Juni 2, 2026

videolar

Gımgım_azad_ronı_
Gımgım_azad_ronı_

Varto’da Doğa Talanına Karşı Görkemli Ekoloji Mitingi, 24.04.2026.

Varto’da Doğa Talanına Karşı Görkemli Ekoloji Mitingi

– İlke tv.

Varto’da Büyük Çevre Mitingi: JES’e Hayır – Çark tv.

Artık Bu Dünyada Normal Olmayan Şeyler Oluyor!

✍ Eğer bir ülkenin yöneticisi İngiliz valisi gibi ABD tarafından tayin ediliyorsa, kendisini ‚Büyük Ortadoğu Projesi Eş Başkanı olduğunu‘ ilan ediyorsa ve bu sömürge valisi ‚ÇED raporu gerekli değil‘ diyerek ülkenin bütün topraklarını Amerika ve İngiliz Firmaları için maden arama, JES ve HES yapma ruhsatları keyfince veriyorsa; artık o ülke Amerika ya da İngilizler tarafından yönetildiğinin açık bir itirafıdır!

✍ İste bu sömürge valisinin padişah gibi yönettiği devlet, halka hiç haber vermeden, sormadan Varto ve Kargapazar‘da üç yıl boyunca çevre köylülerini kandırıp dolandırarak „deprem fay hatlarında inceleme yapıyoruz“ üç kağıtçı yalanlarıyla yeraltı kaynaklarını “İGNİS H2 Enerji” adındaki Amerika şirketi için araştırma yaptırmış!.. Bu Firma Mayıs 2026‘da sondaj çalışmalarına başlayacak ve bu bölgeye büyük bir felaket getirecek!..

✍ İngiliz valiliğine soyunacak ve Korgeneralin önünde hazırola geçecek olan “Mustafa Kemal ertesi gün, yani 14 Kasım 1918 günü otelde Daily Mail gazetesinin muhabiri ve Aubrey Herbert’in arkadaşı George Ward Price ile buluşuyor,”(5) kendisine görev verecek olan İngiltere’ye şu mesajı çekiyordu: “’Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa, İngiltere yönetiminde bulunan tecrübeli Türk valileriyle çalışmak gereğini duyacaklardır. Böyle bir yetki çerçevesinde hizmetlerimi sunabileceğim uygun bir yerin mevcut olup olamayacağını bilmek isterim?‘ dedi ve kendisini Karadeniz Ordusu’nun başındaki Korgeneral Harington ile görüştürmesini istedi.”(6)

✍ İttihatçıların inkar ve imha zihniyetiyle Kirmanckî-Zazakî dilinin konuşulduğu Dêrsim, Bingöl, Varto-Muş, Ahmed gibi bölgelerdeki halkı soykırımlardan geçirdiği, kökünü kazmaya çalıştığı için; 1925’den 1938’ze kadarki Kürt soykırımların olduğu kadar, bugün Kirmanckî/Zazakî dili UNESCO’nun (2008-2009) raporlarında “Türkiye’de tehlike altındaki diller arasında sınıflandırılıyorsa” bunun birinci derecede sorumluların başında Mustafa Kemal gelmektedir! Bu hakikati toplum hâlâ bilince çıkarmış değil! Oysa bu hakikat toplumun kader dediği şeyin neden ve sonuçlarıdır!

✍ Aslında Batı’nın kapitalist sistem içine tek ırk, tek din, tek bayrak, tek vatan tekerleme anlayışıyla ulus-devlet olarak aldığından beri, yüzyıldır katliamlar, soykırımlar, suikastlar, faili meçhul dedikleri devlet cinayetleri, askeri darbeler, darbe girişimleri ve doğa katliamlarıyla bu ülkenin kaderi böyle… İngilizlerin Osmanlı mirasını İttihatçı gizli valilerine teslim ettikleri ve İngiliz Korgeneralin karşısında hazırolda bekleyen Mustafa Kemal’in “yedi düvele karşı savaşan kurtarıcı kahraman” ilan edilerek önder ve ata olarak kabul edildiği, Atatürk ile yatıp Atatürk ile kalkan, “çok yaşa padişahım” şakşakçı, biat eden devşirme bir toplumun resmi tarihinin yalana dayandırıldığı ülkenin değişmez kaderi bu…

✍ Beyinleri İngiliz aşısıyla aşılanmış ırkçı İttihatçıların yaptıkları Ermeni, Pontus Rum, Süryani soykırımları ve Enver önderliğindeki İttihatçı arkadaşlarının yarıda bıraktığı katliamları devam ettiren Mustafa Kemal önderliğindeki Kemalist kadronun Koçgiri, Bingöl-Ahmed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim’de yaptıkları insanlık dışı soykırımlarla yüzleşmeden; yani geçmiş katliamlarla yüzleşmeden, faşizmin toplumsal ırkçılığından utanıp arlanmadan, Avrupa merkezci milliyetçi ırkçı zihniyetten kurtulmadan, herkesi Türkleştirme ve İslamlaştırma politikasından vazgeçmeden bu kötü kaderi değiştirmek mümkün değildir!..

✍ Fakat bizim doğayı koruyup seven BARIŞ YILDIRIM gibi çok değerli Avukatlarımız var. Avukat Barış Yıldırım, tabiatını koruyan uluslararası bağlayıcı yasaları ve iç yasaları iyi tanıyıp kullanarak dokunulmaz hakkı olan doğayı talan etmek isteyen davalı uluslarası şirketleri mahkemede yargıçların önünde evrensel hukuksal yasalarıyla yargılıyor, yargıçlar da ona hak vererek  Baraj, HES ve JES’ler yapmak isteyen enerji şirketlerini suçlu bularak kollarına kelepçeyi takıyorlar. Projeleri iptal etmek zorunda kalıyorlar.

✍ Barış Bey, Facebook sayfasında Munzur Baraj projesinin iptalini şöyle paylaşmıştır: ”Türkiye’de herhangi bir akarsu havzasında inşası planlanıp iptal edilen Baraj Projeleri sadece Munzur Baraj Projeleridir… Ayrı ayrı; Danıştay 13. Dairesi, Danıştay 10. Dairesi, Danıştay 6. Dairesi, Ankara 3. İdare Mahkemesi, Erzincan İdare Mahkemesi tarafından açtığımız davalarda tarihi kararlar verilmiştir…”

✍ Avukat Barış Yıldırım, 15.04.2026 tarihinde Muş İl Özel İdaresi Yürütmenin durdurulması için başvurdu. Bingöl İdare Mahkemesi davalı şirkete 10 gün içinde savunma yapmasını istedi. Dêrsim’de doğayı katledecek olan birçok baraj, JES ve HES projelerini iptal edebilen sayın Barış Yıldırım bu davayı savunuyorsa bence Gımgımlılar şimdiden bu davayı kazanmışlardır!

✍ Moralımızı yüksek tutalım! Ve zafer kazanıncaya kadar konuyu Mecliste, sokaklarda ve bütün Türkiye’de gündemde tutmaya devam edelim! Varto ve Kargapazar‘da yapılacak olan yürüyüşlere katılmak için yollara düşen komünalist insanlara bin selam…

✍ Gımgım sokaklarında “JES İSTEMİYORUZ” diye bağıran insanlara bin selam…

24.04.2026

Azad Ronî

Y.D. dilekçesi B.Y._1
Y.D..dilekçesi.B.Y.2

Munzur Vadisi Doğal Sit olarak Kalacak!

Yabancı şirketin Munzur Vadisine 6 tane HES ve iki baraj yapma projelerine karşı Avukat Barış Yıldırım’ın yıllar önce başlattığı hukuki süreç sonunda, davalı şirketin doğayı talan etme isteğine Danıştay “dur” dedi.

Kaynaklar:

1. Avukat Barış Yıldırım’ın hukuk mücadelesi.

2. Video Evrensel: Varto’da Doğa Talanına Karşı Görkemli Ekoloji Mitingi.

3. Video İlke tv: Varto’da Doğa Talanına Karşı Görkemli Ekoloji Mitingi.

4. video Çark tv: Varto’da Büyük Çevre Mitingi: JES’e Hayır.

5. Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2020, s.346

6. Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2020, s.346-347

7. Berlin Cemevin’nde dayanışma gecesi.

8. Video Bir Tv.

devlet_neden_kurt_sorununu_cozmek_istemiyor
devlet_neden_kurt_sorununu_cozmek_istemiyor

Devlet Neden Kürt Sorununu Çözmek İstemiyor?

✍Azad Ronî’nin Analizi:

On yıl önceki barış süreci ile ilgili konuşma sanki bugün konuşmuş gibi günceliğini aynen korumaktadır! Özellikle 2013 ile 2015 yılları arasındaki barış sürecini sonlandıran Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, “Siz neden bundan dolayı paniklediniz? Sayın cumhurbaşkanım, PPK silah bırakacak diye neden paniklediniz? Siz bırakmadınız! (On yıl sonra silahları bıraktığı halde siz gene bu sorunu çözmüyorsunuz! A.R.) Öyle görünüyor ki, bugün PPK silahlarıyla dağdan inse önüne geçecek! ’Aman inmeyin!’ diyecek. Çünkü barış yapalım diye bir niyet yok. Çok açık söylüyorum; kardeşlerimiz, vatandaşlarımız, Türkiye’de yaşayan herkesin bunu iyi anlaması, idrak etmesi gerekir. Bu ülkenin cumhurbaşkanı PKK’nin silahsızlanmasını durdurmuştur, önlemiştir!” sözleri, Sayın Abdullah Öcalan’ın  27. Şubat 2025’te İstanbul’da 300 gazeteci ve medya kuruluşları karşında, DEM Partinin İmralı Heyeti tarafından açıklanan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı“ ardından PKK’nın kendisini feshetmesi ve Süleymaniye kenti yakınlarında yapılan bir törenle sembolik olarak 15 kadın ve 15 erkek toplam 30 gerillanın silahlarını yakmalarıyla başlayan barış sürecinin bir yıldan beri oyalamalarla sürdüğü ve AKP önümüzdeki seçimlerde de kazandıktan sonra süreci bir daha buzdolabına atılarak gene 2015 yılındaki barış süreci gibi Erdoğan tarafından engelleneceği çok açık görülüyor.

Öcalan, 27 Şubat’taki Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı“ ile Kürt sorunun demokratik siyaset içerinde çözülmesi amacıyla hiçbir şart ileriye sürmeden, PKK’yi feshetmiş, silahları bırakma çağrısı yapmış, sembolik bir törenle silahlar yakılmış ve “haydi Kürt Sorununu çözün!” diye topu devlete atmıştır! Burada asıl devletin sorumluluk bilinciyle hareket ederek kendi iç dinamiklerinde Kürt sorunun çözümüne ilişkin bilimsel düşüncelerini halka, basın ve medyaya açıklamaları gerekeceği yerde, Komisyon raporuyla sorunu ‘terör’ sorununa indirgeyerek Kürtler ile savaşını devam ettirmek istediklerini açıklamışlardır!

Dünün barış süreci (2013-2015) açıklaması olan Dolmabahçe Mutabakatını kabul etmeyerek masayı devirip Temmuz 2015’te Kandil alanlarında bulunan gerillanın üzerine 30 savaş uçağıyla yapılan yoğun bombardımanlardan sonra Türk usulü darbe girişimi yaparak Kürt katliamlarına girişen R. T. Erdoğan, bugün “Terörsüz Türkiye” yanlış zihniyetiyle başlattıkları süreçte hiçbir adım atmayarak, Kürtlerin oylarıyla iktidarda kalma oyalamalarıyla süren süreç bir sonraki seçimden sonra gene sözünde durmayan Erdoğan tarafından engelleneceği apaçık ortadadır.

“Kürt Sorunu Benim Sorunumdur!”

2005 yılında Erdoğan Başbakan olarak Diyarbakır’daki konuşmasında, “Kürt sorunu benim sorunumdur!” diyordu:

“İlla her soruna bir ad koymak da gerekmez. Çünkü sorunlar hepimizindir. Ama illa ‘Ad koyalım’ diyorsanız Kürt Sorunu bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorudur. Benim de sorunumdur. Sorunların parça parça adresi olmaz. Bütün sorunlar Türk olsun, Kürt olsun, Çerkez olsun, Abaza olsun, Laz olsun bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ortak sorunudur. Çünkü güneş herkesi ısıtır, çünkü yağmur herkes için rahmettir. Çünkü herkes aynı toprağın insanıdır, insanıyız, millet olmak işte budur. 

Bu sebeple ‘Kürt sorunu ne olacak?’ diyenlere diyorum ki bu ülkenin başbakanı olarak o sorun herkesten önce benim sorunumdur. Bu memleketin başka bir meselesini de bana soracak olsalar onlara da şunu derim, o mesele de herkesten önce benim meselemdir.

Biz büyük bir devletiz ve millet olarak bu ülkeyi kuranların bize miras bıraktığı temel prensipler ve cumhuriyet ilkesi, Anayasal düzen dahilinde her sorunu daha çok demokrasi daha çok vatandaşlık hukuku daha çok refahla çözeceğiz, bu anlayışla çözüyoruz ve çözeceğiz de.”

Bu konuşmanın ardından, “Tek devlet, tek millet, tek bayrak” tekerlemesini yapan Başbakan Erdoğan, 2014 yılında cumhurbaşkanı olduğu dönemde Dolmabahçe Mutabakatını kabul etmeyerek, “Kürt Sorunu diye bir sorun yoktur!” noktasına vardı.

İngilizlerin onayıyla Mustafa Kemal Mayıs 1919’da 35 İttihatçı arkadaşları ile birlikte Samsun üzerinden Kürdistan’a giderek, Erzurum (23 Temmuz- 7 Ağustos 1919), Sivas (4-11 Eylül 1919) Kongreleri ve Amasya Protokollerinde, “Kurulacak olan devlet Türklerin ve Kürtlerin devleti olacak.” denilip Kürtlerin rızasını alarak Ankara’daki iktidarını 1923’teki Lozan Antlaşmasıyla sağlamlaştırdıktan birkaç yıl sonra, önce Kürtler için hazırladıkları İstiklal Mahkemelerinde İzmir Suikastı (15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi gibi) senaryosu bahane edilerek 17 İttihatçı arkadaşını idam ettikten hemen sonra tarihin en büyük Kürt soykırımlarına girişmişti. Osmanlı devleti, Kürt derebeylerin gücüyle bölgede iktidarını sağlamlaştırdıktan birkaç yıl sonra henüz İslam olmayan Zerdüşt ve Êzîdî inancındaki Kürtleri, Hristiyan Ermenileri, Rumları ve Süryanileri katliamlardan geçirmeye başlamışlardı. Gene İslam bayrağı altında savaşan, iktidar için kendi halkı olan Türkmen ve Oğuzlar’a düşman edilmiş Selçuklu Sultanları, Mervani Kürt devleti (M.S. 990- 1.096), Şeddadiler Hanedanı (M.S.951- 1.175) ve Rewadiler Hanedanı (M.S. 955-1.071) gibi Kürt devlet ve birçok Kürt hanedanların gücüyle bölgede iktidarını güçlendirdikten birkaç yıl sonra; yerli halklarla savaşa girişmişlerdi; Mervani Kürt devletini ve birçok Kürt hanedanını ortadan kaldırmışlardı!..

Uygarlık güçlerin uygarlık yıkıcı etmen olarak kullandıkları devşirme Türkler

Bu tarihi gerçekler ışığında denilebilir ki; uygarlık güçleri, bin yılların başında Abbasilerin gözetiminde iktidarı kendilerine çalışacak olan vekalet savaşçılarına devrettikleri ve Orta Asya’dan gelen kendi halkı olan Türkmen ve Oğuzları katliamlardan geçiren Selçuklu Sultanların ve Kürt beyliklerin yardımlarıyla iktidara taşıdıkları Osmanlı padişahların beyinlerine Arabistan merkezci siyasal İslam ideolojisini aşılarken ve en son hiçbirisi Türk olmayan Osmanlı subayları olan İttihatçıların beyinlerine Avrupa merkezci Türk milliyetçiliği aşılarken, bu devşirmeleri yerli halklara düşman etmişler ve Kürtleri, Ermenileri, Süryanileri yok etme görevi vermişlerdir. Her şey değişir ama Semavi dinlerin teolojik doğmaları ve ırkçı tabularla kafaları çağ dışı örümcek ağı bağlamış ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin’ tıpkı Tevrat’taki mitolojik varsayımlardan yola çıkarak Fırat Irmağı’ndan Nil Irmağı’na kadarki topraklara sahip olmak isteyen işgalci İsrail devleti gibi yerli haklara düşmanlığı hiçbir zaman değişmez ve bitmez! Yerli halklara düşman edilen her iki zihniyette aynı maskeli tanrının ürünüydü. Aynı maskeli tanrı tarafından Ortadoğu’da kullanılan ulus-devletlerdi. Her iki ulus-devlet, güvenlik politikaları adı altında kendi vatandaşlarına değil, uygarlık güçlerin Batı’da kurduğu kapitalist sistemin çıkarları için çalışmaktadır.

Değişime ayak direten, Doğu’da uygarlık güçlerine çalışan vekalet savaşçıları ve bütün halklara düşman edilmiş, Mezopotamya’nın uygarlık kalıntılarını ve ekolojik köy komünal yaşamını ortadan kaldırmakla görevlendirilen Türk ulus-devletin yeri de Selçuklu ve Osmanlı gibi devlet mezarlığıdır!

Neden?

Türklerin aşağılandığı Osmanlı döneminde yağma ve talan savaşları için asker devşirdikleri Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez, Arnavut, Bulgar, Boşnak gibi farklı milletlerden ve İslam dinine bağlı olanların oluşturduğu topluluklara ümmet deniliyordu. Yani Osmanlı İmparatorluğu’nda etnik kimlik, ulusal aidiyet diye bir şey yoktu; İslam dini çerçevesinde oluşan ümmet anlayışı vardı. Bu ümmet kelimesi, etnik köken, dil, ırk, kültür gözetmeksizin Müslümanların dini bir bağla birbirine bağlı olduğu vurgusu yapılıyordu. Ulus-devlet çağında Avrupa merkezci Türk milliyetçiliği ile yetiştirilen İttihatçılar, maskeli tanrıların toplum mühendisliği projeleriyle yeni bir Türk milleti yaratmak için ümmet topluluğunu; yani Kürt, Arap, Laz, Çerkez, Arnavut, Bulgar, Boşnak, Ermeni, Rum, Süryani halklarını katliamlarla bir potada eritip herkesi Türkleştirerek Anadolu ve Kürdistan’da yapay bir topluluk oluşturmak istiyorlardı.

Peki bunu neden yapıyorlardı? Farklı halkları ‘Türk’ diye tek bir potansiyel güç etrafında birleştirirken, o insanları kendi geçmiş toplumunun binlerce yıllık tarihinden, dilinden, kültüründen uzaklaştırıp yabancılaştırarak bomboş bir insan haline getirmek ve o bölgede uygarlık güçlerine savaşacak olan vekalet savaşçılarını yaratmaktı. Böyle insanlıktan uzaklaştırılmış kültürsüz, karaktersiz, vicdanı olmayan boş insanlara her türlü kötülüğü, her türlü katliam ve soykırımları yaptırabiliyorlardı. İşte burası her türlü katliamlarını, soykırımlarını, cinayetlerini, hırsızlıkları, hukuksuzluklarını, adaletsizliklerini, yağma ve talanlarını  ‚Türk kimliği‘ altında gizledikleri Türkiye’dir! Böyle bir ülkeye demokrasi ve barış hiçbir zaman uğramaz!

Uygarlık güçlerin bu Anadolu’yu Türkleştirme projelerini yüzyıl içinde gerçekleştiren İttihat Terakkiciler ve ardılları İttihat Terakki üyeleri olan Kemalistler, Kürtler dışında Anadolu’da herkesi Türkleştirdiler. Böylece Doğu’da kapitalist sistemin bütün savaşlarını yürütecek vekalet savaşlarını yaratmış oldular; yerli halklarla sürekli savaş halinde çürümüş, yozlaşmış, militarist, insanlığından uzaklaştırılmış, hukuku, adaleti ve vicdanı olmayan yapay bir topluluk yarattılar.

Anadolu’daki Türkleştirme Projesi Türklerin Projesi Değil

Türkleştirme projesi ne devşirmelere ne de gerçek Türklere ait bir projeydi. Hatta bu Türkleştirme projesine dahil olan çok az sayıdaki gerçek Türkleri de, katliamları, soykırımları yaptırsınlar diye kendisinden, insanlıktan adaletten, vicdandan uzaklaştırıyorlardı, demokrasiden yoksun bırakıyorlardı. Bunun dışında, ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sisteminde’ sahte Türk kimliği alan devşirmelerin işlediği cinayetler, katliamlar ve korkunç soykırımlar hep Türklerin hanesine yazılıyordu. Selçuklu ve Osmanlı dönemindeki gibi gene Türkler hâlâ bu coğrafyada Orta Asya’daki ataları kadar barbar ve vahşi olduklarını dünyaya yayıp gösteriyorlardı. Bu devşirmelerin hiçbirisi Orta Asya’dan kılıç sallayarak gelmedi. Türklerin atalarının binlerce yıl önce Orta Asya’daki barbarlığını, vahşiliğini, Çin uygarlığını yağmalayıp talan etme hallerini bu coğrafyada canlandırıp kullanmak için devşirmelere ‘Orta Asya’dan geldiklerini’ söylüyorlardı.

Oysa Orta Asya’dan gelen Türkler 300-400 yıl içinde yerleşik hayata geçmiş, yerli halklarla beraber yaşadıklarından beri uygarlık yıkıcı rollerini bırakmışlar. Selçuklu ve Osmanlı’dan beri Türkler adına ‘uygarlık yıkıcı’ rolleri sürdürenler devşirmelerdi. Bu hakikat böyle bilinmelidir! Kendisini Türk sanan ve bu İttihatçıların oluşturduğu yeni yapay Türk topluluğu Türk değildi. Türk olmayan bu devşirmeler iktidarda oldukları sürece ‘Uygarlık Güçlerin’ vekalet savaşçıları olarak bu coğrafyayı cehennem ateşinde yok etmeye çalışacaklar!

Bu yüzden ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin’ bir an evvel yıkılıp gitmesi ya da herkesi Türkleştirme projelerinden vazgeçip halkların bir arada yaşayabileceği renkli bir çiçek bahçesi gibi demokratik bir sisteme geçmesi başta gerçek Türkler olmak üzere o coğrafyada yaşayan bütün halkların yararınadır. Teklik; gri, karanlık faşizme giden bir yoldur. Biz bunu Hitler faşizminde ve Hitler’in öğretmeni olan Mustafa Kemal’in kurduğu yüzyıllık kurumsal faşist Türk ulus-devlet düzeninde halklara nasıl korkunç katliam ve soykırımlar (Koçgiri, Bingöl-Ahmed, Ağrı-Zilan, Dêrsim soykırımları) yaptıklarını gördük…  

Unutmamak gerekir ki, Uygarlık güçlerin, bir zamanlar Mezopotamya’da kullandıkları ve bugünkü Kürtlerin ön ataları tarafından tarihin geri dönüşü olmayan çöplüğüne attıkları Akad ve Asur Tiran devletleri gibi ‘uygarlık yıkıcı etmen’ olarak kullandıkları Türk ulus-devleti yıkılıp devlet mezarlığına uğurlanmadan o coğrafyaya demokrasi, özgürlük, eşitlik, Barış ve adalet gelmez.

Selçuklu devletinden Türk ulus-devletine kadar iktidara gelip uygarlık güçleri için çalışanların hiçbirinin Türk olmadığını bazı bilim insanları ve yazarlar biliyorlar ve bunun farkındalar. Sırrı Süreyya Önder gibi bunun farkında olan Türk yazar Hasan Bildirici, “Türklerin elindeki Türk kimliğini elimizden aldınız” makalesinde şöyle yazıyor:

”Kürdlerin haklarını savunduğum zaman adaletsiz düzenin savunucuları beni Kürt ve Kürtçü ilan edip, adalet arzularını körüklediğim diğer okurlar karşısında yazılarımı boşa çıkarmaya çalışıyorlar. İşlerini hep böyle yürüttüler. ‘Bölücü, terörist ve vatan haini Kürt!’ dediler.

Kendilerini de Uzak Asya’dan kılıç sallayarak gelen Türklüğün temsilcisi yaptılar. Ve topluma bunu yutturdular. Türkçülük yarıştıran bu devşirmelerin ataları da Balkanlar, Kafkaslar, Girit, Malta ve Arap çöllerinde Osmanlı mevzilerini terk edip Ankara’ya kaçmışlardı. Çoğunlukla bunların kurduğu adaletsiz devleti düzeltme doğrultusunda kurumlarda ve devlet organlarında çentik açtırmıyorsunuz. Çentik açılınca foyaları ortaya çıkacak. Onun için ‘bu anayasayı ve bu düzeni deldirtmeyiz‘ diyorlar.

Bunların hiçbiri Türk falan değil. Varsa azınlık bir Türk nüfus, onu da kendilerine benzetmişler. Türklüğün kaygısını güttükleri falan yok. Uzak Asya’dan benim atalarım geldi. Erdoğan ve Bahçeli Ahlat’a gidip atalarımın yüksek mezar taşlarının altında duaya duruyor ve biraz Türklük kapmaya çalışıyorlar. Ahlat’ın da en kalabalık Türk ailesiyiz. Kürdlerle de can ciğeriz.

Süleyman Soylu veya Musavvat Dervişoğlu’nun neyi Türk? Neresi Türk? Mahallenin dedikoducusu olarak halkı birbirine kışkırtarak huzur bulan Ümit Özdağ’ın soyunda Asya bozkırlarını akıncı olarak yarıp gelen yiğit Türklere ait hangi iz var?

Türklüğümle övünmek için değil, adalet isteyen yazılarımı ’Kürtçülüğe’ çıkarıp değersizleştirmeye çalışan devşirme Türkçülerin toplumları çökertip, halkı yağmalayan foyalarını anlatmak için soyumdan söz ettim. Bırakın artık bu uzak Asya’dan kılıç çekip gelme numaralarını. Soy numaralarını. Balkanlar, Kafkaslar ve Arap ellerindeki Osmanlı mevzilerini bırakıp kaçtınız; o korkak ve yılışık hallerle şimdi de Anadolu’nun Türk ve Kürd masumlarına vatan numarasıyla kan kusturuyorsunuz.“

‘Uygarlık Yıkıcı Türk Egemenlik Sistemi’ Yerli Halklara Düşmandır

Ve bin yıldır bu coğrafyada uygarlık güçlerin yerli halkları kâh siyasal İslam kılıfı altında, kâh Türk milliyetçiliği kılıfı altında katliam ve soykırımlarla yok etmeye çalıştıkları ve dış güçlere bağımlı oldukları için iradesi olmayan “uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi” Kürt sorununu nasıl çözebilir? Et satarak geçimini sağlayan kasapçının “koyunları, kuzuları kesmiyorum” demek nasıl ki inandırıcı değilse; dış güçlere bağımlı çalışan devşirme Türk politikacıların barış sürecinde, ”Kürt Sorunu benim sorunumdur, çözüyorum” demek o kadar inandırıcı değildir. Çünkü uygarlık güçleri, İttihatçıların beyinlerine Türk milliyetçiliğini aşılarken onları yerli halklara düşman ettirmiş ve Kürtleri, Ermenileri yok etme görevi vermişlerdir!

Uygarlık güçleri, Kürtlere ve Ermenilere düşman olmayan ya da yerli halklara karşı savaşı yürütmeyen birini Türkiye’de iktidara getirmezler. Ha keza “Ben Kürt Sorununu çözerim” demeye kalkışırsa, Cumhurbaşkanı Turgut Özal gibi hemen öldürürler…

Selahattin Demirtaş‚ın Tarihe Geçen ”Bilal’i İstiyordunuz Hilal’i Verdiniz” Açıklaması:

Demirtaşı’ın 18 Ekim 2016 tarihinde HDP Meclis Grup Toplantısında yaptığı bu kapsamlı ikna edici konuşması, Türkiye’de muhalif siyasal söylemin dikkat çekici örneklerinden biridir. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin o dönemdeki başkanlık sistemi tartışmalarındaki tutumunu eleştirmek amacıyla “Bilal’i (Erdoğan) istiyordunuz, Hilal’i (üç hilal) verdiniz” ifadesini retorik ve söylem analizi çerçevesinde incelemektedir. Konuşmada geçen ifadeler yalnızca bir politik slogan değil, aynı zamanda güç ilişkileri, meşruiyet üretimi, HDP’ye hazırlanan kompaslar ve ideolojik söylemler açısından çok katmanlı bir anlam taşıdığını ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Demirtaş bu konuşmada, iktidarı ve özellikle Recep Tayyip Erdoğan çevresindeki güç yapısını eleştirir. “Bilal” ifadesiyle Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’a gönderme yaparken, “Hilal” ifadesini ise halkın karşısına çıkarılan farklı bir siyasi söylem ya da sembol olarak kullanır.

Konuşmanın ana mesajı şudur:

👉İktidarın, halkın beklentilerini karşılamadığını,

👉 Şeffaflık ve adalet yerine farklı semboller ve söylemlerle kamuoyunun yönlendirildiğini,

👉Yolsuzluk iddiaları ve güç ilişkilerinin üstünün örtülmeye çalışıldığını savunur.

Demirtaş, bu cümleyle aslında “siz bir şey bekliyordunuz ama size bambaşka bir şey sunuldu” demek ister ve bunu alaycı bir dille ifade eder. Bu nedenle söz, Türkiye siyasetinde hafızalara kazınmış bir eleştiri sloganı haline gelmiştir.

Siyasal iletişim, modern toplumlarda yalnızca bilgi aktarımı değil, aynı zamanda anlam üretimi ve algı yönetimi sürecidir. Türkiye bağlamında, siyasal aktörlerin kullandığı dil; metafor, sembol ve ironi gibi araçlar HDP ve DEM partileri sayesinde zenginleşmektedir.

Demirtaş, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası süreçte, bir derin devlet politikası olarak MHP’nin AKP’ye yaklaşıp koalisyon oluşturması ve başkanlık sistemine destek veren açıklamalarını, Bilal Erdoğan üzerinden yaptığı bu benzetme ile eleştirmektedir.

Bu bağlamda Selahattin Demirtaş’ın söz konusu ifadeleri, dönemin siyasal atmosferine yönelik eleştirel bir müdahale olarak değerlendirilebilir. HDP’ın Grup toplantısındaki bu konuşma, ilgili söylemin hem yapısal hem bağlamsal hem de toplumsal çürümenin analizini sunmayı hedeflemektedir.

Michel Foucault’ya göre söylem, yalnızca dilsel bir pratik değil, aynı zamanda iktidarın üretildiği ve yeniden üretildiği bir alandır. Bu perspektiften bakıldığında, politik söylemler toplumsal gerçekliği kurma gücüne sahiptir (Foucault, 1972).

Aristoteles retoriği, ikna sanatının temel unsurlarından biri olarak tanımlar. Modern siyasal iletişimde ise ironi, hem eleştirel mesafe yaratmak hem de geniş kitlelere ulaşmak için etkili bir araçtır (Hutcheon, 1994).

“Bilal” ve “Hilal”

İfade iki sembolik düzlemde işler:

  1. “Bilal”: Somut bir kişiye gönderme yaparak nepotizm ve güç ilişkilerini çağrıştırır.
  1. “Hilal”: Dini ve milli sembollerin politik söylemdeki kullanımına işaret eder.

Bu ikilik, somut ile soyut arasındaki gerilimi görünür kılar.

İronik Yapı ve Anlam Üretimi

İfade, beklenti ile gerçeklik arasındaki fark üzerinden kurulur. Bu yapı, klasik ironinin temel özelliklerinden biridir: Söylenen ile kastedilen arasındaki mesafe.

Sloganlaşma ve Kolektif Hafıza

Söz konusu ifade, kısa ve ritmik yapısı sayesinde kolayca sloganlaşmış ve kolektif hafızada yer edinmiştir. Bu durum, modern siyasal iletişimde “viral söylem” kavramıyla açıklanabilir.

İfade, MHP’nin AKP’ye yaklaşması, Demirtaş’ın “Seni Başkan yaptırmayacağız!” diyerek başkanlık sistemine karşı çıkısı ve Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki siyasal iktidara yönelik eleştirel bir çerçevede ortaya çıkmıştır. Özellikle Bilal Erdoğan üzerinden yapılan göndermeler, kamuoyunda tartışılan güç ilişkilerine işaret etmektedir.

Bu bağlamda “hilal” sembolü, siyasal meşruiyetin dini/milli değerler üzerinden inşa edilmesine yönelik bir eleştiri olarak okunabilir.

 Tartışma

Bu söylem, modern politik iletişimde üç önemli özelliği bünyesinde barındırır:

  1. Yoğunlaştırılmış anlam (kısa ama derin içerik)
  2. Çok katmanlı yorum imkânı
  3. Yüksek dolaşım kapasitesi

“Bilal’i istiyordunuz, Hilal’i verdiniz” ifadesi, Türkiye siyasetinde retorik açıdan güçlü ve çok katmanlı bir söylem örneğidir. Bu ifade, siyasal eleştirinin doğrudan değil, dolaylı ve ironik yollarla nasıl etkili biçimde yapılabileceğini göstermektedir. Aynı zamanda, politik dilin sembolik boyutunun önemini ortaya koymaktadır.

Bütün bunlardan çıkardığımız sonuçla anlıyoruz ki ABD ve İngiltere’nin iktidara getirdikleri diktatör Erdoğan kendisine rakip gördüğü ve eleştirildiği için hiçbir suçu olmayan Selahattin Demirtaş’ı 10 yıldan beri cezaevinde rehin tutuyor!

“Bu ülkenin cumhurbaşkanı PKK’nin silahsızlanmasını önlemiştir!”

Selahattin Demirtaş yukardaki video konuşmasında şu gerçeği dile getiriyor:

“İktidarın şakşakçılığını yapmaktadırlar. Hatırlıyorsanız ne diyordu: ‘Partimizden Saraya gideni partiden atarım’ diyordu, milliyetçiler. Bak dün Sarayda el pençe divan oldular. Hani Bilal’ı istiyordunuz? Bak alamadınız Hilal’i verdiniz. Gördünüz değil mi?

Şimdi değerli arkadaşlar nedir bizim suçumuz? % 13 oy almış olmamız! Halkın taleplerini sandığa ve parlamentoya yansıtmış olması. Bunun dışında bize affedilebilecek hiçbir suçumuz yoktur. Biz demokrasi gelişsin, bu ülkede adaletsizlikler giderilsin, eşitlik, özgürlük bizim kalıcı sistemimiz yeni yaşamımız olsun diye mücadele ettik. Ve buraya gelen 80 partili milletvekili arkadaşlarımla, parti yönetimiyle birlikte, Türkiye’ye verdiğimiz sözü, barış gerçekleştirmek için daha ilk akşamdan, seçimi kazandığımız 7 Haziran (2015 seçimlerinde HDP % 13,1 oy almıştı.) akşamı barış görevine hazır olduğumuzu ilan ettik. Fakat ‘yıllardır çözüm süreci, yıllardır milli birlik beraberlik, kardeşlik süreci yürütüyoruz. Bunun için baldıran zehir içerim, bunun için kefen giymeye hazırım’ diyenler 7 Haziran’da iktidarlarını yitirince, barışın ne kadar anlamsız olduğunu, onlar için barışın ne kadar önemsiz olduğunu ilan ettiler.

Dolmabahçe Mutabakatı

Dolmabahçe Mutabakatını hatırlarsınız. Bizim parlamenter İmralı heyetimiz, Hükümetin yetkili AKP heyetiyle birlikte ortak bir açıklama yaptılar. O açıklama Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi tarihinin en önemli siyasi işlevlerinden biriydi. Küçümsenecek bir belge, küçümsenecek bir açıklama değil. Çok kutsal, çok saygın, çok ahlaki bir işti. O metin açıklandığı dakikaya kadar uğraşı, çabası, emeğiyle arkasında duran, katkı sunan herkese ben buradan tekrar teşekkür ediyorum. Teşekkürü hak ediyorlar. Gerek devlet heyeti, gerek AKP heyeti, gerek bizim heyetimiz ve özellikle o belgeyi kararlı, siyasi iradesiyle arkasında durarak ilan ettiren Sayın Öcalan’a, her biri ayrı ayrı teşekkürü hak ediyor. Çünkü barışın anahtarını Türkiye toplumuna teslim ettiler, o açıklamayla birlikte. Artık kirli güçler, kontra güçler, derin güçler, uluslararası güçler, ben barış düşmanıyım diyebilecek kim varsa, onların elinden barışın rehin olarak tutulmasını aldılar ve Türkiye toplumuna, bize teslim ettiler. Dolmabahçe Mutabakatı budur.

Dolmabahçe açıklaması vatana ihanet değil, bir bölünme, parçalanma beyannamesi değil. Bir kardeşleşme, özgürlük, barış ve demokrasi manifestosu, yol haritası ve silahsızlanmanın da çağrısıydı. İşte biz 7 Haziran’da halkımızdan aldığımız destekle bunun arkasındaydık, hemen  bunu hayata geçirelim dedik. Koalisyonda kim olursa olsun, biz desteklemeye hazırız, barışı gerçekleştirelim dedik!

Değerle arkadaşlar, Dolmabahçe Mutabakatı açıklamasından bir hafta sonra zaten nasıl vazgeçtiklerini, nasıl caydıklarını ibretle hep birlikte izledik. Sayın cumhurbaşkanı o fotoğrafın, görüntünün yanlış olduğunu, masanın olmadığını, görüşme, müzakere, süreç, mutabakat diye bir şey olmadığını, olamayacağını, hatta ‘Kürt sorunu yoktur, böyle bir sorunumuz da olmamıştır’ noktasına getirdi meseleyi…. ”  (…..)

Barış müzakeresi için iki buçuk yıl çalıştık. Sadece bir hafta kalmıştı. Neden barış antlaşması olan Dolmabahçe Mutabakatından vazgeçtiniz? Bunu neden kamuoyuna açıklamıyorsunuz? Niye vazgeçtiniz? Düşünün bir örgüt var. Dağda silahlı! O örgütün lideri, ‘çağrı yapacağım’ diyor ‘çağrı.’ Mutabakat imzalanır ve heyet gelip müzakerelere başladığımızdan bir hafta sonra kongre toplansın diye çağrı yapacağım. Silahlar bırakılacak artık!’ diyor. Sadece heyet olarak tekrar geleceksiniz, oturacağız, müzakere başladığı saatte ben çağrı yapacağım. Silahlar bırakılacak artık!’  Biz bu açıklamadan büyük bir memnuiyet duyduk. Siz neden bundan dolayı paniklediniz? Sayın cumhurbaşkanım, PPK silah bırakacak diye neden paniklediniz? Siz engellediniz! Öyle görünüyor ki, bugün PPK silahlarıyla dağdan inse önüne geçecek! ’Aman inmeyin!’ diyecek. Çünkü barış yapalım diye bir niyet yok. Çok açık söylüyorum; kardeşlerimiz, vatandaşlarımız, Türkiye’de yaşayan herkesin bunu iyi anlaması, idrak etmesi gerekir. Bu ülkenin cumhurbaşkanı PKK’nin silahsızlanmasını durdurmuştur, önlemiştir! Dolmabahçe müzakeresinde, geldiğimiz o kırıttık noktada her şeyi tuzla buz ederek süreci bitirmiştir!..”

“Cezaevine girişimiz ne kadar politikse çıkışımız da öyle olacaktır.”

Selahattin Demirtaş ve Selçuk Mızraklı’yı 22.04.2026 tarihinde Edirne Cezaevi’nde ziyaret eden siyasi parti temsilcileri onların dışarıya iletmek istedikleri şu mesajını getirdiler: “Şunu herkes bilmeli ki bizler çıkmak için gün saymıyoruz. Cezaevine girişimiz ne kadar politikse çıkışımız da öyle olacaktır. En büyük önceliğimiz ve hassasiyetimiz çatışmalardan kaynaklı can kayıplarını durdurabilmekti. Şimdilik bunu sağlamış olmaktan dolayı mutluyuz. Çıkarılacak yasalarla bu ortamın kalıcı hale getirilmesini umuyoruz. Ancak esas demokrasi mücadelesi bundan sonra gelişecek ve büyüyecektir. Bizler de demokratik siyasetin güçlenmesi için nerede olursak olalım elimizden gelen çabayı göstereceğiz.

Türkiye artık büyük değişimlere gebedir. Bu değişimin halklarımızın ve emekçilerin lehine olması için çok daha güçlü ve esaslı mücadele birliklerine ihtiyaç vardır. Bugün Edirne Cezaevi önünde bir araya gelişiniz de bu mücadele birliğinin her koşulda büyüyerek devam ettiğini göstermiştir. Bundan dolayı da özel olarak tüm partilere ayrı ayrı teşekkür ediyor, içten selam ve sevgilerimizi gönderiyoruz. Özgür yarınlarda görüşmek dileğiyle…

Selahattin Demirtaş

Adnan Selçuk Mızraklı

Edirne Cezaevi

22 Nisan 2026“

Kaynaklar:

1. Foucault, M. (1972). The Archaeology of Knowledge.

2. Hutcheon, L. (1994). Irony’s Edge: The Theory and Politics of Irony.

3. Aristotle. Rhetoric.

4. Fairclough, N. (1995). Critical Discourse Analysis.

5. Van Dijk, T. A. (1998). Ideology: A Multidisciplinary Approach.

6. Selahattin Demirtaş konuşması.

7. Selahattin Demirtaş ve Selçuk Mızraklı’nın Edirne Cezaevi’nden gönderilen mesajı

Axwa Sîpîye Efsanesi 1
Video ve fotoğraf Hüseyin Özdag

Azad Ronî Yazdı:

Şimdi güncel olarak Varto’ya içme suyu olarak götürülmek istenen ve Yeşil Vadi’nin öbür yamacında, halk arasında Goşkar Baba’nın Kız Kardeşi Ana Fadılê’nin iki memesinden akan süt dedikleri Axwa Sîpîye’miz var ya! İşte o Ana Fadılê’nin, yani Axwa Sîpîye’nin, Çoban Munzur’un süt dolu kovasından koşarken yere dökülerek oluşan soğuk pınar gözelerin Munzur Irmağı’nı oluşturduğu gibi güzel bir hikâyesi vardır: Axwa Sîpîye, Goşkar Baba’nın Kız Kardeşi’nin iki memesinden akıp doğayı besleyen kutsal Ana Tanrıca Fadılê’nin sütü olduğunu söylerler. Önce döküldüğü Goşkar Çayı’nı büyütür, sonra onunla birlikte aşağılarda Muş ovasında Fırat Irmağı’na katılır.

Biliyoruz ki, Aryan halkları Neolitik dönemden beri, uzayda ve dünyada yaşayan bütün canlı ve cansız varlıkları tanrının bir parçası olarak görüyorlardı. Semitik halkların kabile reisleri gibi “Tanrı her şeyi yoktan var etti,” demezler. Tanrı bütün varlıkları yoktan  var etmedi; var olan kendi kutsal yapısından parçalar olarak var etmiştir. Dolayısıyla Tanrının bir parça olarak gördükleri her şeye, doğaya, dağa, taşa, ağaca, suya, insana saygı ve sevgiyle yaklaşıp koruyorlardı. Çok tanrılı ve ana erkil dönemlerde yaratıcı kadınlara tanrıca sıfatları yakıştırıldı. Biz büyüklerimizden böyle duyduk. Sümerler’den beri atalarımız bize mitos, efsane ve destanları hep böyle aktardılar. Gerçekten de  Axwa Sîpîye’nin bulunduğu bölgeye baktığımızda, oradaki doğa pratiğinde görünen de o efsanede anlatılandır. O yüksek dik yamaçtan çığlık çığlığa binlerce yıldır doğayı besleyen ana tanrıca kadının memelerinden akan beyaz süt gibidir iki kutsal gözesi. O suyu içmeye doyamazsınız. Bir o kadar da Goşkar vadisinde akan çayın içindeki alabalıklara ve bütün canlılara şifalar veren beyaz sudur. Axwa Sîpîye’nin  döküldüğü Goşkar çayı içinde büyüyen alabalıklar, sarı hastalığı olan insanları iyileştiren şifalı balıklardır. Doğayı hakkın bir parçası olarak kutsal görüp koruyarak seven bu Rêya Haqî doğa inancı ve bu efsane ile bugüne kadar kendisini korudu ve etrafındaki canlıları besledi. Dünya kuruldu kurulalı doğanın o kutsal ana tanrıca memelerinden akıp Goşkar vadisini besleyen Axwa Sîpîye bugüne kadar hep özgür aktı! Ve özgür akacaktır!

Kirmanckî-Zazakî ‘Axwa Sîpîye,’ Türkçesi ‘Beyaz Su’. İşte Goşkar Vadisi’ni, dereyi ve oradaki Ana-doğayı yeşerten o kutsal Ana Tanrıcanın iki memesinden (iki pınarından) süt gibi akan Axwa Sîpîye’yi de borulara hapsedip götürmek istiyorlar! Axwa Sîpîye için mücadele vermek ve onu savunmak ana sütü gibi kutsaldır!

Bu yüzden diyoruz ki, ”Axwa Sîpîye’nin bir damlası bile borulara hapsedilemez!”

Bilmenizi isteriz ki, bu Yeşil Goşkar Vadisi yalnızca su değil, doğamız, bilimsel inancımız, kimliğimiz ve insanlığımızdır! Siz bunlara saldırıyorsunuz!

Doğayı katlederseniz, er ya da geç o da sizden intikamını alacaktır!

Goşkar Baba ve doğadan dualarınızı esirgemeyin!

Çünkü Goşkar Vadisi’ni içindeki ziyaret bölgelerini soğuk pınarlarıyla savunmak;

doğa ve çevre ile barışçıl bir şekilde yaşamaktır, Zerdüşt ve Spinoza’nin inandığı tanrıya inanmaktır.

24.06.2025

Azad Ronî

Goşkar Vadisi
 Video ve Fotograf Hüseyin Özdag

T E Ş E K K Ü R L E R!..

“Goskar Baba’nın ayakları altındaki soğuk su pınarları ve Axwa Sîpîye meseleleri konusunda bizler birer Varto’lu bireyler olarak sesiz kalamayız… Bizler doğadan ve haklıdan yanayız.” deyip “Goşkar Çayı Kurumusın Axwa Sîpîye Özgür Aksın!” Ekolojik-kırım çığlığımıza sahip çıkan DVG WhatsApp Ailesi Eşbaskanları’na candan teşekkürler.

DVG WhatsApp Ailesi yöneticileri sosyal medya hesaplarından yüzlerce, binlerce Varto’lulara ulaşıp kamuoyu oluşturarak ayakta uyuyan Varto Dernekleri ve Sivil Toplum Örgütlerin yapmadığı işleri becermeye çalışıyorlar. Kendi doğalarına sahip çıkmaya çalışıyorlar. DVG WhatsApp kurucu Ailesi yönetici sayın Vêşan Têşan’a teşekkürlerimizi bir borç biliriz. Kendisi de beni arayarak, ”doğal kaynakların korunmasından ve haklıdan yana” olduklarını söyleyerek, sosyal medyanın sivil toplum örgütlerinden daha fazla işler yapabileceğini bize göstermiştir.

Biz de zaten kişisel hiçbir maddi ve manevi çıkar gözetmeksizin “doğadan ve haklıdan” yana olan çığlığımızı yükseltmeye çalıştık. Fakat ne yazık Varto Belediye Eşbaşkanları benim gibi bir Vartolu yazarın, yazarların, sanatçıların, uzman mühendislerin, köylülerin, yurtseverlerin çığlıklarını duymamaya çalışmışlardır. Duymamak bir yana, sivil itaatsızlık hakklarını kullanarak bağırıp uyarmaya çalışan insanları susturmaya çalışmışlardır!..

DVG WhatsApp Grubana yazdığım “Varto Belediyesi Elini Çek Axua Sîpîye Suyumuzdan! Varto ikinci bir tarihi ihaneti kabul etmez!“ yazıdan rahatsız olup etekleri tutuşan Belediye Eşbaşkanları hemen sayın Vêşan Têşan’ı aramışlar ve, “O yazıyı hemen kaldırın! Kaldırmazsanız o şahıs Türkiye’ye geldiğinde hemen hakkında dava açacağız!” deyip tehditler savurmuşlar. Zor durumda kalan DVG WhatsApp Grubu da birkaç saat paylaşımda kalan yazıyı kaldırmak zorunda kaldılar. İşte Türkiye’de aşağıdan yukarıya kadar bütün devlet yöneticileri gerçekleri cezai yaptırımlarla örtmeye çalışıyorlar. Onun için Türkiye’de yüz yıldır değişen bir şey yok!

Biz biliyoruz ki o coğrafyanın yazılı tarihi pek olmadığı, tecrübe ve bilgilerini söylenceyle birbirlerine aktardıkları için çılgın bir coğrafya, insanları da öyle tuhaftır ki! Anlamak çok zor. Toplum da Türk-İslam-Sentezi ideolojileriyle kendi cellatlarına aşık edilmiş bir toplum! Her şeyi yanlış anlarlar ve çok önyargılı oluyorlar. Yanlarında, yörelerinde, köyünlerinde, sokaklarında konuşulan birçok şeyi duyuyorlar, işitiyorlar, görüyorlar, bir şey demiyorlar. Ama o konuşulan gerçekleri yazıya döken, şiire döken, türküye döken birilerini gördüler mi hemen üzerlerine yüklenirler; “vay sen misin böyle yazan, sen misin böyle diyen, sen misin böyle şöyleyen” diye hey heyleri tutar, gerçekleri bir türlü kabullenemezler! Üzerlerindeki atletleri yırtarak kırmızıyı gören İspanyol boğaları gibi gerçekleri yazanların üzerine giderler. Cahilliklerinden ve az okuduklarından dolayıdır bütün bunlar!

Biz sadece diyoruz ki, “birinci HES projesi coğrafyamıza büyük zararlar verdi. Goşkar Çayı’nı kuruttular. Orada yaşayan her canlı bir damla suyun peşine düştü. Bütün Goşkar ve Dapak köylüleri, onların altındaki köylüler, yurttaşlar ve yurtseverler ortak bir noktada buluşmalı, Goşkar Baba’nın ayakları altındaki kutsal soğuk su pınarlarımıza ve kendi yaralı coğrafyamıza hep birlikte sahip çıkalım!..”

Ekolojik aktivist Hüseyin Özdag’ın pratikte öncülük ettiği çalışmalar sonucunda Varto’da bir miting düzenlendi. Kamuoyu oluşturulduktan sonra DEM milletvekilleri, DEM Ekolojik Komisyonun da araya girmesiyle şu an Belediyenin Axwa Sîpîye’yi Varto’ya götürme projesi durdurulmuş durumda. Fakat oradaki coğrafyayı ekolojik kırımdan geçirmek için fırsat kollayan derin devletin Axwa Sîpîye’yi borulara koyma projeleri henüz tümden rafa kaldırılmış değildir.

Unutmamak gerekir ki, dünyanın bütün filozofları, “Tarafsız ve sessiz kalmak, taraf tutmaktır!” diyorlar. Haksızlığa sessiz kalmayın! Haksızlığa sessiz kalıyorsanız, bilin ki haksızlığın tarafını tutmuş olursunuz.

Ey halkın size oy verdiği Varto Belediye Eşbaşkanları!

“Bu Goşkar Vadisi yalnızca su değil, inançtır, kimliktir,

Goşkar Baba’dır! Doğayı sevip korumaktır!

Bu halkı hiçe saymayın!

Halkın bedduasını almayın!..“

20.10.2025

Azad Ronî

Soner-soyer-1-768x772 (1)

Sanatçı Soner Soyer’in Berlin’de kurduğu Kirmanckî Kadın korusu.10.05.2025 Video 2

 

KİRMANCKÎ KADIN KOROSU

Koroyê Cenîyane Kirmanckî

Sanatçı Soner Soyer, 10.05.2025 tarihinde Berlin Akademie Muzikzetrum’da, 6 aydan beri Kirmanckî (Zazakî) dilinde 16 kadın ile beraber üzerinde büyük bir çalışma yaptığı ‘Kirmanckî kadın korosunu’ sahneye çıkardı. Büyük bir ilgi ile izlendi. Bu toplumun ihtiyacı olan şeydi. Her dilde kadın korosu vardı. Ama Kirmanckî /Zazakî dilinde yoktu. Soyer, bu eksikliği gideren iyi bir sanatçıydı. Çok iyi, güzel bir iş başardı. Kendisine içtenlikle teşekkürlerimizi iletiyor, çalışmalarında üstün başarılar diliyoruz.

Kendi toplumun geçmiş kültürüne, diline önem veren yüzlerce seyircinin zevkle, mutlu göz yaşları ve biraz da bu dili konuşan ve soykırım kıskacına alınan mazlum Kürt halkın ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi’ tarafından katliam ve soykırımdan geçirdiği için olacak ki, artık konuşanı az olan ve kaybolan diller arasında bulunması nedeniyle hüzünlü bir heyecanıyla seyrettiler. Seyircilerin bütün arzu ve dilekleri bu dilin kaybolmamasıydı. Kendi çocukları tarafından devam ettirilmesiydi.

Sümerologlar ve özellikle Samuel Noah Kramer, 6-7 bin yıl önce Lulubi, Kassit ve Hurrilerin Ana Tanrıca dili olduğunu yazıyor kitaplarında. Topluma kadının hâkim olduğu dönemin kadın Tanrıca diliydi. Ve bu pro-Kürt Hurriler’in en eski Ana Tanrıca İnanna’nın dili, daha sonra Sümerlerin Emesal lehçesi oluyordu. Emesal lehçesi Sümerlerin iki lehçesinden biridir. Evet, Sümerler’den de eski neolitik dönemin; yani tarım ve hayvancılığın geliştirildiği dönemden kalma kadim bir dil ve şimdi uygarlık güçlerin vekalet savaşçıları tarafından Sümer uygarlığın bir kalıntısı olarak onu konuşan halkı ile birlikte mezara gömmeye çalışıyorlardı!…

Sümer kaynaklarında Emesal lehçesi

Sümerolog Samuel Noah Kramer, Emesal lehçesi konusunda şunları yazıyor:

“İkinci biçim özelliğine gelince, bu da şöyle açıklanabilir. Sümer şair, destan ve mitsel yapıtlarında iki lehçe kullanır; asıl lehçe ve Emesal lehçe  olarak bilinen diğeri. İkincisi (Emesal lehçesi) asıl asıl lehçeyle fazlasıyla benzer ve yalnızca düzenli ve karakteristik fonetik çekimler göstermesiyle ayrılır. Bununla birlikte, daha da ilginç olanı şairin Emesal lehçeyi eril değil, dişil bir ilahın doğrudan konuşmasını anlatmakta kullandığı gerçeğidir; bu nedenle gök kraliçesi İnanna’ın sözleri her zaman Emesal lehçesinde verilir.

Böylece, önümdeki metinleri dikkatle incelemem sonucunda, çeşitli pasajlarda anlamsız ve konuyla bağlantısız olarak alınan tekrarların gerçekte, şairin önceden asıl lehçede hikaye formunda anlattıklarının Tanrıca İnanna’ın Emesal lehçesinde yenilemesi olduğunu kavradım. Rehber olarak bu ipucuyla, şiirin ilk bölümünü bir araya getirmeyi başardım; bu 1938 yılında yayınlandı.“[1]

Sümer şairleri, yazarları, kralları, destan ve mitsel yazıları yazanlar kendilerini Emesal lehçesinde  (bugün Kürtçe’nin Kirmanckî lehçesi) daha iyi ifade edebiliyorlarsa, onlar da yerli halklar olan Hurri, Guti ve Lulubiler‘dendi. Ve sümer şehir beylikleri kurulmadan çok daha önce orada yaşayan halklardı. Sümerler döneminde konuşulan Emesal lehçesinde ‘Z‘ harfı kelimenin başındaysa ‘R‘ olarak okunur. ‘Ziusudra‘ adı ‘Riusudra‘ olarak okunur.

Lagaş şehir Kralı Gudea, Sümerlilerin ilk krallarından ve tufanı yaşayan Şuruppak şehir Kralı Ziusudra gibi Guti-Hurri kabilelerinden geliyorlardı. Ve Sümerlerin Emesal lehçesini de çok iyi konuşuyorlardı. Sümerlerin Emesal lehçesini o bölgede neolitik devrimi yaratan Guti, Hurri ve Lulubilerin diliydi ve bugünkü Kürtlerin konuştuğu çok eski Kürtçe’nin Kirmanckî lehçesiydi. Araştırmalarımıza göre, ‚Ziusudra‘ ismi Emesal lehçesindeki isimlere aittir ve ‚Riusudra‘ olarak okunur. ‚Yüz göründü, yüz uyandı‘ anlamına geliyor.

Berlin,10.05.2025

Azad Roni

[1]. Samuel Noah Kramer, Sümer Mitolojisi, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001, s.68

soner-soyer-2-768x768

Sanatçı Soner Soyer’in Berlin’de kurduğu Kirmanckî Kadın korusu.10.05.2025 video 1

 

KİRMANCKÎ KADIN KOROSU

Koroyê Cenîyane Kirmanckî

Sanatçı Soner Soyer, 10.05.2025 tarihinde Berlin Akademie Muzikzetrum’da, 6 aydan beri Kirmanckî (Zazakî) dilinde 16 kadın ile beraber üzerinde büyük bir çalışma yaptığı ‘Kirmanckî kadın korosunu’ sahneye çıkardı. Büyük bir ilgi ile izlendi. Bu toplumun ihtiyacı olan şeydi. Her dilde kadın korosu vardı. Ama Kirmanckî /Zazakî dilinde yoktu. Soyer, bu eksikliği gideren iyi bir sanatçıydı. Çok iyi, güzel bir iş başardı. Kendisine içtenlikle teşekkürlerimizi iletiyor, çalışmalarında üstün başarılar diliyoruz.

Kendi toplumun geçmiş kültürüne, diline önem veren yüzlerce seyircinin zevkle, mutlu göz yaşları ve biraz da bu dili konuşan ve soykırım kıskacına alınan mazlum Kürt halkın ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi’ tarafından katliam ve soykırımdan geçirdiği için olacak ki, artık konuşanı az olan ve kaybolan diller arasında bulunması nedeniyle hüzünlü bir heyecanıyla seyrettiler. Seyircilerin bütün arzu ve dilekleri bu dilin kaybolmamasıydı. Kendi çocukları tarafından devam ettirilmesiydi.

Sümerologlar ve özellikle Samuel Noah Kramer, 6-7 bin yıl önce Lulubi, Kassit ve Hurrilerin Ana Tanrıca dili olduğunu yazıyor kitaplarında. Topluma kadının hâkim olduğu dönemin kadın Tanrıca diliydi. Ve bu pro-Kürt Hurriler’in en eski Ana Tanrıca İnanna’nın dili, daha sonra Sümerlerin Emesal lehçesi oluyordu. Emesal lehçesi Sümerlerin iki lehçesinden biridir. Evet, Sümerler’den de eski neolitik dönemin; yani tarım ve hayvancılığın geliştirildiği dönemden kalma kadim bir dil ve şimdi uygarlık güçlerin vekalet savaşçıları tarafından Sümer uygarlığın bir kalıntısı olarak onu konuşan halkı ile birlikte mezara gömmeye çalışıyorlardı!…

Sümer kaynaklarında Emesal lehçesi

Sümerolog Samuel Noah Kramer Emesal lehçesi konusunda şunları yazıyor:

“İkinci biçim özelliğine gelince, bu da şöyle açıklanabilir. Sümer şair, destan ve mitsel yapıtlarında iki lehçe kullanır; asıl lehçe ve Emesal lehçe  olarak bilinen diğeri. İkincisi (Emesal lehçesi) asıl asıl lehçeyle fazlasıyla benzer ve yalnızca düzenli ve karakteristik fonetik çekimler göstermesiyle ayrılır. Bununla birlikte, daha da ilginç olanı şairin Emesal lehçeyi eril değil, dişil bir ilahın doğrudan konuşmasını anlatmakta kullandığı gerçeğidir; bu nedenle gök kraliçesi İnanna’ın sözleri her zaman Emesal lehçesinde verilir.

Böylece, önümdeki metinleri dikkatle incelemem sonucunda, çeşitli pasajlarda anlamsız ve konuyla bağlantısız olarak alınan tekrarların gerçekte, şairin önceden asıl lehçede hikaye formunda anlattıklarının Tanrıca İnanna’ın Emesal lehçesinde yenilemesi olduğunu kavradım. Rehber olarak bu ipucuyla, şiirin ilk bölümünü bir araya getirmeyi başardım; bu 1938 yılında yayınlandı.“[1]

Sümer şairleri, yazarları, kralları, destan ve mitsel yazıları yazanlar kendilerini Emesal lehçesinde  (bugün Kürtçe’nin Kirmanckî lehçesi) daha iyi ifade edebiliyorlarsa, onlar da yerli halklar olan Hurri, Guti ve Lulubiler‘dendi. Ve sümer şehir beylikleri kurulmadan çok daha önce orada yaşayan halklardı. Sümerler döneminde konuşulan Emesal lehçesinde ‘Z‘ harfı kelimenin başındaysa ‘R‘ olarak okunur. ‘Ziusudra‘ adı ‘Riusudra‘ olarak okunur.

Lagaş şehir Kralı Gudea, Sümerlilerin ilk krallarından ve tufanı yaşayan Şuruppak şehir Kralı Ziusudra gibi Guti-Hurri kabilelerinden geliyorlardı. Ve Sümerlerin Emesal lehçesini de çok iyi konuşuyorlardı. Sümerlerin Emesal lehçesini o bölgede neolitik devrimi yaratan Guti, Hurri ve Lulubilerin diliydi ve bugünkü Kürtlerin konuştuğu çok eski Kürtçe’nin Kirmanckî lehçesiydi. Araştırmalarımıza göre, ‚Ziusudra‘ ismi Emesal lehçesindeki isimlere aittir ve ‚Riusudra‘ olarak okunur. ‚Yüz göründü, yüz uyandı‘ anlamına geliyor.

Berlin,10.05.2025

Azad Roni

Kaynaklar:

[1]. Samuel Noah Kramer, Sümer Mitolojisi, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001, s.68

siri süreyya önder

 

Süreyya Önder Berlin Dêrsim Cemaatı’nda anıldı. 08.05.2025

864835Image1

Azad Ronî Yazdı:

Gerçek Türkler ile devşirme Türkleri birbirinden ayırt edemedik

Tekrar sorumuza gelelim, ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemine’ karşı biz halklar arasında birliği ve birleşik mücadele cephesini kurmayı bugüne kadar neden başaramadık?

Neden diye kendi kendimize soralım? Çünkü biz sahte devşirme Türkleri hep gerçek Türk sandık. Çünkü silinen hafızamız devşirme Türkler için yazılan sahte resmi tarih ile düzenlendi. Neyi hatırlayacağımızı, ne unutacağımızı dış güçler ile beraber çalışan iktidarlar belirler oldu. Hafızamızı da onlar belirler oldu. Barış sever gerçek Türkler ile savaş sever insanlık düşmanı devşirme Türkleri birbirinden ayırt edemez olduk.

Aslında her zaman ayrımcılığa, haksızlığa, katliam ve soykırımlara uğrayan mazlum yerli halkların mücadelesi yanında yer alan gerçek Türklerin, Türkler adına iktidarda konuşan ve kâh Arabistan merkezci dini ideoloji, kâh Avrupa merkezci ırkçı Türk milliyetçi zihniyetine sahip (Dikkat eden her iki ideoloji de bu coğrafyaya ait olmayan ideolojilerdir ve iktidardaki devşirme beyaz Türk de bu coğrafyaya ait olmayan yabancılardır.) ve hiçbirisi Türk olmayan İttihat Terakkicilerle aralarına kalın bir çizgi çizmemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Aynı zamanda yerli halkların da uygarlık güçlerin, Ortadoğu’da ‘uygarlık yıkıcı bir ordu’ olarak kullandıkları bu devşirme Türkleri, gerçek Türkler olarak gördüklerinden kaynaklanmaktadır. Gerçek Türkler ve yerli halklar ancak bu önyargılardan kendilerini arındırdığı zaman, iktidar sahiplerine karşı daha güçlü ve birlikte mücadele etme platformu oluşturacaklarına içtenlikle inanıyorum.

Uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin resmî ideoloji olan Türk-İslam-Sentezi’nden etkilenmemiş gerçek Türkler, yerli ve göçmen halklar zaten her zaman barış içinde bir arada demokratik bir toplumda birlikte yaşamak istiyorlardı. Şu an Öcalan’ın, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı“ onların can suyudur. Çünkü iktidarların ırkçı-şoven siyasetine bulaşmamış, bütün Anadolu ve Kürdistan halkların birbirleriyle hiçbir sorunları, problemleri yoktur. Sorunsuz bir arada yaşayıp gidiyorlardı. Sorun, halkları çeşitli inanç ve siyasi ideolojilerle birbirlerine düşman edip, savaşları çıkarıp para kazanmak isteyen küresel uygarlık güçlerin böl parçala yönet politikalarıydı. Benim araştırmalarıma göre, gerçek Türkler Türkiye’de azınlıktadır. 4,5 milyon göçmen Arnavutlardan daha azdırlar. Zaman zaman kendime, “keşke devşirme Türkler değil de, gerçek Türkler bizi yönetseydi; onların yerli halklara hiçbir düşmanlığı olmazdı, yerli halkları katliamlardan, soykırımlardan geçirmezdi,” diye sorduğum olmuştur. Maalesef bin yıldan beri bizi yönetenler devşirme Türklerdir. Türkiye’nin en azılı ırkçı Türk milliyetçiliğini yapanlar Türklük pazarında otlayan devşirme Türklerdir; kendi kültüründen, dilinden, insanlığından koparılmış yerli devşirmeler, Balkan ve Kafkas göçmenleridir.

2010’de Doğu Türkistan Cumhuriyeti’nden bir profesör, Berlin Teknik Üniversitesi’nde düzenlenen panelde konuşma için Berlin’e gelmişti. Sunum konuşmasından sonra Türkistan Cumhuriyeti’nde üniversitede çalışan o profesör ile Türkiye’deki devşirme Türkler hakkında biraz konuştum.

Bana döndü dedi ki, “Gerçek Türkler biziz. Biz Türkiye’deki Türkleri Türklerden saymıyoruz ki; onlar başka halklardan devşirilmiş, kendi kültürlerinden uzaklaştırılmış devşirme, sahte Türklerdir.”

“Ben de aynı sizin gibi düşünüyorum,” dedim. Türkistan’dan gelen birisinin, devşirme Türkler hakkında benim gibi düşünmesi beni çok şaşırtmıştı

O akademisyen adam da şaşırmış olmalı ki, “Aynı konuda aynı fikirde olmamız çok ilginç,” dedi.

“Hakikatin yolu birdir,” dedim. O gülümseyerek ‘evet’ anlamında kafasını salladı.

Sırrı Süreyya Önder, İsmail Beşikçi, Fikret Başkaya, Haluk Gerger, Hasan Bildirici[1], Ertuğrul Kürkçü, Sezai Temelli gibi adını sayamadığım vicdan sahibi yüzlerce gerçek Türk aydınları, yazarları, akademisyenleri her zaman uygarlık güçlerine çalışan “uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin” ayrımcılığına, haksızlığına, katliam ve soykırımlarına uğrayan mazlum yerli halkların mücadelesi yanında yer almışlardır. Her birisi vicdanlı Sırrı Süreyya Önder gibi Türk olduğu kadar bir Ermeni’dir, bir Rum’dur, bir Süryani’dir, bir Kürt’tür. Her biri gerçek birer Baba İshak’tır! Ve her şeyden önce bir insandır. Bu yüzden ülkeyi İngilizlere, Amerikalara satmış iktidardaki devşirme Türkler, yerli halkların çocuklarına yaptıkları işkencelerin, cezai yaptırımların ve zulümlerin aynısını onlara yaptılar.

Ben iktidardaki devşirme Türklerin, Türk ya da Türkler adına yaptıkları katliamlar, soykırımlar, işkenceler ve faili meçhul cinayetlerden hiçbir zaman gerçek Türkleri sorumlu olarak görmedim. Çünkü bunların uygarlık güçlerine vekalet savaşçılığını yürüten devşirme Türkler olduğunu çok iyi biliyordum. Dünyanın hiçbir yerinde bir halk, başka bir halka katliam ve soykırım yapmaz. Katliam ve soykırımlar uygarlık güçlerine çalışan devletin komuta merkeziyle planladığı bir organizasyon işidir.

Türk Irkçılığı Hitler ırkçılığından daha tehlikelidir

Türk ırkçılığın Hitler ırkçılığından daha tehlikeli olması, sürekli uygarlık yıkıcı görevini devam ettirmesi, başka bir ırkın ruhuna girmiş, onun kimliğine bürünmüş devşirmelerin süreklilik arz eden hal almasından kaynaklanmaktadır. Uygarlık güçleri, Hun, Moğol ve Türklerin binlerce yıl Orta Asya’da Çin uygarlığına saldırıp yağma, talan ve ganimet elde edip geçimlerini sağlayan tarihin olumsuz kültür tipleri, yani ’uygarlık düşmanı’ olduklarını çok iyi bildikleri için, Anadolu’da devşirdikleri Türklerde bu Orta Asya’daki Türk barbarlığın ruhunu canlandırıp uyandırarak tarihin olumsuz, yıkıcı etmenlerini Selçuklu devletinden beri iktidara getirerek kullanmaktadırlar.

İşte ne olduysa, İngilizlerin  dünya ülkelerinin sınırlarını Rusya ile paylaşamadığı o yüzyıllardır süren “Büyük Oyun” ile Ortadoğu (Kürdistan) toprakları altındaki petrollere gözünü diken Rothschild Hanedanı ve İngiliz Kraliyet Ailesi’nin 1870’lerden sonra Selanik’te Avrupa merkezci Türk milliyetçiliği ve Alman askeri disipliniyle yetiştirip, önce 1908’de Jön Türk devrimiyle Osmanlı padişahın iktidarına ortak ettikleri, bir yıl sonra da, tıpkı 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi gibi, İngilizlerin senaryosunu yazdığı 31 Mart 1909’taki Darbe Girişimi ile iktidara taşıdıkları ve hiçbirisinin Türk olmadığı İttihat Terakkicilerin (Beyaz Türklerin) toplumu yukardan aşağıya doğru Türk milliyetçiliğiyle yetiştirip homojen bir toplum yaratmalarıyla başladı. O gün bugündür uygarlık güçlerin elinde daha beter bir oyuncak durumuna düşen ve genleriyle oynanmış vekalet savaşçıları ordusuna dönüşen devşirme Türkler bu coğrafyayı bir halklar mezarlığına çevirdiler.

Görevimiz, gerçek Türklerle güçlü bir ittifak oluşturup, uygarlık güçlerine çalışan taşeron devşirme Türklerin zulümkâr iktidarına karşı mücadele ederek, Öcalan’ın, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı“nı gerçekleştirmektir. Ancak o zaman bu coğrafyaya barışı getirmek isteyen Sırrı Süreyya Önder gibi Baba İshak’ların anılarına sonsuz bağlılığımızı göstermiş olacağız.

Berlin, 08.05.2025

Azad Roni

Kaynaklar:

[1]. Bu yazıyı kaleme aldığımdan bir hafta sonra Hasan Bildirici’nin Facebook hesabında yayınladığı bir yazısında, ‘devşirme Türkler‘ hakkında aynı fikirde olduğumuzu gördüğümde hiç şaşırmadım. Hasan Bildirici, “uydurup, sahte Türkler“ için şöyle diyor:

“Bu uyduruk Türkçülüğün Osmanlı tarihinden haberi yok. Çünkü Türk bile değiller, insan değiller. Osmanlı 700 sene Doğu’da Kürtlere sırtını dayayarak Viyana kapılarına gitti. Sizde Türk zekası bile yok, çapul ve yağma zekası var. Bu halinizle Türklüğün sırtına yapışmış keneden farkınız yok.

Zaten barışın hakim olduğu demokratik bir ülkede siz olmayacaksınız. Hazineden geçinen üç kağıtçı basın ve medyanızı alıp defolup gideceksiniz. Kürt özgürlüğü aynı zamanda lağım çukurundan ibaret bataklıklarınızı kurutulması anlamına gelecek.

Ben Türk tarihini iyi bilirim; Türklerin neden ilerleyip neden gerilediğini de iyi bilirim. Bir yanım Kürdistan dağlarına dayanır, diğer yanım asya bozkırlarına. İki halkı da yüreğimde hissederim. Ama benim en büyük düşmanım, Türklüğü dünyada ve ülkede bir çirkinlik ve bir rezalet haline getiren uyduruk Türk milliyetçileridir. Onlar geleceğin Türk nesillerinin baş düşmanıdır. Onlar bataktır, ayaküstüdür ve dolandırıcıdır. „