Juni 2, 2026

Tarih

devsirmeler_

✍ Azad Ronî Yazdı:

Devşirme Turhan Çömez’in İttihatçı Faşist Zihniyetini Kınıyoruz!

Gerçek Türkler, Kürtler, Aleviler Türkiye’de barış istiyor. Savaş istemiyor. Fakat Turhan Çömez, Ümit Özdağ, İlber Oltaylı, MHP’den ayrılıp İYİ Parti kuran Müsavat Dervişoğlu ve MHP’den CHP’ye transfer edilen Mansur Yavaş gibi savaştan, kandan, kaostan beslenen ırkçı faşist devşirmeler o ülkede hiçbir zaman barış istemediler ve istemiyorlar. Bulgaristan göçmeni devşirme Turhan Çömez, 14.10.2025 tarihinde Meclis’i yöneten ve kocası, devletin kontrgerillası tarafından öldürülmüş olan Pervin Buldan’a, Kürtlere ve Abdullah Öcalan’a Meclis kürsüsünden bir sürü hakaretler yağdırdı. Bu, ‚Terör‘ kelimesi bahanesini ağzından hiç düşürmeyerek, herkesi ‘Terör’ yaftasıyla suçlayan, yerli halkları ve çocuklarını sürekli terörize ederek ve özellikle barış isteyen Kürt önderlerine ve değerlerine yönelik küçümseyici aşağılamalarla “alçaktır!” diye ağır bir şekilde suçlayarak savaştan, kandan beslenen köle ruhlu Bulgar devşirmesi İYİ Parti Milletvekili Turhan Çömez’in İttihatçı faşist zihniyetini kınıyoruz!

Bu savaş sever ve Türkçülük pazarında servetlerine servet katan devşirmeleri deşifre etmek gerekiyor. Henüz barış ve Öcalan’ın özgürlüğü konusunda, Kürt sorunun çözümü konusunda ortada hiçbir şey yokken, barış gelecek diye rahatsız oluyorlar, korkuyorlar, kıyameti koparıyorlar!

Kendi soyunu sopunu inkâr edip Türkçülük adına iktidara çalışan köle ruhlu devşirmeler kendilerini aşağılanmış ve alçalmış olarak hissederler. Hakikatleri dile getiren insanları da kendileri gibi aşağılık psikolojisi içinde gördükleri için, karşıda aynada gördüğü kendisine zehirli dil kullanarak hakaret etmeyi, küfür etmeyi, ahlaksızca davranmayı, köpeğin sahibinin kapısında havlama karakterinden farksız bir şey değildir.

Asıl bu coğrafyada barış isteyen yerli halklar değil, savaş isteyen (Çömez’in kullandığı kelimeyi ödünç alarak söylüyorum. Ben böyle bir kelimeyi kullanmak istemiyorum. Okuyucularımdan özür diliyorum.) devşirmeler ‘alçaktır’!

Bu ülkenin çocuklarına “terörist” diye hakaret ederek İttihatçıların Türkçülük söylemleri, savaş oyunları ve nâralarıyla servetlerine servet katan devşirmeler ‘alçaktır’!

Meclis’te kurulan ‘Demokrasi Komisyonun Barış’ masasına oturmayarak savaşın sürmesini, ölümlerin olmasını, ekonominin daha da kötüye gitmesini isteyen savaş severler ‘alçaktır’!

Savaş baronlarına çalışan köle ruhlu devşirmeler ‘alçaktır’!

İmralı Adası’da “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” yaparak, örgütünü feshedip silahlarını sembol bir törenle yakarak ülkede barışın kapılarını sonuna kadar aralayarak, “Biz İsrail-Filistin gibi, Rusya-Çeçenler gibi kör bir savaşı tırmandırma değil, çoktan beri barışçı çözümü zorlamak istiyoruz,” diyerek barışçı çözümden yana tavrını defalarca açıkça ilan eden Öcalan ile kalıcı bir barış için görüşmek istemeyenler ‘alçaktır’!

Türkiye’ye barışın gelmemesi için kurulan, çatışmalardan rant devşiren, kışkırtıcı ve nefret dili kıllanan ırkçı-faşist partilerden olan Zafer Parti ve  İYİ Parti, şu an Meclis’te kurulan “Demokrasi Komisyonun Barış” masasına oturmayarak, Turhan Çömez gibi provokatörlerin iğrenç ve ahlaksız söylemleriyle de barışın önünde en büyük engel oluşturan devşirmeler toplulukları olduğunu açıkça göstermiştir!

Osmanlıdan beri bu ülkeye göç eden devşirmeler önce isimlerini, sonra dinlerini ve daha sonra etnik kimliklerini değiştirirler. Sonra makam, para, servet peşinde koşuyorlar. Bunun örnekleri çok…

Devşirmeler Makam, Para, Servet Peşinde Koşuyorlar

Oturduğum Berlin’de yıllar önce Arnavutlu bir komşum vardı. Türkiye’de, iktidardaki devşirme Türkler üzerine konuştuğumuzda, ikimizin de aynı hakikatleri dile getirdiğimize şaşıyorduk. Ben Türkiye’de 4 milyon Arnavutlu olduğunu söyleyince, o Arnavutlu komşum bu rakamın daha fazla olabileceğini belirterek bana aynen şunları söyledi:

”Biz Arnavutlar daha iyi biliriz. Şu an Türkiye’de 4,5 milyon Arnavutlu yaşıyor. Mustafa Kemal’in annesi de Arnavutludur. Türkiye Arnavutluları çok seviyor. Bizim köyümüzden İstanbul, İzmir, Ankara’ya göç eden aileler var. Bu tanıdığım ailelerle konuştuğumda diyorlar ki, ’Biz Edirne’nin kapısından içeriye, yani Türkiye sınırından içeriye girdik mi, Türk olduğumuzu söylüyoruz. Hem de birinci derecede Türküz! Böyle söylersek bize güveniyorlar, devletin sırlarını bizimle paylaşıyorlar ve devletin en iyi görevlerini bize veriyorlar. Devlet yerli halklara karşı nasıl davranacağımız konusunda sırlarını sadece biz göçmenlerle paylaşıyor. Yani devlet bizi, biz devleti kandırıyoruz. Edirne’nin kapısından dışarıya çıktık mı biz kendi kimliğimize bürünüp Arnavutlu oluyoruz!’ Böylece makam, para, servet peşinde koştuklarını açıkça dile getiriyorlar. Hele fakir bir köylüm var ki, 1990’ların başında çırıl çıplak İzmir’e gitmişti. Hiçbir şeyi yoktu. Göç ettiği ülkede İsmini değiştirdi, Osman yaptı. Dinini değiştirdi, Sünni İslam oldu. Etnik Arnavut kimliğini değiştirdi, Türk oldu. MHP’liler eline sopa verip sokaklardaki eylemlerde yıllarca kullandılar. Şimdi İzmir’de iki mağaza sahibi! Ekonomik durumu çok iyi.

2008’de beni iki haftalığına Türkiye’ye davet etti. Oraya gittiğimde onun o ülkede Kürtlere ne kadar düşman olduğunu gördüm. Tanıyamadım. Sordum, dedim ki, ‘köydeyken sen böyle değildin. Mazlum Kürtlerin dostuydu. Ne oldu sana böyle değiştin, ırkçı bir Türk oldun ve çok kısa zamanda iki mağaza sahihi oldun?’ Çok şey anlattı bana. Onun o iğrenç hayatını, köyümüzdeyken Kürtlere olmayan düşmanlığını görünce, yanında fazla kalamadım, kendisine çok kızdım, darıldım bir hafta sonra hemen Almanya’ya dönmek zorunda kaldım.”
İşte orası Türkiye… ‘Olmuyor‘ diye bir şey yok!

Dünyanın hiçbir yerinde olmayacak şeyler oluyor.

Şeytanın aklına bile gelmeyen şeyler o ülkede oluyor.

Görüldüğü gibi, ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi’ sadece Tük-İslam-Sentezi ideolojileriyle toplumu yukardan aşağıya örgütlemiyor; Arnavutlu Osman gibi, aynı zamanda en sıradan ilişkilerde de devşirmeciliği sürekli üretiyor.

Hazineden Çaldığı Paralarla Otel Sahibi Olan Başbakan

Kendilerini vatan sever olarak gösteren, vatanı babalarının çiftliği olarak görerek yağmalayıp talan edenler, devletin kullandığı bir kontrgerilla elemanı olan Abdullah Çatlı konuşmasında, “Bu Millet uğruna, bu vatan uğruna, bu devlet uğruna kurşun atan da, yiyen de şeriflidir! Her şey vatan için!” diye kötülüklerini örtmek için nâralar atan eski Başbakan Tansu Çiller ve Çiller Hükümetin kontrgerilla ayağında yer alan Mehmet Ağar gibi devşirmeler, makam, para, servet için ırkçı devletin her tür kötü (kontrgerilla) işlerini yapıyorlardı. En yüksek sesle, ”vatan, millet, Sakarya! Bu devlet uğruna kurşun atan da, yiyen de şeriflidir!” Sloganlarını seslendirenler en büyük yolsuzluğu yapıyorlardı. İşe alındıkları devlet kapısında yağma ve talanlarını bir elinde Türk bayrağı, öbür elinde Atatürk portresi dalgalandırarak servetlerine servet katan yolsuzluklarını gizliyorlardı.

17 bin faili meçhul cinayetin işlendiği ve 1991-1993 yılları arasında insanlara, ”Bu devletin malı deniz, yemeyen domuz!” dedirten Süleyman Demirel tarafında kurulan koalisyon hükûmetinde Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı, 1993-1996 yılları arasında başbakan olduğu dönemlerde kılıfına uydurarak devlet hazinesinden çaldığı paralarla Amerika’da New Hampshire Eyaletin Selam şehrinde iki buçuk milyon dolara satın aldığı 5 yıldızlı otelin bugünkü değeri dört-beş katı değerindedir.

Çok açık görülüyor ki, Türkiye’de kurulan Türkçülük pazarında beslenen devşirmeler ‚deniz‘ olarak gördükleri toplumun malından-servetinden yiye yiye denizi, yani toplumun malını kurutma eşiğine getirerek toplumu topyekün yoksullaştırdılar.

Derin devletin kontrgerilla kanadına çalıştığı dönemlerde hazineden çaldığı paralarla servetine servet katarak Amerika‘da satın aldığı Otelde kraliçeler gibi yaşayan Balkan göçmeni bir ailenin kızı olan eski başbakan devşirme Tansu Çiller’in; bugün Türkçülük söylemleriyle  aynı derin devletin gizli bir gücüne çalışarak servetlerine servet katan Turhan Çömez, Müsavat Dervişoğlu, Ümit Özdağ ve İzmir’de MHP’lilerin sokak eylemlerinde kullanarak iki mağaza sahibi yaptıkları Arnavutlu Osman’dan ne farkları var? Biri devletin en üst makamında bu devletin yolsuzluklarına bulaşmayan en iyi, en temiz, adelet ve insanca yaşamak isteyen vatandaşları olan devrimcileri, Kürtleri katlederek servetine servet katıyordu. Biri de en alt tabakada, sokaklarda haksızlığa karşı gösteri yapan vatandaşların üzerine sopa ile saldırıp, kimi zaman birkaçını öldürerek servetine servet katıyordu!

‘Alçaklık’ bu değil de nedir?

Vatan hainliği bu değil de nedir?

Tansu Çiller Hükümetin Cinayetleri

Çiller-Ağar-Güreş-Demirel hükümet çetesi de, bugünkü AK Partisi’nin 2014’deki “Çöktürme Planı“ ve ondan önceki hükümetler gibi hep Kürtleri hukuk dışı ilan edip, “eşkıya, vahşi, terör”  yaftalarıyla “Kürtlük fobisi” yaratarak „Şark Islahat Planı“nı güncelleştirmişlerdi:

‘1993 Konsepti’ denilen bir planla dört bin Kürt köyünü önce barbar Türk askerleri tarafından yağmaladılar, sonra da yakıp yıktılar. On binlerce insanı katlettiler. Cenazeler günlerce sokaklarda bekletildi. 5 milyon Kürdistanlıyı kendi topraklarından zorla göç ettirdiler. Binlerce Kürt genci dağa çıkmak zorunda bırakıldı. O dönemde devletin resmi polisi, jandarması, askeri dışında kurduğu JİTEM ve onun yardımcı tetikçileri olan Hizbullah örgütü tarafından kaçırılan insanlar karanlık köşelerde beyinlerine birer kurşun sıkıp infaz ediyorlardı. İnfaz edilenlerin cenazeleri, asit kuyularında, yol kenarlarında, çöplerin döküldü derelerde ya da bir mağaralarda bulunuyordu. Bu Mussolini ve Hitler rejimlerine örnek olmuş nasıl faşist bir devlet ki, bu köy yakmaları, katliamları, soykırımları yapan, işkenceyle on binlerce insanı paramiliter örgütleriyle ortadan kaldıran bu devletin insanları hâlâ bütün bunlara seyirci nasıl kalabiliyorlar? İnsanın aklı almıyor.

Devletin gizli ve paramiliter örgütleri tarafından işlenen bu katliam ve cinayetlerin faillerini herkes tarafından biliyordu. Ama bu katliamların ve cinayetlerin üstü devlet tarafından bilinçli bir şekilde örtülüyordu. „Faili meçhul“ oluyordu. Faili bilinen ve faili meçhul katliam ve cinayetler olduğu için devlet tarafından failleri bulunmak bir yana, ortada olan deliller yok ediliyordu. Çiller-Ağar-Güreş Hükümetin kurduğu bu JİTEM ve Hizbullah örgütlerin vahşi yöntemlerle katlettikleri insanlara “kimin öldürdüğü belli değil“ diyorlardı. Ve dava dosyaları vatandaşlarını mafya yöntemleriyle ortadan kaldıran devlet adliyesinin tozlu arşivlerine atılıyordu.

Türkiye’de Türkçülük Geçim Kapısı Mı?

Uygarlık güçleri, Avrupa merkezci ırkçı Türk milliyetçiliği ideolojisini hiçbirisi Türk olmayan İttihatçıların kafalarına onlarca yıl boyunca yerleştirdikten ve Erzurum-Sivas kongrelerinde, “Anadolu‘yu emperyalist devletlerden kurtarırsak bu ülke hem Kürtlerin hem de Türklerin ülkesi olacak! Emperyalizme karşı birlikte savaşalım!“ deyip kandırarak güçlerini yanına aldıkları Kürt aşiretlerine ihanet edip yok sayarak ve Kürtleri inkâr ederek kurulan Türkiye’de; İttihatçı zihniyetin Türkçülüğü bir üstünlük olarak mal-mülk, makam, para, servet edinmek isteyenlerin geçim kapısı olmuştur. Türkiye, yüz yıldır Türkçülük kimliği altında kendisini satışa çıkaran köleci devşirmelerin bir Pazarı oluşmuştur! Yani Türkiye’de devşirmeler için bir Türkçülük Pazarı kurulmuştur! Devşirmeler, o ekonomik-politik pazarda kendilerini modern köleler gibi satışa çıkarırlar. Kim daha çok Türk olduğunu bağırırsa o daha çok mal-mülk, makam, para ve servete sahip olur.

Devşirilerek Yeniçeri Askeri yapılmak üzere İslamlaştırılan Hıristiyan ve Zerdüşt halkların çocukları

Osmanlı yerli halklardan devşirdiği çocukları onlara karşı savaştırıyordu

‘Uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sisteminin ulus-devlet çağında, Türkiye’nin Selçuklu ve Osmanlıdan devraldığı devşirmeciliği modern Yatılı Bölge Okulları ve askeri okullar ile daha da derinleştirilmiştir. Yani Türkçülük pazarı yeni değildir. Bu sistem; Selçuklu devletinde ‘Gulam Sistemi’,  1362-1389 I. Murat döneminde Pençik Kanunu ile ‘Acemi Oğlanlar’ ordusu kurularak ‘Yeniçeri Askeri Ocakları’n temeli atıldı. Ülkeye göç edenler ve yerli halkların çocuklarını devşirerek kendilerine karşı kullanıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu, Anadolu ve Mezopotamya bölgelerinde yerleşim yerlerini, köy ve kasabalarını yağmalayıp talan ederek yaktığı Hristiyan ve Zerdüşt inancındaki halkların erkeklerini öldürüyorlardı, güzel kadınlarını alıp cariye olarak padişahın Haremliğine götürüyorlardı. Küçük yaştaki çocuklarını ise Yeniçeri askeri okullarında İslamcı cihadist ideolojiyle beyinlerini yıkayıp devşirilerek eğitiyorlardı. Ve bu Yeniçeri askeri okullarında devşirilerek köleleştirilen Hristiyan ve Zerdüşt halkların çocukları kendi halklarına karşı savaştırıyorlardı.

Yeniçeri askeri okullarında İslamcı cihadist ideolojiyle beyinlerini yıkayıp devşirilerek eğitiyorlardı. Ve bu Yeniçeri askeri okullarında devşirilerek köleleştirilen Hristiyan ve Zerdüşt halkların çocukları kendi halklarına karşı savaştırıyorlardı.                         

Padişahın Haremliğine götürülen yerli halkların kadınları

Barış Ne Zaman Gelir?

Toplum ancak, İttihatçıların, Kemalistlerin Türkçü üstünlüğü ile yüzleşirse, devşirmelerin mal-mülk, makam, para, servet edinme geçim kapıları kapanırsa, Türkçülük pazarı ortadan kalkarsa barış gelir ve ülke demokratikleşir!

Tabi ki, devşirmeler barışın gelmesiyle Türkçülük pazarın ortadan kalkacağını çok iyi biliyorlar. Bu yüzden barışın gelmesini, savaşın bitmesini kesinlikle istemiyorlar!

Çünkü devşirmeler Türkçülük pazarından besleniyorlar. Eğer Türkçülük pazarı ortadan kalkarsa herkes aslına geri geri döner, Türkçülük pazarı diye bir şey ortada kalmaz? Türkçülük pazarının olmadığı bir yerde, Türkçülük para etmez! Ülkede bir bilgi fışkırması yaşanır. Türkçülüğün para etmediği bir ortamda artık iktidarın o güne kadar yerli halklara yaşattığı soykırım ve katliamlar gibi tarihsel travmaları inkâr edemez duruma gelir ve gelişmiş bir ülke olarak öz eleştirel bir hafıza politikasıyla sorunu kolay çözmeye çalışır.

Yerli Halklara Düşman Edilm Sistemin Üç Ayağı

Kapitalist sistemin ulus-devlet çağında; devlet homojen bir kimlik yaratma uğruna kültürel farklılıkları ve bütün etnik kimlikleri bir tek ‘ulusal bütünlük,‘ ya da ‚ulusal üstünlük‘ adına asimile etmeye çalışırken, bu “ulusal üstünlük kimliği” içine girmeyen öbür bütün farklı etnik kimliklere acımasız bir katliam ve soykırım politikası uygular. Bu yüzden tarihin en büyük soykırımları ulus-devlet çağında yapılmıştır.

Oysa doğada ve toplumda her şey kendi farklılığını koruyup bütüne katkı sunarsa zenginleşir ve toplum o zaman renga renk bir gül bahçesine dönüşebilir. Burada ulus-devletlerin Avrupa merkezci milliyetçi ideolojiyle sunduğu tekleştirme bir çürüme iken,  karşıtı olan farklılık ise bir zenginliktir. İnsanlar bunu anlamış değiller.

Beyinleri, “tek milliyet, tek din, tek bayrak, tek dil“ diyen Türk milliyetçiliğin ırkçı eğitimiyle aşılanmış İttihatçılar ve geçmişin Yeniçeri devşirmelerine, güç ve çıkar devşirmek üzerine kurulmuş olan ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi’ devşirme üretici bir sistem olarak kurulmuştur. Fabrika gibi sürekli devşirme üreten bu ’uygarlık yıkıcı Türk egemenlik istemin‘ üç ayak saçağı var. İdeolojik olarak iki ayak saçağı var: Birincisi, herkesi Arabistan merkezci ideoloji olan cihadist Sünni İslam ideoloji ile devşirerek tek İslam bayrağı altında toplayarak tekleştiriyor. Devlet burada İslam bayrağını, siyasi çıkarlarını, yağma ve talanlarını örtme araçı olarak kullanmaktadır. İkincisi, ulus-devlet çağında ise herkesi Avrupa merkezci Türk milliyetçiliği ile Türk bayrağı altında toplayarak tekleştiriyor. Burada, insanları kendi geçmiş etnik ve inanç kimliğinden uzaklaştırarak insanı insanlığından uzaklaştırmak istiyorlar. Soyunu sopundan uzaklaştırıyorlar. Üçüncü ayak saçağı ise ekonomik-politiktir. Ekonomik olarak üçüncü ayak saçağı, ’uygarlık yıkıcı Türk egemenlik istemin‘ yüzyıllardır devşirdiği bu devşirmelere, her değişen devlet (Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye) döneminde iktidarın koruculuğu karşılığında sürekli mal-mülk, makam, para, servet dağıtarak ayakta kalabilmiştir! Tarihsel olarak bu üç ayak saçağı ile düşmanlık duygusu ve bu düşmanlığı meşrulaştıracak gerekçeler üretilmiştir. Bu üç ayak saçağını kırarsanız, yerli halklarla sürekli savaş halindeki ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi‘ çöker! Çökerse Mezopotamya’da büyük bir kültürel devrimi gerçekleşir. Çökmezse insanlığın başına bela olmaya devam edecektir!

20.10.2025

Azad Ronî

Meclis’te kavga, İyi parti haddini aştı Pervin Buldan had bildirdi. Adem Karacoban,

 

Hitler-Atatuerk-1

✍ Azad Ronî Yazdı:

“Hitler’in Sofra Sohbetleri“ (Hitlers Tischgespräche)[1] adlı kitapta, M. Kemal ve İttihatçı arkadaşlarının yerli halklara yaptıkları korkunç soykırımlardan cesaret alarak Almanya’da Yahudi soykırımını yapan faşist Hitler,  “Bütün enerjimi Atatürk‘ten alıyorum. O‘nun hayatı bizim feyizli ışığımızdır.“ diyerek M. Kemal’in yolunda gittiğini açıklamaktadır. Yolunda giderek kendisi ve İttihatçı arkadaşlarını Birinci Dünya Savaşı’nda işlediği Ermeni, Süryani, Pontus Rum soykırımları gibi Yahudi soykırımı yaparak insanlık suçu işlemiştir.

Hitler, “Mustafa Kemal’in ilk öğrencisi Mussolini, ikinci öğrencisi de benimdir.”[2] diyor.

İlk Sümer şehir beyliklerinden beri devletlerin, kralların, firavunların, padişahların ve imparatorlukların arkasında hep uygarlık güçleri vardır. Bu uygarlık güçlerin ellerinde, dünya halkların, devrimcilerin ve aydınların ellerinde olmayan aygıtlar, olmayan daha fazla altın ve para gücü, daha fazla bilgi ve tarihin her bunalım dönemlerinde devrimci sürece daha hızlı müdahale edip yönlendirebilme kabiliyetleri vardır. Bunların bir yüz yıllık, bir de bin yıllık uzun vadeli tarihsel planlar ve programları var. Bu yaşayan beynin tarihsel planlarından haberi olmayan tarihçiler, bilim insanları ve yazarlar yanılgıdan kurtulmadılar, kurtulmayacaklardır.

Uygarlık güçleri bölgesel yönlendirme güçlerine sahip oldukları kadar, küresel yönlendirme güçlerine de sahipler. Sümer kaynaklarındaki bilgiye göre her üç bin altı yüz yılda bir dünya düzeni bir Tanrı’nın yönetimi altına giriyor. Bir zamanlar Sümer şehir Beyliklerin kralları uygarlık güçleriydi. Onlarla binlerce yıl siyasi mücadele yürüten Semitik halkların bir avuç elit zengin, saldırgan, çok gerici kabile şefleri, Sümer uygarlığını toprağın altına gömdüklerinden beri dünyanın uygarlık güçleri sıfatına sahipler.

Günümüzün uygarlık güçleri (Semitik tüccarlar) kapitalist sistemin şafağında tıpkı Sümer şehir beyliklerin saraylarını girip onları içten fethettikleri gibi Avrupa kralların saraylarına girerek onları içten fethederek hegemonyaları altına aldılar.

Amerikan bilim insanı Dr. John Coleman onlar için şöyle yazıyor:

”1815-1830 yılları arasında Rothschild’ler beş büyük gücü, yani İngiltere, Rusya, Fransa, Avusturya ve Prusya’yı tam anlamıyla yağma ettiler. Prusya yüzde 5 faizle 5 milyon pound borçlandı ama sadece 3,5 milyon pound eline geçti (borçlandığı miktarın yüzde 70’i). Rothschild’ler bu alış verişten 1,5 milyon pound faiz gelir ettiler. 1823’te James bütün Fransız borcunu üstüne aldı.”[3] Böylece Almanya, Fransa ve öbür devletleri para ve altın gücüyle hegemonyaları altına almışlardı.

Almanya’da açtıkları firmalar üzerinden Osmanlı’ya yatırım yaptılar ve bu yatırımların güvenceye alınması için Kaiser II. Wilhelm’e oraya eğitimci ve uzman askerler gönderme düşüncelerini aşılayarak Türk-Alman Silah Arkadaşlığı’nı geliştirdiler. Sadece bu cümle ekonomik politikaları üzerinden uygarlık güçlerin uzun vadeli planları için nasıl çalıştıklarını göstermektedir.

İttihatçıları iktidara getirip Birinci Dünya Savaşı’na sokan Alman subaylar, eğitim verdiği Türk ordusu, yerli halklar olan Ermenilere, Rumlara, Süryanilere, Kürtlere insanlık dışı korkunç katliamlar, soykırımlar ve zulümler yaparken başlarında durup bu soykırımları teşvik ediyorlardı. Uygarlık güçleri tarafından uzun vadeli planlanan Türk-Alman Silah Arkadaşlığı’nda, bu her iki arkadaş karşılıklı olarak birbirlerinden çok kötü vahşi şeyler öğrendiler. “Türklerin Orta Asya’daki atalarının en vahşi fikirleri ve barbarlığı” Almanlara da bulaştı. Uygarlık güçlerinin de istediği tam da buydu. Orta Asya’dan gelen Türklerin barbarlığını Türk-Alman Silah Arkadaşlığı’nı Alman askerlerine aşılamaktı. Ve aşıladılar. Alman subaylar; vahşi, barbar Türk ordusunun yerli halklara yaptıkları soykırımlardan Hitler’in de söylediği gibi çok şey öğrendiler. İttihatçıların yerli halklara yaptıkları korkunç vahşi soykırımların aynısını yirmi yıl sonra Alman SS subayları ve ordusu Hitler döneminde Yahudilere yaptılar.

Hitler, “Arkasında ordusu olmayan bir komutan uzun süre ayakta kalmaz. Atatürk de iktidarını Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) sayesinde güvenceye aldı. İtalya’da da aynı şey geçerli. Eğer Antonescu bugün ortadan kaybolacak olsa, ordu içinde onun yerine talip olacaklar arasında korkunç bir mücadele başlar. Ama onun yerine geçecek kişiyi belirleyecek bir örgüt olsa, bu olmaz.”[4] diyordu.

Uygarlık güçleri, 20. Yüz yılda soykırımları yaptıracakları faşist diktatörlere kendilerini ”uzun süre ayakta” tutacak faşist partileri yaratmalarını da onlara çok iyi anlatmış, öğretmiş olmalı ki, Mustafa Kemal, Mussolini ve Hitler aynı faşist zihniyetlerle birbirine benzer partiler kurmuşlardır.

Milliyet Gazetesi’nin 16 Temmuz 1993’te 24 putla attığı başlığı şöyle: Alman Başvekili Hitler diyor ki: ”Türkiye’de doğan ve parlayan yıldız bize takip edilecek yolu gösteriyor. (…) Faaliyet gayeleri aynı (ırkçılık zihniyetleri) olan Büyük Türk milleti ile Alman milleti arasında sempati çok kuvvetlidir.”

Yirminci yüzyılın en büyük diktatörleri ve Rothschild’lerin adamları olan Mustafa Kemal, Mussolini, Hitler, Franco; bunlar birbirini takip ederek, birbirinden cesaret alarak ulus-devlet döneminde o büyük soykırımları yaparak insanlık suçu işlediler.

24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan antlaşmasından birkaç ay sonra, 09 Eylül 1923’de devleti 15 yıl tek başına yönettiği, tek partili dönemde, İttihatçı zihniyetin ve faşizmin kurumsallaşmasını, herkesin Türkleştirilmesini gerçekleştiren Cumhuriyet Halk Partisi’ni kurdu ve ölene dek (10.11.1938) bu partinin Genel Başkanlığını yaptı. M. Kemal’in CHP’si, İngiliz Kraliyet Ailesi ve Rothshild’lerin Anadolu halklarını Türkleştirme projesidir. Bütün Kürt soykırımları ve Alevi katliamları CHP’nin iktidarda olduğu dönemlerde yapılmıştır. Fakat Kürtler ve Aleviler cumhuriyet döneminde hep yalan dünyasında yaşatıldıkları için olacak ki; hep katillerinin kendilerini yönetmesine rıza olmuşlardır. Faşist iktidar hile, yalan, dolan, darbeler, darbe girişimleri, suikastlar, işkenceler ve katliamlarla korkutup rızacıklarını alarak düzenlerini sürdürmüşlerdir.

Evet, M. Kemal’in kendisi hem Rothschild’lerin, hem de İngiliz ajanı olarak İngilizlerle beraber çalışıyordu. Fakat İngiliz ajanlığını bütün devşirme Türklerin yaptığı gibi Kürtlerin üstüne, yani Şeyh Said’in üzerine atıyordu. İngilizlerin ona kabul ettirdikleri şartlardan birisi de Halifeliği kaldırmaktı, Kürtlerin doğal insani haklarını savunan Azadi Hareketin önderi Şeyh Said hakkında “halifeliği tekrar getirmek için ayaklandı” diye devletin yalan propagandası olarak karalıyor ve suçluyorlardı. Halkı yüzyıldır bu yalanlarla kandırıp aldatıyorlar.

Mustafa Kemal‘in Kürtlere yaptığı soykırımların kendi ağzından itirafı

Hiçbir dönemde ‘uygarlık yıkıcı görevlerinden’ vazgeçmedikleri için aynı kısır döndü, -daha önce Enver Paşa, Talat ve Cemal Paşa döneminde İttihat Terakki’nin gizli örgütü Teşkilatı Mahsusa’da çalışan- İttihatçı M. Kemal’in iktidarı döneminde de aynen tekrarlandı.

1918-1923 yılları arasında Anadolu’nun bazı şehirlerine işgalci askerlerini konumlandıran İngiltere ve Fransa’nın gözetiminde Ankara’ya taşınan suçlu İttihatçıların iktidarına Lozan’da uluslararası devlet güvencesinin verilmesinden sonra; İngiltere valisi konumundaki diktatör M. Kemal Kürtlere özerklik tanıyan 1921 Anayasa’sını rafa kaldırdı. İngiltere’nin Ortadoğu politikalarını devreye soktu. 1924 Anayasası ve 24 Eylül 1925 tarihinde Şark Islahat Planı’nın onaylanmasıyla Kürtlüğün inkârı, imhası, göç ettirilmesi ve Türkleştirilmesi başlatıldı.

Gerçekten de o döneminde Koçgiri, Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim bölgelerinde Kürtler öylesine büyük korkunç soykırımlar yaşamışlar ki; M. Kemal‘in kendisi daha 1926 yılında, Şeyh Said ve arkadaşlarını 29 Haziran 1925’te Diyarbakır Dağıkapı Meydanında idam ettikten bir yıl sonra İsviçreli gazeteci Emile Hilderbrand’a şöyle açıklamalarda bulunuyordu:

“Geçmişte, birçok durumlarda Kürdistan’a ve Anadolu’nun diğer iç bölgelerinde, Cumhuriyet’in iradesine karşı çıkmak eğilimini gösterdikleri zaman, onları demirden bir elle ezdim. Örneğin bir defasında önderlerinden altmışını şafakla birlikte (Şeyh Said ve 46 arkadaşlarını) astırdım. O unsur (Kürtler) dersini almıştır ve bir daha benimle kılıç ölçüştürmeye kalkışmayacaktır!“

Kurduğu göstermelik İstiklal Mahkemeleri’nde bugün İran’daki Mollalar gibi binlerce Kürdü astırdı. Sadece Kürt oldukları için Şeyh Said ve 75 yaşındaki Seyid Rıza gibi Kürt önderlerini astırdı.

Kürtleri, “Size özerklik vereceğiz, bu ülke Kürtlerin ve Türklerin vatanı olacak” diye kandırıp aldatan, kendisini sosyal demokrat, Sovyetler Birliği heyetine Komünist olduğunu söyleyen, yeri geldiğinde sosyalist gösteren ulusal faşist parti ile 15 yıl tek başına devleti yönetir. Bu süre içerisinde ulus-devletin bütün yetkilerini kullanan tek yetkili, tek yargıç ve bütün devlet organların genel başkanı gibi davranan tek seçici ölene kadar ebedi şef unvanı ile anıldı. Ölümünden sonra da Hitler’in de dediği gibi, faşist Mustafa Kemal’in fikirleri İttihatçı arkadaşları tarafından pratiğe uygulanıp devam edilsin diye İttihatçı Celâl Bayar’dan sonra CHP’nin üçüncü Genel başkanı olan İsmet İnönü tarafından 1950 yılında “Milli Şef” ilan edildi. Cumhuriyet döneminde İttihatçıların ırkçı zihniyetiyle Türkleştirilen bütün devşirme Türkler, İngiliz valisi olarak kendi dedelerini katleden, Selanikli Beyaz Türklerden olan ve arkadaşı Rıza Nur’un deyimiyle “o Anadolu halkların ırzına geçen” İttihatçı M. Kemal’i önce ülkeyi kurtaran milli kahraman olarak göstererek, sonra da Tanrı ilan ederek her tarafa heykellerini dikip tapmaya başladılar. İttihatçıların, uygarlık güçlerin tarihsel projeleri çerçevesinde bütün topluma Türklük gömleğini giydirerek kimliğini değiştirip kendi insanlığından yabancılaştırması tarihin hiçbir döneminde bu kadar ileri gidilmemişti. Bu kadar cahillik, sahte bir kahramana, kendi halkını kandırıp aldatan bir İngiliz ajanına bu kadar tapma Firavunlar döneminde bile olmadı.

2000 yıllarından sonra Erdoğan, kendisini eleştireni, karşı çıkanı nasıl ceza evine atıp susturuyorsa, basını nasıl susturuyorsa, milletvekillerini, belediye başkanlarını nasıl ceza evine atıyorsa; İngiliz valisi M. Kemal da öyle yapıyordu. Hatta daha da fazlasını yapıyordu; hem idam ediyordu, hem muhaliflerini, Kürtleri, komünistleri Teşkilatı Mahsusa’nın Topal Osman gibi katil çetelerine öldürtüyordu, hem cezaevine atıyordu, hem basını susturuyordu, hem tek parti sistemini halka dayatarak başka partilerin ortaya çıkmasını engelleyerek daha fazlasını yapıyordu.

Türkiye Komünist Partisi’nin ilk önderi Mustafa Suphi ve 14 arkadaşını Karadeniz’de çetelerine öldürten M. Kemal’i, bugünkü (2025) ulusalcı Kemalist ‘Türkiye Komünist Partisi’ yöneticileri güya Erdoğan’ın baskılarına karşı “Diz Çökmüyoruz!” eylemi yaparken, gidip Mustafa Kemal’in heykeli önünde diz çöküyorlar! Halbuki ikisi de faşist bir sisteme çalıştığını, ikisinin de İngilizler tarafından bu halkın başına bela edildiğini, aynı şeyleri yaptıklarını çok iyi biliyorlar da faşist devlete yaranmaya çalışıyorlardı.

Sıradan insanları bırakın, kendisine aydınım diyen ulusalcı ‘Türkiye Komünist Partisi’ yöneticileri bile onca katliamları, soykırımları yapan ve Kürt önderlerini idam ederek insanlık suçu işleyen M. Kemal ve onun yalanlar üzerinde kurduğu sahte cumhuriyet ile hiçbir zaman yüzleşmemişler.

Ankara ve İstanbul üniversitelerinde mezun olan profesörler ve bilim insanları bile Atatürk ile yatarlar, Atatürk ile kalkarlar. Böyle yapmadılar mı, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başbakanı Ekrem İmamoğlu gibi diplomaların ellerinden alacaklarını, işsiz kalacaklarını biliyorlar, seziyorlar. İşte Türkiye, insanlar üzerinde öylesine geniş ve büyük faşist bir baskı sistemini kurmuş ki, böyle bir rejimle yönetilen ülkelerde diktatörler hem halkı yukardan uygarlık güçlerinden aldıkları emirleri daha kolay bir şekilde pratiğe uygulayarak istedikleri gibi yönetebiliyorlar, hem de topluma istedikleri yalanları rahatça kabul ettirebiliyorlardı.

Batının ileri karakolu Türkiye, Batı kurumlarından biri olan NATO’ya[5] alınsın diye göstermelik olarak 1946 yılında çok partili döneme geçmiştir. Ama kurumsal faşist karakteri hiç değişmeden bugüne kadar devam etmiştir.

Alman devleti, Hitler döneminde yaptığı Yahudi soykırımından dolayı işlediği büyük insanlık suçu ile yüzleşmek için “Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’ni” kurarak sorumlu devlet yöneticilerini yargıladı ve en ağır hapis cezalarıyla cezalandırarak bu soykırımla yüzleşmiştir. Irkçılığın suç olduğunun farkına vardılar ve bu suçu tekrar işlemeyeceklerini söylediler. Toplumsal olarak Alman yöneticilerin Hitler döneminde işledikleri Yahudi soykırımıyla yüzleştiler.

Fakat Türkiye’de böyle olmadı.

Yerli halkları defalarca soykırımlardan geçirerek insanlık suçu işleyen İttihat Terakki liderlerinden biri olan Talat Paşa’nın anısını yaşatmak için MHP’den gelme CHP’li Ankara Belediye Başkanı devşirme Mansur Yavaş, Yahudi Talat Paşa Bulvarı üzerinde, bir de o faşistin anıtını yerleştirerek soykırımı, yani ‘İnsan Öldürerek Övünmeyi’ teşvik eden devşirme bir Türk olduğunu ve İttihatçı zihniyetin hâlâ devam ettiğini göstermiştir!

Birincisi Türkiye; Enver, Talat ve Cemal Paşa gibi İttihatçı liderlerin, İttihat Terakki Parti’sinin iktidarda olduğu dönemlerde işledikleri Ermeni, Süryani ve Pontus Rum soykırımları; ikincisi de, Mustafa Kemal’in İttihatçılara liderlik yaptığı dönemde Koçgiri, Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim gibi tarihin en büyük Kürt soykırımlarını işleyip büyük insanlık suçu işledikleri halde, bu İttihatçılara Doğu’da daha büyük insanlık suçu işletmek için Batı hiçbir zaman Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi gibi bir uluslararası mahkeme kurup, üst üste çok büyük soykırımlar yaparak, büyük insanlık suçu isleyen bu suçlu devşirme Türk devlet yöneticilerini bilerek cezalandırmadılar. Dolayısıyla Batı’nın şımarık çocukları devşirme Türk devlet yöneticileri ne kendileri, ne de vatandaşları onlarca soykırımlarla yüzleşmediler. Ulus-devletin bir hastalığı olan ırkçılığın suç olduğunun farkına varmak istemediler. Yaptıkları soykırımlarla yüzleşmedikleri ve  işledikleri insanlık suçun bilincine varamadıkları için yerli halklara yaptıkları katliam ve soykırımlara hâlâ devam ediyorlar. Ve bu soykırımlar devşirme Türk’ün övünç kaynağı oluyordu.

Mustafa Kemal’in kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi, tıpkı İtalya’daki Benito Mussolini’nin ulusal faşist partisi (Partito Nazionale Fascista) ve Hitler’in Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei) gibidir. Sosyalistlere karşı savaşan Hitler bile partisinin ismini ‘Sosyalist Alman İşçi Partisi’ni vurmuş ki, sosyalistlerin içine girip onları içten yıksın diye. İtalya ve Almanya M. Kemal’in öğrencileri olan Mussolini ve Hitler faşist partileriyle yüzleştiler, ırkçılık yapan bu partileri yasakladılar.

Gelgelelim Türkiye, M. Kemal’in kurmuş olduğu faşist parti ve ona benzer MHP gibi faşist ve baskıcı devlet sistemini savunan faşist ırkçı partilerle hiçbir zaman yüzleşmedikleri için yüz yıllık kurumsal faşizm olduğu gibi devam edip gitmektedir. Bunun toplumsal, inançsal ve ekolojik-kırım savaşların cezalarını ve felaketlerini yüz yıldır bu coğrafyada yaşayan halklar ödüyor.

Gelgelelim Türkiye, İttihatçı M. Kemal’in kurmuş olduğu faşist parti ve daha sonra ona benzer NATO-Gladiosunun yetiştirdiği Alpaslan Türkeş öncülüğünde 1960 askeri darbesinden sonra sokak çatışmaları için organize ettiği MHP gibi faşist ve baskıcı devlet sistemini savunan faşist ırkçı partilerle hiçbir zaman yüzleşmedikleri için yüz yıllık kurumsal faşizm devam ettiği gibi İttihatçıların Avrupa merkezci devşirme Türk milliyetçiliği de devam edip gitmektedir. Bunun toplumsal, inançsal ve ekolojik-kırım savaşların cezalarını ve felaketlerini yüz yıldır bu coğrafyada yaşayan halklar ödüyor.

İnsanların fiziksel olarak yok edildiği tarihin en büyük Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim Kürt soykırımları M. Kemal’in kurduğu tek partili Cumhuriyet Halk Partisi döneminde (1923-1938) yapılmıştır. Gene Maraş, Çorum, Sivas gibi büyük Alevi katliamları Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidarda olduğu dönemlerde yapılmıştır. Almanya’da hiçbir Yahudi Hitlerin ırkçı düşüncelerini çağrıştıran Alternative für Deutschland (AFD) gibi sağcı partilere oy vermez. Ama Türkiye’de M. Kemal ve CHP’yi tanımayan Kürtler ve Aleviler en fazla “sosyal demokratik bir parti” sandıkları ve kendilerini sürekli katleden bu partiye oy verirler. Bu da toplumun İttihat Terakki zihniyetiyle ne kadar zehirlendiğini ve faşist ulus-devlet tarafından hafızasının nasıl köklü bir şekilde değiştirdiğini göstermektedir.

Ortadoğu halklarını 1500 yıl önceki tabularla dolu karanlığında tutmak isteyen Batı Uygarlığı, Soğuk Savaş döneminden sonra “Ilımlı İslam Projesi”ni Refah Partisi içinde çalışan Erdoğan ve Gül’e verdikten sonra, M. Kemal’ın ulus-devlet projesini çöpe attılar. CHP ve sempatileri henüz bunun farkında değiller. CHP”yi sadece ve sadece Kemal Kılıçdaroğlu döneminde olduğu gibi AKP ve Erdoğan’ı iktidarda tutacak şekilde ayarlanmıştır. Sert çıkışlar yapan Özgür Özel döneminde büyük şehirlerde CHP’li belediye başkanlarına siyasi darbe operasyonları düzenlenmesinin sebepleri budur. HDP, DEM gibi Kürt partilerine siyasi soykırım operasyonları yapıldığı dönemde sessiz kaldıkları için bugün aynı operasyonlar onlara yapılıyor. CHP biterse, Atatürk de bitecektir!

Uygarlık güçlerin ulus-devlet projesi döneminde M. Kemal ve partisi CHP’nin Anadolu halklarına yaptıklarının aynısını bugün ‘Ilımlı İslam Projesi’ ile Erdoğan ve AKP yapıyor. M. Kemal’in otoriter davranışlarını, verdiği sözlerde durmamasını sert bir şekilde eleştiren muhalif Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’i 1923’de Topal Osman’a öldürtüp cesedini Meclis’in bahçesine gömen, 1926’da İzmir suikast girişim planı nedeniyle İttihatçı arkadaşlarını Kürtler için kurduğu İstiklal Mahkemelerinde yargılayıp 17 tanesini idam etmesi ve yaptığı birçok Kürt soykırımları ile yüzleşmeyen, eleştirmeyen CHP’nin, AKP’nın aynı devletin ‘Ilımlı İslam Projesi’ ile yaptığı aynı katliamları, aynı siyasi soykırım operasyonları, aynı metot ile yapılan 16 Temmuz 2016’da yapılan darbe girişimini eleştirmeye hakları yoktur. Dün sizin Türkçülük adına yaptığınızı bugün onlar Ilımlı İslam adına yapıyorlar. Siz, devletin size yaptırdığı katliam ve soykırımlarla yüzleşmediğiniz için tarih bugün onu size ödetiyor!  

Türkiye’de demokratik toplum projesini pratiğe uygulamak isteyen üçüncü yol DEM parti dışında, kurumsal faşizmi savunan öbür bütün partiler birer devlet partileridir. AKP’nin yedeğindedirler.

Uygarlık Güçlerin Anadolu’yu Türkleşme Projelerin Sonuçları

Unutmayalım ki, yüz yıl önce Avrupa merkezci ırkçı Türk milliyetçiliği ile eğitilen ve hiç birisi Türk olmayan İttihat Terakki Cemiyeti’n üyeleri dışında, Sünni İslam dinine sahip Osmanlı toplumunda hiç kimse Türk değildi ve Türk olduğunu söylemiyordu. Müslüman olduğunu söylüyorlardı. M. Kemal’in İttihatçı arkadaşlarının yarıda kalan plan ve programlarını İngilizlerin valisi olarak 1923’de Lozan’da kendisine uluslararası devlet güvencesi verilip Anadolu’da Türk ulus-devletini kurduktan sonra, devamla yerli halkları soykırımlardan geçirmenin yanı sıra herkesi Türkleştirerek gerçekleştirdi.

Kemalizm, uygarlık güçlerin herkesi Türkleştirme ve yerli halkları soykırımdan geçirme projesidir. Bu, Batı projelerinin pratiğe uygulanabilmesi için hegemonik güçlerin sömürgeci, baskıcı, çürüyen ve kokuşan bölgesel iktidarlarını koruyup kollamak amacıyla kişilikleri iğdiş edilmiş bir cellat ordusu (devşirmeler ordusu ya da modern Yeniçeri Ordusu) yaratmak zorundaydılar. Yani Tevrat’ta Rab denilen efendinin toplumun genleriyle oynaması gerekiyordu. Genleriyle oynanmış homojen bir toplum çürümüş, aşağılanmış bir toplumdur. İttihatçıların genleriyle oynadıkları Türk toplumu şimdi bu çürümüşlüğü ve aşağılanmayı yaşıyor. Mustafa Kemal’in 1919 yılın başlarında İngiliz istihbaratının İstanbul’daki sorumlusu J. G. Bennett’e, “İngiliz kontrolü altında bir Türk ordusu kurmak istiyorum.”[6] demesinin amacı işte buydu. 

“Mustafa Kemal’in ilk öğrencisi Mussolini, ikincisi de benim.” diyen Hitler faşizmin de esin kaynağı olan Kemalizm 1924 Anayasası ile Anadolu’da herkesi Türkleştirdi. Dolayısıyla Türk ulus-devleti yalanlar üzerine inşa ettiği bir hafıza oluşturmuştur. Şimdi Anadolu’da herkes Türk’tür! Herkes İttihatçıların ırkçı Türk zihniyeti ile zehirlenmiştir. Herkes kendi kimliğine, inançlarına, insanlığına yabancılaştırılmış bilinçsiz, yarı hayvan bir insandır. Doğanın kanunlarına aykırı bir şekilde sadece savaş için homojenleştirilmiş bir toplum, aynılaştırılmış, kişilikleri iğdiş edilmiş bir devşirme ordu yaratılmıştır. Herkes yerli halklara düşman edilmiş birer İttihat Terakki üyesidir. Herkes Kürdün annesini görmemesi için çalışmaktadır. Doğru düşünemiyorlar. Yalan dünyasında yaşıyorlar.

Sırrı Süreyya Önder gibi her zaman katliam ve soykırımlardan geçirilen Anadolu ve Kürdistan halkların yanında yer alan Türk yazar Hasan Bildirici şöyle yazıyor:

“Türklerin savaş ve yıkım çağrısı yapan bir anayasası var. Bu anayasaya göre herkes Türk ve Sünni olmak zorundadır. Atatürkçülük mecburidir. Herkes Türk, Sünni ve Atatürkçü olmazsa ne olur? Tabii ki Türk ceza kanunu devreye girer. Bu ceza kanununa göre Kürdüm diyenler tutuklanır ve çoğu zaman öldürülür. Aleviyim diyenler korku içinde yaşar ve saldırıya uğrarlar. Düzenin değişmesini isteyen devrimciler anayasal düzeni değiştirme teşebbüsünden Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan gibi idam edilirler, Mahir Çayan gibi işkenceden geçirilip öldürülürler.”

Avrupalıların “Hasta Adam” dedikleri Osmanlı’nın son döneminde, yani Abdülhamit döneminde başlayan, İttihat ve Terakki’nin devam ettirdiği Avrupa merkezci Türk milliyetçilik geleneğini ve Osmanlı mirasını devralan İngilizlerin vekalet savaşçıları olan yeni İttihatçı kadrolar (Kemalistler) da Anadolu’da soykırımlardan arta kalan Pontus Rum, Grek, Ermeni, Süryani gibi tek bir Hristiyan kalmayıncaya kadar hepsi ile yoğun bir şekilde savaşıp yok ettiler. İttihatçı arkadaşlarının yarıda bıraktığı soykırımları devam ettiren İttihatçı Kemalistler, soykırım suçluları olduğunu örtmek, Kürtlere de soykırım uygulamak ve yerli halkları daha fazla kandırıp aldatmak için de yalanlara dayalı resmî ideoloji ve manipülasyon aracı olarak içi boşaltılmış bir kavram kullandılar: Cumhuriyet rejimi.

Cumhuriyet rejimine bakın: 1921 ile 1938 yılına kadar Koçgiri, Bingöl-Ahmed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim bölgelerinde art arda işlenen Kürt soykırımları. Şeyh Said ve Seyid Rıza gibi Kürt önderlerin idam edilmesi. İzmir Suikastı gibi Suikast girişimleri. 1960 ve 1980’de yapılan askeri darbeler. 1972 ve 28 Şubat 1997 askeri muhtıralar. 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimleri. Askeri darbeler ve askeri darbe girimleri mekaniği hep Demoklesin Kılıcı olarak halkın boynunda asılı durması. Sıkıyönetimler. Haksızlığa, adaletsizliğe ses çıkaran devrimcilere idamlar, işkenceler, hapishaneler, sürgünler… Süleyman Demirel ve Tansu Çiller Hükümeti döneminde devletin kurduğu paramiter örgütler olan JİTEM ve Hizbullah eliyle katledilen 17 bin Kürt cinayetine göstermelik Türk mahkemelerin tozlu dosyalarında “faili meçhul cinayetler” olarak kayıta geçirilmiş olması. Dört bin Kürt köyünü yerle bir etmeleri. On Kürt şehrin yerle bir edilmesi. Şehirlerin yerle bir edilmesi sırasında insanların günlerce yakınlarının cenazelerini yerden kaldıramama durumu. Beş milyon Kürdün yerinden yurdundan edilmesi. Siyasi barajlar ve HES’lerle Kürtlerin coğrafyası ekolojik-kırım-savaşlarıyla yağmalanıp talan edilmesi…

Bu kadarını ne İngiliz askeri, ne de Fransız askeri becerebilirdi. Bunu ancak “İngiliz kontrolü altında bir Türk ordusu kurmak istiyorum.”[7] diyerek Anadolu’da sahte bir cumhuriyet kuran İttihatçı Mustafa Kemal ve arkadaşları başarabildi!

Eğer Osmanlı devleti ve onun devamı olan Türk ulus-devletin Hıristiyan topluluklar olan Ermeniler, Grekler, Pontus Rum, Süryaniler ve öbür etnik ve inanç toplulukları olan Kürtler ve Alevilere yapılan katliamlar, soykırımlar ve zulümler hâlâ hızından hiçbir şey kaybetmeden sürüp gidiyorsa, bunun tek nedeni bin yıldan beri bu coğrafyada uygarlık güçlerine çalışan devşirme Türk ordusunu ya da vekalet savaşçıların ‘uygarlık düşmanı’ hallerini hiç anlamamış olmamızdan kaynaklanmaktadır! Tuğrul Bey ve Osman Bey’den Mustafa Kemal’e kadar uygarlık güçlerine çalışan köle ruhlu devşirmelerdir.

Gerçek Türkler ile hep iktidarın nimetlerinden yaralanmak için Türk olmuş, kişilikleri iğdiş edilmiş devşirme Türkleri birbirinden ayırt edemedik. İçimizdeki asıl her zaman iktidara oynayan düşmanı göremedik. Orta Asya’dan geldiğini söyleyen göçmen, yani aslında sonradan Türkleştirilmiş devşirme Türk’e uygarlık güçleri tarafından yüklenen hafızasına göre, yaşadığı coğrafya onun coğrafyası değil, birlikte yaşadığı yerli halklar da ondan değil; bu coğrafyayı öyle hoyratça kullanarak ekolojik-kırım savaşlarını yürütmeleri, yerli halkları katliam ve soykırımlardan geçirmelerinin tek sebebi bu ırkçı, ayrımcı zihniyetti!

Bizim gibi görünerek ve her seferinde halkı aldatıp kandırarak iktidarı eline alan ‘uygarlık yıkıcı devşirme Türkler’ yerli halkların en büyük düşmanlarıdır! Hatta İngilizlerden, Fransızlardan da daha büyük düşmanlardır! Çünkü iç işgalci Türk ulus-devletin bu coğrafyada yaşayan yerli halklara yaptıkları katliam ve soykırımları, ekolojik-kırım savaşlarını ne İngilizler ne de Fransızlar yapabilirlerdi! Ve eğer İngilizler ya da Fransızlar Anadolu’yu açıkça işgal etmiş olsalardı, yerli halklar şimdi onlardan çoktan kaç kez kurtulmuştu.

Türk yazar Hasan Bildirici ailesinden verdiği bir örnekle bu tarihsel gerçeği şöyle anlatıyor: “Resimde gördüğünüz sakallı adam babamdır, yanındaki de amcam oğludur. 1980 askeri diktatörlüğü babamı altmışında felç etti. İşkence merkezlerinin ve askeri cezaevi kapılarının önünde bir düşman ordusuyla karşılaştı. ‘Çok zalimler‘ diyordu babam, ‘İngilizin ve Fransızın işgal ordusu bu kadar gaddar değil‘ diyordu. İşkence altındaki bitkin hallerimizi görüş kabinlerinde gördükçe kahroluyordu. Duvarları parçalayamıyordu.

Uzak Asya’dan gelen bir Türk kabilenin torunuydu. Sırtını Kürdistan dağlarına verip, Kostantinopolis’i düşürüp, Viyan’a kapılarına kadar dayanmışlardı. İyi savaşçılardı, dedelerinin savaş anılarıyla büyümüşlerdi. Ancak Cumhuriyetin Türk ordusu Viyana kapılarına kadar ulaşan Türk ve Kürt boylarının torunlarına vuruyor ve buna da Türklüğün yüksek çıkarları adını veriyordu.

Sahi bu ordu neden bize vuruyordu? Hangi suçu işlemiştik ki, boyunlarımıza ölüm fermanları asmıştı? ‘Beni yasaklama, beni öldürme!‘ dediği için Kürtleri öldürüyordu. ‘Kürt sorununu çözelim, daha demokratik bir ülkede yaşayalım,‘ dedikleri için de Türkiyeli devrimcileri öldürüyordu.“

Kürtlerle gerçek Türkler Bawa İshak ayaklanmasında olduğu gibi birleşik bir ittifak kurmalı, M. Kemal ve Erdoğan gibi uygarlık güçlerin vekalet savaşçıları olan devşirme Türklere bir daha asla iktidarı teslim etmemelidirler. Anadolu ve Kürdistan halkların gerçek kurtuluşu ve özgürlüğü o zaman gerçekleşir.

Oturduğum Berlin’de yıllar önce Arnavutlu bir komşum vardı. Türkiye’de, iktidardaki devşirme Türkler üzerine konuştuğumuzda, ikimizin de aynı hakikatleri dile getirdiğimize şaşıyorduk. Ben Türkiye’de 4 milyon Arnavutlu olduğunu söyleyince, o Arnavutlu komşum bu rakamın daha fazla olabileceğini belirterek bana aynen şunları söyledi:

”Biz Arnavutlar daha iyi biliriz. Şu an Türkiye’de 4,5 milyon Arnavutlu yaşıyor. Mustafa Kemal’in annesi de Arnavutludur. Türkiye Arnavutluları çok seviyor. Bizim köyümüzden İstanbul, İzmir, Ankara’ya göç eden aileler var. Bu tanıdığım ailelerle konuştuğumda diyorlar ki, ’Biz Edirne’nin kapısından içeriye, yani Türkiye sınırından içeriye girdik mi, Türk olduğumuzu söylüyoruz. Hem de birinci derecede Türküz! Böyle söylersek bize güveniyorlar, devletin sırlarını bizimle paylaşıyorlar ve devletin en iyi görevlerini bize veriyorlar. Devlet yerli halklara karşı nasıl davranacağımız konusunda sırlarını sadece biz göçmenlerle paylaşıyor. Yani devlet bizi, biz devleti kandırıyoruz. Edirne’nin kapısından dışarıya çıktık mı biz kendi kimliğimize bürünüp Arnavutlu oluyoruz!’ Böylece makam, para, servet peşinde koştuklarını açıkça dile getiriyorlar. Hele fakir bir köylüm var ki, 1990’ların başında çırıl çıplak İzmir’e gitmişti. Hiçbir şeyi yoktu. Göç ettiği ülkede İsmini değiştirdi, Osman yaptı. Dinini değiştirdi, Sünni İslam oldu. Etnik Arnavut kimliğini değiştirdi, Türk oldu. MHP’liler eline sopa verip sokaklardaki eylemlerde yıllarca kullandılar. Şimdi İzmir’de iki mağaza sahibi! Ekonomik durumu çok iyi.

2008’de beni iki haftalığına Türkiye’ye davet etti. Oraya gittiğimde onun o ülkede Kürtlere ne kadar düşman olduğunu gördüm. Tanıyamadım. Sordum, dedim ki, ‘köydeyken sen böyle değildin. Mazlum Kürtlerin dostuydu. Ne oldu sana böyle değiştin, ırkçı bir Türk oldun ve çok kısa zamanda iki mağaza sahihi oldun?’ Çok şey anlattı bana. Onun o iğrenç hayatını, köyümüzdeyken Kürtlere olmayan düşmanlığını görünce, yanında fazla kalamadım, kendisine çok kızdım, darıldım bir hafta sonra hemen Almanya’ya dönmek zorunda kaldım.”

İşte orası Türkiye…‘Olmuyor‘ diye bir şey yok!

Dünyanın hiçbir yerinde olmayacak şeyler oluyor.

Şeytanın aklına bile gelmeyen şeyler o ülkede oluyor.

2010 yılında Berlin Teknik Üniversitesi’nde düzenlenen panelde konuşma yapan Doğu Türkistan Cumhuriyetli bir profesör, bana:

“Gerçek Türkler biziz. Biz Türkiye’deki Türkleri Türklerden saymıyoruz ki; onlar başka halklardan devşirilmiş, kendi kültürlerinden uzaklaştırılmış devşirme, sahte Türklerdir.” demişti.

Türkiye’deki Türkleştirme pazarında makam, para, servet peşinde koşma vardır. Bu yüzden milyonlarca Balkan ve Kafkas göçmenleri kendilerini gerçek Türk’ten daha fazla Türk olduklarını gösterip bağırıyorlar.

İşte İttihatçıların, uygarlık güçlerin tarihsel projeleri çerçevesinde başka halklardan devşirerek Anadolu’da oluşturduğu ya da icat ettiği yapay Türklüğün gerçek Türklükle hiçbir ilgisi yoktur. Unutmayın ki bu Türklük, mimar Tanrı’nın Anadolu Siyonizmidir. İsrail’deki Siyonizmin ikiz kardeşidir. Halklar, maskeli Tanrılarımızın bize hazırladığı Anadolu Siyonizminden kurtulmalıdır. Bunu yeni tarihsel süreçlerde iktidarı iradesi olmayan devşirme Türklere teslim etmemekle başarabilirler!

Almanlar kendi soykırımcı tarihleriyle yüzleştiler. Türkler ise kendi soykırımcı tarihleriyle hiçbir zaman yüzleşmediler. Almanlar neden soykırım suçlularını yargılayıp cezalandırarak ırkçı-soykırımcı tarihleriyle yüzleştiler de? Türkler neden soykırım suçlularını yargılayıp cezalandırarak ırkçı-soykırımcı tarihleriyle yüzleşmediler?

Bunun tarih arka planını birazcık araştırıp inceleyelim.

Ondan önce kendi kirli tarihi ve devletin yaptığı Yahudi soykırımla yüzleşen bir Alman öğretmen ile kendi kirli tarihi ve devletin yaptığı soykırımlarla yüzleşmek istemeyen bir Türk öğretmenin karşılaştırmasını pratik öğrenci hayatında kendisinden örnek vererek anlatan Cem Özdemir’i dinleyelim:

“Ben Almanya‘da sabahları Alman okuluna, öğleden sonraları ise Türk okuluna giderdim… Sabah Alman okuluna gittiğimde öğretmenlerimiz bizi Nazi kamplarına götürürlerdi ve ‘Sizin dedeleriniz devletin emriyle bu katliamları yaptı. Kendi komşularını öldürdüler, işkence Yaptılar. Bu katliamlar sizin dedelerinizin eseri. Ama siz dedeleriniz gibi olmayacaksınız. Eğer devlet sizden böyle bir şey isterse karşı duracaksınız. Onlar bizim komşularımız diyerek sahip çıkacaksınız‘. derlerdi!!..

Öğleden sonra Türk okuluna gittiğimde ise, durmadan savaş kazanıyorduk, hem de her gün! Bir gün Türk öğretmenime bir soru sormak istedim: ‘Hocam biz durmadan savaş kazanıyoruz. Ama orada her geçen gün küçülen bir harita var, bu nasıl oluyor?’ diye sordum. Hoca; ‘Sen dedelerimizi yalancılıkla mı suçluyorsun’ diyerek bana bir tokat patlattı!!..

Alman Okulu’nda ‘İnsan Öldürmemeyi’ Türk Okulu’nda ise ‘İnsan Öldürerek Övünmeyi’ öğretiyorlardı!!..”[8]

Evet, Almanya halkı bir daha faşizmi yaşamayalım diye okuldaki çocuklarını gruplar halinde Nazi kamplarına götürüp Hitler’in işlediği insanlık suçlarını yerinde onlara gösteriyor. Hitler faşizmi ile yüzleşen Alman halkın çocukları atalarının işlediği insanlık suçlarından dolayı utanç duyuyorlar. Peki, kurumsal faşizm ile yüzleşmeyen devşirme Türklerin çocukları atalarının insanlık suçlarından utanç duyuyorlar mı?

15.07.2025

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. Dr. Henry Picker, Hitlers Tisch gesprâche im Führer Hauptquartier, Seewald Verlag, Stuttgart 1976 

[2]. Age.

[3]. Dr. John Coleman, Rothschild Hanedanlığı, Destek Yayınları, İstanbul 2017.s.36

[4]. Age.

[5]. Çünkü NATO’ya ancak demokrasinin olduğu çok partili devletler alınıyordu.

[6]. Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000, sayfa 358, 359

[7]. Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000, sayfa 358, 359

[8]. Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir

IMG_2595 (1)

✍ Abuzer Bali Han Yazdı:

Kerkük için Kürtler derler ki: “Kerkûk dilê Kurd e! Kerkük Kürd’ün kalbidir!..“ Tarihte Kürtler için üç önemli şehirden bahsedilir. Bunlardan biri Kürtlerin payitahtı olan Amed (Diyarbekir), diğerleri ise Musul ve Kerkük’tür. Eski Arap, Acem ve Türk ansiklopedilerinde de bu şehirler Kürt yerleşim yerleri olarak yazılarak vurgulanır. Zamanla yabancılar bu şehirlere sahip çıkarak onları zorla sahiplenmişler. Şimdi de bu büyük ve önemli Kürt şehirlerinde, Kürtlerin adına bile işgalci devletlerin ve onların yabancı yöneticilerinin tahammülleri yoktur. Yakın tarih bu şehirlerin devletlerarası el değiştirmeleriyle doludur. Günümüzde ise Kürtler kendi anavatanlarına sahip çıkarak şehirlerini de yabancıların kontrolünde arındırmak istemektedir…

Tarihte egemen devletler ve onların yabancı yöneticileri Kürtleri hep aşağılayarak onları yönetmeye çalışmışlar. Örneğin: „Ağaçtan maşa, Kürt’ten paşa olmaz!“ diye Kürt beylerini birbirine düşürerek büyük devlet kurmasını engellemişler. Atalarının binlerce yıllık eski Zedüşt kültünü, katliamlar altında onlara unutturan siyasal İslam da devlet kurmalarının önünde engel olmuştur. İslamı şiddet kullanarak çok geniş coğrafyaya yayan arkadaki gizli ve egemen güçler bu emellerini, köleleri inansın diye „Muhamammed’in hadisidir“ diye birbirini tutmayan hikâye ve söylentiler yaymışlardır. Örneğin, Bitlis Kürt Miri Şeref Han’ın “Şerefname“ adlı yapıtında, o dönemde İslam‘ın işgali altındaki bölgelerde anlatılan bir rivâyetten bahseder.

Dedeleri çoktan beri kılıç zoruyla İslamlaştırılıp Araplar gibi düşünen Şeref Han, Dede Korkut masalını anlatır gibi „tüm dünya hükümdarları Muhammed’e inandıklarını beyan etmek üzere birer elçi gönderdiğini“ ‘Şerefname‘ kitabında ballandıra ballandıra şöyle anlatır:

„Hazreti Muhammed’in peygamberliğinin ünü ufuklara yayıldığı, İslâmiyetin çağrı sesinin yankısı dünyanın her tarafına yansıdığı, ülkelerin kralları ve memleketlerin, iklimlerin sultanları bu yeni görünümle ilgilenip, bu yüce efendinin önünde eğilmek ve ona bütün içtenlik ve coşkunluklarıyla itaatlerini sunmak şerefini kazanmak istedikleri zaman; o sırada Türkistan’nın en büyük hükümdarlarından biri olan Oğuz Han, Medine’de bulunan peygamberlerin övüncü ve yaratılışların efendisi Hz. Muhammed’e bir heyet gönderdi. Bu heyetin başında da, Kürd büyüklerinden ve ileri gelenlerden Buğduz adlı bir kişi vardı; kendisi çirkin görünüşlü, kaba, katı kalbli, ele avuca sığmaz sığmaz bir kişiydi. Çirkin görünüşlü, iri yapılı bu elçi, Peygamber aleyhisselam’ın gözüne görününce, Peygamberin canı sıkıldı ve ondan şiddetle nefret etti. Elçiye, kabilesi ve mensup olduğu soy sorulunca, Kürd topluluğundan olduğu cevabını verdi. İşte o zaman Peygamber aleyhisselam Kürdlere beddua ederek şöyle dedi: ‚Yüce Allah bu topluluğu, kendi arasında ittifaka ve birleşmeye muvaffak etmesin; yoksa birleştikleri taktirde, onların elleriyle dünya yok olur.’“[1]

Bir kere Muhammed öldüğünde İslam henüz Arap Yarımadası dışına yayılmış değildi. Türkler de yüzyıllar sonra, ilk kez 11. Yüzyılda Karahanlılar döneminde müslümanlığı kabul etmişler. Türk hükümdarı Oğuz Han’ın peygamber ile bir araya gelmesi, ona bir heyet göndermesi tarihsel olarak mümkün değil. Ayrıca adı geçen hükümdarlar tarihte var olduğu düşünülen hükümdarlardır. Sadece Dede Korkut hikâyelerinde adları geçer…  

Şeref Han, adı geçen rivayeti naklederken, o dönemdeki siyasal İslam‘ı kendi ekonomik, siyasi çıkarları için kullanan egemen sınıfın yaymak istediği bir söylentiyi dile getirdiğinin farkında değildir. Ayrıca adı geçen bölgedeki halklar ile Kürtler hep savaşarak asırları geride bırakmışlar. En sonunda Kürtlerin bir kısmı müslümanlığı kılıç zoruyla kabul etmiş, Zerdüşt kökenli Kızılbaşlar (bugün ise yönetici sınıf ‘Aleviler‘ diyor), Êzîdî ve Durzîler ise halen eski inançlarını günümüzde yaşatmaktalar! İnançları nedeniyle Farslar, Türkler ve Araplar günlük yaşantılarında sırf inançlarından dolayı Kürtleri küçük düşürmek için onlar için uydurmadıkları atasözler, önyargılı hikâyeler ve deyimler bırakmamışlar. Kendi kötü meziyetlerini hep Kürtlere yüklemişler. Bu demek değildir ki işbirlikçi Kürtlerin kötü meziyeti yoktur! Mal-mülk, makam, para ve altın ile vicdanını satan „Kürd’ün Kürd’e ettiğini düşmanları bile etmemiştir!“ derler!.. Biz bunlara aile ve aşiret çıkarınıı düşünen işbirlikçi Kürd diyoruz.

Acaba İslam Peygamberi gerçekten Kürt kavimine beddua etmiş midir? Orasını bilmem. Ama Emevi döneminden beri, yüzyıldır siyasal İslamın Kürtler üzerinde katliam ve soykırımlarını hiç eksik etmediği, yakın geçmişte Türkiye ve Irak’ın İslam adına Kürtleri korkunç katliamlardan geçirdikleri; hatta Saddam Hüseyin bile İslam‘nın kitabı olan Kuran’daki El-Enfal sure adını kullanarak, 23 Şubat – 16 Eylül 1988 tarihleri arasında El-Enfal Harekâtı kapsamında Halepçe’de Avrupalılardan aldığı yasak kimyasal silah kulanarak 180 bin Kürdü Katletmediğine göre; bu demek oluyor ki, Kuran’nın Allahısı da, İslam Peygamberi de, İslam’ın Allahı da egemen sınıflar adına Kürtleri sevmiyor. Dahası var; Emevi ve Abbasi İslam devletleri bu bölgeleri işgal edip, bir kısım Kürtleri cihat ve kılıç zorlayla İslamlaştırıp Eba Müslümi Horasa-i ve Selahaddin Eyyubi gibi Kürtleri Arapların çıkarları çerçevesinde yetiştirip ordu komuntanları olarak İslam olmayan Zerdüşt ve Êzdî Kürtlerine karşı kullandıktan sonra, Kürtler artık belalarını bulmuş, peygamberin bedduasını almış bir halk olarak bir daha biraraya gelemediler. Bunu hâlâ din kılıfı altında beyinleri ancak Arabizm kültürüyle yıkanıp vicdaları teslim alınmiş, sonra ülkeleri Arap ve Türk orduları tarafından işgal edilmiş Sünni Kürtler henüz anlamış değildir. Tabbii ki, Arabistan merkezci ideoloji olan İslam‘ın Peygamberi, Kitabı ve Allahı Kürtlerin birleşmesini, devlet kurmasını istemiyor. İslam dünyasında bu söylentiler onun için uydurulmuş ve uydurulmaya devam ediliyor. Çünkü Kürtler birleşip Ortdoğu’da devlet kurarlarsa Arapların yeri dar olur.

Öte yanda yazar Azad Ronî’ye göre, Musa ve Muhammmed’in atası olduğunu iddia ettikleri Hz. İbrahim (tarihçilerin ateşten gelen Huşeng dedikleri, halk arasında ise Brahim M.Ö.2040 olarak bilinen) Rıha (Urfa) çevresinde oturan Hurrili Kürtlerinden. Tevrat, İncil ve Kuran’nın kökeninin  Sümer kültürüne dayandığını arkeolojik buluntular ve tabletlerdeki yazılı belgelerle ortaya çıkan gerçeklerdir. Bu, gerici Semitik halkların, erdemli Aryen halkların eski kültürüne, din kılıfı altında Tanrı’dan geldiklerini iddia ettikleri Tevrat, İncil ve Kuran’la sahip çıktıklarını görüyoruz. Arabistan merkezci dini ideolojiler ve özellikle Arabizm kültürüyle asimile olup İslam‘a inanan Şeref Han, Muhammed’in bu bedduası nedeniyle, kavmi olan Kürtler’in yeryüzünde hiçbir zaman devlet kuramadıklarına ve kurmalarının da mümkün olmadığına dikkati çekerek sözlerini şöyle bitirir: “Onun için Kürtler’e büyük devlet kurmak ve saltanat sürmek nasip olmamıştır!“ der. Neden nasip olmadığını düşünmez.

İslam dünyasında yaşayan Şeref Han, bu notu tarihe niçin düşürdüğünü bilme zahmetine katlanmaz! Bilinen odur ki o dönemde Şeref Han’ın babası olan Bitlis Kürt Beyi Mir Şemseddin, henüz İslam olayan diğer Kürt beyleri ile çatışmış ve sonunda yenilerek İran’a sığınmıştır. O dönemde de Kürt beyleri bugünkü Kürt örgütleri gibi birleşememiş ve düşmanlarına hep yenile gelmişlerdi.

Ayrıca „Kürt büyüklerinden Buğduz“ diye bahsettiği ad ve kavim Kaşgarlı Mahmud’un yazmış olduğu Divanü Lügat-it Türk’te belirtilen Oğuzların Üçok kolunda olan bir Türk kavimidir.[2] Kürtler arasında „Buğduz“ adı hiç bir zaman ad olarak da kullanılmamıştır. Doğa ve hümanist felsefi düşüncelerine sahip Zerdüşt, Budist ve Confucius gibi iyi filozoflar hiç bir zaman lanet etmeyi hoş görmezler, en azılı düşmanlarını bile lanetlememişledir. Yani bu ilk üç doğa ve hümanist dinlerde insanları aşağılayıp lanetleme diye bir olay yoktur. Ama ondan sonra gelen ve Semitik halkların öncülük ettikleri son üç dinin peygamberleri savaş sever oldukları için insanları kendi kabile reislerinin çıkarları için aşağılayıp lanetlemeyi severler.

 Şimdi anlıyoruz ki, belki Müslüman Müslümana beddua etmez. Ama Mülüman olmayana düşman olduğu için beddua eder. Günümüz dünyasında, Kürt Özgürlük Hareketi’in büyümesi ve Kürtlerin özgürlüklerini daha gür sesle dile getirdikleri bir ortamda, artık öyle bir durum ortaya çıktı ki, Acemi, Türk’ü, Farsı ve Arab’ı elele vererek Müslüman olan ve olmayan Kürt halkını ortadan kaldırmak için elbirliği yapmaktalar! Peygamber’in beduasına ne gerek var! Bugün kendini müslüman sayan devletlerden İran, Türkiye, Irak ve Suriye’nin beduaları bir yana, Kürtlerin malına, canına kastetme yarışında birlik içinde hareket etmektedirler!..

Bence bu İslam devletlerin Kürtleri yok etme yarışı, halkları birbirine düşüren gerici İslam ideolojisinin tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte başladı ve hâlâ devam ediyor. Adı geçen yukardaki İslam devletlerin, Kürtler özgürlüklerini istedikçe savaşı daha kızıştırmaları bunun kanıtıdır!

Bir halk için en büyük beddua birliğini, dirliğini oluşturmamaksa, İslam Kürtlerin arasına ikilik sokarak, ülkelerini dört parçaya bölerek bunu sağlamıştır. İslam peygamberin beduası Kürt halkını birbirine düşürmüştür. Öylesine birbirine düşürmüşler ki, atalarının binlerce yıllık erdemli eski tarihlerini, etnik kimliklerini bırakmışlar, gerici Arap-Türk kültürüne mahkum olmuşlar. Bundan daha büyük felaket olabilir mi? Eski tarihlerini, kültürlerini unutup Fars, Arap ve Türk gibi düşünen Kürtlerin genleriyle oynanmış,  başkalarının vekalet savaşçıları olarak ağacın kurdu gibi kendi kökekine, kendi halkına karşı sürekli savaş halindedirler. Dün olduğu gibi bugün de, Kürt beylikleri, aşiretleri birleşip güçleneceklerine, birbirleriyle savaşarak düşmanlarını hep sevindirerek, kendi sonlarını getirmişler!..

Geçen yüzyılın ilk yarısında güneş gibi doğan ve tüm dünyayı aydınlatan Bilimsel Sosyalizm ne yazık ki şavkını Kürdistan’a vurmadan geçip gitmişti!.. Günümüzde ise modern kapitalist devletler çıkarları doğrultusunda Kürtleri ve Kürdistan’ı oyalayıp durmaktalar. Kürtler için en büyük düşman, düşmanları değil, kendileri ve her dönemde kendi içlerinde barındırdıkları ağacın kurdu dediğimiz iç ihanetleridir! En hassas dönemlerde Kürtler bağımsızlığı ve özgürlüğü beklerken iç ihanetin Paslı Kürt Hanceri hep sırtlarına saplanıp durmuştur!..

Örneğin: Tarihin en hassas dönemi olan günümüzde ele geçen fırsatı Kürtler bağımsızlık ile taçlandırmazlarsa ve bunu başka bir yüzyıla bırakırlarsa, bu Kürtlerin yok oluşu anlamına gelir. Bir Kürt şehri olan tarihi Kerkük şehrini ve orada yaşayan çoğunluktaki Kürt halkını düşmana bırakıp kaçmakla Kürtler kendi kanatlarını bir kez daha kırdılar! Kırılan kanatları onarmak ise çok zaman ister…

Günümüzde dünyada var olan yaklaşık 3600 dilden biri her yıl yok olma ile karşı karşıyadır. Bir dilin yok oluşu ile birlikte, o dili konuşan halk da tarihten silinmiş oluyor. Dünyadaki asimilasyon çarkı eldeki iletişim araçlarıyla öyle hızlı dönüyor ki, gün gelecek Kürtler bağımsızlığını yakalamadıkları taktirde, yukarda belirtilen her yıl silinen bir dile, Kürtçe ve lehçelerine de sıra gelecektir! O zaman savaş ile insanları bitirmeye gerek olmayacak. Dillerini kaybedenler, konuştukları yeni dile ve o dilin etnik yapısına sarılacaklardır!.. Bir halk yok olurken, o halktan başka yeni bir halk yaratılıyor. Yani Kürt ve Kürdistan gerçeğine günümüzdeki Kürt örgütleri gereği gibi sahip çıkmadıkları taktirde, Kürtlerin de geleceği bu yok olan halklar gibi tehlikeye girer! Böylesi bir yok olma ile karşı karşıya gelmemek için Kürd’ü ve Kürdistan’ı yaşatmak, bugünkü Kürt örgüt ve partilerinin birliğine bağlıdır. Artık düşmanların Kürtlere olan beddualarını, duaya çevirme zamanı. Özgür olmak için Kürtler daha ne günü bekliyorlar sorusu akla gelen ilk soru oluyor?!.

Uzun söze ne gerek! Artık bedduaları, duaya çevirmenin anahtar sırrı Kürtlerin elindedir. O da bir an önce ulusal kongreye gidip güçlerini birleşme ve dayanışmalarının içinde saklıdır…  

Güncelleştirilen Tarih: 10.10.2025

Kaynaklar:

[1] Şeref Han, Şerefname, Deng Yayınları, İstanbul 2009, s.22-23

[2] Bak: Kaşgarlı Mahmud’un yazmış olduğu Divanü Lügat-it Türk çizelgesi, wikipedia

 

IMG_2594

✍ Azad Ronî Yazdı:

Arkeolojik kazılarla toprak altında çıkan Sümer uygarlığı

Ulus-devlet çağında İngilizlerin modern sömürgeciliğin keşif kolu olan Batı arkeologların Mezopotamya’nın İslam’dan önceki geçmişi hakkında arkeolojik kazılara başladılar. 1843 yılında Musul’da Fransız konsolosu olarak çalışan ve aynı zamanda arkeolog olan Paul Emile Botta Kuzey Mezopotamya’da, Mossul’un Kezeyinde Khorsabat’da başladığı kazılarda Asur Kralı II. Sargon’nun başkentini ortaya çıkardı.

1845 yılında Musul’un batı kısmında, Dicle Irmak’ın sağ kıyısı üzerindeki Nimrud ve Koyuncuk Tepesi’nin altında İngiliz Austen Henry Layard kazılara başladı. Üç yıl süren bu Ninova kazılarında çok sayıda eski tarih eserin yanı sıra, Asur Kralı Asurbanipal’in (M.Ö.663-626) saray yıkıntıları arasındaki büyük kitaplıkta, dört bin yıl önceye ait Sümer kil tabletleri, Sümer kelimelerini Asur diline çeviren sözlükler, çok sayıda eski Sümer eserlerinin Asur dilindeki çevirileri bulundu.

Asur Kralı Assurbanipal sarayın zengin kitaplığında, M.Ö. 2000-2250 yılların tarihlerine kadar uzanan ve Sümerlere ait orijinal belgeler ve çeviriler bulunmaktaydı. Yani günümüzden  4250 yıl önceye kadar ki, bu tarih dünyamızdaki maskeli Tanrılarımızın bize ”Kutsal Kitaplar” diye yutturdukları Kitab-ı Mukaddes, İncil ve Kuran’dan en az 2250 yıldan daha fazla eski tarihe dayanıyordu. Sümerlerin meşhur Gılgamış Destanı 12 tablet üzerine yazılmış olarak bulundu.Sümerlerin meşhur Gılgamış Destanı 12 tablet üzerine yazılmış olarak bulundu. Her tablete bir öykü yazılmıştı. Eser üç bin satırla yazılmıştı. Metinde Šuruppag kentin Kralı ve Guti-Sümer kralı olan Ziusudra’nın henüz çivi yazısı icat edilmeden yüzyıllar önce yaşadığı orijinal tufan olayı edebi bir dille anlatılıyordu.

Semitik tüccarların son iki bin yıldan beri Arabistan merkezci dini ideolojilerle hafızalarını Musevilik ve Hristiyanlık inancıyla yükledikleri Batı bilim insanları ve arkeologlar şimdiye kadar okudukları Tevrat’ta tufanı Nuh peygamberin yaşadığını biliyorlardı. Sümerlerin orijinal Gılgamış Destan’ında 6 bin yıl önce tufanı yaşayanın Sümerlilerin Şuruppak şehiri Kralı Ziusudra olduğunu görünce şaşırdılar. Kimisi Semitik tüccarlar gibi bu gerçeği bir türlü kabullenmek istemedi.

Hurri ve Gutilerin yoğun olarak yaşadığı Şuruppag şehirin ilk Sümer Krallarından olan Ziusudra tufanı daha yazı icat edilmeden M.Ö. 4500-5000 yılları arasında yaşamıştı. Tarihte ilk Semitik tüccar olan Büyük Sargon, önce Sümer Kiş şehir beyliğin sarayına içki satıcısı olarak girerek orayı egemenliği altına almış, sonra sırasıyla öbür Sümer şehir beylerini teker teker yıkıp M.Ö. 2350 yılında 200 yıl sürecek olan Akad devletini kurunca, Akadlılar da Sümerlilerin bütün destanlarını, mitoslarını, masallarını, tufanlarını Akadça diline çevirip bütün Aryanlı Mezopotamya halkların on bin yıllık kültürleri üzerine oturdular. Değiştirip güncelleştirerek gerici Semitik tüccarların kabile ve aşiret çıkarları çerçevesinde kullanmaya başladılar.

Sümerlerin Şuruppak şehiri, Fırat Nehri kıyısında bugün Mezopotamya’da Al-Qâdisiyyah şehrin sınırları içinde bulunan ve arkeologların sık sık kazı çalışmaları yürüttüğü Tell Fara höyüğüdür.

Fakat Sümer tabletlerinin incelenmesi sonucunda tufanı yaşayan Ziusudra’nın Sümer kralı olduğu anlaşıldı. Sümerlerin orijinal Gılgamış Destanı’nı 2 bin yıl sonra Akadlar kendi dilleri olan Akadça’ya çevirince tufanı yaşayan Ziusudra’nın ismini Utnapiştim diye çevirip değiştirmişlerdi. Yani Sümerleri toprağın altına gömmek, mitos, destan ve efsanelerini kendilerine mal etmek  için tufanın yaşayan kişinin ismini bilinçli bir şekilde değiştirmişlerdi.

Dört bin yıl sonra M.Ö.612’de Medler Asur devletini yıkıp bütün Mezopotamya halklarına özgürlük getirdikleri gibi İsrailoğulları’nı da Babil köleliğinden kurtarıp özgürleştirince kendi ülkelerine döndüler. Ve yeniden inşa ettikleri Süleyman tapınağında hahamlarına M.Ö. 500 ile 150 yılları arasında Babil ve çevresinde duydukları efsane, destan ve mitosları yazdırdıkları Tevrat’taki tufan olayında, tufanı yaşayan Ziusudra’nın ismini bilinçli olarak İbranice Nuh diye değiştirdiler. 

Bugünkü tinsel uygarlığımızın üzerinde çok diren etkileri olan İbranilerin dini, edebi ve kimlik öğelerini oluşturan Kitab-ı Mukadde; Babil sürgününde öğrendikleridir; Mezopotamya’da toprağa gömülen kadim Sümer uygarlığın mitos, destan, efsane ve masalların öğrenilip daha sonra hahamlar tarafından değiştirilip genişleterek yazıya dökülmüş çok halinden başka bir şey değildir. Kötü bir kopyası diyoruz, çünkü Semitik tüccarların Arabistan merkezci dini ideolojilerle inşa ettikleri Semavi dinleri Kutsal Kitapları sayılan Tevrat, İncil ve Kuran’ın orijinal kökeni Sümerlerdedir.  Semitik tüccarlar son iki bin yıldan beri dünya kültürüne o kadar hâkim olmuşlar ki, bugün insanlar tufanı yaşayan kişinin Ziusudra değil, Nuh olduğunu biliyorlar. Kutsal kitaplara da geçen bu tarihi efsanede görüldüğü gibi, dünyamızı yöneten güçler eğer isterlerse manipülasyonla istedikleri tarihi yalanları insanların hafızalarına ‘doğru’ diye kayıt edebiliyorlar.

İngilizlerin Arap casusu “Lawrence gibi kültürlü, yorulmak bilmez bir İngiliz olan araştırmacı olan Sir Henry Rawlinson, politik ajan olarak Afganistan’da çalışmıştı. Bu uzman, İran’a yaptığı bir gezide Behistun yazısını okudu. 1944 yılında Bağdat’a konsolos olarak atanınca, iki dilde yazılmış olan bu belgeyi çözmeyi başardı; orijinal metnin yanında Babil dilindeki çevirisi de bulunuyordu.

1854 yılında Taylor ve Loftus adlı iki İngiliz eski Ur, Eridu, ve Uruk sitelerinin bulunduğu yerlerde kazılar yaptı. Tufandan önce kurulan Uruk şehri, Gılgamış’ın oturduğu yerdi. 19. yüzyılın son yıllarında Fransız arkeologları, Lagaş harabelerini ortaya çıkardılar, Sümer krallarının soy ağacı üzerinde kesin bilgiler mezar taşları buldular.”[1]

Sümer Kaynaklarında Tufan Efsanesi

Bütün bu arkeolojik kazı araştırmaları üç-dört bin yıl önce uygarlığı ve eserleri toprak ve kumla örtülüp zamanın karanlığında unutulup kaybolup gitmiş -ama Sümer uygarlığından beri Aryan halklarıyla hep kavgalı olan Semitik tüccarların hiç de istediği ve eserlerinin günümüz diline çevirmesine engel oldukları- Sümer uygarlığını ortaya çıkardılar.

Bulunan eserler arasında Sümer yazarı Ludingirra’nın çivi yazısıyla yazdığı 23 tabletini günümüz diline çevirdiler.

Sümerli Ludingirra, ‘ulusumuzun öyküleri 1” adlı 9 tablette tufan hakkında şunları yazıyor:

”İlk sekiz kraldan sonra ülkemizde öyle bir tufan felaketi olmuş ki, her şeyi silip süpürmüş. Anlatıldığına göre, nedense Tanrılamız yarattıkları insanları yeryüzünden yok etmeye karar vermişler. O sırada Šuruppag kentinde son derece iyi kalpli, Tanrı korkusu bilen, Tanrıların bildirilerini alabilen Ziusudra[2] adlı bir kral varmış. Bizim Bilgelik Tanrımız saygın Enki, Tanrıların insanları yok etme kararına çok üzülmüş; ama onları tek başına bundan caydıramayacağını anlayınca, Kral Ziusudra’ya bir duvar arkasından, bir tufan olacağını fısıldamış ve hemen verdiği ölçülere göre bir gemi yapıp içine alabildiği kadar insan ve hayvan sokmasını önermiş. Kral, Tanrının tarifine göre çok büyük bir gemi yapmış, insanları ve hayvanları içine sokup kapısını kapadığı anda, bir fırtınanın patlaması ile birlikte gökten sanki denizler gibi yağmur boşanıvermiş. Bir anda her şey, her yer sular altında kalmış. Buna karşılık kralın gemisi su yüzünde salına salına dolaşmaya başlamış. Bu, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur tam yedi gün yedi gece durmadan sürmüş. Yedinci gün Güneş Tanrımız Utu ışıklar saçarak gökyüzünde ortaya çıkmış. Yağmur dinmiş, sular çekilmeye, yer ısınmaya başlamış.[3]

Ziusudra, ortalığın yatıştığını görünce, koca gemiden çıkıp Güneş Tanrımız Utu, Gök Tanrımız An ve Hava Tanrımız Enlil’in önlerinde yere kapanıyor, onlar için kurbanlar kesiyor. Onun bu saygınlığına karşı Tanrılarımız ona, Tanrı gibi ölümsüz bir yaşam vererek güneşin doğduğu yerdeki Tanrılar bahçesi’ne gönderiyorlar.

Tufan gelip geçtikten sonra ülkemize yeniden krallık iniyor ve ilk krallık Kiş kentinde başlıyor. Bu kentte 23 kral 24 510 yıl 3 ay ve3,5 gün krallık yapıyor. Buna göre bir kral 1000 yıldan fazla yaşamış demektir. Doğrusunu isterseniz buna inanmak çok zor geliyor bana. O zamanlar henüz yazıyı icat etmemiş atalarımız. Bu sayılar ve kral adları ağızdan ağıza binlerce yıl sonraya ulaşırken belki arada birçok kral adı unutuldu. Her neyse, bu 23 kralın arasında 1560 yıl krallık yapmış Etana’ya ait bir olay beni pek ilgilendirir. Neden mi? Çünkü o ilk defa göğe çıkmış.”[4]

20.11.2025

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. Ivar Lissner, Uygarlık tarihi, Nokta Kitap, İstanbul 2008, 5. Baskı, s. 8,9

[2]. Bazı tarihçilere göre Kuzey Mezopotamya’nın Aryan kültüründe ilk reform hareketini geliştiren filozof birinci Zerdüşt’tür.

[3]. Gılgamış Destanı’nda anlatılan tufan olayı, yazının henüz icat edilmediği dönemlerde meydana geldiğini yazıyorlar Sümer yazarları. Onlara göre bu olay M.Ö. 4000 yıllarından önce meydana gelmiş. Arkeolojik kazılarda suların neden olduğu kalın bir sel tabakası altında eserlerin çıkması sonucunda, M.Ö. 4000 ile 5000 yılları arasın Mezopotamya’da büyük Tsunami olayın gerçekleşmiş olduğunu göstermektedir. O çağlardaki insanlar, oturdukları şehrin ve köyünün sular altında olduğunu görünce, bütün dünyanın sular altında kaldığını sandılar. Dünyayı yaşadığı şehir ve köyünden ibaret olduğunu görün insanlar için bundan doğal ne olabilir. Daha yazının icat edilmediği o dönemde bu olayı söylencede gelecek kuşaklara anlata anlata erdemli güzel bir tufan efsanesini oluşturdular.

26 Aralık 2004 tarihinde Endonezya’ya yakın deniz altında meydana gelen depremin tetiklediği tsunami olayı, Tayland ve Hint Okyanusu kıyısında bulunan bazı ülkelerin şehir ve köylerini denizden gelen çok yüksek dalgalarla silip süpürdü. Sular altında kalan Phang-nga gibi bazı eyaletler çok büyük zarar gördü. Bu tsunami olayında 5400 insan yaşamını yitirdi. Sümer Kralı Ziusudra büyük bir ihtimalle böyle bir  tsunami olayı yaşamıştır. A.R.

[4]. Sümerli Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü, Ulusumuzun Öyküleri 1, Tablet 9