Juli 28, 2026

Azad Ronî

Der Untergang de Somanlı Reiches

✍ Azad Ronî Yazdı:

İttihatçılara ırkçı İngiliz aşısı

İngiliz misyonerlerin kafalarına yeni hafıza yükledikleri İttihat ve Terakki Cemiyeti‘n ırkçı üyelerinin hiçbirisinin ruh sağlığı ve akıl dengesi yerine değildi. Hiçbirisi de Türk değildi. Batı’nın Doğu’daki vekalet savaşçıları olarak Ermeni, Pontus Rum, Süryani ve Kürt soykırımlarını gerçekleştirerek insanlığını ve ahlakını yitiren İttihatçılar kendi ırkçı ideallerinin, tutkularının, arzularının ve egolarının pesinde koşarken, ‘Olimpos Tanrıları’nın tarihsel projelerini çerçevesinde 600 yüzyıllık koca bir Osmanlı İmparatorluğunu çöküşe götürdüklerinin farkında bile değillerdi. Akılsız oldukları ve dış güçlerin, “yerli halkları ya katledeceksiniz ya da Türkleştireceksiniz! Onları katletmeseniz burası size vatan olmaz!” diye gizli ve ırkçı Siyonist emirleri yerine getirdikleri için savaş suçlusu durumuna düşmüşlerdi ama bundan hiç ders almadılar.

Sonunda Enver ve Talat Osmanlı ordularını Ege Cephesi’nden çekme karşılığında 10 milyon dolar, Filistin Cephesinden çekme karşılığında 2 milyon dolar silah tüccarı Zaharoff aracılığıyla Britanya Başbakanı Lloyd George’dan alarak yurtdışına kaçacaklardı.[1] Enver 27 Ocak 1918 günü Cenevre’de adamı Abdülkerim aracılığıyla görüştüğü Zaharoff’undan İsviçre’deki banka hesabına yatırılan parayla rüşveti aldı. Sık ve gizli pazarlıklar yapılırken Abdülkerim defalarca silah tüccarı Zaharoff ile görüşüp görüşüp tekrar Enver Paşa’nın yanına geri döndü. Enver’in korkusu, “ya bu rüşvet olayı ortaya çıkarsa?!’ Enver, “parayı bana verin, şartları kabul ediyorum ama bana para verdiğinizi hiç kimseye söylemeyin!” demiş olmalı ki; Zaharoff, “benim param değil ki, sana veriyim kimseye söylemeyeyim. Britanya’nın parası. Lloyd George anlaşma sağlanırsa bu parayı sana vermemi istedi. Onun haberi olmadan olmaz!” gibi pazarlıklar da söz konusu olunca bir orta yol bulmaya çalışmışlar. Zaharoff’a Paris’e gittiğinde, en azında “Enver paranın bir kısmını geri ödedi” diye yaz ki ülkeme ihanet ettiğim ortaya çıkmasın diye anlaştılar. Bu planda Mustafa Kemal’e de 8 ay sonra, 19 Eylül 1918’de Nablus Meydan Savaşı’nda 7. Ordunun komutanı olarak Osmanlı ordusunu Filistin Cephesinden çekme karşılığında, savaş suçlusu olarak deşifre olup yurtdışına çıkacak olan Enver’in yerine İttihatçıların yeni önderi olacak ve Osmanlı mirası kendisine devredilecekti. Bu yüzden Türkiye’deki İslamcılar haklı olarak Mustafa Kemal için, ”Filistin Cephesi’ndeki hain” diyorlar. Osmanlı’nın Filistin Cephesi’nin çökmesi gerekiyordu; çünkü Britanya Krallığı’nı hegemonyaları altına alan Semitik tüccarların tarihsel plan ve projeleri çerçevesinde Filistin’de 30 yıl sonra bir İsrail ulus-devleti kurulacaktı. Filistin Cephesi çökmeden İsrail ulus-devletin kurulması mümkün değildi. Beyaz Türkler tarafından Birinci Dünya Savaşı sonunda kurulacak olan Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonunda kurulacak olan İsrail ulus-devletin ön koşulu ve güvencesi olarak kurulacaktı.

İngilizler Mondros Mütarekesi’ni Osmanlıya imzalattıktan hemen sonra, daha İstanbul’u işgal etmeden önce padişahın sadrazamı Ahmet İzzet Paşa üzerinden Filistin Cephesinden askerlerini geri çeken Halep’teki ajanları Mustafa Kemal’i İstanbul’a çağırıyorlar. Mustafa Kemal, başka bir gün değil, tam da İngilizlerin İstanbul’u işgal ettikleri 13 Kasım 1918 günü İstanbul’a geliyor. Annesinin İstanbul’da evi olmasına rağmen annesinin evine gitmiyor, İngiliz ajanların, subay, asker ve gazetecilerin olduğu Pera Palas Oteli’ne yerleşiyor.

Mustafa Kemal ertesi gün otelde Daily Mail gazetesinin muhabiri ve Aubrey Herbert’in arkadaşı George Ward Price ile buluşuyor, kendisine görev verecek olan İngiltere politikacı ve askerlerine söyle sesleniyor: “Eğer İngilizler Anadolu için mesuliyet kabul edecek olurlarsa, tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir salâhiyeti dahilinde hizmetlerimi arz edebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim.”[2] “dedi ve kendisini Karadeniz Ordusu’nun başındaki Korgeneral Harington ile görüştürmesini istedi.”[3]

Batırttıkları gemiyi kurtarmaya çalışacaklarını iddia eden ve kendilerini milliyetçi, dinci ve kurtarıcı kisvesi altına gizleyen iki yüzlü aynı zihniyetli İttihatçıların yeni önderi Mustafa Kemal kurdukları ya da temelini yanlış atttıkları sahte cumhuriyette, yüzyıldır Avrupa merkezci ırkçı Türk ideoloji ve yobaz Arap dinci kültürüyle Anadolu ve Kürdistan’da her ırktan, her inançtan herkesi Türkleştirip İslamlaştırmaya çalışırken; bir yandan düşman gördükleri Kürt vatandaşlarıyla sürekli savaş onları bitirirken, öbür yandan kurtarıcı rolü ile halkı kandırıp aldatmayla yetinmeyip onların 12-13 yaşlarındaki kız çocuklarına tecavüz ederek yozlaşacak devşirme bir toplumun temelini atıyorlardı. M. Kemal’in Ankara’da Yatılı Okuldan aldığı 12-13 yaşlarındaki kız çocuklara tecavüz ettiği, bu olayın Meclis’te konuşulmasından sonra M. Kemal’in korkup kızı yaveri ile evlendirdiğini, yaverini de terfie ettiğini gürültülü olayını İttihatçı arkadaşı Rıza Nur, ‘Hayat ve Hatıratım” kitabında anlatılıyor.[4]

Ve toplumun ahlaki pusulasını yitirerek Osmanlı gibi tümden çöküşe götürdüklerinin farkında bile değillerdi. Artık Türkleştirilip Batı’nın birer askeri durumuna getirilen hiçbir devşirme Türk, her dönemdeki diktatörün sözünden çıkmayan suskun şizofren bir İngiliz ya da Batı askeridir. Çünkü milliyetçiliği ve dini satışa çıkaran yobaz ve kafasında ırkçı çip bulunan diktatör önderlere adeta Tanrı gibi inanıp tapıyorlar. O diktatörler ki, kendi halkına ve yerli halklara düşman edilmiş Batı genelkurmaylarıdır! O diktatörler ki, Osmanlı padişahından daha fazla sözünü dinliyorlar. Ve artık ülkenin sahibi olan diktatörlerin sözünün ve kararnamelerin kanun olarak geçerli olduğu o ülkede hiç kimse işkenceye, katliama, soykırıma, eşitsizliğe, soyguna, yağma talana, mafyacılığa, açlığa, işsizliğe, doğa talanına, adaletsizliğe, hukuksuzluğa, diktatörün hırsızlığına ve pedofil sapkınlığına ses çıkarmıyor!

Diktatörlerin baskıcı rejimleri herkesi korkutup susturmuş! Korku hepsinin insani vicdanlarını kör etmiştir! Susmayan vicdanlı insanları ya öldürüyorlar ya da kanunsuzca cezaevine atarak cezalandırıyorlar. İslam’ın ileri karakolu olarak Anadolu’ya yerleştirilen yağmacı Selçuklu ve Osmanlı’dan sonra da küresel güçler Doğu’da vekalet savaşçıları olarak kullanacakları uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin ordularını yerli halkları katleden ve kendi hataları içine hapsedilmiş bir şekilde kurgulayarak insani ve ahlak değerlerini yitirmiş, kanunlara, yasalara, mahkeme kararlarına uymayan çürümüş bir toplumun ve sistemin devşirme koruyucularının mal mülk, yağma talan, ganimet pesinde koşan bir Türkçülük pazarın oluşmasını beraberinde getirmiştir.

Bu, küresel uygarlık güçlerin bin yıldan beri Doğu’da yerli halkları yok etme görevi verdikleri ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi’nde hiç kimse güvende değildir!

Uygarlık güçleri nasıl ki, Selçuklu ve Osmanlı devletlerini Anadolu ve Kürdistan halklarını İslamlaştırmak için, yani yağmalarını örtmek için İslam bayrağı altında o bölgeye yerleştirmişlerse, o uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin devamı olan Türkiye’yi de Anadolu ve Kürdistan halklarını Arabistan merkezci ve hiç değişmeyen gerici çöl kültür geleneğin tabularıyla örülü bir ideoloji olan İslamlaştırmanın yanı sıra, ulus-devlet çağında ise Avrupa merkezci Türk ırkçılığı ile yetiştirip iktidara getirdikleri İttihatçılar eliyle katliam, soykırım ve asimilasyon politikalarıyla Türkleştirmektir! Uygarlık güçlerin Türkiye’ye verdiği ve biçtiği görev budur! Batı’nın vekalet savaşçısı askerini Avrupa merkezci Türk milliyetçiliğiyle yetiştirmek ve yerli halklara karşı savaştırmaktır! Beyaz Türklerin kurduğu Türkiye’nin görevi sürekli yerli halklar olan Ermenileri, Rumları, Süryanileri, Kürtleri yok etmektir! Görevi yerli halkları yok etmek olan suçlu ve katliamcı bir devlet Kürt sorununu çözebilir mi? “Kürt anasını görmesin!” İttihatçı zihniyet Kürt sorununu çözebilir mi? Hayır.

Türkiye ne Kürt sorununu çözer, ne de demokratikleşir!

Yüz yıldır oyalama siyaseti ve hiçbir zaman yerine getirilmeyen sözlerle kurumsal faşizmin ömrünü uzatıyorlar.

İttihatçı zihniyete sahip Meclis Komisyonu’n raporunda

ne Kürt sorunun çözümü var, ne Türkiye’nin demokratikleşme süreci var

Biliyoruz ki, İttihatçı zihniyete sahip devşirme Türk politikacıların raporlarında, kanunlarında ve Türk anayasalarında Ermeni’ye, Kürde, Pontus Rum’a, Süryani‘ye ve onların kültürlerine, inançlarına yer yoktur; Türklük dışında bütün halkları, Sünni İslam dışında bütün inançları yok etme vardır. Tekleştirme vardır. Tek tanrı, tek ırk zihniyeti vardır. Bu tek tanrı, tek ırk zihniyetinin hangi maskeli yeryüzü tanrılarımıza ait olduğunu yukarda özetle aktardığımız gibi çok iyi biliyoruz.

Cumhurbaşkanı Turgut Özal, “Kürt sorunun çözümü kapsamında eyalet sistemi ve federasyonu konuşabiliriz” diye PKK lideri Abdullah Öcalan ile iletişime geçtiği için 1993’da zehirlenerek öldürüldü. İsrail Başbakanı Yitzhaz Rabin Oslo Barış Anlaşması ile Filistinlilerle barış sürecini başlattığı için Siyonistlerin kullandığı Yahudi radikal Yigal Amir tarafından 1995’de öldürüldü.

Uygarlık güçleri planladıkları savaşlarda halkları birbirine kırdırmak için bu sorunları çözmek istemiyorlar. Çözmek isteyeni de kendi vekalet savaşçıları eliyle öldürerek herkesi tehdit ediyorlar. İsrail devletin nasıl belki de yüzyıllarca uğraşacak bir Filistin sorunu varsa, artık Türkiye’nin de bir Kürt sorunu vardır. Ne İttihatçı zihniyetine sahip Devlet Bahçeli, ne de Erdoğan bu sorunu çözer; onlara verilen görev çözümsüzlük, ‘Kürtleri oyala.’ Çözecekleri an öldürüleceklerini herkesten çok iyi biliyorlar.

Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 2026’da hazırladığı raporda, ne demokrasiden söz ediyor, ne de çözülmesi gereken Kürt sorunun adı konulmuyor. Bir sorunun adını koymadan, o sorunu çözmeniz mümkün değil. Kendilerini aptal yerine koyarak sorunun nedenleriyle değil, sonuçlarıyla uğraşıyorlar. Herhalde bu yüzden Komisyon da çözümsüzlüğü üretmek için sorunun sonuçlarıyla uğraşarak, doğal haklarını isteyen Kürtlerin hak arayışlarını, özgürlük taleplerini, ana dillerinde eğitim hakkını, adaletli olma, uluslararası hukuka uyma ve eşit yurttaşlık istemlerini “Terör” kelimesiyle damgalayıp çarpıtarak yanlış kavramları kullanıyor. Adını koyamadığı Kürt sorununa, “Terör sorunu” diyor. “Terör sorunun kalıcı çözümünün demokratikleşme ile olacağını” belirtiyor. Ama İttihatçı zihniyetle yönetilen Türkiye’de demokratik sistem yok ki, resmi ağızla “Terör sorunu” dedikleri Kürt sorunu çözülsün! Demokratikleşmenin önünü Kürt sorunu kapatmış. Eğer Kürt sorunu mantıklı ve akıllı yollarla çözülürse -ki bu da bilgi ister, beceri ister- Türkiye kendiliğinde demokratikleşir.

Avrupalıların oluşturduğu ve Batı’nın çıkarlarına hizmet eden ırkçı hafızaya sahip olan vicdansız İttihatçılarda affedersiniz ama gerçekten eşek aklı vardır; (bütün canlılara düşman edilmiş faşist zihniyetli İttihatçıları eşeğe benzettiğim için Eşek’ten özür diliyorum.) bu yüzden akılla, mantıkla değil içgüdülerle ve önlerine atılacak otun ölçüsüyle hareket ederler, girişip yenildikleri savaşları, katliam ve soykırımların insanî, ahlâkî veya mantıksal vicdanî hesabını vermeyen, sorgulamayan, yüzleşmeyen pis iğrenç varlıklardır. Korktukları ve kariyerlerinin biteceğini bildikleri için yaptıkları katliam ve soykırımlarla yüzleşmek istemeyen ama suçluluk duygusu içinde yaşayarak, gerçeği bilerek ve görerek hâlâ yalanlara inanmak, İngiliz aşısıyla aşılanan İttihatçıların aptallığını gösterir.

Bu ülkede aptal İttihatçı zihniyete sahip olan ve insanca akıl yürütmesini becermeyen, hukuku olmayan, demokrasiden anlamayan ve Türklük pazarında beslenen devşirme Türkler ne Kürt sorununu çözerler, ne de bu ülkeyi demokratikleştirmeye çalışırlar. Eşek olmaya devam ederler. Ta ki, Irak gibi, Suriye gibi, İran gibi hizmet ettikleri Batı sahiplerinden birileri o eşeğin sırtına biner ve füzeleriyle tehdit ederek Kürtlerin ve dünya halkların baskılarını kastederek, “kargalar gözümüzü oydu, ekonomik durumumuz kötüye gidiyor, çöz ulan bu Kürt sorunu!” deyince kadar çözmezler! Çözdükleri anda da kendileri çözülürler. Çünkü İttihatçılara verilen görev Ermenileri yok ettikleri gibi Kürtleri de bu coğrafyada yok etmektir!

20.06.2026

Azad Roni

Kaynaklar:

[1]. Jonathan Schneer, The Balfour Declaration, Bloomsbury 2010, Kapitel 26  

[2]. G. Ward Price, Extra-Special Correspondent, 1957, s. 104

[3]. Mehmet Hasan Bulut, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2020, s.347

[4]. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım, İşaret Yayınları, cilt 3, İstanbul 1992, s.182. 

Der Untergang de Somanlı Reiches

✍ Azad Ronî Yazdı:

Yeryüzünün maskeli tanrıları olarak uygarlık güçleri

Dünyayı emperyalist hegemonyalarına alan küresel uygarlık güçlerin derin tarihsel pusula fotoğrafını yan yana koyup görmeden yaşanan olayları doğru analiz etmek mümkün değildir. Bu yüzden onlara hizmet eden bölgesel hegemonyaları ve kurdukları ulus-devletlerin iktidarlarına ırkçılık aşılayarak getirdikleri vekalet savaşçılarının hikayesini kısaca özetleyerek kendi halkına düşman edilmiş İttihatçı zihniyetin çıkmazına geleceğiz.

Binlerce yıl Sümer şehir beylikleriyle savaş halinde olan Semitik tüccarlar, sonunda hile ile Sümer Kraliçesi Kubau sarayına içki satıcısı olarak girip Sümer şehir beyliklerini teker teker ele geçirdikleri gibi, Museviliğin bir kolu olarak Avrupa’ya Hristiyanlığı yaydıktan sonra önce İspanya Kraliçesi İsabella sarayına girerek Avrupa kralların saraylarını teker teker hepsini ele geçirdiler. Uygarlık coğrafya değiştirmişti. Onlar da uygarlığın peşinden Arabistan Yarımadası’ndan ve Mısır’dan Semavi dinlerin maskeli tanrıları olarak uygarlığın peşinden Avrupa’ya göçmüşlerdi.

İşgal ve sömürü düzenlerinde boyun eğmeyi ve sabretmeyi öğreten Kutsal Kitaplar!

1450’lerden sonra bütün Avrupa kralların sarayları gibi, İngiltere Kraliyet sarayını da altın gücüyle hegemonyaları altına aldıktan sonra derin tarihsel planlarını gerçekleştirmek için Avrupa zengin Aileleri de kendi etraflarında “Olimpos Tanrıları” gücünde çok iyi organize eden Semitik tüccarlar, klasik Avrupa sömürgeciliğini Afrika ve Latin Amerika ülkelerine götürüp yayacak olan misyonerlerin eline orada yerli halklara versinler diye İncil’i verdiler. Çünkü Semitik tüccarların Arabistan merkezci gerici çöl kültür geleneğiyle inşa ettikleri tek tanrılı Semavi dinleri bu dünyada sömürülecek insanlara boyun eğmeyi ve sabretmeyi öğretir. Afrika’da ülkesinin bağımsızlık kazandığı 1964 yılından 1978 yılına kadar Kenya başbakanı olan Jomo Kenyatta, 1952 yılında İngiliz sömürge yönetimi mahkemesinde yargılandığı sıralarda şöyle diyordu:

”Avrupalılar geldiklerinde onların ellerinde İncil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. İncil’i elimize verdiler; bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda ise bizim elimizde İncil, onların ellerinde ise topraklarımız vardı.”

Jomo Kenyatta Kürdistan’da doğmuş olsaydı ve sömürge yönetimi mahkemesinde yargılansaydı şöyle diyecekti:

”Araplar din kılıf altında ülkemizi yamalayıp talan ederek işgal etmek için geldiklerinde onların ellerinde Kuran, bizim elimizde ise verimli Mezopotamya topraklarımız vardı. ‘Kuran varken öbür kitapları okumanıza gerek yok’ deyip kitaplarımızı yakarak Kuran’ı elimize verdiler; bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi, sabretmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda ise bizim elimizde inandığımız Kuran, onların ellerinde ise dört parçaya bölünmüş topraklarımız vardı.”

Arabistan’ın gerici çöl kültür geleneğiyle tek tanrılı Semavi dinlerini inşa eden Semitik tüccarlar, 1800 yıllarından sonra dünyada var olan bütün imparatorlukları Kürdistan gibi parçalayıp, dünya halklarını Avrupa merkezci ırkçılıkla birbirlerine düşman edecek şekilde küçük ulus-devletlere ayırma planlarını yaptılar. O dönemde İngiltere Kraliyet Ailesi’ni altın gücüyle hegemonyaları altına alan çağın Semitik tüccarlarından biri olan Rothschild Ailesi’nden Nathan Rothschild imparatorlukların yok olacağını şöyle dile getiriyordu: ”Bir devlet bir kişiden kredi almak için uğraşması ve böylece bir imparatorluk halinde kalabilmesi kadar saçma bir şey olabilir mi?”

2.000 yıl önce Aryan halkların doğayı koruyan ekolojik, hümanist Zerdüşt ve Mitra Güneş Tanrısı inancının Yunanistan üzeri Avrupa’ya yayılmasının önünü kesmek amacıyla Museviliğin bir kolu olarak Avrupa’ya Aziz Paul öncülüğünde gönderdikleri heyetle Hıristiyanlığı geliştirmeye başlayan Semitik tüccarlar, ideolojik mühendislikle Arabistan Yarımadası’nda peygamberlik geleneği ile inşa ettikleri işgalci ve ganimet toplayıcı tek tanrılı Semavi din zihniyetlerin devamı olarak M.S. 622’de İslam’ı yaymaya başlamaları sonucu; uygarlık, ister istemez gerici çöl kültür geleneği olan Arabizm zihniyetinin Mezopotamya’ya yayılıp hakim olması yüzünden orayı terk edip Avrupa’ya kaydı. Fakat yüzyıllar sonra coğrafyası değişen uygarlığa ve Avrupa kralların saraylarına giren aynı Semitik tüccarlar teklik zihniyetle ve ulus-devlet ideolojisi olarak 50-60 yıl boyunca Avrupa merkezci ‘milliyetçiliği’ geliştirdiler. Yani ulus-devletlerin oluşacak olan toplumsal hafızaları ve resmi ideolojileri için önce maaşlı bilim adamlarına Avrupa merkezci milliyetçi ideolojiler üretmişlerdi. Ve sonra bu ırkçı, milliyetçi ideolojilerle 50 yıl boyunca Alliance Israélite Universelle / Alyans okullarında yetiştirdikleri kadroları her ülkede ulus-devlet iktidarın başına getirdiler.

İmparatorluklara danışmanlık yapan Semitik tüccarların danışmanları her imparatorun içine sızarak o ülkenin hazinelerini, ekonomi siyasetini ve siyasetini kontrol altına almaya çalıştılar. Örneğin Rothschild’ler birçok ülkede banka sistemini kurup geliştirdiler. Selanik’te Rothschild’ler banka açtılar. İttihatçılar bu bankanın şubesinde gizli toplantılarını yapıyorlardı. Selanik Mason Locaları ve cemaat okullarında 1870’lerde, yani daha Osmanlı’yı yıkmadan 50 yıl önceden başlayarak İttihatçılara aşıladıkları Avrupa merkezci Türk ırkçılığı ve Ermeni, Pontus Rum, Süryani, Kürt düşmanlığıyla hem İttihatçıları Ortadoğu’da kendi halklarını ve ilerici aydınlarını katleden İngiliz askerleri görevini verdi, hem Osmanlı gemisini satışa çıkararak batmasını sağladılar, hem ilerlemelerini önleyerek sürekli Batı kapitalist sistemine bağlamlı hale gelmelerini sağlayarak, onların Doğu’daki enerji kaynaklarını güvenceye alan ileri karakolları durumuna getirdi, hem silah tüccarların satış pazar alanları açıldı, hem de demokratik cumhuriyete geçmelerini önleyerek gemilerinin art arda batmasını sağlayarak maffetti. Yeni Türkiye ulus-devlet sistemi içine alınarak inşa edildi ve Batı’ya tam anlamıyla bağımlı hale getirilmekle yetinilmedi, onu her dönemde yöneten diktatörü de ya İngilizler ya da Amerika geçer. Dolayısıyla Türkiye, Batının ulus-devlet sistemin ideolojisi olarak aşıladıkları Türk ırkçılığı ve Kürt düşmanlığı tuzağından çıkmadan ilerlemesi mümkün değildir. Sürekli nüfusun yarısını oluşturan Kürt vatandaşlarıyla savaş halinde olur. Yüzyıldır İttihatçı zihniyetle yaşanan kör düğüm budur. Avrupalıların Doğu halklarına hazırladıkları bu ırkçı zihniyet tuzağını şimdiye kadar hiçbir bilim insanı, düşünür, yazar dile getirmedi. İlk defa Alyans okullarında yetiştirilip kendi halkına düşman edilmiş devşirme İttihatçıların Doğu’da İngiliz askerlerinin (Batı’nın ve daha sonra NATO’nun askeri) görevlerini üstlendikleri durumunu kitaplarımızda, makalelerimizde hep biz dile getiriyoruz: İttihatçılar ve İttihatçı zihniyete sahip olan herkes Anadolu’da bir İngiliz askeri ya da Batı askeridir!

Bir devlet bu kadar katliamları, soykırımları nasıl kendi halkına yapabilir?

Bunu gizlice İngilizlerle beraber çalışan bir Osmanlı subayı, “İngiliz kontrolü altında bir Türk ordusu kurmak istiyorum.”[1]  deyip Lozan’da Batı’nın onayını alarak Türkiye’yi kurmuştu. Ve herkesi Avrupa merkezci ırkçı Türk milliyetçiliğiyle Türkleştirerek toplumun her bireyini Anadolu’da kendi halkına, vatandaşına düşman edilmiş bir İngiliz askeri durumuna getirdi. Baskılar altında homojenleştirilen toplumun askeri, polisi, bürokratı ve sıradan insanlarını İttihatçılar öylesine kendi halkına ve yerli halklara düşman etmişler ki; Birinci dünya Savaşı’nda Ermeni, Rum Pontus ve Süryani soykırımlarını geçiyorum; Koçgiri katliamı (1921), Dêrsim soykırımı (1937-1938), Malatya ve Sivas katliamları (1979), Maraş Katliamı (1979), Çorum katliamı (1980, Sivas katliamı (2 Temmuz 1993), Gazi Mahallesi katliamı gibi katliamlarla sürekli Alevileri kırımdan geçirdiler. Bingöl-Amed soykırımı (Şeyh Said Hareketi 1925), Ağrı-Zilan soykırımı (1930) gibi soykırımlar ve Van’da 33 Kürdün kurşuna dizildiği Muğlalı katliamı (1943), Roboski katliamı (2011) gibi onlarca katliamlarla Kürtleri sürekli soykırım ve katliamlardan geçirdiler.  Trakya katliamı (1934), 6-7 Eylül katliamı (1955), 1 Mayıs 1977 katliamı, Ümraniye Katliamı (1978), Malatya ve Sivas katliamları (1978), Maraş Katliamı (1978)Balgat katliamı (1978), Bahçelievler katliamı (1979), Çorum Katliamı (1980), Amerikalıların “Bizim çocuklarımız darbe yaptı” dedikleri 1980 Askeri darbe, Sivas Katliamı (1993), Başbağlar katliamı (1993) gibi daha adını sayamadığımız onlarca katliamların, soykırımların hepsini ne İngiliz askerleri ne Fransız askerleri ne de Alman askerleri yapabilirlerdi! Bir devlet bu kadar katliamları, soykırımları, on yılda bir askeri darbeleri nasıl kendi halkına yapabilir? Bunları ancak Avrupa merkezci ırkçı Türk milliyetçiliğiyle yetiştirip iktidara getirdikleri katil ruhlu devşirme İttihat ve Terakkicilerle yapabildi ve başarabildiler.

Katliamlardan, darbe girişiminden, hırsızlığından, ülke topraklarını yabancı şirketlerin şantiye alanına çevirdiğinden dolayı Erdoğan’ı kendi halkına düşman edilmiş bir diktatör olarak görüp kabul edip yüzleşenler, eğer aynı şekilde Mustafa Kemal’i de katliamlardan, soykırımlardan, idamlardan ve suikast girişiminden dolayı kendi halkına düşman edilmiş bir diktatör olarak  görüp kabul edip yüzleşmiyorlarsa; Türkiye’nin yanlış İttihatçı zihniyetle kurulduğu, cumhuriyetin temelinin yanlış atıldığı ve harcının yanlış karıldığının farkına varılmadığı sürece o ülkeyi hep Batı kendi diktatörleriyle yönetmeye devam edecektir!

15 Temmuz 2016 darbe girişim tiyatrosu

İzmir Suikast Girişim (1926) tiyatrosunun kopyasıdır!

Çünkü Erdoğan nasıl ki 7 Haziran 2015 seçimlerini kaybettikten sonra iktidarı kaybetmemek için Batı’nın yeşil ışık yakıp senaryosunu yazdığı 15 Temmuz 2016 Darbe Girişim tiyatrosuyla bir korku iklimi yaratarak tek adam rejimini referandumla halka kabul ettirdiyse ve büyük hırsızlıklara, katliamlara bulaştıkları için iktidarı kaybetmeyi asla göze alamadılarsa; gıyabında idam kararı verilmiş suçlu İttihatçı Mustafa Kemal da Ankara’da keyfi davranışlarına, kararnamelerine, uzatılmak istenen sıkı yönetim ve İstiklal Mahkemelerine karşı büyüyen muhalefeti -İngilizlerin yeşil ışık yakıp senaryosunu yazdığı- İzmir Suikast Girişim (14.06.1926) tiyatrosuyla “beni öldüreceklerdi” diye korku iklimini yaratıp o güne kadar birlikte çalıştığı 17 İttihatçı arkadaşını İstiklal Mahkemelerin kararıyla idam ederek otoriter tek adam rejimini yüz yıl önce halka kabul ettirmişti. İttihatçılar savaş ve soykırım suçu gibi büyük insanlık suçlarını işledikleri için iktidarı kaybetmeyi göze alamazlardı. Her iki tiyatrodan da dış güçlerin haberi vardı; onlar ‘bizim iyi çocuklarımız başardı’ diye alkışlıyorlardı. Türk toplumun İzmir Suikast Girişim tiyatrosuyla yüzleşmediğini gören derin devlet, tam yüz yıl sonra aynı tiyatroyu başka bir tek adam rejimini referandumla halka kabul ettirmek için sahnelenmişti! Bravo derin devlet! Yobaz dincilik ve ırkçılıkla gözleri göz edilmiş böylesi cahil bir topluma aynı tiyatroyu, aynı askeri darbeleri daha kaç tane tek adam rejimini halka kabul ettirmek için sahneleyeceksiniz?

Yüz yıldır dış güçlerin denetimindeki İttihatçıların bu akılsız otoriter zihniyetin ülkeyi yönettiğinin farkında olmayan toplum daha büyük acılar yaşayacaktır!

Unutmamak gerekir ki, bu topraklarda uygarlık güçlerin insanların başına bela ettikleri uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sisteminin musallat olmasının bin yıllık köklü bir geleneği var. Bu ‘uygarlık yıkıcı’ kötü geleneği bugün Batı kendi ekonomik ve siyasi çıkarları için hoyratça kullanmaktadır.

Beyaz Türklerin ‘uygarlık yıkıcı’ görev aş

NATO ülkesi Türkiye, Batı’nın verdiği ‘uygarlık yıkıcı’ görev aşkıyla Kürtleri katliam ve soykırımlarla yok etmeyi düşünüyorsa, büyük bir yanılgının içindedir. Zağros Dağları’nın eteklerindeki Mezopotamya topraklarında hayvanları ilk evcilleştiren, toprağı ilk işleyip tarıma başlayarak ilk Sümer uygarlığın temellerini atan Guti, Hurri, Kassit, Subaru, Lulubi, Mittani, Urartu ve Med kabileleri bugünkü Kürtlerin ön atalarıydı. Bu coğrafyanın toprağına bu kadar derin kök salmış kadim bir halkı nasıl yok edebilirsiniz?

Onların ülkelerini M.Ö. 2.350’lerden başlayarak işgal edip sömürü düzenlerini kurmaya çalışan Akadlar, Asurlar, Persler, Romalılar, Emeviler, Abbasiler, Selçuklu ve Osman devletleri de onları asimile edip yok etmek isterken kendileri yok olup gittiler. Bu topraklara çınar ağacı gibi on bin yıllık kök salmış neolitik devrimin ve Zağros Dağların özgür, doğayı sevip koruyan komünalist halkı olan Kürtler birçok devlet, birçok imparatorluğun zulüm ve baskılarına karşı her zaman mücadele ederek, bedel ödemiş, iyi insanlığı, barışı ve özgürlüğü savunan kudretli gücü karşısında bütün devletler, bütün imparatorluklar yok olup gitmişlerdir! Batı’nın ırkçı zihniyetiyle şekillenen ama Kürtlerin gücü ve onayıyla kurulan Türkiye, Batı’ya fazla güvenmesin! Batı’nın çıkarı için kendi Kürt vatandaşlarıyla sürekli savaşmaktan vazgeçsin.

1948’de Kapitalist sistemin savaş karargâhı olan ve savaşları önceden planlayan NATO kurulur kurulmaz Türkiye’yi hemen NATO alıp kullandılar. NATO, kapitalist sistemin çıkarlarını korumak amacıyla “Olimpos Tanrıları” denilen 300’ler Komitesi tarafından kurulmuştur. Batı, bütün gücüyle ileri karakolları Türkiye’ye ne kadar silah verirlerse versinler, ne kadar finanse ederlerse etsinler, hukuku ve adaleti olmayan bu devletin Kürtlerin kudretli gücü ve insanlığı özgürlüğe kavuşturacak olan “herkes kanunlar önünde işittir” adaleti karşısında tarihin çöplüğüne atılmış, devletlerin ve imparatorlukların mezarında yerini almaktan kurtulamayacaktır. Fakat Kürtler kendi topraklarında yaşamaya devam edeceklerdir. Bu tarihi gerçeği hiç kimse değiştiremez.

20.06.2026

Azad Roni

Kaynaklar:

[1]. Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000, sayfa 358, 359

8_mayis_1945_azadroni

✍ Azad Ronî Yazdı:

Faşizmin Çöküşü, Kapitalizmin Güçlenmesi, Militarizmin Sürekliliği ve Emperyalist Savaşlar Üzerine Tarihsel Bir İnceleme

Giriş

Bu araştırmada, 8 Mayıs 1945’in tarihsel önemini ele almakta; Nazi Almanya’sının çöküşünü, savaş sonrası Avrupa’daki dönüşümü, soykırımları vekalet savaşçılarına yaptıran uygarlık güçlerin uzun vadeli planları, Nazi liderlerini yargılayan Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi neden Hitlere ilham kaynağı olan ve aynı suçları işleyen İttihat ve Terakki liderlerini yargılamadığı ve günümüzde yeniden yükselen militarist eğilimleri tarihsel-siyasal bağlam içinde incelemektedir. Ayrıca kapitalist-emperyalist sistem ile savaşlar arasındaki yapısal ilişki tartışılarak, modern dünya siyasetinde savaş olgusunun sürekliliği değerlendirilmektedir.

Almanya Başbakanı Willy Brandt özür diliyor

8 Mayıs 1945, Nazi Almanya’sının koşulsuz teslimiyetiyle birlikte Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’nın resmen sona erdiği tarih olarak dünya tarihine geçmiştir. Bu tarih yalnızca askeri bir yenilgiyi değil, aynı zamanda toplumsal yıkım, ekolojik komünal köy yaşamı için mücadele veren ve kapitalizmi istemeyen milyonlarca insanı öldürerek yol temizliği görevini yaparak Avrupa’yı iki bölmüş faşizmin Avrupa’da siyasal ve ideolojik çöküşünü de simgelemektedir. Hiçbir zaman aklı dengesi yerinde olmayan Hitler gibi bir adamın iktidara gelmemesi gerekirken, uygarlık güçleri Avrupa’da faşizmi organize edip Sovyetler Birliği’n üzerine saldırtıp sosyalizmi yıkmak, Yahudilere soykırım felaketi yaşatarak onları Avrupa’dan göçe zorlamak ve Filistin’de İsrail ulus-devletini kurmak gibi tarihsel planlarını Nazi Almanya’sı eliyle pratiğe uygularken Avrupa’nın büyük bölümünü yıkıma uğrattıkları savaşın ardından artık milyonlarca insanların temel beklentisi, benzer felaketlerin bir daha yaşanmamasıydı.

İyi, güzel insanlar ve sosyalistler benzer felaketlerin yaşanmaması için bütün imkanlarını ortaya koyarak çalıştıkları o faşizmin yıkıldığı zafer günlerinde; uygarlık güçleri insanlığı karanlığa, dünyanın başına yeni felaketler getirecek plan ve projelerini devreye koymuştu bile. Savaşlardan önce uygarlık güçleri (dünyanın 300 zengin aileleri) sermayelerini okyanusun öbür tarafına götürerek güçlendirdikleri Amerika ordusu eliyle savaşlarda yıktıkları Avrupa’yı, Batı Avrupa (kapitalist sistem) ve Doğu Avrupa (Sosyalist sistem) diye (Almanya ve Berlin’i) ikiye bölmüşlerdi. Batı Avrupa ülkelerinde askerlerini ve gizli örgütlerini bulunduran Amerika, sadece Batı Avrupa’ya ‘Marshall Planı’ ile ekonomik destek ve büyük yatırımlar yaparak yıkılan şehirler üzerinde kapitalizmin restorasyonunu sağlamaya uğraşırken ve öbür yanda geri kalmış ülkelerde üst üste daha önceden planlanmış askeri cuntaları getirip sosyalist ülkelerin çoğalması önünde engel olurken; Doğu Avrupa’da oluşan ‘Sovyet Bloku’ ise kapitalizm ile mücadele, kendi tarafına kazandıracağı sosyalist ülkelerin çoğalması, işçi ve emekçi cephesinin genişlemesi için çalışıyordu. Her iki blok da, NATO ve Varşova Paktı Avrupa’da var olan iki sistemden birisinin kazanması için mücadele veriyordu.

Kızıl Ordu’nun sosyalizmin bayrağını 8 Mayıs 1945 günü Alman faşizmin burçlarına dikerek kesin zaferlerini ilan etmesi üzerine 20 Kasım 1945 tarihinde Müttefik Devletler (SSCB, ABD, İngiltere, Fransa) Almanya’da Uluslararası Nürnberg Askeri Ceza Mahkemesi’ni kurmak zorunda kaldılar. Hitler fare gibi saklandığı yer altıdaki sığınağın çalışma odasında 30 Nisan 1945 tarihinde intihar ettiği için mahkemede yargılanmadı. Hermann Göring, Joachim von Ribbentrop gibi Nazi Almanya’sının 21 üst düzey liderini sanık sandalyesine oturtarak adalet önüne çıkardılar. Uluslararası Nürnberg Mahkemesi, Hitler Almanya’sının önde gelen liderlerini insanlığa karşı işlenen suçlar, savaş suçları ve barışa karşı suçlardan yargılandılar.  Yargılanan 21 sanıktan 12 üst düzey lider idam cezasına çarptırıldı. 6 sanık çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı. 3 kişi beraat etti. Yargılamalarla birlikte Alman politikacıları insanlık suçu işlediklerini kabul ederek bütün dünya halklarından özür dilediler. 25 yıl sonra, 7 Aralık 1970 tarihinde Polonya’da Varşova Gettosu Kahramanları Anıtı önünde diz çöken Batı Almanya Başbakanı Willy Brandt, Nazi rejiminin işlediği suçlardan dolayı büyük tarihi bir özür diledi. Almanya bu yıkım ve soykırımlarla adım adım yüzleşti. Yüzleştiği için ileriye doğru hızlı adım atarak gelişti.

Batı hukuku İttihatçıların faşizmi ile yüzleşmemiştir!

Ne yazık ki Osmanlı’nın son yıllarında, Alman generallerin Osmanlı askerlerin başında bulundukları Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeni, Pontus Rum ve Süryani soykırımlarını yaparak aynı savaş ve insanlık suçlarını işleyen, bütün dünya faşizmine, Hitler’e ve Nazi subaylarına ilham kaynağı olan ırkçı İttihat Terakkiciler ve Kürtlere Koçgiri, Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim’de tarihin en büyük soykırımlarını yapan ırkçı İttihat Terakki üyeleri Uluslararası mahkemelerde -Ortadoğu’da vekalet savaşçıları olarak kullanmaya devam ettikleri için-  hiçbir zaman yargılanmadılar! Batılıların vekalet savaşçıları olarak kullandıkları O İttihat Terakki üyeleri yüz yıldır yerli halklara ve özellikle Kürtlere katliam ve soykırımlar yapmaya devam ediyorlar. İttihatçı zihniyete sahip Türk toplumu hiçbir zaman dünyada en çok soykırımları yapan bir toplum olarak bu büyük soykırımlarıyla yüzleşmediler. Bu, dünya için büyük bir eksiklikti. Bir bölgede faşizmle yüzleşeceksiniz, onu yargılayacaksınız; bir başka bölgede O’nu kullanmak için yasatacaksınız. Böyle bir şey olamaz. Bu durum Ortadoğu’da savaşların sürekli sürmesini beraberinde getirecekti.

Nitekim uygarlık güçlerin Birinci Dünya Savaşı’nda kendilerine Ortadoğu’da enerji kaynakların güvenliği ve göç akınların bekçileri olarak kurdukları faşist Türkiye rejiminden sonra ikinci bir ileri karakol olarak Siyonist İsrail ulus-devletini kurma plan ve projeleri doğrultusunda siyasi çalışmalarını yürütmek için Hitler Almanya‘sında Uluslararası Nürnberg Mahkemesi’ni kurdular. NATO ve her NATO’ya bağlı ülkelerde devrimcileri, aydınları gizlice öldüren NATO-Gladio’sunu kurdular. Uzun vadeli Soğuk Savaş projeleriyle sosyalizmi abluka altına aldıkları aynı dönemde, 20 yıl boyunca Küba ve Doğu Avrupa’daki gibi sosyalist ülkeler çoğalmasın, ‘Sovyet Bloku’ büyümesin’ diye bütün Latin Amerika ülkelerinde, Ortadoğu’da, Türkiye ve Yunanistan’da Amerika’nın arkasında olduğu askeri cuntaları üst üste getirerek bu ülkelerin sosyalizme geçmesini engellediler. En değerli yüzbinlerce aydınlarını, devrimcilerini, yazarlarını bilim insanlarını öldürdükleri. “Yeşil Kuşak Projesi” ile İslam ülkelerine ‘kendi ülkenizde İslam propagandası yapın’ diye finanse ettiler. Türkiye’de askeri darbe yapan başta Selanikli Kenan Evren olmak üzere, ABD Başkan Franklin D. Roosevelt’in, Küba’da Amerika’nın yetiştirdiği Çavuş Batista için söylediği, “Batista bir orospu çocuğudur ama o bizim orospu çocuğumuzdur!” diye bütün cuntacılar ve kanlı diktatörler için söylediği deyimle “Amerika’nın orospu çocukları” olan bu Türk generalleri Alevi köylerine bile cami yaparak İslami propaganda yaptılar. Türkiye, 1971 askeri muhtıra ve 12 Eylül Askeri Darbeler sürecinde Amerikan emperyalizmi ile mücadele eden Geniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan gibi toplam 50   yurtsever aydın ve devrimciyi idam etmiştir.

ABD’nin “Yeşil Kuşak Projesi” ve devletin İslam propagandası sonucu ülkenin siyasetini, eğitimini, kültürünü şekillendirecek olan İslam partilerini öne çıkardılar. Önce Milli Selamet Partisi (MSP), sonra o partinin üyelerinden Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) kurularak Türkiye’de siyasal İslam’ı iktidara getirdiler. CIA, Soğuk Savaş döneminde cihatçı İslamcılardan El-kaide terör örgütünü kurmuştu. Sonra bu terör örgütün üyelerini finanse ettikleri Türkiye, Libya, Tunus, Suriye ve Suudi Arabistan gibi İslam ülkelerinden cihatçı İslamcıları toplayarak Afganistan’da -tıpkı ikinci Hitler saldırısı gibi- Sovyetler Birliği’ne karşı savaştırdıkları daha sonraları çok iyi anlaşıldı. Yani Hitler faşizmiyle yıkamadıkları sosyalizmi Soğuk Savaş dönemindeki uzun vadeli “Yeşil Kuşak Projesi” ve Sovyetler Birliği’nin hatalarını da ekleyerek yıktılar.

İngilizler gıyabında idam kararı verilen suçlu İttihatçıyı Anadolu’da iktidara getirip kullandılar

“Yeşil Kuşak Projesi” ile yetiştirdikleri El-Kaide, IŞİD, El-Nusra gibi cihatçı terör örgütlerini Ortadoğu’da Kobanê ve Rojava’da olduğu gibi özgürlük mücadelesi veren Kürtlere karşı kullanmaya devam ettiler. Ve Amerika hapisten çıkarıp yetiştirdikleri El Kaide, IŞİD üyesi Ebu Muhammed el-Colani’yi Suriye’de iktidara getirerek hâlâ kullanmaya devam ediyorlar. Böyle olmamış olsaydı ve ciddi bir şekilde bütün dünyada faşizmle yüzleşmiş olsalardı; Nazi önderlerinden önce İttihat Terakki ve tıpkı bugün Suriye’de iktidara taşıdıkları el-Colani gibi İngilizlerin Osmanlı mirasını devredip iktidara getirdikleri İttihat Terakki üyesi Mustafa Kemal ve onunla birlikte Kürt soykırımlarını yapan Kemalist-İttihatçılar Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’nde yargılanmış olacaklardı. Bunların hiçbirisi olmadı. Olmadığı için Avrupa’da bir zaman için savaş durdu. Rusya-Ukrayna savaşıyla savaş tekrar Avrupa’ya döndü. Demek ki ders alınmamıştır! Daha sonraki politikaları pratiğe uygulansın diye Hitler faşizmle yüzleşmişler. İttihatçıların faşizmi ile yüzleşmemişlerdir. İttihatçı üyesi, Hitler ve Mussolini’nin öğretmeni Mustafa Kemal’in faşizm ile yüzleşmemişlerdir. Mussolini faşizm ile yüzleşmemişlerdir. Franco faşizm ile yüzleşmemişlerdir.

Düşünün, Avrupa politik çıkarları gereği Hitler faşizm ile yüzleşiyor; ama Koçgiri, Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim’de Kürtlere tarihin en büyük soykırımlarını yapan Hitlerin öğretmeni Mustafa Kemal için bilinçli olarak Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’ni kurup yargılamıyorlar. Tam tersine, İngilizlerin İstanbul’u işgal ettikten sonra, savaş suçluları ve Ermenilere yaptıkları katliamlardan dolayı aranan İttihat Terakki üyelerini Malta’ya sürgün etti. İngilizlerin elindeki aranan İttihatçılar listesinde üçünde sırada yer alan Mustafa Kemal’e görev verileceği için bilerek tutuklanıp Malta’ya gönderilmedi.  Osmanlı Hükümeti tarafından kurulan İstanbul Harp Mahkemesi İttihat ve Terakki’nin önde gelen liderleri Enver Paşa, Talât Paşa, Cemal Paşa olmak üzere yurt dışına kaçan ve yurt içinde bulunan Mustafa Kemal gıyabında idam kararları verdi. Fakat bu kararların hiçbirisi pratiğe uygulanmadı. Çünkü İngilizler aranan İttihatçılar listesinde üçüncü sırada yer alan ve gıyabında idam cezası bulunan suçlu İttihat Terakki üyesi Mustafa Kemal’i Anadolu valisi olarak kullanmak istiyorlardı. Kullanmak istedikleri Mustafa Kemal’in imajını değiştirip, Tanzimat’tan beri topluma aşılanmak istenen Batı kültürüyle şapka, harf, Latin Alfabesine geçiş gibi devrim yapan çok iyi bir lider olarak gösterildi. Oysa İngilizlerin elini verdikleri Batı-kapitalist sistemine ve kültürüne geçiş programlarını -tıpkı İran’da Rıza Şah Pehlevi’nin (1878-1944) eline verip uyguladığı programlar gibi- bire bir pratiğe uygulayan bir diktatördü.

İngilizler kendi Anadolu valileri hakkında Lord Kinross’a kitap yazdırıyorlar

Anadolu ve Kürdistan halkların başına bela edilen bu diktatörü İngilizler, Batı basını ve ırkçı İttihatçı zihniyetindeki Türk basını, Hitler’in öğretmeni ve Türk olmayan Selanikli Mustafa Kemal’i devşirme Türklerin atası, önderi ve ‘7 düvele karşı savaşarak ülkeyi emperyalistlerden kurtaran kahraman’ olarak homojen topluma, 7’den 70’se kabul ettirip inandırlar. İnandırmanın dışında, ülke nüfusunun neredeyse yarısını oluşturan Kürtlerin bütün insani ve toplumsal haklarını gasp eden kurumsal bir diktatörlük altında rahatça cinayetleri işleyen, katliam ve soykırımları yapan bu ulu öndere cezai yaptırımlarla tapma zorunluluğu getirildi. Böylece ‚Atatürk ile yatıp Atatürk ile kalkan‘ toplumsal mühendislik çalışmalarıyla yerli halklarla sürekli savaşacak olan devşirme Türk vekalet savaşçılarının hafızalarını “Atatürk’ün askerleriz!” şekilde oluşturmuş oldular. “Atatürk’ün askerleriz!” diyen ırkçı devşirme Beyaz Türkler Anadolu’da yerli halklara düşman edilmiş İngiliz ve Amerikan askerlerin görevlerini yerine getirdiklerini, onların aklıyla hareket ettiklerinin farkında değillerdi. İngilizler 23 Temmuz 1934’te Lozan’da M. Kemal’in cebine uluslararası devlet güvencesi koyduktan hemen sonra, onun 9 Eylül 1923 tarihinde kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) içindeki İttihatçı Kemalistler önderleri öldükten sonra da devamlı onlar için parasız asker olarak çalışsınlar diye; İngilizler, Anadolu’ya atadıkları kendi ajanları ve valisi hakkında güzel şeyler yazsın, ulu önder olduğunu, ülkeyi emperyalistlerden kurtardığını, halifeyi kaldırdığını, büyük devrimler yaptığını halka anlatsın diye İskoç asıllı İngiliz yazar Lord Kinross’u 1952’de Türkiye’ye gönderdiler.

Neden acaba? Avrupalılar Amerika’nın yerli halkları olan Maya ve Aztekleri 300 yıl boyunca Avrupa kıtasından çok masraflı paralı asker götürerek katlettiklerinden dolayı bilim insanlarından çok laf işitmişlerdi ve uygar insan olduklarına leke sürmüşlerdi. Bu yüzden Doğu’daki halkları katliam ve soykırımlardan geçirmek için paralı Avrupa askerleri yerine, Avrupa merkezci ırkçı Türk milliyetçiliği ideolojisiyle yetiştirip iktidara getirdikleri İttihatçı vekalet savaşçıları eliyle yapmayı planlamışlardı. O yüzden İttihat ve Terakki kadrolarını 1870’lerde Selanik’te üç Sabatay Cemaatte kurdukları okullarda Batı kültürüyle yetiştirdikleri Beyaz Türklere Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlının mirasını devretmişlerdi. Yani Osmanlı daha yıkılmadan 50 yıl önceden yapılan bu planlar, askeri projeler ve Ortadoğu’nun üst üste yeniden dizayn edilmesi hâlâ devam ediyor.

Beş bin yıldan beri devletleri kendi ekonomik ve siyasi çıkarları için kullanan uygarlık güçleri; devletin başına getirdikleri Napolyon, Mustafa Kemal, Hitler, Mussolini, Franco, Erdoğan, Netanjahu gibi diktatörleri ve onların kurdukları partileri kullandıktan sonra, zamanı geldiğinde tarihin çöplüğüne atarlar. Hep en kanlı cinayetleri, katliamları ve soykırımları yapan devleti savunup sahiplenen Atatürkçü ve CHP’nin şu an başlarına gelenlerden anlamadıkları şey tam da budur işte! Devlet, Atatürk’ün kurduğu CHP’nin genel merkez binasının kapısını balyozla kırarak Özgür Özel ve ekibini biber gazıyla dışarıya attıkları insanların üzerine plastik mermi yağdırıp, gaz sıktıklarında gözyaşları içinde, “Bu ne zulüm! Devletimizi tanımıyoruz!” diyerek gerçekten devleti tanımadıklarını itiraf ediyorlardı. Fakat katliamcı, soykırımcı devleti hâlâ tanımıyorlar. Bugün ‚kutsal gördükleri devlet‘ kendilerine görev verse, cumhuriyeti demokratikleştirmeden, Kürtlerin insanı haklarını vermeden, Alevilerin, Hristiyanların inanç özgürlüğünü tanımadan, özgürlüğü, eşitliği sağlamadan, adaleti, hukuku uygulamadan aynı hataları ve yanlışları yapmaya devam edecekler. Devletin zulmünü yeni görenler CHP’lilere sormak gerekir, o ırkçı devlet yüzyıldır Kürtlere ve Alevilere zulm ediyor, katliam ve soykırımlar yapıyor neden sesiniz çıkmıyordu?

Kuruluşundan günümüze kadar ırkçı İttihatçı zihniyeti, tek adam, tek devlet, tek ırk, tek bayrak çizgisini terk edemeyen CHP; iktidarı döneminde devletin tetikçisi olarak komünist görünerek komünistleri katletti, sosyalist görünerek sosyalistleri katletti, solcu görünerek devrimcileri katletti, birlikte mücadele verdiği ve sıkıştığında “Kürt kardeşlerim” dediği Kürtlere çok acımasızca katliamlar yaptı, ‚laik devletiz‘ deyip Alevi gibi görünerek Alevileri katletti. Bütün bu sahte maskeleri taksa da hiçbir dönem bunlardan birisinin hakkını savunmadı. Demokrasiyi, adaleti, hukuku geliştiremedi.

Hitler, “Arkasında ordusu olmayan bir komutan uzun süre ayakta kalmaz. Atatürk de iktidarını Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) sayesinde güvenceye aldı. İtalya’da da aynı şey geçerli. Eğer Antonescu bugün ortadan kaybolacak olsa, ordu içinde onun yerine talip olacaklar arasında korkunç bir mücadele başlar. Ama onun yerine geçecek kişiyi belirleyecek bir örgüt olsa, bu olmaz.” (‘Hitler’in Sofra Sohbetleri’ kitabından) diyordu.

Hitler faşizmi çöker çökmez, Nazi Partisi 1945’de kapatıldı. Mussolini’n kurduğu ve yönettiği Ulusal Faşist Parti’si, Mussolini iktidardan düşer düşmez 1943’te kapatıldı. Mustafa Kemal’in tek parti döneminde kurduğu ve faşist zihniyetle yönettiği CHP ise, Atatürk 1938’de ölmesine rağmen hâlâ Kemalist CHP‘liler tarafından yaşatılmaya çalışılan bu parti yıllardır tarihin çöplüğüne gitmemek için direnip can çekişiyor. Şimdi müdahaleyi Suriye’de, Irak’ta İran’da olduğu gibi CHP’nin yerine Erdoğan ve AKP’yi kullanan Batılılar gerçekleştiriyor. Türkiye’yi her zaman Londra’nın yönettiğini, bir askeri darbe, bir sivil darbe gerçekleşecekse, bir barış yapılacaksa, bir Parti kapatılacaksa bunu da Batılıların gerçekleştirdiğini demokrasinin olmadığı totaliter ülkede hiç kimse anlayamadı.

Bu yüzden İngilizlerin ırkçılık aşısıyla aşılan İttihatçı zihniyet var olduğu sürece Türkiye’yi hep Batılılar yönetmeye devam edecektir ve Türkiye’de Kürt sorunu çözülmez! Aslında, Anadolu’da “Kürt anasını görmesin!” zihniyetiyle Kürt katliam ve soykırımlarını yapan ırkçı ve aptal İttihatçılar, İngiliz askerlerinin görevini yerine getirdiklerinin farkında değiller.

Mustafa Kemal hakkında Ismarlama bir kitap yazan İngiliz yazar Lord Kinross, 1952 yılında bizzat İngiltere hükümetinin özel görevlendirmesiyle Atatürk hakkında İttihatçı kaynaklarda güya araştırmalar yapmak üzere Türkiye gönderilmiştir. Hiç kuşkusuz İngilizler bu yazarı gelecek kuşaklara İttihatçı zihniyeti daha fazla aşılamak için göndermişlerdi? İngilizlerin Avrupa merkezci Türk ırkçılığı ile yetiştirdikleri İttihatçıların tahrip edilmiş, yalana dayalı kaynaklarını beş yıl boyunca inceleyen Kinross, İttihatçı zihniyet çerçevesinde Batı okuyucusu ve devşirme Türkleri –Anadolu’da herkesi Türkleştiren ve soykırımlar yapan- bu diktatörün çok iyi işler yaptığına ve Batı kültürünü İslam toplumuna kabul ettiren bir dâhi olduğuna inandırmak için “Atatürk: The Rebirth of a Nation”  (Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu) adlı propaganda kitabını yazmıştır. İngilizlerin Lord Kinross’un kaleminden ısmarlayıp parayla yazdırdıkları bu kitap, birkaç cümle dışında sanki Teşkilâtı Mahsusa Başkanı Hüsamettin Ertürk ya da bir MİT başkanı tarafından yazılmış bir propaganda kitabıdır.

Bir İngiliz ajanı ve valisi olarak Türkiye ekonomisini ve siyasetini dış güçlerin çıkarları çerçevesinde dizayn eden, kendi iktidarını ayakta tutmak için idam sehpaları kuran, her tür cinayeti işleyen, yerli halklara yaptığı katliam ve soykırımları “eşkıya karşı savaşıyoruz” diye meşrulaştıran M. Kemal’in o ülkeye verdiği zararların haddi hesabı yoktur!  O, Hitler gibi tarihin en kanlı sayfalarına yazılacağı yerde, İngiliz yazar Lord Kinross tarafında yazılan kitap, Hitler’in öğretmeni M. Kemal’in savaş ve insanlık suçları görmemezlikten gelerek temize çıkarılmış; onun idam ettiği onlarca Kürt önderlerinden, Koçgiri, Dêrsim ve öbür Kürt soykırımlarından hiç bahsetmemiş, onu büyük yenilikler, büyük devrimler yapan, yeni Türklüğü icat eden Türklerin önderi olarak dünyaya tanıttığı için bugün tıpkı onun gibi bir diktatör ülkeyi rahatça yönetmeye devam ediyor. Ve sultanlarına, padişahlarına, diktatörlerine biat eden homojen toplum öylesine derin bir çıkmaza sokulmuş, çürümüş toplumun yaşamını ırkçılık ve yobaz dincilikle öylesine zehirlenmişler ki, toplumda insanlık ve vicdan adına bir şey bırakmamışlar, demokrasi, adalet, hukuk, özgürlük, eşitlik hak getire.

Böylesine cahil, totaliter rejimlerle yönetilen bir toplumu Batı istediği gibi yönlendirip yönetebilir.

Avrupa faşizm ile yüzleşmiştir ama anlamamıştır!

Kapitalist sistem, Hitler faşizmin yenilgisinden sonra uygarlığın merkezi olan Avrupa’da savaşlara ara verdi. Ama Ortadoğu’da kurduğu iki ileri Ulus-devlet karakolu üzerinden savaşlarını sürdürmeyi devam ettirdiler. İleri karakolları Türkiye Batı ülkelerinden aldığı savaş silahları, tank, panzer, savaş uçakları ve zehirli gazlarla Kürtleri katliam ve soykırımlardan geçirmeye deva etti. Ortadoğu’da Batı ülkelerin kurduğu İsrail ulus-devleti ne yapıyordu? Hitler Almanya’sı Yahudilere nasıl katliam ve soykırım yaptıysa; Hitler soykırımından kaçıp Filistin‘de İsrail Ulus-devletini kuran Siyonistler aynı katliamları Filistin‘in yerli halklarına yapmaya başladılar. Bundan üzüntü duyan Yahudi halkı hiçbir zaman Siyonistlerin önderlik yaptığı ve yönetimde olduğu İsrail ulus-devletinden memnun değillerdi ve sürekli komşularına saldırıp topraklarını genişletmek istedikleri savaş hali ortamında rahat da etmiyorlardı.

Osmanlı döneminde Filistin’de yaşayan 35 bin Yahudi yerli halklarla birlikte hiçbir sorun yaşamadan barış içinde yaşayıp gidiyorlardı. Ne zaman ki, İsrail ulus-devleti kuruldu. Halklar birbirine düşman edildi. Savaşlar başlatıldı.

Bu yüzden İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde kendi siyasi politikaları için Yahudilerin mağdur gösterilmesi, onlara bir devlet statüsü tanınması Yahudi halkını düşündükleri için değildi. Elbette Yahudi halkın da bir devleti olmalıydı. Ama kapitalist sistemin doğudaki güvenliğini koruyacak şekilde kurgulanmış bir Siyonist devlet olmamalıydı. Yahudilerin mağduriyeti üzerinden gerçekten mazlum Yahudi halkına değil, Ortadoğu’yu yeniden kapitalist sistemin çıkarları doğrultusunda dizayn ederken bölgede Siyonistler eliyle kendilerine çalışacak bir ileri karakol kurma projeleriydi asıl mesele. Alman halkın başına bela ettikleri Hitler eliyle faşizmi bu yüzden organize etmişlerdi. Bu ileri karakolun finansmanı da, Yahudi soykırımında kullanıp 8 Mayıs 1945, koşulsuz teslimiyet dayatılan Nazi Almanya’sı tarafından karşılanacaktı. İki yüzlü Batı hukuku bu yüzden Hitler faşizmiyle yüzleşti. Hitler faşizmi dışındaki faşist rejimlerin işledikleri katliam ve soykırımlar onu ilgilendirmiyordu.

Ömürlerini doldurmuş imparatorlukların dağıtılıp parçalanarak ulus-devletlere bölüneceği, 24 ulus-devlete bölünecek olan Osmanlı topraklarında bir İsrail ulus-devletin kurulacağı gibi plan ve projeler yüzyıl önceden çok iyi düşünülmüş, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda pratiğe uygulanmıştı. Her iki savaşta Avrupa kıtasında kapitalist sistemi istemeyen, ona karşı mücadele eden 120 milyondan fazla insan bu savaşlarda öldürülmüş, Karl Max’ın Kapital kitabıyla meşruiyet kazandırdıkları kapitalist sistem adeta şahlandırılmıştır. Avrupa’da kapitalist sistemi şahlandıran faşizmin belirli bir noktada durdurulması gerektiği ve onun soykırımdan geçirip mağdur ettikleri Yahudi toplumu üzerinden sadece Ortadoğu’daki siyasi projelerini pratiğe uygulayabilmek için Hitler faşizmi ile yüzleştiler ve Uluslararası Nürnberg Askeri Ceza Mahkemesi’nde yargılandılar. Yüzleştiler ama anlamadılar. Yüzleşmek başkadır, dersine çalışarak bilinçli bir şekilde anlamak başkadır. Anlamadıkları için Avrupa dışında faşist rejimleri kullanmaya, finanse etmeye ve savaş silahlarını satmaya devam ettiler. O faşist rejimleri destekleyip finanse ettikleri savaşlar tekrar Avrupa’ya geleceği günü bekliyor. Parayı tanrı olarak gören kapitalist Avrupalı artık bunun hesabını yapmıyor. Dünyanın her yerinde devam eden savaşlar, ekolojik kırım savaşları, gelişen uluslararası siyasal süreçler, Soğuk Savaş dönemi, militarizmin ve emperyalist rekabetin tamamen ortadan kalkmadığını göstermiştir.

”Özgürlüğü seven herkes Kızıl Ordu’ya asla ödemeyeceği kadar borçludur!”

Ulus-devlet çağında Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda Alman politikacılarını ve gizli örgütlerini çok iyi kullanan uygarlık güçlerin nihai amacı Hitler eliyle organize ettikleri faşizmle Batı ve Doğu Avrupa’da yıkımları gerçekleştirdikten sonra -ki bu yıkımlar kapitalist sistemin yerli yerine oturması ve gelişmesi için şartı- yöneldikleri Sovyetler Birliği’nde sosyalizmi yıkmaktı.  Nazi Almanya’sı Doğu Cephesi’nden Stalingrad’a kadar ilerlerken 15 büyük şehir, 710 küçük şehir, 7 bin köyü işgal etmiş; 23 milyondan fazla Sovyet insanı yaşamını yitirmişti. Tam sosyalizmi bitirecekleri noktada Kızıl Ordu yenilmez efsanevi bir direnişle 2 Şubat 1943’te Mareşal Friedrich Paulus komutasındaki Alman kuvvetlerini insanlık adına büyük bir yenilgiye uğrattı. Yazar Ernest Hemingway, ”Özgürlüğü seven herkes Kızıl Ordu’ya asla ödemeyeceği kadar borçludur!” diyordu. Stalingrad yenilgisinden sonra faşizm gün be gün geriledi. Ve Kızıl Ordu’nun o kahraman savaşçıları sosyalizmin bayrağını 8 Mayıs 1945 günü Alman faşizmin burçlarına dikerek kesin zaferlerini ilan ettiler. Faşizmin bu gerilemesini gözleyen ve savaşla, silahla, parayla işçi ve emekçilerin büyük ideali olan sosyalizmin yıkılmayacağını gören uygarlık güçleri, ABD, İngiltere ve Fransa onu içine alıp entegrasyon çalışmalarıyla dağıtmayı planladılar.

Bütün dünya kapitalini sadece Amerika ve Batı Avrupa’ya yatırdılar; orada işçi ve emekçilerin ücretlerini bilinçli bir şekilde yükseltiler ki, sosyalizmi istemesinler. Hatta “Eğer sosyalizmi istiyorsanız, onu da biz getireceğiz size!” şiarıyla kasıtlı olarak Batı Avrupa ülkelerinde sosyal devleti inşa ettiler; Doğu Avrupa ülkeleri ve Sovyetler Birliği’ne karşı. Böylece Batı devletleri Marshall Planı ile bilinçli olarak ülkelerinde sosyal devleti inşa edip demokrasi ve özgürlükleri genişletip ekonomiyi ileriye götürürken; Sovyetler Birliği ise kendi halkını kapitalizm korkusuyla korkutarak işçi sınıfı adına kurulan partiler, farklı halkların tarihi zenginliklerini, kültürlerini, inançlarını, dinamiklerini, aydın insanlarını acımasızca harcarken, özgürlüğü, demokrasiyi ve ekonomiyi ilerletmemeleri için hep mazeretleri vardı: “kapitalizme karşı savaşıyoruz.” Yanlış anlayış ve uygarlık güçlerin uzun vadeli planlarını anlayamadıkları için kapitalizm ile savaşlarında yenilip dağılıp gittiler.

“Nie wieder!” sloganı anlaşılmamıştır!

Ulus-devlet çağı olan 20. yüzyıl, insanlık tarihinin en yıkıcı savaşlarına sahne olmuştur. Bu yüzyılın en büyük kırılma noktalarından biri kuşkusuz 8 Mayıs 1945 tarihidir. Nazi Almanya’sının Berlin-Karlshorst’ta müttefik kuvvetlere kayıtsız şartsız teslim oluşu, yalnızca askeri bir yenilgiyi değil; aynı zamanda Avrupa’da Nazi Almanya’sı yayılmacılığın sonunu ifade etmektedir.

İkinci Dünya Savaşı boyunca, tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi milyonlarca insan yaşamını yitirmiş, kentler yok edilmiş, ekonomik ve toplumsal yapılar ağır biçimde tahrip olmuştur. Özellikle kapitalizm öncesi dönemde Arabistan merkezci Hristiyanlığı Avrupa’ya Museviliğin bir ekolü olarak yayan Semitik tüccarların Avrupa kralların saraylarına girip onları içten fethetmesi, Batı’daki zengin aileleri 300’ler Komitesi’nde örgütleyerek, bu zengin aileleri kendi tarihsel projeleri çerçevesinde yönlendirmeleri sonucu oluşan ulus-devlet çağında sanayi ve endüstri kartellerin de destekleyip iktidara getirdikleri Hitler rejiminin uyguladığı sistematik şiddet, toplama kampları ve etnik imha politikaları insanlık tarihinde derin izler bırakmıştır. Bu nedenle savaş sonrasında Avrupa toplumlarında “Nie wieder!” (Bir daha asla!) sloganı güçlü bir tarihsel bilinç haline gelmiştir.

Ancak savaş sonrası dünya düzeni incelendiğinde, yukarda izah ettiğimiz nedenlerden dolayı militarizmin ve büyük güç rekabetinin tamamen sona ermediği görülmektedir. Soğuk Savaş döneminden günümüze kadar uzanan süreçte devletlerarası çatışmalar, faşist ve molla rejimlerin desteklenmesi, silahlanma yarışları ve bölgesel savaşlar devam etmiştir. Bu durum, savaşların yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda ekonomik, jeopolitik dinamiklerle bağlantılı olduğunu ve kendi halkını kandırıp aldatan Batı politikacıların ikiyüzlülüğünü göstermektedir.

1. Nazi Almanyası’nın Çöküşü ve Berlin’in Düşüşü

1945 yılına gelindiğinde Nazi Almanya’sı askeri, ekonomik ve siyasal açıdan çökmenin eşiğine gelmişti. Sovyet Kızıl Ordusu’nun doğudan ilerleyişi ve Batılı müttefiklerin batıdan saldırıları sonucunda Almanya iki cephede kuşatılmış durumdaydı.

Sovyetler Birliği’nin Berlin’e Taarruzu günü gününe şöyle olmuştur:

16 Nisan 1945’te Sovyet saldırısı başladı.

21 Nisan’da Sovyet birlikleri Berlin’in dış mahallelerine ulaştı.

25 Nisan’da şehir tamamen kuşatıldı.

30 Nisan’da Adolf Hitler intihar etti.

2 Mayıs’ta Berlin teslim oldu.

8 Mayıs 1945’te Almanya kayıtsız şartsız teslimiyet anlaşmasını imzaladı.

Bu süreç, yalnızca askeri bir yenilgiyi değil, aynı zamanda Nazi ideolojisinin tarihsel çöküşünü temsil etmektedir. Alman tarih yazımında bu dönem sıklıkla “Die Stunde Null” “Sıfır Saati” kavramıyla açıklanır. Bu kavram, Almanya’nın savaş sonrası yeniden kuruluş sürecini ifade etmektedir.

2. İkinci Dünya Savaşı’nın Yıkıcı Sonuçları

İkinci Dünya Savaşı, insanlık tarihinin en büyük yıkımlarından birine neden olmuştur. Yaklaşık 60 milyon insan yaşamını yitirmiş; Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika’da büyük fiziksel ve ekonomik yıkımlar meydana gelmiştir.

Savaşın sonuçları şu başlıklar altında değerlendirilebilir:

2.1. Demografik Yıkım

Savaş boyunca milyonlarca sivil ve asker yaşamını kaybetmiş; özellikle Yahudiler, Romanlar, Slav halkları ve siyasal muhalifler Nazi rejiminin sistematik katliam politikalarının hedefi olmuştur.

2.2. Ekonomik Çöküş

Avrupa’nın sanayi altyapısı büyük ölçüde tahrip olmuş; kentler, kasabalar, köyler harabeye dönmüş; üretim kapasitesi ciddi biçimde düşmüştür.

2.3. Siyasal Sonuçlar

Savaş sonrasında kapitalist sistem, sosyalist sistem diye Avrupa iki kutuplu dünya düzeninin merkezine dönüşmüş; ABD ve SSCB arasındaki Soğuk Savaş süreci başlamıştır.

3. Militarizmin Sürekliliği ve Modern Avrupa

1945 sonrasında Avrupa’da barış ve demokratikleşme söylemleri güç kazanmış olsa da militarizm tamamen ortadan kalkmamıştır. Özellikle Soğuk Savaş boyunca NATO ve Varşova Paktı ekseninde yoğun bir silahlanma yarışı yaşanmıştır.

Son iki yüzyıldan beri uygarlık güçlerin zaman zaman “uygarlık yıkıcı etmen” olarak kullandıkları Almanya’nın günümüzde sosyal devlet yapısını terk etme sinyallerini vermesi, askeri harcamalarını artırması ve Avrupa güvenlik politikalarında daha aktif rol üstlenmesi dikkat çekmektedir. Almanya’nın Litvanya’da kalıcı askeri üs kurma girişimi ve savunma bütçesindeki artışlar, Avrupa’daki yeni militarizasyon tartışmalarını gündeme taşımaktadır.

Her ne kadar günümüz Almanya’sının siyasal yapısı Hitler döneminden farklı olsa da tarihsel hafıza açısından militarizmin normalleşmesi Avrupa kamuoyunda kaygı yaratmaktadır.

 4. Emperyalizm ve Savaş İlişkisi

Modern dünya tarihi incelendiğinde savaşların çoğunlukla gözle görünmeyen uygarlık güçleri tarafından 50 ya da 100 yıl önceden planlandığı, siyasi ve ekonomik çıkar mücadeleleriyle bağlantılı olduğu görülmektedir. Uygarlık güçlerin altın ve para gücüyle yönlendirdikleri emperyalist devletler, nüfuz alanlarını genişletmek, enerji kaynaklarını kontrol etmek ve ekonomik üstünlük sağlamak amacıyla sık sık askeri yöntemlere başvurabilmektedir.

Bu bağlamda:

👉Birinci Dünya Savaşı’n devamı olan

👉 İki Dünya Savaşı,

👉 Soğuk Savaş dönemi çatışmaları,

👉Irak savaşı

👉Suriye savaşı

👉 Ukrayna-Rusya savaşı,

👉Hiç bitmeyen Ortadoğu’daki bölgesel savaşları

👉İran- ABD savaşı

Uygarlık güçlerin ulus-devlet ve emperyalist devletler arasına soktuğu rekabetin farklı biçimleri olarak değerlendirilebilir.

Savaşların başlangıcında çoğu devlet kısa süreli zafer beklentisi içine girse de tarihsel deneyimler, savaşların öngörülemeyen sonuçlar doğurduğunu göstermektedir. Nazi Almanya’sının Sovyetler Birliği karşısında Stalingrad’da yaşadığı yenilgi, Erdoğan’ın Batı politikacıları adına, “Kobanê düştü düşecek!” diyerek desteklediği cihatçı örgüt IŞİD’in Kobanê’de yaşadığı yenilgi bunların tarihsel örnekleridir.

Benzer şekilde günümüzde de askeri müdahalelerin beklenenden daha uzun ve yıkıcı süreçlere dönüştüğü görülmektedir. Donald Trump’un “savaş iki üç hafta sürer” dediği İran-ABD savaşın aylarca sürmesi gibi.

Sonuç

8 Mayıs 1945 yalnızca bir savaşın sona erdiği tarih değildir; aynı zamanda insanlığın faşizm, militarizm ve savaş üzerine düşünmek zorunda kaldığı tarihsel bir dönüm noktasıdır.

Nazi Almanya’sının yenilgisi, faşizmin askeri olarak mağlup edilebileceğini göstermiştir. Gönül isterdi ki, dünya faşizmine öncülük eden İttihat ve Terakki üyeleri de Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’nde yargılansaydı. Türkiye de İttihatçıların yaptığı soykırımlarla yüzleşseydi. Yüzleşseydi hâlâ o ülkede süren kurumsal faşizm bu kadar katliamları, soykırımları devam ettirme cesaretinde olmayacaktı! Ancak savaş sonrası Batı’nın Türkiye’yi o bölgede Sovyetler Birliği’ne karşı ileri karakol olarak kullanması, Soğuk savaş dönemi, yeni dünya düzeni, militarizmin ve emperyalist rekabetin farklı biçimlerde devam ettiğini ortaya koymuştur. Bunun nedeni çoğu bilim insanları savaşları önceden planlayan uygarlık güçlerini iyi tanımamaları, toplumların bu konuda bilinçsiz olmalarıdır.

Bugün küresel ölçekte artan silahlanma politikaları, bölgesel savaşlar ve büyük güç rekabeti, 8 Mayıs 1945’in tarihsel derslerinin hâlâ güncelliğini koruduğunu göstermektedir. Özür dilemek tek başına yeterli değildir. Özür üzerinde çalışarak anlamak gerekir.

Bu nedenle kalıcı barışın sağlanabilmesi yalnızca dünyanın bir bölgesinde savaşların sona erdirilmesiyle değil; bütün dünyada savaşların sona ermesi ve savaşları üreten ekonomik, siyasal ve ideolojik yapıların sorgulanmasıyla mümkündür. 8 Mayıs’ın tarihsel anlamı da tam olarak burada yatmaktadır: İnsanlığın geçmişin yıkımlarından ders çıkararak daha adil, adaletli ve barışçıl bir dünya kurma sorumluluğu.

12 Mayıs 2026

Azad Roni

Kaynaklar:

1.Dr. John Colemann, 300 Komitesi, Destek Yayınları, İstanbul 2017

  1. Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 1.
  2. Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2020.
  3. Lord Kinross, Atatürk: The Rebirth of a Nation.
  4. Eric Hobsbawm, Aşırılıklar Çağı: Kısa 20. Yüzyıl 1914–1991. İstanbul: Everest Yayınları.
  5. Hannah Arendt, Totalitarizmin Kaynakları. İstanbul: İletişim Yayınları.
  6. Antony Beevor, Berlin 1945: The Downfall. London: Penguin Books.
  7. Tony Judt, Postwar: A History of Europe Since 1945. New York: Penguin Press.
  8. Deutsches Historisches Museum Arşivleri.
  9. 10. Soviet Military Archives on the Battle of Berlin.
devlet_neden_kurt_sorununu_cozmek_istemiyor

Devlet Neden Kürt Sorununu Çözmek İstemiyor?

✍Azad Ronî’nin Analizi:

On yıl önceki barış süreci ile ilgili konuşma sanki bugün konuşmuş gibi günceliğini aynen korumaktadır! Özellikle 2013 ile 2015 yılları arasındaki barış sürecini sonlandıran Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, “Siz neden bundan dolayı paniklediniz? Sayın cumhurbaşkanım, PPK silah bırakacak diye neden paniklediniz? Siz bırakmadınız! (On yıl sonra silahları bıraktığı halde siz gene bu sorunu çözmüyorsunuz! A.R.) Öyle görünüyor ki, bugün PPK silahlarıyla dağdan inse önüne geçecek! ’Aman inmeyin!’ diyecek. Çünkü barış yapalım diye bir niyet yok. Çok açık söylüyorum; kardeşlerimiz, vatandaşlarımız, Türkiye’de yaşayan herkesin bunu iyi anlaması, idrak etmesi gerekir. Bu ülkenin cumhurbaşkanı PKK’nin silahsızlanmasını durdurmuştur, önlemiştir!” sözleri, Sayın Abdullah Öcalan’ın  27. Şubat 2025’te İstanbul’da 300 gazeteci ve medya kuruluşları karşında, DEM Partinin İmralı Heyeti tarafından açıklanan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı“ ardından PKK’nın kendisini feshetmesi ve Süleymaniye kenti yakınlarında yapılan bir törenle sembolik olarak 15 kadın ve 15 erkek toplam 30 gerillanın silahlarını yakmalarıyla başlayan barış sürecinin bir yıldan beri oyalamalarla sürdüğü ve AKP önümüzdeki seçimlerde de kazandıktan sonra süreci bir daha buzdolabına atılarak gene 2015 yılındaki barış süreci gibi Erdoğan tarafından engelleneceği çok açık görülüyor.

Öcalan, 27 Şubat’taki Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı“ ile Kürt sorunun demokratik siyaset içerinde çözülmesi amacıyla hiçbir şart ileriye sürmeden, PKK’yi feshetmiş, silahları bırakma çağrısı yapmış, sembolik bir törenle silahlar yakılmış ve “haydi Kürt Sorununu çözün!” diye topu devlete atmıştır! Burada asıl devletin sorumluluk bilinciyle hareket ederek kendi iç dinamiklerinde Kürt sorunun çözümüne ilişkin bilimsel düşüncelerini halka, basın ve medyaya açıklamaları gerekeceği yerde, Komisyon raporuyla sorunu ‘terör’ sorununa indirgeyerek Kürtler ile savaşını devam ettirmek istediklerini açıklamışlardır!

Dünün barış süreci (2013-2015) açıklaması olan Dolmabahçe Mutabakatını kabul etmeyerek masayı devirip Temmuz 2015’te Kandil alanlarında bulunan gerillanın üzerine 30 savaş uçağıyla yapılan yoğun bombardımanlardan sonra Türk usulü darbe girişimi yaparak Kürt katliamlarına girişen R. T. Erdoğan, bugün “Terörsüz Türkiye” yanlış zihniyetiyle başlattıkları süreçte hiçbir adım atmayarak, Kürtlerin oylarıyla iktidarda kalma oyalamalarıyla süren süreç bir sonraki seçimden sonra gene sözünde durmayan Erdoğan tarafından engelleneceği apaçık ortadadır.

“Kürt Sorunu Benim Sorunumdur!”

2005 yılında Erdoğan Başbakan olarak Diyarbakır’daki konuşmasında, “Kürt sorunu benim sorunumdur!” diyordu:

“İlla her soruna bir ad koymak da gerekmez. Çünkü sorunlar hepimizindir. Ama illa ‘Ad koyalım’ diyorsanız Kürt Sorunu bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorudur. Benim de sorunumdur. Sorunların parça parça adresi olmaz. Bütün sorunlar Türk olsun, Kürt olsun, Çerkez olsun, Abaza olsun, Laz olsun bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ortak sorunudur. Çünkü güneş herkesi ısıtır, çünkü yağmur herkes için rahmettir. Çünkü herkes aynı toprağın insanıdır, insanıyız, millet olmak işte budur. 

Bu sebeple ‘Kürt sorunu ne olacak?’ diyenlere diyorum ki bu ülkenin başbakanı olarak o sorun herkesten önce benim sorunumdur. Bu memleketin başka bir meselesini de bana soracak olsalar onlara da şunu derim, o mesele de herkesten önce benim meselemdir.

Biz büyük bir devletiz ve millet olarak bu ülkeyi kuranların bize miras bıraktığı temel prensipler ve cumhuriyet ilkesi, Anayasal düzen dahilinde her sorunu daha çok demokrasi daha çok vatandaşlık hukuku daha çok refahla çözeceğiz, bu anlayışla çözüyoruz ve çözeceğiz de.”

Bu konuşmanın ardından, “Tek devlet, tek millet, tek bayrak” tekerlemesini yapan Başbakan Erdoğan, 2014 yılında cumhurbaşkanı olduğu dönemde Dolmabahçe Mutabakatını kabul etmeyerek, “Kürt Sorunu diye bir sorun yoktur!” noktasına vardı.

İngilizlerin onayıyla Mustafa Kemal Mayıs 1919’da 35 İttihatçı arkadaşları ile birlikte Samsun üzerinden Kürdistan’a giderek, Erzurum (23 Temmuz- 7 Ağustos 1919), Sivas (4-11 Eylül 1919) Kongreleri ve Amasya Protokollerinde, “Kurulacak olan devlet Türklerin ve Kürtlerin devleti olacak.” denilip Kürtlerin rızasını alarak Ankara’daki iktidarını 1923’teki Lozan Antlaşmasıyla sağlamlaştırdıktan birkaç yıl sonra, önce Kürtler için hazırladıkları İstiklal Mahkemelerinde İzmir Suikastı (15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi gibi) senaryosu bahane edilerek 17 İttihatçı arkadaşını idam ettikten hemen sonra tarihin en büyük Kürt soykırımlarına girişmişti. Osmanlı devleti, Kürt derebeylerin gücüyle bölgede iktidarını sağlamlaştırdıktan birkaç yıl sonra henüz İslam olmayan Zerdüşt ve Êzîdî inancındaki Kürtleri, Hristiyan Ermenileri, Rumları ve Süryanileri katliamlardan geçirmeye başlamışlardı. Gene İslam bayrağı altında savaşan, iktidar için kendi halkı olan Türkmen ve Oğuzlar’a düşman edilmiş Selçuklu Sultanları, Mervani Kürt devleti (M.S. 990- 1.096), Şeddadiler Hanedanı (M.S.951- 1.175) ve Rewadiler Hanedanı (M.S. 955-1.071) gibi Kürt devlet ve birçok Kürt hanedanların gücüyle bölgede iktidarını güçlendirdikten birkaç yıl sonra; yerli halklarla savaşa girişmişlerdi; Mervani Kürt devletini ve birçok Kürt hanedanını ortadan kaldırmışlardı!..

Uygarlık güçlerin uygarlık yıkıcı etmen olarak kullandıkları devşirme Türkler

Bu tarihi gerçekler ışığında denilebilir ki; uygarlık güçleri, bin yılların başında Abbasilerin gözetiminde iktidarı kendilerine çalışacak olan vekalet savaşçılarına devrettikleri ve Orta Asya’dan gelen kendi halkı olan Türkmen ve Oğuzları katliamlardan geçiren Selçuklu Sultanların ve Kürt beyliklerin yardımlarıyla iktidara taşıdıkları Osmanlı padişahların beyinlerine Arabistan merkezci siyasal İslam ideolojisini aşılarken ve en son hiçbirisi Türk olmayan Osmanlı subayları olan İttihatçıların beyinlerine Avrupa merkezci Türk milliyetçiliği aşılarken, bu devşirmeleri yerli halklara düşman etmişler ve Kürtleri, Ermenileri, Süryanileri yok etme görevi vermişlerdir. Her şey değişir ama Semavi dinlerin teolojik doğmaları ve ırkçı tabularla kafaları çağ dışı örümcek ağı bağlamış ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin’ tıpkı Tevrat’taki mitolojik varsayımlardan yola çıkarak Fırat Irmağı’ndan Nil Irmağı’na kadarki topraklara sahip olmak isteyen işgalci İsrail devleti gibi yerli haklara düşmanlığı hiçbir zaman değişmez ve bitmez! Yerli halklara düşman edilen her iki zihniyette aynı maskeli tanrının ürünüydü. Aynı maskeli tanrı tarafından Ortadoğu’da kullanılan ulus-devletlerdi. Her iki ulus-devlet, güvenlik politikaları adı altında kendi vatandaşlarına değil, uygarlık güçlerin Batı’da kurduğu kapitalist sistemin çıkarları için çalışmaktadır.

Değişime ayak direten, Doğu’da uygarlık güçlerine çalışan vekalet savaşçıları ve bütün halklara düşman edilmiş, Mezopotamya’nın uygarlık kalıntılarını ve ekolojik köy komünal yaşamını ortadan kaldırmakla görevlendirilen Türk ulus-devletin yeri de Selçuklu ve Osmanlı gibi devlet mezarlığıdır!

Neden?

Türklerin aşağılandığı Osmanlı döneminde yağma ve talan savaşları için asker devşirdikleri Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez, Arnavut, Bulgar, Boşnak gibi farklı milletlerden ve İslam dinine bağlı olanların oluşturduğu topluluklara ümmet deniliyordu. Yani Osmanlı İmparatorluğu’nda etnik kimlik, ulusal aidiyet diye bir şey yoktu; İslam dini çerçevesinde oluşan ümmet anlayışı vardı. Bu ümmet kelimesi, etnik köken, dil, ırk, kültür gözetmeksizin Müslümanların dini bir bağla birbirine bağlı olduğu vurgusu yapılıyordu. Ulus-devlet çağında Avrupa merkezci Türk milliyetçiliği ile yetiştirilen İttihatçılar, maskeli tanrıların toplum mühendisliği projeleriyle yeni bir Türk milleti yaratmak için ümmet topluluğunu; yani Kürt, Arap, Laz, Çerkez, Arnavut, Bulgar, Boşnak, Ermeni, Rum, Süryani halklarını katliamlarla bir potada eritip herkesi Türkleştirerek Anadolu ve Kürdistan’da yapay bir topluluk oluşturmak istiyorlardı.

Peki bunu neden yapıyorlardı? Farklı halkları ‘Türk’ diye tek bir potansiyel güç etrafında birleştirirken, o insanları kendi geçmiş toplumunun binlerce yıllık tarihinden, dilinden, kültüründen uzaklaştırıp yabancılaştırarak bomboş bir insan haline getirmek ve o bölgede uygarlık güçlerine savaşacak olan vekalet savaşçılarını yaratmaktı. Böyle insanlıktan uzaklaştırılmış kültürsüz, karaktersiz, vicdanı olmayan boş insanlara her türlü kötülüğü, her türlü katliam ve soykırımları yaptırabiliyorlardı. İşte burası her türlü katliamlarını, soykırımlarını, cinayetlerini, hırsızlıkları, hukuksuzluklarını, adaletsizliklerini, yağma ve talanlarını  ‚Türk kimliği‘ altında gizledikleri Türkiye’dir! Böyle bir ülkeye demokrasi ve barış hiçbir zaman uğramaz!

Uygarlık güçlerin bu Anadolu’yu Türkleştirme projelerini yüzyıl içinde gerçekleştiren İttihat Terakkiciler ve ardılları İttihat Terakki üyeleri olan Kemalistler, Kürtler dışında Anadolu’da herkesi Türkleştirdiler. Böylece Doğu’da kapitalist sistemin bütün savaşlarını yürütecek vekalet savaşlarını yaratmış oldular; yerli halklarla sürekli savaş halinde çürümüş, yozlaşmış, militarist, insanlığından uzaklaştırılmış, hukuku, adaleti ve vicdanı olmayan yapay bir topluluk yarattılar.

Anadolu’daki Türkleştirme Projesi Türklerin Projesi Değil

Türkleştirme projesi ne devşirmelere ne de gerçek Türklere ait bir projeydi. Hatta bu Türkleştirme projesine dahil olan çok az sayıdaki gerçek Türkleri de, katliamları, soykırımları yaptırsınlar diye kendisinden, insanlıktan adaletten, vicdandan uzaklaştırıyorlardı, demokrasiden yoksun bırakıyorlardı. Bunun dışında, ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sisteminde’ sahte Türk kimliği alan devşirmelerin işlediği cinayetler, katliamlar ve korkunç soykırımlar hep Türklerin hanesine yazılıyordu. Selçuklu ve Osmanlı dönemindeki gibi gene Türkler hâlâ bu coğrafyada Orta Asya’daki ataları kadar barbar ve vahşi olduklarını dünyaya yayıp gösteriyorlardı. Bu devşirmelerin hiçbirisi Orta Asya’dan kılıç sallayarak gelmedi. Türklerin atalarının binlerce yıl önce Orta Asya’daki barbarlığını, vahşiliğini, Çin uygarlığını yağmalayıp talan etme hallerini bu coğrafyada canlandırıp kullanmak için devşirmelere ‘Orta Asya’dan geldiklerini’ söylüyorlardı.

Oysa Orta Asya’dan gelen Türkler 300-400 yıl içinde yerleşik hayata geçmiş, yerli halklarla beraber yaşadıklarından beri uygarlık yıkıcı rollerini bırakmışlar. Selçuklu ve Osmanlı’dan beri Türkler adına ‘uygarlık yıkıcı’ rolleri sürdürenler devşirmelerdi. Bu hakikat böyle bilinmelidir! Kendisini Türk sanan ve bu İttihatçıların oluşturduğu yeni yapay Türk topluluğu Türk değildi. Türk olmayan bu devşirmeler iktidarda oldukları sürece ‘Uygarlık Güçlerin’ vekalet savaşçıları olarak bu coğrafyayı cehennem ateşinde yok etmeye çalışacaklar!

Bu yüzden ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin’ bir an evvel yıkılıp gitmesi ya da herkesi Türkleştirme projelerinden vazgeçip halkların bir arada yaşayabileceği renkli bir çiçek bahçesi gibi demokratik bir sisteme geçmesi başta gerçek Türkler olmak üzere o coğrafyada yaşayan bütün halkların yararınadır. Teklik; gri, karanlık faşizme giden bir yoldur. Biz bunu Hitler faşizminde ve Hitler’in öğretmeni olan Mustafa Kemal’in kurduğu yüzyıllık kurumsal faşist Türk ulus-devlet düzeninde halklara nasıl korkunç katliam ve soykırımlar (Koçgiri, Bingöl-Ahmed, Ağrı-Zilan, Dêrsim soykırımları) yaptıklarını gördük…  

Unutmamak gerekir ki, Uygarlık güçlerin, bir zamanlar Mezopotamya’da kullandıkları ve bugünkü Kürtlerin ön ataları tarafından tarihin geri dönüşü olmayan çöplüğüne attıkları Akad ve Asur Tiran devletleri gibi ‘uygarlık yıkıcı etmen’ olarak kullandıkları Türk ulus-devleti yıkılıp devlet mezarlığına uğurlanmadan o coğrafyaya demokrasi, özgürlük, eşitlik, Barış ve adalet gelmez.

Selçuklu devletinden Türk ulus-devletine kadar iktidara gelip uygarlık güçleri için çalışanların hiçbirinin Türk olmadığını bazı bilim insanları ve yazarlar biliyorlar ve bunun farkındalar. Sırrı Süreyya Önder gibi bunun farkında olan Türk yazar Hasan Bildirici, “Türklerin elindeki Türk kimliğini elimizden aldınız” makalesinde şöyle yazıyor:

”Kürdlerin haklarını savunduğum zaman adaletsiz düzenin savunucuları beni Kürt ve Kürtçü ilan edip, adalet arzularını körüklediğim diğer okurlar karşısında yazılarımı boşa çıkarmaya çalışıyorlar. İşlerini hep böyle yürüttüler. ‘Bölücü, terörist ve vatan haini Kürt!’ dediler.

Kendilerini de Uzak Asya’dan kılıç sallayarak gelen Türklüğün temsilcisi yaptılar. Ve topluma bunu yutturdular. Türkçülük yarıştıran bu devşirmelerin ataları da Balkanlar, Kafkaslar, Girit, Malta ve Arap çöllerinde Osmanlı mevzilerini terk edip Ankara’ya kaçmışlardı. Çoğunlukla bunların kurduğu adaletsiz devleti düzeltme doğrultusunda kurumlarda ve devlet organlarında çentik açtırmıyorsunuz. Çentik açılınca foyaları ortaya çıkacak. Onun için ‘bu anayasayı ve bu düzeni deldirtmeyiz‘ diyorlar.

Bunların hiçbiri Türk falan değil. Varsa azınlık bir Türk nüfus, onu da kendilerine benzetmişler. Türklüğün kaygısını güttükleri falan yok. Uzak Asya’dan benim atalarım geldi. Erdoğan ve Bahçeli Ahlat’a gidip atalarımın yüksek mezar taşlarının altında duaya duruyor ve biraz Türklük kapmaya çalışıyorlar. Ahlat’ın da en kalabalık Türk ailesiyiz. Kürdlerle de can ciğeriz.

Süleyman Soylu veya Musavvat Dervişoğlu’nun neyi Türk? Neresi Türk? Mahallenin dedikoducusu olarak halkı birbirine kışkırtarak huzur bulan Ümit Özdağ’ın soyunda Asya bozkırlarını akıncı olarak yarıp gelen yiğit Türklere ait hangi iz var?

Türklüğümle övünmek için değil, adalet isteyen yazılarımı ’Kürtçülüğe’ çıkarıp değersizleştirmeye çalışan devşirme Türkçülerin toplumları çökertip, halkı yağmalayan foyalarını anlatmak için soyumdan söz ettim. Bırakın artık bu uzak Asya’dan kılıç çekip gelme numaralarını. Soy numaralarını. Balkanlar, Kafkaslar ve Arap ellerindeki Osmanlı mevzilerini bırakıp kaçtınız; o korkak ve yılışık hallerle şimdi de Anadolu’nun Türk ve Kürd masumlarına vatan numarasıyla kan kusturuyorsunuz.“

‘Uygarlık Yıkıcı Türk Egemenlik Sistemi’ Yerli Halklara Düşmandır

Ve bin yıldır bu coğrafyada uygarlık güçlerin yerli halkları kâh siyasal İslam kılıfı altında, kâh Türk milliyetçiliği kılıfı altında katliam ve soykırımlarla yok etmeye çalıştıkları ve dış güçlere bağımlı oldukları için iradesi olmayan “uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi” Kürt sorununu nasıl çözebilir? Et satarak geçimini sağlayan kasapçının “koyunları, kuzuları kesmiyorum” demek nasıl ki inandırıcı değilse; dış güçlere bağımlı çalışan devşirme Türk politikacıların barış sürecinde, ”Kürt Sorunu benim sorunumdur, çözüyorum” demek o kadar inandırıcı değildir. Çünkü uygarlık güçleri, İttihatçıların beyinlerine Türk milliyetçiliğini aşılarken onları yerli halklara düşman ettirmiş ve Kürtleri, Ermenileri yok etme görevi vermişlerdir!

Uygarlık güçleri, Kürtlere ve Ermenilere düşman olmayan ya da yerli halklara karşı savaşı yürütmeyen birini Türkiye’de iktidara getirmezler. Ha keza “Ben Kürt Sorununu çözerim” demeye kalkışırsa, Cumhurbaşkanı Turgut Özal gibi hemen öldürürler…

Selahattin Demirtaş‚ın Tarihe Geçen ”Bilal’i İstiyordunuz Hilal’i Verdiniz” Açıklaması:

Demirtaşı’ın 18 Ekim 2016 tarihinde HDP Meclis Grup Toplantısında yaptığı bu kapsamlı ikna edici konuşması, Türkiye’de muhalif siyasal söylemin dikkat çekici örneklerinden biridir. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin o dönemdeki başkanlık sistemi tartışmalarındaki tutumunu eleştirmek amacıyla “Bilal’i (Erdoğan) istiyordunuz, Hilal’i (üç hilal) verdiniz” ifadesini retorik ve söylem analizi çerçevesinde incelemektedir. Konuşmada geçen ifadeler yalnızca bir politik slogan değil, aynı zamanda güç ilişkileri, meşruiyet üretimi, HDP’ye hazırlanan kompaslar ve ideolojik söylemler açısından çok katmanlı bir anlam taşıdığını ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Demirtaş bu konuşmada, iktidarı ve özellikle Recep Tayyip Erdoğan çevresindeki güç yapısını eleştirir. “Bilal” ifadesiyle Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’a gönderme yaparken, “Hilal” ifadesini ise halkın karşısına çıkarılan farklı bir siyasi söylem ya da sembol olarak kullanır.

Konuşmanın ana mesajı şudur:

👉İktidarın, halkın beklentilerini karşılamadığını,

👉 Şeffaflık ve adalet yerine farklı semboller ve söylemlerle kamuoyunun yönlendirildiğini,

👉Yolsuzluk iddiaları ve güç ilişkilerinin üstünün örtülmeye çalışıldığını savunur.

Demirtaş, bu cümleyle aslında “siz bir şey bekliyordunuz ama size bambaşka bir şey sunuldu” demek ister ve bunu alaycı bir dille ifade eder. Bu nedenle söz, Türkiye siyasetinde hafızalara kazınmış bir eleştiri sloganı haline gelmiştir.

Siyasal iletişim, modern toplumlarda yalnızca bilgi aktarımı değil, aynı zamanda anlam üretimi ve algı yönetimi sürecidir. Türkiye bağlamında, siyasal aktörlerin kullandığı dil; metafor, sembol ve ironi gibi araçlar HDP ve DEM partileri sayesinde zenginleşmektedir.

Demirtaş, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası süreçte, bir derin devlet politikası olarak MHP’nin AKP’ye yaklaşıp koalisyon oluşturması ve başkanlık sistemine destek veren açıklamalarını, Bilal Erdoğan üzerinden yaptığı bu benzetme ile eleştirmektedir.

Bu bağlamda Selahattin Demirtaş’ın söz konusu ifadeleri, dönemin siyasal atmosferine yönelik eleştirel bir müdahale olarak değerlendirilebilir. HDP’ın Grup toplantısındaki bu konuşma, ilgili söylemin hem yapısal hem bağlamsal hem de toplumsal çürümenin analizini sunmayı hedeflemektedir.

Michel Foucault’ya göre söylem, yalnızca dilsel bir pratik değil, aynı zamanda iktidarın üretildiği ve yeniden üretildiği bir alandır. Bu perspektiften bakıldığında, politik söylemler toplumsal gerçekliği kurma gücüne sahiptir (Foucault, 1972).

Aristoteles retoriği, ikna sanatının temel unsurlarından biri olarak tanımlar. Modern siyasal iletişimde ise ironi, hem eleştirel mesafe yaratmak hem de geniş kitlelere ulaşmak için etkili bir araçtır (Hutcheon, 1994).

“Bilal” ve “Hilal”

İfade iki sembolik düzlemde işler:

  1. “Bilal”: Somut bir kişiye gönderme yaparak nepotizm ve güç ilişkilerini çağrıştırır.
  1. “Hilal”: Dini ve milli sembollerin politik söylemdeki kullanımına işaret eder.

Bu ikilik, somut ile soyut arasındaki gerilimi görünür kılar.

İronik Yapı ve Anlam Üretimi

İfade, beklenti ile gerçeklik arasındaki fark üzerinden kurulur. Bu yapı, klasik ironinin temel özelliklerinden biridir: Söylenen ile kastedilen arasındaki mesafe.

Sloganlaşma ve Kolektif Hafıza

Söz konusu ifade, kısa ve ritmik yapısı sayesinde kolayca sloganlaşmış ve kolektif hafızada yer edinmiştir. Bu durum, modern siyasal iletişimde “viral söylem” kavramıyla açıklanabilir.

İfade, MHP’nin AKP’ye yaklaşması, Demirtaş’ın “Seni Başkan yaptırmayacağız!” diyerek başkanlık sistemine karşı çıkısı ve Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki siyasal iktidara yönelik eleştirel bir çerçevede ortaya çıkmıştır. Özellikle Bilal Erdoğan üzerinden yapılan göndermeler, kamuoyunda tartışılan güç ilişkilerine işaret etmektedir.

Bu bağlamda “hilal” sembolü, siyasal meşruiyetin dini/milli değerler üzerinden inşa edilmesine yönelik bir eleştiri olarak okunabilir.

 Tartışma

Bu söylem, modern politik iletişimde üç önemli özelliği bünyesinde barındırır:

  1. Yoğunlaştırılmış anlam (kısa ama derin içerik)
  2. Çok katmanlı yorum imkânı
  3. Yüksek dolaşım kapasitesi

“Bilal’i istiyordunuz, Hilal’i verdiniz” ifadesi, Türkiye siyasetinde retorik açıdan güçlü ve çok katmanlı bir söylem örneğidir. Bu ifade, siyasal eleştirinin doğrudan değil, dolaylı ve ironik yollarla nasıl etkili biçimde yapılabileceğini göstermektedir. Aynı zamanda, politik dilin sembolik boyutunun önemini ortaya koymaktadır.

Bütün bunlardan çıkardığımız sonuçla anlıyoruz ki ABD ve İngiltere’nin iktidara getirdikleri diktatör Erdoğan kendisine rakip gördüğü ve eleştirildiği için hiçbir suçu olmayan Selahattin Demirtaş’ı 10 yıldan beri cezaevinde rehin tutuyor!

“Bu ülkenin cumhurbaşkanı PKK’nin silahsızlanmasını önlemiştir!”

Selahattin Demirtaş yukardaki video konuşmasında şu gerçeği dile getiriyor:

“İktidarın şakşakçılığını yapmaktadırlar. Hatırlıyorsanız ne diyordu: ‘Partimizden Saraya gideni partiden atarım’ diyordu, milliyetçiler. Bak dün Sarayda el pençe divan oldular. Hani Bilal’ı istiyordunuz? Bak alamadınız Hilal’i verdiniz. Gördünüz değil mi?

Şimdi değerli arkadaşlar nedir bizim suçumuz? % 13 oy almış olmamız! Halkın taleplerini sandığa ve parlamentoya yansıtmış olması. Bunun dışında bize affedilebilecek hiçbir suçumuz yoktur. Biz demokrasi gelişsin, bu ülkede adaletsizlikler giderilsin, eşitlik, özgürlük bizim kalıcı sistemimiz yeni yaşamımız olsun diye mücadele ettik. Ve buraya gelen 80 partili milletvekili arkadaşlarımla, parti yönetimiyle birlikte, Türkiye’ye verdiğimiz sözü, barış gerçekleştirmek için daha ilk akşamdan, seçimi kazandığımız 7 Haziran (2015 seçimlerinde HDP % 13,1 oy almıştı.) akşamı barış görevine hazır olduğumuzu ilan ettik. Fakat ‘yıllardır çözüm süreci, yıllardır milli birlik beraberlik, kardeşlik süreci yürütüyoruz. Bunun için baldıran zehir içerim, bunun için kefen giymeye hazırım’ diyenler 7 Haziran’da iktidarlarını yitirince, barışın ne kadar anlamsız olduğunu, onlar için barışın ne kadar önemsiz olduğunu ilan ettiler.

Dolmabahçe Mutabakatı

Dolmabahçe Mutabakatını hatırlarsınız. Bizim parlamenter İmralı heyetimiz, Hükümetin yetkili AKP heyetiyle birlikte ortak bir açıklama yaptılar. O açıklama Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi tarihinin en önemli siyasi işlevlerinden biriydi. Küçümsenecek bir belge, küçümsenecek bir açıklama değil. Çok kutsal, çok saygın, çok ahlaki bir işti. O metin açıklandığı dakikaya kadar uğraşı, çabası, emeğiyle arkasında duran, katkı sunan herkese ben buradan tekrar teşekkür ediyorum. Teşekkürü hak ediyorlar. Gerek devlet heyeti, gerek AKP heyeti, gerek bizim heyetimiz ve özellikle o belgeyi kararlı, siyasi iradesiyle arkasında durarak ilan ettiren Sayın Öcalan’a, her biri ayrı ayrı teşekkürü hak ediyor. Çünkü barışın anahtarını Türkiye toplumuna teslim ettiler, o açıklamayla birlikte. Artık kirli güçler, kontra güçler, derin güçler, uluslararası güçler, ben barış düşmanıyım diyebilecek kim varsa, onların elinden barışın rehin olarak tutulmasını aldılar ve Türkiye toplumuna, bize teslim ettiler. Dolmabahçe Mutabakatı budur.

Dolmabahçe açıklaması vatana ihanet değil, bir bölünme, parçalanma beyannamesi değil. Bir kardeşleşme, özgürlük, barış ve demokrasi manifestosu, yol haritası ve silahsızlanmanın da çağrısıydı. İşte biz 7 Haziran’da halkımızdan aldığımız destekle bunun arkasındaydık, hemen  bunu hayata geçirelim dedik. Koalisyonda kim olursa olsun, biz desteklemeye hazırız, barışı gerçekleştirelim dedik!

Değerle arkadaşlar, Dolmabahçe Mutabakatı açıklamasından bir hafta sonra zaten nasıl vazgeçtiklerini, nasıl caydıklarını ibretle hep birlikte izledik. Sayın cumhurbaşkanı o fotoğrafın, görüntünün yanlış olduğunu, masanın olmadığını, görüşme, müzakere, süreç, mutabakat diye bir şey olmadığını, olamayacağını, hatta ‘Kürt sorunu yoktur, böyle bir sorunumuz da olmamıştır’ noktasına getirdi meseleyi…. ”  (…..)

Barış müzakeresi için iki buçuk yıl çalıştık. Sadece bir hafta kalmıştı. Neden barış antlaşması olan Dolmabahçe Mutabakatından vazgeçtiniz? Bunu neden kamuoyuna açıklamıyorsunuz? Niye vazgeçtiniz? Düşünün bir örgüt var. Dağda silahlı! O örgütün lideri, ‘çağrı yapacağım’ diyor ‘çağrı.’ Mutabakat imzalanır ve heyet gelip müzakerelere başladığımızdan bir hafta sonra kongre toplansın diye çağrı yapacağım. Silahlar bırakılacak artık!’ diyor. Sadece heyet olarak tekrar geleceksiniz, oturacağız, müzakere başladığı saatte ben çağrı yapacağım. Silahlar bırakılacak artık!’  Biz bu açıklamadan büyük bir memnuiyet duyduk. Siz neden bundan dolayı paniklediniz? Sayın cumhurbaşkanım, PPK silah bırakacak diye neden paniklediniz? Siz engellediniz! Öyle görünüyor ki, bugün PPK silahlarıyla dağdan inse önüne geçecek! ’Aman inmeyin!’ diyecek. Çünkü barış yapalım diye bir niyet yok. Çok açık söylüyorum; kardeşlerimiz, vatandaşlarımız, Türkiye’de yaşayan herkesin bunu iyi anlaması, idrak etmesi gerekir. Bu ülkenin cumhurbaşkanı PKK’nin silahsızlanmasını durdurmuştur, önlemiştir! Dolmabahçe müzakeresinde, geldiğimiz o kırıttık noktada her şeyi tuzla buz ederek süreci bitirmiştir!..”

“Cezaevine girişimiz ne kadar politikse çıkışımız da öyle olacaktır.”

Selahattin Demirtaş ve Selçuk Mızraklı’yı 22.04.2026 tarihinde Edirne Cezaevi’nde ziyaret eden siyasi parti temsilcileri onların dışarıya iletmek istedikleri şu mesajını getirdiler: “Şunu herkes bilmeli ki bizler çıkmak için gün saymıyoruz. Cezaevine girişimiz ne kadar politikse çıkışımız da öyle olacaktır. En büyük önceliğimiz ve hassasiyetimiz çatışmalardan kaynaklı can kayıplarını durdurabilmekti. Şimdilik bunu sağlamış olmaktan dolayı mutluyuz. Çıkarılacak yasalarla bu ortamın kalıcı hale getirilmesini umuyoruz. Ancak esas demokrasi mücadelesi bundan sonra gelişecek ve büyüyecektir. Bizler de demokratik siyasetin güçlenmesi için nerede olursak olalım elimizden gelen çabayı göstereceğiz.

Türkiye artık büyük değişimlere gebedir. Bu değişimin halklarımızın ve emekçilerin lehine olması için çok daha güçlü ve esaslı mücadele birliklerine ihtiyaç vardır. Bugün Edirne Cezaevi önünde bir araya gelişiniz de bu mücadele birliğinin her koşulda büyüyerek devam ettiğini göstermiştir. Bundan dolayı da özel olarak tüm partilere ayrı ayrı teşekkür ediyor, içten selam ve sevgilerimizi gönderiyoruz. Özgür yarınlarda görüşmek dileğiyle…

Selahattin Demirtaş

Adnan Selçuk Mızraklı

Edirne Cezaevi

22 Nisan 2026“

Kaynaklar:

1. Foucault, M. (1972). The Archaeology of Knowledge.

2. Hutcheon, L. (1994). Irony’s Edge: The Theory and Politics of Irony.

3. Aristotle. Rhetoric.

4. Fairclough, N. (1995). Critical Discourse Analysis.

5. Van Dijk, T. A. (1998). Ideology: A Multidisciplinary Approach.

6. Selahattin Demirtaş konuşması.

7. Selahattin Demirtaş ve Selçuk Mızraklı’nın Edirne Cezaevi’nden gönderilen mesajı

newroz_piroz_be_azadroni

✍ Azad Ronî Yazdı:

NEWROZ  PÎROZ  BO!..

Newroz, Beş Bin Yıllık İnsanlık Tarihinde

Doğayla İç İçe, Ana İle Çocuk Gibi Kucak Kucağa

Ekolojik Köy Komünal Yaşamı Sürdüren ve

Savunan Mezopotamya halkların,

Gılgamış Destanında Ormanların  ve Doğanın

Koruyucusu Elam Kralı Humbaba’nın

Şehir Uygarlığını Geliştiren

Uygarlık Güçlerin Temsilcisi

Gılgamış’a Karşı Başlayan Mücadele Tarihidir!

Newroz, Güneş Tanrısı Mitra Tabiat İnancı

Etrafında Birliklerini Oluşturan Kürtlerin Ön ataları

Guti, Subaru, Lulubi, Hurri ve Kassitlerin

İşgalci, zalim Akad Devletini

M.Ö. 21.03.2.150’de Tarihin Çöplüğüne

Attıkları Gün Zagroz Dağların Zirvelerinde

Ateşler Yakarak Birbirlerine

Özgürlük Haberleri Verdikleri ve

Zafer Çığlıklarıyla Halaya Durdukları

Yeni Doğuş Bayramıdır!

Newroz, Zerdüşt Tabiat İnancı

Etrafında, Cudi Dağı Arkasında Birliklerini

Oluşturan Kürtlerin Ön Ataları

Hurriler, Kassitler, Urartular, Lorlar ve Medler’in

İşgalci, zalim Asur Devletini

M.Ö. 21.03.612’de Tarihin Çöplüğüne

Attıkları Gün Zagroz Dağların Zirvelerinde

Ateşler Yakarak Birbirlerine

Özgürlük Haberleri Verdikleri ve

Zafer Çığlıklarıyla Halaya Durdukları

Yeni Doğuş Bayramıdır!

21 Mart Sadece Bahar Ekinoksunda Gece İle

Gündüzün Eşit Olduğu Zaman dilimi Değil,

Sadece Eski Mezopotamya Toplumlarında

Yeni Yılın Başlangıcı Değil,

Sadece Tarım ve hayvancılıkla Uğraşan

Toplulukları İçin Toprağın Yeniden

Canlanması, Üretim Yılının Başlaması

Hayvanların Doğum Yapması Değil,

Sadece Bir Efsane Değil,

Sadece Doğanın Döngüsüne Dayanan

Çok Eski Bir Yeni Doğuş Bayramı da Değil!

Newroz’u Asıl Anlamı Kılan

Toplumlar Üzerinde Zulüm ve Baskı Kuran

Tiran Devletlerin Tarihin Çöplüğüne Atıldıkları Anda

Birbirine Zafer Haberleri Vermek İçin

Zağroz Dağlarında Yakılan Özgürlük Ateşidir!

Ateşin Etrafında Zafer Çığlıklarıyla Halay Çekmektir!

Şehir Uygarlığını Geliştiren Uygarlık Güçlerine Karşı

Direnişin, Özgürlüğün, İnsanlığın,

Ekolojik Köy Komünal Yaşamını Savunmanın ve

Binlerce Yıllık Tabiat İnancı Kültürün Hafızasını

Taşıyan Coşkulu ve Siyasi Mesajlar Veren

Yeni Doğuş Bayramdır!

Unutmayalım ki Sümerlerden Beri Uygarlık Güçlerine

Hizmet Eden Tiran Devletler 21 Mart Gününü;

Direnişi, Özgürlüğü, Ekolojik yaşamı

Savunan Halkları Susturmak,

Unutturmak ve Hafızalarını Dağıtmak İçin

‘Yumurta Bayramı’ ya da

‘Bahar Bayramı’ Olarak Kutlarlar!

İnsan Özgürlüğünü Esas Alan ve Doğayı Koruyan,

Ekolojik Köy Komünal Yaşamını Savunan

Mezopotamya Halkları ve Özellikle Kürtler İse

Newroz’u, Tiran Devletlerin Yıkılışını Hatırlatan

Çoşkulu Zafer, Direniş, Yeniden Doğuş Bayramı,  

Yeni Bir Yıl ve Özgürlük Arayışının

Tarihi Destanı, Tarihi Bayramı olarak kutlarlar.

Bugünkü Kürtlerin Ön Ataları Olan Medler’in

Bin Yıllık Tiran Asur Devletini

M.Ö. 612’de Yıktıkları Dönemdeki

Newroz Efsanesine Göre Günde

İki Kürt Gencin Beyinlerini Omuzlarında

Çıkan Yılanları Yatıştırmak İçin Öldüren

Zalim Dehak‘in Sarayını

21 Mart‘ta Yerle Bir Ettikten Sonra

Özgürlük Ateşini Zagroz Dağları’nda

Tutuşturdukları Gündür.

Efsanedeki Beyin yemek,

Siyasi asimilasyonla Beyin yıkamak;

Bir halkı kendi kimliği ve inancında uzaklaştırmak,

Tarihten Silip Yok Etmek Anlamında Anlaşılmalıdır.

Newroz, Kürt Halkın

Tarihin Geri Dönüşü Olmayan

Çöplüğüne Attıkları

İşgalci, Zalim ve Halklara Zulm Yağdıran

Akad, Asur, İran Devletlerin

Tiranlığına ve Dehak’lara Karşı

Dimirci Kawa Gibi Direnmenin,

Özgürlük ve Bağımsızlık İçin

Zerdüşt, Êzîdî ve Med Çocukları Gibi

Mücadele Etmenin

ATEŞTEN SEMBOLÜDÜR!..

Newroz, Tıpkı Akad, Asur ve İran

Tiran Devletleri Gibi

Korku İmparatorluklarını Yaratan

Günümüz Dehak’ların Ortadoğu Halklarını

Katliam ve İşkenceden Geçirip

Günde İdam Ettikleri İki Gencin

Beyinlerini Omuzlarında Beslendikleri Yılan

Kılığındaki „Devrim Muhafızlarına“ Yediren

Ve Kürt Kadın Hareketin Geliştirdi

‘Jin Jiyan Azadî’ Slogan Yaratıcısı Direnişçi

Kürt Kadın Mahsa Amin’i Katleden

Iran Dehak rejimin ‘Ahlak’sız Polisine,

Ve Bütün Mezopotamya Halklarına

Siyasal İslam’ın ve Batı’nın İleri

Karakolları Olarak Zulm Yağdıran,

Kaynaklarını ve Zenginliklerini

Yağmalayıp Talan Eden,

Katliamlar ve Soykırımlar Yapan,

Bu Coğrafyayı Ermenileri,

Pontus Rumları, Süryanileri yok ederek

Bir Halklar Mezarlığına Çeviren

Ve son kalan Kürt halkını soykırım kıskacına Alan

Bin Yıllık ‘Uygarlık Yıkıcı Türk Egemenlik Sistemi’ne

Karşı Direnmenin ve

Özgürlüğü Haykırmanın,

Dêrsim’li Seyid Rıza Gibi

Boyun Eğmemenin,

Mazlum Doğan Gibi

Teslimiyete Karşı Durmanın,

Özgürlük, Bağımsızlık ve Tanrılardan Ateşi Çalan

Prometheus Misali İmralı’da Çarmıha Gerilen

Öcalan Gibi İdeolojik Mücadele Yürütmenin

ATEŞTEN SEMBOLÜDÜR!..

Newroz Pîroz Be!..

Newroz Pîroz Bo!.

21.03.2026

Azad Roni

erdogan_humeyni_azadroni

Azad Ronî Yazdı:

Erdoğan da Humeyni gibi aynı küresel güçler tarafından nasıl iktidara getirildi?

„Humeyni’nin özellikle Paris’teki sürgün yıllarında İngiliz istihbarat örgütünce eğitildiği ve iktidara hazırlandığı bilinmektedir ve daha sonra Humeyni İran’a bir kurtarıcı olarak sunulmuştur. Pek çok okur Humeyni’nin Afganistan kökenli olup babasının yıllarca İngiliz istihbarat örgütü M16’te çalıştığını bilmez. Rusya’ya kurtarıcı olarak sunulan Kerenski de İngiliz çıkarlarını gözetmiştir. Ha keza Güney Afrika’ya John Voster ve F.W. de Klerk İngiltere adına halklarına büyük ihanetlerde bulundular.”[1]

Bunun üzerine ılımlı İslam projelerini geliştirmek ve cihatçılardan bir Ortadoğu JİTEM’i olan NATO-Gladiosu oluşturup; kendilerini Allah yolunda kurban edecek olan canlı intihar bombacılarını yüzyıldan beri soykırım kıskacında tuttukları Kürtlerin üzerine saldırtmak, azbiraz da Avrupa kentlerinde canlı intihar bombalarını patlatarak, Mezopotamya toprakların yeniden dizayn edilmesi olarak bilinen Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ya da Amerika-İsrail savaşı tarafında yer alsınlar diye hem bütün dünya halklarını korkutmak hem de Avrupa ülkelerini NATO ülkesi Türkiye’nin yanında savaşa ya da savaşın masraflarına dahil etmek amacıyla İngiltere, Amerika ve İsrail’den Türkiye’ye üst üste -300’ler Komitesi’nin akademik kadrolarından oluşan- heyetler gönderildi.

Bu Heyetlerin Türkiye’de sahneye koydukları tiyatro oyunun tanık şahitlerinin Türk basın ve medyasında açık beyanları vardır. Biri Necmetin Erbakan. Biri AKP yanlısı ve Akit Gazetesi İslam yazarı Abdurrahman  Dilipak’tır. Biri ilahiyatçı yazar Ali Bulaç.

Dilipak, “AKP bir ABD projesi olarak kuruldu. Ben bunu yazılarımda, kitaplarımda çok da yazdım. Saklamaya gerek yok. Ali Bulaç Bey’in de bundan haberi var. O da oradaydı.” diyor.

Biri de o dönemde AKP’nin kuruluş çalışmalarına katılan ve daha sonra Merkez Partisi Genel Başkanı olan Abdurrahim Karslı. 02.12.2014 tarihinde +1 TV’na konuşan tanık Abdurrahim Karslı, Cem Özer’in hazırladığı “Türkiye’de Siyaset Anlayışı” programda özetle şunları söylüyordu:

“Abdurrahman Dilipak’ın, ‘AK Parti’nin bir proje olarak ABD, İngiltere ve İsrail tarafından kurulduğunu, kuruluşuna destek veren küresel güçlerin üç şeyi talep ettiğini’ söyledi. ’Dilipak, AK Parti bir proje partisidir’ dedi. Ne projesi diye sordular? ’Bir tarihte, 1990 yılların başından itibaren küresel güçler, emperyalist güçler; bunun içinde İngiltere, Amerika, İsrail’den heyetler gelip gitmeye başladı. Bizimle de görüştüler. Niye gelip gidiyorlardı? Dediler ki, ’biz bundan sonra Türkiye’de siyasal İslamcılarla birlikte çalışmak istiyoruz. Çünkü yükselen trent siyasal İslam’dır. Çünkü Erbakan hoca ve ekibi gittikçe yükselen trente puanlar almaya başladılar. Biz sizinle çalışmak istiyoruz. Aramızda bir antlaşma yapalım.’ Erbakan hoca’ya bu antlaşmayı teklif etmişler, ama o kabul etmemiş.”[2] diyordu.

İngiltere, Amerika ve İsrail’den Türkiye gelip giden heyetler dedikleri bütün ulus-devletlere danışmanlık yapan 300’ler Komitesi’nin heyetleridir. Önce Refah Partisi Genel Başkanı Erbakan ve partinin üst düzey kadrolarıyla görüşüyorlar. Bu toplantılara ılımlı İslam projesinde ‘bize yardımcı olun’ diye İslamcı yazar-gazeteci Abdurrahim Dilipak ve Ali Bulaç da çağrılıyor.

Erbakan’ının kabul etmediği projeyi Erdoğan kabul ediyor

Heyetlerin, Refah Partisi’nin üst düzey kadrolarıyla 1995’de yaptıkları son toplantıda sıralanan şartlardan bazıları kısaca şöyleydi:

“Biz bundan sonra Türkiye’de siyasal İslamcılarla birlikte çalışmak istiyoruz. Çünkü yükselen trend siyasal İslam’dır. Biz sizinle birlikte çalışmak istiyoruz. Aramızda bir antlaşma yapalım:

1.) Biz, sizi tek başına iktidara taşıyalım.

2.) Size iktidarda sıkıntı çıkaran ve engel olacak olan partileri opere edelim. (HDP-DEM ve üyelerine saldırılar… Erdoğa’a, ’Seni başkan yapmayacağız’ demek dışında hiçbir suçu olmayan HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve son olarak ikinci cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’yu nasıl tutuklayıp cezaevine koyduklarını, vatan hainleri devşirme Türklerin dış küresel güçlerle yaptıkları işbirliği sonucu olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz A.R. ).

3.) Size gerekli finansal destekleri getirelim.

Sizden de istediğimiz şunlar:

1.) İsrail’in güvenliğini arttıracaksınız, önündeki (İsrail’e karşı geliştirilen cihatçı intihar bomba tehditleri ve Esad rejimin yıkılmasında bize yardımcı olacaksınız. A.R.) engelleri kaldıracaksınız.

2.) Büyük Ortadoğu Projesi’nin pratikteki uygulamasında, yani sınırların değişmesinde bize yardımcı olacaksınız.

3.) İslamın yeniden yorumlanmasında bize yardımcı olacaksınız.”[3]

“Biz, sizi tek başına iktidara taşıyalım.” diyen küresel gizli güçler; Türkiye’nin Özel Harp Dairesi, MİT, Ordu, mahkemeler, basın ve medyasını denetim ve gözetim altında bulunduran asıl perde arkasındaki yönetici güçler, istedikleri politikacıları iktidara getirme güçleri varsa, demek ki uluslararası küresel güçler o ülkeyi yönetiyor demektir. Türkiye siyasetinde gördüğünüz devşirme Türkler ise, bunların tiyatro sahnesinde seyircilere gösterdikleri figüranlardı.

Abdurrahim Karslı şöyle anlatmaya devam ediyor:

„Erbakan hoca vefatından önceki son görüşmemizde AK Parti’nin nasıl kurulduğunu uzun uzun anlattı, elindeki bazı belgeleri bana gösterdi; Ertan Yülek Bey şahittir.

Muhsin Yazıcıoğlu’na da önerilmiş!

M. Ali Bulut’un yazdığına göre o dönemde bu proje rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’na da teklif edilmiş. Yazıcıoğlu, Erdoğan’a: ’Kardeşim zaman ve hadiseler bana öğretti ki, Amerika’nın desteğindeki bir siyasete hizmet edilmiyor. Eğer millete dayanarak siyaset yapacaksan geleyim. Aksi takdirde Amerika hep kendine hizmet ettirir.’

Tayyip Bey ona, ’Bir müddet Amerika’nın dediklerini yaparız, sonra millete hizmet ederiz. Mani olurlarsa dirsek vurur, gideriz.’ deyince, Yazıcıoğlu, ’Amerika dirsek vurulacak bir güç değil. Fil ile gireceğin yataktan ezilerek çıkarsın.’  demiş, teklifi nazikçe reddetmiş.“[4]

Amerikalılar, ikna edebilselerdi söz konusu projeyi Erbakan’a uygulatmayı düşünüyorlardı. Fakat yüksek okul diploması olan ve İslam ideolojisine sahip olmasına rağman, “ben bu katliamları neden kendi halkıma yapayım?” diye azbiraz mantığına danışabilen Necmetin Erbakan, “Bu siyonizmin projesidir. Ben bu projeyi kabul etmem” deyip onların projelerini reddedince, onun partisini Yargıtay kararıyla 1997’de kapattılar, iktidardan düşürdüler.

Aslında İran Şahı gibi Batılılar tarafından devrilmiştir. İsrail’in önünü açacak, Irak ve Suriye’de cihatçı vekalet savaşçılarıyla Batı’nın Doğu’daki savaşlarını yürütecek, uygarlık yıkıcı etmen olarak kullanacakları Türk egemenlik sistemin sınırlarını Kuzey Suriye’nin Afrin ve Serêkaniye gibi şehirlerine kadar genişleyecekler, önünü açacakları İsrail ise Golan Tepeleri’ni ve Suriye’nin güneyini işgal edip egemenliği altına alacak şekilde Ortadoğu’yu çok kolay yeniden dizayn edebilecekleri “Ilımlı İslam projesi”ni aynı parti içinde çalışan ve yüksek okul diploması olmayan Erdoğan ve Gül’e verdiler.

Tabii, bunun içinde iki yıl içinde Refah Partisi’ne, 300’ler Komitesi’nden emir ve talimat alan derin devlet tarafından bir operasyonun yapılıp 1997’de kapatılması, ardından 2000 yılların başında yeni kurulan AKP’yi devşirme Türk aydınlarıyla birlikte süsleyip püfleyerek iktidara getirilme ve Genel Başkanlığa R. T. Erdoğan’ın getirilme süreçlerinin işletilmesi  gibi yüzlerce, hatta binlerce olayın gerçekleşmesi gerekiyordu. AKP Hükümeti’n gizli ortağı ve NATO’nun gizli örgütlerine İslamcı cihatçıları yetiştiren Fethullah Gülen Cemaati’n daha çok destekleyip  palazlandırılması gerekiyordu. Bütün bunlar sırasıyla yapıldı.

 Yukarda anlattığımız gibi bu projeyi 1990 yılların ortalarında, İslamcı Refah Partisi içinde çalışan Erbakan, Humeyni ve Talabani öğrencisi olan Erdoğan ve Güle veriyorlar. Onların her dediğini yapan ve yapacak olan Erdoğan ondan sonra Amerika’ya, İngiltere’ye çağrılıyor. Fetullah Gülen gibi gizli siyonist cemaat önderleri Papa ile görüştürülüyor.

Tam bu dönemde (1995) Erdoğan kendisini Türkiye’de iktidara getirecek olan küresel güçlere bağlı çalışacağına dair şöyle mesajlar veriyordu:

„Eğer benim emir komuta merkezim bana, ’papaz elbisesi giyeceksin’ diyorsa, papaz elbisesini giyer, bu şekilde gider görevimi yaparım.“

Altı yıl sonra iktidara getirildiğinde gene kendisi, „Ben, Büyük Ortadoğu Projesinin ikinci eşbaşkanıyım.“ diye itirafta bulundu. Birinci Eş Başkan Bush, ikincisi Erdoğan’ın kendisiydi.

10 Haziran 2005’de Amerika’da  Anti-Defamation League (ADL) adlı kurum tarafından New York’ta Başbakan Erdoğan’a “Yahudi Cesaret Nişanı“ ödülü verilmiştir. ADL, Hitler rejimine de yardım eden bir kuruluştur. Bu ödül töreninde, 1995’te dile getirdiği gibi Erdoğan papaz elbisesi giymiştir. Ve görevini yapmaya devam etmiştir.

“Erdoğan’ın başbakan olacağını 1999 yılında öğrendim.“

Profesör Erol Mütercimler, “Erol Mütercimler Erdoğan’ın başbakan olacağını 1999 yılında öğrendim.“ (5) Youtube’deki videosu ve ‘Hayat Bir Tesadüf‘ kitabında, “Erdoğan’ın başbakan olacağını yıllar öncedan biliyordum,“ diyor. Yani daha 2002 seçimleri yapılmadan önce Edirne’de katıldığı gizli bir toplantıda, ABD’nin Ankara büyük elçisinin yardımcısının katıldığı toplantıda duyduğunu söylüyor. 2002’de seçimler yapılmadan bir hafta önce, „Erdoğan muhtar bile olamaz“ diye manşet atan Hürriyet Gazetesi, o seçimleri hileyle kazandıktan sonra iktidarın yayın organı durumuna gelmiş ve onun propagandasını yapmaya başlamıştır.

Bütün bunlar Erdoğan’ın da, Mustafa Kemal gibi planlı bir şekilde dış güçler tarafından iktidara getirildiğini gösteren kanıtlardır.

Evet, 12 Eylül Cuntasının Amerika’nın “Soğuk Savaş“ döneminde geliştirdiği “Yeşil Kuşak Projesi“ çerçevesinde öbür İslam ülkelerinde olduğu gibi Türkiye‘de de İslam propagandası yapmaya ve eğitime ağırlık verilmesi, Alevi köylerine bile cami yapmaya başlamalarıyla toplumun gözlerini bağlayıp karanlığa boğan Türk-İslam-Sentezi ideolojilerin merkezi durumunda olan İmam Hatip okullarında yetiştirilen Recep Tayyip  Erdoğan Bey, bir köye muhtar bile seçilecek kabiliyeti yokken, Ortadoğu’da kendi plan, proje ve savaşlarını olduğu gibi, itirazsız bir şekilde pratiğe uygulasın diye Türkiye’de başbakan koltuğuna oturtuldu. 25 yıllık iktidar sürecinde, 2011’de Roboski katliamıyla katliamlara başladı. İsrail’in önünü açmak için Batı’nın Suriye’deki savaşını NATO silahlarıyla İslamcı cihatçılarla birlikte yürütmeye çalıştığı sıralarda, yurt içinde de 2015-2016 yılları arasında Kürt vatandaşlarına saldırarak Şırnak, Silopi, Cizre, İdil gibi onlarca Kürt şehirlerini tank ve toplarla yerle bir etmeyle devam etti. “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriye imza atan 1128 Akademisyen kararnamelerle işten atıldı. 15 Temmuz 2016  darbe girişimi senaryosuyla olağanüstü hâl ilan ederek muhalefetlerini kanlı bir şekilde saf dışı etmeye başladı. Ülkenin yeraltı yerüstü zenginlik kaynaklarını Amerikan ve İngiltere maden, HES ve JES şirketlerine yağma ve talan ettirerek 300’ler Komitesi’nin adım adım uygulamak istediği neoliberal program, plan, proje ve savaşlarına kimse karşı çıkmasın, kimse gerçekleri dile getirmesin, hırsızlıklarına, adaletsizliklerine, yağma ve talanlarına karşı çıkmasın diye baskı, şiddet, işkence, katliam ve cezaevlerini doldurarak herkesi susturmaya çalışarak o ülkede bir korku imparatorluğunu yarattı. Bu korku imparatorluğun sesi bütün dünyaya yayıldı. İnsanlar, sosyal medya hesaplarından, „beni de tutuklayabilirler“ düşüncesiyle birbirlerine bir haber, bir Twitch bile yollamayacak duruma getirildi. İnsanlar, gazeteciler, sosyal medya siteleri artık kendi kendilerine sansür uyguluyor.

İşte Ortadoğu’da insanlığın üstüne çöken bu karanlığın ne olursa olsun, aşılması gerekir!

Erol Mütercimler, 24 Ekem 1999’da katıldığı toplantıyı özetle şöyle anlatıyor: “Beni de davet ettiler. Gittim. Evi anlatıyorum şimdi. Girdim duvarın önündeki knaypede oturanları sırayla sayıyorum: Fehmi Koru, Emin Şirin, Nazlı ılıcak, yanında Yalçın Doğan abi. Onların arkasında oturan Bülent Akarcalı. Odanın içindekiler: Fehmi Gültekin, Tezcan Yaramancı, Güler Kömürcü, yağ fabrikası olan bir hanımefendi herkesin el falına bakıyordu. Mimar Sinan Üniversitesi’nden hiç tanımadığım üç profesör vardı. Bir de on beş dakika sonra bu odaya kim geldi dersiniz. O günkü Amerika Konsolosluğun yardımcısı bir bayanla kol kola el ele tutuşmuş Tuğrul Türkeş içeriye girdi. Evet, o eve Tuğrul Türkeş Amerikan Konsolosluğu aracılığıyla geldi. Benim bu manzaraya canım çok sıkıldı. Kahve bile içmeden kalkacaktım. Tayip Beyin adamı bana, ’Hocam kalkıp gitmeyin, Tayyip Bey’in size çok ihtiyacı var. Sizinle birlikte olmanızı istiyor.’ ’Niye kardeşim’ dedim. ’Tayyip Bey bu ülkeye başbakan olacak! Siz onunla aynı kuşaktasınız. Danışmamlığınıza çok ihtiyacı var…“

Yani Adalet ve Kalkınma partisi (AKP) 14 Ağustos 2001 tarihinde R. T. Erdoğan liderliğinde kurulmadan, 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde yüzde 34, 28 oy oranıyla 365 milletvekili çıkararak tek başına iktidara getirilmeden, perde arkasındaki gizli güçler Erdoğan’ı 2002’de yapılacak seçimlerde başbakan koltuğuna oturmuşlar bile.

Batılıların Doğu’daki ileri karakollarının başına istedikleri ajanlarını getirdikleri gerçek bilgiler bu kadar ortadayken, o yobaz, ajan diktatörün sarayındaki koltuğunda hâlâ rahat oturması akıl alacak gibi değil. Başka bir ülkede olsa dış güçler tarafından önce başbakan ve daha sonra “Türk tipi başkanlık sistemi” programlarıyla cumhurbaşkanı koltuğuna oturtulan Erdoğan’ı bir günde alaşağı ederler. Fakat orası herkesin yalan dünyasında yaşatıldığı ve beyinleri Türk-İslam ideolojileriyle aşılanıp yıkandığı için Sultanlarına, padişahlarına ve diktatörlerine el pençe boyun eğen ve kişiliklerini kaybetme travma psikolojisi yaşayan bir toplum olduğundan dolayı Aziz Nesin gibi o toplumun aptallık derecesini varın siz düşünün.

20.03.2026

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. Dr. John Coleman, 300’ler Komitesi,Komplocular Hiyerarşisi, Destek Yayınları, İstanbul 2017, s. 113

[2]. Birinci kaynak: www. youtube.com/ Abdurrahman Dilipak ağzından kaçırdı, AKP bir ABD Projesidir (02.12.2014). İkinci Kaynak: Merdan Yanardağ, Bir ABD Projesi olarak AKP, Operasyon Partisi, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul 2016

[3]. Age.

[4].  www. youtube.com/ Abdurrahman Dilipak ağzından kaçırdı, AKP bir ABD Projesidir (02.12.2014).

5.) “Erol Mütercimler Erdoğan’ın başbakan olacağını 1999 yılında öğrendim.“

„Abdurrahman Dilipak ağzından kaçırdı, AKP bir ABD Projesidir“

“Erol Mütercimler Erdoğan’ın başbakan olacağını 1999 yılında öğrendim.“

cem_ozdemir_zafer_azadroni

Azad Ronî Yazdı:

Kadınlar Günü bütün dünya kadınlarına kutlu olsun!

Federal Almanya’nın Bavyera ve Baden-Württemberg eyaletinde 8 Mart Kadınlar Günü’nde (2026) yapılan eyalet meclisi ve belediye seçimlerinde Yeşiller Partisi’nin başbakan adayı Cem Özdemir, resmi sonuçlara göre rakibi olan CDU’nun başbakan adayı Manuel Hagel’e 0,5 gibi az bir farkla geçerek seçimi kazandı. Yeşiller yüzde 30,2 oranında oy alırken, CDU yüzde 29,7 oranında oy aldı. Böylece Cem Özdemir Almanya’da Baden-Württemberg başkanlığı seçimini kazanarak Eyalet Başbakanı oldu. CDU’lu Manuel Hagel, Yeşiller’i ve Cem Özdemir’i seçimleri kazandığından dolayı kutladı.

Cem Özdemir’i tebrik eder, başarılar dileriz.

Eğer Yeşiller genel seçimleri kazanırsa, ilk defa Türkiyeli biri Almanya başbakanı olacak!

Cem Özdemir, Türkiye’deki politikacılar gibi vatandaşlarını katliamlardan geçirip cezaevlerine dolduran, ülkenin yeraltı yerüstü kaynaklarını yabancı şirketlere satan at pazarındaki pazarcı politikacılardan biri değildir. Özdemir, Türkiye’de 10 yıldan beri cezaevindeki Selahattin Demirtaş ile hemen hemen aynı demokratik, özgürlük, çoğulcu, insan haklarına saygılı fikirlere sahip ve aynı yaşlardaki arkadaşıydı; biri yurtdışında Eyalet başbakanı, biri ülke içinde cezaevinde. O, Türkiye’nin en iyi beyinlerini ya cezaevine ya da yurtdışına gönderilenlerden biridir! Yıllar önce Tokat’tan Almanya’ya göç etmek zorunda kalan Çerkez bir ailenin çocuğuydu. Şubat 2026’da Hollanda Hükümetinde Savunma Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olan Dilan Yeşilgöz de, ailesi Dêrsim’den Hollanda’ya göç etmek zorunda kalan Kürt bir ailenin kızıydı.

Yıllardır Almanya’da farklı gruplar ve halklar arasında barış köprüleri kuran, çevreci ve sosyal uyumlarıyla tanınan, demokrasi, barış ve adaleti güçlendiren bir politikacı olan Cem Özdemir’in Baden-Württemberg Eyalet başkanlığını kazanmasın diye (Türkiye de Selahattin Demirtaş ve Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı olmasını istemediği gibi) Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti yanlısı basın ve medyaları, “Türkiye düşmanı, PKK dostu, Ermeni dostu.” gibi ilgisi olmayan soyut argümanlarla çok kötü bir kara propaganda yürütmüşlerdi. Hatta Erdoğan daha da ileri giderek kendi adamı AKP’li Mustafa Varank’ı, Hristiyan Demokrat Parti adayı Manuel Hagel’in tarafında, Özdemir’e karşı seçim kampanyası yürütsün diye Almanya’ya göndermişti.  

ERDOĞAN’IN ALMANYA’DAKİ CASUZLARI SEÇİMLERİ ETKİLEMEYE ÇALIŞIYORLAR

Irkçı devşirme Türkler Türkiye’de Ermeni ve Kürtçe kelimelerini küfürmüş gibi kullanıyorlar ve bundan dolayı olacak ki, sanki Ermeni olmak suçmuş gibi, “O bir Çerkez değil, Ermeni. Ermeni Soykırımını değil, Çerkez Soykırımını anlatsın da görelim!” diye tehdit mesajlar atıyorlardı devletten maaş alan MİT ajanları. Biliyoruz ki yurtdışında Türk Konsoloslukları etrafında kümelenmiş ve Focus Dergisinin, Almanya’nın gölge savaşçısı. İşte Erdoğan muhaliflerine karşı Almanya’nın ortasında böyle, uluorta casusluk yapıyor” dediği on binlerce MİT ajanı var. Başka ülkelerin topraklarında casusluk yapmak yasaktır. Yasak olduğunu bildikleri halde casusluk faaliyetlerini yürüterek suç işliyorlar. Yurt içindeyse ise 500 bin üzerinde MİT ajanları, Abdülhamit dönemindeki gibi saraya harıl harıl haber uçuruyorlardı.

Bir zamanlar Erdoğan’ın Almanya’daki 6 bin MİT ajanları kadrosunun başında eski danışmanı Muhammed Taha Gergerlioğlu vardı. Almanya Federal Emniyet Dairesi, Gergerlioğlu, Ahmet Duran Yüksel ve Göksel Güler adlı üç MİT ajanını uzun süre takip etmiş ve telefonlarını dinlemişlerdi. Bu üç ajan hakkında Karlsruhe Federal Savcılığı 11 Kasım 414 tarihinde tutuklama kararı çıkartmıştı. Alman devleti Aralık 2014’de “Takip, organize suç çetesine yönelik izleme faaliyeti” adıyla MİT’e yaptığı operasyonda Frankfurt havaalanında Türkiye’ye kaçmaya çalıştığı sırada Gergerlioğlu önce gözaltına alındı. Kamuoyunda “Erdoğan’ın Almanya’daki ajanları” olarak bilinen bu davaya Erdoğan’ın araya girmesiyle Gergerlioğlu tutuksuz yargılanmaya başlandı. Cezaevine gireceğini anlayınca Türkiye kaçmıştı. O zat saraya gönderdiği haberlerin arkasına Hitlerin SS’leri gibi, yürüyüşte fotoğrafı çekilen biri için “Onu bitireceğim.”  “Türkiye gelirse icabına bakın!” diye notlar eklemeyi de alışkanlık haline getirmiş ırkçı biri! Bir adam yürüyüşe, mitinge,  gösteriye katılarak demokratik hakkını kullanıyorsa onu öldürmek mi gerekir?

10 Kasım 2015’te mahkemenin verdiği gerekçeli karar davasını takip eden gazetecilerin kanısına göre, “Bir hafta öncesinde yapılan Erdoğan-Merkel görüşmesinde alınan kararlardı. Genel kanıya göre, Merkel’in mülteci sorunu ve diğer meselelerdeki taleplerine karşılık Erdoğan’ın istediklerinden biri, danışmanını da içeren davanın kapatılması isteği olmuştu.” Öyle de oldu. Bu yüzden “davanın üstünün açıkça kapatılmak istendiği ve siyasetçilerin karar verdiği” söylentileri birçok çevre tarafından dile getirildi. Sanıklardan Gergerlioğlu hakkındaki gizli faaliyet yürütme suçu için 70 bin Euro, Ahmet Duran Yüksel için 5 bin Euro, Göksel Güler için ise 100 saat sosyal hizmet karşılığında dava takipsizliğe uğradı.

İşte bu devleti, vatanı, küçük bir zümrenin iktidar çıkarını korumadan kendi vatandaşlarını öldürmek olarak algılayan ırkçı-suçlu İttihatçı zihniyet, 8 Mart 2026’ta Baden-Württemberg eyaletinde yapılan seçim propagandasında; dindar, Kemalist, sağcı, solcu vatandaşlarına seslenerek, Özdemir’e oy vermemelerini söylemişlerdi. Çevreci, bütün halkları bir gören, barışçıl ve İnsancıl davranışlar içinde hareket eden birine karşı bu kin ve nefret nerden, hangi damardan geliyordu, 200 bin vatandaşı hakkında „Bana Hakaret Ediyor“ suçlamasıyla dava açan ve toplumun yarısıyla kavgalı olan Erdoğan’a? Fakat Türkiye’nin bu kin, nefret ve kara propagandası geri tepildi. Çünkü Avrupalılar Doğu’da yerli halklara düşman edilmiş kötülüğün kaynağı olarak gördükleri Türkiye, eğer birisini kötülüyorsa o kişinin mutlaka haklı ve doğru yolda olduğunu görüyorlar. Bu yüzden SPD ve CDU’lu Alman vatandaşlar bile Cem Özdemir kazansın diye ona oy verdiler.

Türkiye’nin Özdemir’e düşmanlığı 2016’da Alman Parlamentosu’nda oylamaya sunulan Ermeni Soykırım Tasarı ile başlamıştı. “Vah sen Türkiyeli bir olduğun halde Alman milletvekilleriyle birlikte neden Ermeni Soykırımı’n Parlamentoda kabulü için oy kullandın?” diyerek ‘Türk düşmanı’ olarak ilan etmişlerdi. Yüzlerce Alman milletvekillerine bir şey demiyorlar da, ailesi Türkiye’den gelen biri olan Çerkez kökenli Özdemir’e karşı büyük bir psikolojik baskı ve kara propaganda yürütmüşlerdi, İttihat Terakki zihniyetine sahip devşirme Türkler. Ellerinde gelse tutuklayıp Selahattin Demirtaş gibi Türkiye cezaevlerine atacaklardı. Demek ki, Türkiye’nin gücü sadece kendi insanına, kendi vatandaşlarına yetiyor. Avrupalılara gücü yetmiyor.  Zaten Türkiye, Batı’nın Doğu’daki ileri karakolu olarak Avrupa askerleri yerine yerli halkları katliam ve soykırımlardan geçiren bir ülke. Onlardan başka herkes bu gerçeği biliyor.

Almanya Parlamentosundan önce 29 ülkenin parlamentoları ve Avrupa Parlamentosu Ermeni soykırımını tanıma kararı almışlardı. Almanya Parlamentosu da 2 Haziran 2016 tarihinde Ermeni Soykırım Tasarısını, sadece bir ret ve bir çekimser oya karşılık neredeyse oy birliğiyle “Osmanlı İmparatorluğu’nun 1915-1916 yıllarında Ermenileri (1,5 milyon) soykırımdan geçirdiğini” kabul etmiştir.

Almanya Parlamentosu’nda 2 Haziran 2016’da kabul edilen Ermeni soykırım yasa tasarına “evet” oyu verdiğinden dolayı sadece milletvekili olarak Türkiyeli Cem Özdemir, herhalde İttihatçı zihniyetle yüzleştiği için olacak ki Türkiye tarafından cezalandırılarak, haksız yere kendi akılsız vatandaşlarına ‘Türkiye düşmanı” olarak gösterilmiş, Tokat hemşeriliğinden belediye kararıyla ihraç edilmiş ve o dönemde de neredeyse linç kampanyaları yürütmüşlerdi.

Cem Özdemir’in, Türkiye’nin bu soykırımları kabul etme yalanı üzerine kurulduğu gerçeğini dillendirmesi devşirme Türklerin zoruna gidiyordu. Bu yüzden aklını ekmek peynirle yemiş, gözlerine kara bürünmüş ırkçı Türk milliyetçileri, faşistleri, sağcıları saldırgan durumuna geçmişlerdi. Eşi ve iki çocuğunun adının geçtiği filmler yayınladılar. Arkadaşları, “Seni Hrant Dink gibi listenin başına aldılar,” diye uyardılar. Hitler zihniyetindeki Gürcü kökenli R. T. Erdoğan onu “karaktersiz” olarak nitelendirdi. Sanki kendisi Türkmüş ve damarlarında Türk kanı taşıyormuş gibi Özdemir’i “Türk kanı taşımadığı için kan testi yaptırmasını” önererek halkı kışkırtmak için politik ajitasyon çekiyordu. Bu kadar ileriye gittiler.

“Tarihle Yüzleşmek Uzlaşmanın Ön Koşuludur”

2 Haziran 2016’da Alman Parlamentosu’nda yapılan tarihi oturumda, Almanya 1915–1916 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere ve diğer Hristiyan azınlıklara karşı işlenen katliamları “soykırım” olarak tanımlandığı oturumda konuşan Yeşiller Partili siyasetçi Cem Özdemir, hem Almanya’nın tarihsel sorumluluğunu hem de geçmişle yüzleşmenin önemini şöyle vurguladı:

“Soykırım gibi akıl almaz derecede korkunç bir konu hakkında konuşmak için iyi bir zaman yoktur. Uzun ve zorlu tartışmalardan sonra bugün, yaşananları doğru adıyla anan bir önerge hakkında oy kullanıyoruz: Soykırım.

O dönemde Almanya, Osmanlı İmparatorluğu’nun müttefikiydi. Alman subayları sahadaydı, Alman diplomatları Berlin’e raporlar gönderiyordu. Neler olduğunu biliyorlardı. Bu nedenle Almanya’nın da bu tarihte bir sorumluluğu vardır.

Dönemin Alman Şansölyesi Bethmann Hollweg şöyle demişti:
‘Tek amacımız Türkiye’yi savaşın sonuna kadar yanımızda tutmaktı. Bunun uğruna Ermenilerin yok olup olmaması bizim için önemli değildi.’

Tam da Almanya’nın o dönemde bir ortak sorumluluğu olduğu için bugün susamayız.
Tarihsel sorumluluğumuz, olayları doğru adıyla anmamızı gerektirir.

Burada bulunan Ermeni toplumundan konuklara şunu söylemek isterim:
O zamanlar bu korkunç suçun suç ortaklarından biri olmamız, bugün inkârcıların yanında duracağımız anlamına gelmez.

Türkiye’de insanların, Ermenileri kurtaran Türklerle gurur duymasını isterim;
Talat ve Enver gibi suçlularla değil.

Türkiye’de ‘Ermeni’ kelimesinin bazen bir hakaret olarak kullanılması beni özellikle yaralıyor. Bu, tarihin yaralarının hâlâ ne kadar derin olduğunu gösteriyor.

Tarihten ders çıkarmak isteyenler onu gizleyemez.
Hatırlamak ve yüzleşmek, uzlaşmanın ve barışın ön koşuludur.

”Eğer Erdoğan ve Trump destekçileri bana karşıysa, doğru yoldayım demektir!”

10 yıl sonra gene Erdoğan’ın, milliyetçilerin, sağcıların, dindarların kendisine yönelik eleştirilerine; demokrasi, özgürlük, barış ve çoğulcu anlayışla vurgu yaparak yanıt veren Cem Özdemir, onlara İspanya Başbakanı Pedro Sánchez  tavrıyla şöyle seslendi:

”Eğer Erdoğan ve Trump destekçileri bana karşıysa, doğru yoldayım demektir!” sözleriyle Alman Başbakanı Friedrich Merz gibi  Trump’un gölgesi olmayacağını da belirtmiş oldu.

Bay Merz Almanya’da başbakan olduktan sonra, Harz4 denilen sosyal yardımları kaldırdı, emekli yaşını yükseltmeye çalışıyor ve insanların günde 8 Saat değil, 10 saat çalışmasını isteyerek dünya zenginlerin isteği şekildeki yasaları çıkaramaya giriştiğinden ve devleti, daha önce avukat olarak yanında çalıştığı BlackRock şirketiymiş gibi yönetmeye çalıştığından beri halk kendisinden memnun değil.

Sosyal devlet yapısını zenginlerin isteği şekilde ortadan kaldırmaya çalışan Friedrich Merz, kendi Alman halkı için çalışmıyor; dünyanın zengin ailelerine hizmet eden ve Trump’ın gölgesinde yaşayan bir politikacıdır.

Tam da böyle bir dönemde Almanya’nın demokrasi, özgürlük, barış ve çoğulcu anlayışa sahip Cem Özdemir gibi halkın içinden gelen birisinin yükselişine şahit oluyoruz. Buna Alman halkın ihtiyacı var.

Bu ara Orta Doğu’daki savaşlara karşı örnek bir davranış içinde olan İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’i tebrik ediyoruz.

Hiç kuşkusuz sayın Cem Özdemir Almanya’da başbakan olursa onun da tavrı İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’den farklı olmayacaktır. Almanya’yı savaş politikalarından uzak tutacak ve ilerlemesini sağlayacaktır.

Cem Özdemir

Cem Özdemir Hitlerin ve İttihatçıların ledikleri soykırımlarla yüzleşen bir politikacı

Yıllar önce kendi kirli tarihi ve devletin yaptığı Yahudi soykırımla yüzleşen bir Alman öğretmen ile kendi kirli tarihi ve devletin yaptığı soykırımlarla yüzleşmek istemeyen bir Türk öğretmenin karşılaştırmasını pratik öğrenci hayatında kendisinden örnek vererek anlatan Cem Özdemir’i dinleyelim:

“Ben Almanya‘da sabahları Alman okuluna, öğleden sonraları ise Türk okuluna giderdim… Sabah Alman okuluna gittiğimde öğretmenlerimiz bizi Nazi kamplarına götürürlerdi ve ‘Sizin dedeleriniz devletin emriyle bu katliamları yaptı. Kendi komşularını öldürdüler, işkence Yaptılar. Bu katliamlar sizin dedelerinizin eseri. Ama siz dedeleriniz gibi olmayacaksınız. Eğer devlet sizden böyle bir şey isterse karşı duracaksınız. Onlar bizim komşularımız diyerek sahip çıkacaksınız‘. derlerdi!!..

Öğleden sonra Türk okuluna gittiğimde ise, durmadan savaş kazanıyorduk, hem de her gün! Bir gün Türk öğretmenime bir soru sormak istedim: ‘Hocam biz durmadan savaş kazanıyoruz. Ama orada her geçen gün küçülen bir harita var, bu nasıl oluyor?’ diye sordum. Hoca; ‘Sen dedelerimizi yalancılıkla mı suçluyorsun’ diyerek bana bir tokat patlattı!!..

Alman Okulu’nda ‘İnsan Öldürmemeyi’ Türk Okulu’nda ise ‘İnsan Öldürerek Övünmeyi’ öğretiyorlardı!!..” (Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir)

Evet, Almanya halkı bir daha faşizmi yaşamayalım diye okuldaki çocuklarını gruplar halinde Nazi kamplarına götürüp Hitler’in işlediği insanlık suçlarını yerinde onlara gösteriyor. Hitler faşizmi ile yüzleşen Alman halkın çocukları atalarının işlediği insanlık suçlarından dolayı utanç duyuyorlar. Peki, kurumsal faşizm ile yüzleşmeyen devşirme Türklerin çocukları atalarının insanlık suçlarından utanç duyuyorlar mı?

Tanrı’nın soykırımlarla yüzleşmek istemeyen ırkçılara buyruğu şu olmalıdır:

İnsanoğlunun soy tercihi yoktur. Herhangi bir soydan gelmek tercih de değil, suç da değildir. Ancak ırkçılık insanlık suçudur. Üstün ırk sandığı tek bir ulus için başka halkları soykırımdan geçirmek daha da büyük bir insanlık suçudur! insanlığa karşı işlenmiş büyük bir suçdur. Irkçılık, ulus-devlet çağında (klasik sömürgecilik döneminde Amerika’da Kızılderilileri soykırımdan geçirmek için Avrupa’dan paralı asker taşıma yerine) İngiliz Kraliyet Ailesi’nin parasız vekalet savaşçılarının eline verdiği halkları öldürüp yok etme silahıdır! Hafızaları İngiliz aşısıyla aşılanmış İttihatçılar ve ardılları olan Kemalistler hâlâ bunu anlamış değiller. Bu yüzdenden İngiliz askerleri yerine Doğu’da işledikleri soykırımlarla bir türlü yüzleşmek istemiyorlar.

8.03.2026

Azad Ronî

varto_wordpress_1200 (3)

✍ Azad Ronî Yazdı:

Afganistanlı babası gibi M16 ajanı olan Ayetullah Ruhullah Humeyni’yi (kimileri Persli bilirler, oysa Humeyni Afgan devşirmesidir.) İngilizler nasıl ki Şubat 1979’da İran’da iktidara getirip sokaklarda kendi vatandaşlarını ’Devrim Muhafızları’ dediği silahlı çetelerine infaz ettirsin, yetmeyecek, her gün karanlık hapishane hücrelerinde ortalama on genci ağır işkencelerden geçirerek, öğretmenleri, aydınları, sanatçıları, kadınları vinçlerin ucunda çocuklarının gözleri önünde idam ettirsin, toplumu dinle uyuşturma yetmeyeceği için ülkede uyuşturucuyu serbest etsin (İran’da Humeyni döneminde uyuşturucu kullanım yaşı 10’a düştü. İran Şahı İngiltere tarafından yapılan afyon ticaretini sonlandırarak hata yaptığı için ikinci kez iktidardan indirilerek yerine Molla Humeyni’yi getirmişlerdi.), ve ülkesine düşman edip yeraltı ve yerüstü kaynaklarını yabancı şirketlerin işletmesine açtıysa; Gürcü Recep Tayip Erdoğan’ı da İngiliz Kraliyet Ailesi Türkiye’de Ağustos 2001 yılında kendi Kürt ve Alevi vatandaşlarına ve ülkesine düşmanlık yapsın, polis ve askerleri eliyle uyuşturucu taşıyarak serbest etsin (Türkiye’de uyuşturucu kullanım yaşı 2001-2002’de 16-20 yaş arasıyken, AKP döneminde 9 yaşına kadar  düştü.), İngiliz askerleri yerine 2015-2016 yıllarında Şırnak, Cizre, Silopi, Sur Nusaybin gibi on şehri yerle bir etsin, insanları bodrumlarda yaksın, Roboski’de kendi Kürt vatandaşlarını bombalasın, ülkenin verimli topraklarını yabancı maden şirketlerine vererek doğayı katletsin, Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanı olarak İsrail’in önünü açsın, yüzbinlerce insanı göçe zorlayarak ülkesinin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını, madenlerini İngiliz ve Amerika şirketlerin işletmesine daha fazla açsın diye iktidara getirdiler.

Ortadoğu halkları milliyetçi ve dini lider dedikleri iktidar sevdalısı şizofren kişilerin birer Batı ajanları olduklarını bilmiyorlar. Farkında değiller. Bu yüzden sorunların nedenleriyle değil, sonuçlarıyla uğraşırlar. Yerli halklara yaptıkları katliamlar, soykırımlar ve doğa katliamlarıyla yüzleşmezler. Kürt sorunu ve Alevi sorunu diye bir sorun varsa, inkar edip çözümsüzlüğe bırakmak için adını koymazlar. Adını koymak zorunda kalacakları durumlarda da sorunu çarptırmak için halkların hak arayışlarını, eşit vatandaşlık hakkını, ana dilini konuşma hakkını ”Terör“ diye yanlış kavramlarla açıklamaya çalışırlar. Saddam ve Humeyni gibi adaleti, hukuku, insani kurallara, yasa ve mahkeme kararlarına uymayan, belediyelere keyfince kayyum atayan, belediye başkanlarını, Selahattin Demirtaş gibi parti eşbaşkanlarını cezaevine atan, rejimine her muhalefet edenlere zulm yağdırarak vatandaşlarını cezaevlerine doldurup yoğun baskı altında tutan, öldüren, işkence, şantaj, darbe ve darbe girişimleriyle iktidarını korumaya çalışan diktatör Erdoğan’nın sonu da Batı ajanları Saddam Hüseyin, Şah, Humeyni rejimi ve Hamaney gibi kullanıp kullanıp tarihin çöplüğüne atarlar.

Fakat olan o coğrafyada yaşayan halklara ve doğasına oluyor!

AKP döneminde Muş ve Varto’daki doğa katliamları

Cihatçı örgütlerle beraber çalışarak Türkiye’yi bir cihatçı İslamcılar platformuna çeviren, insan ve doğa düşmanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Batı tarafından iktidara getirildiği 2001 tarihten beri, 25 yıllık AKP döneminde Muş ve Varto köylerinde 2 baraj, 6 tane HES yapılmıştır. Onlarca köyü boşaltılarak ve verimli tarım arazileri sular altına gömülerek Bulanık’ta yapılan Alpaslan 1 Barajı ve Hidroelektrik Santrali (HES) 2012’de faaliyeti geçmiştir. Ve gene onlarca köyü boşaltılarak, verimli tarım ovaları sular altına gömülerek Varto’nun aşağıdaki Murat Nehri üzerinde Alpaslan 2 Barajı ve Hidroelektrik Santrali (HES) 2021’de faaliyete geçmiştir.

Sadece Varto’da 4 tane Hidroelektrik Santrali (HES) vardır. 1. Xoşan’da yapılan Sönmez HES. 2. Kamer HES. 3.  kurdu kuşu, balığı, hayvanı besleyen, çiftçilerin tarlalarını, çayırlarını sulayan Goşkar Çayı dev borulara konularak ve o coğrafyada yaşayan insanların ziyaret ettiği Goşkar Baba’nın yol güzergâhı üzerindeki Goşkar vadisi katledilerek Dapak Köyü’nde yapılan Sağlıcak HES. Goşkar Vadisi’ni kurutup katleden bu projeye karşı on köy (Sağlıcak, Diktepeler, İçmeler, Yayıklı, Yarlısu, Doğanca, Armutkaşı, Seki, Taşcı, Sazlıca) halkı birleşerek eylem yaptı. Halkın iş makinelerini durdurma, kepçelerin önünde yoğun protestoların gerçekleşmesine rağmen, köylülerin tarlaları, çayırları, meraları gibi taşınmazlara normal kamulaştırma süreci beklenmeden devreye sokulan Asliye Hukuk Mahkemesi’nin acele kamulaştırma kararıyla  el konuldu ve 2011-2013 yılları arasında yapımı tamamlanan HES, 2014’te faaliyete geçmiştir.  4. Ve gene kurdu kuşu, balığı, hayvanı besleyen, çiftçilerin tarlalarını, çayırlarını sulayan Goşkar Çayı dev borulara konularak ve Alevi inancındaki insanların ziyaret yollarının önünü kesecek şekilde Goşkar vadisi katledilerek Muzuran Köyü’nde yapılan Yayıklı HES. Goşkar Vadisi’ni kurutup katleden bu projeye karşı halkın iş makinelerini durdurma, kepçelerin önünde yoğun protestoların gerçekleşmesine rağmen 2011-2013 yılları arasında yapımı tamamlanan HES, 2015’te faaliyete geçmiştir.

Unutmayın ki, çevreyi ve doğayı korumak ekonomi politik, siyaset ve daha fazla para kazanma hırsından ayrı düşünülemez! Zaten kapitalist sistemin daha fazla para kazanma mantığı doğayı ve çevreyi katlediyor. Onun için ona karşı mücadele gelişiyor. ‘Ben politika yapmıyorum‘ diyorsanız,  diplomasız politikacı yobaz Erdoğan gibi birileri ülkenizi, coğrafyanızı  satışa çıkarır, sizin hiç haberiniz bile olmaz. Sata sata ülkede bir şey bırakmadılar. O yüzden ekonomik-politik anlayışla politikleşmiş kamuoyu oluşturmak, birleşik bir mücadele hattı oluşturmak, hukuki süreci iyi yönetmek, sorunu Mecliste gündemde tutmak, bütün Türkiye’ye yaymak, basın ve medya organlarında seslendirmek ve kitlesel demokratik protesto gösterileri ve yürüyüşleri görünür kılmak, hukuki alanda davayı kazanmanın ve jeopolitik fırtınayı en az zararla atlatmanın önemli şartlarıdır.

2013 yılında CHP Muğla Milletvekili Tolga Çandar, ”Iğdır Ovasının tamamını İsrailliler aldı. Harran Ovasının yarıdan fazlasını İsrailliler satın aldı. Türkiye’deki ekili alanlarımızın önemli bir bölümünü İsrailliler satın alıyor. Karacahisar Köyü’nde Termik Santrali’n yapılacağı yerden Bodrum’a kadar olan arazinin birileri tarafından satın alındığını öğrendik,” demişti.

Evet, Anadolu ve Kürdistan doğasını, havasını, toprağını yabancı şirketlere satıyorlar. Ülkenin yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarını Amerikan ve İngiliz Jeotermal Enerji Santralleri (JES), Güneş Enerji Santralleri (GES) ve maden şirketlerine satarak bütün bir ülkeyi oturamaz, yaşayamaz hale getirerek çöle çevirmek isteyen Erdoğan ve AKP’liler, Aydın, Denizli, Muğla illerinde doğayı, havayı kirletip katlettikleri gibi şimdi de Muş-Varto köylerinde ve Bingöl-Karlıova’da Jeotermal Enerji Santralleri (JES) yaparak, “yatırım yapıyoruz“ adı altında doğayı katletmek istiyorlar.

Her zaman, her bölgede toprağına, suyuna, havasına sahip çıkan halka karşı polisi ve jandarmayı devreye sokup kullanarak köylülerin ‘Kamu Orta Malı’ olarak bilinen meralarını, tarlalarını, bahçelerini, yaylalarını özel Jeotermal Enerji Santralleri (JES), Güneş  Enerji Santralleri (GES) ve maden şirketlerine veren anti demokratik devletin yöneticileri kendilerinden o kadar eminler ki, vatandaşlarını, köylülerini insan yerine bile koymuyorlar olacak ki; Varto’da yapılmak istenen Jeotermal Enerji Santrali projesi için 16-19 köyün halkı ile toplantılar yaparak, onların da görüşlerini alıp değerlendirerek hazırlanması gereken zorunlu ‘ÇED’ raporu için; “ÇED Gerekli Değildir” kararını almışlar! İsteseler ÇED raporu da hazırlayıp verebilirlerdi. Ama onu da yapmamışlar. Öyle ya, kendi halkını örgütlü devletin polisi, jandarması ve askerleri gücüyle zapt altına alan bir diktatörün halka danıştığı, onların görüşünü aldığı hiç görülmüş müdür?

Doğa harikası, tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlayan 16-19 Varto köyünü kapsayan, toplam 453 bin m² mera alanında uluslararası alanda çalışan Amerikan şirketi İGNİS H2’nin yapmayı planladıkları Jeotermal Enerji Santrali (JES) havayı, doğayı, ekolojik yaşamı, suları kirletip zehirleyerek insanları, inekleri, koyunları, keçileri, tavukları yaşayamaz duruma getirerek yavaş yavaş öldürmek demektir!

Elektrik üreten Jeotermal Enerji Santrali şirketi İGNİS H2; 1. Güzelkent merkez olmak üzere 2. Armutkaşı, 3. Çaylar, 4. Yeşildal, 5. Küçüktepe, 6. Köprücük, 7. Çallıdere, 8. Onpınar, 9. Güzeldere, 10. Alabalık, 11. Eryurdu, 12. Gölyayla, 13.  Kartaldere, 14. Dağcılar, 15. Beşikkaya, 16. Tuzlu, 17. Ozankent 18. Taşlıyayla, 19. Teknedüzü köylerini kapsayan alanda derinliği 3 bin metreyi aşan toplam on tane kuyu açmayı planlamışlardır.

Jeotermal Enerji Santrallerin zararları

3.000 metre derinliğindeki magma/lav damarlarına, 420-450°C’lik kayaç sıcaklığına inen kuyulardan çıkacak olan „Jeotermal akışkanlar (sıcak su ve buhar) yeraltındaki yüksek sıcaklık ve basınç  altında kayaçlarla etkileşime girdikleri için bünyesinde Hidrojen Sülfür (H2S), karbondioksit (CO2), Metan (CH4), Hidrojen (H2), amonyak (NH3) ve Azot (N2) gibi çeşitli zehirli gazlar çevreye yayıldığında toprağı, suyu, havayı kirletecek, önce o coğrafyada yaşayan insanların, hayvanların ve bütün canlıların solumum organlarını bozacak, sonra da insanlarda kanser hastalıkların çoğalmasına sebep olacak ve orayı yaşanmaz hale getirecektir! Çevre, toprak, hava ve su kirlenecek! Tarım ve hayvancılık uzun vadede yok olacak! Bahçenizdeki sebze ve meyve ağaçların dallarındaki meyveler zehirlenecek! Kükürtlü (sülfürlü) sebze ve meyveleri yediğinizde kanser hastalığına yakalanırsınız. Hemen değil, yavaş yavaş ölürsünüz!

Örnekleri var: Kanser hastalığı ve organ hasarların günbegün çoğaldığı Aydın’da 35’in üzerinde Jeotermal Enerji Santrali var.  Daha önce kanser hastalıkları % 3 olan Aydın’da,  Jeotermal Enerji Santrali yapıldıktan yıllar sonra kanser hastalıkları oranı %16’ya fırlamış! Avrupa’da birinci sırada, dünyada ise ilk üçüncü sırada  yer alan Türkiye’de 68 tane Jeotermal Enerji Santrali var; bunun yarısı Aydın kentinde. Kanser hastalığı ve organ hasarların günbegün çoğaldığı Denizli’de 4 tane Jeotermal Enerji Santrali var. Ve gene kanser hastalığın günbegün çoğaldığı Manisa’da 18, Muğla’da 1 tane Jeotermal Enerji Santrali var.

Muğla’da 32 Jeotermal Enerji Santrali daha yapılmak istenmiş ama halkın büyük tepkisi ve protestolar karşısında ihaleler 2020 yılında iptal edilmiştir. Aydın, Denizli, Manisa ve Muğla çevresindeki bahçelerden toplanan kükürtlü (sülfürlü) incirler ve üzümleri Türkiye artık yurtdışına satamıyor. Vatandaşlarının sağlığını düşünmeyen yöneticiler bu kükürtlü incirleri ve üzümleri ülke içinde tüketerek doğasını katlettikleri vatandaşlarını zehirliyorlar.

Uzmanlar: “Eğer kapalı sistemde hatasız dört dörtlük çalışırsa Jeotermal Enerji Santrali genellikle temiz enerji olarak biliniyor ve öyle gösteriliyor. Hiçbir zaman kurallara ve yasalara tam anlamıyla uymayan, cumhurbaşkanının bile Anayasaya, yasalara, mahkeme kararlarına uymadığı Türkiye’deki uygulamaları ne yaparsanız yapın standartlara uygun belli bir planlanması ve sıkı kontrol mekanizmaları olmadığı için kirli enerji haline dönüşüyor. Kapalı sistemde, havaya ve suya karışmaması gereken ‘hidrojen sülfür, karbondioksit, sülfür dioksit, amonyak ve metan’ gazlar havaya ve suya karışıyor. Kükürtlü hidrojen havaya karışıp atmosfere çıktığında ikinci bir gazın oluşmasına neden oluyor. O da ‘kükürt dioksittir.’ Kükürt dioksit, solumum sistemi sağlığı açısından çok daha zararlı bir gazdır! Sebze, meyve ve bütün bitkilere çok ciddi zararlara neden oluyor. Bu gazların yanında bir de ağır metaller var: Nikel, kadmiyum, çinko, arsenik gibi kanserden, organ hastalıklarına, solunum sistemine kadar insan sağlığı üzerinde çok ciddi etkileri olan metaller.“

Bazı insanlar konuyu tarihsel, kültürel, politik ve ekolojik sistem konusunda derin düşünceleri olmadığı ve projenin arka planını bilmedikleri için yüzeysel olarak, “Varto’ya yatırım yapıyorlar, bunun önüne geçmeyelim” diye düşünürken gelecek olan şu felaketlerin farkında değiller:

1. Jeotermal akışkanlar (sıcak su ve buhar) yeraltındaki yüksek sıcaklık ve basınç  altında kayaçlarla etkileşime girdikleri için bünyesinde Hidrojen Sülfür (H2S), karbondioksit (CO2), Metan (CH4), Hidrojen (H2), amonyak (NH3) ve Azot (N2) gibi çeşitli gazlar ve Arsenik (As), Lityum (Li), Bor (B), Kalsiyum (Ca2+), Demir (Fe), Magnezyum (Mg2+), Klorür (CI-), Sülfat (SO4), Mangan, Çingo ve Kursun gibi ağır metaller ve mineraller toprağa ve derelerdeki sulara karışması halinde tarım  ürünlerin kalitesini etkileyebiliyor. Süt ve et için beslenen hayvanları etkileyebiliyor, ürünlerine zarar verebiliyor.

2. Jeotermal santrallerden çıkan gazların Hidrojen sülfür, karbondioksit, sülfür dioksit, amonyak ve metan gazlar havaya ve suya karışıyor. Hava kirliliği ve çevreye çürük yumurta kokusu gibi bir koku yayıyor.

3. Jeotermal santralin bina bacalarından gökyüzüne sürekli buharlı bir duman yükselir. Açılmış olan kuyulara boru hatları kurulur. Yapılan hatalar felaketlere yol açabiliyor. Neolitik dönemden beri bu cennet coğrafyada kurulmuş olan ekolojik sistem, yani tarım, hayvancılık ve doğal ekolojik köy komünal yaşamın çöküşünü beraberinde getirecektir. Zamanla terk edilmiş güzelim köyler artık kirli Jeotermal ve maden ocakları gibi sanayi faaliyetinin birer parçaları haline gelmiş olur.

4. Güney Anadolu Fay (GAF), Doğu Anadolu Fay (DAF) ve Kuzey Anadolu Fay (KAF) hatların birleştiği kırılgan ve her 50-75 yılları arasında büyük depremlerin olduğu Varto-Karlıova bölgesinde yapılacak olan Jeotermal Enerji Santralleri yeni depremleri tetikleyebilir. Ağır depremlerde Jeotermal binalarında ve kuyulardan gelen borularda herhangi kırılma ve patlamada felaketlere yol açabilir.

İGNİS Energy şirketi Jeotermali nasıl pazarlıyor?

Jeotermal enerji şirketlerine çalışan diplomalı uzmanlar Jeotermali şöyle pazarlıyorlar:

“Yerin altında belli bir miktarda ısınmış bir suyumuz var. O suyu biz alıyoruz yukarıya çıkarıyoruz. Santralımızda onun enerjisini kullandıktan sonra, tekrar aynı miktar suyu yerin altına gönderiyoruz. Temiz bir enerji. Dünya buraya doğru gidecek. Tüm enerji ihtiyacını bu kaynaklar üzerinden sağlamaya doğru gidecek ve gidiyor. Sadece elektrik değil, konut ısıtma, sera ısıtma ve buna benzer alanlarda da jeotermal enerji yaygın bir şekilde kullanılmakta. Türkiye’nin ortalaması üç bin metrede 250 derece sıcak suya ulaşılabiliyor. Deprem ülkesi olmasından dolayı. Bu anlamda çok zengin, çok şanslıyız. Bugün Anadolu’nun ortasında yerin altında bizim sıcak kaynağımız var. Ama biz bunu değerlendiremiyoruz. Yerin altında sizin istediğiniz kadar enerji dolu. Biz bunu jeotermal enerjilerle gerçekleştirdiğimiz zaman Türkiye’nin enerji sorunu diye bir sorunu olmayacak!” diye süsleyip temiz enerji olduğunu iddia ederek insanları kandırmaya çalışıyorlar.

3.000-3.500 metre derinliğine inen kuyulardan, yani yerkabuğunun bugünkü halini almadan yaklaşık 20 ile 5 milyon yıl önceki Paleotektonik döneme iniyorlar ve o dönemin koşullara ait (ki o dönemin koşullarında dünyada yaşam yoktu. Hiçbir canlı yaşamıyordu, bitki yetişmiyordu.) akışkan sıcak su, buhar ve çamurun içinde çıkan gaz ve metallerin, 10 milyon yıl sonraki yaşam koşullarında yaşayan insanlara, hayvanlara ve bitkilere çok ciddi etkilerinin olduğunu Jeotermal enerji şirketlerine çalışan diplomalı uzmanlar ve bilim insanları pekâlâ bizden çok daha biliyorlar bilmesine de, doğruları konuşmak işlerine gelmiyor. Dünyanın altını üstüne çevirip tekrar kısmen Paleotektonik dönemin koşullarını yaratırsanız, elbette milyonlarca yıl sonraki yaşam koşullarında yaşayan insanların, hayvanların ve bitkilerin üzerinde çok büyük etkileri olacaktır! Bu, açıkça kapitalist sistemin kâr hırsı zihniyetiyle ekolojik kırım savaşı yürütmek demektir.

Zaten İGNİS Energy şirketi politik motifli bir firmadır: Dünyayı yöneten BlackRock, Rothschild Ailesi, The Vanguard, Rockefeller Ailesi, Berkshire Hataway gibi çok uluslu Amerikan büyük holding şirketleriyle ilişkileri olan şirkettir. Onların projeleri doğrultusunda çalışıyorlar. Yaptıkları inceleme ve sondajlarda eğer altın, bakın ve petrol gibi başka madenleri bulurlarsa, öbür ilişkide oldukları uluslararası şirketlere bildiriyorlar ve onların devreye girmesini sağlıyorlar. Maliyeti düşürmek için özellikte yer kabuğunun 2.000 ya da 3.000 metre ince olduğu  ve akışkan sıcak su ve buhara ulaşabildikleri deprem ve volkanik bölgelerinde Jeotermal enerji Santrallerini kurarak, henüz kırılgan o bölgelerin depremlerini de tetikleyebilirler. Bu tehlikeli durumu kendileri de biliyor. Ama hiç umurlarında değil.

İgnis H2 Enerji şirketi şöyle diyor:

“Petrol ve Gaz sektöründen gelen engin deneyimimizi, jeotermal geliştirme zincirini keşiften işletmeye kadar güçlendirmek için kullanıyoruz. Doğru fikirler, kanıtlanmış teknolojiler ve pazar lideri şirketlerle bağlantı kurarak, riski dengelenmiş bir portföy oluşturuyor ve güvenilirliği güçlendiriyoruz. Uygun maliyetli, güvenilir ve sürdürülebilir temel yük sağlayan jeotermal enerjiyi geliştirerek daha temiz bir gelecek inşa etmek için var gücümüzle çalışıyoruz.”

Diplomalı uzmanlar ve Türkiye politikacıları Jeotermalin temiz enerji olduğuna kendilerini öylesine inandırmışlar ki, şu an ABD, Endonezya ve Filipinler’den sonra dünyada ilk 4. sırada, Avrupa’da ise birinci sırada yer almaktadır. Jeotermal Enerji Santrali alanında dünya liderliğine doğru hızlı adımlarla ilerliyor. Türkiye, ne kötüyse o konuda dünya birincisi olmak gibi zihniyete sahip.

İGNİS H2 Energy şirketi Amerika, Alaska, Endonezya, Filipin, İtalya ve Türkiye gibi farklı coğrafyalarda faaliyet gösteriyor. Şirketin Türkiye’deki şubesi 2023-2024 yılları arasında Manisa, Bingöl-Karlıova ve Muş-Varto’da halka “deprem araştırmaları yapıyoruz” diyerek gizlice inceleme, araştırma çalışmaları yapmıştır. Muş ve Bingöl ili sınırları içindeki Güzelkent, Ilıpınar, Kargapazarı, Kantarkaya, Kaynarpınar olmak üzere 4-5 yerde arama ruhsatı almışlar ve araştırmalarını da yapmışlar. Sondaj çalışması için hazırlıklara başlamışlar.

        Jeotermalin yapılmak istendiği Güzelkent (Tatan) Köyü

Varto’da Güzelkent Projesi

Ignis H2 Energy şirketin Güzelkent projesi hakkındaki düşünceleri şöyle:

“Ignis H2 Energy Inc., 2023’ün dördüncü çeyreği itibarıyla Ignis Türkiye (IGNIS) şubesini kurmuş ve Doğu Anadolu’da dört jeotermal arama ruhsatı edinmiştir. Doğu Anadolu Sıkışmalı Neotektonik Bölgesi, bölgenin jeolojik gelişimi ve havza yapısında önemli bir rol oynamaktadır. Farklı tektonik blokların etkileşimi sonucu oluşan bu bölge, çeşitli yapısal unsurları içermektedir. Muş ilinin kuzeyinde yer alan Varto ilçesi ve jeotermal kaynaklarıyla bilinen Güzelkent yerleşimi, Bingöl Dağları’nın eteklerinde bir düzlük üzerine kurulmuştur. İlçe sınırları içinde Bingöl, Şerafettin ve Hanşeref adında üç önemli dağ bulunmaktadır. Ruhsat alanı, Varto ilçesinin 12 km kuzeybatısında, Güzelkent köyü ve çevresinde 40 km2’lik bir alanı kapsamaktadır.

Ruhsat alanında 2023 ve 2024 yıllarında gerçekleştirilen arama çalışmaları, ağırlıklı olarak yüzey jeolojisine odaklanmış olup, Varto Havzası ve çevresinde stratigrafik ve jeolojik incelemeler yapılmıştır. Ruhsat, Doğu Anadolu Sıkışmalı Neotektonik Bölgesi içinde, bölgenin tektonik yapısını şekillendiren Kuzey Anadolu Fayı (KAF) ve Doğu Anadolu Fayı (DAF) kesişimine yakın bir konumda yer almaktadır. Önceki araştırmalar, bölgenin jeolojisini çeşitli yapısal unsurlar aracılığıyla incelemiş ve Paleotektonik döneme ait, üçü çalışma alanının yakınında bulunan, beş ana tektonik blok tanımlamıştır. Ruhsat alanında, mevsimsel yağışlardan etkilenen debilere sahip “sıcak su göletleri” olarak adlandırılan doğal sıcak su çıkışları mevcuttur. Jeokimya analizleri, Güzelkent ruhsat sahasında sıcaklığı 40-45°C arasında değişen beş doğal sıcak su kaynağını ortaya koymuştur.

Ruhsat sahasında gerçekleştirilen jeofizik çalışmalar, jeolojik ve hidrojeolojik etütlerle birlikte değerlendirilerek, bölgedeki jeolojik birimlerin kalınlık, derinlik ve yatay-düşey yayılımları ile yapısal özellikleri ortaya konmuştur. 2024 yılının son çeyreğinde başlatılan MT ölçümleri 2025’in ilk çeyreğinde başarıyla tamamlanmış, ardından ruhsatı alanının kavramsal modeli yapılmıştır. 2025 yılı üçüncü çeyreği itibarıyla, ruhsat sahasında planlanan 3000 metre derinliğindeki arama sondaj çalışması için hazırlıklar devam etmektedir.

Petrol ve Gaz sektöründen gelen engin deneyimimizi, jeotermal geliştirme zincirini keşiften işletmeye kadar güçlendirmek için kullanıyoruz.”

Ignis H2 Energy şirketi azgelişmiş ülkelerde ekolojik kırım savaşlarını yürütüyor

İlginç olan şey şirket; Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde, Alaska’da ve İtalya’da Jeotermal Enerji Santrallerini kurarken ya kimsenin yaşamadı volkanik bölgelerde, çöllerde ya da yerleşim ve tarım alanlarından en az 10-12 Km uzaklıkta yapıyor. Fakat söz konusu diktatörlükle yönetilen azgelişmiş Türkiye, Endonezya ve Filipin ülkeleri olunca sanki oralarda hiç insanlar yaşamıyorlarmış gibi köylerin içine, yaşam alanların orta yerine yapıyorlar. Örneğin İtalya’daki çok az kişinin yaşadığı volkanik 21 km2’lik Vulcano Adası’nda açılan dört kuyu 2.050 metre derinliğinde 420°C’lik kayaç sıcaklığına ulaşılmış ve toplam ruhsat alanı 2 km2’lik küçük bir alanı kapsarken, Varto’da ise açılacak olan on kuyunun derinliği yaklaşık 3.000 metre hesaplanmış ve ruhsat alanı Varto ilçe toprağının 4/1, toplam 453 bin m², yaklaşık 40 km2’lik tarıma ve hayvancılık yapılan alanı kapsıyor.

İsrail topraklarında bir tane Jeotermal Enerji Santrali yok. Anadolu ve Kürdistan’da neden şimdiye kadar 68 tane Jeotermal Enerji Santrali kuruldu? Ortadoğu’da Batı uygarlığına bekçilik yapan ve ülkenin yeraltı yerüstü kaynaklarını yabancı şirketlere satan Devşirme Türk politikacıları açıklasınlar bize!

Dünyada ilk neolitik devrimin; tarım ve hayvancılığın geliştirildiği cennet coğrafyada, Güney Anadolu fayı, Doğu Anadolu fayı ve Batı Anadolu deprem fay hatların birleştiği kırılgan ve her 50-75 yılları arasında büyük depremlerin olduğu Varto-Karlıova bölgesinde felaketlere yol açacak olan Jeotermal Enerji Santrali bilinç ve planlı olarak yapmak istiyorlar. Doğayla iç içe ana ile çocuk gibi kucak kucağa ekoloji köy komünal yaşamı sürdüren Aryan toplulukların on bin yıldan beri doğayı koruyup seven Zerdüşt ve Êzîdî güneş kültü ve inanç ilkelerin dağı, taşı, ağacı, suyu kendisi gibi tanrının bir parça olarak gördüğü için koruduğu bu güzelim kuzey Mezopotamya coğrafyanın “Aden” denilen verimli topraklarına sahip olmak için bilinçli olarak seçmişler. Projenin arka planı çok az biliniyor. Mezopotamya’nın topraklarına ve yönetimine sahip olma isteyen güçler var. Bu derin tarihsel plan ve projeler başka bir yazı konusu.

Bu yüzden dünyanın içinde erimiş, 420-450°C’lik kayaç sıcaklığındaki havuzlarına kadar ya da magma/lav damarlarına inen bu kuyuların açılmasına Varto köylüleri ve sahadaki bütün insanlar karşı çıkmalı ve kesinlikle iş makineleriyle kuyuların kazılmasına müsaade edilmemelidir! Bu kez 2011-2011 yıllarında Goşkar Çayı üzerinde yapılan HES dönemindeki gibi sadece 10 köy değil, bütün Varto ve Varto’nun 99 köyü sokaklara dökülmelidir. Toprağınıza, suyunuza, havanıza sahip çıkın, çocuklarınızın geleceğini karartmayın! Coğrafyanızı yaşanmaz duruma getirirlerse bunun geri dönüşü yok. Mühendislerimiz ‘Varto Jeotermal Santralı İstemiyor’ bilgilendirme toplantılarında, sosyal medya platformlarında, televizyon programlarında halkı aydınlatmalıdırlar. Bürokratlarla arka planda işleri pişiren yabancı şirketlerle hukuksal alanda avukat arkadaşlar hızla çalışmaya başlamalıdır. Avukat arkadaşların yol masraflarını açacağımız bağış kampanasıyla destekleyelim.

Her yerde olduğu gibi Varto’da da gene köylülerin tarlaları, çayırları, meraları gibi taşınmazlara normal kamulaştırma süreci beklenmeden devreye sokulacak olan Asliye Hukuk Mahkemesi’nin acele kamulaştırma kararlarına para almadan karşı çıkılmalı, dava açılmalıdır. Birlik olursak başaracağız. Varto’da doğayı, çevreyi, havayı kirletip katleden kirli-karanlık zihniyete karşı yakacağımız ışıklı bir mum bütün Türkiye doğasını kurtaracak örnek bir davranış olur.

Şirketlerin, “Biz Varto’ya yatırım yapıyoruz, ilçenizi zenginleştireceğiz, size iş vereceğiz, elektrik vereceğiz, zenginleşeceksiniz,” yalanlarına hiçbir zaman inanmayın. Şirketlerin sahipleri zenginleşecekler, doğası katledilen Vartolular fakirleşip göç etmek zorunda kalacaklar. Yani Varto’ya yapılacak olan Jeotermalin getirisi ve kazancı doğayı katleden dev enerji şirketlerine gidecek; götürüsü ise çevreyi, havayı ve suyu kirleten, insanların yaşamlarını zorlaştıran, fakirleştiren zararlarıyla Varto halkına kalacak!

Varto Köylerinde yapılmak istenen ve çevre köylerini, doğayı acımasız bir şekilde katleden, hayvancılığı ve tarımı öldüren Jeotermal Enerji santrali (JES) kesinlikle istemiyoruz.

Yeter artık!

Küresel uygarlık güçlerin yerli işbirlikçileri ve vekalet savaşçıları olan Erdoğan ve AKP’liler kendi vatandaşlarına yaptıkları zulüm yetmedi, aynı hastalıklı İttihatçı zihniyet şimdi de geri kalan insanlar o coğrafyada yaşamasın diye doğayı katlediyorlar! Yeter artık!

“Yok, ülke insanlarını katledip zulm yaptığımız gibi doğayı da katledeceğiz“ diyorlarsa; İngiltere ve Amerika şirketlerine çalışan Erdoğan iktidarını demokratik bir seçimle Saddam Hüseyin ve Humeyni rejimlerinin yanına gönderelim.

Başka türlü ne zulm gören insanların ne de katledilecek coğrafyanın kurtuluşu yok!

Gımgım JES Nêwazeno!

Gımgım JES Naxwaze!

Gımgım JES İstemiyor!

2 Mart 2026

Güncelleme 15 Mart 2026

Azad Ronî

Tom Barack

✍ Azad Ronî Yazdı:

Direniş Kazanacak!

Geçici Şam Hükümeti ile Demokratik Suriye Güçleri (SDG) arasında 29 Ocak 2026 tarihinde 14 maddelik kapsamlı bir ateşkes ve entegrasyon anlaşması imzalandığı medya organlarında yayınlandı. Anlaşma maddelerine bakınca, 10 Mart 2025 Anlaşmasına çok yakın bir anlaşma. Demokratik Suriye Güçleri ile Şam Hükümeti arasında imzalanan yeni anlaşma, Kürtlerin Suriye içindeki statüsünü fiili bir tanınma düzeyine getirmiştir. Anlaşmaya göre 02.02.2026 Pazartesi günü Kobanê kuşatması sona erecek. Çocukların soğuktan öldüğü, insanların, aç, sussuz, elektriksiz, internetsiz, haberlerin alınmadığı, yardımların bırakılmadığı Kobanê kuşatması neden hemen şimdi Cuma günü değil de Pazartesi günü? Bundan kuşatmanın daha uzun süreceğini anlamamız gerekiyor.

PYD Başkanlık Konseyi Üyesi Salih Muslim anlaşma hakkında şunları söyledi:

”Geçici Şam Hükümeti Suriye Demokratik güçleri arasında imzalanan anlaşma metni hukuki değil, siyasi bir anlaşmadır. Anlaşma dış aktörlerin tutumlarındaki değişim ve yoğun baskı ile mümkün oldu. Öncesinde gözlemci pozisyonunda olan Fransa ve ABD garantör konumuna geçtiler. Bundan sonra belirleyici olan, metnin sahada uygulanıp uygulanmayacağıdır.”

Ne olmuştu da küresel güçler üç yıl önceki gibi Ortadoğu’da insanlığın umudu durumuna gelen ve kadınların öncülüğünde kurulan doğayı koruyup seven komünalist bir anlayış, halkların eşit bir şekilde barış içinde, savaşsız bir arada yaşayacakları demokratik bir sistemimi yıkmak için gene cihatçı İslam gruplarını Rojava’da Kürtlerin üzerine saldırmıştı? Cihatçı-selefi çetelerin (HTŞ) önderi Muhammed el Colani’nin 18.01.2026 tarihinde Şam’da Kürtlere teslimiyeti dayattıkları Anlaşmayı kabul etmeyen Mazlum Abdi: “Vatanımı ve onurumu satmaktansa halkımla birlikte direnerek ölmeyi tercih ederim!” diye yanıt vererek Rojava’ya dönmüştü. Ve SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi’nin verdiği kararla Kürtler direnişe geçtiler.

Peki ne oldu da Suriye hükümeti ve küresel güçlerin Kürtlerin direnişi karşısında geri adım atmak zorunda kaldılar?

Kürdistan’da, Avrupa’da Kürtler ve bütün dünya halkları 12 yıl önceki Kobanê’ye sahiplenme ruhuyla alanlara aktı. Dünyanın her tarafında Kürtler sokaklara döküldü; büyük yürüyüşler, mitingler yapıldı. Rojava’daki Kürtlerin, Avrupa’daki Kürtlerin ve dostlarının sokaklara dökülerek büyük direnişler göstermesi ve Kürt siyasetçilerin diplomatik arayışları sonucu  Suriye hükümeti ve küresel güçler geri adım atmak zorunda kaldılar! Direniş kazandı!

ABD Senatosu ve Kongresi Kürtler lehine kararlar almaya başladı.

Kürt siyasetçilerin ilişkide oldukları ve birçok partinin destek verdikleri Senator Lindsey Graham, Kürtleri korumak amacıyla ABD Kongresi’ne sunduğu ”Kürtleri Koruma Yasası” Kongre’de gündeme alındı. Suriye’nin kuzeyindeki Kürt güçlerine yönelik uzun vadeli stratejik desteğini kurumsal bir zemine taşımayı planlayan ”Kürtleri Koruma Yasası” yasallaşırsa, ülkesini bir cihatçı gruplar platformu haline getiren ve bu cihatçı gruplara NATO silahlarını vererek destekleyip Kürtlerin üzerine süren Türkiye ve yeni Suriye Hükümeti’ne ağır yaptırımlar uygulanacak! Senatör Lindsey Graham, “Kürtlere saldıranlar fena halde yanılacak!” diye doğrudan Türkiye’yi ve Şam Hükümetini tehdit etti.

ABD Kongresi, ”Kürtleri Koruma Yasası”nı gündeme aldığını ve yaptırımların geleceğini gören Türkiye, Suriye hükümeti ile Demokratik Suriye Güçleri (DSG) arasında kapsamlı bir anlaşmanın imzalandığı 29 Ocak 2026 gününden bir gün sonra Türk ordusunu işgal ettiği Afrin’den geri çekmeye başladı!.. Çünkü emir dünyayı yöneten küresel güçlerden gelmişti.

Şam hükümeti şimdiye kadar yaptığı bütün antlaşmaları hep ihlal etti. İnsanların, Batı’nın Şam’da iktidara getirip istediği gibi yönlendirdikleri El Kaide ve IŞİD ardılları cihatçılara güveni yok. Bu Anlaşmanın da ihlal edilip edilmeyeceği henüz belli değil. İradesi olmayan, Türkiye ve küresel güçlerin emirleriyle hareket eden Şam hükümetine karşı büyük bir güvensizlik var.

Bu nedenlerden dolayı Anlaşma maddeleri pratikte kalıcı hale kavuşturalana kadar seferberlik hali ve alanlarda direniş, diplomatik arayışlar devam edecek!

Kürdistan halkı, dostları ve dünya halkları bu hafta sonu (yarın Cumartesi ve Pazar günü) geçmişin El Kaide, IŞİD cihatçı örgütlerin isim değiştirip kendilerini HTŞ olarak sunup Şam’da iktidara gelen karanlık güçlere karşı gene alanlarda olacak! Yani dünya halkları bu hafta sonu yeni Kobanê gününe hazırlanıyor. “1 Şubat Dünya Rojava ile Dayanışma günü.”

1 Şubat Dünya Rojava ile Dayanışma Günü bütün dünya halklarına kutlu olsun!

Suçlarını Örtmeye Çalışan Tom Barrack

Kurullara ve yasalara uymayan ABD Başkanı Donald Trump’ın programlarını Ortadoğu’da uygulayan Tom Barrack’ın bu antlaşmayı süsleyip püfleyerek hemen, ““Suriye’nin ulusal uzlaşı, birlik ve kalıcı istikrar yolculuğunda tarihi bir dönüm noktası. Suriye hükümeti anlamlı haklar ve kapsayıcılık sunarken, Kürt toplumu da ortak iyilik için katkılarını sürdürmeyi ve birleşik bir çerçeveyi benimsemeyi tercih etti” şeklinde X hesabı üzerinden yayınlaması onun bu olaylardaki suçlarını örtme psikolojisi olarak yorumlandı.

Çünkü Kürtlere 6 Ocak’ta saldırıların başlamasından sonra Tom Barrack’ın Türkiye’nin Kürt düşmanı kartını kullanarak Türkiye’den usulsüz bir şekilde yüklü paralar aldığı sosyal medya platformlarında dolaşıma girmişti ve bu haberleri ciddiye alan ABD İstihbarat Teşkilatları  harekete geçmişti.

Amerika’daki haberlere göre, “ABD İstihbarat Teşkilatları, iş adamı ve milliyetçi Arap kökenli olduğu belirtilen Tom Barrack’ın Türkiye ile gizli ilişkiler yürüttüğü ve mali menfaatler karşılığında Türk devletinin çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini gösteren bulgular elde etti…

ABD Kongresi İstihbarat Komitesi konuyla ilgili bir soruşturma başlattı.”

Demek ki Türkiye’nin denetimindeki cihatçıları Kürtlerin üzerine saldırma engellerini kaldırarak Türkiye’den milyonlarca dolar maddi kazanç sağlayan Tom Barrack’ın suçunu örtmek için taraflar arasındaki ateşkes anlaşmasını hemen yayınlaması bundanmış! Kendisini temize çıkarmak istiyor.

Bu yüzden ABD Başkanı Donald Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton bu duruma şöyle isyan ediyor:

“Trump, Barrack’a çok büyük yetkiler devretmiş durumda. Ancak bence Barrack, Amerikan çıkarlarının ya da SDG gibi müttefiklerimizin çıkarlarının temsilcisi gibi değil, adeta Türk çıkarlarının büyükelçisi gibi davranıyor. Kürtlerin ve SDG’nin IŞİD’in yenilgisindeki rolünü anlayan pek çok dostu ABD’de olmasına rağmen, Barrack’ın bu deneyimi yansıtmadığını düşünüyorum.“

Uygarlık Güçlerin Ortadoğu’da Kullandıkları İki Pedofil Bir Katil

Jeffrey Epstein dosyasında; Tom Barrak ve Donald Trump’un Epstein’in en iyi arkadaşları oldukları görülüyor. Dünya zenginleri ve ünlü dünya politikacılarına 12-13 yaşlarındaki kız çocuklarını servis yapan milyarder Jeffrey Epstein, bu iki pedofilin samimi arkadaşıdır. Yıllar sonra bu iki pedofil arkadaşı Suriye’nin güney tarafını İsrail’e bırakma karşılığında NATO ülkesi Türkiye ve Türkiye’nin vekalet savaşçıları olarak kullandıkları İslamcı cihatçıları ve yıllar önce IŞİD üyesi olarak Musul cezaevinde bulunduğu dönemde gardiyanlar tarafından tecavüz edilen Ahmet al-Scharaa’nın daha sonra İdil’de M16 tarafından aylarca askeri brifing verilip eğitilerek  IŞİD ve El Kaide üyelerinin tekrar bir araya getirildikleri cihatçı örgüt HTŞ’nin önderliği verilerek Rojava’daki Kürtlerin üzerine saldırttılar. Hem IŞİD ve El Kaide üyelerinin içinde çalıştıkları cihatçı örgütün ismini değiştirip HTŞ yaptılar, hem de sakalını kesip ona takım elbise giydirip kravat taktıkları Ahmet al-Scharaa’nın ismini Muhammed el Colani olarak değiştirdiler. Bu 300’ler Komitesi’nin başkanlığını yapan İngiliz Kraliyet ailesinin dünya halklarını kandırıp dolandıran yüz elli yıldır değişmeyen oyunudur. İsim değiştirmekle halkları kandırabileceklerini düşündüler. Bazıları bunu yuttu.

Epstein dosyasında; Rojava’da İslamcı cihadistleri Kürtlerin üzerine saldırtan Tom Barrack ve Donald Trump dışında bir de Muhammed el Colani’nin ismi geçiyor. Epstein dosyasında, “Ahmet al-Scharaa, Musul’da mahkumiyet döneminde cezaevindeki gardiyanlar tarafından 17 kez tecavüze uğramıştır,” diye geçiyor.

Bir de düşünün, bu tecavüz olayın video ya da resimleri MOSSAD’ın elindeyse ve böyle bir adamı Suriye’nin başına getirmişlerse şantajla her istediklerini ondan koparabilirler. Golen Tepelerini ve Suriye’nin güneyini İsrail devletin denetimine verdiğini göre, sahada her istediklerini ona yaptıracakların göstermişlerdir. Her istediklerini Tom Barrak ve Trump’tan kopardıkları gibi. Öyle görünüyor ki uzun bir plan ve şantajla iş yaptıracakları insanları bir araya getirmişler.

Jeffrey Epstein, Türkiye’de lüks bir hotelde kalan Tom Barrak’a, ”Çocukla olan fotoğrafını gönder, yüzümüz gülsün!” diye bir E-Mail gönderiyor. Yani Tom Barrak ile Epstein arasında kız çocuk resimlerin paylaşımları var. Sicili bozuk tecavüzcü, rüşvetçi suçlu biri. Ve bu suçlu adam ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve aynı zamanda Suriye Özel Temsilcisi. Görevini kötüye kullanan suçlu ve tecavüzcü Tom Barrak derhal bu görevinden açığa alınıp yargılanmalıdır! Sistemin pis işlerini yapan bu adamı sistem yargılar mı? Demokrasi ile yönetildiğini iddia eden ABD, halk nezdinde suçlu görünen Tom Barrak’ı yargılar mı? Kendi pislikleri daha fazla ortalığa saçılmasın diye yargılamazlar.

Amerika’nın CNN gazeteci bayan Kaitlan Collins Trump’a soruyor:                                           

“Epstein dosyasında isminiz geçiyor. Buna ne diyorsunuz?”

Sorumsuz pedofil  Donald Trump, soruyu yanıtlayacağına bayan gazeteciyi şöyle azarlıyor:

“Sen berbat bir gazetecisin. Seni tanıyorum. Bir kere bile yüzünün güldüğünü görmedim.”

Oysa Trump’tan daha güler yüzlü olan Kaitlan Collins, ABD Başkanı’nın ayıbını tükürürcesine yüzüne yapıştırıyor:

“Yahu sizin adınız 38 bin kez Epstein dosyalarında geçiyor. En az 30 küçük kıza tecavüz ettiğiniz iddia ediliyor? Epstein ile dostsunuz. Salak mı var karşında? Bu mesele geçilir mi?“

30.01.2026

Azad Ronî

Zaza Kürtleri

✍ Azad Ronî Yazdı:

Devşirilip Türkleştirilen Zaza Kürtleri ve Korucu Kırmac Kürtlerin halini varın siz düşünün! Yakın zamanda planlı ve programlı olarak yetiştirilen Zazacı Kürtler Eski Kürtçü Zülfü Selcan Almanya’da Zazacı olarak yetiştirildi. Asıl mesleği makine mühendisliği olan Selcan’a 1978’de TU Berlin’de (Technische Universität Berlin) öğretmeni Georg Hincha tarafından hiç hak etmediği -gizli dilbilimi koltuğu- verilerek satın alındı. Aslında Technische Universität Berlin’de ne Kürtçe’nin Kurmanci bölümü, ne de Kirmanckî bölümü vardı. Ama Georg Hincha nasıl uydurduysa ona o üniversite gizli ve önemli bir görev verdi. 2010 yılına kadar onu orada kullandılar.

Kirmanckî konuşan Kürt çocuklarına, “siz Kürt değilsiniz, Zazasınız” diye yıllarca Technische Universität Berlin’de siyasi Zaza kurslarını ve seminerler düzenledi. Sonra bu siyasi Zaza kursları ve seminerleri bütün Avrupa üniversitelerine yayıldı. Selcan, Zaza projesinin daha da yaygınlaştırması çerçevesinde 2010 yılından sonra Tunceli Üniversitesi Zaza Dili ve Edebiyatı bölüm başkanlığına getirildi. Binlerce akademisyenlerin üniversitelerden atıp açlığa mahkum eden faşist rejim Zülfü Selcan’a bu baskıcı dönemde hiç dokunmaması, tek başına onun kimler için çalıştığının bir kanıtıdır. 14 yıl “Tunceli Üniversitesi”nde soykırımcı devlete “biz Kürt değiliz” diyerek Zaza öğretmenleri yetiştirdi. “Ben Kürdüm” diyen öğrencileri de sınıfından kovdurdu. Son görev yaptığı o ünivertiseden emekli oldu.

Türk devleti bilinçaltında şöyle düşünüyordu: “Küresel uygarlık güçleri bana Kürtleri soykırımdan geçirip yok etme görevi vermiştir. Kürt olmayın, Kürt Özgürlük Hareketi ile yan yana gelmeyin, onlarla birlikte yürümeyin de, ne olursanız olun!” Bu yüzden devşirilip Türkleştirilen Zazalara dokunmuyorlardı. Zülfü Selcan’nın kimler tarafından Almanya’da Zazacı olarak yetiştirildiğini çok geniş bir şekilde “Berlin Dêrsim 38 Konferansı ve Kürt Soykırımları” kitabımızda anlatmıştık. Daha fazla bilgi için bu kitaba başvurabilirsiniz.  Bir de, „Avrupa Merkezci İdeoloji olarak Zazacılık“ yazımda açıklamıştım. Avrupa merkezci milliyetçilik anlayışıyla özellikle 1980’lerden sonra Almanya ve İsveç’de Zaza dili ve kültürü tezleri üzerine akedemik çalışmalar başlatıldı. Avrupa devletleri tarafından finanse edilen dergiler ve çeşitli yayınlar yapıldı. Bu yayınlarda, “Zazaların ayrı bir millet, Zazaca’nın da ayrı bir dil olduğu” vurgulanıyordu. Bir zamanlar MİT ile birlikte çalışan eski solcu Ebubekir Pamukçu ise İsveç’te Zazacı olarak yetiştirildi. O da İsveç’te Kirmancî konuşan Kürt çocuklarına, “siz Kürt değilsiniz, Zazasınız. Zazalar ayrı bir millettir.” diye yıllarca Stockholm’de Zaza kurslarını düzenledi. Pamukçu, 1991 yılında Stockholm’e vefat etti. Cenazesi Türkiye götürülerek, Çermik’in Buderan köy mezarlığında toprağa verildi. Ama onun Zaza çalışmalarını öğrencileri devam ettirdi.

Şimdi Türkiye; Zazacı Georg Hincha, Zazacı Zülfü Selcan ve Zazacı Ebubekir Pamukçu’nun yaptıkları çalışmalarının ürününü biçiyor. Bunlar uygarlık güçlerin plan ve projeleri çerçevesinde yapıldı. Bu yüzden diyoruz ki, bütün bunları bilin. Kendi Katillerinize Aşık Olmayın! Sırf Kürtlerden ayrı durmak için kendilerine Zazayım diyenler AKP ve MHP’nin propagandasını yapacak olan Zaza televizyonu açıyorlar. Yani onların Kirmancî (Zaza) diliyle onlara hem küfür edecekler, hem de onlara uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin yaptığı katliam ve soykırımlarını meşrulaştırmak istiyorlar.

Öyle değilse devlet neden Berlin’de yıllardır çok kısıtlı olanaklarla Kirmancî (Zazakî) dilini geliştiren „Înstîtutê Ziwan û Kulturê Kirmancî (Zaza) –IKK- e. V“ kurumunu ve Vate Dergisini çıkaran, dil konusunda konferaslar düzenleyen desteklemelerini bir yana bırakalım, İstanbul’daki Enstîtuya Kurdî’ye yaptıkları gibi engel çıkarmaya çalışıyorlar, ama kendilerine „Zaza’yım“ diyen devlet yanlılarını uygarlık güçlerin projeleri çerçevesinde destekliyorlar? Propagandalarını yapan onca televizyon yetmiyormuş gibi, bir de  Zaza dilinde siyasi propaganlarını yapacak olan bir televizyon kanalı daha açıyorlardı. 2018 yılında Rusya’nın hava sahasını açıp yardım etmesi ardından Batı’nın ileri karakolu olan Türkiye’nin „Zeytin Dalı Harekâtı“ adı altında Kürtlerin yaşadığı Afrin’i işgal edip, oraya IŞİD’lileri yerleştirmeye çalıştığı bir dönemde, Zaza Federasyonu Başkanı Murat Bukan, tıpkı Cumhurbaşkanı Erdoğan ve o dönemdeki içişler bakanı Süleyman Soylu gibi şöyle demeç vermişti: „Ülkemiz ve milletimiz için hayırlı olsun.

Allah ordumuzu muvaffak etsin… Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Afrin bölgesinden açılan taciz ateşlerine meşru müdafaa kapsamında mukabelede bulunuldu ve PKK/PYD-YPG terör örgütü mensuplarınca kullanılan barınak ve sığınakları vurdu… Böylece meşru müdafaa kapsamında Türk Silahlı Kuvvetleri, ’Zeytin Dalı Harekatı’ ile gereğini yapmıştır. Kahraman ordumuzun duacısıyız. Allah Ordumuzun yar ve yardımcısı olsun. Terör örgütleriyle mücadele kapsamında, yurt bütününde uygulanan Olağanüstü Hâlin uzatılmasını da destekliyoruz’’

Sanırsınız ki, katliamcı, soykırımcı ve işgalcı Türkiye’nin işlediği insanlık suçlarını savunan Erdoğan ya da Süleyman Soylu’dur konuşan. Bu Kürtlükten devşirilen ve kendi soyuna ihanet eden adam Zaza Federasyonu Başkanı. Yazıklar olsun! Kirmanckî dilini konuşan okulsuz, kitapsız, kendi tarihinden habersiz cahil insanları, „Siz Kürt değil, Zazasınız! Zaza milletisiniz“ diye kandırmaya çalışıyorlar, bu bilgi kirliliği içinde. Hayatında hiçbir kitap okumayan cahil insanlar da bu barbar avcıların oltasına takılıyorlar. İşte bunlar, uygarlık güçlerin soykırımcı projeleri çerçevesinde kendilerine Zazacıyım diyen devşirmelerdir.

Sömürgeci, işgalcı, soykırımcı devletin kuyruğuna takılan bu devşirilmiş Zazalar hem kendi etnik kimliklerini inkar ediyorlar, hem Zerdüst ya da Raha Heqî inancından geldiklerini inkar ediyorlar. Günübirlik yaşayarak dolaylı yollardan Türkçülük ve İslama oynuyorlar. Kimisinin bunlardan hiç haberleri bile yok. Özel Harp Dairesi‘nin kuyruğuna takılmış gidiyorlar. Okumuyorlar, araştırmıyorlar, kendi tarihlerinden haberleri yok. Ama MHP’liler gibi sokak tetikcilerin dilini çok iyi biliyorlar. TC’nin milisleri gibi kendi insanlarına düşmandırlar ve onların diliyle konuşuyorlar. Her birisi Koçgirili Alişêr’in başını düşmanları için kesen Rehber ve bacanağı Şêx Seid’a ihanet eden Binbaşı Kasım Bey (Ataç) gibi sömürgecilere, kendi halkının düşmanlarına çalışıyorlar. Devlet, MİT ve JİTEM elemanı „Yeşil“ kod adlı Bingöl’lü Zaza Mahmut Yıldırım gibi, en iyi tetikçilerini artık devşirilmiş Zazalardan seçiyorlar.

Devşirilmiş Zazalar hiç kendilerine sormuyorlar mı, acaba neden? İnsan bu kadar cahil olur mu? İnsan bu kadar kendi katillerine aşık olur mu? Diyeceğim lütfen kendi geçmiş binlerce yıllık tarihinizi araştırın, araştırıcı yazarlardan okuyun, resmi ideolojilerin yalanlarına bu kadar saf saf inanmayın, bu kadar cahil olmayın, bu kadar kendi katillerinize aşık olmayın!.. 

Berlin, 18.07.2025

Azad Ronî