Oktober 25, 2026

Azad Ronî

zazalar_kimdir_azadroni_

✍ Azad Ronî Yazdı:

Yakın tarih kaynaklar:

1700 yılından sonraki Rusya, Arap, İslam, Osmanlı kaynakları-Arşiv belgeleri, Avrupalı misyonerlerin ve araştırmacıların eserlerinde Kirmancî (Zazakî) dili konuşan Zazalar’dan Kürt olarak bahsedilir. Evliya Çelebi, 17. Yüzyılda (1742’de Mısır’da basılmıştır) yazdığı ve Kürdistan şehirlerini dolaşırken sık sık “Kürdistan, Kürdistan diyarı, Musul’dan Kürdistan içine gidişim” diye bahsettiği Seyahatnâme kitabında, “Akar toprağında ve Musul’a  bağlı beşyüz evli saf Êzîdî Kürtleridir ki, Allah korusun insanı kesmek için fırsat gözetirler.“ diye Osmanlı devletin resmi ideolojisiyle Müslüman olmayan  ve kendi öz savunmalarını geliştirmiş olan Êzîdî Kürtleri ve Zaza Kürtleri’ni yer yer „şeytana, ateşe tapan ve insanı kesen“ vahşiler olarak önyargılı göstermesine rağmen, her iki grubun da Kürt olduğunu söyler. Hoy-Şuhoy Kalesi’ni anlatırken, “…vech-i tesmiyesi lisân-ı Ekrâd-ı Zâzâ’da Şuhoy derler. Anunçün kal‘a-i Şuhoy dediler.” Kirmancî (Zazakî) koşuşan Zazalar’dan, “Zaza Kürtleri, Zazaca konuşan Kürtler” anlamına gelen “Ekrâd-ı Zaza” diye bahseder. Bingöl Yaylası ve Çapakçur’a geldiğinde yörede gördüğü Kürt aşiretlerin isimleri ve mallarını sayar. Bunlar arasında birinci sırada Ekrad-ı Zaza (Zaza Kürtleri) diye sayar. Daha sonra, “Burası Kürdistan ise de halkı Arapça konuşur. Kürtçe, Türkçe ve Ermeni dilini de bilirler.” diyerek Arapların İslam din ideolojisi altında işgal ettiği Kürdistan ülkesinde resmi dilin Arapça olduğunu söyler. “Burası Kürdistan” diye gerçeği dile getirir. Kürdistan halkı, “Arapça, Kürtçe Türkçe ve Ermeni dilini bilir” diyor. Türkiye ise Osmanlı’nın çok daha gerisine düşerek, Kürdistan kelimesini ve Kürtçe’yi yasaklamıştır.

Tabii ki, hiç kimse halklara vahşet dolu katliamların yapıldığı, ölüm emrinin padişahın ağzına bağlı olduğu Osmanlı İmparatorluğu’nu övmek istemez, o döneme geri dönmek istemez; ama henüz ulus-devletlerin kurulmadığı o dönemlerde İmparatorluğun bir ucundan diğer ucuna, Kürdistan’ın bir ucundan bir ucuna mayınsız, sınırsız, kontrolsüz geçilebiliyordu. Kürdistan bölgelerinde olduğu gibi birçok bölgenin de kendi özerk iç yönetimleri vardı. Her halk, resmi dil Arapçanın yanısıra kendi anadilini konuşabiliyordu. Koçgiri’nin otonomi hakkını 1921’de, Dêrsim’in otonomi hakkını 1937-38’de Ankara Hükümeti o bölgelerde Kirmancî (Zazakî) dilini konuşan Kürtlere korkunç katliam ve soykırımlar yaparak ortadan kaldırdı. Ulus-devlet sistemi bu olumlu yanlarını da rafa kaldırdı. Herhalde insanlık ilerledikçe yerli halkların özerk ya da otonomi hakları, etnik kimlikleri, insan hakları, anadil hakları gittikçe kısıtlanıyor ve yok ediliyor.

Yapay “Türk milliyeti”ni oluşturmak için, Anadolu’da bütün öbür etnik kökenli halklar gibi Türk ulus-devleti şu an, “Zazalar” dediği Kırmac Kürtleri de uzun vadede Türkleştirmeye çalışmaktadır. Bugün birisi Evliya çelebi gibi Kürt şehirlerinde, “Burası Kürdistan” dedi mi hemen anında yakasından tutup cezaevine atıyorlar. Ekim 2021’de Siirt’te mikrofon başında İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’e, “Burası Kürdistan” diyen esnaf Cemil Taşkesen, “Terör örgütü propagandası” yaptığı iddiasıyla hemen tutuklanıp gözaltına alınmıştı. İşkence, katliam, soykırım ve siyasi asimilasyon politikaların yoğun yaşandığı Türkiye’de, “Ben Kürdüm, burası Kürdistan” demenin faturası Kürtlere çok ağır oluyor. Kürt milletvekilleri parlamento’da kendi anadillerinde Kürtçe konuştukları için yıllarca cezaevlerine konuldu. Milletvekili ve Bakan Şeraffettin Elçi, “Türkiye’de Kürtler var. Ben de bir Kürdüm.” dediği için 2 yıl, 4 ay cezaevine konuldu.

Carsten Niebuhr, 1765’de Erzurum, Diyarbakir ve Urfa bölgelerine yaptığı gezisini kaleme  aldığı eserinde, Erzurum ve Siverek arasında 20.000 çadırlık Zaza aşireti, Diyarbakir’in güneyinde 500 çadırlık Dünbülî, (Dimilkî) aşiretini kaydeder.

Yukarda anlatımız gibi Osmanlı dönemin resmi yazışmalarında Kürtler içinde Kurmanci’den farklı bir lisanı kullanan bir grubun varolduğu arşivlerde yazılı. Bu dönemde Dêrsim’deki Alevi Kırmanc Kürtlerle (Zazalarla) ilgili kayıtlar şöyle:

„Fakîr (Mehmet Arif), bin ikiyüz doksan bir (1291/1875) sene-i hicriyesinde bir memuriyet-i muvakkata ile Erzincanın civarında bulunan bir aralık Dersim Vilayeti namıyla bir vilayet teşkil olunan mahallin bazı nevahi ve kazalarına gitmiştim. Oralar ahalisi Kürddür. Lisanları Kurmanc değil, Zaza lisanıdır….“ (Mehmet Arif, Binbir Hadis-i Şerif, 1325/1908, Kahire, s. 408)

Zazaca mevlidin basımı için Şubat 1314’de (1898) yapılan Osmanlı resmi yazışmalarında, Zazaca’nın Kürtçe olduğu şöyle kaydedilmiştir: “Diyarbakır vilayet-i aliyyesinden işbu tahriratıyla li ecli’t-tedkik irsal buyrulan Zaza lisanı üzerine muharrer Kürdçe medlüd-i şerifin tab’ve neşrinde be’s olmadığı lede’l-mu’ayene anlaşılmış olduğu ale’l-usul tanzim olunacak…”

Ahmedê Xasî’nın (Osmanlı Zaza din âlemi) Kırmancî/Zazakî Mevlidi’nin basımı ile ilgili resmi yazışma belgelerinde:

“Diyarbekir vilayet-i âliyet-i âliyesine,

4 Kanun-ı sani 1314 (1898) tarihli 13 numaralı athrirat-ı valayi vilayetpenahileriyle li-ecli’t-tedkik irsal olunan Zaza lisanı üzerine muharrer Kürd’çe menkıbe-i velad-i Hazret-i Risaletpenâhi’nin tab’ ve neşrinde be’is olmadığı lede’l-mü’ayene anlaşılmış olduğundan…”

Kirmancî Kürtleri’n lakap ismi „Zazalar“

Osmanlı, Kürtler içinde Kurmanci’den farklı bir lisan konuşan bir grup olduğunu biliyordu. Genellikle Kurmarci konuşan Kürtler Osmanlı’nın Sünni mezhebine bağlılar, merkezi uygarlıkla, yani Sünni Osmanlı merkeziyle ilişkileri iyidir. Kürtçe ders veren medreseleri vardır. Kurmanci ders veren bu medreselere okuma yazma öğrensinler diye Kirmancî konuşan Kürtler de çocuklarını gönderirlerdi. Zaten az bir lehçe farkı olduğu için Kurmanci’yi bilen Kirmancî lisanını, Kirmancî bilen ise Kurmanci’yi rahatlıkla konuşabiliyordu. Anne babalarımız her iki lehçeyi de çok iyi konuşuyorlardı. Osmanlı devletiyle ilişkileri iyi olan Sünni Kurmac Kürtler, şehirlerde açtıkları medreselerde kendi dillerini azbiraz  geliştiriyorlardı. Müslüman olmayan Kürtlerin böyle bir şansları yoktu. Kirmancî konuşan Kürtler genelikle Müslüman değildi, Aleviydiler, baskıcı Sünni Osmanlı siyasi iktidarından uzak duruyorlardı. Yüksek dağlık bölgelerde özerk bir yaşamları vardı. İslam devletin baskıları altında kendi kültürlerini, inançlarını ve dillerini geliştirme olanakları pek yoktu. Şehirlerde, köylerde okulları yoktu. Okula gitmek isteyenler Kurmaci konuşan Sünni Kürtlerin medreselerine gidiyorlardı.

Hem dinleri Osmanlı ile aynı değildi, hem Sünni Kurmarc Kürtler’den farklı bir lehçe konuşuyorlardı, hem de Êzîdî ve Hıristiyanlar gibi sürekli İslam devletlerin katliamlarına uğruyorlardı. Emevi, Abbasi, Selçuklu mirasını devralan Osmanlı devleti de Zerdüşt kökenli Alevi Kirmancî Kürtleri ve Êzîdî Kürtlerine düşmandı. Devşirme ordusu yetmiyormuş gibi bir de Osmanlı yüzyıllar boyu İslamlaştırılan Sünni Kurmanc Kürtleri kendi kardeşleri olan Kırmanc Kürtleri ve Êzîdî Kürtleri üzerine, „bunlar ateşe, şeytana tapıyorlar, katli helaldır“ diyerek Maraş, Çorum, Sivas ve Şengal’daki gibi saldırtır, katliam ve soykırımlar yapardı. Osmanlı dillerini bilmedikleri, bir türlü Müslümanlaştırmadığı ve merkezi uygarlığın yetişemedi dağlık bölgelerde oturan bu Kırmanc Kürtleri’ne, biraz da aşağılamak ve alay etmek anlamında, kendisinden önceki İslam devletleri gibi „dağlılar“ ya da „Zazalar“ diye bir lakab isim takmıştı. Osmanlı devletine gelen konsolosluklar, biliminsanları, arkeologlar ve dilbilimciler ve akademisyenler, tabi ki devletin resmi ideolojisi çerçevesinde ve Osmanlı’nın resmi yazışmalarında onların lakab ismi „Zaza Kürtleri“ olarak gördü, öyle işlem yaptılar, ve öyle yazılı kaynaklara geçti. Kimse onların içine girerek, gerçek isimlerini öğrenme zahmetine katlanmadı.

Oysa gerçek daha farklıdır. Babam bir keresinde bana şöyle demişti: „Oğlum biz kendimizi Kırmanc Kürtleri olarak biliriz. Kirmancî/Kirmanckî konuşuruz. Ama şehire indiğimizde yabancıların bize Zaza dediğini öğrendim. Biz Za-za değiliz. Bizim aşiretimizin ismi Lolan. Lolan aşireti Kürt bir aşirettir.“

Burda çok açık ki, yukarda anlantığımız gibi binlerce yıldır merkezi uygarlıktan uzuk, o yüksek dağlık bölgelerde Kirmancî (zazakî) konuşan Kürtlere, eskiden tapınaklarda kullandıklar Za’gmuk bayramından beri Za-za lakab ismini takanlar uygarlık güçleridir. Dışarıdan verilen bir isimdir. Onları tam anlatamaz. Tersine sakatlamak için, bitirmek için, dil bilmeyen,  „kekeleyen tarzda konuşan vahşiler“ olarak göstermek istemişlerdir. Osmanlı’nın devamı olan Türkiye’ye danışmanlık eden küresel uygarlık güçleri, 1980 askeri cuntadan sonra, vekalet savaşçıları olan devşirme Türklerin eline verdikleri Beyaz Kitap’ta, „Dağların yüksek kısımlarında, tepelerde yaz kış erimeyen karlar vardı. Güneş açınca karın yüzü, üzerleri buzlaşan camsı parlak bir tabaka ile örtülürdü. Üstü sert altı yumuşak olurdu. Bu karın üstünde yürüyünce, ayağın bastığı yer içeriye çöker, ’kırt-kürt’ diye ses çıkarırdı. Doğulu Türkmenlere Kürt demesinin nedeni buydu. Bölücülerin Kürt dedikleri, yüksek yaylalarda, karlık bölgelerde yaşayan Türklerin karda yürürken ayaklarından çıkan sesin adıydı aslında.“ diyerek Kürtler dağlı Türkler ilan edildi. Bu projeleri tutmayınca,  Kürtler birliklerini oluşturmasınlar, bölüp parçalayalım diye “B” planını devreye soktular: “Zazalar, yüksek dağlık bölgelerde yaşayan Türkmenlerdir. Zazalar, Kürt değil, ayrı bir millettir. Çin, Afganistan, Horasan’dan buraya geldiler.” diye başka yalanlara başvurdular. Devşirilip Türkleştirilen ve maddi çıkarları için bu projenin arkasında koşan Zazalar olsa da, bu projeleri de tutmayacaktır!

Dört bin iki yüz yıl önce Mezopotamya’nın yerli halklarına karşı savaşan Akad devleti de bugünkü Kürtlerin ataları olan Guti, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassitler’e  “dağlılar” diyorlardı. Asurlar da savaştıkları bu yerli halklara “dağlılar” diyorlardı. Bugün Türkler de “dağlılar” diyor. Yani “dağlılar” kelimesi gibi  “Zazalar” kelimesi de Türk barbarlığın icat ettiği bir kelime değil, uygarlık güçlerin vekalet savaşçıların eline verdikleri bir silahtır. Böyle keskin bir çizgi çekelim ki, “Ben Kürt değilim, Zazayım. Zaza milletindeyim.” diyerek kendi kimliğini ve inancını inkar eden devşirmelerin  soyuna ihanet ettiğini gösterebilelim.

Osmanlı yetmiş katliam yapmasına rağmen bir türlü İslamlaştırmadığı Êzîdî Kürtleri’ne de aşağılamak anlamında bilinçli bir şekilde onların ismini yanlış telaffuz ederdi. „Êzîdî“ değil de, „Yezidi“ diyorlardı. Ve hâlâ öyle devam ediyorlar. Ve hâlâ Türk devleti aynı dini kodlara sahip IŞİD ile birlikte Şengal’daki Êzîdî Kürtlere soykırım yapmaya devam ediyor. Arapların kendi aralarındaki siyasi İslam iktidar kavgasında Hüseyin ve arkadaşlarının başını MS. 680’de Kerbela’da kesen Muaviye oğlu „Yezid“ ismini takmışlardı. Yezid, Hüseyi’nin başını kestiği için Alevi Kırmanc Kürtleri ve Sünni Kurmanc Kürtlerin nefret ettiği bir isim. Êzîdîler’e, „Yezid“ lakab ismi takmişlar ki, hem Alevi Kırmanc Kürtleri, hem de Sünni Kurmanc Kürtleri  onlardan nefret etsin ve düşman olarak görsün. Uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin bu fesat, çirkin, insanlık dışı oyunlarına bakın.

Gene Osmanlı’nın İttihat Terakki döneminde Diyarbakırlı Kirmancî (Zaza) Kürtlerinden olan ve henüz İttihatçıların Türkçülük tezine sarılmadan önce; İstanbul’da 1898-1900 yılları arasında yazdığı, “Kürt Aşiretleri hakkında Sosyolojik Tetkikler” tez kitabında Ziya Gökalp, “Kürtlerin eskiden beri  Kurmanc,  Zaza (Kirmanc), Soran, Gûran (Goran Hewrami), Lur (Lorî) diye beş ayrı dil, beş ayrı kavme (kabileye) ayrıldığını, Gûran diliyle Zaza’nın birbirine çok yakın olduğunu, Zazaların Kürt kavmi içinde olduklarını yazmıştır.

Tabi sadece sonradan Türkçülüğün teorisiyenliğine yükseltilen Ziya Gökalp değil, antropolog dilbilimci Dr. Orville Boyd Jenkins da, Zazaların Kürt  boylarından biri olduğunu yazar.

Batı’nın Osmanlı’ya „hasta adam“ dediği ve onun ölmekte olan ceseti üzerine üşüstükleri bir dönemde Anadolu, Kürdistan ve Mezopotamya’da İngiliz, Fransız ve Amerikan misyonerleri, arkeologları inceleme ve araştırmalar yapıyorlardı. 1800 yıllarından sonra Doğu kültürünü oryantalist düşünceyle Batı’ya taşıyorlardı. Bir de bu misyonerlerin dışardan Kürtlere nasıl baktıklarına bakalım.

Profesör Ellsworth Huntington, Fırat Nehri ile ilgili gezi ve gözlemlerine dayanan 1902 tarihli bilimsel makalesinde  Zazaların Kürt etnik kimliğinde olduğunu yazar.

İngiliz diplomat, coğrafyacı, arkeolog Charles W. Wilson, 1895’de yayınladığı “Handbook for Travelers” adlı kitabında, Kürtlerin Kurmanci ve Zaza diye iki diyalektiği konuştuklarını ve Zazaca konuşan Kürtlerin Dêrsim, Harput, Palu, Muş, Diyarbakır vilayetlerinde yaşadıklarını yazmıştır.

Henüz Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan ve İttihatçıların ardılları olan Kemalist-İttihatçılar Dêrsim hakkında üst üste raporlar yazmadan önce; İngiliz yüzbaşı L. Molyneux-Seel, Dêrsim ve Koçgiri’de iki ay boyu süren gezisinde bir inceleme raporunu yazdı. İngiliz Kraliyet Ailesine sunulan bu rapordan kısa alıntıların anlatıldığı 1914 tarihli makalesinde, Müslüman olmayan Zazaları ve “Kızılbaş” olarak belirttikleri Koçgiri ve Dêrsim Alevilerin Kürt olduğunu ve Kürtlük için çalıştıklarını yazar. İşte bunun üzerine 300’ler Komitesi’nin başkanlığını yapan İngiliz Kraliyet Ailesi, (Rothschildler, Kürtlerin toprakları altındaki petrollara sahip olmak, bu petrolları dünya pazarlarında satmak  ve Ortadoğu’yu istedikleri gibi dizayn etmek için o dönem kapitalist sistemin motor güçü olan İngiltere’yi kullanıyorlardı. Daha sonra eski İttahatçılar Kerkük ve Musul’u bu yüzden hiç ses çıkarmadan İngilizler’in isteği üzerine, 1926’da İngilizler’in mandası olan Irak’a bıraktılar. İngilizlerin Irak mada süresi bittikten sonra, 1961’de zengin petrol bölgesi Kuveyt’i Irak’tan ayırarak iki parçaya böldüler. Osmanlı’yı, sınırları tel örgülerle sarılmış 24 ulus-devlete ayırarak bu bölgeleri daha iyi daha kolay kontrol etmeyi amaçladılar.) suçlu eski İttahatçılarla Anadolu’da kurdukları ileri karakolları olan Türk ulus-devlet eliyle Koçgiri ve Dêrsim sorununu acilen hal etme görevleri verildi. Ve sonuçta İngilizler’in vekalet savaşçıları olan eski İttihatçılar dünyanın gözleri önünde Koçgiri ve Dêrsim’de tarihin o ana kadar hiç görmediği çok korkunç katliam ve soykırımlar yaptılar. Tıpkı daha önce Ermeni, Pontus Rumları ve Süryanilere yaptıkları soykırımlar gibi. Hiç kimse ses çıkarmadı. Ve Batı uygarlığı, büyük insanlık suçu işleyen bu katillerini hiçbir zaman uluslararası ceza mahkemesinde yargılayıp cezalandırmadı. Bugün aynı insanlık suçlarını işleyen diktatörleri Erdoğan’i uluslararası ceza mahkemesinde yargılamak istemedikleri gibi.

Gene İngilizlerin Ortadoğu uzmanı ve 1916 yılında Sykes-Picot Antlaşmasıyla Kürdistan’ı dört parçaya bölen Mark Sykes, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Kürt aşiretlerini ele aldığı ayrıntılı çalışmasında Zazaları ve Zaza dilini konuşan aşiret ve kabilelerin çok eski kültür inançlarını sürdüren Kürtler olduğunu yazar. Zaza Kürtler hakkındaki çalışmalarını İngiliz Kraliyet Ailesi’ne raporlar halinde sunar. İslamlaştıran Sünni Kürtlerle ile henüz tümüyle İslamlaştırılmayan Zerdüşt kökenli Alevi ve Êzîdî Kürtlerini topraklarıyla birlikte birbirinden uzaklaştırıp parçalasalar işleri daha da kolaylaşacaktı. İngilizlerin, “böl-parçala-yönet” siyaseti çoktan devreye girmişti. „Kürtler birlik olursa, dünyanın en güçlü orduları bile bu savaşçı halkı yenmeleri mümkün olmayacaktı. Bunları dil, kabile ve aşiretler üzerinden ne kadar parçalayıp bölersek o kadar Mezopotamya’ya sahip olmuş olacağız.“ diye düşünüyorlardı. Bu bilgiyi  altın gücüyle saraylarını hâkimeyleri altına alan günümüzün Büyük Sargon’u Sami tüccar olan Rothschildler’den almışlardı. (Kaynak, Dr. John Coleman, Rothschild Hanedanlığı)

İngiliz askeri doktor-yazar H. Sandwith, 1853-1856 Kırım Savaş’ı sırasında bölgede görev yaptığı sıralarda derlediği Zazaca sözcükler listesini sunarken, Zazaları bir Kürt aşireti olarak tanıtır

H. Sandwith’in sözcükler üzerine yaptığı çalışmasını, İngiliz etnolog, dilbilimci ve Londra Kraliyet Cemiyeti üyesi, Robert Gordon Latham aracılığıyla 1856’da yayınlanmıştır. Yalnız İngiliz Kraliyet Ailesi’nin düşünceleri ve oryantalist zihniyet çerçevesinde önce Zazaları Kürt aşiretleri olarak tanımlamak istemedi. Bilimdışı siyasi açıklamalarla meslektaşlarından eleşiri alınca ve kariyerine leke düşürdüğünü anladıktan çok sonra, söylediklerinden vazgeçerek, H. Sandwith gibi, Zazaları bir Kürt boyu olarak değerlendirmek zorunda kaldı.

Kürdolog Basile Nikitine  Zazalar’ın Kürt olduğunu yazıyor.

1878-1893 yılları arasında Harput’ta Fırat Koleji (Amerikan Misyoner Okulu) idareciliğini yapmış Amerikalı misyoner Crosby H. Wheeler ve eşi Susan A. Wheeler, 1876’da yayınladıkları kitapta Kürtlerin Kurmanci ve  Zaza (Kırmancî) Kürtçelerini konuştuklarını yazdılar.

Arkeolog ve dilbilimci Peter Lerch, 1856-58’de Almanca „Forschungen über die Kurden und Die Iranischen Nordchaldäer” adlı kitabında Zazakî ve Kurmanci’yi Kürtçenin diyalektleri olarak sınıflandırır.

Dilbilimci, etnolog Dr. Friedrich Müller, 1865 yılında yayımlanan „Neue Persischen Dialekte /Zaza-Dialekt der Kundensprache“ adlı kitabında Peter Lerch’in metinlerini esas alarak Zazaca’yı dilbilimsel olarak analiz eder; Zazakî’yi (Kirmancî’yi) Kurmanci ile karşılaştırır ve Kürt dilinin bir dialektiği olarak  sınıflandırır.

İngiliz doğubilimci ve Kürtler üzerine çalışmaları bulunan Godfrey Rolles Driver, Kürdistan’da Zaza (Kırmancî) dilini konuşan kabilelerin Kürt olduğunu söylüyor.

Cladius James Rich’in 1836’da yayınlanan, „Narrative of a Residence in Koodistan“ adlı Seyahatnamesi’nde Diyarbakır, Palu, Bingöl, Muş çevresindeki dağlık bölgelerde yaşayanlardan bahsederken, „Burada yaşayan halk tamamen bağımsız hareket etmektedir. Burada yaşayan Kürtlere Zaza adı verilmektedir.“ diye yazmaktadır.

Seyahatnamenin 376 sayfasında şu açıklamayı yapar:

„Hassan Dağı, Zagros ve Toros dağlarının bir parçası olup Diyarbakır, Palu ve Muş arasında kalan bir coğrafyada yer almaktadır. Bu yöre pek işlek bir güzergahta bulunmaktadır. Fakat burada yaşayan halk tamamen buyruk ve bağımsız hareket etmektedir. Burada yaşayan Kürtlere Zaza adı verilmektedir. Bu isim bir lakab/nickname gibi görünüyor. Anlamına gelince ise kekeleyen tarzda konuşan kimselerdir.“

Cladius James Rich’in kuşkusuz çok haklı. Kürtlerin Guti, Lulubi, lor aşiretlerinden bugünkü Lolan, Gron, Dimlîj aşiretlerine kadar tarih boyunca uygarlık güçleri dağlarda yaşayan bağımsız özgürlükçü Kürtleri kıskanıp aşağılamak için ve alay etme için „dağlılar“, „Zazalar,“ „vahşiler“ diye çeşitli lakablı isimler takmışlardır.

Ziya Gökalp’ın “Kürt Aşiretleri hakkında Sosyolojik Tetkikler” kitabında yazdığı gibi „Zaza“ kelimesini ne Kırmanc’lar, ne de Kurmac’lar kullanmazlar! Kırmanc’lara Zaza ismini verenler Türklerdir. Zazalar, uygarlık güçlerin Kürtçe’nin Kirmancî dilayektiğini konuşan ve Êzîdîler gibi Kürtlerin en eski inançlarından biri olan Zerdüşt kültünü İslamın baskıları altında sürdürenlere verdiği isimdir.

Kadim bir dil için bölgelere göre; Kirmancî, Kirmanckî, Zazakî, Dimilkî diye çeşitli isimler kullanılır. Bugün Koçgiri, Dêrsim, Çorum, Sivas, Elağız, Bingöl, Gımgım, Amed’in kuzeyi, Adıyaman, Maraş gibi bölgelerde kullanılan Kirmancî lisanın ağız farklılıkları çok fazladır. Kelimeler bölgelere göre farklı kullanılıyor. Kötü diyetli ve bilbilgisi olmayan birileri bunların her birisinin ayrı bir dil olduğunu iddia edebilir. TC. Üniversitelerindeki sözüm ona devşirme dilbilimcilerin(!) yaptığı işte bu.

Zazalar, yanyana komşu olarak birlikte yaşadıkları Ermeni arşivlerinde de, „Kürd“ olarak kayıtlara geçmişlerdir. Boğos Natanyan’nın 1878 tarihli raporunda, „Palu yedi eyalete bölünmüştür; Karaçor, Bulanık, Okhu, Oşin, Karabegyan, sivan ve Gökdere. Bunları Palu idaresi yönetir. Diğer Kürtler ise iki çeşittir. Zaza ve Kırmancî diye adlandırılıyorlar….

Toprak sahibi ağalar ve beyler haricinde bir de Bulanık ve Gökdere nahiyesinde Zaza Kürtler var…. Hem Ermenilerle karışık halde, hem de tek başlarına ikamet eden diğer milletler Türkler, Kırmaçi Kürtleri ve Zaza Kürtleridir. Zazalar daha kalabalıklar. Dêrsim’lilerle aynı dil ve dine sahipler.“ (B. Natanyan 1878/Raporlar)

Antroplog Ernest Chantre, Kürtler üzerine yaptığı araştırmalarda Zazaları da Kürt grupları içinde incelemiş ve Zazalardan bahsederken, “Kurde Zaza” “Kurdes Zazas” diye yazmıştır.

Arkelolog-antropolog Ernest Chantre, 1890-1894 yılları arasında çeşitli milletleri araştırıp incelediği kitabında, Kürtler ile ilgili bölümde; Êzîdî, Zaza, Kîkan, Mîlan, Rojkî, Kurmancî, Burukî gibi çeşitli Kürt boy aşiretlerini ayrı ayrı incelemiştir.

Terry Lynn Todd, „A Grammar of Dimili /Also Known as Zaza“ adlı gramer kitabında, Zazalar’ın Kürt olduklarını yazar.

Rus coğrafyacı ve etnograf Petr Petrovich Nadezhdin, Kakkasya coğrafyası ve halklarını konu aldığı 1891 tarihli kitabında Kürtleri tanıtırken şöyle yazar:

“Kürt dili İrani diller grubuna aittir ve iki kısma ayrılır: Kurmancî ve Zaza.”

Xaçatur Abovan, Kavkaz Gazetesin’de 1848’de çıkan “Kürtler” adlı makalesinde şunları yazar: “Kürt dili temelde iki lehçeden oluşur: Kurmancî ve Zaza. Zazakî, Kurmancî’den o kadar farklıdır ki, Kurmancî konuşan ve Zazakî öğremeyen biri onu zorlukla anlar. Egnus, Tujik, Muş ve diğer şehirlerde kalanlar Zaza lehçesini konuşurlar.“ (Xaçatur Abovan, “Kürtler” ,Kavkaz Gazetesi, sayı:46, Tiflis, 15 Kasım 1848)

Alman tarihçi Prof. Egon von Eickstedt, „Türken, Kurden und Iraner seit dem Altertum“ (İlk Çağlardan beri  Türkler Kürtler ve İranlılar) adlı araştırma kitabında bugünkü Kürtlerin ataları olan Lorlar’dan (yani bugün Kirmancî dilini konuşan Lolan aşireti’nden) bahsederken şöyle yazıyor:

„Ortaçağda, özellikle ilk çağlarda Lor aşireti önemli bir role sahipti. Hatta dünya tarihi içinde bunların önemli bir yeri var.

MÖ. 3000 yılların sonlarına doğru LULUBU veya LULU adı verilen bir halkın olduğunu ve bu halkın ülkesine de LULUBİUM adı verildiğini bugün biliyoruz. İşte bu halkın adının anıldığı eserlerde, GUTİ ülkesi Kürdistan’la birlikte anıldığını da biliyoruz. Bu durum coğrafi konuma da uygun düşmektedir. İşte bu nedenle Lulu hemen hemen Gutiler kadar bir öneme sahip oluyor. Lulu’ların beyleri, kralları şehirleri ve hazineleri tarihi öneme sahiptir.“

Bu tarihi gerçekler, Zaza Kürtlerin kökünü götürüp Tevrat’a bağlayarak Yahudi’lere, İncil’e bağlayarak, „Pallu ve Zara’nın Dêrsim ve Koçgiri’ye geldiğini, Düzgün Baba dağındaki Düzgün’ün  Hıristiyanlığı yayan Aziz Paul’un mezarı olduğu, İbrani soyunun bir kolu Zara’nın bugünkü Sivas’ın Zara’ya (Koçgiri’ye) geldiğini“, Orta Asya ya da Horasan’dan getirip Türkmenlere bağlayanların iddialarını yalanlıyor.

MÖ. 3000 yıllarında şehir beylikleri kurmuş bugünkü Zazaların ataları olan olan Guti, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassitler’in Tevrat’taki İsrailoğulları ile arasında iki bin yıl, İncil’de anlatılan hikâyelerle arasında üç bin yıllık zaman farkı var. Daha İsrailoğulları tarih sahnesine çıkmadan Kürtlerin ataları o coğrafyada yaşıyorlardı.

İttihatçıların hiç biri gerçek Türk değildi

Gerçek buyken, yüzyıldır hiç birisi gerçek Türk olmayan İttihatçıların fikirlerini devletin her türlü baskı ve şiddet araçlarını devreye koyarak, Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinde herkesin Türkleştirilip kendi etnik kimliğinden uzaklaştırıldığı Türkiye sınırları içinde üniversiteye kadar okuyup resmi ideolojiyi savunan hiç bir biliminsanı, profesör, doktor, siyasetçi ve akademisyenin, „Zazalar Türktür, ayrı bir millettir“ söylemlerine asla inanmayın. Çünkü size yalandan başka anlatacakları birş eyleri yoktur. Çünkü belki size, „Zazalar Çin, Afganistan’dan, Horasan’dan geldiler“ diye yalan söyleyecekler; ve  zorla Türk kimliği dayatmak için böyle yalan-yanlış iddialar ortaya atarak asimile etme politikalarını dayatmaya çalışacaklar. Çünkü son yüzyılda Türkleştirilen bu devşirmelerin çoğu, kendileri bile Türk olmadıklarının farkında değiller. „Zazaların ayrı bir millet“ olduğunu nasıl bilebilirler? Kürtler hakkında tarih bilgileri olmadığı halde düşmanlıklarından, Kürt olmasınlar da ne olurlarsa olsunlar anlayışıyla Zazaların kökünü Tevrat’a, İncil’e, Kuran’a dayandıraya çalışıyorlar, zavallılar. Halbuki Tevrat, İncil, Kuran daha dünün çocukları. Bu „Kutsal“ denilen kitaplar daha ortalıkta yokken, binlerce yıl önce Kürtler o bölgelerde yaşıyordu. Bugünkü Zaza Kürtlerin ataları olan Gutiler Lulubiler, Lorlar, Hurriler ve Kassitler en az 9-10 bin yıldan beri o coğrafyada yaşamaktadırlar.

Bir Sümer Yazarı

Sami halkların bir avuç elit en zengin, en saldırgan, en gerici hanedan aile reisleri, Mezopotamya’nın en iyi topraklarını ve siyasi egemenliğini ele geçirmek için Akad ve Asur devletlerinden sonra, Arabistan çöl merkezci semavi (Musevi, Hıristiyan, İslam)  dinlerini daha inşa edip Sami halkların kafalarına yukardan aşağıya boca etmeden 2100 yıl önce, yani MÖ. 2150’lerde Lulubi-Sümerli yazar Lu’dingira, yaşam öyküsünü çivi yazısıyla yazdığı birinci Tablet’te şunları kaydediyor:

„Bu öyküleri neden yazıyorum?

Ben bir Sümerli öğretmen, şair ve yazarım. Yaşım yetmiş beşi bulduğundan öğretmenliği bıraktım çoktan; fakat şairlik ve yazarlığım ölünceye kadar sürecek  herhalde.

Bu yaşamöykümü daha çok gelecek kuşaklar için yazmaya başladım. Bizim ulusumuz, dilimiz, geleneklerimiz, sosyal yaşantımız, sanatımız unutuluyor artık.

Bu güzel ve uygar ülkemize her taraftan göz diktiler. Göklere uzanan  basamaklı kulelerimizin, görkemli tapınaklarımızın, arı gibi işleyen çarşılarımızın her tarafa ulaşan kervanlarımızın, dümdüz uzanan yollarımızın, bol ürün veren tarlalarımızın, nehirlerimizde ve açtığımız kanallarda salına salına yüzen teknelerimizin, dolup taşan iskelelerimizin, her tür bilgiyi veren okullarımızın ünü uzak ülkelere kadar yayıldığından;  ilkel olan bu ülkelerin halkı kıskandı bizi. Fırsat buldukça üzerimize saldırdılar. Kentlerimizi yakıp yıktılar. Biz yaptık, onlar yıktılar; biz yaptık onlar yaktılar. Halkımız hatta krallarımız tutsak oldu. Ailelerimiz dağıldı. Tarlalarımız, bahçelerimiz bakımsızlıktan kurudu; hayvanlarımız açlıktan öldü ve böylece kökü binlerce yıl önceye dayanan ulusumuz yoruldu, dayanamayacak hale geldi ve içimize yavaş yavaş sızıp bizi yiyen yabancıların kucağına bırakıverdi kendini. Onlar yönetiyor bizi şimdi. Topraklarımıza ilkel geldiler; sayemizde uygar olmaya başladılar. Ne yazıdan, ne tarımdan, ne sanattan, ne dinden, ne okuldan, ne attan, ne arabadan, ne aydan, ne yıldan haberleri vardı. Hepsini bizden öğrendiler. Sonra da „biz yaptık, biz bulduk“ diye övünmeye başladılar. Hep korkuyorum, bir gün gelecek, adımız da uygarlığımız da unutulacak. Biz ne yaptık, ne başardıysak hepsini onlar üstlenecekler. (Muazzez İlmiye Çığ, Sümerli Ludingirra, Ludingirra’nın Yaşamöyküsü Tablet 1, Kaynak Yayınları, İstanbul 1996, s. 12)

Annesi Arnavut, babası Yahudi olan Selanik’li Mustafa Kemal, Kürt İsmet İnönü, Sırplı Süleyman Demirel, Makedonya’lı göçmen Kenan Evren, Gürcü Tansu Çiller, Gürcü R. Tayyip Erdoğan, ve Dêrsim’li Kürt Kemal Kılıçdaroğlu gibi devşirme Türk siyasitçileri bilinç altında Türk olmadıklarının farkında olsalar bile, kendi çıkarları için Türklük pazarında uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi için çalışmak ve yerli halklara düşmanlık yapmak zorunda olduklarını biliyorlar. Çulsuz-pulsuz iktidara gelen bu devşirmeler hazineden çalıp çarparak, hırsızlık yaparak, mafya ve devlet ihale satışlarından aldıkları % 10 komusiyonla dünyanın zenginleri arasına girdiler. Onun için İttihatçı devşirme Türklerin uydurduğu yakın Türk kaynaklara değil, eski kaynaklara bakın. 5000 yıl önce Sümerlilerin çivi yazısıyla tabletlere yazdığı ve günümüze kadar hiç değişime uğramadan gelen ve Arkeologların toprak altından yeni çıkardığı tabletlerin çevirisini okuyun, Turan Dursun gibi.

Hasan Cemal Berlin’deki Dêrsim Konferansı’da şöyle konuşuyordu:

“Resmi tarih buyurdu ki: Yalanda yaşayacaksın!

Bir süre yalanda yaşadık, ama sonra resmi tarihe burada -Dêrsim katliamında- olduğu gibi isyan ettik…

Ben 66 yaşındayım. 1961 yılında, 17 yaşında Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdim. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, 1965’de çıktığım vakit; ne Kürt, ne Alevi, ne Dêrsim, ne Cemevi, ne Çerkez, ne Laz, ne de Kürt sorunu konusunda hiçbir şey bilmiyordum. Bunların hiçbirini öğrenmeden Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden çıkmıştım. Sözde Türkiye’de Siyasal Bilgiler’i okumuştum; sözde siyasi tarihi okumuştum. Hayır, aslında bunların hiçbirini öğrenmeden çıktık. Ancak Siyasi Bilgiler’den çıktıktan 4-5 yıl sonra, 1969’da Kürtlerin varlığı konusunda bir şeyler öğrenmeye başladım. Düşünebiliyor musunuz, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde değil, pratik yaşamda kendi çabamla Kürtlerin, Alevilerin varlığından haberdar oluyorum. O da gizli saklı baskılar altında; önce Güneydoğu sorunu olarak, sonra Doğu Sorunu şeklinde kulağıma çalındı. 1970’lerde henüz Kürt sözcüğü yoktu. Devletin gizli kapılar ardına kilitleyip çeşitli yabancı kelimelerle ifade ettiği Kürt sözcüğü üzerindeki yasak, Kürtlerin yok edilmek istenen etnik ve dinsel kimlikleri için 1974’lerden sonra mücadeleye girişmeleriyle parçalandı. Biz de duymaya başladık…“ (Azad Ronî, Berlin Dêrsim 1937-38 Konferansı ve Kürt Soykırımları, Mezopotamya Yayınları,  Neuss 1917, s.216)

Türkiye’de Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuyan biri bile, o ülkede Kürtlerin, Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin, Çerkezlerin Alevilerin varlığından bile habersiz. Devşirilip Türkleştirilen Zaza Kürtleri ve Korucu Kırmac Kürtlerin halini varın siz düşünün! 

Yakın zamanda planlı ve programlı olarak yetiştirilen Zazacı Kürtler

Eski Kürtçü Zülfü Selcan Almanya’da Zazacı olarak yetiştirildi. Asıl mesleği makine mühendisliği olan Selcan’a 1978’de TU Berlin’de (Technische Universität Berlin) öğretmeni Georg Hincha tarafından hiç hak etmediği dilbilimi koltuğu verilerek satın alındı. Kirmancî konuşan Kürt çocuklarına, “siz Kürt değilsiniz, Zazasınız” diye yıllarca Berlin’de siyasi Zaza kurslarını düzenledi. Sonra bu siyasi Zaza kursları bütün Avrupa üniversitelerine yayıldı.  Selcan, Zaza projesinin daha da yaygınlaştırması çerçevesinde 2010 yılında Tunceli Üniversitesine gönderildi. Binlerce akademisyenleri üniversitelerden atıp açlığa mahkum eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, Zülfü Selcan’a bu baskıcı dönemde hiç dokunmaması, tek başına onun kimler için çalıştığının bir kanıtıdır. 12 yıldır “Tunceli Üniversitesi”nde soykırımcı devlete “biz Kürt değiliz” diyen Zaza öğretmenleri yetiştiriyor. “Ben Kürdüm” diyen öğrencileri de sınıfından kovuyor.

Türk devleti bilinçaltında şöyle düşünüyor: “Küresel uygarlık güçleri bana Kürtleri soykırımdan geçirip yok etme görevi vermiştir. Kürt olmayın, Kürt Özgürlük Hareketi ile yan yana gelmeyin, onlarla birlikte yürümeyin de, ne olursanız olun!” Bu yüzden devşirilip Türkleştirilen Zazalara dokunmuyorlar.

Zülfü Selcan’nın kimler tarafından Almanya’da Zazacı olarak yetiştirildiğini çok geniş bir şekilde “Berlin Dêrsim 38 Konferansı ve Kürt Soykırımları” kitabımızda  anlatmıştık. Daha fazla bilgi için bu kitaba başvurabilirsiniz.

Avrupa merkezci milliyetçilik anlayışıyla özellikle 1980’lerden sonra Almanya ve İsveç’de Zaza dili ve kültürü tezleri üzerine akedemik çalışmalar başlatıldı. Avrupa devletleri tarafından finanse edilen dergiler ve çeşitli yayınlar yapıldı. Bu yayınlarda, “Zazaların ayrı bir millet, Zazaca’nın da ayrı bir dil olduğu” vurgulanıyordu.

Bir zamanlar MİT ile birlikte çalışan eski solcu Ebubekir Pamukçu ise İsveç’te Zazacı olarak yetiştirildi. O da İsveç’te Kirmancî konuşan Kürt çocuklarına, “siz Kürt değilsiniz, Zazasınız. Zazalar ayrı bir millettir.” diye yıllarca Stockholm’de Zaza kurslarını düzenledi. Pamukçu, 1991 yılında Stockholm’e vefat etti. Cenazesi Türkiye götürülerek, Çermik’in Buderan köy mezarlığında toprağa verildi. Ama onun Zaza çalışmalarını öğrencileri devam ettirdi.

Şimdi Türkiye; Zazacı Georg Hincha, Zazacı Zülfü Selcan ve Zazacı Ebubekir Pamukçu’nun yaptıkları çalışmalarının ürününü biçiyor. Bunlar uygarlık güçlerin plan ve projeleri çerçevesinde yapıldı.

Kendi Katillerinize Aşık Olmayın!

Sırf Kürtlerden ayrı durmak için kendilerine Zazayım diyenler AKP ve MHP’nin propagandasını yapacak olan Zaza televizyonu açıyorlar. Yani onların Kirmancî (Zaza) diliyle onlara hem küfür edecekler, hem de onlara uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin yaptığı katliam ve soykırımları meşrulaştırmak istiyorlar.

Öyle değilse devlet neden Berlin’de yıllardır çok kısıtlı olanaklarla Kirmancî (Zazakî) dilini geliştiren, Vate Dergisini çıkaran, dil konusunda konferaslar düzenleyen „Înstîtutê Ziwan û Kulturê Kirmancî (Zaza) –IKK- e. V“ kurumunu desteklemelerini bir yana bırakalım, İstanbul’daki Enstîtuya Kurdî’ye yaptıkları gibi engel çıkarmaya çalışıyorlar, ama kendilerine „Zaza’yım“ diyen devlet yanlılarını uygarlık güçlerin projeleri çerçevesinde destekliyorlar? Propagandalarını yapan onca televizyon yetmiyormuş gibi, şimdi Zaza dilinde siyasi propagalarını yapacak olan bir televizyon daha açıyorlar.

2018 yılında Rusya’nın hava sahasını açıp yardım etmesi ardından Batı’nın ileri karakolu olan Türkiye’nin „Zeytin Dalı Harekâtı“ adı altında Kürtlerin yaşadığı Afrin’i işgal edip, oraya IŞİD’lileri yerleştirmeye çalıştığı bir dönemde, Zaza Federasyonu Başkanı Murat Bukan, tıpkı Cumhurbaşkanı Erdoğan ve bugünkü içişler bakanı Süleyman Soylu gibi şöyle demeç vermişti:

„Ülkemiz ve  milletimiz için hayırlı olsun. Allah ordumuzu muvaffak etsin… Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Afrin bölgesinden açılan taciz ateşlerine meşru müdafaa kapsamında mukabelede bulunuldu ve PKK/PYD-YPG terör örgütü mensuplarınca kullanılan barınak ve sığınakları vurdu… Böylece meşru müdafaa kapsamında Türk Silahlı Kuvvetleri, ’Zeytin Dalı Harekatı’ ile gereğini yapmıştır. Kahraman ordumuzun duacısıyız. Allah Ordumuzun yar ve yardımcısı olsun. Terör örgütleriyle mücadele kapsamında, yurt bütününde uygulanan Olağanüstü Hâlin uzatılmasını da destekliyoruz.’’

Sanırsınız ki, katliamcı, soykırımcı ve işgalcı Türkiye’nin işlediği insanlık suçlarını savunan Erdoğan ya da Süleyman Soylu’dur konuşan. Bu Kürtlükten devşirilen  ve kendi soyuna ihanet eden adam Zaza Fedarasyonu Başkanı. Yazıklar olsun!

Kirmancî dilini konuşan okulsuz, kitapsız, kendi tarihinden habersiz cahil insanları, „Siz Kürt değil, Zazasınız! Zaza milletisiniz“ diye kandırmaya çalışıyorlar, bu bilgi kirliliği içinde. Hayatında hiçbir kitap okumayan cahil insanlar da bu barbar avcıların oltasına takılıyor. İşte bunlar, uygarlık güçlerin soykırımcı projeleri çerçevesinde kendilerine Zazacıyım diyen devşirmelerdir.

Sömürgeci, işgalcı, soykırımcı devletin kuyruğuna takılan bu devşirilmiş Zazalar hem kendi etnik kimliklerini inkar ediyorlar, hem Zerdüst ya da Raha Heqî inancından geldiklerini inkar ediyorlar. Günübirlik yaşayarak dolaylı yollardan Türkçülük ve İslama oynuyorlar. Kimisinin bunlardan hiç haberleri bile yok. Özel Harp Dairesi‘nin kuyruğuna takılmış gidiyorlar. Okumuyorlar, araştırmıyorlar, kendi tarihlerinden haberleri yok. Ama MHP’liler gibi sokak tetikcilerin dilini çok iyi biliyorlar. TC’nin milisleri gibi kendi insanlarına düşmandırlar ve onların diliyle konuşuyorlar. Her birisi Koçgirili Alişêr’in başını düşmanları için kesen Rehber ve bacanağı Şêx Seid’a ihanet eden Binbaşı Kasım Bey (Ataç) gibi sömürgecilere, kendi halkının düşmanlarına çalışıyorlar.

Devlet, MİT ve JİTEM elemanı „Yeşil“ kod adlı Bingöl’lü Zaza Mahmut Yıldırım gibi, en iyi tetikçilerini artık devşirilmiş Zazalardan seçiyor. Devşirilmiş Zazalar hiç kendilerine sormuyorlar mı, acaba neden?

İnsan bu kadar aptal ve cahil olur mu?

İnsan bu kadar kendi katillerine aşık olur mu?

Diyeceğim lütfen kendi geçmiş binlerce yıllık tarihinizi araştırın, okuyun, resmi ideolojilerin yalanlarına bu kadar saf saf inanmayın, bu kadar cahil olmayın, bu kadar kendi katillerinize aşık olmayın!..

Berlin, 10.01.2022

AZAD RONÎ

Yaralanan kaynaklar:

  1. Samuel Noam Kramer, Sümer Mitolojisi
  2. Cemşid Bender, Kürt Mitolojisi -1
  3. Etem Xemgîn, İslamiyet ve Alevilik
  4. Etem Xemgîn, Aleviliğin Kökenindeki Mazda İnancı ve Zerdüşt Öğretisi
  5. Demir Çelik, Alevilik, Raya Heqî
  6. Şerf Han, Şerefname, Deng Yayınları, İstanbul 2009
  7. Herodotos, Tarih
  8. Evliye Çelebi, Seyahatnâmesi
  9. Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri hakkında Sosyolojik Tetkikler
  10. Dr. John Coleman, Rothschil Hanedanlığı
  11. Prof. Egon von Eickstedt, Türken, Kurden und Iraner seit dem Altertum
  12. Terry Lynn Todd, „A Grammar of Dimili /Also Known as Zaza“, First edition1985
  13. Ermeni arşivlerinde, B. Natanyan 1878/Raporlar
  14. Cladius James Rich, „Narrative of a Residence in Koodistan“ 1836
  15. Dr. Friedrich Müller, „Neue Persischen Dialekte /Zaza-Dialekt der Kundensprache“ 1865
  16. Muazzez İlmiye Çığ, Sümerli Ludingirra, Ludingirra’nın Yaşamöyküsü Tablet 1, Kaynak Yayınları, İstanbul 1996, s. 12
  17. Azad Ronî, Berlin Dêrsim 1937-38 Konferansı ve Kürt Soykırımları, Mezopotamya Yayınları, Neuss 1917, s.216)

 

zazalar_kimdir_azadroni_

✍ Azad Ronî Yazdı:

Yıllar önce 1 Ocak 2009’da AKP, Avrupa Birliği’nden fon almak için devlet yanlısı işbirlikçi-koruyucu Kürtlere  TRT Kurdî televizyonunu açmıştı. O zamanlar Avrupalılara, „Kürtçe yasak değil. Artık Kürtlerin de bir televizyonu var. Kürt dili serbest.“ diye propaganda yaparak Avrupa Birliği’ne girmeye çalışıyorlardı. Yalancıların yalanı yatsıya kadar sürdü. Demagojiden başka birşey değildi. TRT Kurdî yıllardır Kürtçe dilinde AKP’nin ve soykırımcı, işgalcı devletin propagandasını yapmaktadır. Öbür yandan devlet Kürt yurtsever ve demokratların kendi olanaklarıyla Kürt kentlerinde açtıkları özel Kürtçe okullar kapatıldı, kapısına kilit vuruldu. İstanbul Kürt Enstitüsü (Enstîtuya Kurdî) özerinde baskılar yoğunlaştırıldı. Sokakta Kürtçe konuşan insanlar, MİT’in organize ettiği kitleler tarafından linç edildi. Kürtçe türkü söyleyen insanlar öldürüldü. Yani Kürtçe, devletin korucular ve devşirmeler için açtığı TRT Kurdî dışında gene yasaktı.

Şimdi 15 Ocak 2022 tarihinde MHP’lı eski ülkücüler, devlet yanlısı işbirlikçi, korucu Zazalar’a „Zaza Televizyonu“ açıyorlar. „Zazalar’ın da bir televizyonu olacak. Türklerin ve Kürtlerin baskısı altında ve yok olmakla yüzyüze bırakılan Zaza dilini geliştireceğiz.“ diye mağduriyeti oynayarak propaganda yapıyorlar. Madem yok olmakla yüz yüze bırakılan „Zazaca’yı“ (Kirmancî’yi) geliştirmek istiyordunuz; peki öyleyse neden o dili konuşan halka Koçgiri’de, Dersîm’de Bingöl-Ahmed’de, Maraş’ta soykırım yaptınız ve hâlâ yapmaya devam ediyorsunuz? diye sorarlar adama. Kadım bir kültürü, bir dili, yok etmek istiyorsanız önce o dili konuşan halkı fiziki olarak, barbarca ortadan kaldırıp yok edeceksiniz. Bu yeterli değilse kılıç artıklarını asimile ederek, dillerini yasaklayarak, her türlü baskı altında tutarak o halkın dilini yok ederseniz, o halk birkaç yüzyıl sonra tümden yok olur gider.

İşte Batı’nın ileri karakolu olan Türkiye, Kürtleri soykırımdan geçirerek, dillerini yasaklayarak, asimile ederek bunu yapmaya çalışıyor. Batı ittifakı daha çok Türkiye üzerinden ama sadece Türkiye değil; Ortadoğu’nun katliamcı, soykırımcı ulus-devletler eliyle yukardan aşağıya doğru pratiğe uygulanan bu Zaza projesi, aslında çok derin, perde arkasındaki küresel uygarlık güçlerin projesidir: ”Zaza dili, Zaza milleti“ diye bilinen bu proje, ulus-devlet çağında 150 yıldan beri Avrupa merkezci milliyetçi ideolojiyle üretilip üzerinde yoğun çalışılan bir projedir. Daha Osmanlı yıkılmadan 50 yıl önceden; ”her ayrı dil konuşan halka bir ulus-devlet verme” İngiliz mantığının yol açacağı “böl-parçala-yönet” siyaseti ile Alman dilbilimci Karl Hadank (1882-1945) ve Prusya İmparatorluğu’n profesörlük unvanı verdiği Oskar Mann (1867-1917) tarafından 1900 yılların başlarında “Zaza dili, Zaza Milliyeti, Zaralara da bir ulus-devlet statüsünü verelim” düşüncesiyle başlatılan bu Zaza projesi Lozan antlaşmasıyla uluslararası Türk-ulus-devlet güvencesi verip, Suriye’de olduğu gibi başka bir isim altında yeniden iktidara getirdikleri yeni İttihatçılara Kürtleri katliam ve soykırımlardan geçirme görevi verildikten sonra bir süre buzdolabına konuldu.

Fakat Kürtlerin 1980 yıllarından sonra Kürdistanın dört parçasında başlayan özgürlük mücadelesi ve “Kürdistan” diye bir devlete sahip olma istemlerinin artmasıyla birlikte başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinde yeniden başlatılan ve yıllarca hazırlığını yaptıkları bu Zaza projesini 1995 yıllarından sonra Türkiye’de tekrar pratiğe uygulamaya koydular. Almanların Berlin Teknik Üniversitesi’nde Zazacı olarak yitiştirdikleri Zülfü Selcan’ı 2012 yılında Türkiye’ye getirip Tunceli Üniversitesi’nde görev vermeleri, 2022’de ülkede açtıkları  Zaza TV  bu projenin birer ayaklarıdır.

Ama dikkat edin, uygulama yeri Kürtlerin yaşadığı kentler ve bölgelerdir. „Zazalar Türktür, Turani ırkındandır. Zazalar ayrı bir millettir“ iddiaların ileriye sürülmesindeki amaç soykırım kıskacına alınan Kürtlerin birliğini bölüp parçalamaktır. Ne yazık ki bazı Kirmancî (Zazakî) konuşan ve sahte cumhuriyet döneminde devşirilip Türkleştirilen Zazalar bu oyuna geliyor. Kimisi, „Biz Horosan’dan gelen Türkleriz“, kimisi „Zazalar ayrı bir millet“ gibi çelişkili yorumlarda bulunuyorlar.

Zaza Federasyonu başkanı eski ülkücü, devşirme Murat Bukan’dır. Yardımcıları eski ülkücü Bingöl Zaza Derneği Başkanı devşirme Muharrem Alan, şu an MHP’den ayrılan İYİ Parti saflarında görünüyor. Öbürü eski ülkücü ve Gerger Zaza Derneği Başkanı devşirme Hasan Aslan. Aslan da aynı zamanda Meral Akşener’in genel başkanı olduğu İYİ Parti’nin Gerger ilçe başkanıdır. Bu özel Harp Dairesi tarafından seçilmiş eski ülkücülerin Kirmancî dilini konuşan yerli halka, yani onların deyimiyle “Zaza milletine” bir faydaları ya da yararları olabilir mi? Kesinlikle Hayır. O Kirmancî dilini konuşan Kürt halkını, katliamcı, soykırımcı ve işgalcı Türk devletinin yanına çekip potasında eriterek Türkleştirmektir. Ve bölüp parçalayarak, Kürtlükten uzak tutmaktır. Kendileri de Kirmancî konuşan Kürt anne ve babadan doğma olmalarına rağmen soyağacı olan etnik kimliklerini inkar ediyorlar, uygarlık güçlerin projeleri çerçevesinde “Zaza milletinden” oldukları iddia ediyorlar.

Daha önce “Avrupa Merkezci İdeoloji Olarak Zazacılık” makalemizde Avrupalıların ‚Zazacılığı‘ nasıl oryantalist bilim insanlarıyla geliştirdiklerini işlemiştik. Bu makalemizide, “Zazalar Kimdir?” sorusunu yanıtlamaya çalışırken, eski ve yeni kaynaklara bakacağız.

Zazalar kimdir?

Eski Kaynaklar

Kirmancî dili binlerce yıl önce, Kuzey Mezopotamya’nın dünyanın kültür merkezi olduğu ve Zagros dağlarından deltaya inerek büyük bir uygarlık kuran Sümerliler döneminde Gutilerin, Lulubi, Lor, Hurri, Kassit, Urartu ve Medler’in konuştukları dildir. O dönemde o kadar gelişmiş ve çok daha geniş bir coğrafyada konuşulan bir dildir ki; önce MÖ. 3000 yıllarında Lulu ve Lorlar’ın (Bugünkü Lolan aşireti) şehir devletlerin resmi dili, sonra Medlerin resmi dili olmuştur. Kirmancî (Zazakî) Kürtçe’nin en eski lehçesidir.  Sümerce’nin iki lehçesinden biriridir. Sümerce lehçesi olan Emesal Hurrilerin Ana Tanrıca diliydi; bugün Kürtlerin konuştuğu Kirmancî lehçesidir.  Bugünkü Dêrsim, Gımgım, Bingöl dağları ve Orta Zagroz’larda yaşayan Lorların önceki ataları olan Lulubi ya da Lulu Aryen halkın ülkesine beş bin yıl önce Lulubium adı verildiğini tarihçiler çok iyi bilir. Gutiler, Lulubiler, Lor ve Hurrilerin hep birlikte hem Semitik tüccarları’n önderliğinde kurulan Akad devletine, hem Asur devletine, hem de Arabistan çöllerinden gelen barbar akınlara karşı binlerce yıl birlikte savaştılar. Düşmanlarına yenik düşmediler. Tarihçilerin Birinci Zerdüşt dedikleri Gutilerin ilk krallarından ve tufanı yaşayan Ziusudra’nın (Riusudra’nın) adı Kirmancî kelimesidir. Sümerliler döneminde kullanılan Z harfi bugün R harfi olarak okunuyor. Z(R)iusudra; yüz uyandı, yüz göründü anlamına geliyor. Üçüncü Zerdüşt’ün kutsal kitabı Avesta Kirmancî (Zazakî) diliyle yazılmıştır. 2600 yıl önce yazılan Avesta Gothalar’dan bir cümle aynen şöyle:

“Tad thwa peresa ereş môi vaoca Ahura.” (Kaynak: Avesta,  Yayına hazırlayan M. Sirac Bilgin, Weşanên Îstituya Kurdî /Mezopotamya Verlag, 1996)

Günümüzün Kirmancî dilinde ise şöyle:

“Îta to ra persena raşt mi ra vace Ahura.”

Eskisi 25 harf, yenisi birbirine benzer 26 harfle yazılmış.

Bunca yıl geçmesine rağmen çok iyi anlaşılıyor ki, ikisi de birbirine çok yakın, aynı dil.

Prof. Dr. Jost Gippert, Dilbilimci O. Mann ve K. Handk gibi bazı dilbilimciler Zaza ve Partça dillerinin Avesta diline yakın olduğunu söylerler.

Zaza kelimesinin kökeni Za kelimesinden geliyor. Za, hem eski çağlarda hem de bugünkü Kirmancî dilinde “yeni doğan“ demektir. Bugünkü Kürtlerin etnik kökenlerini anlatan bir Za’gmuk (Newroz) efsanesinden geliyor.

Yaratılış ve diriliş efsanelerine ait bayramları Guti ve Lulubilerin MÖ. 2.340 yılından beri kutladıklarını tarihçi Cemşid Bender şöyle anlatmaktadır:

„Kürt Mitolojisinin ortaya koyduğu yaratılış efsanesi bu halkın kültür ve coğrafi tarihiyle bütünleşerek uzun süre varlığını korudu. Tarihi belgeler Neolitik çağdan inip gelen bu mitosun İÖ.2340 yıllarında (Akad devleti kurulmadan önce de. A.R.) Guti (ve Lulubi) Kürtlerinin son dönemlerinde ve Gudea’da döneminde var olduğunu gösteriyor. Danimarkalı bilimadamı Arthur Chistensen Newroz ile ilgili araştırmalar yaptığı sırada, bu bayramın yukarda belirttiğimiz gibi Öİ. 2340 yıllarında Gutilerce kutlandığını ve daha sonra Babil’de Tanrıların Baştanrısı Marduk için yaptırdıkları Esağila mabedinde yapılan törenlerin Kürt inancı Êzîdîlik (ve Zerdüşt’lüler) tarafından aynen uygulana geldiğini ortaya koydu. Böylece hem yaratılış efsanesine ait kutlanan dini törenlerin hem de Newroz orijinalinin Kürtlere ait olduğu kanıtlanmış oldu. Arthur Christensen bu konudaki araştırmasını Archives D’Etudes Orientales adlı derginin 14. cildinde yayınladı.

Guti-Gudea (MÖ. 2.150-2.047) döneminde bu bayramın adı Zagmuk’tu. (Lulubi Kürtlerinde kutlanan Za-gmuk bayramı bugünkü Lolan aşireti içende 21 Mart’ta „howtemal“ ve „Newroz“ olarak aynen kutlanmaktadır. A.R.) Bu deyim daha sonraki tarihlerde anılan Newroz’la aynı anlamdadır: Yeni gün. Çünkü Zagmuk’ta gece ve gündüzün eşit olduğu 21 Mart günü kutlanıyordu. Zagmuk’taki Za  eski Kürtçe’de ve şu anki Kırmakcî dilinde ’yeni doğan’ demektir. (Cenneti sulayan ırmaklardan biri olan A.R.) Ünlü Zap Irmağı da ismini Za’gmuk’tan almıştır. Yeni fışkıran su, ilk çıkan pınar suyu, çıkış gözesinde beliren su anlamına gelir.“ (Cemşid Bender,Kürt Mitolojisi 1, Berfin Yayınları, İstanbul 1996, s.59)

Öyle anlaşılıyor ki, Kürtlerin ataları tapınaklarda Za’gmuk bayramlarını kutladıklarından beri uygarlık güçlerin köklerinden dolayı bir gün onlara lakap ismi/nickname olarak  Za-za deyecekleri anlaşılıyor. Eskiden yerli halklara, köy ve şehirlerde yaşayan bir çok insana alay etme ya da dalga geçme anlamında lakap ismi dıştan birileri tarafın verilirdi. Fakat Kürtler kendilerine Zaza demezler. Bu ismin kendilerine dışardan verildiğini bilirler. Bizim Zagros dağları eteklerindeki köyde bir çok insanın lakap ismi vardı. Mehmet adında birinin „Kakuç“/ Çekiç lakap ismi vardı. Kim ona, „Kakuç“ diye bağırırsa, çok kızar kovalardı onu. 

Öncelikle Med İmparatorluğu’n yıkılmasından ve Arabistan çöl merkezci Semavi dinlerin (Musevi, Hıristiyan, İslam) ortaya çıkması, Mezopotamya’nın daha fazla Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinde Sami halkların tek tanrılı din ideolojileri adı altında işgal, yağma, talan ve sömürge bölgeler haline getirmesiyle birlikte giderek bu dil zayıfladı. İlk cennet bahçelerinin kurulduğu, ilk neolotik devrimin gerçekleştiği bu coğrafyadaki erdemli uygarlık yağmalanıp talan edilerek dil, kültür ve inandıkları tanrıları, inançları sömürgeciler tarafından toprağa gömülmek istendi. En son bu Kirmancî dilini, eski güneş kültü yaşan yerli Aryen halkı, aşırı şiddet kullanan İslam’ın ulaşmadığı (Koçgiri, Dêrsim, Gımgım, Bingöl, Wan, Ahmed, Adıyaman, Maraş, Şengal) dağlık bölgelere sıkıştırıldı. Emevi ve Abbasi döneminde Kürtlerin yaşadıkları bölgelerin büyük bir kısmını işgal edip yağma ve talan ederek, İslamı yayma adı altında ganimet toplayan cihatçı Arap orduları kendi dillerini konuşan Kürtlerin dilini barbarca makasla kesiyorlardı; “eski kültürünüzü, örf ve adetlerinizi, inançlarınızı o dille konuşmayın, Kuran diliyle konuşun” diye. İşgal ettikleri Kürtlerin ülkesinde atalarının tarihi eserlerini yıkıyor, Zerdüştlerin kutsal kitabı Avesta’nın da içinde bulunduğu kitapları yakıyorlardı. “Eğer bu eserler Kuran ile uyumlu ise, zaten Kuran olduğu için bunlar gereksizdir. Eğer Kuran ile uyumlu değillerse o zaman yanlıştırlar. Halkın yanlışı öğrenmesi gereksizdir.” diyerek işgalcı Arapların asimilasyonunu derinleştirip yaygınlaştırıyorlardı. Böylece baskı ve şiddet temelinde Arapçayı Kürt halkı arasında konuşan resmi dil, Kürdistan’ı ise Arapların her türlü sömürüsüne tabi tutmaya çalışıyorlardı. Cihatçı Arap orduları dört yüzyıl boyunca Mezopotamya uygarlığını ve Sümer uygarlığın kalıntılarını yakıp yıkarak mezara gömme görevinde yorulunca, bu erdemli uygarlığı yıkıp yıkarak buraları çöle çevirmenin görevini bu kez barbar göçmen Türklere verdiler. Çünkü bu coğrafya onların atalarının değildi; en iyi yıkımı onlar gerçekleştirecekti.

Uygarlık güçlerin Orta Asya’dan gelen barbar göçmen Türk Beylerine devlet güvencesi vererek Selçuklu devletin kuruluşuyla İslamı yayma görevi verdikleri ve bin yılların başından beri de, ulaşamadıkları o dağ bölgelerinde İslam olmayan Zerdüşt ve Êzîdî Kürtler üzerinde katliam ve soykırımlarını hiç ama hiç eksik etmediler. Bu katliam ve soykırımlar hâlâ tüm hızıyla devam ediyor. Ve „Zaza milleti“ projesi bu devam eden katliam ve soykırımların devamı olarak kurgulanıp devreye sokuldu.

Bütün tarihçiler Guti, Lulubi, Lor, Hurri, Kassit, Urartu ve Medler’in bugünkü Kürtlerin ataları olduğu konusunda hemfikirdirler. Kirmancî dili de onların konuştuğu dil olduğuna göre, nasıl oluyor da Kirmancî (Zazakî), uygarlık güçlerin yapay olarak oluşturmak istedikleri “Zaza milletin” dili olur? “Zaza milleti” projesi,  Selçuklu ve Osmanlı döneminde kılıç zoruyla İslamlaştıran çeşitli halkların (Arnavut, Bulgar Rum, Ermeni, Kürt, Laz, Çerkez) ulus-devlet çağında yukardan aşağı doğru zorla Türkleştirilerek, İttihat-Terakki ve ardılları eliyle Anadolu’da yapay “Türk milleti” oluşturma projesi gibi bir şeydir. Kirmancî (Zazakî) Kürtlerin konuştuğu bir dildir. “Zaza Milleti” kelimelerle oynayarak yapay bir ulus yaratmak isteyen uygarlık güçlerin projesidir.

Arap sömürgeciliği Mezopotamya’ya egemen güç olduktan sonra Kürt halkını Sünni-Şii-Alevi diye mezheplere bölüp parçaladılar. Zorla da olsa Müslüman olmak istemeyen Zerdüşt inancındaki Kürtleri de Şii mezhebine yakın, güya sanki öbür halifeler gibi İslam şeriatını istemiyormuş gibi ve mağdur gösterilen Ali taraftarları olmaları adeta teşvik edildi; biraz da ateşi kutsal gördükleri, başlarına kızıl bir eşarp bağlayarak İslam’a karşı savaştıkları için Alev kelimesinden gelen Alevi (hem Zerdüştlülerin kutsal gördüğü ateşi, hem de Ali taraftarlarını çağrıştıran) bir kelimeyi son yüzyıllarda ortaya attılar: Aleviler. Oysa bunlar İslam’dan önce hepsi Zerdüşt’tüler.

Asıl anlatmak istediğim bu değildi tabii. Kürtler ancak Sünni-Şii diye mezheplere bölünüp İslamlaştırıldıktan sonra ülkeleri de önce 1639’da Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla Sünni Osmanlı devleti ile Şii Safevi devleti arasında ikiye bölündü. Sonra da Birinci Dünya Savaşı’nda Semitik tüccarları’n Akadlar’dan beri süren Mezopotamya’nın topraklarına ve siyasi yönetimine sahip olmak isteyen -bugün hâlâ Büyük Ortadoğu Projesi adıyla sürün- tarihsel projeleri çerçevesinde İngiltere ve Fransa eliyle ulus-devletler arasında, Rusya da dahil beş parçaya bölündü. Kürtçe’nin beş ayrı lehçesinin beş ayrı millet olduğu fikri ulus-devlet çağında Sami tüccarın akıllarına geldi. “1.) Kurmanci, 2.) Kirmancî  (Zazakî), 3.) Sorani, 4.) Gorani (Hewrami) 5.) Lorî (Lur). Bir halkın konuştuğu dilin beş lehçe durumuna getirilmiş durumu, Kürtlerin özellikle son bin dörtyüz yıldan beri siyasi İslam’ın baskı, katliam ve soykırımlarından ayrı ele alınamaz. Ülkelerinin Arap ve Türk iktidarları tarafından sömürgeleştirilmiş olmalarından ayrı ele alınamaz. Şiddet kullanan İslam’ın baskıları altında Kürtler kendi eski Aryen kültürlerini, dillerini geliştiremediler. Kürtçe’nin lehçelere ayrılmış doğal halini bile, kötü siyasi amaçları için kullanıyorlar. Her bölgede konuşulan dili ayrı bir halk olarak kabul edip kolay yutulabilir bir lokma haline getirmek, hiç kuşkusuz Kürtlerin ülkelerini dört parçaya bölüp yok etmek isteyen Semitik tüccarları’n ulus-devlet projelerinde yaşayan şeytan aklıdır.” (Azad Ronî, Berlin Dêrsim 1937-38 Konferansı ve Kürt Soykırımları, Mezopotamya Yayınları, s. 350-368)

**

MS.1597 tarihinde Bedlis Hükümdarı Şeref Han tarafından Farsça yazılan ve o dönemde Kürt tarihini anlatan, bir çok kürt kavmi gibi Lor kavminden bahseden Şerefname kitabında Zaza adına ve Alevi kelimesine hiç rastlanmamaktadır. Bu da bize bazı Kürt aşiretlerin o dönemde konuştuğu Kırmackî, Kirmacî, Dilimkî dilinin henüz “Zazaca” kelimesiyle telaffuz edilmediğini göstermektedir. Arabizmin bütün Mezopotamya bölgesini egemenlikleri altına aldıkları ve bu dönemde Sünni Kürtlerin Osmanlı devleti yanına, İslamlaştırılmayan Zerdüşt kökenli Kızılbaş Kürtleri de Şii Safevi devleti yanına çekip ikiye bölerek birbirine karşı savaştırıldığını, Alevi kelimesini henüz kullanılmadığını görmekteyiz.

Bana göre Şeref Han, her ne kadar bir Kürt yurtseveriyse, bir o kadar da Arabizm kültürüyle asile edilmiş, Osmanlı egemenliği altındaki Kürdistan’da, Arap ve Türk sömürgeciliğini kabullenmiş, bugünkü AKP içindeki Kürtler gibi siyasal İslama hizmet eden Sünni bir Kürt Beyidir. Hele Arap ve Türk sömürgeciliğinin önyargılı bir biçimde Kürtleri vahşi ve aşağılık bir topluluk olarak göstermek amacıyla anlattıkları, „Muhammed’in Kürtd’e Bedduası“nı ciddiymiş gibi eleştirisiz bir şekilde aktarması utanılacak bir şeydir. Uygarlık güçleri, Sümerliler’den beri tarihin her döneminde Kürtlerin birliğini engellemek, bölüp parçalamak için siyasi önyargılarla propaganda ederler, krallar, peygamber ve siyasetçiler ağzıyla onlara beddualar ederler.

Örneğin Medler bin yıllık Asur tiranlığını yıkınca bütün Mezopotamya halklarına özgürlük getirdi. İsrailoğulları’nı Babil sürgününden kurtardı. Medler iktidarda olduğu sürece; doğu, batı, kuzey ve güney komşularına saldırmayacaklarını, dolayısıyla o bölgede savaşların kolay kolay olmayacağını çok iyi bilen uygarlık güçleri, her dediklerini yapabilen göçmen bir Persli olan Kyros’u iktidara getirmeyi planladılar. Çünkü İktidara geçecek olan „Kyros’un  rahat durmayacağını, tersine hiçbirini ayırmadan bütün uluslara saldıracağını çoktan biliyorlardı.“ (Herodotos Tarih, s.102.)

Kyros, Med kralı Astyages’ın damadıydı. Semitik tüccarları, onu kayınpederine karşı kışkırttılar. İki yıl boyunca Medlere karşı savaşan Kyros başarılı olmayınca, Med başkomuntanı Harpagos’u birkaç çuval altınla satın alarak Kyros’un tarafına geçmesini sağlıyorlar. Ve böylece göçmen Persli Kyros’u iktidara getiren Semitik tüccarları, hem Asurları yıkan, hem de kanunlar önünde herkesin eşit olduğu, kanunlara uymayı, özgürlüğü ve barışı seven Medler’den intikam almış oldu. Fakat Med başkomuntanı Harpagos’un neden Kyros tarafına geçtiğine dair siyasi önyargılarla öylesine aşağılayıcı, yaralayıcı ve ancak vahşi bir toplumun yapabileceği „iğrenç propagandalar“ yapıyorlar ki, uydurulup yaydırılan bu  hikâyeleri okuyan ve duyanlar iktidarın hiç bir zaman Kürtlerin eline geçmesini istemez. Ve öyle bir niyeti de beyinlere kazmışlar. Herodotos, Med ülkesine kadar gidip savaşan Roma askerleri ve komuntanlarından bu uydurulmuş hikâyeleri duymuş ve ilginçtir, tıpkı Tevrat yazarlarının Daniel’de anlattıkları rüyalı hikâyeler ve aynı benzer ağızla anlatmış:

Güya „Med kralı Astyages, evine çağırdığı Harpagos’un çocuğunu kurban niyetine kesmiş, parçalatmış, pişirtmiş, akşam yemeğine çağırdığı başkomuntanı Harpagos’a yedirmiştir. Astyages, sordu: ‚Et iyi miydi?’ Harpagos, ‚Çok güzeldi,’ dedi. Ve orda hizmetçiler kendisine oğlunun eti olduğunu söylüyorlar. Bu yüzden Harpagos, Kyros’un tarafına geçmiştir.“ ‚Ve böylece iktidar bir daha bu vahşi Kürt toplumun eline geçmemek üzere Perslerin eline geçmiş.’ Hikâye çok uzun isteyen Herodotos Tarih’inde okuyabilir. (Kaynak: Herodotos Tarih, s.60-74)

„Muhammed’in Kürtd’e Bedduası,“ işte bu, -Harpagos’un kendi halkına yaptığı ihanet Bedduası- uydurma Hikâyelerin devamıdır. (Günümüzde de Harpağos’un altın karşılığında kendi halkına yapmış olduğu ihaneti, petrol paraları cebine akıtılan milyarder Barzani ailesi yapmaktadır.) Rum devşirmesi, baba ve kardeş katili Yavuz Sultan Selim’in 1516 yılında Kürdistan seferine çıkarken Kürd’e ettiği beddua ise, Muhammed’in bedduası’nın devamıdır:  

„Kürd’e fırsat verme ya Rab, dehre Sultan olmasın, ayağını çarık sıksın, gönlü huzur bulmasın, vur sopayı, al haracı, karnı bile doymasın, ol çeşme’den gavur içsin, Kürd’e nasip olmasın, vasiyetim oldur ki kim, Kürd bin kere yalvarsın, inanma kanma, yakana bit, kapına Kürd dadandırma.“

Hepsi Semitik tüccarları’n, vekalet savaşçıların eline verdikleri önyargılı siyasi operasyon propagandalarıdır. Kürtler, eğer o coğrafyada devlet kurarlarsa, Sümerlilerden beri devam etmekte olan „Mezopotamya’nın topraklarına ve siyasi egemenliğine sahip olma projeleri“nin (ulus-devlet sisteminde ise Büyük Ortadoğu Projeleri’nin) gerçekleşmeyeceklerini  çok iyi biliyorlar.

Şerefname’de, Arabistan çöl merkezci siyasal İslamın Kürtlerin birliğini engellemek için onları Sünni-Şii, Kızılbaş diye mezheplere ayırıp parçalayarak birbirlerine karşı savaştırdığını görmüyor, henüz İslamlaştırılmayan Zerdüşt kökenli Kızılbaş ve Êzîdî Kürtlerini düşmanmış gibi göstermeye çalışıyor.

Şeref Han, Kızılbaş Kürtler hakkında şöyle yazıyor:

„Kızılbaşlar bu hızla saldırıyı Rum (Osmanlı) ordusuna karşı koymak için ayırmış oldukları birkaç bin kişilik öncü birlikleriyle karşıladılar; eğitilmiş ve tecrübeden geçmiş askerlerden meydana gelen çoğunluklarını da dağın arkasında pusuda gizleyerek fırsatın çıkmasını beklediler. İslam ordusunun öncülüğünde bulunan Kürd kahramanları, kükreyen arslanlar gibi bu Kızılbaşlara saldırdılar ve göz açıp kapayıncaya kadar onları darmadağan ettiler. Tam o sırada birkaç bin eğitilmiş süvariden meydana gelen pusudaki Kızılbaşlar, ansızın dağın arkasından çıktılar ve saldıran Kürdlere birdenbire hücum ederek, bileziğin bileği sarması gibi onları sardılar. Bunun üzerine savaş daha da şiddetlendi.“ (Şeref Han, Şerefname, Deng Yayınları, İstanbul 2009, s.105)

„Mırdasî Hükümdarlarından olan Pir Mansur Egil tarafına gitti ve Egil kalesi yakınlarında Piran köyüne yerleşti… Oğlu Pir Musa’nın  ünü, o yörelerde „Mırdasî ve diğer Kürd aşiretleri ve kabileleri arasında da yayıldı.“  (Şeref Han, Şerefname, Deng Yayınları, İstanbul 2009, s.138)

Şeref Han, Bingöl ve Genç’te Süveydi Beylerini, Pertek ve çemişkezek’te Pîr Hüseyin oğullarını Osmanlı Padişahı Sultan Selim’e bağlı Kürt aşiret Beyleri olarak yazar.

Bin yılların başından sonra bazı İslam devletlerin  kaynaklarında Dûnbelî (Dımılî), Zerzârî, Süveydi, Mırdasî, Dersiman aşiret ve kabile isimleri geçse de bunun, bugün uygarlık güçlerin „Zazalar ayrı millettir“  dediği Kırmac ve Dımılkî  Kürtler olabilir ama Zaza kelimesiyle bir ilişkisi yoktur.

Şeref Han, Lorlar hakkında şöyle yazıyor:

“Zübdet el-Tevarih adlı  kitapta yazıldığına göre ‘Lor’ adının bu kavme verilmesinin hikâyesi şöyle olmuştur:

… Loristan bölgesi iki kısma ayrılır: Büyük Lor ve Küçük Lor. Bunun nedeni, aynı çağda yaşamış olan iki kardeşin 300 (913) yılı dolaylarında ülkelerini yönetmeleriydi. Büyük Lor’un hükümdarının adı Bedir, Küçük Lor’un hükümdarının adı ise Ebu Mansur’du. Bedir’in ülkedeki iktidar dönemi uzin sürdü. Ondan sonra yerine gelen torunu Nasirereddin Muhammed bin Hilal bin Bedir geçti; vezirliğine de Muhammed Hurşid’i getirdi.

500 (1107) yılında 400 kadar Kürt ailesi, Şam ülkesindeki sımaq (Sımak) dağından Loristan’a göç etti.” (Şeref Han, Şerefname, Deng Yayınları, İstanbul 2009, s.30)

Demek ki eski kaynaklarda Şerefname’nin yazıldığı tarihe kadar, lor ismi hâlâ bir Kürt kabilesi olarak geçiyor.

Şimdiye kadar araştırdığımız bütün Arap, İslam, Osmanlı, Rusya ve Avrupa kaynaklarında, ancak 17. Yüzyılından sonra Zazalar ve Zazaca kelimelerine rastlayabiliyoruz. Ondan önceki eski kaynaklarda Zazarlar, Zazaca ve Alevi kelimelerine rastlanmamaktadır. Bu da bize uygarlık güçlerin Batı’da “Avrupa merkezci milliyetçiliğin” geliştirildiği ulus-devlet çağında Kürt boylarına dışardan verilen isimler olduğu gerçeğini gösteriyor.

Şimdi burda çok önemli bir hatırlatma yapalım: 4500 yıl önce, Sami halkların bir avuç elit en zengin, en saldırgan, en gerici hanedan aile reisleri olan Semitik tüccarları; Sümer şehir beyliklerin saraylarına girerek, Sümerlileri yendiler. Aynı şeyi Avrupa’da yaptılar. Önce 1600 yıllarında İngiliz Kraliyet Ailesi’nin sarayına, sonra bütün Avrupa Kraliyet ailelerin sarayına girerek altın gücüyle içten fethederek egemenlikleri altına aldılar. Ardından uluslaşma hareketlerini başlatarak var olan bütün büyük imparatorlukları (Fransa, Çar Rusya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorlukları’nı) parçalayarak Birleşmiş Milletler çatısı altında ulus-devlet biçiminde küçük parçalar haline getirdiler. Şimdi bu ulus-devletlere bütün Batı kurumlarıyla (Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, NATO, Roma Kulübü, 300’ler Komitesi) danışmanlık yapanlar, dünyanın bütün finans merkezlerini, merkez bankalarını, basın ve üniversitelerine hakim olanlar bu uygarlık güçleridir. Kürt soykırımlarını devşirme Türk vekalet savaşçıları eliyle sürdürenler de onlar.

Ve bu yüzden biliyoruz ki, 17. Yüzyılından sonra uygarlık güçleri Batı’da Avrupa merkezci milliyetçiliği geliştirdikleri tarihtir. Batı’da Fransa merkezli uluslaşma hareketleri başlayınca, uygarlık güçleri -kapitalist ulus-devlet çağında- kendi çıkarlarına hizmet eden bir anlayış çerçevesinde bilim insanlarına her ulusa ilk etnik köken hikâyesi bulma görevlerini verdiler.

İngilizlerin kökenini Beowulf destanına bağladılar. Almanların kökenini Nibelungenlied destanına bağladılar. Hintlilerin kökenini Ramayana destanına bağladılar. Eski Çin kaynaklarını araştırarak, Doğu’da uygarlık yıkıcı etmen olarak kullanacakları Türk egemenlik sistemi için Dişi Kurt Asena efsanesini uydurdular.

Beowulf Destanı

İngilizlerin en eski destanı olarak bilinen Beowulf, aslında Anglosaksonlar’dan değil, İskandinavyalılar’dan bahseder. Beowulf adında çok güçlü bir İskandıvav savaşçını şiirsel bir dille anlatan destandır. 3,182 dizeden oluşan bu destan eski İngiliz şiirleri gibi adsızdır. 11. yüzyılda yazıya geçirilen bu şiirsel destan, Beowolf adını 1805 yılında aldı. Ve 1815 yılında ilk kez destan olarak basıldı. İngiliz milliyetçiliği bu destanla şahlandırıldı.

Nibelungenlied Destanı

Almanların „Nibelungenlied“ destanı Ortaçağ olaylarını yorumlayıp değerlendiren hayali bir destandır. 1815 yılından sonra altın gücüyle Alman derebeyliklerini Prusya krallığı adı altında Bismarck döneminde tek bir ulus-devlet çatısı altında birleştiren Semitik tüccarları (O günün Rothschild Hanedanı), Nibelugenlied’i 19. Yüzyılda Almanların ulusal destanı olarak kabul ettirdi. Ejderja avcısı Siegfried bir Alman ulusal kahraman olarak gösterildi. Alman milliyetçili geliştirildi. Ve daha sonra bu ulusal kahraman Hitler olarak Almanlara görünerek, Avrupayı kasıp kavurarak Alman halkını insanlık suçu işleyen suçlu bir duruma getirdi.

Dişi Kurt Asena efsanesi

Eski Çin kaynaklarına göre, çok önceleri totem dinine inanan ilkel Türk kabileleri atalarının, „İki ak köpekten türediklerine inanıyorlardı. Köpek tabularıdır…“(Kaynak: W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 126) Bu, birinci türeyiş hikâyeleri.

Evcilleştirilmiş „iki ak köpek“ totem dininden vahşi „dişi kurt“ totem dinine evrilme aşaması tam da Çin seddin temelinin atıldığı; yani yağma ve talanla geçinmenin yüzlerine kapanacağı zor koşulların ve Batı’ya doğru göçlerin başlanacağı yüzyıllar dönemine denk geliyor:

 „Bunlar Tu-cüe’ler hakkında en eski haberler meyanındadır. Kurt efsaneleri yalnız Tu-cüe’ler için değil, fakat bütün Türkler için tipiktir. Burada bildirilmiş olandan başka, bir de Hie-yen-to (Sir Tarduş)’lar kabilesine ait bir kurt efsanesi vardır.  Bunda, bu kabileye başı kurt başı olan bir adam görünmüş ve mahvolacaklarını bildirmiş. Bu vaka, Şa-do-mi’in başına Yü-du-cün dağın civarında gelmiştir. Bu dağ Türklerin kutsal bir dağıdır.“ (Kaynak: W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 87-88)

TC’nin kuruluşuyla birlikte, „bu kabileye başı kurt başı olan bir adam görünmüş ve mahvolacaklarını bildirmiş“ tarihi köklerinden dişi bir Bozkurt hikâyasi çıkartıldı. Ve Asena adında dişi bir Bozkurt Türk boylarına yol gösterdi diye bir „Ergenekon“ destanı uyduruldu. O vahşi kurt, Türklerin Orta Asya’daki barbar vahşi atalarının ruhunu Anadolu ve Kürdistan’da canlı tutarak, hâlâ yerli halkları parçalayıp yemeye devam ediyor. Ve bu Orta Asya’daki vahşi atalarının ırkçılık ruhu aşılanmış dişi Kurt (Devşirme Türkler) Ortadoğu’da onlarca kadim halkı katliam ve soykırımlarla yok etti. Anadolu’yu bir halklar mezarlığına çevirdi.

**

Elbette son üç bin yıldan biri dünyamızın tanrıları ve 5 bin yıl önce Sümer şehir beylikleriyle hep savaş halinde olan ve bugün Avrupa saraylarını egemenlikleri altına alan Sami tücccarları, Medler’den beri devlet olma haklarını gaspeden ve devşirme Türk vekalet savaşçıları eliyle soykırım kıskacına aldıkları Kürtlerin Sümerliler dönemindeki efsanelerini, destan ve bayramlarını çok iyi biliyorlardı. Guti, Lulubi, Lor ve Hurri Kürtlerin 21 Mart’ta Za’gmuk  (Newroz) bayramı kutladıklarını çok biliyorlardı. Ulus-devlet çağında onları öbür Kürt aşiretlerinden ayırmak için,  ilk kök destanlarındaki Zagmuk bayramlarından, Kürtler vahşi ve cahildir anlamında alay ederek, „Zazaca ayrı bir dildir. Zazalar ayrı bir millettir!“ hikâyesini uydurdular.

2. Bölüm ile devam edilecek…

Berlin, 10.01.2022

AZAD RONÎ

Yaralanan kaynaklar:

  1. Samuel Noam Kramer, Sümer Mitolojisi
  2. Cemşid Bender, Kürt Mitolojisi -1
  3. Etem Xemgîn, İslamiyet ve Alevilik
  4. Etem Xemgîn, Aleviliğin Kökenindeki Mazda İnancı ve Zerdüşt Öğretisi
  5. Demir Çelik, Alevilik, Raya Heqî
  6. Şerf Han, Şerefname, Deng Yayınları, İstanbul 2009
  7. Herodotos, Tarih
  8. Evliye Çelebi, Seyahatnâmesi
  9. Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri hakkında Sosyolojik Tetkikler
  10. Dr. John Coleman, Rothschil Hanedanlığı
  11. Prof. Egon von Eickstedt, Türken, Kurden und Iraner seit dem Altertum
  12. Terry Lynn Todd, „A Grammar of Dimili /Also Known as Zaza“, First edition1985
  13. Ermeni arşivlerinde, B. Natanyan 1878/Raporlar
  14. Cladius James Rich, „Narrative of a Residence in Koodistan“ 1836
  15. Dr. Friedrich Müller, „Neue Persischen Dialekte /Zaza-Dialekt der Kundensprache“ 1865
  16. Muazzez İlmiye Çığ, Sümerli Ludingirra, Ludingirra’nın Yaşamöyküsü Tablet 1, Kaynak Yayınları, İstanbul 1996, s. 12
  17. Azad Ronî, Berlin Dêrsim 1937-38 Konferansı ve Kürt Soykırımları, Mezopotamya Yayınları, Neuss 1917, s.216)
12_eylul_1980_askeri_darbesi_azadroni

✍ Azad Ronî Yazdı:

Soğuk Savaş döneminde Avrupa’da iki sistem vardı. Bu iki sistem birbirleriyle hep yarış halindeydi ve birisinin mutlaka kazanması gerekiyordu. Batı Avrupa’daki kapitalist sistem, Doğu Avrupa’daki sosyalist sistem ile yarış halinde olduğu için finans sektörleri dünyanın bütün kapitalini ya da başka bir deyişle dünyanın en büyük şirketleri bilinçli olarak sadece Batı Avrupa ve ABD’ye yatırım yapıyorlardı.  Öbür ülkelerde de ABD’nin arkasında olduğu askeri darbeler geliyordu. Bu süreçte Amerika emperyalizmin görevi 25 yıl boyunca bütün Latin Amerika ve Ortadoğu ülkelerinde üst üste askeri darbeleri o ülkenin askerleri eliyle yaptırarak, o kırsal bölgelerde sosyalizme geçmelerini önlemeye çalışmaktı. Hatta 21 Nisan 1967’de Yunanistan’da (NATO’ya çalışan) Albaylar Cuntası yapıldı. İşte 12 Eylül 1980 askeri darbesi de, bu ülkeyi gerilere götürüp karanlığa sürükleyen bu askeri darbelerden sadece biriydi. Bütün Türkiye halkı uluslararası o büyük şirketlerin (uygarlık güçlerin) çıkarları için çok büyük acılar yaşadı. Çocuk yaşındaki yiğit evlatları darağaçlarında asıldı. Ülkenin beyin gücü felç edilip öldürüldü. Geri kalan beyin gücü ülkeyi terk edip yurtdışına çıkmak zorunda kaldı.

12 Eylül Askeri darbesini lanetliyoruz!..

Amerika emperyalizmi, Batı kapitalist sistemi kazan diye 1948-1951 yılları arasında Marshal Planı ile Batı Avrupa ülkelerine anti-komünist ve ekonomik destek sağlayarak bilinçli bir şekilde Sovyetler Birliği’ne benzer bir şekilde sosyal devlet programlarını uygulamaya koydu. Amaç sosyalizmin içine girip onun gibi görünüp onu içten sosyal devlet programlarıyla yıkmaktı. Batı Avrupa ülkelerindeki siyasi partilerin hemen hemen hepsi o dönemde seçim propagandalarında, “Sosyalizmi istiyorsanız, onu da biz getireceğiz size” diyerek 1990’larda sosyalist cepheyi yıkıncaya kadar geçici olarak sosyal devleti inşa ettiler. Batı emperyalizmi sosyalist cepheyle sadece ekonomik olarak savaşmıyordu; şiddet, ekonomik, siyasi, politik olarak. Soğuk Savaş döneminde bütün NATO ülkelerinde kurdukları NATO-Gladio’su aydın insanları, yazarları, devrimcileri gizlice sürekli öldürüyordu. Aynı Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’ne karşı Osama bin Laden, Saddam Hüseyin gibi terörist ve diktatörlere para, silah verip destekliyorlardı.

‘Yeşil Kuşak Projesi’yle de bütün İslam ülkelerine de, “kendi ülkenizde İslam propagandası yapan” diye para verip desteklediler. Amerikaların bu emrine yerine getiren Yahudi devşirmesi ve CIA Türkiye İstasyon Şefi Paul Henze’nin, “Ankara’daki Çocuklar Başardı!” dediği ve Amerika politikacıların Küba Batista’sı sahsında yetiştirdikleri bu tür diktatör çocuklarına, “Bizim oruspu çocuklarımız” dedikleri Kenan Evren, ABD’nin programları doğrultusunda Türkiye’de Alevi köylerine bile cami yaptırarak İslami propaganda başlattı. ‘Yeşil Kuşak Projesi’ döneminde başlatılan bu İslam propaganda ve çoğalan İmam Hatip okullarında verilen İslami eğitim sonucunda önce İslamcı ‘Reha Partisi’ni iktidarın ortağı yaptılar; sonra AKP’yi tek başına iktidara getirdiler.                                                                                             

ABD’nin gizli örgütü CİA de El-Kaide terör örgütünü örgütledi. Afganistan’da Sovyetlere karşı kullandı. Sonra “İslam propagandasını yapın” diye finanse ettikleri İslam ülkelerinden İslamcı cihatçıları toplayıp Afganistan’a gönderdiler, Sovyetler Birliği’ne karşı yıllarca savaştırdılar. Sovyetler Birliği’n İşi bitince, bu kez kendi adamları olan Osama bin Laden’i, Saddam Hüseyin’i, El-Kaide örgütünü iki yüzlüce bütün dünyaya düşman ilan edip Ön Asya’da da savaşlarını sürdürmeye devam ettirdiler. Ve o savaşlar hâlâ Suriye ve İran üzerinden Ortadoğu’da devam ediyor.

Amerikalıların Kenan Evren eliyle yaptırdıkları 12 Eylül 1980 Askeri Darbe’nin ağır bilançosu:

1.) Amerikaların emriyle yapılan askeri darbeden sonra ve hemen hemen her askeri darbe ile birlikte Batı ittifakı tarafından aktif hale getirilip (1961 Anayasası ile kurulan sivil-asker danışma organı olarak kurulan Millî Güvenlik Kurulu gibi) Meclis’in dolayısıyla halkın iradesini hiçe sayan ve kendi ajanlarını içinde bulundurdukları Milli Güvenlik Konseyi ile taşı gediğine koydular; ola ki iktidardaki sivil hükümet ya da tek adam rejimi dediklerini yapmadığı zamanlarda MGK devreye girecek! Oysa görünüşte herkes “bağımsız ülke” halk tarafından seçilen sivil siyasetçiler tarafından yönetildiğini sanır. Batı’nın kurgulayıp inşa ederek kapitalist sistem içine aldıkları Türkiye’de işler öyle yürümüyor işte! Gerçek Türklerin azınlıkta ve çok az Türkün olduğu bir ülkede adını TSK koydukları devşirme Türk Ordusuna yükledikleri görev çok açık; Osmanlı dönemindeki gibi yerli halklara sürekli baskı uygulayacak olan “Modern Yeniçeri” Ordusu, gerekirse halkın iradesini gasp ederek seçilmiş sivil hükümetlerin ve yöneticilerin üzerinde -Osmanlı’nın Hıristiyan, Zerdüşt ve Êzîdî inancındaki halklardan kaçırıp İslamlaştırdıkları çocuklarından oluşturdukları Yeniçeri ordusunun padişah üzerinde yaptıkları kanlı darbeler gibi- kılıcını sallandırabilir; anayasal sınırların dışına çıkabilir, perde arkasında denetim, yönlendirme ve gerekirse darbe mekanizmasını çalıştırarak iktidara müdahale etme yetkisine sahip olacak şekilde kurgulanmışlardır. Batı ittifakının tercihi her zaman bağımsız hareket eden sivil bir hükümetten çok kontrol edebilir askeri bir yönetim şekli olmuştur. Bu yüzden Türkiye tarihi, askeri darbeler, darbe girişimleri, askeri Muhtıralar ve sıkı yönetimler tarihidir.

2.) Milli Güvenlik Konseyi; 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi ile ülke yönetimine el konulmasıyla halkın iradesinin yansıdığı parlamentoyu feshederek yasama yetkisini kullanmak üzere kurulmuş ve 7 Aralık 1983 genel seçimlerine kadar Türkiye’nin iç ve dış politikasına ilişkin uluslararası büyük şirketlerin çıkarları doğrultusunda çalıştı ve Özal’ın hazırladığı 24 Ocak Kararları gibi bütün kritik kararları tek başına Batı uygarlığın lehine aldı ve pratiğe uyguladı.

3.) Nasıl ki, çok uluslu ve çok ortaklı bir anonim şirket olarak kurdukları bankanın adını “Türkiye Merkez Bankası” olarak koydular. Ortadoğu’da çok uluslu ve çok ortaklı anonim şirketlerin, ulus-devletin ve Batı’nın enerji kaynaklarının bekçiliğini yapan, halkın iradesini hiçe sayan, Meclise ve yasalara emir komuta merkezinden emir geldikçe ipotek uygulayan inkarcı ve imhacı faşist İttihatçı zihniyete sahip askeri vesayetin adını da “Milli Güvenlik Konseyi“ (MGK) koydular, uygarlık güçleri.

4.) Amerika ve İngiltere’deki derin devlete bağlı olarak çalışan Türkiye’deki derin devletin merkezi sayılan MGK; ülkesini seven ve Türkiye’yi demokratikleştirmeye çalışan halkın akademisyen, aydın, yiğit çocuklarına kolayca “terörist ve vatan haini” damgasını yapıştırıp “devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü” diye başlayan soyut kelimeler ve bahanelerle cezalandırarak kimisini cezaevine gönderiyorlar, kimisini darağaçlarına asıyorlar. Oysa asıl vatan hainleri toplumun beyin gücünü yok eden, kendi halkın çıkarlarını ve iradesini hiçe sayıp gizlice Amerika’nın derin devletine (dış güçlere, yani 300’ler Komitesi’ne) çalışanlar ve yüz yıldır İngilizlerin planları çerçevesinde -Kürtler gibi- yerli hakları düşman olarak görüp katliamlardan geçirenlerdir. Ülkenin çocuklarını, çalışan beyinlerini Batı’nın çıkarları için bu kadar kolay harcayanlardır.

5.) Batı ittifakının çıkarı için Amerika ve İngiliz askerlerin yerine kendi ülkenin köylerini yıkıp yakanlar, yazarlarını, aydınlarını, bilim insanlarını hapse atıp harcayarak beyin gücünü yok edenler, akademisyenlerini, öğretmenlerini ve kamu çalışanlarını görevlerinden atıp topluma büyük katliamlar, kıyımlar, acılar yaşatan darbeciler ve diktatörler ülkenin geleceğine ağır darbeler vurmuş olan en büyük vatan hainleridir.

Batı ittifakı ile işbirliği yaparak vatanı yağmalayanların vatansever; vatanı ve coğrafyasını gerçek anlamda sevip savunanların ise vatan haini ilan edildiği bir ülkenin devşirme yöneticileri en büyük vatan hainleridir.  Her zaman vatan hainliklerini halkın çocuklarının üstüne atarak saltanatlarını sürdürüyorlar. Bunlar Osmanlı yıkılmadan önce özel olarak yetiştirilmiş Batı’nın İttihat Terakki zihniyetindeki ajanlarıdır.

6.) Batılıların çok ortaklı anonim şirketi nasıl ki “Türkiye Merkez Bankası” ise, Batı uygarlığına ve IMF’ye askeri istihbarat ve darbe mekanizması alanında çalışan, ülkenin siyasi karalarını tek başına alan legal örgütün adı da MGK’dır. Anayasayı ve parlamentoyu Batı’nın çıkarları için istediği zaman keyfince rafa kaldırarak kendilerini Olimpos Tanrıların bekçileri olarak görüp yasa üstü ilan ederek Meclis’in dolayısıyla halkın iradesini hiçe sayarak ülkeyi Batı çıkarları doğrultusunda kaosa sürükleyen bu kurulu da halk artık kabul etmemeli, deşifre edilmelidir.

7.) Kimin ülkeyi yönettiğinin farkında olan dönemin başbakanı Süleyman Demirel yavaşça şapkasını alıp görevden ayrıldı.

8.) Siyasi partiler kapatıldı. Zaten pek uygulanmayan Anayasa tümden uygulamadan kaldırıldı.

9.) 7 Kasım 1982’de ‘Darbe Anayasası’ ve Kenan Enver’in cumhurbaşkanı seçilme oylaması baskı ve korku altında tutulan halkın yüzde 92,3 oyuyla kabul edildi.

10.) Kenan Enver yüzde 92.3 oyla cumhurbaşkanı seçilince Aziz Nesin, “Daha önce Türk milletin yüzde atmışı aptaldır demiştim. Şimdi o sözümü geri alıyorum. Ve şöyle düzeltiyorum: Türk halkın yüzde 92’si aptaldır.” diyordu. Evet, ırkçı faşist devletin her tür katliamlarını, soykırımlarını, işkencelerini, askeri ve sivil darbelerini örtbas etmek için yöneticilerin Avrupa merkezci Türk milliyetçi propagandalarını kolayca yutacak kadar aptal insanlardı. Fakat burada da ironik bir çarpıtma da vardı. Aziz Nesin; Türkiye’nin asimilasyon politikasından geçirip Türkleştirerek kendi kültüründen uzaklaştırıp kültürsüzleştirdiği Arnavut, Bulgar, Laz, Çerkez, Rum, Ermeni, Süryani ve Kürtlerin hepsini Türk olarak görüyordu. Halbuki Türkiye’de gerçek Türkler çok azınlıktaydı ve bunlar hiçbir zaman ne iktidara geldiler, ne de iktidardan hoşnuttular!..

11.) 14 bin kişi Türk vatandaşlığından çıkarıldı (Bundan birisi de bendim. Kürtçülük propagandasından dolayı bana verilen 1 yıl 6 aylık cezayı yurt dışından gidip yatmadığım için, vatanı Amerika’nın çiftliği olarak bilip gören Türk generalleri beni vatandaşlıktan atmışlardı. İyi ki atmışlardı. Türk Generalleri ve politikacıları kendilerini öylesine Batı emperyalizmin hizmetine adamışlar ki, Türk vatandaşlarını insan olarak görmüyorlar, insan hakları onların umurunda değil, her konuda Türk vatandaşlarına zorluk çıkarmaktan başka bir iş yapmıyorlar. Böyle İttihatçı zihniyete sahip general ve politikacıların yönettiği devletin vatandaşı olmak beni utandırıyordu zaten).

12.) On binlerce kişi “düşünce suçlusu olarak gözaltına alınıp; sorgu merkezlerinde işkencelerden geçirildi.

13.) Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.

14.) 512 kişiye idam cezası verildi.

15.) 299 kişi cezaevlerinde, 14 kişi açlık grevinde olmak üzere toplam 313 kişi cezaevlerinde öldü.

16.) 95 kişi çatışmalarda öldürüldü. 16 kişi kaçarken öldürüldü.

17.) 73 kişiye “doğal ölüm raporu” verildi. 43 kişinin “intihar ettiği” bildirildi.

18.) 35 bin kişi siyasi mülteci olarak yurt dışına çıkmak zorunda kaldı.

19.) 171 kişi sorgu merkezlerinde gözaltındayken ‘Atatürk ilke ve inkılapları’ doğrultusunda işkenceden geçirilip öldürüldü.

20.) 939 film Batı’nın çıkarları için sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.

21.) İki bin üzerinde kitap, dergi, magazin Batı’nın çıkarları için sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.

22.) Amerika’nın çıkarları için sakıncalı bulunan gazeteler 300 gün boyunca basılmadı.

Berlin, 12 Eylül 2026

Azad Ronî

Der Untergang de Somanlı Reiches

✍ Azad Ronî Yazdı:

İttihatçılara ırkçı İngiliz aşısı

İngiliz misyonerlerin kafalarına yeni hafıza yükledikleri İttihat ve Terakki Cemiyeti‘n ırkçı üyelerinin hiçbirisinin ruh sağlığı ve akıl dengesi yerine değildi. Hiçbirisi de Türk değildi. Batı’nın Doğu’daki vekalet savaşçıları olarak Ermeni, Pontus Rum, Süryani ve Kürt soykırımlarını gerçekleştirerek insanlığını ve ahlakını yitiren İttihatçılar kendi ırkçı ideallerinin, tutkularının, arzularının ve egolarının pesinde koşarken, ‘Olimpos Tanrıları’nın tarihsel projelerini çerçevesinde 600 yüzyıllık koca bir Osmanlı İmparatorluğunu çöküşe götürdüklerinin farkında bile değillerdi. Akılsız oldukları ve dış güçlerin, “yerli halkları ya katledeceksiniz ya da Türkleştireceksiniz! Onları katletmeseniz burası size vatan olmaz!” diye gizli ve ırkçı Siyonist emirleri yerine getirdikleri için savaş suçlusu durumuna düşmüşlerdi ama bundan hiç ders almadılar.

Sonunda Enver ve Talat Osmanlı ordularını Ege Cephesi’nden çekme karşılığında 10 milyon dolar, Filistin Cephesinden çekme karşılığında 2 milyon dolar silah tüccarı Zaharoff aracılığıyla Britanya Başbakanı Lloyd George’dan alarak yurtdışına kaçacaklardı.[1] Enver 27 Ocak 1918 günü Cenevre’de adamı Abdülkerim aracılığıyla görüştüğü Zaharoff’undan İsviçre’deki banka hesabına yatırılan parayla rüşveti aldı. Sık ve gizli pazarlıklar yapılırken Abdülkerim defalarca silah tüccarı Zaharoff ile görüşüp görüşüp tekrar Enver Paşa’nın yanına geri döndü. Enver’in korkusu, “ya bu rüşvet olayı ortaya çıkarsa?!’ Enver, “parayı bana verin, şartları kabul ediyorum ama bana para verdiğinizi hiç kimseye söylemeyin!” demiş olmalı ki; Zaharoff, “benim param değil ki, sana veriyim kimseye söylemeyeyim. Britanya’nın parası. Lloyd George anlaşma sağlanırsa bu parayı sana vermemi istedi. Onun haberi olmadan olmaz!” gibi pazarlıklar da söz konusu olunca bir orta yol bulmaya çalışmışlar. Zaharoff’a Paris’e gittiğinde, en azında “Enver paranın bir kısmını geri ödedi” diye yaz ki ülkeme ihanet ettiğim ortaya çıkmasın diye anlaştılar. Bu planda Mustafa Kemal’e de 8 ay sonra, 19 Eylül 1918’de Nablus Meydan Savaşı’nda 7. Ordunun komutanı olarak Osmanlı ordusunu Filistin Cephesinden çekme karşılığında, savaş suçlusu olarak deşifre olup yurtdışına çıkacak olan Enver’in yerine İttihatçıların yeni önderi olacak ve Osmanlı mirası kendisine devredilecekti. Bu yüzden Türkiye’deki İslamcılar haklı olarak Mustafa Kemal için, ”Filistin Cephesi’ndeki hain” diyorlar. Osmanlı’nın Filistin Cephesi’nin çökmesi gerekiyordu; çünkü Britanya Krallığı’nı hegemonyaları altına alan Semitik tüccarların tarihsel plan ve projeleri çerçevesinde Filistin’de 30 yıl sonra bir İsrail ulus-devleti kurulacaktı. Filistin Cephesi çökmeden İsrail ulus-devletin kurulması mümkün değildi. Beyaz Türkler tarafından Birinci Dünya Savaşı sonunda kurulacak olan Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonunda kurulacak olan İsrail ulus-devletin ön koşulu ve güvencesi olarak kurulacaktı.

İngilizler Mondros Mütarekesi’ni Osmanlıya imzalattıktan hemen sonra, daha İstanbul’u işgal etmeden önce padişahın sadrazamı Ahmet İzzet Paşa üzerinden Filistin Cephesinden askerlerini geri çeken Halep’teki ajanları Mustafa Kemal’i İstanbul’a çağırıyorlar. Mustafa Kemal, başka bir gün değil, tam da İngilizlerin İstanbul’u işgal ettikleri 13 Kasım 1918 günü İstanbul’a geliyor. Annesinin İstanbul’da evi olmasına rağmen annesinin evine gitmiyor, İngiliz ajanların, subay, asker ve gazetecilerin olduğu Pera Palas Oteli’ne yerleşiyor.

Mustafa Kemal ertesi gün otelde Daily Mail gazetesinin muhabiri ve Aubrey Herbert’in arkadaşı George Ward Price ile buluşuyor, kendisine görev verecek olan İngiltere politikacı ve askerlerine söyle sesleniyor: “Eğer İngilizler Anadolu için mesuliyet kabul edecek olurlarsa, tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir salâhiyeti dahilinde hizmetlerimi arz edebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim.”[2] “dedi ve kendisini Karadeniz Ordusu’nun başındaki Korgeneral Harington ile görüştürmesini istedi.”[3]

Batırttıkları gemiyi kurtarmaya çalışacaklarını iddia eden ve kendilerini milliyetçi, dinci ve kurtarıcı kisvesi altına gizleyen iki yüzlü aynı zihniyetli İttihatçıların yeni önderi Mustafa Kemal kurdukları ya da temelini yanlış atttıkları sahte cumhuriyette, yüzyıldır Avrupa merkezci ırkçı Türk ideoloji ve yobaz Arap dinci kültürüyle Anadolu ve Kürdistan’da her ırktan, her inançtan herkesi Türkleştirip İslamlaştırmaya çalışırken; bir yandan düşman gördükleri Kürt vatandaşlarıyla sürekli savaş onları bitirirken, öbür yandan kurtarıcı rolü ile halkı kandırıp aldatmayla yetinmeyip onların 12-13 yaşlarındaki kız çocuklarına tecavüz ederek yozlaşacak devşirme bir toplumun temelini atıyorlardı. M. Kemal’in Ankara’da Yatılı Okuldan aldığı 12-13 yaşlarındaki kız çocuklara tecavüz ettiği, bu olayın Meclis’te konuşulmasından sonra M. Kemal’in korkup kızı yaveri ile evlendirdiğini, yaverini de terfie ettiğini gürültülü olayını İttihatçı arkadaşı Rıza Nur, ‘Hayat ve Hatıratım” kitabında anlatılıyor.[4]

Ve toplumun ahlaki pusulasını yitirerek Osmanlı gibi tümden çöküşe götürdüklerinin farkında bile değillerdi. Artık Türkleştirilip Batı’nın birer askeri durumuna getirilen hiçbir devşirme Türk, her dönemdeki diktatörün sözünden çıkmayan suskun şizofren bir İngiliz ya da Batı askeridir. Çünkü milliyetçiliği ve dini satışa çıkaran yobaz ve kafasında ırkçı çip bulunan diktatör önderlere adeta Tanrı gibi inanıp tapıyorlar. O diktatörler ki, kendi halkına ve yerli halklara düşman edilmiş Batı genelkurmaylarıdır! O diktatörler ki, Osmanlı padişahından daha fazla sözünü dinliyorlar. Ve artık ülkenin sahibi olan diktatörlerin sözünün ve kararnamelerin kanun olarak geçerli olduğu o ülkede hiç kimse işkenceye, katliama, soykırıma, eşitsizliğe, soyguna, yağma talana, mafyacılığa, açlığa, işsizliğe, doğa talanına, adaletsizliğe, hukuksuzluğa, diktatörün hırsızlığına ve pedofil sapkınlığına ses çıkarmıyor!

Diktatörlerin baskıcı rejimleri herkesi korkutup susturmuş! Korku hepsinin insani vicdanlarını kör etmiştir! Susmayan vicdanlı insanları ya öldürüyorlar ya da kanunsuzca cezaevine atarak cezalandırıyorlar. İslam’ın ileri karakolu olarak Anadolu’ya yerleştirilen yağmacı Selçuklu ve Osmanlı’dan sonra da küresel güçler Doğu’da vekalet savaşçıları olarak kullanacakları uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin ordularını yerli halkları katleden ve kendi hataları içine hapsedilmiş bir şekilde kurgulayarak insani ve ahlak değerlerini yitirmiş, kanunlara, yasalara, mahkeme kararlarına uymayan çürümüş bir toplumun ve sistemin devşirme koruyucularının mal mülk, yağma talan, ganimet pesinde koşan bir Türkçülük pazarın oluşmasını beraberinde getirmiştir.

Bu, küresel uygarlık güçlerin bin yıldan beri Doğu’da yerli halkları yok etme görevi verdikleri ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi’nde hiç kimse güvende değildir!

Uygarlık güçleri nasıl ki, Selçuklu ve Osmanlı devletlerini Anadolu ve Kürdistan halklarını İslamlaştırmak için, yani yağmalarını örtmek için İslam bayrağı altında o bölgeye yerleştirmişlerse, o uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin devamı olan Türkiye’yi de Anadolu ve Kürdistan halklarını Arabistan merkezci ve hiç değişmeyen gerici çöl kültür geleneğin tabularıyla örülü bir ideoloji olan İslamlaştırmanın yanı sıra, ulus-devlet çağında ise Avrupa merkezci Türk ırkçılığı ile yetiştirip iktidara getirdikleri İttihatçılar eliyle katliam, soykırım ve asimilasyon politikalarıyla Türkleştirmektir! Uygarlık güçlerin Türkiye’ye verdiği ve biçtiği görev budur! Batı’nın vekalet savaşçısı askerini Avrupa merkezci Türk milliyetçiliğiyle yetiştirmek ve yerli halklara karşı savaştırmaktır! Beyaz Türklerin kurduğu Türkiye’nin görevi sürekli yerli halklar olan Ermenileri, Rumları, Süryanileri, Kürtleri yok etmektir! Görevi yerli halkları yok etmek olan suçlu ve katliamcı bir devlet Kürt sorununu çözebilir mi? “Kürt anasını görmesin!” İttihatçı zihniyet Kürt sorununu çözebilir mi? Hayır.

Türkiye ne Kürt sorununu çözer, ne de demokratikleşir!

Yüz yıldır oyalama siyaseti ve hiçbir zaman yerine getirilmeyen sözlerle kurumsal faşizmin ömrünü uzatıyorlar.

İttihatçı zihniyete sahip Meclis Komisyonu’n raporunda

ne Kürt sorunun çözümü var, ne Türkiye’nin demokratikleşme süreci var

Biliyoruz ki, İttihatçı zihniyete sahip devşirme Türk politikacıların raporlarında, kanunlarında ve Türk anayasalarında Ermeni’ye, Kürde, Pontus Rum’a, Süryani‘ye ve onların kültürlerine, inançlarına yer yoktur; Türklük dışında bütün halkları, Sünni İslam dışında bütün inançları yok etme vardır. Tekleştirme vardır. Tek tanrı, tek ırk zihniyeti vardır. Bu tek tanrı, tek ırk zihniyetinin hangi maskeli yeryüzü tanrılarımıza ait olduğunu yukarda özetle aktardığımız gibi çok iyi biliyoruz.

Cumhurbaşkanı Turgut Özal, “Kürt sorunun çözümü kapsamında eyalet sistemi ve federasyonu konuşabiliriz” diye PKK lideri Abdullah Öcalan ile iletişime geçtiği için 1993’da zehirlenerek öldürüldü. İsrail Başbakanı Yitzhaz Rabin Oslo Barış Anlaşması ile Filistinlilerle barış sürecini başlattığı için Siyonistlerin kullandığı Yahudi radikal Yigal Amir tarafından 1995’de öldürüldü.

Uygarlık güçleri planladıkları savaşlarda halkları birbirine kırdırmak için bu sorunları çözmek istemiyorlar. Çözmek isteyeni de kendi vekalet savaşçıları eliyle öldürerek herkesi tehdit ediyorlar. İsrail devletin nasıl belki de yüzyıllarca uğraşacak bir Filistin sorunu varsa, artık Türkiye’nin de bir Kürt sorunu vardır. Ne İttihatçı zihniyetine sahip Devlet Bahçeli, ne de Erdoğan bu sorunu çözer; onlara verilen görev çözümsüzlük, ‘Kürtleri oyala.’ Çözecekleri an öldürüleceklerini herkesten çok iyi biliyorlar.

Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 2026’da hazırladığı raporda, ne demokrasiden söz ediyor, ne de çözülmesi gereken Kürt sorunun adı konulmuyor. Bir sorunun adını koymadan, o sorunu çözmeniz mümkün değil. Kendilerini aptal yerine koyarak sorunun nedenleriyle değil, sonuçlarıyla uğraşıyorlar. Herhalde bu yüzden Komisyon da çözümsüzlüğü üretmek için sorunun sonuçlarıyla uğraşarak, doğal haklarını isteyen Kürtlerin hak arayışlarını, özgürlük taleplerini, ana dillerinde eğitim hakkını, adaletli olma, uluslararası hukuka uyma ve eşit yurttaşlık istemlerini “Terör” kelimesiyle damgalayıp çarpıtarak yanlış kavramları kullanıyor. Adını koyamadığı Kürt sorununa, “Terör sorunu” diyor. “Terör sorunun kalıcı çözümünün demokratikleşme ile olacağını” belirtiyor. Ama İttihatçı zihniyetle yönetilen Türkiye’de demokratik sistem yok ki, resmi ağızla “Terör sorunu” dedikleri Kürt sorunu çözülsün! Demokratikleşmenin önünü Kürt sorunu kapatmış. Eğer Kürt sorunu mantıklı ve akıllı yollarla çözülürse -ki bu da bilgi ister, beceri ister- Türkiye kendiliğinde demokratikleşir.

Avrupalıların oluşturduğu ve Batı’nın çıkarlarına hizmet eden ırkçı hafızaya sahip olan vicdansız İttihatçılarda affedersiniz ama gerçekten eşek aklı vardır; (bütün canlılara düşman edilmiş faşist zihniyetli İttihatçıları eşeğe benzettiğim için Eşek’ten özür diliyorum.) bu yüzden akılla, mantıkla değil içgüdülerle ve önlerine atılacak otun ölçüsüyle hareket ederler, girişip yenildikleri savaşları, katliam ve soykırımların insanî, ahlâkî veya mantıksal vicdanî hesabını vermeyen, sorgulamayan, yüzleşmeyen pis iğrenç varlıklardır. Korktukları ve kariyerlerinin biteceğini bildikleri için yaptıkları katliam ve soykırımlarla yüzleşmek istemeyen ama suçluluk duygusu içinde yaşayarak, gerçeği bilerek ve görerek hâlâ yalanlara inanmak, İngiliz aşısıyla aşılanan İttihatçıların aptallığını gösterir.

Bu ülkede aptal İttihatçı zihniyete sahip olan ve insanca akıl yürütmesini becermeyen, hukuku olmayan, demokrasiden anlamayan ve Türklük pazarında beslenen devşirme Türkler ne Kürt sorununu çözerler, ne de bu ülkeyi demokratikleştirmeye çalışırlar. Eşek olmaya devam ederler. Ta ki, Irak gibi, Suriye gibi, İran gibi hizmet ettikleri Batı sahiplerinden birileri o eşeğin sırtına biner ve füzeleriyle tehdit ederek Kürtlerin ve dünya halkların baskılarını kastederek, “kargalar gözümüzü oydu, ekonomik durumumuz kötüye gidiyor, çöz ulan bu Kürt sorunu!” deyince kadar çözmezler! Çözdükleri anda da kendileri çözülürler. Çünkü İttihatçılara verilen görev Ermenileri yok ettikleri gibi Kürtleri de bu coğrafyada yok etmektir!

20.06.2026

Azad Roni

Kaynaklar:

[1]. Jonathan Schneer, The Balfour Declaration, Bloomsbury 2010, Kapitel 26  

[2]. G. Ward Price, Extra-Special Correspondent, 1957, s. 104

[3]. Mehmet Hasan Bulut, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2020, s.347

[4]. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, İşaret Yayınları, cilt 3, İstanbul 1992, s.182. 

Der Untergang de Somanlı Reiches

✍ Azad Ronî Yazdı:

Yeryüzünün maskeli tanrıları olarak uygarlık güçleri

Dünyayı emperyalist hegemonyalarına alan küresel uygarlık güçlerin derin tarihsel pusula fotoğrafını yan yana koyup görmeden yaşanan olayları doğru analiz etmek mümkün değildir. Bu yüzden onlara hizmet eden bölgesel hegemonyaları ve kurdukları ulus-devletlerin iktidarlarına ırkçılık aşılayarak getirdikleri vekalet savaşçılarının hikayesini kısaca özetleyerek kendi halkına düşman edilmiş İttihatçı zihniyetin çıkmazına geleceğiz.

Binlerce yıl Sümer şehir beylikleriyle savaş halinde olan Semitik tüccarlar, sonunda hile ile Sümer Kraliçesi Kubau sarayına içki satıcısı olarak girip Sümer şehir beyliklerini teker teker ele geçirdikleri gibi, Museviliğin bir kolu olarak Avrupa’ya Hristiyanlığı yaydıktan sonra önce İspanya Kraliçesi İsabella sarayına girerek Avrupa kralların saraylarını teker teker hepsini ele geçirdiler. Uygarlık coğrafya değiştirmişti. Onlar da uygarlığın peşinden Arabistan Yarımadası’ndan ve Mısır’dan Semavi dinlerin maskeli tanrıları olarak uygarlığın peşinden Avrupa’ya göçmüşlerdi.

İşgal ve sömürü düzenlerinde boyun eğmeyi ve sabretmeyi öğreten Kutsal Kitaplar!

1450’lerden sonra bütün Avrupa kralların sarayları gibi, İngiltere Kraliyet sarayını da altın gücüyle hegemonyaları altına aldıktan sonra derin tarihsel planlarını gerçekleştirmek için Avrupa zengin Aileleri de kendi etraflarında “Olimpos Tanrıları” gücünde çok iyi organize eden Semitik tüccarlar, klasik Avrupa sömürgeciliğini Afrika ve Latin Amerika ülkelerine götürüp yayacak olan misyonerlerin eline orada yerli halklara versinler diye İncil’i verdiler. Çünkü Semitik tüccarların Arabistan merkezci gerici çöl kültür geleneğiyle inşa ettikleri tek tanrılı Semavi dinleri bu dünyada sömürülecek insanlara boyun eğmeyi ve sabretmeyi öğretir. Afrika’da ülkesinin bağımsızlık kazandığı 1964 yılından 1978 yılına kadar Kenya başbakanı olan Jomo Kenyatta, 1952 yılında İngiliz sömürge yönetimi mahkemesinde yargılandığı sıralarda şöyle diyordu:

”Avrupalılar geldiklerinde onların ellerinde İncil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. İncil’i elimize verdiler; bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda ise bizim elimizde İncil, onların ellerinde ise topraklarımız vardı.”

Jomo Kenyatta Kürdistan’da doğmuş olsaydı ve sömürge yönetimi mahkemesinde yargılansaydı şöyle diyecekti:

”Araplar din kılıf altında ülkemizi yamalayıp talan ederek işgal etmek için geldiklerinde onların ellerinde Kuran, bizim elimizde ise verimli Mezopotamya topraklarımız vardı. ‘Kuran varken öbür kitapları okumanıza gerek yok’ deyip kitaplarımızı yakarak Kuran’ı elimize verdiler; bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi, sabretmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda ise bizim elimizde inandığımız Kuran, onların ellerinde ise dört parçaya bölünmüş topraklarımız vardı.”

Arabistan’ın gerici çöl kültür geleneğiyle tek tanrılı Semavi dinlerini inşa eden Semitik tüccarlar, 1800 yıllarından sonra dünyada var olan bütün imparatorlukları Kürdistan gibi parçalayıp, dünya halklarını Avrupa merkezci ırkçılıkla birbirlerine düşman edecek şekilde küçük ulus-devletlere ayırma planlarını yaptılar. O dönemde İngiltere Kraliyet Ailesi’ni altın gücüyle hegemonyaları altına alan çağın Semitik tüccarlarından biri olan Rothschild Ailesi’nden Nathan Rothschild imparatorlukların yok olacağını şöyle dile getiriyordu: ”Bir devlet bir kişiden kredi almak için uğraşması ve böylece bir imparatorluk halinde kalabilmesi kadar saçma bir şey olabilir mi?”

2.000 yıl önce Aryan halkların doğayı koruyan ekolojik, hümanist Zerdüşt ve Mitra Güneş Tanrısı inancının Yunanistan üzeri Avrupa’ya yayılmasının önünü kesmek amacıyla Museviliğin bir kolu olarak Avrupa’ya Aziz Paul öncülüğünde gönderdikleri heyetle Hıristiyanlığı geliştirmeye başlayan Semitik tüccarlar, ideolojik mühendislikle Arabistan Yarımadası’nda peygamberlik geleneği ile inşa ettikleri işgalci ve ganimet toplayıcı tek tanrılı Semavi din zihniyetlerin devamı olarak M.S. 622’de İslam’ı yaymaya başlamaları sonucu; uygarlık, ister istemez gerici çöl kültür geleneği olan Arabizm zihniyetinin Mezopotamya’ya yayılıp hakim olması yüzünden orayı terk edip Avrupa’ya kaydı. Fakat yüzyıllar sonra coğrafyası değişen uygarlığa ve Avrupa kralların saraylarına giren aynı Semitik tüccarlar teklik zihniyetle ve ulus-devlet ideolojisi olarak 50-60 yıl boyunca Avrupa merkezci ‘milliyetçiliği’ geliştirdiler. Yani ulus-devletlerin oluşacak olan toplumsal hafızaları ve resmi ideolojileri için önce maaşlı bilim adamlarına Avrupa merkezci milliyetçi ideolojiler üretmişlerdi. Ve sonra bu ırkçı, milliyetçi ideolojilerle 50 yıl boyunca Alliance Israélite Universelle / Alyans okullarında yetiştirdikleri kadroları her ülkede ulus-devlet iktidarın başına getirdiler.

İmparatorluklara danışmanlık yapan Semitik tüccarların danışmanları her imparatorun içine sızarak o ülkenin hazinelerini, ekonomi siyasetini ve siyasetini kontrol altına almaya çalıştılar. Örneğin Rothschild’ler birçok ülkede banka sistemini kurup geliştirdiler. Selanik’te Rothschild’ler banka açtılar. İttihatçılar bu bankanın şubesinde gizli toplantılarını yapıyorlardı. Selanik Mason Locaları ve cemaat okullarında 1870’lerde, yani daha Osmanlı’yı yıkmadan 50 yıl önceden başlayarak İttihatçılara aşıladıkları Avrupa merkezci Türk ırkçılığı ve Ermeni, Pontus Rum, Süryani, Kürt düşmanlığıyla hem İttihatçıları Ortadoğu’da kendi halklarını ve ilerici aydınlarını katleden İngiliz askerleri görevini verdi, hem Osmanlı gemisini satışa çıkararak batmasını sağladılar, hem ilerlemelerini önleyerek sürekli Batı kapitalist sistemine bağlamlı hale gelmelerini sağlayarak, onların Doğu’daki enerji kaynaklarını güvenceye alan ileri karakolları durumuna getirdi, hem silah tüccarların satış pazar alanları açıldı, hem de demokratik cumhuriyete geçmelerini önleyerek gemilerinin art arda batmasını sağlayarak maffetti. Yeni Türkiye ulus-devlet sistemi içine alınarak inşa edildi ve Batı’ya tam anlamıyla bağımlı hale getirilmekle yetinilmedi, onu her dönemde yöneten diktatörü de ya İngilizler ya da Amerika geçer. Dolayısıyla Türkiye, Batının ulus-devlet sistemin ideolojisi olarak aşıladıkları Türk ırkçılığı ve Kürt düşmanlığı tuzağından çıkmadan ilerlemesi mümkün değildir. Sürekli nüfusun yarısını oluşturan Kürt vatandaşlarıyla savaş halinde olur. Yüzyıldır İttihatçı zihniyetle yaşanan kör düğüm budur. Avrupalıların Doğu halklarına hazırladıkları bu ırkçı zihniyet tuzağını şimdiye kadar hiçbir bilim insanı, düşünür, yazar dile getirmedi. İlk defa Alyans okullarında yetiştirilip kendi halkına düşman edilmiş devşirme İttihatçıların Doğu’da İngiliz askerlerinin (Batı’nın ve daha sonra NATO’nun askeri) görevlerini üstlendikleri durumunu kitaplarımızda, makalelerimizde hep biz dile getiriyoruz: İttihatçılar ve İttihatçı zihniyete sahip olan herkes Anadolu’da bir İngiliz askeri ya da Batı askeridir!

Bir devlet bu kadar katliamları, soykırımları nasıl kendi halkına yapabilir?

Bunu gizlice İngilizlerle beraber çalışan bir Osmanlı subayı, “İngiliz kontrolü altında bir Türk ordusu kurmak istiyorum.”[1]  deyip Lozan’da Batı’nın onayını alarak Türkiye’yi kurmuştu. Ve herkesi Avrupa merkezci ırkçı Türk milliyetçiliğiyle Türkleştirerek toplumun her bireyini Anadolu’da kendi halkına, vatandaşına düşman edilmiş bir İngiliz askeri durumuna getirdi. Baskılar altında homojenleştirilen toplumun askeri, polisi, bürokratı ve sıradan insanlarını İttihatçılar öylesine kendi halkına ve yerli halklara düşman etmişler ki; Birinci dünya Savaşı’nda Ermeni, Rum Pontus ve Süryani soykırımlarını geçiyorum; Koçgiri katliamı (1921), Dêrsim soykırımı (1937-1938), Malatya ve Sivas katliamları (1979), Maraş Katliamı (1979), Çorum katliamı (1980, Sivas katliamı (2 Temmuz 1993), Gazi Mahallesi katliamı gibi katliamlarla sürekli Alevileri kırımdan geçirdiler. Bingöl-Amed soykırımı (Şeyh Said Hareketi 1925), Ağrı-Zilan soykırımı (1930) gibi soykırımlar ve Van’da 33 Kürdün kurşuna dizildiği Muğlalı katliamı (1943), Roboski katliamı (2011) gibi onlarca katliamlarla Kürtleri sürekli soykırım ve katliamlardan geçirdiler.  Trakya katliamı (1934), 6-7 Eylül katliamı (1955), 1 Mayıs 1977 katliamı, Ümraniye Katliamı (1978), Malatya ve Sivas katliamları (1978), Maraş Katliamı (1978)Balgat katliamı (1978), Bahçelievler katliamı (1979), Çorum Katliamı (1980), Amerikalıların “Bizim çocuklarımız darbe yaptı” dedikleri 1980 Askeri darbe, Sivas Katliamı (1993), Başbağlar katliamı (1993) gibi daha adını sayamadığımız onlarca katliamların, soykırımların hepsini ne İngiliz askerleri ne Fransız askerleri ne de Alman askerleri yapabilirlerdi! Bir devlet bu kadar katliamları, soykırımları, on yılda bir askeri darbeleri nasıl kendi halkına yapabilir? Bunları ancak Avrupa merkezci ırkçı Türk milliyetçiliğiyle yetiştirip iktidara getirdikleri katil ruhlu devşirme İttihat ve Terakkicilerle yapabildi ve başarabildiler.

Katliamlardan, darbe girişiminden, hırsızlığından, ülke topraklarını yabancı şirketlerin şantiye alanına çevirdiğinden dolayı Erdoğan’ı kendi halkına düşman edilmiş bir diktatör olarak görüp kabul edip yüzleşenler, eğer aynı şekilde Mustafa Kemal’i de katliamlardan, soykırımlardan, idamlardan ve suikast girişiminden dolayı kendi halkına düşman edilmiş bir diktatör olarak  görüp kabul edip yüzleşmiyorlarsa; Türkiye’nin yanlış İttihatçı zihniyetle kurulduğu, cumhuriyetin temelinin yanlış atıldığı ve harcının yanlış karıldığının farkına varılmadığı sürece o ülkeyi hep Batı kendi diktatörleriyle yönetmeye devam edecektir!

15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi

İzmir Suikast Girişim (1926) Tiyatrosunun Kopyasıdır!

Çünkü Erdoğan nasıl ki 7 Haziran 2015 seçimlerini kaybettikten sonra iktidarı kaybetmemek için Batı’nın yeşil ışık yakıp senaryosunu yazdığı 15 Temmuz 2016 darbe girişim tiyatrosuyla bir korku iklimi yaratıp diktatörlüğü inşa ederek tek adam rejimini referandumla halka kabul ettirdiyse ve büyük hırsızlıklara, katliamlara bulaştıkları için iktidarı kaybetmeyi asla göze alamadılarsa; savaş suçundan dolayı gıyabında idam kararı verilmiş suçlu İttihatçı Mustafa Kemal da Ankara’da keyfi davranışlarına, kararnamelerine, uzatılmak istenen sıkı yönetime, İstiklal Mahkemelerine karşı büyüyen muhalefeti ve en önemlisi de M. Kemal’e karşı oluşabilecek bir muhalefeti susturmak için yapılan -İngilizlerin yeşil ışık yakıp senaryosunu yazdığı- İzmir Suikast Girişim (14.06.1926) tiyatrosuyla tıpkı Erdoğan gibi bir taraftan “beni öldüreceklerdi” diye mağduriyeti oynayarak, bir taraftan da “Bu hareket Allah’ın bize büyük lütfu!” diyerek korku iklimini yaratıp diktatörlüğü inşa ederek, Kürt soykırımlarına başlamadan önce o güne kadar birlikte çalıştığı 70 İttihatçı arkadaşını Suikast Girişim bahanesiyle yargıladığı adaletsiz İstiklal Mahkemelerinde 17 kişiyi sudan bahanelerle idam ederek -ve Lozan’da İngilizler sayesinde uluslararası devlet güvencesini aldıktan, yani İngilizler Osmanlı mirasını kendisine devrettikten hemen sonra bir gecede “yoktur” diye inkâr ettiği Kürtlerin Şeyh Said, Seyid Rıza gibi önderlerini sudan bahanelerle idam etmek ve Ahmed-Bingöl, Ağrı-Zilan ve Dêrsim’de katliamlardan geçirmek için- otoriter tek adam rejimini yüz yıl önce halka kabul ettirmişti.

Mustafa Kemal’e karşı oluşabilecek bir muhalefeti susturma ve herkese korku salmak için yapılan İzmir Suikast Girişim ile diktatörlüğünü inşa etmemiş olsaydı, İngilizlerin uzun vadeli planlarını Anadolu’da pratiğe uygulayacak olan Mustafa Kemal ne ölünceye kadar diktatörlüğünü sürdürebilirdi, ne 17 İttihatçı arkadaşını sudan bahanelerle idam edebilirdi, ne Kürt önderlerini sudan bahanelerle idam edebilirdi, ne de Ahmed-Bingöl, Ağrı-Zilan ve Dêrsim’de Kürtlere tarihin en büyük soykırımlarını yapabilirdi. Ne de hiç birisi hukukçu olmayan ve M. Kemal tarafından İstiklâl Mahkemelerin başına getirilen sözde hâkimleri Kel Ali (Ali Çetinkaya), Kılıç Ali (Asaf Kulaksız), Necip Ali (Necip Ali Küçükağa) Ali Saip Ursavaş ve Reşid Galip gibi vicdansız cellatlar 20- 25 bin insanı sudan bahanelerle idam etmeyeceklerdi. Uygarlık yıkıcı Sistemin İstiklâl Mahkemelerin başına getirdiği cellat hâkimlerden biri olan Kel Ali, “Sadece ben 5216 kişiyi astım!” diye övünüyordu. Batı’nın plan ve programlarını “İnkilâplar” diye yutturduğu toplumdan biri eğer Atıf Hoca gibi itiraz ederse, hele ki Kürt bölgelerindeki gibi insanlar, “kimliğimi, kültürümü, dilimi niye inkâr ediyorsun” diye ayaklanıp isyan hali ortaya çıkarsa, anında soluğu orada alan bu şehir şehir dolaşan seyyar İstiklâl Mahkemeleri; insanları hemen ya darağacına asarlardı ya hapse atarlardı ya da sürgün ederlerdi. Toplum bugün tek adam rejimi Erdoğan döneminde nasıl ki baskı ve cezai yaptırımlar uygulayarak, basını sansürleyip kayyum atayarak, gazete, dergi ve sosyal medya hesaplarını kapatarak korku imparatorluğunu yaratmışsa; dün M. Kemal döneminde de aynen öyleydi.

İngilizlerin her dediğini yapan İttihatçılar Birinci Dünya Savaşı’nda savaş ve soykırım suçu gibi büyük insanlık suçlarını işledikleri için Suriye’de Esad yerine iktidara getirilen terörist Golani gibi itiraz etme haklarını baştan beri yitirmiş oldukları için Batı’nın ellerine verdikleri plan ve programlarını pratiğe uygulamak zorundaydılar ve iktidarı kaybetmeyi göze alamazlardı.

Bir de uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sisteminde İttihatçıların 31 Mart 1909’da yaptıkları ve üç gün süren bir darbe girişimi daha olduğunu hatırlatalım. Bu ilk darbe girişimini İttihatçılar II. Abdülhamit’i tahttan indirmenin gerekçesi ve bahanesi olarak kullandılar.

Her üç darbe girişim tiyatrosundan da dış güçlerin haberi vardı; onlar ‘bizim iyi çocuklarımız başardı’ diye alkışlıyorlardı. Türk toplumun 31 Mart 1909 Darbe Girişimi ve İzmir Suikast Girişim tiyatrosuyla yüzleşmediğini gören derin devlet, tam doksan yıl sonra aynı tiyatroyu başka bir tek adam rejimini referandumla halka kabul ettirmek için sahnelenmişti! Bravo İngiltere ve Amerika’ya bağlı derin devlet! Yobaz dincilik ve ırkçılıkla gözleri kör edilmiş böylesi cahil bir topluma aynı darbe girişim tiyatroyu ve aynı askeri darbeleri daha kaç tane tek adam rejimini halka kabul ettirmek için sahneleyeceksiniz?

Yüz yıldır dış güçlerin denetimindeki İttihatçıların bu akılsız otoriter zihniyetin ülkeyi yönettiğinin farkında olmayan; biri Batı kültürünü ve çıkarlarını İngilizlerin eline verdikleri programları “Atatürk devrimleri” diye halka yutturan, biri Batı çıkarlarını İslamî motiflerle halka yutturan her iki diktatörü birbirine tercih etmek için birbirleriyle yarış edip uğraşan acayip zavallı toplum daha büyük acılar yaşayacaktır!

Unutmamak gerekir ki, bu topraklarda uygarlık güçlerin insanların başına bela ettikleri ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi’nin musallat olmasının bin yıllık köklü bir geleneği var. Selçuklu devletinden beri yerli halklara düşman edilmiş bu ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi’nin bu kötü geleneği dün İslam din kılıfı altında Arabizme hizmet ediyordu, bugün Batı kendi ekonomik ve siyasi çıkarları için hoyratça kullanmaktadır.

Beyaz Türklerin ‘uygarlık yıkıcı’ görev aşkı

NATO ülkesi Türkiye, Batı’nın verdiği ‘uygarlık yıkıcı’ görev aşkıyla Kürtleri katliam ve soykırımlarla yok etmeyi düşünüyorsa, büyük bir yanılgının içindedir. Zağros Dağları’nın eteklerindeki Mezopotamya topraklarında hayvanları ilk evcilleştiren, toprağı ilk işleyip tarıma başlayarak ilk Sümer uygarlığın temellerini atan Guti, Hurri, Kassit, Subaru, Lulubi, Mittani, Urartu ve Med kabileleri bugünkü Kürtlerin ön atalarıydı. Bu coğrafyanın toprağına bu kadar derin kök salmış kadim bir halkı nasıl yok edebilirsiniz?

Onların ülkelerini M.Ö. 2.350’lerden başlayarak işgal edip sömürü düzenlerini kurmaya çalışan Akadlar, Asurlar, Persler, Romalılar, Emeviler, Abbasiler, Selçuklu ve Osman devletleri de onları asimile edip yok etmek isterken kendileri yok olup gittiler. Bu topraklara çınar ağacı gibi on bin yıllık kök salmış neolitik devrimin ve Zağros Dağların özgür, doğayı sevip koruyan komünalist halkı olan Kürtler birçok devlet, birçok imparatorluğun zulüm ve baskılarına karşı her zaman mücadele ederek, bedel ödemiş, iyi insanlığı, barışı ve özgürlüğü savunan kudretli gücü karşısında bütün devletler, bütün imparatorluklar yok olup gitmişlerdir! Batı’nın ırkçı zihniyetiyle şekillenen ama Kürtlerin gücü ve onayıyla kurulan Türkiye, Batı’ya fazla güvenmesin! Batı’nın çıkarı için kendi Kürt vatandaşlarıyla sürekli savaşmaktan vazgeçsin.

1948’de Kapitalist sistemin savaş karargâhı olan ve savaşları önceden planlayan NATO kurulur kurulmaz Türkiye’yi hemen NATO alıp kullandılar. NATO, kapitalist sistemin çıkarlarını korumak amacıyla “Olimpos Tanrıları” denilen 300’ler Komitesi tarafından kurulmuştur. Batı, bütün gücüyle ileri karakolları Türkiye’ye ne kadar silah verirlerse versinler, ne kadar finanse ederlerse etsinler, hukuku ve adaleti olmayan bu devletin Kürtlerin kudretli gücü ve insanlığı özgürlüğe kavuşturacak olan “herkes kanunlar önünde işittir” adaleti karşısında tarihin çöplüğüne atılmış, devletlerin ve imparatorlukların mezarında yerini almaktan kurtulamayacaktır. Fakat Kürtler kendi topraklarında yaşamaya devam edeceklerdir. Bu tarihi gerçeği hiç kimse değiştiremez.

20.06.2026

Azad Roni

Kaynaklar:

[1]. Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000, sayfa 358, 359

8_mayis_1945_azadroni

✍ Azad Ronî Yazdı:

Faşizmin Çöküşü, Kapitalizmin Güçlenmesi, Militarizmin Sürekliliği ve Emperyalist Savaşlar Üzerine Tarihsel Bir İnceleme

Giriş

Bu araştırmada, 8 Mayıs 1945’in tarihsel önemini ele almakta; Nazi Almanya’sının çöküşünü, savaş sonrası Avrupa’daki dönüşümü, soykırımları vekalet savaşçılarına yaptıran uygarlık güçlerin uzun vadeli planları, Nazi liderlerini yargılayan Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi neden Hitlere ilham kaynağı olan ve aynı suçları işleyen İttihat ve Terakki liderlerini yargılamadığı ve günümüzde yeniden yükselen militarist eğilimleri tarihsel-siyasal bağlam içinde incelemektedir. Ayrıca kapitalist-emperyalist sistem ile savaşlar arasındaki yapısal ilişki tartışılarak, modern dünya siyasetinde savaş olgusunun sürekliliği değerlendirilmektedir.

Almanya Başbakanı Willy Brandt özür diliyor

8 Mayıs 1945, Nazi Almanya’sının koşulsuz teslimiyetiyle birlikte Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’nın resmen sona erdiği tarih olarak dünya tarihine geçmiştir. Bu tarih yalnızca askeri bir yenilgiyi değil, aynı zamanda toplumsal yıkım, ekolojik komünal köy yaşamı için mücadele veren ve kapitalizmi istemeyen milyonlarca insanı öldürerek yol temizliği görevini yaparak Avrupa’yı iki bölmüş faşizmin Avrupa’da siyasal ve ideolojik çöküşünü de simgelemektedir. Hiçbir zaman aklı dengesi yerinde olmayan Hitler gibi bir adamın iktidara gelmemesi gerekirken, uygarlık güçleri Avrupa’da faşizmi organize edip Sovyetler Birliği’n üzerine saldırtıp sosyalizmi yıkmak, Yahudilere soykırım felaketi yaşatarak onları Avrupa’dan göçe zorlamak ve Filistin’de İsrail ulus-devletini kurmak gibi tarihsel planlarını Nazi Almanya’sı eliyle pratiğe uygularken Avrupa’nın büyük bölümünü yıkıma uğrattıkları savaşın ardından artık milyonlarca insanların temel beklentisi, benzer felaketlerin bir daha yaşanmamasıydı.

İyi, güzel insanlar ve sosyalistler benzer felaketlerin yaşanmaması için bütün imkanlarını ortaya koyarak çalıştıkları o faşizmin yıkıldığı zafer günlerinde; uygarlık güçleri insanlığı karanlığa, dünyanın başına yeni felaketler getirecek plan ve projelerini devreye koymuştu bile. Savaşlardan önce uygarlık güçleri (dünyanın 300 zengin aileleri) sermayelerini okyanusun öbür tarafına götürerek güçlendirdikleri Amerika ordusu eliyle savaşlarda yıktıkları Avrupa’yı, Batı Avrupa (kapitalist sistem) ve Doğu Avrupa (Sosyalist sistem) diye (Almanya ve Berlin’i) ikiye bölmüşlerdi. Batı Avrupa ülkelerinde askerlerini ve gizli örgütlerini bulunduran Amerika, sadece Batı Avrupa’ya ‘Marshall Planı’ ile ekonomik destek ve büyük yatırımlar yaparak yıkılan şehirler üzerinde kapitalizmin restorasyonunu sağlamaya uğraşırken ve öbür yanda geri kalmış ülkelerde üst üste daha önceden planlanmış askeri cuntaları getirip sosyalist ülkelerin çoğalması önünde engel olurken; Doğu Avrupa’da oluşan ‘Sovyet Bloku’ ise kapitalizm ile mücadele, kendi tarafına kazandıracağı sosyalist ülkelerin çoğalması, işçi ve emekçi cephesinin genişlemesi için çalışıyordu. Her iki blok da, NATO ve Varşova Paktı Avrupa’da var olan iki sistemden birisinin kazanması için mücadele veriyordu.

Kızıl Ordu’nun sosyalizmin bayrağını 8 Mayıs 1945 günü Alman faşizmin burçlarına dikerek kesin zaferlerini ilan etmesi üzerine 20 Kasım 1945 tarihinde Müttefik Devletler (SSCB, ABD, İngiltere, Fransa) Almanya’da Uluslararası Nürnberg Askeri Ceza Mahkemesi’ni kurmak zorunda kaldılar. Hitler fare gibi saklandığı yer altıdaki sığınağın çalışma odasında 30 Nisan 1945 tarihinde intihar ettiği için mahkemede yargılanmadı. Hermann Göring, Joachim von Ribbentrop gibi Nazi Almanya’sının 21 üst düzey liderini sanık sandalyesine oturtarak adalet önüne çıkardılar. Uluslararası Nürnberg Mahkemesi, Hitler Almanya’sının önde gelen liderlerini insanlığa karşı işlenen suçlar, savaş suçları ve barışa karşı suçlardan yargılandılar.  Yargılanan 21 sanıktan 12 üst düzey lider idam cezasına çarptırıldı. 6 sanık çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı. 3 kişi beraat etti. Yargılamalarla birlikte Alman politikacıları insanlık suçu işlediklerini kabul ederek bütün dünya halklarından özür dilediler. 25 yıl sonra, 7 Aralık 1970 tarihinde Polonya’da Varşova Gettosu Kahramanları Anıtı önünde diz çöken Batı Almanya Başbakanı Willy Brandt, Nazi rejiminin işlediği suçlardan dolayı büyük tarihi bir özür diledi. Almanya bu yıkım ve soykırımlarla adım adım yüzleşti. Yüzleştiği için ileriye doğru hızlı adım atarak gelişti.

Batı hukuku İttihatçıların faşizmi ile yüzleşmemiştir!

Ne yazık ki Osmanlı’nın son yıllarında, Alman generallerin Osmanlı askerlerin başında bulundukları Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeni, Pontus Rum ve Süryani soykırımlarını yaparak aynı savaş ve insanlık suçlarını işleyen, bütün dünya faşizmine, Hitler’e ve Nazi subaylarına ilham kaynağı olan ırkçı İttihat Terakkiciler ve Kürtlere Koçgiri, Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim’de tarihin en büyük soykırımlarını yapan ırkçı İttihat Terakki üyeleri Uluslararası mahkemelerde -Ortadoğu’da vekalet savaşçıları olarak kullanmaya devam ettikleri için-  hiçbir zaman yargılanmadılar! Batılıların vekalet savaşçıları olarak kullandıkları O İttihat Terakki üyeleri yüz yıldır yerli halklara ve özellikle Kürtlere katliam ve soykırımlar yapmaya devam ediyorlar. İttihatçı zihniyete sahip Türk toplumu hiçbir zaman dünyada en çok soykırımları yapan bir toplum olarak bu büyük soykırımlarıyla yüzleşmediler. Bu, dünya için büyük bir eksiklikti. Bir bölgede faşizmle yüzleşeceksiniz, onu yargılayacaksınız; bir başka bölgede O’nu kullanmak için yasatacaksınız. Böyle bir şey olamaz. Bu durum Ortadoğu’da savaşların sürekli sürmesini beraberinde getirecekti.

Nitekim uygarlık güçlerin Birinci Dünya Savaşı’nda kendilerine Ortadoğu’da enerji kaynakların güvenliği ve göç akınların bekçileri olarak kurdukları faşist Türkiye rejiminden sonra ikinci bir ileri karakol olarak Siyonist İsrail ulus-devletini kurma plan ve projeleri doğrultusunda siyasi çalışmalarını yürütmek için Hitler Almanya‘sında Uluslararası Nürnberg Mahkemesi’ni kurdular. NATO ve her NATO’ya bağlı ülkelerde devrimcileri, aydınları gizlice öldüren NATO-Gladio’sunu kurdular. Uzun vadeli Soğuk Savaş projeleriyle sosyalizmi abluka altına aldıkları aynı dönemde, 20 yıl boyunca Küba ve Doğu Avrupa’daki gibi sosyalist ülkeler çoğalmasın, ‘Sovyet Bloku’ büyümesin’ diye bütün Latin Amerika ülkelerinde, Ortadoğu’da, Türkiye ve Yunanistan’da Amerika’nın arkasında olduğu askeri cuntaları üst üste getirerek bu ülkelerin sosyalizme geçmesini engellediler. En değerli yüzbinlerce aydınlarını, devrimcilerini, yazarlarını bilim insanlarını öldürdükleri. “Yeşil Kuşak Projesi” ile İslam ülkelerine ‘kendi ülkenizde İslam propagandası yapın’ diye finanse ettiler. Türkiye’de askeri darbe yapan başta Selanikli Kenan Evren olmak üzere, ABD Başkan Franklin D. Roosevelt’in, Küba’da Amerika’nın yetiştirdiği Çavuş Batista için söylediği, “Batista bir orospu çocuğudur ama o bizim orospu çocuğumuzdur!” diye bütün cuntacılar ve kanlı diktatörler için söylediği deyimle “Amerika’nın orospu çocukları” olan bu Türk generalleri Alevi köylerine bile cami yaparak İslami propaganda yaptılar. Türkiye, 1971 askeri muhtıra ve 12 Eylül Askeri Darbeler sürecinde Amerikan emperyalizmi ile mücadele eden Geniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan gibi toplam 50   yurtsever aydın ve devrimciyi idam etmiştir.

ABD’nin “Yeşil Kuşak Projesi” ve devletin İslam propagandası sonucu ülkenin siyasetini, eğitimini, kültürünü şekillendirecek olan İslam partilerini öne çıkardılar. Önce Milli Selamet Partisi (MSP), sonra o partinin üyelerinden Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) kurularak Türkiye’de siyasal İslam’ı iktidara getirdiler. CIA, Soğuk Savaş döneminde cihatçı İslamcılardan El-kaide terör örgütünü kurmuştu. Sonra bu terör örgütün üyelerini finanse ettikleri Türkiye, Libya, Tunus, Suriye ve Suudi Arabistan gibi İslam ülkelerinden cihatçı İslamcıları toplayarak Afganistan’da -tıpkı ikinci Hitler saldırısı gibi- Sovyetler Birliği’ne karşı savaştırdıkları daha sonraları çok iyi anlaşıldı. Yani Hitler faşizmiyle yıkamadıkları sosyalizmi Soğuk Savaş dönemindeki uzun vadeli “Yeşil Kuşak Projesi” ve Sovyetler Birliği’nin hatalarını da ekleyerek yıktılar.

İngilizler gıyabında idam kararı verilen suçlu İttihatçıyı Anadolu’da iktidara getirip kullandılar

“Yeşil Kuşak Projesi” ile yetiştirdikleri El-Kaide, IŞİD, El-Nusra gibi cihatçı terör örgütlerini Ortadoğu’da Kobanê ve Rojava’da olduğu gibi özgürlük mücadelesi veren Kürtlere karşı kullanmaya devam ettiler. Ve Amerika hapisten çıkarıp yetiştirdikleri El Kaide, IŞİD üyesi Ebu Muhammed el-Colani’yi Suriye’de iktidara getirerek hâlâ kullanmaya devam ediyorlar. Böyle olmamış olsaydı ve ciddi bir şekilde bütün dünyada faşizmle yüzleşmiş olsalardı; Nazi önderlerinden önce İttihat Terakki ve tıpkı bugün Suriye’de iktidara taşıdıkları el-Colani gibi İngilizlerin Osmanlı mirasını devredip iktidara getirdikleri İttihat Terakki üyesi Mustafa Kemal ve onunla birlikte Kürt soykırımlarını yapan Kemalist-İttihatçılar Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’nde yargılanmış olacaklardı. Bunların hiçbirisi olmadı. Olmadığı için Avrupa’da bir zaman için savaş durdu. Rusya-Ukrayna savaşıyla savaş tekrar Avrupa’ya döndü. Demek ki ders alınmamıştır! Daha sonraki politikaları pratiğe uygulansın diye Hitler faşizmle yüzleşmişler. İttihatçıların faşizmi ile yüzleşmemişlerdir. İttihatçı üyesi, Hitler ve Mussolini’nin öğretmeni Mustafa Kemal’in faşizm ile yüzleşmemişlerdir. Mussolini faşizm ile yüzleşmemişlerdir. Franco faşizm ile yüzleşmemişlerdir.

Düşünün, Avrupa politik çıkarları gereği Hitler faşizm ile yüzleşiyor; ama Koçgiri, Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim’de Kürtlere tarihin en büyük soykırımlarını yapan Hitlerin öğretmeni Mustafa Kemal için bilinçli olarak Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’ni kurup yargılamıyorlar. Tam tersine, İngilizlerin İstanbul’u işgal ettikten sonra, savaş suçluları ve Ermenilere yaptıkları katliamlardan dolayı aranan İttihat Terakki üyelerini Malta’ya sürgün etti. İngilizlerin elindeki aranan İttihatçılar listesinde üçünde sırada yer alan Mustafa Kemal’e görev verileceği için bilerek tutuklanıp Malta’ya gönderilmedi.  Osmanlı Hükümeti tarafından kurulan İstanbul Harp Mahkemesi İttihat ve Terakki’nin önde gelen liderleri Enver Paşa, Talât Paşa, Cemal Paşa olmak üzere yurt dışına kaçan ve yurt içinde bulunan Mustafa Kemal gıyabında idam kararları verdi. Fakat bu kararların hiçbirisi pratiğe uygulanmadı. Çünkü İngilizler aranan İttihatçılar listesinde üçüncü sırada yer alan ve gıyabında idam cezası bulunan suçlu İttihat Terakki üyesi Mustafa Kemal’i Anadolu valisi olarak kullanmak istiyorlardı. Kullanmak istedikleri Mustafa Kemal’in imajını değiştirip, Tanzimat’tan beri topluma aşılanmak istenen Batı kültürüyle şapka, harf, Latin Alfabesine geçiş gibi devrim yapan çok iyi bir lider olarak gösterildi. Oysa İngilizlerin elini verdikleri Batı-kapitalist sistemine ve kültürüne geçiş programlarını -tıpkı İran’da Rıza Şah Pehlevi’nin (1878-1944) eline verip uyguladığı programlar gibi- bire bir pratiğe uygulayan bir diktatördü.

İngilizler kendi Anadolu valileri hakkında Lord Kinross’a kitap yazdırıyorlar

Anadolu ve Kürdistan halkların başına bela edilen bu diktatörü İngilizler, Batı basını ve ırkçı İttihatçı zihniyetindeki Türk basını, Hitler’in öğretmeni ve Türk olmayan Selanikli Mustafa Kemal’i devşirme Türklerin atası, önderi ve ‘7 düvele karşı savaşarak ülkeyi emperyalistlerden kurtaran kahraman’ olarak homojen topluma, 7’den 70’se kabul ettirip inandırlar. İnandırmanın dışında, ülke nüfusunun neredeyse yarısını oluşturan Kürtlerin bütün insani ve toplumsal haklarını gasp eden kurumsal bir diktatörlük altında rahatça cinayetleri işleyen, katliam ve soykırımları yapan bu ulu öndere cezai yaptırımlarla tapma zorunluluğu getirildi. Böylece ‚Atatürk ile yatıp Atatürk ile kalkan‘ toplumsal mühendislik çalışmalarıyla yerli halklarla sürekli savaşacak olan devşirme Türk vekalet savaşçılarının hafızalarını “Atatürk’ün askerleriz!” şekilde oluşturmuş oldular. “Atatürk’ün askerleriz!” diyen ırkçı devşirme Beyaz Türkler Anadolu’da yerli halklara düşman edilmiş İngiliz ve Amerikan askerlerin görevlerini yerine getirdiklerini, onların aklıyla hareket ettiklerinin farkında değillerdi. İngilizler 23 Temmuz 1934’te Lozan’da M. Kemal’in cebine uluslararası devlet güvencesi koyduktan hemen sonra, onun 9 Eylül 1923 tarihinde kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) içindeki İttihatçı Kemalistler önderleri öldükten sonra da devamlı onlar için parasız asker olarak çalışsınlar diye; İngilizler, Anadolu’ya atadıkları kendi ajanları ve valisi hakkında güzel şeyler yazsın, ulu önder olduğunu, ülkeyi emperyalistlerden kurtardığını, halifeyi kaldırdığını, büyük devrimler yaptığını halka anlatsın diye İskoç asıllı İngiliz yazar Lord Kinross’u 1952’de Türkiye’ye gönderdiler.

Neden acaba? Avrupalılar Amerika’nın yerli halkları olan Maya ve Aztekleri 300 yıl boyunca Avrupa kıtasından çok masraflı paralı asker götürerek katlettiklerinden dolayı bilim insanlarından çok laf işitmişlerdi ve uygar insan olduklarına leke sürmüşlerdi. Bu yüzden Doğu’daki halkları katliam ve soykırımlardan geçirmek için paralı Avrupa askerleri yerine, Avrupa merkezci ırkçı Türk milliyetçiliği ideolojisiyle yetiştirip iktidara getirdikleri İttihatçı vekalet savaşçıları eliyle yapmayı planlamışlardı. O yüzden İttihat ve Terakki kadrolarını 1870’lerde Selanik’te üç Sabatay Cemaatte kurdukları okullarda Batı kültürüyle yetiştirdikleri Beyaz Türklere Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlının mirasını devretmişlerdi. Yani Osmanlı daha yıkılmadan 50 yıl önceden yapılan bu planlar, askeri projeler ve Ortadoğu’nun üst üste yeniden dizayn edilmesi hâlâ devam ediyor.

Beş bin yıldan beri devletleri kendi ekonomik ve siyasi çıkarları için kullanan uygarlık güçleri; devletin başına getirdikleri Napolyon, Mustafa Kemal, Hitler, Mussolini, Franco, Erdoğan, Netanjahu gibi diktatörleri ve onların kurdukları partileri kullandıktan sonra, zamanı geldiğinde tarihin çöplüğüne atarlar. Hep en kanlı cinayetleri, katliamları ve soykırımları yapan devleti savunup sahiplenen Atatürkçü ve CHP’nin şu an başlarına gelenlerden anlamadıkları şey tam da budur işte! Devlet, Atatürk’ün kurduğu CHP’nin genel merkez binasının kapısını balyozla kırarak Özgür Özel ve ekibini biber gazıyla dışarıya attıkları insanların üzerine plastik mermi yağdırıp, gaz sıktıklarında gözyaşları içinde, “Bu ne zulüm! Devletimizi tanımıyoruz!” diyerek gerçekten devleti tanımadıklarını itiraf ediyorlardı. Fakat katliamcı, soykırımcı devleti hâlâ tanımıyorlar. Bugün ‚kutsal gördükleri devlet‘ kendilerine görev verse, cumhuriyeti demokratikleştirmeden, Kürtlerin insanı haklarını vermeden, Alevilerin, Hristiyanların inanç özgürlüğünü tanımadan, özgürlüğü, eşitliği sağlamadan, adaleti, hukuku uygulamadan aynı hataları ve yanlışları yapmaya devam edecekler. Devletin zulmünü yeni görenler CHP’lilere sormak gerekir, o ırkçı devlet yüzyıldır Kürtlere ve Alevilere zulm ediyor, katliam ve soykırımlar yapıyor neden sesiniz çıkmıyordu?

Kuruluşundan günümüze kadar ırkçı İttihatçı zihniyeti, tek adam, tek devlet, tek ırk, tek bayrak çizgisini terk edemeyen CHP; iktidarı döneminde devletin tetikçisi olarak komünist görünerek komünistleri katletti, sosyalist görünerek sosyalistleri katletti, solcu görünerek devrimcileri katletti, birlikte mücadele verdiği ve sıkıştığında “Kürt kardeşlerim” dediği Kürtlere çok acımasızca katliamlar yaptı, ‚laik devletiz‘ deyip Alevi gibi görünerek Alevileri katletti. Bütün bu sahte maskeleri taksa da hiçbir dönem bunlardan birisinin hakkını savunmadı. Demokrasiyi, adaleti, hukuku geliştiremedi.

Hitler, “Arkasında ordusu olmayan bir komutan uzun süre ayakta kalmaz. Atatürk de iktidarını Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) sayesinde güvenceye aldı. İtalya’da da aynı şey geçerli. Eğer Antonescu bugün ortadan kaybolacak olsa, ordu içinde onun yerine talip olacaklar arasında korkunç bir mücadele başlar. Ama onun yerine geçecek kişiyi belirleyecek bir örgüt olsa, bu olmaz.” (‘Hitler’in Sofra Sohbetleri’ kitabından) diyordu.

Hitler faşizmi çöker çökmez, Nazi Partisi 1945’de kapatıldı. Mussolini’n kurduğu ve yönettiği Ulusal Faşist Parti’si, Mussolini iktidardan düşer düşmez 1943’te kapatıldı. Mustafa Kemal’in tek parti döneminde kurduğu ve faşist zihniyetle yönettiği CHP ise, Atatürk 1938’de ölmesine rağmen hâlâ Kemalist CHP‘liler tarafından yaşatılmaya çalışılan bu parti yıllardır tarihin çöplüğüne gitmemek için direnip can çekişiyor. Şimdi müdahaleyi Suriye’de, Irak’ta İran’da olduğu gibi CHP’nin yerine Erdoğan ve AKP’yi kullanan Batılılar gerçekleştiriyor. Türkiye’yi her zaman Londra’nın yönettiğini, bir askeri darbe, bir sivil darbe gerçekleşecekse, bir barış yapılacaksa, bir Parti kapatılacaksa bunu da Batılıların gerçekleştirdiğini demokrasinin olmadığı totaliter ülkede hiç kimse anlayamadı.

Bu yüzden İngilizlerin ırkçılık aşısıyla aşılan İttihatçı zihniyet var olduğu sürece Türkiye’yi hep Batılılar yönetmeye devam edecektir ve Türkiye’de Kürt sorunu çözülmez! Aslında, Anadolu’da “Kürt anasını görmesin!” zihniyetiyle Kürt katliam ve soykırımlarını yapan ırkçı ve aptal İttihatçılar, İngiliz askerlerinin görevini yerine getirdiklerinin farkında değiller.

Mustafa Kemal hakkında Ismarlama bir kitap yazan İngiliz yazar Lord Kinross, 1952 yılında bizzat İngiltere hükümetinin özel görevlendirmesiyle Atatürk hakkında İttihatçı kaynaklarda güya araştırmalar yapmak üzere Türkiye gönderilmiştir. Hiç kuşkusuz İngilizler bu yazarı gelecek kuşaklara İttihatçı zihniyeti daha fazla aşılamak için göndermişlerdi? İngilizlerin Avrupa merkezci Türk ırkçılığı ile yetiştirdikleri İttihatçıların tahrip edilmiş, yalana dayalı kaynaklarını beş yıl boyunca inceleyen Kinross, İttihatçı zihniyet çerçevesinde Batı okuyucusu ve devşirme Türkleri –Anadolu’da herkesi Türkleştiren ve soykırımlar yapan- bu diktatörün çok iyi işler yaptığına ve Batı kültürünü İslam toplumuna kabul ettiren bir dâhi olduğuna inandırmak için “Atatürk: The Rebirth of a Nation”  (Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu) adlı propaganda kitabını yazmıştır. İngilizlerin Lord Kinross’un kaleminden ısmarlayıp parayla yazdırdıkları bu kitap, birkaç cümle dışında sanki Teşkilâtı Mahsusa Başkanı Hüsamettin Ertürk ya da bir MİT başkanı tarafından yazılmış bir propaganda kitabıdır.

Bir İngiliz ajanı ve valisi olarak Türkiye ekonomisini ve siyasetini dış güçlerin çıkarları çerçevesinde dizayn eden, kendi iktidarını ayakta tutmak için idam sehpaları kuran, her tür cinayeti işleyen, yerli halklara yaptığı katliam ve soykırımları “eşkıya karşı savaşıyoruz” diye meşrulaştıran M. Kemal’in o ülkeye verdiği zararların haddi hesabı yoktur!  O, Hitler gibi tarihin en kanlı sayfalarına yazılacağı yerde, İngiliz yazar Lord Kinross tarafında yazılan kitap, Hitler’in öğretmeni M. Kemal’in savaş ve insanlık suçları görmemezlikten gelerek temize çıkarılmış; onun idam ettiği onlarca Kürt önderlerinden, Koçgiri, Dêrsim ve öbür Kürt soykırımlarından hiç bahsetmemiş, onu büyük yenilikler, büyük devrimler yapan, yeni Türklüğü icat eden Türklerin önderi olarak dünyaya tanıttığı için bugün tıpkı onun gibi bir diktatör ülkeyi rahatça yönetmeye devam ediyor. Ve sultanlarına, padişahlarına, diktatörlerine biat eden homojen toplum öylesine derin bir çıkmaza sokulmuş, çürümüş toplumun yaşamını ırkçılık ve yobaz dincilikle öylesine zehirlenmişler ki, toplumda insanlık ve vicdan adına bir şey bırakmamışlar, demokrasi, adalet, hukuk, özgürlük, eşitlik hak getire.

Böylesine cahil, totaliter rejimlerle yönetilen bir toplumu Batı istediği gibi yönlendirip yönetebilir.

Avrupa faşizm ile yüzleşmiştir ama anlamamıştır!

Kapitalist sistem, Hitler faşizmin yenilgisinden sonra uygarlığın merkezi olan Avrupa’da savaşlara ara verdi. Ama Ortadoğu’da kurduğu iki ileri Ulus-devlet karakolu üzerinden savaşlarını sürdürmeyi devam ettirdiler. İleri karakolları Türkiye Batı ülkelerinden aldığı savaş silahları, tank, panzer, savaş uçakları ve zehirli gazlarla Kürtleri katliam ve soykırımlardan geçirmeye deva etti. Ortadoğu’da Batı ülkelerin kurduğu İsrail ulus-devleti ne yapıyordu? Hitler Almanya’sı Yahudilere nasıl katliam ve soykırım yaptıysa; Hitler soykırımından kaçıp Filistin‘de İsrail Ulus-devletini kuran Siyonistler aynı katliamları Filistin‘in yerli halklarına yapmaya başladılar. Bundan üzüntü duyan Yahudi halkı hiçbir zaman Siyonistlerin önderlik yaptığı ve yönetimde olduğu İsrail ulus-devletinden memnun değillerdi ve sürekli komşularına saldırıp topraklarını genişletmek istedikleri savaş hali ortamında rahat da etmiyorlardı.

Osmanlı döneminde Filistin’de yaşayan 35 bin Yahudi yerli halklarla birlikte hiçbir sorun yaşamadan barış içinde yaşayıp gidiyorlardı. Ne zaman ki, İsrail ulus-devleti kuruldu. Halklar birbirine düşman edildi. Savaşlar başlatıldı.

Bu yüzden İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde kendi siyasi politikaları için Yahudilerin mağdur gösterilmesi, onlara bir devlet statüsü tanınması Yahudi halkını düşündükleri için değildi. Elbette Yahudi halkın da bir devleti olmalıydı. Ama kapitalist sistemin doğudaki güvenliğini koruyacak şekilde kurgulanmış bir Siyonist devlet olmamalıydı. Yahudilerin mağduriyeti üzerinden gerçekten mazlum Yahudi halkına değil, Ortadoğu’yu yeniden kapitalist sistemin çıkarları doğrultusunda dizayn ederken bölgede Siyonistler eliyle kendilerine çalışacak bir ileri karakol kurma projeleriydi asıl mesele. Alman halkın başına bela ettikleri Hitler eliyle faşizmi bu yüzden organize etmişlerdi. Bu ileri karakolun finansmanı da, Yahudi soykırımında kullanıp 8 Mayıs 1945, koşulsuz teslimiyet dayatılan Nazi Almanya’sı tarafından karşılanacaktı. İki yüzlü Batı hukuku bu yüzden Hitler faşizmiyle yüzleşti. Hitler faşizmi dışındaki faşist rejimlerin işledikleri katliam ve soykırımlar onu ilgilendirmiyordu.

Ömürlerini doldurmuş imparatorlukların dağıtılıp parçalanarak ulus-devletlere bölüneceği, 24 ulus-devlete bölünecek olan Osmanlı topraklarında bir İsrail ulus-devletin kurulacağı gibi plan ve projeler yüzyıl önceden çok iyi düşünülmüş, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda pratiğe uygulanmıştı. Her iki savaşta Avrupa kıtasında kapitalist sistemi istemeyen, ona karşı mücadele eden 120 milyondan fazla insan bu savaşlarda öldürülmüş, Karl Max’ın Kapital kitabıyla meşruiyet kazandırdıkları kapitalist sistem adeta şahlandırılmıştır. Avrupa’da kapitalist sistemi şahlandıran faşizmin belirli bir noktada durdurulması gerektiği ve onun soykırımdan geçirip mağdur ettikleri Yahudi toplumu üzerinden sadece Ortadoğu’daki siyasi projelerini pratiğe uygulayabilmek için Hitler faşizmi ile yüzleştiler ve Uluslararası Nürnberg Askeri Ceza Mahkemesi’nde yargılandılar. Yüzleştiler ama anlamadılar. Yüzleşmek başkadır, dersine çalışarak bilinçli bir şekilde anlamak başkadır. Anlamadıkları için Avrupa dışında faşist rejimleri kullanmaya, finanse etmeye ve savaş silahlarını satmaya devam ettiler. O faşist rejimleri destekleyip finanse ettikleri savaşlar tekrar Avrupa’ya geleceği günü bekliyor. Parayı tanrı olarak gören kapitalist Avrupalı artık bunun hesabını yapmıyor. Dünyanın her yerinde devam eden savaşlar, ekolojik kırım savaşları, gelişen uluslararası siyasal süreçler, Soğuk Savaş dönemi, militarizmin ve emperyalist rekabetin tamamen ortadan kalkmadığını göstermiştir.

”Özgürlüğü seven herkes Kızıl Ordu’ya asla ödemeyeceği kadar borçludur!”

Ulus-devlet çağında Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda Alman politikacılarını ve gizli örgütlerini çok iyi kullanan uygarlık güçlerin nihai amacı Hitler eliyle organize ettikleri faşizmle Batı ve Doğu Avrupa’da yıkımları gerçekleştirdikten sonra -ki bu yıkımlar kapitalist sistemin yerli yerine oturması ve gelişmesi için şartı- yöneldikleri Sovyetler Birliği’nde sosyalizmi yıkmaktı.  Nazi Almanya’sı Doğu Cephesi’nden Stalingrad’a kadar ilerlerken 15 büyük şehir, 710 küçük şehir, 7 bin köyü işgal etmiş; 23 milyondan fazla Sovyet insanı yaşamını yitirmişti. Tam sosyalizmi bitirecekleri noktada Kızıl Ordu yenilmez efsanevi bir direnişle 2 Şubat 1943’te Mareşal Friedrich Paulus komutasındaki Alman kuvvetlerini insanlık adına büyük bir yenilgiye uğrattı. Yazar Ernest Hemingway, ”Özgürlüğü seven herkes Kızıl Ordu’ya asla ödemeyeceği kadar borçludur!” diyordu. Stalingrad yenilgisinden sonra faşizm gün be gün geriledi. Ve Kızıl Ordu’nun o kahraman savaşçıları sosyalizmin bayrağını 8 Mayıs 1945 günü Alman faşizmin burçlarına dikerek kesin zaferlerini ilan ettiler. Faşizmin bu gerilemesini gözleyen ve savaşla, silahla, parayla işçi ve emekçilerin büyük ideali olan sosyalizmin yıkılmayacağını gören uygarlık güçleri, ABD, İngiltere ve Fransa onu içine alıp entegrasyon çalışmalarıyla dağıtmayı planladılar.

Bütün dünya kapitalini sadece Amerika ve Batı Avrupa’ya yatırdılar; orada işçi ve emekçilerin ücretlerini bilinçli bir şekilde yükseltiler ki, sosyalizmi istemesinler. Hatta “Eğer sosyalizmi istiyorsanız, onu da biz getireceğiz size!” şiarıyla kasıtlı olarak Batı Avrupa ülkelerinde sosyal devleti inşa ettiler; Doğu Avrupa ülkeleri ve Sovyetler Birliği’ne karşı. Böylece Batı devletleri Marshall Planı ile bilinçli olarak ülkelerinde sosyal devleti inşa edip demokrasi ve özgürlükleri genişletip ekonomiyi ileriye götürürken; Sovyetler Birliği ise kendi halkını kapitalizm korkusuyla korkutarak işçi sınıfı adına kurulan partiler, farklı halkların tarihi zenginliklerini, kültürlerini, inançlarını, dinamiklerini, aydın insanlarını acımasızca harcarken, özgürlüğü, demokrasiyi ve ekonomiyi ilerletmemeleri için hep mazeretleri vardı: “kapitalizme karşı savaşıyoruz.” Yanlış anlayış ve uygarlık güçlerin uzun vadeli planlarını anlayamadıkları için kapitalizm ile savaşlarında yenilip dağılıp gittiler.

“Nie wieder!” sloganı anlaşılmamıştır!

Ulus-devlet çağı olan 20. yüzyıl, insanlık tarihinin en yıkıcı savaşlarına sahne olmuştur. Bu yüzyılın en büyük kırılma noktalarından biri kuşkusuz 8 Mayıs 1945 tarihidir. Nazi Almanya’sının Berlin-Karlshorst’ta müttefik kuvvetlere kayıtsız şartsız teslim oluşu, yalnızca askeri bir yenilgiyi değil; aynı zamanda Avrupa’da Nazi Almanya’sı yayılmacılığın sonunu ifade etmektedir.

İkinci Dünya Savaşı boyunca, tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi milyonlarca insan yaşamını yitirmiş, kentler yok edilmiş, ekonomik ve toplumsal yapılar ağır biçimde tahrip olmuştur. Özellikle kapitalizm öncesi dönemde Arabistan merkezci Hristiyanlığı Avrupa’ya Museviliğin bir ekolü olarak yayan Semitik tüccarların Avrupa kralların saraylarına girip onları içten fethetmesi, Batı’daki zengin aileleri 300’ler Komitesi’nde örgütleyerek, bu zengin aileleri kendi tarihsel projeleri çerçevesinde yönlendirmeleri sonucu oluşan ulus-devlet çağında sanayi ve endüstri kartellerin de destekleyip iktidara getirdikleri Hitler rejiminin uyguladığı sistematik şiddet, toplama kampları ve etnik imha politikaları insanlık tarihinde derin izler bırakmıştır. Bu nedenle savaş sonrasında Avrupa toplumlarında “Nie wieder!” (Bir daha asla!) sloganı güçlü bir tarihsel bilinç haline gelmiştir.

Ancak savaş sonrası dünya düzeni incelendiğinde, yukarda izah ettiğimiz nedenlerden dolayı militarizmin ve büyük güç rekabetinin tamamen sona ermediği görülmektedir. Soğuk Savaş döneminden günümüze kadar uzanan süreçte devletlerarası çatışmalar, faşist ve molla rejimlerin desteklenmesi, silahlanma yarışları ve bölgesel savaşlar devam etmiştir. Bu durum, savaşların yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda ekonomik, jeopolitik dinamiklerle bağlantılı olduğunu ve kendi halkını kandırıp aldatan Batı politikacıların ikiyüzlülüğünü göstermektedir.

1. Nazi Almanyası’nın Çöküşü ve Berlin’in Düşüşü

1945 yılına gelindiğinde Nazi Almanya’sı askeri, ekonomik ve siyasal açıdan çökmenin eşiğine gelmişti. Sovyet Kızıl Ordusu’nun doğudan ilerleyişi ve Batılı müttefiklerin batıdan saldırıları sonucunda Almanya iki cephede kuşatılmış durumdaydı.

Sovyetler Birliği’nin Berlin’e Taarruzu günü gününe şöyle olmuştur:

16 Nisan 1945’te Sovyet saldırısı başladı.

21 Nisan’da Sovyet birlikleri Berlin’in dış mahallelerine ulaştı.

25 Nisan’da şehir tamamen kuşatıldı.

30 Nisan’da Adolf Hitler intihar etti.

2 Mayıs’ta Berlin teslim oldu.

8 Mayıs 1945’te Almanya kayıtsız şartsız teslimiyet anlaşmasını imzaladı.

Bu süreç, yalnızca askeri bir yenilgiyi değil, aynı zamanda Nazi ideolojisinin tarihsel çöküşünü temsil etmektedir. Alman tarih yazımında bu dönem sıklıkla “Die Stunde Null” “Sıfır Saati” kavramıyla açıklanır. Bu kavram, Almanya’nın savaş sonrası yeniden kuruluş sürecini ifade etmektedir.

2. İkinci Dünya Savaşı’nın Yıkıcı Sonuçları

İkinci Dünya Savaşı, insanlık tarihinin en büyük yıkımlarından birine neden olmuştur. Yaklaşık 60 milyon insan yaşamını yitirmiş; Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika’da büyük fiziksel ve ekonomik yıkımlar meydana gelmiştir.

Savaşın sonuçları şu başlıklar altında değerlendirilebilir:

2.1. Demografik Yıkım

Savaş boyunca milyonlarca sivil ve asker yaşamını kaybetmiş; özellikle Yahudiler, Romanlar, Slav halkları ve siyasal muhalifler Nazi rejiminin sistematik katliam politikalarının hedefi olmuştur.

2.2. Ekonomik Çöküş

Avrupa’nın sanayi altyapısı büyük ölçüde tahrip olmuş; kentler, kasabalar, köyler harabeye dönmüş; üretim kapasitesi ciddi biçimde düşmüştür.

2.3. Siyasal Sonuçlar

Savaş sonrasında kapitalist sistem, sosyalist sistem diye Avrupa iki kutuplu dünya düzeninin merkezine dönüşmüş; ABD ve SSCB arasındaki Soğuk Savaş süreci başlamıştır.

3. Militarizmin Sürekliliği ve Modern Avrupa

1945 sonrasında Avrupa’da barış ve demokratikleşme söylemleri güç kazanmış olsa da militarizm tamamen ortadan kalkmamıştır. Özellikle Soğuk Savaş boyunca NATO ve Varşova Paktı ekseninde yoğun bir silahlanma yarışı yaşanmıştır.

Son iki yüzyıldan beri uygarlık güçlerin zaman zaman “uygarlık yıkıcı etmen” olarak kullandıkları Almanya’nın günümüzde sosyal devlet yapısını terk etme sinyallerini vermesi, askeri harcamalarını artırması ve Avrupa güvenlik politikalarında daha aktif rol üstlenmesi dikkat çekmektedir. Almanya’nın Litvanya’da kalıcı askeri üs kurma girişimi ve savunma bütçesindeki artışlar, Avrupa’daki yeni militarizasyon tartışmalarını gündeme taşımaktadır.

Her ne kadar günümüz Almanya’sının siyasal yapısı Hitler döneminden farklı olsa da tarihsel hafıza açısından militarizmin normalleşmesi Avrupa kamuoyunda kaygı yaratmaktadır.

 4. Emperyalizm ve Savaş İlişkisi

Modern dünya tarihi incelendiğinde savaşların çoğunlukla gözle görünmeyen uygarlık güçleri tarafından 50 ya da 100 yıl önceden planlandığı, siyasi ve ekonomik çıkar mücadeleleriyle bağlantılı olduğu görülmektedir. Uygarlık güçlerin altın ve para gücüyle yönlendirdikleri emperyalist devletler, nüfuz alanlarını genişletmek, enerji kaynaklarını kontrol etmek ve ekonomik üstünlük sağlamak amacıyla sık sık askeri yöntemlere başvurabilmektedir.

Bu bağlamda:

👉Birinci Dünya Savaşı’n devamı olan

👉 İki Dünya Savaşı,

👉 Soğuk Savaş dönemi çatışmaları,

👉Irak savaşı

👉Suriye savaşı

👉 Ukrayna-Rusya savaşı,

👉Hiç bitmeyen Ortadoğu’daki bölgesel savaşları

👉İran- ABD savaşı

Uygarlık güçlerin ulus-devlet ve emperyalist devletler arasına soktuğu rekabetin farklı biçimleri olarak değerlendirilebilir.

Savaşların başlangıcında çoğu devlet kısa süreli zafer beklentisi içine girse de tarihsel deneyimler, savaşların öngörülemeyen sonuçlar doğurduğunu göstermektedir. Nazi Almanya’sının Sovyetler Birliği karşısında Stalingrad’da yaşadığı yenilgi, Erdoğan’ın Batı politikacıları adına, “Kobanê düştü düşecek!” diyerek desteklediği cihatçı örgüt IŞİD’in Kobanê’de yaşadığı yenilgi bunların tarihsel örnekleridir.

Benzer şekilde günümüzde de askeri müdahalelerin beklenenden daha uzun ve yıkıcı süreçlere dönüştüğü görülmektedir. Donald Trump’un “savaş iki üç hafta sürer” dediği İran-ABD savaşın aylarca sürmesi gibi.

Sonuç

8 Mayıs 1945 yalnızca bir savaşın sona erdiği tarih değildir; aynı zamanda insanlığın faşizm, militarizm ve savaş üzerine düşünmek zorunda kaldığı tarihsel bir dönüm noktasıdır.

Nazi Almanya’sının yenilgisi, faşizmin askeri olarak mağlup edilebileceğini göstermiştir. Gönül isterdi ki, dünya faşizmine öncülük eden İttihat ve Terakki üyeleri de Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’nde yargılansaydı. Türkiye de İttihatçıların yaptığı soykırımlarla yüzleşseydi. Yüzleşseydi hâlâ o ülkede süren kurumsal faşizm bu kadar katliamları, soykırımları devam ettirme cesaretinde olmayacaktı! Ancak savaş sonrası Batı’nın Türkiye’yi o bölgede Sovyetler Birliği’ne karşı ileri karakol olarak kullanması, Soğuk savaş dönemi, yeni dünya düzeni, militarizmin ve emperyalist rekabetin farklı biçimlerde devam ettiğini ortaya koymuştur. Bunun nedeni çoğu bilim insanları savaşları önceden planlayan uygarlık güçlerini iyi tanımamaları, toplumların bu konuda bilinçsiz olmalarıdır.

Bugün küresel ölçekte artan silahlanma politikaları, bölgesel savaşlar ve büyük güç rekabeti, 8 Mayıs 1945’in tarihsel derslerinin hâlâ güncelliğini koruduğunu göstermektedir. Özür dilemek tek başına yeterli değildir. Özür üzerinde çalışarak anlamak gerekir.

Bu nedenle kalıcı barışın sağlanabilmesi yalnızca dünyanın bir bölgesinde savaşların sona erdirilmesiyle değil; bütün dünyada savaşların sona ermesi ve savaşları üreten ekonomik, siyasal ve ideolojik yapıların sorgulanmasıyla mümkündür. 8 Mayıs’ın tarihsel anlamı da tam olarak burada yatmaktadır: İnsanlığın geçmişin yıkımlarından ders çıkararak daha adil, adaletli ve barışçıl bir dünya kurma sorumluluğu.

12 Mayıs 2026

Azad Roni

Kaynaklar:

1.Dr. John Colemann, 300 Komitesi, Destek Yayınları, İstanbul 2017

  1. Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 1.
  2. Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2020.
  3. Lord Kinross, Atatürk: The Rebirth of a Nation.
  4. Eric Hobsbawm, Aşırılıklar Çağı: Kısa 20. Yüzyıl 1914–1991. İstanbul: Everest Yayınları.
  5. Hannah Arendt, Totalitarizmin Kaynakları. İstanbul: İletişim Yayınları.
  6. Antony Beevor, Berlin 1945: The Downfall. London: Penguin Books.
  7. Tony Judt, Postwar: A History of Europe Since 1945. New York: Penguin Press.
  8. Deutsches Historisches Museum Arşivleri.
  9. 10. Soviet Military Archives on the Battle of Berlin.
devlet_neden_kurt_sorununu_cozmek_istemiyor

Devlet Neden Kürt Sorununu Çözmek İstemiyor?

✍Azad Ronî’nin Analizi:

On yıl önceki barış süreci ile ilgili konuşma sanki bugün konuşmuş gibi günceliğini aynen korumaktadır! Özellikle 2013 ile 2015 yılları arasındaki barış sürecini sonlandıran Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, “Siz neden bundan dolayı paniklediniz? Sayın cumhurbaşkanım, PPK silah bırakacak diye neden paniklediniz? Siz bırakmadınız! (On yıl sonra silahları bıraktığı halde siz gene bu sorunu çözmüyorsunuz! A.R.) Öyle görünüyor ki, bugün PPK silahlarıyla dağdan inse önüne geçecek! ’Aman inmeyin!’ diyecek. Çünkü barış yapalım diye bir niyet yok. Çok açık söylüyorum; kardeşlerimiz, vatandaşlarımız, Türkiye’de yaşayan herkesin bunu iyi anlaması, idrak etmesi gerekir. Bu ülkenin cumhurbaşkanı PKK’nin silahsızlanmasını durdurmuştur, önlemiştir!” sözleri, Sayın Abdullah Öcalan’ın  27. Şubat 2025’te İstanbul’da 300 gazeteci ve medya kuruluşları karşında, DEM Partinin İmralı Heyeti tarafından açıklanan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı“ ardından PKK’nın kendisini feshetmesi ve Süleymaniye kenti yakınlarında yapılan bir törenle sembolik olarak 15 kadın ve 15 erkek toplam 30 gerillanın silahlarını yakmalarıyla başlayan barış sürecinin bir yıldan beri oyalamalarla sürdüğü ve AKP önümüzdeki seçimlerde de kazandıktan sonra süreci bir daha buzdolabına atılarak gene 2015 yılındaki barış süreci gibi Erdoğan tarafından engelleneceği çok açık görülüyor.

Öcalan, 27 Şubat’taki “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı“ ile Kürt sorunun demokratik siyaset içerinde çözülmesi amacıyla hiçbir şart ileriye sürmeden, PKK’yi feshetmiş, silahları bırakma çağrısı yapmış, sembolik bir törenle silahlar yakılmış ve “haydi Kürt Sorununu çözün!” diye topu devlete atmıştır! Burada asıl devletin sorumluluk bilinciyle hareket ederek kendi iç dinamiklerinde Kürt sorunun çözümüne ilişkin bilimsel düşüncelerini halka, basın ve medyaya açıklamaları gerekeceği yerde, Komisyon raporuyla sorunu ‘terör’ sorununa indirgeyerek Kürtler ile savaşını devam ettirmek istediklerini açıklamışlardır!

Dünün barış süreci (2013-2015) açıklaması olan Dolmabahçe Mutabakatını kabul etmeyerek masayı devirip Temmuz 2015’te Kandil alanlarında bulunan gerillanın üzerine 30 savaş uçağıyla yapılan yoğun bombardımanlardan sonra Türk usulü darbe girişimi yaparak Kürt katliamlarına girişen R. T. Erdoğan, bugün “Terörsüz Türkiye” yanlış zihniyetiyle başlattıkları süreçte hiçbir adım atmayarak, Kürtlerin oylarıyla iktidarda kalma oyalamalarıyla süren süreç bir sonraki seçimden sonra gene sözünde durmayan Erdoğan tarafından engelleneceği apaçık ortadadır.

“Kürt Sorunu Benim Sorunumdur!”

2005 yılında Erdoğan Başbakan olarak Diyarbakır’daki konuşmasında, “Kürt sorunu benim sorunumdur!” diyordu:

“İlla her soruna bir ad koymak da gerekmez. Çünkü sorunlar hepimizindir. Ama illa ‘Ad koyalım’ diyorsanız Kürt Sorunu bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorudur. Benim de sorunumdur. Sorunların parça parça adresi olmaz. Bütün sorunlar Türk olsun, Kürt olsun, Çerkez olsun, Abaza olsun, Laz olsun bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ortak sorunudur. Çünkü güneş herkesi ısıtır, çünkü yağmur herkes için rahmettir. Çünkü herkes aynı toprağın insanıdır, insanıyız, millet olmak işte budur. 

Bu sebeple ‘Kürt sorunu ne olacak?’ diyenlere diyorum ki bu ülkenin başbakanı olarak o sorun herkesten önce benim sorunumdur. Bu memleketin başka bir meselesini de bana soracak olsalar onlara da şunu derim, o mesele de herkesten önce benim meselemdir.

Biz büyük bir devletiz ve millet olarak bu ülkeyi kuranların bize miras bıraktığı temel prensipler ve cumhuriyet ilkesi, Anayasal düzen dahilinde her sorunu daha çok demokrasi daha çok vatandaşlık hukuku daha çok refahla çözeceğiz, bu anlayışla çözüyoruz ve çözeceğiz de.”

Bu konuşmanın ardından, “Tek devlet, tek millet, tek bayrak” tekerlemesini yapan Başbakan Erdoğan, 2014 yılında cumhurbaşkanı olduğu dönemde Dolmabahçe Mutabakatını kabul etmeyerek, “Kürt Sorunu diye bir sorun yoktur!” noktasına vardı.

İngilizlerin onayıyla Mustafa Kemal Mayıs 1919’da 35 İttihatçı arkadaşları ile birlikte Samsun üzerinden Kürdistan’a giderek, Erzurum (23 Temmuz- 7 Ağustos 1919), Sivas (4-11 Eylül 1919) Kongreleri ve Amasya Protokollerinde, “Kurulacak olan devlet Türklerin ve Kürtlerin devleti olacak.” denilip Kürtlerin rızasını alarak Ankara’daki iktidarını 1923’teki Lozan Antlaşmasıyla sağlamlaştırdıktan birkaç yıl sonra, önce Kürtler için hazırladıkları İstiklal Mahkemelerinde İzmir Suikastı (15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi gibi) senaryosu bahane edilerek 17 İttihatçı arkadaşını idam ettikten hemen sonra tarihin en büyük Kürt soykırımlarına girişmişti. Osmanlı devleti, Kürt derebeylerin gücüyle bölgede iktidarını sağlamlaştırdıktan birkaç yıl sonra henüz İslam olmayan Zerdüşt ve Êzîdî inancındaki Kürtleri, Hristiyan Ermenileri, Rumları ve Süryanileri katliamlardan geçirmeye başlamışlardı. Gene İslam bayrağı altında savaşan, iktidar için kendi halkı olan Türkmen ve Oğuzlar’a düşman edilmiş Selçuklu Sultanları, Mervani Kürt devleti (M.S. 990- 1.096), Şeddadiler Hanedanı (M.S.951- 1.175) ve Rewadiler Hanedanı (M.S. 955-1.071) gibi Kürt devlet ve birçok Kürt hanedanların gücüyle bölgede iktidarını güçlendirdikten birkaç yıl sonra; yerli halklarla savaşa girişmişlerdi; Mervani Kürt devletini ve birçok Kürt hanedanını ortadan kaldırmışlardı!..

Uygarlık güçlerin uygarlık yıkıcı etmen olarak kullandıkları devşirme Türkler

Bu tarihi gerçekler ışığında denilebilir ki; uygarlık güçleri, bin yılların başında Abbasilerin gözetiminde iktidarı kendilerine çalışacak olan vekalet savaşçılarına devrettikleri ve Orta Asya’dan gelen kendi halkı olan Türkmen ve Oğuzları katliamlardan geçiren Selçuklu Sultanların ve Kürt beyliklerin yardımlarıyla iktidara taşıdıkları Osmanlı padişahların beyinlerine Arabistan merkezci siyasal İslam ideolojisini aşılarken ve en son hiçbirisi Türk olmayan Osmanlı subayları olan İttihatçıların beyinlerine Avrupa merkezci Türk milliyetçiliği aşılarken, bu devşirmeleri yerli halklara düşman etmişler ve Kürtleri, Ermenileri, Süryanileri yok etme görevi vermişlerdir. Her şey değişir ama Semavi dinlerin teolojik doğmaları ve ırkçı tabularla kafaları çağ dışı örümcek ağı bağlamış ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin’ tıpkı Tevrat’taki mitolojik varsayımlardan yola çıkarak Fırat Irmağı’ndan Nil Irmağı’na kadarki topraklara sahip olmak isteyen işgalci İsrail devleti gibi yerli haklara düşmanlığı hiçbir zaman değişmez ve bitmez! Yerli halklara düşman edilen her iki zihniyette aynı maskeli tanrının ürünüydü. Aynı maskeli tanrı tarafından Ortadoğu’da kullanılan ulus-devletlerdi. Her iki ulus-devlet, güvenlik politikaları adı altında kendi vatandaşlarına değil, uygarlık güçlerin Batı’da kurduğu kapitalist sistemin çıkarları için çalışmaktadır.

Değişime ayak direten, Doğu’da uygarlık güçlerine çalışan vekalet savaşçıları ve bütün halklara düşman edilmiş, Mezopotamya’nın uygarlık kalıntılarını ve ekolojik köy komünal yaşamını ortadan kaldırmakla görevlendirilen Türk ulus-devletin yeri de Selçuklu ve Osmanlı gibi devlet mezarlığıdır!

Neden?

Türklerin aşağılandığı Osmanlı döneminde yağma ve talan savaşları için asker devşirdikleri Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez, Arnavut, Bulgar, Boşnak gibi farklı milletlerden ve İslam dinine bağlı olanların oluşturduğu topluluklara ümmet deniliyordu. Yani Osmanlı İmparatorluğu’nda etnik kimlik, ulusal aidiyet diye bir şey yoktu; İslam dini çerçevesinde oluşan ümmet anlayışı vardı. Bu ümmet kelimesi, etnik köken, dil, ırk, kültür gözetmeksizin Müslümanların dini bir bağla birbirine bağlı olduğu vurgusu yapılıyordu. Ulus-devlet çağında Avrupa merkezci Türk milliyetçiliği ile yetiştirilen İttihatçılar, maskeli tanrıların toplum mühendisliği projeleriyle yeni bir Türk milleti yaratmak için ümmet topluluğunu; yani Kürt, Arap, Laz, Çerkez, Arnavut, Bulgar, Boşnak, Ermeni, Rum, Süryani halklarını katliamlarla bir potada eritip herkesi Türkleştirerek Anadolu ve Kürdistan’da yapay bir topluluk oluşturmak istiyorlardı.

Peki bunu neden yapıyorlardı? Farklı halkları ‘Türk’ diye tek bir potansiyel güç etrafında birleştirirken, o insanları kendi geçmiş toplumunun binlerce yıllık tarihinden, dilinden, kültüründen uzaklaştırıp yabancılaştırarak bomboş bir insan haline getirmek ve o bölgede uygarlık güçlerine savaşacak olan vekalet savaşçılarını yaratmaktı. Böyle insanlıktan uzaklaştırılmış kültürsüz, karaktersiz, vicdanı olmayan boş insanlara her türlü kötülüğü, her türlü katliam ve soykırımları yaptırabiliyorlardı. İşte burası her türlü katliamlarını, soykırımlarını, cinayetlerini, hırsızlıkları, hukuksuzluklarını, adaletsizliklerini, yağma ve talanlarını  ‚Türk kimliği‘ altında gizledikleri Türkiye’dir! Böyle bir ülkeye demokrasi ve barış hiçbir zaman uğramaz!

Uygarlık güçlerin bu Anadolu’yu Türkleştirme projelerini yüzyıl içinde gerçekleştiren İttihat Terakkiciler ve ardılları İttihat Terakki üyeleri olan Kemalistler, Kürtler dışında Anadolu’da herkesi Türkleştirdiler. Böylece Doğu’da kapitalist sistemin bütün savaşlarını yürütecek vekalet savaşlarını yaratmış oldular; yerli halklarla sürekli savaş halinde çürümüş, yozlaşmış, militarist, insanlığından uzaklaştırılmış, hukuku, adaleti ve vicdanı olmayan yapay bir topluluk yarattılar.

Anadolu’daki Türkleştirme Projesi Türklerin Projesi Değil

Türkleştirme projesi ne devşirmelere ne de gerçek Türklere ait bir projeydi. Hatta bu Türkleştirme projesine dahil olan çok az sayıdaki gerçek Türkleri de, katliamları, soykırımları yaptırsınlar diye kendisinden, insanlıktan adaletten, vicdandan uzaklaştırıyorlardı, demokrasiden yoksun bırakıyorlardı. Bunun dışında, ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sisteminde’ sahte Türk kimliği alan devşirmelerin işlediği cinayetler, katliamlar ve korkunç soykırımlar hep Türklerin hanesine yazılıyordu. Selçuklu ve Osmanlı dönemindeki gibi gene Türkler hâlâ bu coğrafyada Orta Asya’daki ataları kadar barbar ve vahşi olduklarını dünyaya yayıp gösteriyorlardı. Bu devşirmelerin hiçbirisi Orta Asya’dan kılıç sallayarak gelmedi. Türklerin atalarının binlerce yıl önce Orta Asya’daki barbarlığını, vahşiliğini, Çin uygarlığını yağmalayıp talan etme hallerini bu coğrafyada canlandırıp kullanmak için devşirmelere ‘Orta Asya’dan geldiklerini’ söylüyorlardı.

Oysa Orta Asya’dan gelen Türkler 300-400 yıl içinde yerleşik hayata geçmiş, yerli halklarla beraber yaşadıklarından beri uygarlık yıkıcı rollerini bırakmışlar. Selçuklu ve Osmanlı’dan beri Türkler adına ‘uygarlık yıkıcı’ rolleri sürdürenler devşirmelerdi. Bu hakikat böyle bilinmelidir! Kendisini Türk sanan ve bu İttihatçıların oluşturduğu yeni yapay Türk topluluğu Türk değildi. Türk olmayan bu devşirmeler iktidarda oldukları sürece ‘Uygarlık Güçlerin’ vekalet savaşçıları olarak bu coğrafyayı cehennem ateşinde yok etmeye çalışacaklar!

Bu yüzden ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin’ bir an evvel yıkılıp gitmesi ya da herkesi Türkleştirme projelerinden vazgeçip halkların bir arada yaşayabileceği renkli bir çiçek bahçesi gibi demokratik bir sisteme geçmesi başta gerçek Türkler olmak üzere o coğrafyada yaşayan bütün halkların yararınadır. Teklik; gri, karanlık faşizme giden bir yoldur. Biz bunu Hitler faşizminde ve Hitler’in öğretmeni olan Mustafa Kemal’in kurduğu yüzyıllık kurumsal faşist Türk ulus-devlet düzeninde halklara nasıl korkunç katliam ve soykırımlar (Koçgiri, Bingöl-Ahmed, Ağrı-Zilan, Dêrsim soykırımları) yaptıklarını gördük…  

Unutmamak gerekir ki, Uygarlık güçlerin, bir zamanlar Mezopotamya’da kullandıkları ve bugünkü Kürtlerin ön ataları tarafından tarihin geri dönüşü olmayan çöplüğüne attıkları Akad ve Asur Tiran devletleri gibi ‘uygarlık yıkıcı etmen’ olarak kullandıkları Türk ulus-devleti yıkılıp devlet mezarlığına uğurlanmadan o coğrafyaya demokrasi, özgürlük, eşitlik, Barış ve adalet gelmez.

Selçuklu devletinden Türk ulus-devletine kadar iktidara gelip uygarlık güçleri için çalışanların hiçbirinin Türk olmadığını bazı bilim insanları ve yazarlar biliyorlar ve bunun farkındalar. Sırrı Süreyya Önder gibi bunun farkında olan Türk yazar Hasan Bildirici, “Türklerin elindeki Türk kimliğini elimizden aldınız” makalesinde şöyle yazıyor:

”Kürdlerin haklarını savunduğum zaman adaletsiz düzenin savunucuları beni Kürt ve Kürtçü ilan edip, adalet arzularını körüklediğim diğer okurlar karşısında yazılarımı boşa çıkarmaya çalışıyorlar. İşlerini hep böyle yürüttüler. ‘Bölücü, terörist ve vatan haini Kürt!’ dediler.

Kendilerini de Uzak Asya’dan kılıç sallayarak gelen Türklüğün temsilcisi yaptılar. Ve topluma bunu yutturdular. Türkçülük yarıştıran bu devşirmelerin ataları da Balkanlar, Kafkaslar, Girit, Malta ve Arap çöllerinde Osmanlı mevzilerini terk edip Ankara’ya kaçmışlardı. Çoğunlukla bunların kurduğu adaletsiz devleti düzeltme doğrultusunda kurumlarda ve devlet organlarında çentik açtırmıyorsunuz. Çentik açılınca foyaları ortaya çıkacak. Onun için ‘bu anayasayı ve bu düzeni deldirtmeyiz‘ diyorlar.

Bunların hiçbiri Türk falan değil. Varsa azınlık bir Türk nüfus, onu da kendilerine benzetmişler. Türklüğün kaygısını güttükleri falan yok. Uzak Asya’dan benim atalarım geldi. Erdoğan ve Bahçeli Ahlat’a gidip atalarımın yüksek mezar taşlarının altında duaya duruyor ve biraz Türklük kapmaya çalışıyorlar. Ahlat’ın da en kalabalık Türk ailesiyiz. Kürdlerle de can ciğeriz.

Süleyman Soylu veya Musavvat Dervişoğlu’nun neyi Türk? Neresi Türk? Mahallenin dedikoducusu olarak halkı birbirine kışkırtarak huzur bulan Ümit Özdağ’ın soyunda Asya bozkırlarını akıncı olarak yarıp gelen yiğit Türklere ait hangi iz var?

Türklüğümle övünmek için değil, adalet isteyen yazılarımı ’Kürtçülüğe’ çıkarıp değersizleştirmeye çalışan devşirme Türkçülerin toplumları çökertip, halkı yağmalayan foyalarını anlatmak için soyumdan söz ettim. Bırakın artık bu uzak Asya’dan kılıç çekip gelme numaralarını. Soy numaralarını. Balkanlar, Kafkaslar ve Arap ellerindeki Osmanlı mevzilerini bırakıp kaçtınız; o korkak ve yılışık hallerle şimdi de Anadolu’nun Türk ve Kürd masumlarına vatan numarasıyla kan kusturuyorsunuz.“

‘Uygarlık Yıkıcı Türk Egemenlik Sistemi’ Yerli Halklara Düşmandır

Ve bin yıldır bu coğrafyada uygarlık güçlerin yerli halkları kâh siyasal İslam kılıfı altında, kâh Türk milliyetçiliği kılıfı altında katliam ve soykırımlarla yok etmeye çalıştıkları ve dış güçlere bağımlı oldukları için iradesi olmayan “uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi” Kürt sorununu nasıl çözebilir? Et satarak geçimini sağlayan kasapçının “koyunları, kuzuları kesmiyorum” demek nasıl ki inandırıcı değilse; dış güçlere bağımlı çalışan devşirme Türk politikacıların barış sürecinde, ”Kürt Sorunu benim sorunumdur, çözüyorum” demek o kadar inandırıcı değildir. Çünkü uygarlık güçleri, İttihatçıların beyinlerine Türk milliyetçiliğini aşılarken onları yerli halklara düşman ettirmiş ve Kürtleri, Ermenileri yok etme görevi vermişlerdir!

Uygarlık güçleri, Kürtlere ve Ermenilere düşman olmayan ya da yerli halklara karşı savaşı yürütmeyen birini Türkiye’de iktidara getirmezler. Ha keza “Ben Kürt Sorununu çözerim” demeye kalkışırsa, Cumhurbaşkanı Turgut Özal gibi hemen öldürürler…

Selahattin Demirtaş‚ın Tarihe Geçen ”Bilal’i İstiyordunuz Hilal’i Verdiniz” Açıklaması:

Demirtaşı’ın 18 Ekim 2016 tarihinde HDP Meclis Grup Toplantısında yaptığı bu kapsamlı ikna edici konuşması, Türkiye’de muhalif siyasal söylemin dikkat çekici örneklerinden biridir. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin o dönemdeki başkanlık sistemi tartışmalarındaki tutumunu eleştirmek amacıyla “Bilal’i (Erdoğan) istiyordunuz, Hilal’i (üç hilal) verdiniz” ifadesini retorik ve söylem analizi çerçevesinde incelemektedir. Konuşmada geçen ifadeler yalnızca bir politik slogan değil, aynı zamanda güç ilişkileri, meşruiyet üretimi, HDP’ye hazırlanan kompaslar ve ideolojik söylemler açısından çok katmanlı bir anlam taşıdığını ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Demirtaş bu konuşmada, iktidarı ve özellikle Recep Tayyip Erdoğan çevresindeki güç yapısını eleştirir. “Bilal” ifadesiyle Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’a gönderme yaparken, “Hilal” ifadesini ise halkın karşısına çıkarılan farklı bir siyasi söylem ya da sembol olarak kullanır.

Konuşmanın ana mesajı şudur:

👉İktidarın, halkın beklentilerini karşılamadığını,

👉 Şeffaflık ve adalet yerine farklı semboller ve söylemlerle kamuoyunun yönlendirildiğini,

👉Yolsuzluk iddiaları ve güç ilişkilerinin üstünün örtülmeye çalışıldığını savunur.

Demirtaş, bu cümleyle aslında “siz bir şey bekliyordunuz ama size bambaşka bir şey sunuldu” demek ister ve bunu alaycı bir dille ifade eder. Bu nedenle söz, Türkiye siyasetinde hafızalara kazınmış bir eleştiri sloganı haline gelmiştir.

Siyasal iletişim, modern toplumlarda yalnızca bilgi aktarımı değil, aynı zamanda anlam üretimi ve algı yönetimi sürecidir. Türkiye bağlamında, siyasal aktörlerin kullandığı dil; metafor, sembol ve ironi gibi araçlar HDP ve DEM partileri sayesinde zenginleşmektedir.

Demirtaş, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası süreçte, bir derin devlet politikası olarak MHP’nin AKP’ye yaklaşıp koalisyon oluşturması ve başkanlık sistemine destek veren açıklamalarını, Bilal Erdoğan üzerinden yaptığı bu benzetme ile eleştirmektedir.

Bu bağlamda Selahattin Demirtaş’ın söz konusu ifadeleri, dönemin siyasal atmosferine yönelik eleştirel bir müdahale olarak değerlendirilebilir. HDP’ın Grup toplantısındaki bu konuşma, ilgili söylemin hem yapısal hem bağlamsal hem de toplumsal çürümenin analizini sunmayı hedeflemektedir.

Michel Foucault’ya göre söylem, yalnızca dilsel bir pratik değil, aynı zamanda iktidarın üretildiği ve yeniden üretildiği bir alandır. Bu perspektiften bakıldığında, politik söylemler toplumsal gerçekliği kurma gücüne sahiptir (Foucault, 1972).

Aristoteles retoriği, ikna sanatının temel unsurlarından biri olarak tanımlar. Modern siyasal iletişimde ise ironi, hem eleştirel mesafe yaratmak hem de geniş kitlelere ulaşmak için etkili bir araçtır (Hutcheon, 1994).

“Bilal” ve “Hilal”

İfade iki sembolik düzlemde işler:

  1. “Bilal”: Somut bir kişiye gönderme yaparak nepotizm ve güç ilişkilerini çağrıştırır.
  1. “Hilal”: Dini ve milli sembollerin politik söylemdeki kullanımına işaret eder.

Bu ikilik, somut ile soyut arasındaki gerilimi görünür kılar.

İronik Yapı ve Anlam Üretimi

İfade, beklenti ile gerçeklik arasındaki fark üzerinden kurulur. Bu yapı, klasik ironinin temel özelliklerinden biridir: Söylenen ile kastedilen arasındaki mesafe.

Sloganlaşma ve Kolektif Hafıza

Söz konusu ifade, kısa ve ritmik yapısı sayesinde kolayca sloganlaşmış ve kolektif hafızada yer edinmiştir. Bu durum, modern siyasal iletişimde “viral söylem” kavramıyla açıklanabilir.

İfade, MHP’nin AKP’ye yaklaşması, Demirtaş’ın “Seni Başkan yaptırmayacağız!” diyerek başkanlık sistemine karşı çıkısı ve Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki siyasal iktidara yönelik eleştirel bir çerçevede ortaya çıkmıştır. Özellikle Bilal Erdoğan üzerinden yapılan göndermeler, kamuoyunda tartışılan güç ilişkilerine işaret etmektedir.

Bu bağlamda “hilal” sembolü, siyasal meşruiyetin dini/milli değerler üzerinden inşa edilmesine yönelik bir eleştiri olarak okunabilir.

 Tartışma

Bu söylem, modern politik iletişimde üç önemli özelliği bünyesinde barındırır:

  1. Yoğunlaştırılmış anlam (kısa ama derin içerik)
  2. Çok katmanlı yorum imkânı
  3. Yüksek dolaşım kapasitesi

“Bilal’i istiyordunuz, Hilal’i verdiniz” ifadesi, Türkiye siyasetinde retorik açıdan güçlü ve çok katmanlı bir söylem örneğidir. Bu ifade, siyasal eleştirinin doğrudan değil, dolaylı ve ironik yollarla nasıl etkili biçimde yapılabileceğini göstermektedir. Aynı zamanda, politik dilin sembolik boyutunun önemini ortaya koymaktadır.

Bütün bunlardan çıkardığımız sonuçla anlıyoruz ki ABD ve İngiltere’nin iktidara getirdikleri diktatör Erdoğan kendisine rakip gördüğü ve eleştirildiği için hiçbir suçu olmayan Selahattin Demirtaş’ı 10 yıldan beri cezaevinde rehin tutuyor!

“Bu ülkenin cumhurbaşkanı PKK’nin silahsızlanmasını önlemiştir!”

Selahattin Demirtaş yukardaki video konuşmasında şu gerçeği dile getiriyor:

“İktidarın şakşakçılığını yapmaktadırlar. Hatırlıyorsanız ne diyordu: ‘Partimizden Saraya gideni partiden atarım’ diyordu, milliyetçiler. Bak dün Sarayda el pençe divan oldular. Hani Bilal’ı istiyordunuz? Bak alamadınız Hilal’i verdiniz. Gördünüz değil mi?

Şimdi değerli arkadaşlar nedir bizim suçumuz? % 13 oy almış olmamız! Halkın taleplerini sandığa ve parlamentoya yansıtmış olması. Bunun dışında bize affedilebilecek hiçbir suçumuz yoktur. Biz demokrasi gelişsin, bu ülkede adaletsizlikler giderilsin, eşitlik, özgürlük bizim kalıcı sistemimiz yeni yaşamımız olsun diye mücadele ettik. Ve buraya gelen 80 partili milletvekili arkadaşlarımla, parti yönetimiyle birlikte, Türkiye’ye verdiğimiz sözü, barış gerçekleştirmek için daha ilk akşamdan, seçimi kazandığımız 7 Haziran (2015 seçimlerinde HDP % 13,1 oy almıştı.) akşamı barış görevine hazır olduğumuzu ilan ettik. Fakat ‘yıllardır çözüm süreci, yıllardır milli birlik beraberlik, kardeşlik süreci yürütüyoruz. Bunun için baldıran zehir içerim, bunun için kefen giymeye hazırım’ diyenler 7 Haziran’da iktidarlarını yitirince, barışın ne kadar anlamsız olduğunu, onlar için barışın ne kadar önemsiz olduğunu ilan ettiler.

Dolmabahçe Mutabakatı

Dolmabahçe Mutabakatını hatırlarsınız. Bizim parlamenter İmralı heyetimiz, Hükümetin yetkili AKP heyetiyle birlikte ortak bir açıklama yaptılar. O açıklama Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi tarihinin en önemli siyasi işlevlerinden biriydi. Küçümsenecek bir belge, küçümsenecek bir açıklama değil. Çok kutsal, çok saygın, çok ahlaki bir işti. O metin açıklandığı dakikaya kadar uğraşı, çabası, emeğiyle arkasında duran, katkı sunan herkese ben buradan tekrar teşekkür ediyorum. Teşekkürü hak ediyorlar. Gerek devlet heyeti, gerek AKP heyeti, gerek bizim heyetimiz ve özellikle o belgeyi kararlı, siyasi iradesiyle arkasında durarak ilan ettiren Sayın Öcalan’a, her biri ayrı ayrı teşekkürü hak ediyor. Çünkü barışın anahtarını Türkiye toplumuna teslim ettiler, o açıklamayla birlikte. Artık kirli güçler, kontra güçler, derin güçler, uluslararası güçler, ben barış düşmanıyım diyebilecek kim varsa, onların elinden barışın rehin olarak tutulmasını aldılar ve Türkiye toplumuna, bize teslim ettiler. Dolmabahçe Mutabakatı budur.

Dolmabahçe açıklaması vatana ihanet değil, bir bölünme, parçalanma beyannamesi değil. Bir kardeşleşme, özgürlük, barış ve demokrasi manifestosu, yol haritası ve silahsızlanmanın da çağrısıydı. İşte biz 7 Haziran’da halkımızdan aldığımız destekle bunun arkasındaydık, hemen  bunu hayata geçirelim dedik. Koalisyonda kim olursa olsun, biz desteklemeye hazırız, barışı gerçekleştirelim dedik!

Değerle arkadaşlar, Dolmabahçe Mutabakatı açıklamasından bir hafta sonra zaten nasıl vazgeçtiklerini, nasıl caydıklarını ibretle hep birlikte izledik. Sayın cumhurbaşkanı o fotoğrafın, görüntünün yanlış olduğunu, masanın olmadığını, görüşme, müzakere, süreç, mutabakat diye bir şey olmadığını, olamayacağını, hatta ‘Kürt sorunu yoktur, böyle bir sorunumuz da olmamıştır’ noktasına getirdi meseleyi…. ”  (…..)

Barış müzakeresi için iki buçuk yıl çalıştık. Sadece bir hafta kalmıştı. Neden barış antlaşması olan Dolmabahçe Mutabakatından vazgeçtiniz? Bunu neden kamuoyuna açıklamıyorsunuz? Niye vazgeçtiniz? Düşünün bir örgüt var. Dağda silahlı! O örgütün lideri, ‘çağrı yapacağım’ diyor ‘çağrı.’ Mutabakat imzalanır ve heyet gelip müzakerelere başladığımızdan bir hafta sonra kongre toplansın diye çağrı yapacağım. Silahlar bırakılacak artık!’ diyor. Sadece heyet olarak tekrar geleceksiniz, oturacağız, müzakere başladığı saatte ben çağrı yapacağım. Silahlar bırakılacak artık!’  Biz bu açıklamadan büyük bir memnuiyet duyduk. Siz neden bundan dolayı paniklediniz? Sayın cumhurbaşkanım, PPK silah bırakacak diye neden paniklediniz? Siz engellediniz! Öyle görünüyor ki, bugün PPK silahlarıyla dağdan inse önüne geçecek! ’Aman inmeyin!’ diyecek. Çünkü barış yapalım diye bir niyet yok. Çok açık söylüyorum; kardeşlerimiz, vatandaşlarımız, Türkiye’de yaşayan herkesin bunu iyi anlaması, idrak etmesi gerekir. Bu ülkenin cumhurbaşkanı PKK’nin silahsızlanmasını durdurmuştur, önlemiştir! Dolmabahçe müzakeresinde, geldiğimiz o kırıttık noktada her şeyi tuzla buz ederek süreci bitirmiştir!..”

“Cezaevine girişimiz ne kadar politikse çıkışımız da öyle olacaktır.”

Selahattin Demirtaş ve Selçuk Mızraklı’yı 22.04.2026 tarihinde Edirne Cezaevi’nde ziyaret eden siyasi parti temsilcileri onların dışarıya iletmek istedikleri şu mesajını getirdiler: “Şunu herkes bilmeli ki bizler çıkmak için gün saymıyoruz. Cezaevine girişimiz ne kadar politikse çıkışımız da öyle olacaktır. En büyük önceliğimiz ve hassasiyetimiz çatışmalardan kaynaklı can kayıplarını durdurabilmekti. Şimdilik bunu sağlamış olmaktan dolayı mutluyuz. Çıkarılacak yasalarla bu ortamın kalıcı hale getirilmesini umuyoruz. Ancak esas demokrasi mücadelesi bundan sonra gelişecek ve büyüyecektir. Bizler de demokratik siyasetin güçlenmesi için nerede olursak olalım elimizden gelen çabayı göstereceğiz.

Türkiye artık büyük değişimlere gebedir. Bu değişimin halklarımızın ve emekçilerin lehine olması için çok daha güçlü ve esaslı mücadele birliklerine ihtiyaç vardır. Bugün Edirne Cezaevi önünde bir araya gelişiniz de bu mücadele birliğinin her koşulda büyüyerek devam ettiğini göstermiştir. Bundan dolayı da özel olarak tüm partilere ayrı ayrı teşekkür ediyor, içten selam ve sevgilerimizi gönderiyoruz. Özgür yarınlarda görüşmek dileğiyle…

Selahattin Demirtaş

Adnan Selçuk Mızraklı

Edirne Cezaevi

22 Nisan 2026“

Kaynaklar:

1. Foucault, M. (1972). The Archaeology of Knowledge.

2. Hutcheon, L. (1994). Irony’s Edge: The Theory and Politics of Irony.

3. Aristotle. Rhetoric.

4. Fairclough, N. (1995). Critical Discourse Analysis.

5. Van Dijk, T. A. (1998). Ideology: A Multidisciplinary Approach.

6. Selahattin Demirtaş konuşması.

7. Selahattin Demirtaş ve Selçuk Mızraklı’nın Edirne Cezaevi’nden gönderilen mesajı

newroz_piroz_be_azadroni

✍ Azad Ronî Yazdı:

NEWROZ  PÎROZ  BO!..

Newroz, Beş Bin Yıllık İnsanlık Tarihinde

Doğayla İç İçe, Ana İle Çocuk Gibi Kucak Kucağa

Ekolojik Köy Komünal Yaşamı Sürdüren ve

Savunan Mezopotamya halkların,

Gılgamış Destanında Ormanların  ve Doğanın

Koruyucusu Elam Kralı Humbaba’nın

Şehir Uygarlığını Geliştiren

Uygarlık Güçlerin Temsilcisi

Gılgamış’a Karşı Başlayan Mücadele Tarihidir!

Newroz, Güneş Tanrısı Mitra Tabiat İnancı

Etrafında Birliklerini Oluşturan Kürtlerin Ön ataları

Guti, Subaru, Lulubi, Hurri ve Kassitlerin

İşgalci, zalim Akad Devletini

M.Ö. 21.03.2.150’de Tarihin Çöplüğüne

Attıkları Gün Zagroz Dağların Zirvelerinde

Ateşler Yakarak Birbirlerine

Özgürlük Haberleri Verdikleri ve

Zafer Çığlıklarıyla Halaya Durdukları

Yeni Doğuş Bayramıdır!

Newroz, Zerdüşt Tabiat İnancı

Etrafında, Cudi Dağı Arkasında Birliklerini

Oluşturan Kürtlerin Ön Ataları

Hurriler, Kassitler, Urartular, Lorlar ve Medler’in

İşgalci, zalim Asur Devletini

M.Ö. 21.03.612’de Tarihin Çöplüğüne

Attıkları Gün Zagroz Dağların Zirvelerinde

Ateşler Yakarak Birbirlerine

Özgürlük Haberleri Verdikleri ve

Zafer Çığlıklarıyla Halaya Durdukları

Yeni Doğuş Bayramıdır!

21 Mart Sadece Bahar Ekinoksunda Gece İle

Gündüzün Eşit Olduğu Zaman dilimi Değil,

Sadece Eski Mezopotamya Toplumlarında

Yeni Yılın Başlangıcı Değil,

Sadece Tarım ve hayvancılıkla Uğraşan

Toplulukları İçin Toprağın Yeniden

Canlanması, Üretim Yılının Başlaması

Hayvanların Doğum Yapması Değil,

Sadece Bir Efsane Değil,

Sadece Doğanın Döngüsüne Dayanan

Çok Eski Bir Yeni Doğuş Bayramı da Değil!

Newroz’u Asıl Anlamı Kılan

Toplumlar Üzerinde Zulüm ve Baskı Kuran

Tiran Devletlerin Tarihin Çöplüğüne Atıldıkları Anda

Birbirine Zafer Haberleri Vermek İçin

Zağroz Dağlarında Yakılan Özgürlük Ateşidir!

Ateşin Etrafında Zafer Çığlıklarıyla Halay Çekmektir!

Şehir Uygarlığını Geliştiren Uygarlık Güçlerine Karşı

Direnişin, Özgürlüğün, İnsanlığın,

Ekolojik Köy Komünal Yaşamını Savunmanın ve

Binlerce Yıllık Tabiat İnancı Kültürün Hafızasını

Taşıyan Coşkulu ve Siyasi Mesajlar Veren

Yeni Doğuş Bayramdır!

Unutmayalım ki Sümerlerden Beri Uygarlık Güçlerine

Hizmet Eden Tiran Devletler 21 Mart Gününü;

Direnişi, Özgürlüğü, Ekolojik yaşamı

Savunan Halkları Susturmak,

Unutturmak ve Hafızalarını Dağıtmak İçin

‘Yumurta Bayramı’ ya da

‘Bahar Bayramı’ Olarak Kutlarlar!

İnsan Özgürlüğünü Esas Alan ve Doğayı Koruyan,

Ekolojik Köy Komünal Yaşamını Savunan

Mezopotamya Halkları ve Özellikle Kürtler İse

Newroz’u, Tiran Devletlerin Yıkılışını Hatırlatan

Çoşkulu Zafer, Direniş, Yeniden Doğuş Bayramı,  

Yeni Bir Yıl ve Özgürlük Arayışının

Tarihi Destanı, Tarihi Bayramı olarak kutlarlar.

Bugünkü Kürtlerin Ön Ataları Olan Medler’in

Bin Yıllık Tiran Asur Devletini

M.Ö. 612’de Yıktıkları Dönemdeki

Newroz Efsanesine Göre Günde

İki Kürt Gencin Beyinlerini Omuzlarında

Çıkan Yılanları Yatıştırmak İçin Öldüren

Zalim Dehak‘in Sarayını

21 Mart‘ta Yerle Bir Ettikten Sonra

Özgürlük Ateşini Zagroz Dağları’nda

Tutuşturdukları Gündür.

Efsanedeki Beyin yemek,

Siyasi asimilasyonla Beyin yıkamak;

Bir halkı kendi kimliği ve inancında uzaklaştırmak,

Tarihten Silip Yok Etmek Anlamında Anlaşılmalıdır.

Newroz, Kürt Halkın

Tarihin Geri Dönüşü Olmayan

Çöplüğüne Attıkları

İşgalci, Zalim ve Halklara Zulm Yağdıran

Akad, Asur, İran Devletlerin

Tiranlığına ve Dehak’lara Karşı

Dimirci Kawa Gibi Direnmenin,

Özgürlük ve Bağımsızlık İçin

Zerdüşt, Êzîdî ve Med Çocukları Gibi

Mücadele Etmenin

ATEŞTEN SEMBOLÜDÜR!..

Newroz, Tıpkı Akad, Asur ve İran

Tiran Devletleri Gibi

Korku İmparatorluklarını Yaratan

Günümüz Dehak’ların Ortadoğu Halklarını

Katliam ve İşkenceden Geçirip

Günde İdam Ettikleri İki Gencin

Beyinlerini Omuzlarında Beslendikleri Yılan

Kılığındaki „Devrim Muhafızlarına“ Yediren

Ve Kürt Kadın Hareketin Geliştirdi

‘Jin Jiyan Azadî’ Slogan Yaratıcısı Direnişçi

Kürt Kadın Mahsa Amin’i Katleden

Iran Dehak rejimin ‘Ahlak’sız Polisine,

Ve Bütün Mezopotamya Halklarına

Siyasal İslam’ın ve Batı’nın İleri

Karakolları Olarak Zulm Yağdıran,

Kaynaklarını ve Zenginliklerini

Yağmalayıp Talan Eden,

Katliamlar ve Soykırımlar Yapan,

Bu Coğrafyayı Ermenileri,

Pontus Rumları, Süryanileri yok ederek

Bir Halklar Mezarlığına Çeviren

Ve son kalan Kürt halkını soykırım kıskacına Alan

Bin Yıllık ‘Uygarlık Yıkıcı Türk Egemenlik Sistemi’ne

Karşı Direnmenin ve

Özgürlüğü Haykırmanın,

Dêrsim’li Seyid Rıza Gibi

Boyun Eğmemenin,

Mazlum Doğan Gibi

Teslimiyete Karşı Durmanın,

Özgürlük, Bağımsızlık ve Tanrılardan Ateşi Çalan

Prometheus Misali İmralı’da Çarmıha Gerilen

Öcalan Gibi İdeolojik Mücadele Yürütmenin

ATEŞTEN SEMBOLÜDÜR!..

Newroz Pîroz Be!..

Newroz Pîroz Bo!.

21.03.2026

Azad Roni

erdogan_humeyni_azadroni

✍ Azad Ronî Yazdı:

Erdoğan da Humeyni gibi aynı küresel güçler tarafından nasıl iktidara getirildi?

„Humeyni’nin özellikle Paris’teki sürgün yıllarında İngiliz istihbarat örgütünce eğitildiği ve iktidara hazırlandığı bilinmektedir ve daha sonra Humeyni İran’a bir kurtarıcı olarak sunulmuştur. Pek çok okur Humeyni’nin Afganistan kökenli olup babasının yıllarca İngiliz istihbarat örgütü M16’te çalıştığını bilmez. Rusya’ya kurtarıcı olarak sunulan Kerenski de İngiliz çıkarlarını gözetmiştir. Ha keza Güney Afrika’ya John Voster ve F.W. de Klerk İngiltere adına halklarına büyük ihanetlerde bulundular.”[1]

Bunun üzerine ılımlı İslam projelerini geliştirmek ve cihatçılardan bir Ortadoğu JİTEM’i olan NATO-Gladiosu oluşturup; kendilerini Allah yolunda kurban edecek olan canlı intihar bombacılarını yüzyıldan beri soykırım kıskacında tuttukları Kürtlerin üzerine saldırtmak, azbiraz da Avrupa kentlerinde canlı intihar bombalarını patlatarak, Mezopotamya toprakların yeniden dizayn edilmesi olarak bilinen Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ya da Amerika-İsrail savaşı tarafında yer alsınlar diye hem bütün dünya halklarını korkutmak hem de Avrupa ülkelerini NATO ülkesi Türkiye’nin yanında savaşa ya da savaşın masraflarına dahil etmek amacıyla İngiltere, Amerika ve İsrail’den Türkiye’ye üst üste -300’ler Komitesi’nin akademik kadrolarından oluşan- heyetler gönderildi.

Bu Heyetlerin Türkiye’de sahneye koydukları tiyatro oyunun tanık şahitlerinin Türk basın ve medyasında açık beyanları vardır. Biri Necmetin Erbakan. Biri AKP yanlısı ve Akit Gazetesi İslam yazarı Abdurrahman  Dilipak’tır. Biri ilahiyatçı yazar Ali Bulaç.

Dilipak, “AKP bir ABD projesi olarak kuruldu. Ben bunu yazılarımda, kitaplarımda çok da yazdım. Saklamaya gerek yok. Ali Bulaç Bey’in de bundan haberi var. O da oradaydı.” diyor.

Biri de o dönemde AKP’nin kuruluş çalışmalarına katılan ve daha sonra Merkez Partisi Genel Başkanı olan Abdurrahim Karslı. 02.12.2014 tarihinde +1 TV’na konuşan tanık Abdurrahim Karslı, Cem Özer’in hazırladığı “Türkiye’de Siyaset Anlayışı” programda özetle şunları söylüyordu:

“Abdurrahman Dilipak’ın, ‘AK Parti’nin bir proje olarak ABD, İngiltere ve İsrail tarafından kurulduğunu, kuruluşuna destek veren küresel güçlerin üç şeyi talep ettiğini’ söyledi. ’Dilipak, AK Parti bir proje partisidir’ dedi. Ne projesi diye sordular? ’Bir tarihte, 1990 yılların başından itibaren küresel güçler, emperyalist güçler; bunun içinde İngiltere, Amerika, İsrail’den heyetler gelip gitmeye başladı. Bizimle de görüştüler. Niye gelip gidiyorlardı? Dediler ki, ’biz bundan sonra Türkiye’de siyasal İslamcılarla birlikte çalışmak istiyoruz. Çünkü yükselen trent siyasal İslam’dır. Çünkü Erbakan hoca ve ekibi gittikçe yükselen trente puanlar almaya başladılar. Biz sizinle çalışmak istiyoruz. Aramızda bir antlaşma yapalım.’ Erbakan hoca’ya bu antlaşmayı teklif etmişler, ama o kabul etmemiş.”[2] diyordu.

İngiltere, Amerika ve İsrail’den Türkiye gelip giden heyetler dedikleri bütün ulus-devletlere danışmanlık yapan 300’ler Komitesi’nin heyetleridir. Önce Refah Partisi Genel Başkanı Erbakan ve partinin üst düzey kadrolarıyla görüşüyorlar. Bu toplantılara ılımlı İslam projesinde ‘bize yardımcı olun’ diye İslamcı yazar-gazeteci Abdurrahim Dilipak ve Ali Bulaç da çağrılıyor.

Erbakan’ının kabul etmediği projeyi Erdoğan kabul ediyor

Heyetlerin, Refah Partisi’nin üst düzey kadrolarıyla 1995’de yaptıkları son toplantıda sıralanan şartlardan bazıları kısaca şöyleydi:

“Biz bundan sonra Türkiye’de siyasal İslamcılarla birlikte çalışmak istiyoruz. Çünkü yükselen trend siyasal İslam’dır. Biz sizinle birlikte çalışmak istiyoruz. Aramızda bir antlaşma yapalım:

1.) Biz, sizi tek başına iktidara taşıyalım.

2.) Size iktidarda sıkıntı çıkaran ve engel olacak olan partileri opere edelim. (HDP-DEM ve üyelerine saldırılar… Erdoğa’a, ’Seni başkan yapmayacağız’ demek dışında hiçbir suçu olmayan HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve son olarak ikinci cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’yu nasıl tutuklayıp cezaevine koyduklarını, vatan hainleri devşirme Türklerin dış küresel güçlerle yaptıkları işbirliği sonucu olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz A.R. ).

3.) Size gerekli finansal destekleri getirelim.

Sizden de istediğimiz şunlar:

1.) İsrail’in güvenliğini arttıracaksınız, önündeki (İsrail’e karşı geliştirilen cihatçı intihar bomba tehditleri ve Esad rejimin yıkılmasında bize yardımcı olacaksınız. A.R.) engelleri kaldıracaksınız.

2.) Büyük Ortadoğu Projesi’nin pratikteki uygulamasında, yani sınırların değişmesinde bize yardımcı olacaksınız.

3.) İslamın yeniden yorumlanmasında bize yardımcı olacaksınız.”[3]

“Biz, sizi tek başına iktidara taşıyalım.” diyen küresel gizli güçler; Türkiye’nin Özel Harp Dairesi, MİT, Ordu, mahkemeler, basın ve medyasını denetim ve gözetim altında bulunduran asıl perde arkasındaki yönetici güçler, istedikleri politikacıları iktidara getirme güçleri varsa, demek ki uluslararası küresel güçler o ülkeyi yönetiyor demektir. Türkiye siyasetinde gördüğünüz devşirme Türkler ise, bunların tiyatro sahnesinde seyircilere gösterdikleri figüranlardı.

Abdurrahim Karslı şöyle anlatmaya devam ediyor:

„Erbakan hoca vefatından önceki son görüşmemizde AK Parti’nin nasıl kurulduğunu uzun uzun anlattı, elindeki bazı belgeleri bana gösterdi; Ertan Yülek Bey şahittir.

Muhsin Yazıcıoğlu’na da önerilmiş!

M. Ali Bulut’un yazdığına göre o dönemde bu proje rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’na da teklif edilmiş. Yazıcıoğlu, Erdoğan’a: ’Kardeşim zaman ve hadiseler bana öğretti ki, Amerika’nın desteğindeki bir siyasete hizmet edilmiyor. Eğer millete dayanarak siyaset yapacaksan geleyim. Aksi takdirde Amerika hep kendine hizmet ettirir.’

Tayyip Bey ona, ’Bir müddet Amerika’nın dediklerini yaparız, sonra millete hizmet ederiz. Mani olurlarsa dirsek vurur, gideriz.’ deyince, Yazıcıoğlu, ’Amerika dirsek vurulacak bir güç değil. Fil ile gireceğin yataktan ezilerek çıkarsın.’  demiş, teklifi nazikçe reddetmiş.“[4]

Amerikalılar, ikna edebilselerdi söz konusu projeyi Erbakan’a uygulatmayı düşünüyorlardı. Fakat yüksek okul diploması olan ve İslam ideolojisine sahip olmasına rağman, “ben bu katliamları neden kendi halkıma yapayım?” diye azbiraz mantığına danışabilen Necmetin Erbakan, “Bu siyonizmin projesidir. Ben bu projeyi kabul etmem” deyip onların projelerini reddedince, onun partisini Yargıtay kararıyla 1997’de kapattılar, iktidardan düşürdüler.

Aslında İran Şahı gibi Batılılar tarafından devrilmiştir. İsrail’in önünü açacak, Irak ve Suriye’de cihatçı vekalet savaşçılarıyla Batı’nın Doğu’daki savaşlarını yürütecek, uygarlık yıkıcı etmen olarak kullanacakları Türk egemenlik sistemin sınırlarını Kuzey Suriye’nin Afrin ve Serêkaniye gibi şehirlerine kadar genişleyecekler, önünü açacakları İsrail ise Golan Tepeleri’ni ve Suriye’nin güneyini işgal edip egemenliği altına alacak şekilde Ortadoğu’yu çok kolay yeniden dizayn edebilecekleri “Ilımlı İslam projesi”ni aynı parti içinde çalışan ve yüksek okul diploması olmayan Erdoğan ve Gül’e verdiler.

Tabii, bunun içinde iki yıl içinde Refah Partisi’ne, 300’ler Komitesi’nden emir ve talimat alan derin devlet tarafından bir operasyonun yapılıp 1997’de kapatılması, ardından 2000 yılların başında yeni kurulan AKP’yi devşirme Türk aydınlarıyla birlikte süsleyip püfleyerek iktidara getirilme ve Genel Başkanlığa R. T. Erdoğan’ın getirilme süreçlerinin işletilmesi  gibi yüzlerce, hatta binlerce olayın gerçekleşmesi gerekiyordu. AKP Hükümeti’n gizli ortağı ve NATO’nun gizli örgütlerine İslamcı cihatçıları yetiştiren Fethullah Gülen Cemaati’n daha çok destekleyip  palazlandırılması gerekiyordu. Bütün bunlar sırasıyla yapıldı.

 Yukarda anlattığımız gibi bu projeyi 1990 yılların ortalarında, İslamcı Refah Partisi içinde çalışan Erbakan, Humeyni ve Talabani öğrencisi olan Erdoğan ve Güle veriyorlar. Onların her dediğini yapan ve yapacak olan Erdoğan ondan sonra Amerika’ya, İngiltere’ye çağrılıyor. Fetullah Gülen gibi gizli siyonist cemaat önderleri Papa ile görüştürülüyor.

Tam bu dönemde (1995) Erdoğan kendisini Türkiye’de iktidara getirecek olan küresel güçlere bağlı çalışacağına dair şöyle mesajlar veriyordu:

„Eğer benim emir komuta merkezim bana, ’papaz elbisesi giyeceksin’ diyorsa, papaz elbisesini giyer, bu şekilde gider görevimi yaparım.“

Altı yıl sonra iktidara getirildiğinde gene kendisi, „Ben, Büyük Ortadoğu Projesinin ikinci eşbaşkanıyım.“ diye itirafta bulundu. Birinci Eş Başkan Bush, ikincisi Erdoğan’ın kendisiydi.

10 Haziran 2005’de Amerika’da  Anti-Defamation League (ADL) adlı kurum tarafından New York’ta Başbakan Erdoğan’a “Yahudi Cesaret Nişanı“ ödülü verilmiştir. ADL, Hitler rejimine de yardım eden bir kuruluştur. Bu ödül töreninde, 1995’te dile getirdiği gibi Erdoğan papaz elbisesi giymiştir. Ve görevini yapmaya devam etmiştir.

“Erdoğan’ın başbakan olacağını 1999 yılında öğrendim.“

Profesör Erol Mütercimler, “Erol Mütercimler Erdoğan’ın başbakan olacağını 1999 yılında öğrendim.“ (5) Youtube’deki videosu ve ‘Hayat Bir Tesadüf‘ kitabında, “Erdoğan’ın başbakan olacağını yıllar öncedan biliyordum,“ diyor. Yani daha 2002 seçimleri yapılmadan önce Edirne’de katıldığı gizli bir toplantıda, ABD’nin Ankara büyük elçisinin yardımcısının katıldığı toplantıda duyduğunu söylüyor. 2002’de seçimler yapılmadan bir hafta önce, „Erdoğan muhtar bile olamaz“ diye manşet atan Hürriyet Gazetesi, o seçimleri hileyle kazandıktan sonra iktidarın yayın organı durumuna gelmiş ve onun propagandasını yapmaya başlamıştır.

Bütün bunlar Erdoğan’ın da, Mustafa Kemal gibi planlı bir şekilde dış güçler tarafından iktidara getirildiğini gösteren kanıtlardır.

Evet, 12 Eylül Cuntasının Amerika’nın “Soğuk Savaş“ döneminde geliştirdiği “Yeşil Kuşak Projesi“ çerçevesinde öbür İslam ülkelerinde olduğu gibi Türkiye‘de de İslam propagandası yapmaya ve eğitime ağırlık verilmesi, Alevi köylerine bile cami yapmaya başlamalarıyla toplumun gözlerini bağlayıp karanlığa boğan Türk-İslam-Sentezi ideolojilerin merkezi durumunda olan İmam Hatip okullarında yetiştirilen Recep Tayyip  Erdoğan Bey, bir köye muhtar bile seçilecek kabiliyeti yokken, Ortadoğu’da kendi plan, proje ve savaşlarını olduğu gibi, itirazsız bir şekilde pratiğe uygulasın diye Türkiye’de başbakan koltuğuna oturtuldu. 25 yıllık iktidar sürecinde, 2011’de Roboski katliamıyla katliamlara başladı. İsrail’in önünü açmak için Batı’nın Suriye’deki savaşını NATO silahlarıyla İslamcı cihatçılarla birlikte yürütmeye çalıştığı sıralarda, yurt içinde de 2015-2016 yılları arasında Kürt vatandaşlarına saldırarak Şırnak, Silopi, Cizre, İdil gibi onlarca Kürt şehirlerini tank ve toplarla yerle bir etmeyle devam etti. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriye imza atan 1128 Akademisyen kararnamelerle işten atıldı. 15 Temmuz 2016  darbe girişimi senaryosuyla olağanüstü hâl ilan ederek muhalefetlerini kanlı bir şekilde saf dışı etmeye başladı. Ülkenin yeraltı yerüstü zenginlik kaynaklarını Amerikan ve İngiltere maden, HES ve JES şirketlerine yağma ve talan ettirerek 300’ler Komitesi’nin adım adım uygulamak istediği neoliberal program, plan, proje ve savaşlarına kimse karşı çıkmasın, kimse gerçekleri dile getirmesin, hırsızlıklarına, adaletsizliklerine, yağma ve talanlarına karşı çıkmasın diye baskı, şiddet, işkence, katliam ve cezaevlerini doldurarak herkesi susturmaya çalışarak o ülkede bir korku imparatorluğunu yarattı. Bu korku imparatorluğun sesi bütün dünyaya yayıldı. İnsanlar, sosyal medya hesaplarından, „beni de tutuklayabilirler“ düşüncesiyle birbirlerine bir haber, bir Twitch bile yollamayacak duruma getirildi. İnsanlar, gazeteciler, sosyal medya siteleri artık kendi kendilerine sansür uyguluyor.

İşte Ortadoğu’da insanlığın üstüne çöken bu karanlığın ne olursa olsun, aşılması gerekir!

Erol Mütercimler, 24 Ekem 1999’da katıldığı toplantıyı özetle şöyle anlatıyor: “Beni de davet ettiler. Gittim. Evi anlatıyorum şimdi. Girdim duvarın önündeki knaypede oturanları sırayla sayıyorum: Fehmi Koru, Emin Şirin, Nazlı ılıcak, yanında Yalçın Doğan abi. Onların arkasında oturan Bülent Akarcalı. Odanın içindekiler: Fehmi Gültekin, Tezcan Yaramancı, Güler Kömürcü, yağ fabrikası olan bir hanımefendi herkesin el falına bakıyordu. Mimar Sinan Üniversitesi’nden hiç tanımadığım üç profesör vardı. Bir de on beş dakika sonra bu odaya kim geldi dersiniz. O günkü Amerika Konsolosluğun yardımcısı bir bayanla kol kola el ele tutuşmuş Tuğrul Türkeş içeriye girdi. Evet, o eve Tuğrul Türkeş Amerikan Konsolosluğu aracılığıyla geldi. Benim bu manzaraya canım çok sıkıldı. Kahve bile içmeden kalkacaktım. Tayip Beyin adamı bana, ’Hocam kalkıp gitmeyin, Tayyip Bey’in size çok ihtiyacı var. Sizinle birlikte olmanızı istiyor.’ ’Niye kardeşim’ dedim. ’Tayyip Bey bu ülkeye başbakan olacak! Siz onunla aynı kuşaktasınız. Danışmamlığınıza çok ihtiyacı var…“

Yani Adalet ve Kalkınma partisi (AKP) 14 Ağustos 2001 tarihinde R. T. Erdoğan liderliğinde kurulmadan, 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde yüzde 34, 28 oy oranıyla 365 milletvekili çıkararak tek başına iktidara getirilmeden, perde arkasındaki gizli güçler Erdoğan’ı 2002’de yapılacak seçimlerde başbakan koltuğuna oturmuşlar bile.

Batılıların Doğu’daki ileri karakollarının başına istedikleri ajanlarını getirdikleri gerçek bilgiler bu kadar ortadayken, o yobaz, ajan diktatörün sarayındaki koltuğunda hâlâ rahat oturması akıl alacak gibi değil. Başka bir ülkede olsa dış güçler tarafından önce başbakan ve daha sonra “Türk tipi başkanlık sistemi” programlarıyla cumhurbaşkanı koltuğuna oturtulan Erdoğan’ı bir günde alaşağı ederler. Fakat orası herkesin yalan dünyasında yaşatıldığı ve beyinleri Türk-İslam ideolojileriyle aşılanıp yıkandığı için Sultanlarına, padişahlarına ve diktatörlerine el pençe boyun eğen ve kişiliklerini kaybetme travma psikolojisi yaşayan bir toplum olduğundan dolayı Aziz Nesin gibi o toplumun aptallık derecesini varın siz düşünün.

20.03.2026

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. Dr. John Coleman, 300’ler Komitesi,Komplocular Hiyerarşisi, Destek Yayınları, İstanbul 2017, s. 113

[2]. Birinci kaynak: www. youtube.com/ Abdurrahman Dilipak ağzından kaçırdı, AKP bir ABD Projesidir (02.12.2014). İkinci Kaynak: Merdan Yanardağ, Bir ABD Projesi olarak AKP, Operasyon Partisi, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul 2016

[3]. Age.

[4].  www. youtube.com/ Abdurrahman Dilipak ağzından kaçırdı, AKP bir ABD Projesidir (02.12.2014).

5.) “Erol Mütercimler Erdoğan’ın başbakan olacağını 1999 yılında öğrendim.“

„Abdurrahman Dilipak ağzından kaçırdı, AKP bir ABD Projesidir“

“Erol Mütercimler Erdoğan’ın başbakan olacağını 1999 yılında öğrendim.“

cem_ozdemir_zafer_azadroni

✍ Azad Ronî Yazdı:

Kadınlar Günü bütün dünya kadınlarına kutlu olsun!

Federal Almanya’nın Bavyera ve Baden-Württemberg eyaletinde 8 Mart Kadınlar Günü’nde (2026) yapılan eyalet meclisi ve belediye seçimlerinde Yeşiller Partisi’nin başbakan adayı Cem Özdemir, resmi sonuçlara göre rakibi olan CDU’nun başbakan adayı Manuel Hagel’e 0,5 gibi az bir farkla geçerek seçimi kazandı. Yeşiller yüzde 30,2 oranında oy alırken, CDU yüzde 29,7 oranında oy aldı. Böylece Cem Özdemir Almanya’da Baden-Württemberg başkanlığı seçimini kazanarak Eyalet Başbakanı oldu. CDU’lu Manuel Hagel, Yeşiller’i ve Cem Özdemir’i seçimleri kazandığından dolayı kutladı.

Cem Özdemir’i tebrik eder, başarılar dileriz.

Eğer Yeşiller genel seçimleri kazanırsa, ilk defa Türkiyeli biri Almanya başbakanı olacak!

Cem Özdemir, Türkiye’deki politikacılar gibi vatandaşlarını katliamlardan geçirip cezaevlerine dolduran, ülkenin yeraltı yerüstü kaynaklarını yabancı şirketlere satan at pazarındaki pazarcı politikacılardan biri değildir. Özdemir, Türkiye’de 10 yıldan beri cezaevindeki Selahattin Demirtaş ile hemen hemen aynı demokratik, özgürlük, çoğulcu, insan haklarına saygılı fikirlere sahip ve aynı yaşlardaki arkadaşıydı; biri yurtdışında Eyalet başbakanı, biri ülke içinde cezaevinde. O, Türkiye’nin en iyi beyinlerini ya cezaevine ya da yurtdışına gönderilenlerden biridir! Yıllar önce Tokat’tan Almanya’ya göç etmek zorunda kalan Çerkez bir ailenin çocuğuydu. Şubat 2026’da Hollanda Hükümetinde Savunma Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olan Dilan Yeşilgöz de, ailesi Dêrsim’den Hollanda’ya göç etmek zorunda kalan Kürt bir ailenin kızıydı.

Yıllardır Almanya’da farklı gruplar ve halklar arasında barış köprüleri kuran, çevreci ve sosyal uyumlarıyla tanınan, demokrasi, barış ve adaleti güçlendiren bir politikacı olan Cem Özdemir’in Baden-Württemberg Eyalet başkanlığını kazanmasın diye (Türkiye de Selahattin Demirtaş ve Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı olmasını istemediği gibi) Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti yanlısı basın ve medyaları, “Türkiye düşmanı, PKK dostu, Ermeni dostu.” gibi ilgisi olmayan soyut argümanlarla çok kötü bir kara propaganda yürütmüşlerdi. Hatta Erdoğan daha da ileri giderek kendi adamı AKP’li Mustafa Varank’ı, Hristiyan Demokrat Parti adayı Manuel Hagel’in tarafında, Özdemir’e karşı seçim kampanyası yürütsün diye Almanya’ya göndermişti.  

ERDOĞAN’IN ALMANYA’DAKİ CASUZLARI SEÇİMLERİ ETKİLEMEYE ÇALIŞIYORLAR

Irkçı devşirme Türkler Türkiye’de Ermeni ve Kürtçe kelimelerini küfürmüş gibi kullanıyorlar ve bundan dolayı olacak ki, sanki Ermeni olmak suçmuş gibi, “O bir Çerkez değil, Ermeni. Ermeni Soykırımını değil, Çerkez Soykırımını anlatsın da görelim!” diye tehdit mesajlar atıyorlardı devletten maaş alan MİT ajanları. Biliyoruz ki yurtdışında Türk Konsoloslukları etrafında kümelenmiş ve Focus Dergisinin, “Almanya’nın gölge savaşçısı. İşte Erdoğan muhaliflerine karşı Almanya’nın ortasında böyle, uluorta casusluk yapıyor” dediği on binlerce MİT ajanı var. Başka ülkelerin topraklarında casusluk yapmak yasaktır. Yasak olduğunu bildikleri halde casusluk faaliyetlerini yürüterek suç işliyorlar. Yurt içindeyse ise 500 bin üzerinde MİT ajanları, Abdülhamit dönemindeki gibi saraya harıl harıl haber uçuruyorlardı.

Bir zamanlar Erdoğan’ın Almanya’daki 6 bin MİT ajanları kadrosunun başında eski danışmanı Muhammed Taha Gergerlioğlu vardı. Almanya Federal Emniyet Dairesi, Gergerlioğlu, Ahmet Duran Yüksel ve Göksel Güler adlı üç MİT ajanını uzun süre takip etmiş ve telefonlarını dinlemişlerdi. Bu üç ajan hakkında Karlsruhe Federal Savcılığı 11 Kasım 414 tarihinde tutuklama kararı çıkartmıştı. Alman devleti Aralık 2014’de “Takip, organize suç çetesine yönelik izleme faaliyeti” adıyla MİT’e yaptığı operasyonda Frankfurt havaalanında Türkiye’ye kaçmaya çalıştığı sırada Gergerlioğlu önce gözaltına alındı. Kamuoyunda “Erdoğan’ın Almanya’daki ajanları” olarak bilinen bu davaya Erdoğan’ın araya girmesiyle Gergerlioğlu tutuksuz yargılanmaya başlandı. Cezaevine gireceğini anlayınca Türkiye kaçmıştı. O zat saraya gönderdiği haberlerin arkasına Hitlerin SS’leri gibi, yürüyüşte fotoğrafı çekilen biri için “Onu bitireceğim.”  “Türkiye gelirse icabına bakın!” diye notlar eklemeyi de alışkanlık haline getirmiş ırkçı biri! Bir adam yürüyüşe, mitinge,  gösteriye katılarak demokratik hakkını kullanıyorsa onu öldürmek mi gerekir?

10 Kasım 2015’te mahkemenin verdiği gerekçeli karar davasını takip eden gazetecilerin kanısına göre, “Bir hafta öncesinde yapılan Erdoğan-Merkel görüşmesinde alınan kararlardı. Genel kanıya göre, Merkel’in mülteci sorunu ve diğer meselelerdeki taleplerine karşılık Erdoğan’ın istediklerinden biri, danışmanını da içeren davanın kapatılması isteği olmuştu.” Öyle de oldu. Bu yüzden “davanın üstünün açıkça kapatılmak istendiği ve siyasetçilerin karar verdiği” söylentileri birçok çevre tarafından dile getirildi. Sanıklardan Gergerlioğlu hakkındaki gizli faaliyet yürütme suçu için 70 bin Euro, Ahmet Duran Yüksel için 5 bin Euro, Göksel Güler için ise 100 saat sosyal hizmet karşılığında dava takipsizliğe uğradı.

İşte bu devleti, vatanı, küçük bir zümrenin iktidar çıkarını korumadan kendi vatandaşlarını öldürmek olarak algılayan ırkçı-suçlu İttihatçı zihniyet, 8 Mart 2026’ta Baden-Württemberg eyaletinde yapılan seçim propagandasında; dindar, Kemalist, sağcı, solcu vatandaşlarına seslenerek, Özdemir’e oy vermemelerini söylemişlerdi. Çevreci, bütün halkları bir gören, barışçıl ve İnsancıl davranışlar içinde hareket eden birine karşı bu kin ve nefret nerden, hangi damardan geliyordu, 200 bin vatandaşı hakkında „Bana Hakaret Ediyor“ suçlamasıyla dava açan ve toplumun yarısıyla kavgalı olan Erdoğan’a? Fakat Türkiye’nin bu kin, nefret ve kara propagandası geri tepildi. Çünkü Avrupalılar Doğu’da yerli halklara düşman edilmiş kötülüğün kaynağı olarak gördükleri Türkiye, eğer birisini kötülüyorsa o kişinin mutlaka haklı ve doğru yolda olduğunu görüyorlar. Bu yüzden SPD ve CDU’lu Alman vatandaşlar bile Cem Özdemir kazansın diye ona oy verdiler.

Türkiye’nin Özdemir’e düşmanlığı 2016’da Alman Parlamentosu’nda oylamaya sunulan Ermeni Soykırım Tasarı ile başlamıştı. “Vah sen Türkiyeli bir olduğun halde Alman milletvekilleriyle birlikte neden Ermeni Soykırımı’n Parlamentoda kabulü için oy kullandın?” diyerek ‘Türk düşmanı’ olarak ilan etmişlerdi. Yüzlerce Alman milletvekillerine bir şey demiyorlar da, ailesi Türkiye’den gelen biri olan Çerkez kökenli Özdemir’e karşı büyük bir psikolojik baskı ve kara propaganda yürütmüşlerdi, İttihat Terakki zihniyetine sahip devşirme Türkler. Ellerinde gelse tutuklayıp Selahattin Demirtaş gibi Türkiye cezaevlerine atacaklardı. Demek ki, Türkiye’nin gücü sadece kendi insanına, kendi vatandaşlarına yetiyor. Avrupalılara gücü yetmiyor.  Zaten Türkiye, Batı’nın Doğu’daki ileri karakolu olarak Avrupa askerleri yerine yerli halkları katliam ve soykırımlardan geçiren bir ülke. Onlardan başka herkes bu gerçeği biliyor.

Almanya Parlamentosundan önce 29 ülkenin parlamentoları ve Avrupa Parlamentosu Ermeni soykırımını tanıma kararı almışlardı. Almanya Parlamentosu da 2 Haziran 2016 tarihinde Ermeni Soykırım Tasarısını, sadece bir ret ve bir çekimser oya karşılık neredeyse oy birliğiyle “Osmanlı İmparatorluğu’nun 1915-1916 yıllarında Ermenileri (1,5 milyon) soykırımdan geçirdiğini” kabul etmiştir.

Almanya Parlamentosu’nda 2 Haziran 2016’da kabul edilen Ermeni soykırım yasa tasarına “evet” oyu verdiğinden dolayı sadece milletvekili olarak Türkiyeli Cem Özdemir, herhalde İttihatçı zihniyetle yüzleştiği için olacak ki Türkiye tarafından cezalandırılarak, haksız yere kendi akılsız vatandaşlarına ‘Türkiye düşmanı” olarak gösterilmiş, Tokat hemşeriliğinden belediye kararıyla ihraç edilmiş ve o dönemde de neredeyse linç kampanyaları yürütmüşlerdi.

Cem Özdemir’in, Türkiye’nin bu soykırımları kabul etme yalanı üzerine kurulduğu gerçeğini dillendirmesi devşirme Türklerin zoruna gidiyordu. Bu yüzden aklını ekmek peynirle yemiş, gözlerine kara bürünmüş ırkçı Türk milliyetçileri, faşistleri, sağcıları saldırgan durumuna geçmişlerdi. Eşi ve iki çocuğunun adının geçtiği filmler yayınladılar. Arkadaşları, “Seni Hrant Dink gibi listenin başına aldılar,” diye uyardılar. Hitler zihniyetindeki Gürcü kökenli R. T. Erdoğan onu “karaktersiz” olarak nitelendirdi. Sanki kendisi Türkmüş ve damarlarında Türk kanı taşıyormuş gibi Özdemir’i “Türk kanı taşımadığı için kan testi yaptırmasını” önererek halkı kışkırtmak için politik ajitasyon çekiyordu. Bu kadar ileriye gittiler.

“Tarihle Yüzleşmek Uzlaşmanın Ön Koşuludur”

2 Haziran 2016’da Alman Parlamentosu’nda yapılan tarihi oturumda, Almanya 1915–1916 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere ve diğer Hristiyan azınlıklara karşı işlenen katliamları “soykırım” olarak tanımlandığı oturumda konuşan Yeşiller Partili siyasetçi Cem Özdemir, hem Almanya’nın tarihsel sorumluluğunu hem de geçmişle yüzleşmenin önemini şöyle vurguladı:

“Soykırım gibi akıl almaz derecede korkunç bir konu hakkında konuşmak için iyi bir zaman yoktur. Uzun ve zorlu tartışmalardan sonra bugün, yaşananları doğru adıyla anan bir önerge hakkında oy kullanıyoruz: Soykırım.

O dönemde Almanya, Osmanlı İmparatorluğu’nun müttefikiydi. Alman subayları sahadaydı, Alman diplomatları Berlin’e raporlar gönderiyordu. Neler olduğunu biliyorlardı. Bu nedenle Almanya’nın da bu tarihte bir sorumluluğu vardır.

Dönemin Alman Şansölyesi Bethmann Hollweg şöyle demişti:
‘Tek amacımız Türkiye’yi savaşın sonuna kadar yanımızda tutmaktı. Bunun uğruna Ermenilerin yok olup olmaması bizim için önemli değildi.’

Tam da Almanya’nın o dönemde bir ortak sorumluluğu olduğu için bugün susamayız.
Tarihsel sorumluluğumuz, olayları doğru adıyla anmamızı gerektirir.

Burada bulunan Ermeni toplumundan konuklara şunu söylemek isterim:
O zamanlar bu korkunç suçun suç ortaklarından biri olmamız, bugün inkârcıların yanında duracağımız anlamına gelmez.

Türkiye’de insanların, Ermenileri kurtaran Türklerle gurur duymasını isterim;
Talat ve Enver gibi suçlularla değil.

Türkiye’de ‘Ermeni’ kelimesinin bazen bir hakaret olarak kullanılması beni özellikle yaralıyor. Bu, tarihin yaralarının hâlâ ne kadar derin olduğunu gösteriyor.

Tarihten ders çıkarmak isteyenler onu gizleyemez.
Hatırlamak ve yüzleşmek, uzlaşmanın ve barışın ön koşuludur.”

”Eğer Erdoğan ve Trump destekçileri bana karşıysa, doğru yoldayım demektir!”

10 yıl sonra gene Erdoğan’ın, milliyetçilerin, sağcıların, dindarların kendisine yönelik eleştirilerine; demokrasi, özgürlük, barış ve çoğulcu anlayışla vurgu yaparak yanıt veren Cem Özdemir, onlara İspanya Başbakanı Pedro Sánchez  tavrıyla şöyle seslendi:

”Eğer Erdoğan ve Trump destekçileri bana karşıysa, doğru yoldayım demektir!” sözleriyle Alman Başbakanı Friedrich Merz gibi  Trump’un gölgesi olmayacağını da belirtmiş oldu.

Bay Merz Almanya’da başbakan olduktan sonra, Harz4 denilen sosyal yardımları kaldırdı, emekli yaşını yükseltmeye çalışıyor ve insanların günde 8 Saat değil, 10 saat çalışmasını isteyerek dünya zenginlerin isteği şekildeki yasaları çıkaramaya giriştiğinden ve devleti, daha önce avukat olarak yanında çalıştığı BlackRock şirketiymiş gibi yönetmeye çalıştığından beri halk kendisinden memnun değil.

Sosyal devlet yapısını zenginlerin isteği şekilde ortadan kaldırmaya çalışan Friedrich Merz, kendi Alman halkı için çalışmıyor; dünyanın zengin ailelerine hizmet eden ve Trump’ın gölgesinde yaşayan bir politikacıdır.

Tam da böyle bir dönemde Almanya’nın demokrasi, özgürlük, barış ve çoğulcu anlayışa sahip Cem Özdemir gibi halkın içinden gelen birisinin yükselişine şahit oluyoruz. Buna Alman halkın ihtiyacı var.

Bu ara Orta Doğu’daki savaşlara karşı örnek bir davranış içinde olan İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’i tebrik ediyoruz.

Hiç kuşkusuz sayın Cem Özdemir Almanya’da başbakan olursa onun da tavrı İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’den farklı olmayacaktır. Almanya’yı savaş politikalarından uzak tutacak ve ilerlemesini sağlayacaktır.

Cem Özdemir

Cem Özdemir Hitlerin ve İttihatçıların işledikleri soykırımlarla yüzleşen bir politikacı

Yıllar önce kendi kirli tarihi ve devletin yaptığı Yahudi soykırımla yüzleşen bir Alman öğretmen ile kendi kirli tarihi ve devletin yaptığı soykırımlarla yüzleşmek istemeyen bir Türk öğretmenin karşılaştırmasını pratik öğrenci hayatında kendisinden örnek vererek anlatan Cem Özdemir’i dinleyelim:

“Ben Almanya‘da sabahları Alman okuluna, öğleden sonraları ise Türk okuluna giderdim… Sabah Alman okuluna gittiğimde öğretmenlerimiz bizi Nazi kamplarına götürürlerdi ve ‘Sizin dedeleriniz devletin emriyle bu katliamları yaptı. Kendi komşularını öldürdüler, işkence Yaptılar. Bu katliamlar sizin dedelerinizin eseri. Ama siz dedeleriniz gibi olmayacaksınız. Eğer devlet sizden böyle bir şey isterse karşı duracaksınız. Onlar bizim komşularımız diyerek sahip çıkacaksınız‘. derlerdi!!..

Öğleden sonra Türk okuluna gittiğimde ise, durmadan savaş kazanıyorduk, hem de her gün! Bir gün Türk öğretmenime bir soru sormak istedim: ‘Hocam biz durmadan savaş kazanıyoruz. Ama orada her geçen gün küçülen bir harita var, bu nasıl oluyor?’ diye sordum. Hoca; ‘Sen dedelerimizi yalancılıkla mı suçluyorsun’ diyerek bana bir tokat patlattı!!..

Alman Okulu’nda ‘İnsan Öldürmemeyi’ Türk Okulu’nda ise ‘İnsan Öldürerek Övünmeyi’ öğretiyorlardı!!..” (Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir)

Evet, Almanya halkı bir daha faşizmi yaşamayalım diye okuldaki çocuklarını gruplar halinde Nazi kamplarına götürüp Hitler’in işlediği insanlık suçlarını yerinde onlara gösteriyor. Hitler faşizmi ile yüzleşen Alman halkın çocukları atalarının işlediği insanlık suçlarından dolayı utanç duyuyorlar. Peki, kurumsal faşizm ile yüzleşmeyen devşirme Türklerin çocukları atalarının insanlık suçlarından utanç duyuyorlar mı?

Tanrı’nın soykırımlarla yüzleşmek istemeyen ırkçılara buyruğu şu olmalıdır:

İnsanoğlunun soy tercihi yoktur. Herhangi bir soydan gelmek tercih de değil, suç da değildir. Ancak ırkçılık insanlık suçudur. Üstün ırk sandığı tek bir ulus için başka halkları soykırımdan geçirmek daha da büyük bir insanlık suçudur! insanlığa karşı işlenmiş büyük bir suçdur. Irkçılık, ulus-devlet çağında (klasik sömürgecilik döneminde Amerika’da Kızılderilileri soykırımdan geçirmek için Avrupa’dan paralı asker taşıma yerine) İngiliz Kraliyet Ailesi’nin parasız vekalet savaşçılarının eline verdiği halkları öldürüp yok etme silahıdır! Hafızaları İngiliz aşısıyla aşılanmış İttihatçılar ve ardılları olan Kemalistler hâlâ bunu anlamış değiller. Bu yüzdenden İngiliz askerleri yerine Doğu’da işledikleri soykırımlarla bir türlü yüzleşmek istemiyorlar.

8.03.2026

Azad Ronî