İbrahim Kaypakaya’nın ‘Kemalizm Ve Milli Mesele’ Hakkındaki Düşünceleri
8 Mayıs 1973 Diyarbakır Sıkıyönetim Cezaevi: İbrahim Kaypakkaya’nın son günlerini hücre arkadaşı Hasan Zengin, ‘Kemalizm, Milli Mesele’ hakkında ezberi bozan hakikat anlatımlarıyla tarihin karanlık sayfalarına ışık tutuyor.
✍ Hasan Zengin Yazdı:
8 Mayıs 1973; Diyarbakır sıkıyönetim tutukevi. Büyük hapishanenin bitişiğinde 12 hücreli bir bölümdeyiz. İbrahim Kaypakkaya 3 no’lu hücrede, ben de 8 no’lu hücrede ikamet etmekteyim.
Kahvaltı sonrası saat 8-9 arası; İbrahim Kaypakkaya, Nöbetçi Er Paşa’ya banyo yapacağını söyledi.
Paşa:
-Bir dakika İbrahim abi, komutana talebini ileteyim, yardımcı ol derse isteğini yerine getireceğim.
Yarım saat sonra, Paşa, bir piknik tüpü, bir boş yağ tenekesi, sabun ve jiletle hücreye geldi. 1 no’lu hücre, Kaypakkaya’nın banyo yapması için nöbetçi Er Paşa tarafından hazırlandı.
Paşa hücreme gelerek:
-Abi, bana yardım et Kaypakkaya’yı beraber yıkayalım dedi,
Ben de:
-Olur dedim
Ve üç no’lu hücreye beraber gittik. İkimiz Kaypakkaya’nın koltuk altlarına girerek, hücreden koridora çıkardık. Topuklarına basarak çıktı. Doğrusu durumun bu kadar vahim olduğunu bilmiyordum. Sağ ayağı tam ortasından kesilmiş, sol ayağında sadece serçe parmağı kalmıştı. Hıçkırarak ağlamaya başladım.
İbrahim boynuma sarılarak:
-Ağlama dedi.
Bir müddet ayakta sarılı kaldık, yüzünü yüzüme sürerek:
-Beni de ağlatacaksın, dedi. Ve dişleriyle dudağını ısırdı.
Nöbetçi Er Paşa:
-Abi, çabuk yıkayalım, İ. Komutan kızar, sen tıraşını yap, ben de keseleyim, dedi. Kese var mı?
Yoktu. Havlunun bir kısmını yırtarak kese yaptım. Bu defa da başındaki yaralar çıktı ortaya; sağ kulak arkasına isabet eden mermi deriyi alıp götürmüştü. Boynunda ve kafasında 48 saçma çıkarılmıştı. Vartinik’te köm basıldığı zaman, İbrahim öne eğilerek ve zikzak çizerek kaçmıştı. Eğer mermi ayakta isabet etseydi kurtulma şansı olmazdı herhalde. Sağ elinde ve sol ayağında ranzaya bağlandığı için morluklar oluşmuştu. Kelepçenin izleri vardı bileklerinde. Ben Kaypakkaya’yı tıraş ederken, Er Paşa ile biraz sohbet ettik. Paşa ile aynı Aşiretin değişik boylarına mensuptuk. Paşa Kızılbaş, ben de Kızılbaşlıktan dönme Sünni. İkimizin ana Aşireti RIŞVAN aşiretiydi. Paşa, Karkon’lardan, ben de Mahkanlı boyundaydım. Ben, Gölbaşı’lıyım dediğim zaman, Paşa bana büyük dayımla, anadan dedemi sordu. Ben küçük yaşta Antep’e taşındık, kimseyi tanımıyorum Gölbaşı’ndan diyerek konuşmasını kestim.
Paşa:
-Sen galiba İbrahim’i önceden tanıyorsun.
-Nerden tanıyayım Paşa. O Çorumlu, ben Adıyamanlı. Dêrsim’de yakalanmış, tanımam dedim. Paşa:
-Kaypakkaya’yı seviyorum, başına bir şey geleceğinden korkuyorum dedi.
Ben de aslında korkuyordum ama belli etmemeğe çalışıyordum. Küçük bir çıtırtıda uyanı veriyordum.
9 Mayıs günü kahvaltıyı, İbrahim’in hücresinde beraber yaptık. Yatağının üzerinde kareli bir harita-metot defteri ve bir de yarı yazılmış mektup (ailesine yazdığı son mektup olmalı) vardı. Sayfanın başlığı, Savunma Taslağıydı. Altında savunması için ihtiyaç duyduğu kitapların listesi vardı. Bana aklıma geldikçe kitap listesine ilave yapıyorum dedi. Paşa hücreme geçmemi söyleyerek beni uyardı. Öğle yemeği sırasında Mevlut isminde bir asteğmen geldi, İbrahim’le biraz sohbet etti; ancak çok yavaş konuştukları için pek bir şey anlamadım. Daha önce de gelmişti, İbrahim’le din konusunda tartışma yapmışlar. İbrahim’i kast ederek; “Sen insanı dinden çıkarırsın vallahi” diyerek gitmişti.
Akşam nöbetçi er değişimi oldu. Hüseyin Aksoy adındaki bu er de Kürt’tü, ancak çok despot biriydi. Hücremde ayağa kalkmama bile tahammül edemiyordu. Sonradan gardiyan olduğunu duydum. Kilis-Elbeyli’ydi.
9 Mayıs 1973 günü gece saat 22:00 sularında, biri resmi elbiseli olmak üzere dört kişi, 5 sandalye ile Kaypakkaya’nın hücresinin önüne geldiler. Kaypakkaya hücreden çıkarıldı. Ve bir sandalyeye oturtuldu. Nöbetçi er Hüseyin yoktu. İki tane ilk defa gördüğüm er vardı.
Haymanalı Komutan (Orgeneral Şükrü Olcay):
-İbrahim, seninle biraz sohbet yapmak istiyoruz, Sorduğumuz sorulara cevap verirsen iyi olur. Cevap vermek istemezsen zorlamayız. Doğu Perinçek ve Halil Berktay seni örgüt yıkıcısı ve bölücü olarak suçluyor niçin?
-Partimizin elinizde görüşleri mevcut, orada yazılı.
-Peki, partinizin, Kemalizm ve Milli Mesele hakkındaki tezlerini kim yazdı?
-Bu bahse konu olan görüşleri ben yazmadım. Parti görüşüdür. Bir parti bir kişiden ibaret değildir. Aynı görüşlerin altına imza atarım. Ben de bu görüşleri paylaştığım için bu parti saflarında bir nefer olarak canla başla çalışıyorum.
-Bu sonuca nasıl vardınız? Hangi kaynaklardan yararlandınız? Mustafa Kemal dönemini faşist diktatörlük olarak değerlendiriyorsunuz!
İbrahim Kaypakkaya:
-Sadece Mustafa Kemal dönemine demiyoruz; Sürekli faşizm vardır.
-Nasıl yani?
-Bakınız ben Kürdistan’a gelmeden önce; Ordu’yu devrimci görüyordum. Kemalizm’e sempati ile bakıyordum. Ancak görüşlerim değişti. İzin verirseniz bir örnek vereyim.
-Tabi buyurun anlatın.
Fransız İşgaline Karşı Kürt Direnişi
İbrahim Kaypakkaya:
-30 Ekim 1918 yılında, Osmanlı devletiyle İtilaf devletleri (İngiltere-Fransa-İtalya) arasında Mondros Mütarekesi imzalanır. Antep bu Mütareke gereğince İngiliz emperyalizmi tarafından Aralık 1918’de işgal edilir. Antep’te M. Kemal taraftarların emperyalist güçlere karşı bir direnişi olmaz. 29 Ekim 1919’da Fransızlar Musul-Kerkük petrolleri üzerindeki haklarından, İngilizler lehine geri çekilince; Antep’ten, İngilizler de Fransızlar lehine çekilir. Antep 29 Ekim 1919’da Fransa’nın işgaline terk edilir. Antep, Fransızlar tarafından işgal edilmeden 4 Eylül 1919’da Sivas Kongresi başlar. Bu Kongre’ye hiçbir Kürt temsilci alınmaz. Ulusal haklarının Kemalistlerce gasp edildiğini fark eden Kürtler (Hacı Bedir Ağa ve Bedirhan kardeşler) Molla Memed ve Memed Said’le temas kurarak Antep’te Fransız işgal güçlerine karşı direnme kararı alırlar. Amaçları bağımsız Kürt devleti kurmaktır. Kürt direnişçiler bir müddet sonra savaştıkları Fransız askerlerinin Ermeni yurtseverleri olduklarını öğrenirler.
Aralık 1919’dan Mart 1920 yılına kadar yaklaşık 3 ay süren bu çatışma Ermeni yurtseverlerin çekilmesi ile son bulur ve Antep özgürlüğüne kavuşarak Kürt yurtseverlerin eline geçer. Tamamen, Kemalistlerin dışında gelişen bu hareket, M. Kemal’in hesaplarını bozar. Çünkü M. Kemal, Fransızlarla el altında Ankara Anlaşmasının alt yapısını oluşturmaktadır. Ve M. Kemal; Antep’e Ali Cenani ve Ali Kılıç adında iki tetikçisini gönderir. Antep’i Fransızlardan Kurtaran, yani Antep Kürt direniş hareketinin iki önderini; Memed Said (Şahin Bey) 28 Mart 1920 tarihinde, Molla Memed (Karayılan) 24 Mayıs 1920 tarihinde bu iki tetikçi tarafından tuzak kurularak arkadan kalleşçe vurularak şehit edilmişlerdir!
Sonra bu iki tetikçi; Mustafa Kemal tarafından ödüllendirilip Cumhuriyetiniz’in bakanları olmuşlardır. Ayrıca, Ali Kılıç ünlü İstiklal Mahkemelerinizin baş koparan savcısı olarak görevlendirilmiştir.
Dikkatlice dinleyen ve bu hakikat karşısında afallamış, gözleri fal taşı gibi açılmış olan Orgeneral Şükrü Olcay:
– Kimden aldın bu bilgileri? diye sordu.
İbrahim Komutana sakince yanıt vererek devam etti:
-Antep’te bir Gazi’den aldım. Ancak bu bilgileri aldığım zaman partimizin, Kemalizm hakkındaki görüşleri yazılmıştı. Bu Gazi’nin verdiği bilgiler, parti görüşümüzü doğruluyor.
Ayrıca, Antep’te bir semt var; Şimdiki ismi Türk Tepe’dir. 1960 yılına kadarki ismi Kürt Tepe’dir, Karayılan ağıtında “vurun Kürt uşağı namus günüdür!” sözü değiştirilerek, “vurun Türk uşağı” olmuştur. Antep’in Kürtçe ismi Dilok’tur vs.
Sizlerin, 7 düvele karşı verdiğiniz ulusal kurtuluş savaşı; Kürtlere, Çerkeşlere, Ermenilere, Pontuslulara ve kısmen de İngiliz emperyalistlerinin teşvikiyle Batı Anadolu’ya çıkan Yunanlılara karşı verilen toplam 40 günlük bir harekettir. İngilizlerle savaştınız mı? Fransızlarla savaştınız mı? Ya da İtalyanlarla? Ben size soruyorum; Hadi cevap verin?
Komutan yanıt vermeyince İbrahim konuşmaya devam etti:
-Kürdistan diye bir ülke vardır. Şimdi, burası yani Diyarbakır, Kürdistan’ının ta kendisidir. Sizler burada işgalci güçleri temsil ediyorsunuz.
Kürtler, bir ulustur. Ve kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahiptirler. Lozan Anlaşmasıyla Kürdistan dörde bölünmüştür. Bu bölünme başta İngiliz emperyalizmi olmak üzere, ABD ve diğer emperyalist güçlerin çıkarına hizmet etmektedir. Güney Kürdistan Kemalist faşist diktatörlük tarafından, Doğu Trakya ve İstanbul karşılığında İngiliz emperyalizmine peşkeş çekilmiştir.
Biz işçi-köylü iktidarını kurarsak, bir ulus teşkil eden Kürtleri ve diğer azınlık halkların -Laz, Çerkez, Arnavut, Ermeni, Rum ve Yahudi- halkların haklarını devrimci demokratik yasa ile güvence altına alacağız. Kürtler ayrılıp bir devlet kurmak isterlerse; zorluk çıkarmayız bu bizim temel ilke ve şiarımızdır.
Orgeneral Şükrü Olcay:
-İbrahim bu görüşler senin görüşlerindir. Hatta parti görüşlerinin hepsi senin görüşlerindir. Ben buna kalben inanıyorum. Ülkemiz için tehlikeli görüşlerdir. Bu görüşler ülkemizi yıkıma uğratır.
İbrahim:
-Evet, biliyorum; ülke bir kara parçasından ibarettir. Esas yıkmak istediğimiz sizin faşist devletinizdir. Bunu başarmak için çalışıyoruz.
-Bak şimdi elimizdesin.
-Evet, elinizde tutsağım.
-Sen Kürt değilsin, Alevi ve Türk’sün; Kürtlerden sana ne, onları sen mi kurtaracaksın?
-Hayır, partimiz önderliğindeki halk ordusu ve halk savaşı kurtaracaktır.
-Emin misin? İnanıyor musun, gerçekten?
-İnanmasam Dêrsim dağlarında işim neydi? Bu yola baş koyduk, geriye dönüşümüz yoktur.
Sinirlenen Orgeneral Şükrü Olcay şöyle köpürdü:
-Bana Haymanalı[1] derler; sen o yolun sonunu göremeyeceksin!
-Size ben de Çorumluyum diyesim geliyor. Bütün samimiyetimle bir daha söylüyorum. Bu yola baş koydum. Başımı alabilirsiniz. Fakat partim ve yoldaşlarım, iktidarınızı yerle bir edecektir. Sizden ve sizleri buraya gönderenlerden korkmuyorum. Sinirlenmenize gerek yok. Ben sizler tarafından tutsak alınan bir komünistim. Savaş kurallarına uymanız lazım.
-Güldürme beni İbrahim.
Hepsi birden ayağa kalktı,
Giderayak Haymanalı Komutan:
-Senin partini çökerttik, Oruçoğlu, Aslan, Taşyapan elimizde; senin örgüt lideri olduğunu söylüyorlar. Hepsi bülbül olup şakıdılar. Sen hala onları korumaya çalışıyorsun.
-Defalarca söyledim; parti ve örgüt lideri değilim, kim ya da kimler olduğunu da bilmiyorum. Bu ismini söylediğin şahıslar, benim Çapa Yüksek Öğretmen okulundan arkadaşlarım.
Gece saat 02:00’yi bulmuştu. Hepsi ayağa kalkarak İbrahim’le tokalaştılar, Haymanalı Komutan İbrahim’e dönerek:
-Kendine yazık ediyorsun, dedi.
Devamla:
-İbrahim, ekstra bir şey isterse alın. Meyve, yemiş, dedi ve gittiler.
Ben, ere seslenerek tuvalete gideceğimi söyledim.
-Nöbetçin gelsin ona söylersin, dedi.
Saat gece üç olmuştu, kadrolu nöbetçimiz Hüseyin Aksoy geldi, tuvalete gideceğimi söyledim.
-Kapıyı açar mısın? dedim.
-Beni mi bekledin, dedi ve kapıyı açtı.
Tuvalet dönüşü nöbetçiye:
-İbrahim’le görüşebilir miyim? diye sordum.
Ama görüştürmedi. 50 TL. rüşvet teklif ettim kabul etmedi.
-Peki, aralarında, Haymanalı biri vardı, kim o? diye sordum.
-En büyük komutan, dedi.
10 Mayıs sabahleyin nöbet değişimi oldu ve Paşa geldi.
-Paşa, akşam İbrahim’in hücresine biri resmi kıyafetli olmak üzere beş kişi geldi; ikisi erdi, bayağı tartıştılar İbrahim’le. Aralarında Haymanalı biri var, tehditkâr konuştu sivil ve şapkalıydı, dedim
-Bilmem ama galiba sen tahliye olacaksın, dedi.
Hiç sevinmedim yaşamımın en büyük acısını duymaya başladım. Gözyaşlarımı tutamadım, kahvaltıda yapamadım, çünkü lokma boğazımdan geçmiyordu.
Paşa:
-Gel, dedi. Al şu sigarayı, İbrahim’le kahvaltını yap, yarın gidebilirsin. Ben büyük kapıda bekleyeceğim. Sesimi duyarsan hücrene git ve kapıyı iyice içeri doğru çek.
Anlaştık. İbrahim’in hücresine geçtim:
-İbrahim dedim, akşam çok güzel konuştun: Tebrik ederim. Paşanın dediği doğruysa yarın (11 Mayıs 1973) tahliye olacağım. Ama inan sevinemiyorum. Senden ayrılacağım diye üzülüyorum. Keşke tutuklasalardı beni, Akşam polemiğe girdiğin şapkalı adamdan korktum. Seni tehdit etti, korkuyorum, dedim.
İbrahim:
-Bana bir şey yapamazlar, büyük hapishanede kalan arkadaşlar benim burada olduğumu biliyorlar. Beni vermezler, dedi.
Ben de:
-Gündüz götürmezler seni, gece götürürler kimse farkına varamaz dedim. Paşa gece nöbetçi olsa haber verebilir, ama Hüseyin tehlikeli, dedim.
Son gece, İbrahim; Ali Mercan’a vermem için şifreli bir mektup yazmış[2]. Antep’te eski öğretmen okulu karşısında Foto Nitelik’te resim çektirmiş.[3] Resimleri almamı söyledi. Ailesinin Ankara, NATO yolunda ikamet ettiğini, Çorumlu bir bakkala (ismini de söylemişti. şimdi hatırlayamıyorum.) sorarsam gösterebileceğini söyledi. Yalnız dikkat dedi, ev gözetim altında bulunabilir dedi.
İbrahim:
– Ayrıca senden 42 numara ayakkabı ve bir takım elbise istiyorum, babanla adaşız alır, dedi gülümseyerek.
Cebimde 55 TL vardı. Hepsini kendisine verdim. 5 TL’yi bana geri verdi, yolda lazım olur, dedi.
-Beklenildiği gibi 11 Mayıs 1973 (Cuma olabilir) günü saat üç sularında tahliye oldum. Sarılarak vedalaştık.
Antep’te Komünist lakaplı terzi Kahraman Sakar amcanın yanına gittim, Küçük Mustafa’ya[4] takım elbise yapacağız dedim. Başım üstüne dedi.
Ancak 29 Mayıs günü Kaypakkaya yoldaşın katledildiğini duydum. Meğerse ben cezaevinden çıktıktan bir hafta sonra 18 Mayıs 1973 günü İbrahim’i katledip parçalara bölerek öldürmüşler! Aldığım kumaş öylece elimde kaldı.
Aynı gün fotoğrafçıya gittim:
-Dayım sizde fotoğraf çektirmiş ama alamamış.
-Ne zaman çektirmiş, dedi.
Ben de:
-1972‘de dedim.
-Yahu evlat dedi, ben şimdi bu fotoğrafların hangisine bakayım, zaten gözlerim iyi görmüyor, dedi.
Ben de:
-Amca sen yorulma ver ben bakayım, dedim.
Ve bütün resimlerin negatiflerine tek tek bakarak buldum.
-İşte dayım, dedim. Ve fotoğrafları çektirerek İstanbul’a geldim.
Kaypakkaya’nın resimlerinden TKP/ ML Davası avukatlarından İ. Hakkı Altan’a, Cumhuriyet Gazetesinden Şükran Ketenci’ye ve yine dava avukatlarından Zehra Köksal, ayrıca Avukat Gülçin Çaylıgil’e verdim. Burada şunu itiraf edeyim ki; İsmail Hakkı Altan ve Sayın Şükran Ketenci benimle ilgilendi. Hatta kendini koru takip altında olabilirsin diye beni uyardılar.
Şifreli mektubu Ali Mercan’a veremedik, çünkü bulamadık. Daha sonra mektubu, Yaşar (Bıdırık Apo) Deniz’e[5] verdim. Ve Antep’e döndüm. Ancak kısa bir süre sonra Antep’te barınamayacağımı anlayarak tekrar İstanbul’a döndüm. Tahliye olduğum halde mahkemeye bilinçli olarak çıkarılmadım. Avukat İsmail Hakkı Altan vasıtasıyla, Sıkıyönetim askeri savcılığına dilekçe verdim.
Dilekçemde Kaypakkaya’nın intihar etmediğini, kurşuna dizilerek öldürüldüğünü belirterek şahitlik yapacağımı yazdım. Ama mahkemeye çıkarılmadım. Hala kurşuna dizilerek katledildiğini düşünüyorum. Çünkü ayakları kesilmiş boynunda ve başında biri kurşun yarası olmak üzere 49 yara olan bir insanı işkenceyle öldürmeği aklım ve vicdanım almıyor. Kaypakkaya’nın vücudunun parça parça edilmesinin nedeni kurşun yaralarını ve gerçekçi düşüncelerini ortadan kaldırmaya yönelik bir devlet operasyon olarak görüyorum. Onu, gözlerimin önünde tehdit eden ve NATO-Kontrgerillasına çalışan Haymanalı Komutan tarafından kalleşçe vurulup öldürüldüğünü tahmin ediyorum.

TKP/ML’nin, Halkın Gücü-Halkın Birliği olarak ayrışmasından kısa bir süre önce, daha önce tanımadığım ve bir daha hiç görmediğim bir partili bana Kaypakkaya ile ilgili tutukevi anılarını yazmamı ve kısa bir süre sonra gelip alacağını söyledi. 70 (yetmiş) sayfa civarında anı yazı yazarak verdim. Daha sonra bu anılardan bir sayfa kadarı Nihat Behram’ın “Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit.”[6] adlı kitabında yayınlandığını gördüm. Yani yazıp verdiğim anılar sansürlenmişti açıkçası.
Günümüz Türkiye’sinde gençler Che, Mahir ve Deniz’in tişörtleriyle gezerken; Kaypakkaya’nın adını anmak suç oluyor. T.C devleti; İbrahim’den ve İbrahim yalan katılmamış sade hakikatçı düşüncelerinden korkuyor. Cenazesini alıp gözden ırak bir köye götürülüp devlet terörü estirerek gömmek ve başına bir jandarma karakolu kurmak, bu korkunun kabulünden başka bir şey değildir.
İbrahim Kaypakkaya’nın kurduğu ve yönettiği TKP/ML’nin merkez komitesi, Kaypakkaya hariç hepsi yaşıyor. Ali Taşyapan, M. Oruçoğlu, Almanyalı Kadir, A. C. Somel, Aslan Kılıç ve Ali Mercan; Taşyapan, M. Oruçoğlu, Almanyalı Kadir, A. C . Somel, Aslan Kılıç Ali Mercan. Taşyapan ve M. Oruçoğlu hariç diğerleri de korkuyor.
Diyarbakır cezaevinde Yüzbaşı Yaşar Değerli, İbrahim Kaypakkaya’ya aynen şöyle demişti:
“Sen bir sürünün çobanısın. Çoban ölürse sürüyü kurt kapar.” bu Merkez Komitesi, ne yazık ki,
Yaşar Değerli’nin yukardaki tespitini doğrulamıştı.
Ben yakalandığımda Ali Mercan, Cafer Şen ve Aziz Vatan Antep’teydi. Benden önce yakalanan arkadaşlar çözülmüş, her şey bende odaklanmıştı. Ben o zaman CHP gençlik kolları ve Antep Dev-Genç üyesiydim. Antep’te arkadaşlar tarafından üzerime verilen bütün ifadeleri ve suçlamaları kabul ettim. Amacım zaman kazanıp, Ali Mercan, Cafer Şen ve Aziz Vatan’ın Antep’ten uzaklaşmalarını sağlamaktı. Düşündüğüm gibi oldu. Ve arkadaşlar yakalanmadan Antep’ten uzaklaştılar.
Hesaplarını bozan, yalanlarını ortaya çıkaran İbrahim Kaypakkaya’nın, T.C. ve Kemalistler tarafından yok sayılmasını anlıyorum, doğrudur. Buna itirazım olamaz. Ama 38 yıldır; kendilerini Marksist/Leninist gören hareketlerin Kaypakkaya’yı yok saymaları anlaşılır gibi değildir!
Onu tanımak ve tanıtmak istiyorsanız; başta Antep, Maraş, Malatya, Adıyaman, Siverek ve Dêrsim halkına soracaksınız! Onların anlatımları abartısız, samimi ve doğrudur. Kürecik, Darende, Elbistan, Andırın, Pazarcık, Afşin, Besni, Akçadağ, Doğanşehir, Sürgü ve Erkenek halkına soracaksınız. Mesela Kürecikten ozan Haydar Erdoğan ve Çoban Tomo‘dan başlayalım, sonra Malatya’nın ve Antep’in hamallarını dolaşın. Bu uyarıyı yapmamın nedeni; Son iki yıldır Kaypakkaya’yı hiç tanımayan bazı şahısların benim yanımda dahi, benden dinledikleri, İbrahim’le ilgili yaşanmışlıkları bana anlatmalarıdır. Antep’te bir deyim vardır. “Karşıyaka’da bir yalan söyledim, Keçehane yokuşunda kendi yalanıma inandım” yani beş kilometre sonra.
Yazan: Hasan Zengin
Notlar:
[1]. Haymanalı, Orgeneral Şükrü Olcay. İkinci Ordu Komutanlığından emekli olmuştur.
[2]. Ali Mercan benim de olduğum bir toplantıda (Yeşilova Halkevinde, toplantıda Zabit İltemur ve Müslim Çelik de vardı.) samimiyetten uzak bir özeleştiri yaparak ve ağlayarak aramızdan ayrıldı. Daha sonra Doğu Perinçek’in Almanya sorumlusu oldu. Şimdi Frankfurt’ta ikamet etmektedir.
[3]. Fotoğrafçının oğlu Ali şu an baba mesleğini sürdürüyor. Foto dükkanını Antep’te Şirinnar Radyo evinin oraya taşıdı. On yıl kadar önce ordaydı.
[4]. Küçük Mustafa , İbrahim Kaypakkaya ‘nın Antep ve Malatya’da kullandığı kod ismidir.
[5]. Bıdırık Apo, İbrahim Kaypakkaya’nın kuryesidir. Gerçek ismi Yaşar Deniz’dir. 1979’da benim ve kardeşimin de olduğu bir düğün faşistler tarafından basıldı. Yaşar yoldaş dalağından aldığı bir kurşun yarasıyla Antep Devlet Hastahanesi’nde şehit oldu.
[6]. Önce vatan gazetesinde yayınlandı. Daha sonra kitap olarak Nihat Behram tarafından yayınlandı.











