Juni 2, 2026

Etem Xemgîn

Ethem Xemgin-foto 1

Yazar Ethem Xemgîn için Köln’de cenaze töreni yapıldı.

Kürt Tarihçisi Etem Xemgîn tedavi gördüğü Köln Üniversitesi Kliniği’nde 29 Ekim 2018 tarihinde Hakka yürüdü, aramızdan ayrıldı. Saygıyla anıyoruz.

Alevilik ve Kürt tarihi araştırmaları ile tanınan Araştırmacı-Yazar Ethem Xemgîn’in cenaze töreni ve taziyesi Almanya’nın Köln şehrinde Eurosaal’da yapıldı.

Etem Xemgîn’nin Kitapları:

Kürdistan Tarihi 3 Cilt

 

Mazda inancı ve Alevilik

 

İslamiyet ve Alevilik

 

Aleviliğin kökenindeki Mazda inancı ve Zerdüşt öğretisi

 

Kürdistan Mitolojisi ve Dini inançlar

 

Dîroka Kurdıstanê

Kürdistan Tarihi Kitabın Kürtçesi

 

 

Cenazelerinizde-Arabistan-coel-Tanrilarin-kitaplarini-okumayin

Etem Xemgîn

Meral Çiçek’in Etem Xemgîn ile 06 Mayıs 2012 tarihinde yaptığı röportaj.

Onu evinde ziyaret edip, mezarların toplumsal yerini, ölü gömme gelenekleri, Zerdüşt inancında yaşam ve ölüm felsefesini konuştuk.

Toplumsal hafıza bağlamında mezarlar sizce nasıl bir anlama sahip?

Mezar kültürü aslında tarih kültürüdür. Çünkü mezarlar, yani anaların-ataların yattığı yerler insanların geçmişidir. Kendi geçmişine bağlılık bir yerde tarihe bağlılıktır. O mezarlara saygı duymayan, geçmişine de saygı duymaz. Analarına, atalarına saygı duymayan, sahip çıkmayan, ülkesine, geçmişine sahip çıkmaz. Anaların, ataların yaşam alanlarına bağlılık, bir kültürdür. Ama bu kültür ortadan kalktığı zaman, insan kendi geçmişi ile bağlarını da kaldırmış olur, kendi ülkesiyle bağlarını koparmış olur. Bu da inanç veya yaşam bazında doğru bir yaklaşım değil. Deniyor ki ‘doğduğun yer değil, doyduğun yer ülkendir’. İyi, hoş da, atalarınla, geçmişinle bağın koptuğu zaman yaşamının da bir anlamı kalmaz ki. Toplumlar açısından da öyle. İnsanlar, geçmişlerini bildikleri oranda geleceklerine sahip çıkabilir. Çünkü insan sonuçta bilgi ve tecrübeleriyle düşünür, sorunlarını çözer. Dolayısıyla hem geçmişimiz hem de geleceğimiz mezarlarda gizlidir. Mesela Zerdüşt der ki, ‘bilmeyen insan her şeyi görür ama bilen insan, baktığı şeydeki tanrısallığı görür. Aleviler de der ya, ‘Sen seni bilirsen yüzün hudadır; sen seni bilmezsen Hak senden cudadır’.

Kürtlerin yaşadığı coğrafyada ne gibi ölü gömme gelenekleri var?

Mezopotamya’da çok eskilerde tabiatın evrim kuralı değil de dönüşüm kuralı esastı, insanlar buna inanıyordu. Her şeyin bir diğerinin beslenme kaynağı olduğuna dair bir inanış vardı. Mesela hayvanlar birbirini yer, insanlar hayvan yer ama insanların da etini yine hayvanlar yer. Böyle bir dönüşüm. Bundan dolayı cenazeler suskunluk kulesi denen bir temiz kayalığın üzerine bırakılırdı. Kuşlar filan cenazeleri yedikten bir süre sonra, diyelim bir iki sene sonra kemikler alınıp gömülürdü. Daha sonraları, bu durumun hastalık ve dolayısıyla insanlarda rahatsızlık yarattığı fark edildikten sonra cenazeler gömülmeye başladı.

Ölüm kültürü, inanca bağlı bir kültürdür. Her inancın kendine göre bir cenaze kaldırma ritüeli var. Hristiyanlar kilisede dualarını okuyorlar, Yahudiler havrada, Müslümanlar da camide. Türkiye’de şehirlerde yaşayan Aleviler son zamanlara kadar cenazelerini camilere götürüyordu. Ve bu konuda bir sürü de çelişki çıkıyordu. Son zamanlarda cemevlerine götürüyorlar. İslamiyet, bölgeye hakim olan inanç olduğu için Alevilik onunla direkt bir etkileşim içerisinde, onun baskısı altında. Bundan dolayı cenazeler cemevlerine götürülse bile ölü gömme ritüellerinde İslami ritüellere benzeşmeler ortaya çıkabiliyor. Mesela dedeler belli görenekleri yerine getirdikten sonra el fatiha deyip, fatiha surelerini, dualarını okuyabiliyor. Bunlar tabii Aleviliğe göre doğru şeyler değil. Çünkü benim görüşüme göre Aleviliğin Müslümanlıkla alakası yok. İçiçe yaşadıkları için karşılıklı etkilenmişlerdir fakat temel kutsal değerleri, yaklaşım tarzları, yaşam tarzları ayrıdır. İki ayrı, farklı inançtır.

Alevilikte nasıl bir yaşam felsefesi var?

Bizim Aleviliğin çar ana sır denen temel kuralı var. Yani dört temel unsur. Bunlar ateş, hava, su ve toprak. Evrende bilinen bütün oluşumların temel kaynağı bunlar. Yaşam kaynakları oldukları için Alevilikte kutsal sayılıp, hiçbir şekilde kirletilmezler. Mesela ateş üflenerek söndürülmez. Biz çocukken bize derlerdi ki ‘üflemeyin, dudağınız yara olur’. Ateş kutsal olduğu için insan bedeninden çıkan kirli nefes onu kirletir. Aynı şekilde toprak da, su da, hava da kirletilemez.

Mesela Zerdüşt der ki, yaşam kaynağı temiz olmayan bir yaşam temiz olamaz. Yaşam kaynakları kirlenen bir şeyin, o oranda kendi yaşamı da kirlenir. Bu temel öğeler de esas olarak Zerdüşt inancından gelir.

Peki ölüm konusunda ne düşünüyorsunuz?

Netice itibariyle ölüm dediğimiz şey, benim görüşüme göre bir son değil. Bir örgütlülüğün dağılımıdır. İnsan gövdesi bir örgütlülüktür. Değişik organların bir arada oluşu ile meydana gelen bir örgütlülüktür. Her organ kendi görevini yerine getirdiği sürece yaşam devam eder. Ama bu organların herhangi biri görevini yapmadığında diğer organlar da etkilenir, zayıflar ve zamanla o toplumsal örgütlülük dağılır. İşte o dağılma sadece o örgütlülüğün sonu anlamına geliyor, fakat bir yaşamın sonu değil. Dağılan o yapılar, yeni oluşumları meydana getirmek için öz olarak kendi oluştukları maddeye geri döner.

Mesela kutsal ana sır dediğimiz şeyden meydana gelen gövde yapısı, topraktan gelen beden toprağa geri döner. Havadan gelen hava, gaz olarak havaya karışır. Vücuttaki su ve kan, suya karışır. Ve ruh dediğimiz vücut sıcaklığı veya yaşam enerjisi, aynı şekilde sıcaklığa geri döner. Ki o da güneşten gelir. Hani denir ya, ruh tanrıdan gelir. Tanrı güneştir. O ruh oradan gelir ve oraya geri döner. Zerdüşt inancındaki ateş kültürü, Alevilikte de devam ediyor. Ruh tanrıdan geldiği için temizdir, tanrısaldır, onun bir parçasıdır. Bu, tasavvufi anlamda sonradan giderek mistisizme dönüşüyor. Bir Lokma Bir Hırka felsefesi, yani bedendeki nefse hakim olma felsefesi bu temeldedir. Ruh gibi temiz kalma, yani tanrısallaşma istemi, tasavvufun temelidir. Tanrıdan gelen ruh gibi temiz kalma, topraktan gelen bedendeki hırsa hakim olmayı gerektirir. Bunun için de nefs ve hırstan arınmalı. İnziva da bu bağlamdadır. Bu da kırk’tan geliyor. 40 gün bir lokma ile inzivaya çekilme, tanrısal düşünce üzerine yoğunlaşmak içindir. Biz o düşünceye ulaşanlara eren deriz. Hatta bizim yörelerde hala bu kültür var. Kimi deli der, kimi fukara. Ne mal varlıkları var, ne evlidirler, ne hırs sahibi. Bir lokma bulurlarsa yerler. Bir nevi kutsal görülürler. Öldükleri zaman da mezarları ziyaret yeri olarak kabul edilir. İnsanlar onlara inanç gösterir, onları eren olarak görür.

Yaşamla ölüm, sürekli bir döngü halindeyse, ölüm neden bu kadar acı verir?

İnsanlar her şeye alışabiliyor ama ölüme alışamıyorlar. Oysa her yerde, her an ölümlerle karşı karşıya. Yaşamla ölüm bir aradadır, insan her an ölebilir. Bunun bilincinde olmasına rağmen bu konuda bir alışkanlık geliştiremiyor, normal karşılayamıyor. Halbuki tabiatta normal olan bir şeydir ölüm. Ama insan, ailesinden veya bir yakını öldüğünde çok büyük acılar çekiyor, büyük bir üzüntü yaşıyor. Onun için de ağıtlar yakılıyor; günlerce, hatta haftalarca ölünün arkasından üzüntü çekiliyor. Bu, insanlığın yapısında olan bir şey. Her şeye alışırken ona alışamıyor.

Her şey aslına geri dönmek zorunda. Bu her oluşumda böyledir. İnsan da bir oluşumdur. O oluşumun son bulması, her şeyin sonu anlamına gelmiyor. Aslına geri dönen her şey, varlığını orada sürdürür. Yaşamı belirleyen öğe, hareketliliktir. Evrendeki en küçük atomun çekirdeğinde bile dengesizlik olduğu için hareket halindedir. Yaşam bir hareketliliktir. Bu evrende var olan her şeyde hareketlilik vardır. Taşta, toprakta, her şeyde. O yaşam devam ederken, aslına geri dönen insan yapısıdır. Yeni bir oluşumda yeniden yaşam bulur. Zerdüşt’ün ölümle ilgili bir sonsuz yaşam öğretisi var. Der ki, ‘Sen iki insanın birleşiminden tesadüfen meydana geldin ama senin sonsuz yaşaman senin elinde’. Yarattığın bir değer kaybolmadığı müddetçe yaşarsın.

Ayrıca der ki ‘İlk üç gün üzülmeyin, ağlamayın. Çünkü o üç günde ruh buradan giderken yolunu şaşırabilir.’ Yani Zerdüşt inancında ilk üç gün yas tutulmaz. Bana göre bunun anlamı şudur: İlk üç gün ağlamayan bir kişinin üçüncü günden sonra fazla üzülmesi belli oranda önlenmiş oluyor. Ölümün ilk anlarındaki şiddetli acının belirli oranda önlenmesi için söylenen bir şey olarak görüyorum. Ölüm tabiatla ilgili bir olay olduğu için insanların daha olgun yaklaşmasını amaçlar Zerdüşt.

(Meral Çiçek’in Etem Xemgîn ile yaptığı röportaj 06 Mayıs 2012 PolitikART)

Etem Xemgin 5

Etem Xemgîn

Meral Çiçek’in Etem Xemgîn ile yaptığı röportaj.

1990’lı yıllarda gerek Alevilik gerekse de Kürdistan tarihinden söz edildiğinde Etem Xemgîn kitapları temel bir referans kaynağı idi. Alevilik inkarının artık sürdürülemediği dönemde devreye konulan ‘Alevilik İslamiyetten geliyor’ tezine karşı Etem Xemgîn, Kızılbaş Aleviliğin kökeninde Zerdüştlük ve Mazdaizm olduğunu savundu. 

Aleviliğe ve Alevilerin bugünkü durumunu konuşmak için Etem Xemgîn’i evinde ziyaret ettim. Söyleşide, özellikle dedelik kurumunun kökenine ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Ve ne ilginç ki, tam da bu söyleşiden sonra AKP hükümeti-devletinin mele projesi açıklandı. Derim ki, Xemgîn’in dedelikle ilgili değerlendirmelerini bir de o ışıktan okuyun.

Varlıkları on yıllarca inkar edilirken, son dönemde Türkiye’de Alevilerden daha sık söz edilmeye başladı. Sizce Kızılbaş kimliği özgürleşme sürecinde mi, yoksa daha ince bir asimilasyon ile mi karşı karşıya?

Dikkat edilirse son dönemde AKP, Alevi açılımını biraz daha genişletmeye başladı. Paralel olarak kimi konuşmalarda Zerdüştilik olumsuz bir kimlik olarak gündeme sokuldu. Alevi açılımı aslında bir nevi zorlamaydı. Buradaki amaç, Alevilerin Zerdüştiliğe kaymasından ziyade Müslümanlığa kayması. Erdoğan burada tabii ki kendine göre bir Alevilik yaratmayı amaçlıyor. Ve bunda da öncelikle Bektaşiliği ön plana çıkarıyorlar. Hedef Alevilerin mücadeleden koparılmasıdır. Yine Aleviliğin Zerdüşti düşüncesinden veyahut ilkelerinden koparılıp İslamiyet içerisinde bir kavrama dönüştürülmesidir.

Günümüzde ‘yumuşak’ ya da ‘ılımlı’ Müslümanlık denen bir aşamaya geliniyor. Alevi açılımını, onu bunun içerisinde eritme politikası olarak da değerlendirmek gerekiyor. Ve burada özellikle Batı Aleviliği, yani eskiden Bektaşi olan kesim bu aşamaya sempatiyle bakıyor. Dêrsim Alevilerin de büyük çoğunluğu buna belki olumlu bakabilir ilk etapta. Fakat buradaki amaç farklı. Çok dikkatli olmaları lazım. İslamiyeti kabule zorlama demeyelim de, kabule yöneltme eğilimi var. Aleviler de buna meyilli kılınıyor. Mesela Tayyip Erdoğan’ın Dêrsim açıklamaları da bu bağlamda bir özür olamaz.

Ön plana çıkarılan insanlar var. İzettin Doğan’dır, diğer gruplardır, dedelerdir. Bunlarla Alevilik bir yanda İslamiyet içi bir mezhep haline getirilmek isteniyor. Mesela Hacıbektaş’ta cemevi ile cami yan yanadır. İşte ‘efendim, Hacı Bektaş burada semah dönerdi, burada da namaz kılardı’ hikayesi var. Bu şekildeki yaklaşımlarla Alevilik, İslamiyet içi bir mezhebe dönüştürülmek isteniyor. Aleviler de buna çok yatkın.

O yatkınlık kaynağını nereden alıyor?

Bugüne kadar hep ‘işte efendim, biz de müslümanız’, hatta ‘biz hakiki İslamız, kuran sonradan yazıldı’ gibi şeyler söylendi. Camiden uzak durmalarına da gerekçe uyduruldu. Denildi ki, ‘Camilerde Ali’ye hakaret ediliyor, bunun için camiye gitmiyoruz’. Aynı zamanda üçlü birlik dedikleri ‘Ali-Muhammed-Kuran’ veyahut ‘Ali-Muhammed-Allah’ şeklindeki deyimler de, bu tür şeylere yatkın olduklarını gösteriyor. Ya da en azından meyilliler.

Mesela 12 İmamcılığı devam ettirmeleri, 12 İmam orucunu tutmaları, Muharrem sonrasında aşure yapmaları, bir nevi o kültürü benimsemeye yatkın olduklarını gösteriyor. Esas olarak 12 İmam’ı takip edenler, Şia dediğimiz kesimdir. Onlar gerçekten de 12 İmam’ı takip ediyor. 12 İmam’ın 12’si de Müslüman. Gerçi son imama Mehdi deniliyor. Fakat 11’inin tamamı Müslüman. İslamiyetin şartlarını dört dörtlük yerine getiren bir kesimdir. Bizim Kızılbaş Aleviliği içinde İslamiyetin şartlarını yerine getiren bir kesim olmadığı gibi, Aleviliğin ilkelerini İslamiyetin şartları ile yan yana getirdiğinizde, birbirlerine tamamen zıt oldukları görülür. Dolayısıyla bu yaklaşım Kızılbaş Aleviliğin tamamen aleyhinedir. 

Alevilerde doğal bir muhaliflik durumundan söz edilir. Türkiye ve Kürdistan’da da özellikle 70’li yıllarla birlikte sol sosyalist mücadeleler içinde güçlü bir şekilde yer alırken, bugün radikal mücadelelerden kaçınan bir yaklaşım hakim. Bu neyin sonucudur?

Alevilik, başlangıçtan itibaren biraz farklı bir olgu. Aleviliğin felsefesi de, kültürü de iktidarı sevmez. Ne kendisi hükmetmek ister ne de üstünde bir hükümranlık hissetmek ister. Mesela Zerdüştlükte üçlü birlik kuralı var: İyi düşün, iyi söyle, iyi yap. Bu sonradan Mani döneminde üç kilide dönüşüyor: Eline kilit, diline kilit, beline kilit. Aleviler arasında da ‘Eline, diline, beline’ denilir. Öz itibariyle haksızlıklara kapalı bir topluluk. Ne haksızlık yapmak ister ne de haksızlığın kendisine yapılmasını ister. Dolayısıyla hükümranlık statüsüne karşı olan bir topluluk. Osmanlı döneminde veya genel olarak geçmiş süreçte bir yere kadar sosyal yaşamını kendi kültürüyle devam ettirmiş. Fakat sonradan hem Osmanlı döneminde hem de Cumhuriyet döneminde yaşadıkları baskılar, katliamlar önemli etkide bulundu. Sonrasında şehirleşme yaşandı. 

1968’ler sonrasındaki olaylarda da siyasi gelişmelerde devrimci kesimlere destek olmaları veyahut devrimci düşüncelerin orada yaygın bir şekilde destek bulmasıın en önemli sebeplerinden birisi, haksızlığa tahammülsüzlüktür. 

Şehirlere göçün yoğunlaştığı dönemde hem şehirdeki yaşama adapte olma, hem de kendilerine yer edinme sorunu ile karşı karşıya kaldılar. Alevilik zaten yasaktı. Kimse ‘Aleviyim’ diyemiyordu. Aleviliği bir kenara bırak, Kızılbaş denildiğinde çok ciddi hakaretler ediliyordu. Zaten geçmişte de Anti-Alevi propagandalarla son derece kötü gösterilen bir topluluk. Şehirleşme sürecinde bu pozisyondan da kendilerini kurtarabilmek için egemen topluma adapte olmaya başladılar. Entegrasyon ile birlikte asimilasyon da yaşandı. Sonra 12 Eylül’e gelindiğinde giderek bir geri çekilme yaşandı. Mücadeleden biraz soğumaya başladılar. 

Bu süreçte rol oynayan çok değişik katmanlar var. Sosyal yaşamları bu süreçten çok etkilendi. Ayrıca diğer örgütler de Alevileri etkiledi. Mesela dedeler kurumu ya da dedelik. Gittikleri yerlerde bağlantıları koptu. Dedeliği destekleyen devlet yapısı, dedeler aracılığıyla da onları entegre etmeye çalıştı. Dolayısıyla da giderek mücadeleden, eski sosyal düşüncelerinden uzaklaşmaya başladılar. Bu süreç de hala devam ediyor. Bugün yapılan siyasi propagandalar da öyle. Mesela son seçimlerde Dêrsim’de CHP’ye bu kadar çok oy verilmesi son derece düşündürücü bir olay. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Aleviler üzerinde uygulanan baskılar, katliamlar var. Dêrsim’i yaşanılmaz kıldılar. İnsanları asimile ettiler, Kemalist düşünce geliştirildi, entegre edildi. Yani sadece genel olarak Kürtler açısından değil, Aleviler açısından çok daha baskıcı bir rejimin uzantılarının Aleviler tarafından bu kadar desteklenmesi düşündürücü.

Söyleşinin başında söz ettğiniz anti-propaganda bugün de devam ediyor. Kızılbaşlık hangi dönemde bir negatif kimlik olarak inşa edildi?

İslamiyetin çıkışıyla beraber bölgede var olan, esasında Zerdüştlük ya da Mazdaizm inancı bir bütün olarak karalandı. Gewr kelimesinden gavuru ürettikleri gibi. Hatta bazı söylemlere göre şeytan kelimesi şahîdan’dan, yani ‘sevinç veren’den geliyor. Kızılbaşlık da aynı şekilde birçok değeri ile birlikte karalanmıştır. ‘Ateşe tapanlar’, ‘tanrısızlar’ denilmeye başladı. Hala da bölgede dört kitaptan bahsedilirken, Avesta’nın adı bile anılmaz. İslamiyetin çıkışıyla beraber bölgede rakibi olan Zerdüşt ya da Mazdaizme ya da Aleviliğe karşı karalama kampanyası başlamıştır. İslamiyetin bölgede hakimiyetini sağlamasıyla birlikte karalama kampanyası devam etti, giderek de İslamiyeti benimseyenlerle birlikte süreklileşti. Bu da kendini gizleme eğilimini beraberinde getirdi.

Alevilik konusunda devlet katındaki bazı ‘gayretler’ aslında Turgut Özal ile başladı. Ama oradaki amaç da farklıdır. Alevi kesimini gelişen Kürt mücadelesinden koparmak için Alevileri Kürtlerden ayırmaya çalıştılar. İşte Gölbaşı toplantısı yapıldı, Alevi açılımları başladı. O güne kadar doğrudürüst Alevilerle ilgili basılmış bir kitap bile yoktu. Ama ondan sonra yayınlar hızla yaygınlaşmaya başladı. Burada da farklı tezler işlendi. Mesela Aleviliğin Müslümanlıktan geldiğini ilk savunanlardan biri olan Halil Öztoprak, o dönemde ‘Kuranda Hikmet, Tarihte Hakikat’ diye bir kitap yazdı. Alevliğin Müslümanlık olduğunu savunduğu halde bu kitabından dolayı yargılandı. Sonra Aleviliğin Türklük olduğunu savunan, Cemal Gürsel’in önsözüyle yayınlanan Varto Tarihi var. Bu iki kitabın dışında 1980’lere kadar kitap yoktu, elde yazılı belge yoktu. Sonrasında bir yayın furyası başlatıldı. Yine iki akım işlendi bu yayınlardı. Mesela ‘Ali, Muhammed, Kuran’ deyiminden söz ettik demin. Necmettin Erbakan da bir zamanlar ‘Ali’yi sevmekle Alevi olunuyorsa en büyük Alevi benim, çünkü Ali’yi herkesten daha fazla severim’ demiştim. Nitekim geçenlerde Tayyip Erdoğan da aynı şeyi söyledi.

Yine sıkça söylenen bir şey, Aleviliğin İslamiyetle bağdaşmayan kesimlerin Şamanizm kültüründen geldiği yönde. Herkes bilir ki Şamanizm büyü ve sihir inancıdır. Bu inancın Alevilikle hiçbir alakası yoktur, çünkü Aleviliğin büyü ve sihirle hiçbir ilgisi yoktur. Alevilik bir bütün olaran tabiat inancıdır. Tabiatın bilimsel inancıdır, evrenin inancıdır. İslamiyetle şu veya bu şekilde hiçbir ilişkisi yoktur. Ama bu şekilde işlenmeye devam ediyor.

Şehirleşmeyle birlikte yaşanan sorunlardan söz ettiniz. Bu bağlamda Aleviliğin ‘modernleşme’ kıskacında olduğunda söyleyebilir miyiz?

Şehirleşmeyle ya da merkezi alanların dışına dağılmayla beraber Aleviliğin öz kültürü korunamıyor, asimile oluyor. Fakat öz kültürünü kaybetme eğer modernleşme ya da çağdaşlaşma olarak anlaşılıyorsa, bana göre son derece yanlış bir deyim. Her şey, her varlık kendisini öz yetenekleriyle geliştirebilir. Bir başkasına benzemek modernleşme değildir. Bu açıdan baktığımızda Alevilik dağılmayla beraber bunu yaşayacaktır. Alevilik içi çatışma yaşayacaktır. Bir kısmı doğrudan asimile olup dağılacaktır ama Aleviliğin içinden bir kesim bazı değerlerini sürdürecektir ve onun mantığına ters giden şeyleri reddedecektir. Aleviliğin çekirdek halinde olsa bile yeniden yeşerme ihtimali var. 
Fakat Aleviliğin dejenere olmasını sadece günümüz açısından değerlendirmek yanlıştır. Osmanlı döneminden itibaren ele alınması gereken bir husus. Ve bunun da en temel örneğini dedelik kurumu oluşturuyor. Alevilikte dedelik kurumu yoktur, pirlik kurumu vardır. Pir ocakta, yani bir eğitim kurumunda yetişir. Dört kapı kırk makam denilen olgu da burada öğretilir. Pirin olgunlaştığına kanaat getirildiği zaman, ocak tarafından görevlendirilir. Alevilik erkanına göre pir, topluma hizmet verir. Pir ocaktan sorumluydu, ocak da pirden. Pir görevine layık olmak zorundaydı. Şimdi ise bu böyle değil. 

Peki pirlikten dedeliğe geçiş nasıl yaşandı?

Osmanlılar döneminde padişahlar tarafından verilen dedelik soy secereleri var. Osmanlılar Alevileri ne kadar seviyordu ki, devlet onlara soy secereleri verdi? Orada soy Ali’ye kadar dayanıyor. Başlangıçta bu soy secereleri almaya gidenler direkt padişaha gidiyor, başvuruda bulunuyor. Osmanlı padişahı halifedir. İslam halifesine başvurarak İslama aykırı hiçbir şey yapmayacaklarına söz vererek secereleri alıyorlar. Ve söz verdikten sonra Kızılbaş Alevileri arasında dedelik yaparak, Alevileri entegre demeyelim de dönüştürme yoluna gidiyorlar. Aleviler, Osmanlı döneminde kendi yapılarında kendilerine özgü kültürleriyle özgün olarak yaşıyorlardı. Hükümranlığı kabul etmediler. Ve Osmanlı devletine vergi de, asker de vermiyorlardı. Osmanlı devletinin vergi alabilmesi için bölgeden, bu dedeler aracılığıyla buğday zamanı buğdaydan, kuzu-koyun zamanı koyundan ya da yağ zamanı yağdan vergi alabilmek için ‘allahın hakkı’ diye bir deyim uydurdular ve bu şekilde vergi aldılar. Dedeler, topladıkları bu verginin yarısını Osmanlı devletine verirken, yarısını kendilerine alıyorlardı. Dedelik kurumu böyle başladı. Sonrasında dedelik, babadan oğula geçer hale geldi. Ocak kurumu, o kurumdaki eğitim bu şekilde bitirildi. Bu ise esas olarak Aleviliğin temel ilkesinin imhası anlamına geliyor.

Dedeler bir nevi Osmanlı devletinin misyonerliğini üstlendiler. Ocak, eğitim kurumuydu. Dede ocaktan yetişip olgunlaşmadığı müddetçe atanamaz. Alevilik eğer kendi gerçekliğini bulmak istiyorsa, tekrar ocak erkanına dönmek zorunda. Dedeler, aptal olsalar da dede. Alevilerin bu şekildeki bir yaklaşımı kabul etmeleri mümkün değil. Pirlik bir hizmet makamıdır, bir amir makamı değil. Yani dede bir kere posta çıkacağı zaman, o posta layık olup olmadığına dair önce cemiyetten izin alması lazım. Üç sefer sorması lazım. Post anası dediğimiz bir kadın da onu kontrol eder. O ana, elinde postu saklayan kişidir, ona bakan kişidir. Cemde pirin yanına kadın oturur. Kadın denetler. Şimdiki bazı cemlerde dedeliği görüyoruz; sanki babasının malıymış gibi gelip oraya oturuyor ve istediği şekilde davranıyor. Alevilik erkanında cemler tek can, tek nefes prensibi üzerinde yürür. Bunun anlamı şudur: Cemiyette herkes eşittir, herkes eşit değerdedir. Dede üstte değil. Onun için de pir emir veremez. Şunu yap, bunu yap diyemez. Herkes kendi değerini bilir. Cezalar verilirken bile pir sadece öneride bulunur cemiyete. 

Aşure zamanını geride bıraktık. Bu geleneğe ilişkin de farklı farklı anlatımlar var. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bildiğim kadarıyla aşure, tanrıya şükrandır. Bana göre bu Nuh tufanı ile ilgilidir. Anlatımlar, rivayetler de öyle. Tufandan kurtulanlar, karaya çıktıktan sonra var olan yiyeceklerini karıştırıp yemek yaparlar ve bu şekilde tanrıya şükrederler. Bir şükran olayıdır. Ama bunun bir yas olayına denk geldiğini hiç düşünemiyorum. Çünkü yapılan 12 İmam mateminden sonra sanki kutlama gibi bir havaya girmek doğru bir yaklaşım tarzı değil. Benim düşüncem böyle. İkincisi, aşurede kaç maddenin karıştırıldığına dair kesin bir şey diyemem. Alevilikte kutsal sayılar var. Mesela 7 sayısı, 12 sayısı. Örneğin kurban yedi eve dağıtılır. 12 de olma ihtimali var. Başka şekilde yapanlar da var. Ben ona bir şey diyemem.

Bir kere her şeyden önce Aleviliğin kökeninde Zerdüştlük vardır. Alevilik, Kürt ve Fars halkına dayanan bir yapıdır, bir kültürdür, bir inanç kültürüdür. Burada Aleviliği götürüp Arap kültürüne dayandırtmak bana çok saçma geliyor. Hatta Aleviliği Yas-ı Matem dedikleri, 12 İmam’la bağdaştırmak son derece saçma geliyor. Ben şuna kesinlikle inanıyorum: İslamiyetten önce de aşure yapılıyordu. İslamiyet döneminde de aşure yapılıyordu. Birinci İmam’da da yapılıyordu, ikinci İmam’da da yapılıyordu, üçüncü İmam’da da yapılıyordu. İmamların sayısı arttıkça mı içine karıştırılan maddelerin sayısı arttı? Kaldı ki 12 İmam diyoruz ama İran’da Humeyni’ye de İmam deniliyor. Şimdi 13. İmam mı var? Sayı artarsa her seferinde bunu değiştirecek miyiz? 

Bir kere şunu kesinkes açıkça söylemek lazım: İslamiyetin o aşamasında, mesela hilafet aşamasında bir bakıyoruz, Ali taraftarı olanlara Şia deniliyor. Bugünkü Şiiler onun takipçisi. Ebubekirler, Ömer, Osman, aynı şekilde Muhammed, Ali; bunlar aynı kabile içinde, dedeleri ikiz kardeştir bunların. Yani yakın akrabalar. Bunlar bir nevi iktidar çatışmalarıdır. İki Arap kabilesi arasındaki iktidar savaşında biz Kızılbaş Alevilerin ne işi var? Niye taraf tutuyoruz? Bizi ne kadar ilgilendiriyor? Bizi hiç ilgilendirmediği halde bunu öne çıkarmak. Yavuz Sultan Selim’in yaptığı katliamlar? Kimse onlardan bahsetmiyor. Daha düne kadar Dêrsim olayından kimse bahsetmiyordu. Maraş olayı, Sivas, Çorum olayı. Kimse bunlardan söz etmiyor. İlla da Hasan Hüseyin deyip duruluyor. Peki o masum insanlardan bahsedilirken, kaldı ki masum değiller, iktidar savaşı veriliyor, Dêrsim’deki Kürdün ne günahı var? Onlardan neden bahsedilmiyor? Üzeri örtülmek isteniyor. Bu Aleviliğe tamamen aykırı bir şey.

Meral Çiçek’in Etem Xemgîn ile yaptığı röportaj 25 Aralık 2011 PolitikART.

ethem-xemgin

 

Araştırmacı-yazar Etem Xemgîn, Malatya ili Akçadağ ilçesine bağlı Harunuşağı köyünde 1947 yılında dünyaya geldi. İlkokulu köyünde, ortaokulu ise Antep’te okuduktan sonra; kan davası yüzünden ailesiyle birlikte İstanbul’a göç etti. Liseyi ve Hukuk Fakültesi’ni İstanbul’da okuyup bitirdi. İstanbul’da bir süre avukatlık yaptıktan sonra, siyasi gelişmeler nedeniyle 1980’de bu kez ailesiyle birlikte Avrupa’ya göç etmek zorunda kaldı. Xemgîn, evli 3 çocuk babasıydı.

38 yıl Avrupa’da sürgünde yaşayan Ethem Xemgîn, son olarak tedavi gördüğü Köln Üniversite Hastanesi’nde, 29 Ekim 2018 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Hakka yürüdü.

Ethem Xemgîn, geride büyük bir tarih miras bırakarak aramızdan ayrıldı. Ona öldü demek yanılgıdır. Çünkü o Kürt halkının zorla ve binbir hile ile kopartılmış olan geçmiş tarihi ile geleceğini birleştiren bir dahidir. Etem Xemgîn Kürt halkının yüreğinde, en önemlisi ise tarihinde hep yaşayacaktır.

Sömürgecilerin, “Kürt yoktur”, “kart kurt sesleri vardır” dedikleri bir dönemde ve bir elin parmak sayısı kadar Kürt tarih yazarların buna dur demek için ortaya çıkanlardan bir tanesi de Etem Xemgîn’dir. Xemgîn, Kürt gençlerine tarih bilincini yansıtmak için koşulları zorlayarak kitaplar yazdı. Seminer ve toplantılara katıldı. Öyle ki, kendi ulusal varlığından yoksun Kürtler adeta onun aydınlattığı geçmişi öğrenerek geleceği kazanmak için canla başla mücadele ettiler.

Kürdistan tarihi ve Alevilik konusunda Etem Xemgîn, Dr. Cemşid Bender, Dr. Nuri Dêrsimi ve Abdullan Öcalan gibi kitapları temel bir referans kaynağıdır. Kürtlük ve Alevilik inkarının artık sürdürülmez hale geldiği bir dönemde devreye konulan Kürdistan Tarihi ve TC’nin, ‚Alevilik İslamiyetten geliyor‘ resmi tezine karşı hâkikatı dile getiren Etem Xemgîn, ‚İslamiyet ve Alevilik‘, ‚Mazda inancı ve Alevilik‘ kitaplarını yazıp karşılık vererek, Kızılbaş Aleviliğin kökeninde Zerdüştlük ve Mazdaizm olduğunu savundu.

Yazarın yayınlanan kitapları:

  1. Kürdistan tarihi
  2. Mazda İnancı ve Alevilik
  3. İslamiyet ve Alevilik
  4. Aleviliğin Kökenindeki Mazda inancı ve Zerdüşt Öğretisi
  5. Kürdistan’da Mitoloji ve Dini İnançlar

20.10.2025

Azad Ronî