yaşar Değerli, İbrahim Kaypakkaya’ya aynen şöyle demişti:

“Sen bir sürünün çobanısın. Çoban ölürse sürüyü kurt kapar.” bu Merkez Komitesi, ne yazık ki,

Yaşar Değerli’nin yukardaki tespitini doğrulamıştı.

Ben yakalandığımda Ali Mercan, Cafer Şen ve Aziz Vatan Antep’teydi. Benden önce yakalanan arkadaşlar çözülmüş, her şey bende odaklanmıştı. Ben o zaman CHP gençlik kolları ve Antep Dev-Genç üyesiydim. Antep’te arkadaşlar tarafından üzerime verilen bütün ifadeleri ve suçlamaları kabul ettim. Amacım zaman kazanıp, Ali Mercan, Cafer Şen ve Aziz Vatan’ın Antep’ten uzaklaşmalarını sağlamaktı. Düşündüğüm gibi oldu. Ve arkadaşlar yakalanmadan Antep’ten uzaklaştılar.

Hesaplarını bozan, yalanlarını ortaya çıkaran İbrahim Kaypakkaya’nın, T.C. ve Kemalistler tarafından yok sayılmasını anlıyorum, doğrudur. Buna itirazım olamaz. Ama 38 yıldır; kendilerini Marksist/Leninist gören hareketlerin Kaypakkaya’yı yok saymaları anlaşılır gibi değildir!

Onu tanımak ve tanıtmak istiyorsanız; başta Antep, Maraş, Malatya, Adıyaman, Siverek ve Dêrsim halkına soracaksınız! Onların anlatımları abartısız, samimi ve doğrudur. Kürecik, Darende, Elbistan, Andırın, Pazarcık, Afşin, Besni, Akçadağ, Doğanşehir, Sürgü ve Erkenek halkına soracaksınız. Mesela Kürecikten ozan Haydar Erdoğan ve Çoban Tomo‘dan başlayalım, sonra Malatya’nın ve Antep’in hamallarını dolaşın. Bu uyarıyı yapmamın nedeni; Son iki yıldır Kaypakkaya’yı hiç tanımayan bazı şahısların benim yanımda dahi, benden dinledikleri, İbrahim’le ilgili yaşanmışlıkları bana anlatmalarıdır. Antep’te bir deyim vardır. “Karşıyaka’da bir yalan söyledim, Keçehane yokuşunda kendi yalanıma inandım” yani beş kilometre sonra.

Yazan: Hasan Zengin

Notlar:

[1]. Haymanalı, Orgeneral Şükrü Olcay. İkinci Ordu Komutanlığından emekli olmuştur.

[2]. Ali Mercan benim de olduğum bir toplantıda (Yeşilova Halkevinde, toplantıda Zabit İltemur ve Müslim Çelik de vardı.) samimiyetten uzak bir özeleştiri yaparak ve ağlayarak aramızdan ayrıldı. Daha sonra Doğu Perinçek’in Almanya sorumlusu oldu. Şimdi Frankfurt’ta ikamet etmektedir.

[3]. Fotoğrafçının oğlu Ali şu an baba mesleğini sürdürüyor. Foto dükkanını Antep’te Şirinnar Radyo evinin oraya taşıdı. On yıl kadar önce ordaydı.

[4]. Küçük Mustafa , İbrahim Kaypakkaya ‘nın Antep ve Malatya’da kullandığı kod ismidir.

[5]. Bıdırık Apo, İbrahim Kaypakkaya’nın kuryesidir. Gerçek ismi Yaşar Deniz’dir. 1979’da benim ve kardeşimin de olduğu bir düğün faşistler tarafından basıldı. Yaşar yoldaş dalağından aldığı bir kurşun yarasıyla Antep Devlet Hastahanesi’nde şehit oldu.

[6]. Önce vatan gazetesinde yayınlandı. Daha sonra kitap olarak Nihat Behram tarafından yayınlandı.

emekci_kadınlar_2
emekci_kadınlar_2
Hüsniye Killi 1.jpg

✍ Hüsniye Killi Yazdı:

İstanbul’un yorgun semtlerinden birinde, güneşin beton duvarlara eğri vurduğu bir öğleden sonrasıydı. Bir dostun satın almak istediği, ‘Isparta Konukları Sitesi’ndeki bir evi görmeye gitmiştik. Şehir, her zamanki gibi aceleciydi; insanlar birbirinin omzuna çarpa çarpa yürüyordu. Bakmaya geldiğimiz evin önüne geldik. Bazı evler vardır, insanı kapıdan içeri girer girmez susturur. Bu ev de öyleydi. Penceresi genişti, ışığı boldu, duvarlarında eski zamanlardan kalmış bir sessizlik dolaşıyordu. Fiyatıysa İstanbul’un hoyrat piyasasına göre şaşılacak kadar uygundu.

Adam bizi buyur etti. Yüzünde yıllardır eksilmeyen bir yorgunluk, ama onun altında hâlâ diri duran bir erkek gururunun sert kabuğu vardı. Oturduk. Çay geldi. Ardından kahve. Sonra yeniden çay… Anadolu’nun misafirlik geleneği bazen insanı sofraya değil, bir hayat hikâyesinin tam ortasına oturtur.

Konuşmaya başladı adam. İnşaat işinden söz etti önce. Yarım kalmış binalardan, sıkışmış borçlardan, bozulan ortaklıklardan… Sonra sözü yavaş yavaş hayatına getirdi.

Birinci eşini anlattı. Amcasının kızıymış. Yıllarca onunla yaşamış. Beş çocuk doğurmuş kadın. Ev taşımış, hastalıkta başında durmuş, yoksulluğu bölüşmüş. Anadolu kadınlarının o görünmeyen, adı konulmayan emeği işte… Erkeklerin “zaten yapılması gereken” diyerek küçümsediği ama aslında bir hayatı ayakta tutan ağır emek.

Biz daha kahvelerimizi yeni yudumluyorduk ki kapı çaldı. İçeri yirmili yaşlarında bir delikanlı girdi. Sessizdi. Elindeki kapları usulca yemek masasına bıraktı. Annesinin yaptığı yemekleri getirmişti babasına. Sofraya yayılan koku, ev yemeğinin o tanıdık sıcaklığıydı. Salçanın, soğanın, yavaş pişmiş etin kokusu… Çocuk hiçbir şey söylemeden çıktı sonra. Ama o kısa an bile, görünmeyen bir kadının yıllardır bu adamın hayatını nasıl taşıdığını anlatmaya yetiyordu.

Adam ise bunları anlatırken pek heyecanlanmıyordu. Ne zaman Moldovalı kadından söz açıldı, gözlerinin içi parladı. Sanki hikâyesinin asıl başladığı yer orasıydı.

“Onunla evlendim, bir oğlum oldu,” dedi. “Çiftlik aldım, villa yaptırdım. Hayvanlar aldım. Lüks arabalar çektim.”

Malları onun üzerine yaptığını anlattı. Sonra kadının çocuğu alıp gittiğini… Kendisinin peşinden Moldovya’ya kadar gittiğini… Hiç olmazsa bazı mallarını kurtarmak istediğini… Ama kadının onu şikâyet ettiğini… İçeri düştüğünü… Mağdur olduğunu…

Bir erkek, hayatı boyunca kurduğu düzen çöktüğünde kendisini hep mağdur ilan eder. Çünkü ona küçüklüğünden beri öğretilen şey şudur: Dünya onun etrafında dönmelidir. Kadın sadık kalmalı, çocuk doğurmalı, sofrayı kurmalı, ama erkek istediği zaman gönlünü başka iklimlere sürükleyebilmelidir.

Oturduğumuz odada ağır bir sessizlik oldu sonra.

“Sen,” dedim, “yıllarca yanında duran, çocuklarını doğuran, yoksulluğuna ortak olan kadını nasıl bıraktın? Tanımadığın bir kadına neden bütün hayatını teslim ettin?”

Adam sustu önce. Sonra sigarasından uzun bir nefes çekti. Ve öyle bir cümle kurdu ki, Anadolu’daki erkek aklının asırlık yarasını tek başına özetliyordu:

“Bizim kadınlar,” dedi, “toprak kokar. Ellerine gübre siner. Ama o kadın… Evde hep parfüm kokardı. Gönlümü ona kaptırdım.”

İşte bütün hikâye buydu.

Bir erkek, toprağın kokusunu küçümsüyordu.

Oysa o koku hayatın kendisiydi. Tarlada çalışan kadının alın teriydi. Çocuk büyüten annenin uykusuz gecesiydi. Kış günü soba yakan, yaz günü tarla süren kadının elleriydi. Yufka açan avuçların unu, çamaşır suyuyla çatlamış parmakların sessizliği, ahır temizleyen kadınların sırt ağrısıydı.

Erkeklerin “hayat kurdum” diye anlattığı ne varsa, aslında o toprağın kokusunu taşıyan kadınların omuzlarında yükselmişti.

Ama patriyarka (ataerkillik) erkeğe hep aynı masalı anlattılar: Yakındaki kadının emeğini sıradan say, uzaktaki kadını ise bir rüya gibi gör. Çünkü erkek için kadın çoğu zaman bir insan değil, bir imgedir. Ya fedakâr anne olacaktır ya da arzunun süslü sureti. İkisi birden olmasına izin verilmez.

Ve belki de en acısı şuydu: Adam, yıllarca aynı sofrayı paylaştığı kadının kokusunu hiç duymamıştı. Çünkü emek kokmaz sanıyordu, bazı erkekler. Oysa bir evin duvarlarına sinen şey yalnızca yemek kokusu değildir; sabırdır, bekleyiştir, yorgunluktur, vazgeçiştir.

O an, Anadolu’nun bütün kadınları geçti gözümün önünden. Çukurova güneşinde pamuk toplayan kadınlar… Harûnan’da, Siirt’te sırtında odun taşıyan kadınlar… Kocası içerideyken çocuk büyüten kadınlar… Şiddetin, yoksulluğun, terk edilmişliğin içinde yine de sofrayı kuran emekçi kadınlar…

O emekçi kadınlar gerçekten toprak kokuyordu.

Çünkü hayatı üretip taşıyanların kokusu topraktır.

Çalışmayıp başkaların emeğiyle geçinmeye çalışan hazırcı kadınlar,

erkeği kendisine çekmek için parfüme ve süslenmeye sığınırlar.

Parfüm ise biraz ten, biraz alkol, biraz yalandır.

Uçar gider.

Ama toprak kalır.

25 Mayıs 2026

Hüsniye Killi

süleyman_soylu_vali
süleyman_soylu_vali
hasan_bildirici_1

✍ Hasan Bildirici Yazdı:

Süleyman Soylu’nun kilitlediği cinayet dosyasının dağ taş cesedi aranıyor. Bir dosya Mehmet Ağar, Süleyman Soylu ve vali Tuncay Sonel’e dayanmışsa o dosya artık erişilmez dipsiz bir kuyudur. Gülistan Doku’dan geriye ne kalmıştır? Asitte eritilmemiş veya denizlerin dibine gönderilmemişse o bir avuç kemik yığınıdır artık. Suçlular konuşmazsa o kemik parçaları nasıl bulunacak?

Ama onlar konuşmazlar. Devlet terbiyesi edinmişlerdir ve devlet terbiyesinde suçluları gizlemek vardır. Devlet görevlileri cesedi kaybetmiş; devlet görevlileri dağ taş ceset arıyor. Kanında iğne ucu kadar Türklük bulunmayan Süleyman Soylu, cinayet zanlılarından birini beş yıldızlı otelde ağırlayıp, maaşa bağlıyor.

„Vatanın birliği ve bütünlüğü için yaptım ulan!“ diyor.

Sahi valilik sistemi niye var? Mehmet Ağar da valiydi. Yeni içişleri bakanı da vali kökenli. Hangi taşı kaldırsan altından Fransa’dan alınma çürük valilik sistemi çıkıyor. Her şehire Ankara’daki devlet modelinin maketini valilik olarak kurmuşlar. Belediye niye yetmiyorsa İlçelerde de kaymakamlık var. Çünkü devlet halkına güvenmiyor ve valiler ve kaymakamlar aracılığıyla halk kontrol altında tutuyorlar. Ama bunlar benzersiz suçlar işliyorlar.

Denetim yok, kontrol yok, oy hesabı yok… Her biri bir kral. Zaten oy vermek de anlamını yitirdi. Adalet ve içişleri bakanını halk seçmemiş. Savcıyı adalet bakanı, valiyi içişleri bakanı olarak atadılar. Erdoğan ve Bahçeli’ye bakan değil, memur gerekiyor.

Kürdlerin haklarınını savunduğum zaman adaletsiz dūzenin savunucuları beni Kürt ve Kürtçü ilan edip, adalet arzularını körüklediğim diğer okurlar karşısında yazılarımı boşa çıkarmaya çalışıyorlar. İşlerini hep böyle yürüttüler. „Bölūcü, terörist ve vatan haini Kürt!“ dediler.

Kendilerini de Uzak Asya’dan kılıç sallayarak gelen Türklüğün temsilcisi yaptılar. Ve topluma bunu yutturdular. Türkçülük yarıştıran bu devşirmelerin ataları da Balkanlar, Kafkaslar, Girit, Malta ve Arap çöllerinde Osmanlı mevzilerini terk edip Ankara’ya kaçmışlardı. Çoğunlukla bunların kurduğu adaletsiz devleti düzeltme doğrultusunda kurumlarda ve devlet organlarında çentik açtırmıyorsunuz. Çentik açılınca foyaları ortaya çıkacak. Onun için bu anayasayı ve bu düzeni deldirtmeyiz diyorlar.

Bunların hiç biri Türk falan değil. Varsa azınlık bir Türk nüfus, onu da kendilerine benzetmişler. Türklüğūn kaygısını güttükleri falan yok. Uzak Asya’dan benim atalarım geldi. Erdoğan ve Bahçeli Ahlat’a gidip atalarımın yüksek mezar taşlarının altında duaya duruyor ve biraz Türklük kapmaya çalışıyorlar. Ahlat’ın da en kalabalık Türk ailesiyiz. Kürdlerle de can ciğeriz.

Süleyman Soylu veya Musavvat Dervişoğlu’nun neyi Türk? Neresi Türk? Mahallenin dedikoducusu olarak halkı birbirine kışkırtarak huzur bulan Ümit Özdağ’ın soyunda Asya bozkırlarını akıncı olarak yarıp gelen yiğit Türklere ait hangi iz var?

Türklüğümle övünmek için değil, adalet isteyen yazılarımı „Kürtçülüğe“ çıkarıp değersizleştirmeye çalışan devşirme Türkçülerin toplumları çökertip, halkı yağmalayan foyalarını anlatmak için soyumdan söz ettim. Bırakın artık bu uzak Asya’dan kılıç çekip gelme numaralarını. Soy numaralarını. Balkanlar, Kafkaslar ve Arap ellerindeki Osmanlı mevzilerini bırakıp kaçtınız; o korkak ve yılışık hallerle şimdi de Anadolu’nun Türk ve Kürd masumlarına vatan numarasıyla kan kusturuyorsunuz.

Kürdler silah bırakmak ve barış içinde normal yaşamak istiyor; vatan millet yağmacıları devreye giriyor:

„PKK’li teröristleri affetmek olmaz!“

Türklüğün hangi kitabında, hangi tarihinde; İslam’ın hangi kuralında sana silah çekmekten vazgeçene hala düşman olarak bakılması öğütlenir? Var mı ulan böyle bir Türklük yasası?

Var mı böyle bir Türk yiğitliği? Kürdün sevincinden bile rahatsız olan bir yurttaşlık yaratmışlar Türklük adına. Göçmen olarak geldikleri topraklara kan ve nefret saçmışlar. Şimdi kimse işin içinden çıkamıyor. Çürümüş devleti ve toplumu nasıl toparlayacaklarını da bilemiyorlar.

Devlet olarak gencecik kızların boyunlarını koparıp atıp, yine devlet olarak eski görevlilerin kayıp ettikleri cesetleri arıyorlar.

Türkün adaleti bu mu?

Hiç biri Orta Asya’dan dört nala gelmedi. Gelenler de bir efsane gibi kaybedildi.

Biz geldik. Gelenlerimizin mezarları Ahlat’ta. Öyle dört nala eğlenir gibi de gelmedik. Kan, ter, yoksulluk ve ıstırap içinde; aç ve sefil, onlarca yıl vuruşarak geldik. Kürtlerin ve Ermenilerin yaşadıkları alanlara yerleştik. Sonunda göçmen olarak geldiğiniz topraklarda Türklerin elindeki Türk kimliğini elimizden aldınız.

Size gelmediniz. Geçin artık bu numaraları. Bugünkü Türkiye sınırları içinde yaşayanlar; Türkler, Kürdler ve diğerleri; Aleviler ve Sünniler; sağcılar veya solcular dağ taş; baraj veya deniz; ceset aranmayan yeni bir ülke ve adil bir devlet istiyor. Ya bu sağlanacak ya da Osmanlı gibi çağa uymayıp çökeceksiniz.

O zaman bu Türkçülük numarası çekenler servetleriyle ve aileleriyle birlikte yine kaçacaklar. Biz yerliler yağmalanmış ve aldatılmış halimizle yine baş başa kalacağız.

Paylaşırsanız sevinirim.

04.05.2026

Hasan Bildirici

Facebook Sayfasından alınmıştır.

Türklüğü_ili_övünen_kız
Türklüğü_ili_övünen_kız

✍ Hasan Bildirici Yazdı:

Kızcağızın mutluluğu uzun sürmedi. Evlenecekti; kendisi gibi Uzak Asya’dan gelmiş saf bir Türk genci arıyordu. Buluştular; biraz şaka biraz ciddi oğlanla kız genetik test yaptırdılar. Türkçülük yapmayan oğlan Türk çıktı. Türkçülük yapan ve saf kan Türk erkek arayan kızcağız Arnavut çıktı. Halbuki anne ve babası ona Uzak Asya’dan savaşarak geldiklerini anlatmıştı. Kızın hayalleri yıkıldı; oğlanın da; böylece saf kan evlilik gerçekleşmedi.

Resimdeki hanımefendi Amed Sporluların sevincine MHP’nin işareti olan Bozkurt parmaklarla karşı durmuştu. Yani bir Türklük eylemi yapmıştı. „Türk gibi sevineceksiniz lan!“ demişti. Kadıncağızın Türkçü bir gösteriye ihtiyacı vardı. Adres yine Kūrtlerdi. Zaten başka bir adres yoktu.

Bu ara Amed Spor’un Senegalli oyuncusu Kürd bayrağına benzeyen Senegal bayrağını açınca polis tarafından kuşatılmıştı. Dayanışmayı, huzuru, gūveni, insanlığını yitiren toplumlar son çare bir şeylere sığınırlar. Sonra o da gider ellerinden. Kasvetli bulutların çöktüğü geçimsiz gri bir ülke, birbirini yağmalayan topluluklar ve kumaşı rüzgarlarda paramparça olmuş bir bayrak sapı kalır geriye.

Saf kan Türk arayan kızcağızın hayatının baharında boynu büküldü. Türk kökenli değildi, Çin Seddinin oradan gelmemişlerdi; saf kan Arnavuttular. Şimdi Arnavutlukta köklerini arıyor kızcağız ve yıllarca kendisini aldatan anne ve babasına öfke duyuyor.

Türkçülūğünūzle övünmeyin, kendi vatandaşlarınızın gözüne parmak sokup, Türkçülük yapmayın. Paranızın değeri ve uluslararası markalarınız varsa onlarla övünün. Adaletiniz varsa bir de onunla övünün.

Ama onlar da yoktu.

04.05.2026

Hasan Bildirici

Facebook Sayfasından alınmıştır.

Dersimliler ve Asker

Taner Akçam

Elimizde 17 Aralık 1946 tarihli, askerliğini 1937/1938 yıllarında Dersim‘de çavuş olarak yapmış Ali Öz  isimli bir kişiye ait bir mektup var.[1]

Ali Öz,Dêrsim’de katliamları doğrudan örgütleyen Abdullah Alpdoğan’ın koruması olarak görev yapmış ve birçok cinayete hem şahitlik etmiş hem de doğrudan katılmış. Özellikle Abdullah Alpdoğan’ın doğrudan işlediği cinayetleri anlatıyor.

1988 yılından bu yana işkence ve şiddet konusuyla uğraşırım. Şiddet içeren, şiddet sahnelerinin anlatıldığı o kadar çok metin okudum ki…Zamanla alışkanlık kazanıyor insan ve başlangıçta okumakta zorlandığınız şeyleri okumanız sorun olmuyor; deriniz kalınlaşıyor.

Ama bu mektubu okurken böyle olmadı, çok zorlandım, okuyamadım. Gözlerim doldu. Yarısında masayı terk ettim. Bitirmek için çok zorladım kendimi. Sonra da alacağınız cevapları bilseniz bile sizi asla tatmin etmeyecek soruları tekrar edip durdum: Bir insan bir başka insana bunları niye yapar? Küçücük çocuklardan ne istiyorsunuz?

Mektup şöyle:

Hürmetli Bakanım Şükrü bey,

Ben Dersim harekâtına katılan Çavuş Ali Öz, beni hatırlar mısınız bilemem. 937/938 Dersim harekâtında çavuş olarak görev yaptım. Alpdoğan paşamın sağ koluydum. Koruması olarak bütün harekât boyunca yanında görev yapma şerefine nail oldum. Allah razı olsun paşamızdan, tezkeremde size telefon ederek bana işe girmem konusunda yardım etmenizi rica etti. Ben direk Ankara’ya yanınıza geldim. Birlikte yemek yemiştik. Seka Genel Müdürünü arayarak işe girmemi sağlamıştınız. Allah sizden de razı olsun bakanım. Sayenizde ekmek yuva sahibi oldum, evlendim. İkisi kız, bir oğlan ellerinizden öper üç evlat sahibiyim.

Bugüne kadar her şey mecrasında yürüyordu. İzmir’den asker arkadaşım Ethem yanıma ziyarete geldi. Tamamen kendini kaybetmiş. Onu da İzmir’de siz işe yerleştirmiştiniz. İşten kovmuşlar kendine iş arıyor. On beş gün misafir ettim. Sayın Bakanım, kafayı tamamen üşütmüş fırlayarak yataktan kalkıyor. Komutanım ben yapmayacağım, elini ayağını öpüyüm diye bağırarak sokağa çıkıyor, zor zaptediyorum. Öldürdükleri çocuklar sürekli rahatsız ediyorlarmış. Uyku filan uymuyor, zor bela İzmir’e ailesinin yanına götürüp teslim ettim. Ben geldikten sonra haber aldım. Bileklerini kesip intihar etmiş, çok üzüldüm, Bakanım.

Bu olay beni derinden etkiledi. Benim de yaşadığım üzücü olaylar bir bir aklıma gelmeye başladı. Öldürdüğüm çocukların gözleri beynime işlemiş bende uymamaya, yememeye başladım. Sıçrayarak yataktan kalkıyorum, kendimi kaybediyorum, nereye gittiğimi ne yaptığımı bilemez duruma düştüm. Müdürlerim zorla akıl doktoruna gönderdiler. Sayın Bakanım doktor tüm yaşadıklarımı kâğıda yazdırıp imzalattı. Şimdi ilaç kullanıyorum. Üç ay izin verdiler. Yalnız Bakanım, Paşamız bu yaşananları sivilde kimseye anlatmayın, ananıza, babanıza bile. Yoksa hepiniz asılırsınız demişti. Ben olanları yazdım ve imzaladım. Başıma bir şey gelir mi? Şimdi bundan korkmaya başladım. Doktordan yazdıklarımı geri istedim, mümkün değil vermiyor. Sayın bakanım Paşama üç defa yazdım, cevap alamadım. Bu konuya el atıp doktordan yazıları alırsanız çok memnun olurum bakanım. Doktora yazdığım yaklaşık olarak şöyleydi.

Mazkirt Tersemek konusunu biliyorsunuz. 937/938 Dersim harekâtına katıldım. Paşanın koruması idim. Şakilerle çok çatışma yaşandı. Kıstırdığımız veya teslim olan şakiler kadın, kız demeden öldürüyor, sonra da tamamını benzin döküp yakıyorduk. Bazen paşa canlı canlı benzin döküp yakın diyordu. Bağırışlar, çığırışlar içinde yanıp kül oluyorlardı, et kokusu bütün genzimizi yakıyordu.

Tersemek başkaydı, Tersemek’ten paşama ihbar geldi. Çocuk ve kadınlar dere kenarına sarp bir yere saklanmışlar ne yapalım diyorlardı. Öldürün, yakın hepsini dedi paşa. İki saat sonra Teğmen bilgi verdi. Hiç kimse çocuklara zarar vermek istemiyormuş, emirleri dinlemiyorlarmış, paşa çok sinirlendi. Bir cemse askerle yola çıktık. Herkes hazır ola geçti, Teğmene ve askerlere vurmaya başladı. Küfür ederek, getirin hepsini düzlüğe dedi. Çocuklar, kadınlar çığrışarak, bağrışarak feryat figan paşanın ayaklarını yalıyorlardı. Ayaklarında üst başlarında doğru düzgün bir şey yoktu. Hepsinin ellerini ayaklarını bağlattı, ağızlarını çaputlarla kapattırdı.

‘Şimdi askerler size sesleniyorum, bu kızılbaş dölleri hepsi vatan hainlerinin piçleri, arkadaşlarınızın katillerinin piçleri, bunlar büyürse kardeşlerinizi öldürmeye devam edecekler. Bunların kökü kazınmalı, ermeni döllerinin kökünü kuruttuk, bir tek bu kürtlerle, kızılbaşlar kaldı. Çocuklarınızın bu ülkede mutlu yaşamasını istiyorsanız acımadan öldüreceksiniz, hükümet, Cumhurreisimiz taş üstünde taş bırakmayın yakın yıkın talimatını vermiştir. Kimse bu yaptıklarınızdan dolayı yargılanmayacak size söz veriyorum‘ dedi.

Herkes sıra ile birer ikişer kişi öldürecek, bölükte sessizlik, Teğmen başla getirin iki kişi dedi, iki çocuk getirdiler, kafalarına sıktı. İkisi de öldü, üçüncü askere gelince Diyarbakırlı Salih çocukların yanına gitti, önlerine düştü. Komutanım ben yapamam, benim de çocuklarım var, çocuklar masum dedi, yazık bunlara dedi. Paşa,‘a.na koyduğumun Kürdü. Senin ırkın ondan acıyorsun değil mi?‘ dedi. Askeri alnından vurdu. ‘Her kim ki emri yerine getirmez sonu onun gibi olur‘ diyerek herkes birer ikişer çocuk, kadın öldürmeye başladı.

Her infazdan sonra paşa kesin ölmeleri için birer ikişer kafalarına kendi ateş ediyordu. Herkes mecburen görevini yaptı, ‘bana gel çavuş sıra sende!‘ Üç kız çocuğu kalmıştı. ‘Bunları da sen hallet‘ dedi. Çocuklar yere kapanmış altlarına yapmışlardı. Üstü başı perişan vaziyette ağlıyorlardı. Onların gözlerine baktım. Üçünü de öldürdüm, gözleri ciğerime saplandı. Gözlerini unutamıyorum. 70, 80 çocuk, 30 da kadın o gün infaz edildi. Hepsi Murat suyuna atıldı, dere kana bulandı. Birçok asker istifar etti, birçok insan öldürdüm, yaktım ama o çocukların gözleri gibi delen göz görmemiştim.

Sayın Bakanım yaklaşık olarak bunları yazdım. İmzaladım eğer doktor bunları savcılığa verirse hepimiz zor duruma düşeriz. Emir kuluyuz, verilen emirleri yaptık ama çoluğumun çocuğumun yüzüne nasıl bakarım. Sayın Bakanım Paşamla da görüşürseniz bu anlattıklarımı kendisine anlatın.

Acele cevap beklerim sayın Bakanım. Yalvarırım o yazıyı doktordan alın, Bakanım.

Ellerinizden öperim sayın Bakanım.

17/12/946

İmza.

Kaynak: Agos Gazetesi

Kaynaklar:

[1].  Mektup, Hasan Saltık Arşivinden. Arşivindeki belgeleri benimle paylaşan Nevzat Onaran’a ve belgeyi kulllanmama  izin veren Nilüfer Saltık’a teşekür ederim.