Juni 2, 2026

Haydar Işık

Haydar-Işık-3

Ahmet Kahraman

Haydar Işık. Dersimli bir Kürt. Nazimiye’nin eski Ermeni köyü Kızılkilise’den, diyar-bucak dolaşıp yüreğini dolduran hüznü döken Ahir Zaman Dervişi misali, Kürdistan’ın, özelde ise Dersim’in trajedisini kelimelere döken bir yazar o.

Türk devleti, yerli halkları ölümcül vuruşlarla tasfiye ederek kendince ‚farklı aidiyetler sorununu‘ hal yoluna koydu. Bu yöntemle Rumlar, Ermeniler sökülüp atıldı. Böylece, olmayan hakların sorunu da olmamış oldu.

Kürtleri de 1920’den itibaren aynı yöntemle kırım ve sürgüne tabi tuttular. Kürtlere yaptıklarının adı, ‚medenileştirme hamlesi‘ idi.

 Almanya’da, Nazilerin iktidara geldiği yıl olan 1933’te Kürdistan’ın Dersim bölgesine sıra geldi. Plan-projelerden sonra 1935 yılında askeri yollar, köprüler, barınaklar inşa etmeye başladılar.

Meraklısına verdikleri cevaba göre yol ve köprüler, Türk medeniyetinin geçişi içindi. Binalar da fabrikaydı.

İki yılda altyapı hazırlıklarından sonra, 1937 baharında, tastamam 21 Mart, Kürtlerin Newroz bayramı sabahı, Dersim’in saygın liderlerinden Seyid Rıza’nın Ağdat köyündeki evi uçaklarla bombalanarak ‚Dersim’in medenileştirilmesi hamlesi‘ başlatıldı.

Hemen ardından Dersim, dağları, taşlarıyla ateş altında kaldı.

Dersim barbarlığın şenlik alanı; genç kadınlar, kızlar, savaş ganimetiydi. Ölü soyuculuk, zahmetsiz kazançtı. Kadını, erkeği, yeni doğmuş bebeği, gözünün feri kaçmış ihtiyarıyla ele geçirilen bütün insanlar, sorgulanmadan tek tek ya da topluca katlediliyor, sonra ölü soyma hücumu başlıyordu.

Kıran emri herkes içindi. Yalnızca sığınak bulup saklanabilenler kurtuluyordu.

„Ben kırım başlarken doğmuşum. Ailem, Düzgün Dağı eteğinde, köyümüze yakın ormana sığınıyor. Annem, iki yıl boyunca saklandıkları yeri daha sonra gösterdi bana. Gizlendikleri yer, Türk askerlerinin geçiş yolunu tepeden gören, sık meşelik bir tepedeydi.“

Bu bebek, kıranda yaşadıklarını hiçbir zaman hatırlamadı. Ama annesi ve öteki mazlumların anlatılarıyla yüreği kin, öfke dolu büyüdü.

„Kimse, kin ve öfkemi yadırgamasın“ diyordu. „Ben bir Kürdüm. Dersim kırımının tanığı, hem de yüreği kanayan mağduruyum. Herkesin annesi kendince değerlidir. Ben değerlimi ağlarken gördüm. Gözyaşları ile kırana uğramış halkı ve sevdiklerinin yasını tutarken.“

Tek gömlekli, yalın ayak çocuk

Onun adı, Haydar Işık. Dersimli bir Kürt. Nazimiye adıyla ilçe yapılan eski Ermeni köyü Kızılkilise’den Zarife (Zerê) ile İsmail’in oğlu, diyar-bucak dolaşıp yüreğini dolduran hüznü döken Ahir Zaman Dervişi misali, Kürdistan’ın, özelde ise Dersim’in trajedisini kelimelere döken bir yazar o.

Ailenin beş kızdan sonra doğan ilk ve son oğlan çocuğuydu. Kürt geleneksel yaşama biçiminde, ailenin erkek olarak tek varisiydi. Bu nedenle, ailenin ‚delali’si (değerli) idi.

Ama kendini bildi bileli hep yoksuldu. O da yaz, kış yalınayak…

 Pamuklu dokumadan beyaz donun üstüne giydiği bir tek gömlekle büyüdü. Bu yüzden kar kalınlığının iki metreyi aştığı kış mevsimini, zorunlu mahpuslukla, ev içinde geçirdi. Gömleği yıkandığında ‚pexirî’nin (ocak), Fransızca adıyla şöminenin karşısında çıplak oturarak kurumasını bekledi.

Yine de sayısız Dersimli çocuğa oranla şanslıydı. Köyünde (kasaba) okul vardı. İlk defa okula giderken, ‚ayakkabı‘ diye çarığa sahip oldu.

İlkokuldan sonra sınavla Akçadağ Yatılı Öğretmen Okulu’na devam hakkını kazanınca ilk defa potine (kösele ayakkabı) giydi, ayağına.

Kürt kimliği

Çocukluk ve gençliğinin geliştiği yıllar, Kürdistan’ın asker postalı ile namlu arasında sıkıştırıldığı korku süreciydi. Kürdün kimliği, dili, kültürü yasak, adı yoktu.

Çocuk Haydar Işık’a göre, bu dönemde „Tırk“ ya da „Tırko“ dedikleri Türkler, insanlardan farklı giyinen, yine farklı olarak omuzda tüfek ortalıkta dolaşıp karşılaştıkları insanlara eziyet eden, gasp yapan, haraç toplayan yaratıklardı. Annesinin söylemiyle katil…

Bir de kasabada gördüğü sivil „Tırk“ vardı. Onlar insandı.

Fakat daha sonra duyguları ve düşünceleri değişecekti. Askeri ve siviliyle Türkler, bir bütün olarak, katil değillerdi. İçlerinde insan olanlar da vardı. Katil yaratan, devletin ırkçı ideolojisiydi…

Koca Kürt

O kör karanlık yıllarda, çevresindeki herkes gibi Alevi’ydi. Dersim’in başına gelenleri de buna bağlıyordu. Fakat daha sonra kazın ayağı gerçeği kendini gösterecekti. Dersim, kimliği nedeniyle kırıma uğramıştı.

Alevilik inanç ama Kürt kimliği onların teniydi. Bu bilinç, hayatının dönüşümüydü.

Onu gazete yazılarıyla tanıdım. Sonra erişebildiğim kitaplarını okudum. Dersimli Memik Ağa, Sultan Selahaddin, Abdal Han ve daha sonra gelecek olan Arevik, Dersimli Xecê’nin Kefareti romanlarının yazarıydı o.

İlk defa Frankfurt Kitap Fuarı’nda uzaktan gördüm. Sonra tanıştık. İlk merhabadan sonra kırk yıllık dost gibi kaynaştığımı hatırlıyorum.

 Dersim’den giderek Kürt ve Kürdistan’a sevdalıydı. Herkesin Kürdistan’ı kendine, dikeni bile gül sayılan onun Kürdistanı da kusursuzluğuyla kendinceydi.

„Halkıma karşı, kendini borçlu hissediyordum, borcumu ödemek için yazmaya başladım“ diyen…

Kürdistan söz konusu ise sözünü esirgemeyen, doğrularını eğip bükmeden söyleyen, o nedenle kimilerine hoş görünmeyen bu ‚Koca Kürt’ün en büyük hayali, özgür Kürdistan’dı. Ancak bağımsız Kürdistan’ı görmese de yoldaki hızlı koşusunu görmekten mutluydu. Dersim Soykırımı nedeniyle Türk devletini dünya yargısının önüne çekmek, ikinci rüyasıydı. Lahey’deki (Den Haag) Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne dilekçe verildiği gün yanındaydım. Kanatları olsa sevinçten uçacak kadar mutluydu…

Alevilik, ona aileden mirastı. Ancak hizmet söz konusu ise Kürdistan’da yaşayan bütün inançlar onundu.

 Örneğin Türklerin camiine giden Kürtler, namazdan sonra Türk din memurundan ‚vaaz‘ adıyla hakaret, aşağılama, iftira dinliyor diye Münih’te cami açılışına öncülük etmiş, Dersim’de 20 kadının çalışacağı bir fırın yaptırırken, Güney Kürdistan’da da iki tane okul inşa etmişti. En son kampanyası, Kobanê’de okuldu…

Ben öfkeli olmayayım da…

O, 2016 Mayısı’ndan beri ağır bir hastalık geçiriyordu. Yaklaşık iki ay önce yazar Orhan Çelik ve Kürt folklor araştırmacısı da olan iş adamı İbrahim Şahin’le onu ziyarete giderken, onunla uzun bir röportaja oturmayı tasarlamıştım. Fakat halsiz görünüyordu. Yormak istemedim. Söyleşiyi sınırlı tutmaya karar verdim.

Ancak hayatımda ilk defa tasarladığım yazıya elim gitmedi. Sanki vedaymış gibi elim geri çekildi. Söyleşinin yazıya dönüşümü sürüncemede kaldı.

Ben bu satırları yazarken Haydar Işık, hastanede büyük bir ameliyat daha geçirmişti. Doktorlar durumunun iyiye gittiğini söylüyordu.

Benim sorduğum, onun söylediklerini okuyalım:

Türk rejimi söz konusu olunca hep öfkelisiniz.

Ben öfkeli olmayayım da…

Neden?

Çünkü 1920’lerden beri Kürdistan’da hayat, ölüm, sürgün, yıkım ve yangınlar sapağında şekillenir. O nedenle her Kürt daha doğarken, yüreği öfke dolu ve isyancıdır. Ayrıca ben Dersimliyim. Soykırımın hem mağduru hem de tanığıyım. Hayatımın ilk iki senesi ailemle ormanda saklanarak geçti. O şartları hatırlamıyorum. Ama zulmün dayanılmaz acılarını dinleyerek büyüdüm. Yolda, dağda, evde, işte, nerede olursa olsun iki-üç kişi bir araya geldiğinde konuşulan tek konu kırımımızdı. Kış aylarında köyün kadınları bir evde toplandıklarında annem, beni de yanında götürürdü. Bazen ağıdımsı bir avazla ses sese ağlamaya başladıklarını görünce şaşakalırdım. Acaba bir yerleri mi sızlıyor ya da acıktılar mı diye düşünürdüm. Çünkü çocuk aklıma göre insanlar sadece acıktıklarında ya da bir yerlerinde acı, sızı hissettiklerinde ağlıyorlardı. Kırılanları andıklarını sonra kavradım. 

Gözyaşı, bir kuşağın acılarını yenilere aktarmaydı, bir bakıma…

Evet, Türklerin zulmünü anlatma yöntemiydi. Askerler ölümün kendisiydi. Biz çocuklar, oyun oynayacağımıza yolları gözler, askerlerin gelişini köye haber verir, sonra saklanmak için primatlar (maymun) gibi dağlara koşardık. O arada genç erkekler ortalıktan çekilip saklanır, kaçma imkanı bulamayan kadınlar, genç kızlar, tecavüz ve tacize karşı tedbir olarak yüzleri, ellerine çamur, is karası sürerdi.

Büyük korku…

Nefret, hatta tiksinti de büyüktü.

Mesela?

Mesela isteyen askere su verirdi insanlarımız. Ama dudaklarına götürdükleri tas, kalaydan geçirilinceye kadar asla kullanılmazdı.

Haram diye mi?

Elleri, ağızlarının değdiği her şey haramdı. Ayrıca zalim…

Ne yapıyorlardı?

Ne yapmıyorlardı ki! İnsanları dövüyor, aşağılıyor, sonra hiç utanmadan onların verdiklerini yiyor, içiyorlardı. Bir keresinde köye geldiklerinde komşumuz Hüseyin Kotak’ı sordular. Annem, Hüseyin’i bizim samanlığa, samanların altına saklamış, beni de „Kimseye bir şey söyleme“ diye tembihlemişti. Kimseye bir şey söylemedim. Askerler aramaya başladı. Samanlığa girip her tarafı süngülediler ama bulamadılar. Köyde sevinç büyüktü.

Ailenizin kıran yıllarındaki kaybı?

Yakaladıklarından kimseyi sağ bırakmadılar. Annem Alan aşiretindendir. Alanlıları neredeyse dipten yok ettiler. Annem dağda saklanırken uzaktan tanıklık ettiği bir vahşeti ağlayarak anlatıyordu. Kim olduklarını bilmedikleri bir kafileyi ormana getiriyor, insanları ağaçlara bağlayıp üstlerine benzin mi, gaz yağı mı her neyse yanıcı madde döküyor, sonra kibrit çakıyorlar. Annem bağlı insanların feryat ede ede can verdiklerini, yanan ölülerin patlayarak havaya fırladıklarını anlatıyordu. Düzgün Baba’nın eteğinde Gerê köyü var. Orada Kemal Kılıçdaroğlu’nun aşireti Kureşanlardan bir grubu kurşuna diziyorlar. Kurşuna dizilenlerden Hıdır Bilgin adında bir çocuk yaralı kurtulmuştu. Onu tanıdım. Mıç dediğimiz bir komşumuz vardı. O cezaevinde olduğu için kurtuldu ama 40 kişilik ailesini bir arada kurşuna dizdiler.

Peki kıranın sebebi gerçekten isyan mıydı?

Hayır, başkaldırı diye bir şey yoktu. Bizim taraflar (Doğu Dersim) hiçbir şey yapmamış, Seyid Rıza’ya destek de vermemişti. Katledilenler arasında devletin savaş yollarını yapan, kışlaları inşa eden pek çok işçi, taşeronlar, müteahhitler vardı. Savaş araç-gereçlerini yiyecekli kışlalara taşıyanlar, çeşitli hizmetler veren işbirlikçiler…

Yani ayrım yapmadılar…

Yapmadılar. Mesela Memik Ağa romanımda bir işbirlikçinin başına gelenleri anlatıyorum. Yine Kürdistan’ın 1960’lardaki uyanış öncülerinden olan Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın (Şıvan) amcası Hormekli Bertal Ağa da bir işbirlikçiydi. Devlet için çalışıyordu. Buna rağmen onu ve ailesinden 54 kişiyi bir arada katlettiler.

Atatürk’ün Kürtlerle dostluk tertibinden, Kürt kıyafeti içinde arabasına alıp gezdirdiği, birlikte fotoğraf çektirdiği Dersim Mebusu Diyap Ağa’nın ailesini de…

Evet, Diyap Ağa’nın ailesinden yalnızca bir kız çocuğu kurtulabildi. O da tesadüfen…

Dersim’in adını da katlederek…

70 bin kişinin katlini Tuncelilikle kapattılar. Dersim’i Tunceli yaptılar. Tuncelilik, Dersim ruhuna beton dökmektir. Tuncelilik devletçilik, Kürdü kendine düşman etmektir. Halkımızı Alevi, Sünni diye ayırarak da birbirine düşman etmeye çalıştılar.

Ama kırana çıkarken, ayrım yamadılar.

Şüphesiz. Dersim inancıyla Alevi ama kırım Kürtlük üstüne seferdi. Nitekim soykırıma gerekçe yapılan bütün raporlarda, „Önlem alınmazsa bunlar Erzincan’ı Kürtleştirecek“ deniyor. Bu ırkçı güdüyle kırıma giriştiler. Ben de adım adım ırkçılığı yaşayarak kimliğimi algıladım. İlk okul dördüncü sınıftayken, Ispartalı öğretmen Sabahattin Ataöz’ün falakasını yaşayarak. Ama en çok zoruma giden, sopacının Kürt olmasıydı. Akçadağ Öğretmen Okulu’nda ise Niğdeli öğretmen Hüseyin Arısoy’un yumruğu ile burnum kırıldı.

Bu olaylardan sonra mı sizde Kürtlük bilinci yerleşti?

Dersimlilik nedeniyle zaten bir öfke vardı ama itiraf etmeliyim ki Kürt kimliğimi keşfetmem Sait Kırmızıtoprak’ın sayesinde oldu. Doktor. Yaşça bizden büyüktü. Daha Tıp Fakültesi’nde öğrenciyken, yazın buluştuğumuzda bizimkileri toplayıp Kürt meselesini konuşuyor, tarihimizi anlatıyor, „Alevi inancından ama biz Kürdüz. Kürt olduğunuz için bizi kırdılar“ diyordu. Bu dönemde „Kürdüm“ demek yasaktı ama ben Türk baskı politikalarını sorgulamaya başlamıştım. 1961’de Dersim’de, Kamer Genç’in eşinin köyünde öğretmenliğe başladığımda, dağıtılmak üzere bana Mehmet Şerif Fırat’ın Doğu İlleri ve Varto Tarihi kitabını gönderdiler. Balyaları hiç açmadan imha ettim. Bana göre bu benim ilk eylemimdi. Çünkü Mehmet Şerif, Türk ırkçısı bir Kürt’tü. Kitabı da Kürtlerin aslında Türk oldukları tezini işliyordu.

Yeri gelmişken: Yıllarca Tunceli Milletvekilliği yapan Kamer Genç’in eşi dediniz de, onlar Türk müydü?

Hayır, Türk ne gezer Dersim’de. Kamer’in ailesi pek tanınmış değil ama bizim oralarda herkes bu aileyi yoksulluğuyla bilir. Karısı ise tanınmış bir ailedendir, Arelli aşiretinden. Dedesi Ali’yi 1938’de IŞİD’çilerin yaptığı gibi kafasını keserek öldürdüler. Kamer Genç kimliğini inkar etti. Kürt’tür.

Her neyse, siz Kürtlüğünüzü anlatıyordunuz…

Liceli biri de beni çok etkiledi. Bizim kasabada Mal Müdürü’ydü. Bize şiirler okuyordu. Kürtçe’nin şiir dili olduğunu ilk defa o zaman duydum. Kürtlük bilincinden sonra ikinci eylemime gelince…

Evet…

1961’de bir gün arkadaşlarımla kasabada Memurlar Kulübü dedikleri kahvehaneye gittik. Kahvehane doluydu. İlçenin kaymakam ve yargıcı da bir masada kağıt oyunu oynuyordu. Radyonun düğmesini çevirdim, Erivan radyosunun Kürtçe müzik programı çıktı. Yargıç Özdemir Akıncı, öteden bana, „Kapat onu, o yasak“ diye seslendi. „Siz“ dedim, „İstanbul radyosunu dinliyorsunuz ama sıra müziğimize gelince yasak diyorsunuz.“ Tartışma başladı. Üstüme yürüdüler. Kavga ettik. Sonra yargıç ifademi almaya kalkışınca, „Seninle kavga ettik, sen benim ifademi alamazsın“ dedim ve ifade vermedim. Ama hakkımda idari soruşturma açıldı. Bir müfettiş geldi. Türk ama vicdanlı biriydi. İfademi alırken, „Bunlar seni burada yaşatmayacaklar, en iyisi sen askere git“ deyince sözüne uyup askere gittim.

Askerlikten sonra?

Yüksek Öğretmen Okulu’nu bitirip Ankara’nın Nallıhan kasabasında ortaokul öğretmenliğine başladım. Oradan İzmir’e nakledildim. İzmir’deyken gündüz öğretmenlik, gece de öğrencilik yaparak Eczacılık Okulu’nu bitirdim. Derken 1974 yılında imtihanı kazanarak Almanya’ya öğretmen olarak gönderilme hakkını kazandım.

Ve Almanya’da aktif olarak Kürt meselesi, öyle mi?

Evet, Almanya’da aktif olarak Kürt davasıyla ilgilenmeye başladım. Bu arada 12 Eylül darbesi oldu. Beni merkeze çağırdılar. Dönmeyince hakkımda yakalama kararı çıkardılar. Yurttaşlıktan çıkardılar. 1982’de de ülkedeki bütün varlığıma el koydular. Almanya’ya iltica edip kaldım. Sonra Almanya yurttaşlığına geçtim.

Mallarınız sonra ne oldu?

Ailemden kalma ev ve bir iki parça arazi vardı Dersim’de. Satışa çıkarılırken kızım ve oğlum ihaleye katılıp satın aldılar.

Edebiyatla ilginiz Almanya’da mı başladı?

Evet, halkıma karşı kendimi borçlu hissediyordum. Yazı ifade tarzlarından biriydi. Yazarak borcumu ödemeye çalıştım. İlk önemli kitabım Memik Ağa idi. Sonrası geldi.

Dönüp geriye baktığınızda Kürdistan mücadelesinin geldiği aşama için ne dersiniz?

Bir zamanlar adımız yoktu. Kürdüm demek yasaktı. Halkımız sindirilmişti. Bugün Kürt kimliğini bayraklaştıran kalabalıklar meydanlara sığmıyor. Kürtler kendi ordularına, kurumlarına sahipler. Yerel yönetimde iktidardalar. Bütün dünyada Kürt varlığı yankılanıyor.

Siz 37 yıl sonra ülkenize gidebildiniz…

Babam değil ama annem, uzunca yaşadı sayılır. İkisinin de cenazesine gidemedim. 37 yıl sonra 2015 yılı baharında gidip mezarlarını ziyaret edebildim.

* Bu röportaj, ilk olarak 19 Ağustos 2016’da Özgür Politika’da yayınlandı.

* Yazar Haydar Işık, altı yıldır kanser tedavisi görüyordu. 84 yaşında Münih’teki evinde 17 Aralık 2021’de yaşamını yitirdi.

AHMET KAHRAMAN

Yayın Tarihi: 24/07/2025

Dersimliler ve Asker

Haydar Işık Yazdı:

“Berlin Eyaleti Parlamentosu Başkanı Sayın Walter Momper,

Sayın Milletvekili Giyasettin Sayan,

Saygıdeğer Bayanlar ve Baylar,

Arkadaşlar, yetmiş dört sene Dêrsimliler uyudular; kış uykusuna yattılar. Kimse Dêrsim katliamından bahsetmiyordu. Ya solcu diye bahsediyorlardı kendilerinden ya da Alevi diye. Bu fırsatı biz ilk defa üç sene önce, 2008’de Brüksel’de düzenlediğimiz Dêrsim konferansıyla dile getirdik. Türkiye, 2008 yılında yaptığımız konferansa uluslararası büyük bir baskı uyguladı. Bu konferansın yapılmaması için bütün dış temsilciliklerini, konsolosluklarını, dış lobiciliğini yapan örgütleri harekete geçirdiler. O dönemdeki Dış İşleri bakanı Ali Babacan bizzat kendisi konferansın yapılmaması için özel olarak Brüksel’e gelmişti. Ama o bile konferansın yapılması önünde engel olamadı. Türkiye, neden 70 yıl sonra bile Dêrsim’de yapılan katliamın Avrupa kamuoyunun öğrenmesini istemiyordu? Elbette Hitler faşizmi gibi işlediği insanlık suçlarının kimseler tarafından duyulmasını istemiyordu. Biz o konferansı Avrupa sosyalistlerin de yardımı ile başarıyla gerçekleştirdik. Ondan sonraki yıl, yani 2009 yılında biz bu konferansları Dêrsim’de yapılan katliamları, Dêrsim’in kültürü, dili ve tarihi hakkında bilgilendirme amacıyla yaptık.

Değerli arkadaşlar, 1948 yılında Birleşmiş Miletler tarafından kabul edilen Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Komisyonu’na göre “Kasıtlı olarak ulusal, etnik, ırkı ve dinsel bir grubun tamamen veya kısmi olarak tahrip etmek” diye tanımlanıyor.

Şimdi bu tanımlamayı göz önünde tutarak Türk devletin Dêrsim’de yaptığı soykırıma gelelim…

Soykırımdan önce Dêrsim’de yaşayan Kürt halkı yalnız Kürtçe konuşuyordu. Kürtçenin Kırmançki ve Kurmanci lehçeleri konuşuluyordu. Dêrsim Kürt halkı; Kürt Aleviliği (Zerdüşt) denen Kızılbaş dini inanca sahipti. Ayrıca Dêrsim Kürtleri tarih boyunca, hatta 600 yıllık Osmanlı devlet ordusunun o topraklara girmesine izin vermedi. Osmanlı ordusuna karşı otonom bir duruş sergilemiş; yabancı askerin oraya girmesine hep engel olmuştu. Yani Dêrsim 1930’lara kadar özerk bir bölgeydi. Her zaman özerkliğini korumuştu. Otonom bir yapı vardı.

O otonom yapı, 1937-1938 yılından sonra, soykırımla tümden ortadan kaldırıldı. Türkiye, bu katliamdan bir yıl önce Dêrsim’in ismini birden Tunceli yapmıştı. Katliamdan sonra, Kürtleri kendi geçmiş kültüründen uzaklaştırmak için Kürdistan’da her şeyi değiştirdi. Bütün Kürtçe coğrafi isimler Türkçeleştirildi. Aileme Türkçe Işık soyadını, memleketim Dêrsim’e ise tunç-eli anlamına gelen Tunceli adını verdiler. Hepimizin adı Türkleştirildi. Dağlarımız, ovalarımız köylerimiz, şehirlerimiz ve nehirlerimizin isimleri, Kızılderililerin ülkesini işgal edenler gibi değiştirerek Türkçeleştirildi. Ben bugün Dêrsim ve Nazımiye’deki köylerimizin Kürtçe isimlerini biliyorum, ama Türkçe isimlerini bilmiyorum. Böylece Türk devleti, Kürtlerin geçmişle gelecek arasındaki köprü bağlarını yıkmış oldu. Bize uygulanan fiziksel soykırımla birlikte siyasal, kültürel, sosyal, ekonomik soykırımlar ve asimilasyon politikalarıyla dağıtılmış bir halk durumuna getirdi.

Yetmiş dört yıl boyunca kendi katliamlarını, soykırımlarını halka ‘eşkıyayı temizledik’ yalanlarıyla hoş gösteren Türk basını ve medyasıyla Türkiye ve Avrupa kamuoyu uyutuldu. Suç ve Ceza’landırılması gerekenlerin, kendi insanlık suçlarını gizledikleri Dêrsim, Zilan, Ağrı katliamları gibi Kürt halkına sürekli uyguladıkları soykırımları biz tartışamadık.

İzninizle ben içinizde Dêrsim katliamından kurtulmuş biri olarak size hitap etmek istiyorum. Eğer bu Dêrsimli Seyid Rıza gibi vicdan sahibi bir insan ise çünkü Seyid Rıza da “Ben vicdan sahibi biri olarak halkımın bağımsızlığı için, halkımın mutluluğu için uğraştım.” diyordu. Siz de veya herhangi bir Dêrsimli vicdan sahibi iseniz, bu tür konferanslara maddi ve manevi katkı sunarsınız. Bu kapitalist sistemde parasız hiçbir şey yürümez, bunları da bilin. Kalkıp burada nutuklar atabilirsiniz, iş eyleme döndüğü zaman bir de bakıyorsunuz bu insanlar hiçbir şey yapmıyorlar. Bakıyorsunuz Dêrsim’in soykırım Kemalist partisi CHP’nin de yer alan Kemal Kılıçdaroğlu, Kamer Genç, Hüseyin Aygün gibi düşmanla işbirliği içinde, katillerine âşık olmuşlar! Bu kimliğine, kökenine küfreden, katiline âşık olan kahredici zayıflığımızdan sıyrılalım.

Türkiye homojen bir yapıyı oluşturmak için, Birinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde sırasıyla Ermeni, Süryani ve Kürt halkına soykırım uyguladı. Önce Ermeniler, Süryaniler soykırımdan geçirildi. Bu soykırımdan kurtulmak için Dêrsim Kürtlerine sığınan pek çok Ermeni’yi, Türk yetkilileri Dêrsimlilerden geri teslim etmelerini istedi. Ama Dêrsimliler kendilerine sığınanları bıçağın altına sürmeyip ölümden kurtardı. Bir bu nedenden, bir de Selçuklu ve Osmanlı Sünni-İslam geleneğini devralan Türk milliyetçileri, Zerdüşt öğreti geleneğini sürdüren Dêrsimlileri düşman gördü ve hep intikam almayı düşündü.

Türkiye’de Hristiyan halklar bitirildikten sonra, kanla yaratılan devlet ideolojisi “tek halk, tek ulus, tek devlet, tek dil, tek din-Hanefi mezhebi” harmonisine uymayan sadece Kürtler kalmıştı. Bu nedenle Mehmet Bayrak arkadaşın da anlattığı gibi 1925’te Şark Islahat Planı ve çıkartılarak Kürdistan’da zorla Türkleştirme işine girişildi. Kürtlerin buna karşı yer yer yükselen kimlik, anadil ve kültür talepleri, Kemalist hükümet tarafından askeri zorbalıkla bastırılınca, girmedikleri son yer Dêrsim kalmıştı.

14 Haziran 1934 tarihinde TBMM’de çıkarılan 2510 sayılı İskân Kanunu ile Kürtler kendi ülkeleri olan Kürdistan bölgesinden faşizan baskılarla çıkarılıp başka bölgelere yerleştirilmeye tabi tutuldu. Zaten Dêrsim katliamdan sonra, soykırımdan arta kalanları başka bölgelere sürgün edildi. Sürgün edilen on binlerce Kürt; eritilmek için Türkiye’nin batısında halkın yüzde onunu geçmeyecek şekilde dağıtıldı.

Türkiye, 1935 yılında Dêrsim Kanunu ile Dêrsim adını Tunceli (Tunç Eli) diye değiştirdi. Bakanlar Kurulu, 4 Mayıs 1937 tarihinde Dêrsim’in işgal edilmesi için askerlerine emir verip saldırıya geçirdi. Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından hazırlanan bu plan; Dêrsim fiziksel, kültürel, sosyal, siyasal ve ekonomik imhası hayata geçirildi.

Dêrsim halkı, Guernica’da yaşayan halk gibi faşist bomba yağmuru altına alındı. Bu sırada dünya demokratları Franco, Hitler, Mussolini rejimlerine karşı birleştiler. Guernica katliamından haberdar olan dünya demokratları, sosyalistleri, Guernica halkı ile çok iyi bir dayanışma örneği sergilediler. O dönemde bazı sosyalistler bölükler halinde Guernica halkına, İspanya halkına yardıma koştular. Hatta devrimci alaylar İspanya’ya gittiler, Franko rejimine karşı savaşmak için.

Ama Türkiye’nin arka tarafında yok edilen Dêrsim halkından kimsenin haberi olmadı. Türkiye, faşizmin gölgesinde savunmasız halka soykırım uygulayıp on birlerce insanı katletti. Türkiye kamuoyu bile Dêrsim’de yapılan bu korkunç katliamdan habersiz kaldı. Ne Türkiye kamuoyu, ne dünya kamuoyu Dêrsim’de yapılanları bilemedi. Bugün bu baskı modern metotlarla ama aynı amaca hizmet ederek sürüp gitmektedir.

Dêrsim, en son Kürt soykırımıdır demek eksiktir. Çünkü Kürt soykırımı hâlâ sürmektedir. Dêrsim’den Hakkâri, Hakkari’den Kars, Kars’tan Urfa’ya uzanan geniş coğrafyada Türk-Kontrgerillası tarafından işlenen yargısız cinayetlerin, toplum katliamlarda öldürülen binlere sivil insanın, çatışmalarda kimyasal silahlarla öldürdükleri ya da sağ yakalayıp katlettikleri gerilla cesetlerini topluca ve alelacele gömdükleri bir “Toplu Mezarlar” diyarıdır Kürdistan… Kışlalarda, karakol bahçelerinde, çöplüklerde ve derelerde soykırım dayatılan Kürt halkın cesetleri fışkırıyor. Türkiye, ordusunun yarısından fazlasını Kürdistan’da konumlandırmış, halkımız Türk-İslam faşist rejimin baskısı altında inlemektedir. Kaldı ki, anadil yasağı sürdüğü sürece etnik soykırım devam ediyor demektir.

Kemal Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen, bomba pilotu olarak Dêrsim köylerini bombaladı. Türkiye, 1937-38 yıllarında Dêrsim’de görülmemiş bir katliam yaptı. Oysa Dêrsim Kürtleri ne devlete karşı bir sorun çıkarmayı düşünmüş, ne de bir ayaklanma söz konusuydu.

Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan kamuoyuna “Devlet, Dêrsim’de 50.00 kişi katletti.” açıklamasını yaptı. Türkiye bu konuda çarptırılmış arşivlerini araştırmacılara açmaktan korktuğu ve Dêrsim Soykırımını hâlâ kapalı tuttuğu bir dönemde devletin en üst düzey sorumlusu biri olarak Başbakan Erdoğan’ın gerçekleri ifade eden bu sözleri anlamlıdır. Ancak devlet adına özür dilememesi, maksatlı ve ana muhalefet partisine karşı politik manevra söylemleri olduğu düşüncesine götürüyor insanı.

Türkiye, 70.000 Dêrsimlinin, kadın, çocuk, yaşlı, genç insanın ölümünden sorumludur. Devlet maksatlı olarak Dêrsim Kürt halkını imha ederken, orada yaşama olanaklarını da ortadan kaldırdı. Bu bir soykırım değil midir?

Türkiye herhangi bir ayırım gözetmeden Dêrsim’i bombaladı. Halkı zehirli gaz ile imha etti. Kalan halkı da sürgüne gönderdi. Böylece Dêrsim’in demografisi tamir edilemeyecek şekilde bozuldu. Dêrsim Kürtleri başlı başına etnik ve dinsel bir grup iken, bu özelliklerini daha sonra koruyamadı.

Burada acilen sorulması gereken bir soru; Türkiye neden 70.000 bin Kürdü katletti olmalıdır. Kaldı ki Dêrsim’de imha edilen insan sayısını, Kürtler daha yüksek dile getirmekte, 80.000 ya da 90.000 bin olarak ifade etmektedirler.

Soykırım esnasında Malatya Emniyet Müdürü olan ve Seyid Rıza’yı idam eden eski Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil bir röportajında şöyle demektedir:

“Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden, bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dêrsim Kürtlerini kestiler.”

Dêrsim’de Auschwitz gibi endüstriyel olmamakla beraber, mağaralara sığınan insanlara karşı kullanılan zehirli gaz nedeniyle kitlesel katliam yapıldığı açıkça ortaya çıkmıştır.

Yahudi asıllı büyük tiyatro adamı George Tabori, 5 Ocak 2000 yılında Süddeutsche gazetesine şöyle konuşuyordu:

“Ben Holocaustu bir defaya mahsus olarak görmedim. Kürtlere de benzeri uygulandı.”

Evet, biz Kürtler, SHOA’ya benzeyen bu hareket tarzına TERTELE deriz: “Tertele Dêrsim”

Burada izninizle bir anımı anlatmak istiyorum. Annem anlatmıştı:

“Türk askeri şurada vadide odun topladı, sonra kütüklere bağladıkları Kürtlerin üzerine benzin dökerek yaktılar. Ben seninle aylarca ormanda saklandım. Asker duymasın diye seni sürekli emziriyordum.”

Sonradan bu Kutsal Dağ Düzgün’ün eteklerinde insan kemiklerinden harmanlar olduğunu bizzat gördüm. Çocukluğumda yaylada bolca insan kemiklerini toplayıp toprağa gömdüğümüzü hatırlıyorum: Evet, köyümüzün yaylası Düzgün Dağı’nın etekleri, insan kemikleri yatağıydı. Yaz boyu insan kemiklerini toplar, toprağa gömerdik.

Necip Fazıl Kısakürek şöyle yazar:

“Bu trajedi en aşağı 50.000 Müslüman’ın kanına ve canına neden oldu.(…) Yusuf Cemil’in köyünden 200 kadın ve çocuk öldürülmüş ve bunların cesetleri buğday sapları üzerinde yakılmıştır. Öldürülenler arasında, Elazığ’da askerliğini yapan ve o sırada izinli olarak köyünde bulunan Rüstem adında biri vardır. Bu zavallı, mezun olduğunu ve isterlerse hüviyet ve izin kâğıdını da gösterebileceğini söylediği halde derdini dinletemiyor ve dört çocuğu ile seksenlik anası arasında, onlarla beraber kurşunlanıyor. (…) Bu arada, Hozat’ın Zımbık köyünde William Shakespeare hayaline bile taş çıkartacak bir vaka cereyan etmektedir. Erkekleri tamamıyla doğranmış olan köyün 100 kadar kadın ve çocuğu, sivri uçlu aletle (Süngü) öldürülüyor. Öldürülen kadınlar arasında biri, doğurmak üzere gebedir. Bu kadının karnına giren sivri uçlu alet, bağırsaklarını yere döküyor, rahmini parçalıyor ve kendisini öldürüyor. Tehlike geçtikten sonra gizlendikleri yerden çıkan birkaç kadın, ölüleri gözden geçirirken, bu kadının rahminden düşen çocuğun sağ olduğunu dehşetler içinde görüyorlar. Muazzam bir kader cilvesi olarak yaşamaya devam eden çocuğu alıyorlar, emzirip büyütüyorlar ve ona Besi adını koyuyorlar. Bu kız bugün hâlâ aynı köyde hayattadır. Sivri uçlu alet annesinin karnına girip rahmini deldiği zaman da onun topukçuğunda bir yara açmıştır ve kız hâlâ o yarayı topuğunda taşımaktadır.”

Bu korkunç katliamı her hangi bir gizliliğe meydan vermeden anlatan, 50.000 yakılan, kömürleşen cesetten bahseden Necip Fazıl Kısakürek, ne bir Kürt ve ne de Alevidir. O, bugünkü politik İslam’ın öncülerinden Erdoğan’ın ustasıdır.

Başarılı Türk subayları yanlarında en güzelinden binlerce Kürt kızı götürdüler. Son yıllarda bazılarının kaderi açıklanmış olsa bile, diğerleri hakkında bilgi sahibi değiliz.

Türkiye, Dêrsim’de uyguladığı Jenosit’in ardından, güçlü bir tarzda Ethnozid’i hayata geçirerek etnik temizlik yaptı.

Türk ordusu, 1938’de sınır tanımayan bir vahşi soykırımla Dêrsim üzerinden silindir gibi geçtikten, on binlerce insanımızı katledip, on binlercesini zorla Batı Anadolu’ya sürdükten sonra, çok sayıdaki kışlalarını değiştirip okul haline getirdi. Osmanlının Yeniçeri askeri okullarını andıran Yatılı Bölge Okulları’na, memurların köylerden gelişigüzel topladıkları Kürt çocukları dolduruldu; Türkleştirme denen yeni devşirme bir eğitimle iyi birer Türk olarak eğitildiler.

Dedesi, babası Dêrsim katliamında öldürülen bazı çocuklar; oldukça başarılı eğitimden geçirildikten sonra iyi birer devşirme Türk yapıldılar ki devlet bunları kendi amaçları doğrultusunda yine Kürtlere karşı kullansın diye.

Öylesine ki bizi köklerimizden, tarihimizden uzaklaştırıp asimilasyon politikasıyla bir kazanın içine attılar… Bizim oralarda eskiden kök boya yapılırdı. Böyle büyük bir kazanın içine beyaz yün atılır; içinden kırmızı, sarı, yeşil renk çıkardı. İşte bizi de böyle hokus pokus diyerek attıkları asimilasyon kazanın içinden çıkardılar. İnsanın; geçmiş tarihi, kültürü, dili ve günlük hayatta çocuğun anadiliyle eğitimi, düğün, ölüm, doğum, toplumsal bayramlar gibi kişisel yaşamın önemli anlarında yapılan dinsel ritüeller kişinin kimliğini oluşturur. Kişi bu kimliğiyle vardır. Eğer siz, binlerce yıl insan toplumun oluşturduğu o kişiliği insandan alırsanız, o hiçleşir.

Zaten Türkiye, insanı hiçleştirmek için asimilasyon politikasını uyguluyor. Ki ben şunu iyi hatırlıyorum; yedi yaşında okula başladığımda tek kelime Türkçe bilmiyordum. O güne kadar annemle Kürtçe konuşuyordum. Ancak yedi yaşıma geldiğimde, zorunlu olarak baskıcı dili, sömürgeci dili öğrendim. Sömürgeci dilini devşirme okullarında öğrenirken, annemin dili bir toplumun, bir insanın dili değilmiş hissine kapıldım. Çünkü pratikte annemin dili ile bana ne ağlamak, ne gülmek izini veriliyordu; konuşmak ise, zaten yasaklanmıştı.

Eğer bugün Kürtçe yaşıyorsa, bunu Kürt anaların yiğit vefalı duruşuna borçluyuz. Okullara ve askere alınan gençler asimile olup otosansür yaparak Kürtçe konuşmazken, Kürt kadınları şunu diyordu: “Bizim dilimiz ve binlerce yıllık Zerdüşt öğreti, kültür ve inancımız kutsaldır. Atalarımızın bize mirasıdır.” Türk ve İslamlaştırılmamış Kürt kadını erkeğinin yanında hep aynı haklara eşitti, toplumun demokratikleşme çabasında hep vardı ve var olacaktır… Siz paklayın 1400 yıllık İslam’ın katliamlarla birlikte yürütülen asimilasyonla yer yer onu binlerce yıl gerilere götürüp taşladığını, yere gömdüğünü. Böyle bir şey görürseniz iki kadını bir erkeğe eşit gören ilkel Arabizm kültürün etkisine girmiş, kafası İslam’la çoraklaştırılmış zavallı bir kadını görün… Bunun binlerce yıllık erdemli Zerdüşt öğretisi ve inancıyla bir ilişkisi yoktur.

Bu Kürtlük Almanya’da da peşimi bırakmadı. 27 senedir Alman vatandaşıyım. Birçok defalar Kürt olduğum için kapım kırılarak evim arandı. Türkiye’nin ısmarlama dosyalarıyla Mahkemeye verildim. Ama her seferinde hukuka saygılı Alman yargıçlar bana yapılan haksızlıkları mahkeme kapısından geri çevirdiler. Çünkü onlar da biliyorlardı ki, T.C.’nin hiçbir hukuka, ahlaka sığmayan düzmece dosyalar, ayakta tutmak istedikleri faşist düzende kullandıkları bir takım adamların ricası ve baskısı üzerine zorlama politik kaynaklı tutumlardı. İki defa başımdan geçti. Polislere, “Alman vatandaşıyım bana böyle davranamazsınız.” dediğimde onlar bana, “Ama siz bir Kürtsünüz.” dediler. Demek ki Alman vatandaşı da olsam, Dêrsimli Kürt olmam negatif olarak beni takip ediyordu.

Bir davanın sonunda Alman hâkim beni yanına çağırıp kulağıma şöyle fısıldadı:

Bay Işık, eğer sizin bir devletiniz olsaydı, şimdi karşımda olmazdınız.”

Bir, işte Kürtler bu saygın şahsın sözlerini kulaklarına küpe etmeliler. Bunu Bitlisli tarihçi Emir Şerefhan da söyler: “Birlikten devlet doğar.”

İkincisi, Arı halklarından olan Dêrsimlilerin Kürt olduğunu yabancı bir Avrupalı bile biliyor. Ama ısmarlama Dêrsim milletvekili olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne son 30 yıldan beri Özel Harp Dairesi’nin bir elemanı gibi hizmet edip çalışan ve devletin gizli ödeneklerinden para alıp, soykırımcı devletin açlığa mahkûm ettikleri bazı Dêrsimlileri, kendi soyuna ihanet eden kınalı keklik gibi Ankara pansiyonlarında doyuran ve tarih bilinci çarpıtılıp Türkleştirilen devşirme Kamer Genç, Kürt olduğunu bilmiyordu. “Biz Kürt mürt değiliz, Türkoğlu Türk’üz!” diyor. Bu Dêrsimin utancıdır. Seyid Rıza’nın torunları olan Dêrsimliler bu utançtan kurtulmalıdır.

İşte 1938 yılından sonra Dêrsim’de beyaz soykırımla Türkleştirilen Kamer Genç gibi insanlarla Kürdistan’da bir mezar sessizliği yaratıldı. Kamer Genç ve Kılıçdaroğlu devşirme örneğinde görülüyor ki Dêrsim’de soykırımla yetinilmemiştir. Dêrsim Kürt tarihi, kültürü, Zerdüşt inancı ve dili tarihten silinmek istenmiştir. Fiziki soykırım, siyasi soykırım, kültürel soykırım, ekonomik soykırım çok etkili olmuş ve bütün bu katliam ve soykırımlardan sonra, bir de Dêrsim’e yıllarca derin bir beyaz soykırım yaşatılmıştır. Ve hâlâ katliamlarla birlikte derin beyaz soykırım devam etmektedir. Dêrsim’de pek çok bölge onlarca yıl süreyle yasak bölge ilan edildi. Hâlâ dağlarına, tepelerine yeni teknolojilerle donatılmış karakollar yapılıyor. İşgal ordularının sıkı kontrolleri altında.

Biz soykırımdan artakalan Dêrsimli insanlar ise her şey yok edildiğinden açlık ve imkânsızlık içindeydik. Zorlu geçen kış aylarında erzakımız tükenmek üzereyken annemin korktuğunu iyi hatırlarım. Çocuklarını nasıl kurtaracağını, nasıl ilkbahara çıkaracağını düşünürdü. Pek çok çocuk açlık ve hastalıktan ölüyordu.”

“Katliam sonrası pek çok Dêrsimli, soykırım korkusunun verdiği psikolojik bir travmayla çocuklarına ya Kemal ya da Mustafa adını takmak zorunda kaldı. Baskı öylesine sınırsızdı ki, insanlar çocuklarını hayatta tutmak veya devlet memurlarından korunmak için adlarını, soyadlarını değiştirenler oldu. Nüfus kütüklerini Batı Anadolu kentlerine aldıranlar oldu.

İşte devletin katliam, sürgün ve ekonomik soykırımla açlığa mahkûm ederek yarattığı bu koşullarda, Qisle’nin (Nazimiye) QIL Köyünden alınıp Akçadağ Köy enstitüsü asimilasyon fabrikasına gönderildik. Kürt halkın bir çocuğu olarak beyaz don, beyaz gömlekle öğretmenin karşısına dikildik! Bizden büyük çocuklar, “Öğretmen geldiği zaman, o ne dediyse siz de onu tekrarlayın.” dediler. Öğretmen geldi, “Ben Türküm” deyince, biz de “Tırkım” diyorduk. Bizi bu şekilde asimile ettiler; beynimizi yıkadılar, ruhumuzu ezdiler. Türk öğretmenler, bizlere evlerimizde Kürtçe konuşmayı yasaklamışlardı. Konuşanı sopa ile döverlerdi. İnsana yakışmayan davranışlarla hakarette bulundular köpek gibi. Evet, evet Almanların köpeği gibi bizi Türkleştirme eğitiminden geçirdiler. Almanlar köpeklerine diyorlar ya, ‘sitz’ diyor köpek duruyor. Bu korkunç bir şey!

Her gün okulda hazırola geçip gülümseyen yüz hatları ve gözlerle ruhumuza kadar nüfuz ettirilen ve Türk olmayanlara zorla “Ne mutlu Türküm diyene!” yemini ettirdiler. Bizi bir “Yeniçeri” gibi eğittiler. Beynimizi iyice yıkadılar. Parmakla sayılabilecek kadar çok az insan bu beyaz asimilasyon politikasıyla verilen eğitimden yakasını kurtarabildi. Kurtaramayan büyük çoğunluk asimile olup kendisini Türk hissetmeye başladı.

Eğer bugün torunlarım hala bu ritüelden geçiriliyorsa Türkiye bu haliyle demokratik bir ülke mi yoksa gizli bir diktatörlükle yönetilen faşist bir ülke mi?

Okullarda Türklük yüceltilip kahramanlık yükletilirken, diğer halkların görevi ise Türklere hizmete indirgeniyordu.

“Ne mutlu Türküm diyene!”

“Bir Türk dünyaya bedeldir!”

Bunlar ve benzeri parolalar Kürdistan dağlarının yamaçlarına ve bütün şehirlerde kocaman harflerle yazılıyordu. Bugün bile bunlar orada duruyor ve askerler tarafından korunuyor.

Oysa dört devlet arasında bölünmüş Türk ve Arap kültürleriyle kendi kültürlerinden, dillerinden, tarihlerinden uzaklaştırılmak istenen Kürtleri, ancak tarihsel iletişim aracı olan anadilleri, onları yok oluştan kurtarabilirdi. Onu da yok ediyorlardı. Kürtler için anadil etnik bir tarihsel çimentodur. Yaşamsaldır. Türkiye, Kürtçeye yasak ve inkâr politikası uygulayarak bunu da yok etmek istiyordu.

Ben öğretmen olduktan sonra bunun farkına vardım, gördüm. Onun için bu kültür soykırımına isyan ettim. Açık söylüyorum ırkçı, tekçi, kafatasçı bir eğitimden geçirildik. Ben iyi hatırlıyorum. Köy enstitülerinde öğretmenimiz mezurayla kafamızı ölçtü. (Bu sıra Haydar Işık, yarı saçsız kafası üstünde, eliyle bir daire çizerek öğretmenin kafasını nasıl mezura ile ölçtüğünü gösteriyordu.) Ölçü işlemleri bittikten sonra, “Kafa yapınız Türk, siz Türk’sünüz, özbeöz Türk’sünüz.” dedi. Ve biz o küçük yaştaki çocukları bu şekilde Türk olduğumuza inandırıldık.

Sormak gerekir, kaç kişi kendisini zehirleyen bu siyasi asimilasyon politikalarından kendisini kurtarabildi?

Türkiye, 1980 cuntası döneminde 14 bin vatandaşı gibi beni de vatandaşlıktan attı, mallarıma el koyup sattı. Ama her şeyden çok daha kötü olanı ise benden paha biçilmeyen anadilimi almasıdır. Bu durum şüphesiz bir insana yapılan en büyük haksızlıktır. Türk Egemenlik Sisteminin benden anadilimi alması bir insanlık suçudur.

*Bu nedenle kitaplarımı anadilimle değil, Türkçe yazmak zorunda kalıyorum.

*Kürtler, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana sürekli bir biçimde kendi ülkelerinden sürülmektedirler. Türkiye, şimdi bu işi Batı uygarlığının yardımlarıyla çok daha modern bir biçimde yapmaktadır:

* Dêrsim’de küçük bir nehir olan Munzur üzerinde 20 barajın yapılma projeleri Kürt soykırım ve inkârının devamından başka bir şey değildir.

* Bugün bile ormanlarımız, köylerimiz askeri güçlerle bilinçli olarak yakılmakta ve her gün savaş uçaklarıyla Kürdistan bölgesi bombardıman altında tutularak coğrafyası yaşanmaz hale getirilmektedir.

* Türkiye, son 30 yılda yalnız Dêrsim’de 300 köyü yerle bir edip yok etti.

* Türkiye’nin bu imha politikası, Dêrsim Kürtlerinin %70’nin memleketinden kovulmasına neden oldu. Milyonlarca Dêrsimli Kürt Türkiye’nin batısına, Avrupa ülkelerine taşınmıştır. Yani Dêrsim, fiziki soykırımın yanı sıra ekonomik, sosyal ve kültürel soykırım politikalarıyla önemli oranda boşaltılmıştır. Bugün, ‘38 soykırımından sonra nüfusun büyük bir kısmı kendi toprakları dışında, travmalarla yaşayan bir toplum haline getirilmiştir, Dêrsimliler. Bunların bir kısmı Dêrsim’de, bir kısmı İstanbul’da, bir kısmı İzmir’de, bir kısmı Mersin’de, bir kısmı Antalya’da, bir kısmı Adana’da yaşamaktadır. On binlercesi de işçi veya politik sığınmacı olarak Almanya ve çeşitli Avrupa ülkelerine gelmişlerdir.

Yurdunu kaybedip yabancı bir ülkede yaşamak zorunda bırakılan insanların ruhunda kırılmalar yaşanır. Ne kadar güvencede yaşarsa yaşasın, asıl geldiği vatanını, çektiği acıları unutmasına yardım etmez. Çok iyi bilinir ki, bu insanlar diasporaya travmatik acılarını, hatıralarını birlikte getirdiler.

Diasporadayken Türk ordusu tarafından öldürülen bir akrabası veya bir arkadaşının ölüm haberi veya tanıdığı köyün yakıldığı, o coğrafyada gerillayı bitirmek amacıyla bilinçli olarak askerler tarafından ormanların yakıldığı haberlerini, Türkiye ve Irak’ın Kürtleri Batı’dan alınan fosfor bombalarıyla katliamdan geçirdiği haberlerini alınca ruhunda yeni kırılmalar meydana gelir…

Dêrsim benim vatanım, Dêrsim benim varlık nedenim, anadilim, Dêrsim insanı ve doğayı sevme anlayışım demektir. Dêrsim aynı zamanda benim travmamdır.

Benim vatanım; anadilim, kimliğim ve kültürümdür. Bu değerleri benden ve biz Kürtlerden zorla alındıkları için sivil yoldan çaba göstererek geri almaya çalışıyoruz.

Anlatmaya çalıştığım bu katliamdan bir ders çıkaracak olursak, görürüz ki Türkiye hükümeti amaçlı olarak, kendine özgü anadiliyle konuşan, Alevi inancı taşıyan ve otonom yaşayan Dêrsim Kürtlerinin etnik ve dini birliğini yok etmeye çalışmıştır.

Türkiye, on binlerce Dêrsim Kürtlerini kitlesel olarak katletti.

Türkiye, onları vatanından sürdü.

Türkiye, asimile etti.

Bu bir soykırımdır.

Bu nedenle hukuksal ve demokratik bir ülke olduğunu iddia eden Türkiye, yeryüzündeki öbür hukuksal ve yasal devletler gibi yaptığı soykırımlarını tanıması ve onlarla yüzleşmesini istiyoruz!

Sadece sözde soykırımlarla yüzleştiğini iddia etmekle yetinmemeliyiz; soykırımlarla yüzleşmenin gereği olarak gerçek demokratik özerklik projesinin Anadolu’da pratiğe uygulanmasını da istemeliyiz. Ancak o zaman Anadolu ve Kürdistan halkı gerçek özgürlüğüne kavuşabilir.

Arkadaşlar, şunu söyleyeyim, biz bir halkız, bu halkın doğuştan getirdiği etnik ve dinsel bir takım özellik ve nitelikleri vardır. Bu binlerce yıllık dilidir, kimliğidir, kültürüdür, tarihidir, dini inancıdır. Bunu bu halktan almak büyük bir hakarettir. Biz bu hakareti artık görmek ve işitmek istemiyoruz! Biz eğer Kürt isek Türkiye’de Kürt kimliğimizle yaşamak istiyoruz. Eğer Alevi isek Türkiye’de Alevi inancımızla yaşamak istiyoruz. Biz Türkiye’yi bölmek de istemiyoruz. Biz demokratik özerklik projesi çerçevesinde ne bir Türk’ten az ne de bir Türk’ten çok bir yaşam hakkı istiyoruz. Biz herkes gibi insanca yaşamak istiyoruz.

Haydar Işık

Kaynak:

Azad Ronî, Berlin Dêrsim 1937-38 Konferansı ve Kürt Soykırmları, Mezopotamien Verlag und Vertrieb GmbH, Neuss 2017, 4. Baskı, s.179-193

soykirim-sonrasi-dersim-1

Haydar Işık Yazdı:

Tatlı anılar gibi acı anılar da kolay kolay unutulmaz. Dersim soykırımında, Kürtlerin “Tertele” dedikleri 1937 yılında dünyaya gelen bir çocuk, doğaldır ki bu acılı anılarla büyür. Oyuncaklar içinde mutlu, sorunsuz bir çocukluk değildi benimkisi. Çocuk gözlerle dünyayı algıladığım yıllarda, yani kırklı yılların başlarında; korku, açlık ve yoksulluk tüm hayatımızdı. Çok karın düştüğü, aylarca kar altında kaldığımız için, çocuklarının ilkbahara çıkamayacağından korkan  annem açlığımızı öldürmek için avuçla un çıkarıp ekmek veya bulamaç yaparak bizi yaşatmaya çalışıyordu. Onun; “Korkarım çocuklarım bahara çıkamayacak!” deyip ağlaması, öleceğim diye beni korkuturdu.  

Kar kalkıp ‘Helige’ dediğimiz ot çıkınca, o yıl kurtulduk sayılırdık. Sonra kenger, sıng gibi ot ve köklerini yiyerek ayakta durduğumuz bitkiler ve dut zamanına çıkınca artık bolluk başlardı. Askerlerin korkusu ve baskısı korkunç olmalıydı ki, erkekler ailelerini geçindirecek çift süremiyor, hayvan besleyemiyorlardı. Bacaklarına kurşun bağlanmış gibi yavaş hareket ediyorlardı. Galiba korku içinde olmalılardı. Kış gecelerimiz katliamın otantik öyküleriyle geçerdi. Bize komşu AREZU (Areyan) aşiretimizin küçük ağası USE  MİRÇ bütün ailesiyle götürülüp katledilmişti. Hatta hizmetçi Kemiz’in kurtardığı bu aileden bir bebeğin, yapılan ihpar üzerine bulunup süngülendiği anlatılıyordu. Bu aileden yalnız bir ferdin Elazığ hapishanesinde hayatta kaldığı bir gerçeklikti. Katliam tanıkları olayları anlatırken, ağladıkları için, biz çocuklar da beraber ağlıyorduk.

Asker, kasabanın güneyine düşen mahallemize geldiği zaman herkes girecek bir delik arardı. Köylüler “Eskere Romi” dedikleri Türk askerinden nefret ediyorlardı. Su veya ayran isteyen askere verilen tas, ya kalaylanıyor, ya da kum ve külle defalarca yıkanıyordu. “Tırk” ve “Eskere Tırk” kelimeleri hakaret olarak kullanılırdı. Nefret Dersim dağları gibi yüceydi.

Biz Alevi Kürt olduğumuz için, Zerdüşt’ten gelen gelenekler sürdürülüyordu. Sabah güneşin ilk huzmelerinin düştüğü dal, taş veya duvar öpüldükten sonra uzun süre güneşe dualar yapılırdı. Dersimli Kürtler, bu dualarında “Önce diğer halkları kurtar, sonra da bizim çoluk çocuğumuzun elinden tut!” derlerdi. Alevi inancı ve Cem tutmak yasaklanmıştı. Ama her sene yine de cem tutulurdu. Ancak damlara ve tepelere nöbetçi koyarlardı. Babam “Amel” adını verdiği ve Arapça yazılı Kur’an benzeri bir dini kitabını deri torbanın içinde kalın taş duvara saklar sonra çamurla sıvardı. Bunun yasak olduğunu askerin görmemesi gerektiğini söylerdi.

Her sene pir gelerek aileye konuk olur, dua eder ve koşullarımıza göre “Çılalıx” dediğimiz küçük yardımlar alırdı. Böylece hem aile mutlu olur, hem de pir görevini yapma huzuru ile ayrılırdı. Halk arasındaki sorunları cemaatle çözerdi. Komunal bir yaşam sürdürdüğümüzü söylesem abartmış olmam. İyi bilirim, yetişkin erkek sayısı bol olan komşular, hem çift sürmede, hem tarlaları biçmede zayıf olanlara yardım ederlerdi. Biz on aile kadardık. Her gün bir aile hayvanlardan sorumlu olurdu. Belli günlerde kurban kesilince, tüm ailelere dağıtılırdı. Bizden daha yoksul dul kadın akrabamıza, evimizde ne pişmişse mutlaka götürülürdü. Annem, o yemeden siz yemeyin derdi.

 Bizim kasabaya Kızılkilise (Nazımiye) derlerdi. Ermeni kilisesinin yıkıntılarını gördüm. Bütün Kürtçe ve Ermenice coğrafi isimler sonradan Türkçeleştirildi. Nazımiye’ye araba yolu yapmak üzere köylüler toplanıp zorla yol yapımında çalıştırılırlardı. Bunu “Yol vergisi” denen sanırım 16 TL olan parayı veremedikleri için yaptıklarını söylerlerdi. Ama izlenimim askerin güçlü erkekleri toplayıp götürdüğü yönündeydi.

 Terteleden sonra bir mezarlık suküneti vardı. Kasabada ne hapishane, ne de doktor vardı. Sıtma, verem en çok can alan hastalıklardı. Ben sıtmaya yakalanmıştım. Günaşırı nöbetler geliyor, zangır zangır titriyordum. Anemmin tek erkek çocuğu olmam nedeniyle bizim bütün ziyaretleri dolaşmamız olanağı oldu. Sıcak bir yaz günü yine ateş basmış titrerken, ulu bir meşe ağacının gölgesinde üzerime bir yorgan atıp uyutmuştu. Sonra aşağıda derenin kenarında “Sıtma Çeşmesi” dedikleri yerden bir bakraç soğuk su getirip, yorganı üzerimden atmış, uyurken üzerime dökmüştü. Korkunç bir şok ile uyanmıştım. Bu da kar etmeyince, iyileşmem için bir koyun kesip derisini yüzmüş ve beni çıplak olarak bu sıcak derinin içine sokmuşlardı. Çok ender askeri doktorlar geldiği de olurdu. Bunlar sıtma için kinin ilacı  veriyorlardı. Acı olduğu için tüm ısrarlara rağmen yutmuyor atıyordum. Bunlar da iyileştirmeyince annem DUZGIN BAVA dediğimiz kutsal dağa götürdü. “Eskete Celi” dedikleri yerde mağarada yatıyordum. Çok fena hastaydım. Gece uyandırdı ve cemi seyretmemi istedi. Büyük bir heyecanla yanan ateşin etrafında ceme duran Kürtleri ve ateş söndüren dervişi izledim. Buradan iyileşerek döndüm.

Alevi Kürtlerin inançlarında bu yüca dağlar kutsal görülür, onlara dualar yapılırdı. Dağlar kendi aralarında kardeş, bacı, mısayip, baba oğullardı. Her birinin bir öyküsü vardı. Bu yüce dağların karşısındaki tepelere veya göründükleri boğazlarda taş yığınları vardır. Dağı gördüğü yerdeki taş yığınına, geçen yolcu bir taş koyar, dualar yapardı. Hasta olanlar, dertli olanlar, çocuk doğuramayan genç gelinler, dağları ziyaret eder kurban keser, büyük bir umut ve iç huzuruyla dönerlerdi. Dağların Alevi Kürtlerin yaşamı üzerinde büyük etkileri vardı. Duzgın Bava’ya yemin eden doğruyu söylemek zorundaydı. Bunun yanında güneş, ay ve ateş kutsal sayılırdı. Alevi Kürtler, hayvanlara kötü davranana Allah kötü davranır düşüncesinden hareketle tüm canlı yaratıklara yaşama hakkı verirlerdi.

Yedi yaşında ilkokula gittiğim zaman Türkçe tek kelime bilmiyordum. Ama okulda Kürtçe konuşmanın yasak olduğu yukarı sınıf öğrencileri tarafından söylendi. Öğretmenimiz Sabahattin Ataöz adında bir Türktü. Oldukça sinirli ve elinde çubukla dolaşırdı. Kızdığına da sevdiğine de vururdu. Daha ilk gün bize:”Türküm, doğruyum çalışkanım….” andını tane tane içirtti. Eve dönünce Türkçeden başka dil konuşulmayacak diye tenbih ettiğini söylediler. Bu yıllarda çocuk kişiliğim iki parçalıydı. Bizimkiler Türkçe bilmedikleri için, biz çocuklar öğretilen türküler ve marşları bağırırken, Kürt çocuklarından ‘iyi Türk’ yapma çabası taban buluyordu. 1937/38 de halkımızın katliamında büyük rol oynayan kışlalar, bu kez asimilasyon için kullanılıyordu. Bir insana yapılan en büyük kötülük, o insanı anadilinden, kültüründen, sosyal çevresinden koparmaktır. Türk devleti, Dersimli Kürtleri katlettikten sonra, sağ kalanları da Türkleştirmek için uğraşıyordu. Okullar, yatılı kız ve erkek okulları, Kürdistan’daki Köy Enstitüleri biz Kürtleri devşirmek için hazırlanan kurumlardı. Bunda büyük ölçüde başarılı oldukları da söylenebilir. Sosyal köklerimizden koparılmıştık. Kürt olduğumuzu söyleyemiyor, Alevi olduğumuz için utanıyorduk, Kürtçe ise yasaktı. Zaten böyle bir dil yok diyorlardı. Öylesine bir eğitim bombardımanı altına alınmıştık ki, anne, babamızdan utanıyor, büyük bir değer eksikliği boşluğuna düşürüldükten sonra, Kürtlerin öz be öz Türk oldukları propagandasına inandırıldığımız için, kendimizi Türk görmekle adeta gurur duyuyorduk.

Çocukluk yıllarımda Kürtlerin kağıt oyunları oynadıklarını ve içki içtiklerini görmemiştim. Ancak okullardaki asimilasyona paralel devlet fabrikalarında üretilen rakı, şarap ve bira bolca sokularak, Kürtlerin içmeye alışmaları sağlandı. Türkçe bile bilmeyen, köyünden dışarı çıkmayan köylüler, poker oynamaya başladılar. Karısının bileziklerini rehin koyanlar, tarlasını, değirmenini kaybedenler oluyordu.

“Sulukule Ekibi” denen halkacılar kasabaya geliyor, sarhoş erkekler bu kadınlarla gönül eğlendirirken, daha fazla Türkleşiyorlardı. Düşürülme hayatın her dalında sürüyordu. Rakı, kadın, ve kumar girdikten sonra Dersimliler giderek özünü kaybetmeye başladılar.

Yetmişli yıllarda devlet sol siyasetleri Dersim’e sokarak, politik olarak Dersimlileri birbirine düşürdüler. Bu sol hareketler kutsal dağlarımıza, pir ve rayver kurumlarına, Kürtlüğe karşı durdular, hatta hakaret ettiler. Kürtlerin inançlarıyla dalga geçerken, aileleri, halkı bölmeye başladılar. Devlet katliam esnasında aşiretleri birbirlerine karşı kullanmıştı. Bu Türk sol örgütler de bir çeşit aşiretvari davranıyor, Kürtlerin Türk olduklarını gizli açık propaganda yapıyor, Kemalist rejimin devrimci ve ilerici olduğunu söylüyorlardı. Açık söylemeseler bile amaçları böyleydi. Dersimlilerin Kürt olmadıkları, öz be öz  Türk olduklarını ve Horasan’dan geldikleri anlatılıyordu. Halk cahil bırakıldığı için bu menfi propagandalar oldukça geniş çevreler tarafından destekleniyordu.

1961 yılında doğup büyüdüğüm kasabada ortaokul müdürlüğü görevine getirilmiştim. Bir Pazar günü kahveye gitmiş, bir kaç arkadaşla radyonun önünde bir masada oturmuştuk. Ben radyoyu açınca, Erivan radyosunun Kürtçe müziği kahveye yayıldı. Bu sırada poker oynayan hakim Özdemir, yanında kaymakam, doktor ve malmüdürü de vardı, sert olarak: “Kapatınız onu Haydar Bey!”

“Neden kapatayım?”

“Yasak olduğu için kapatmanı istiyorum.”

“Sen Arjantin tangolarından hoşlanıyorsun, sana yasak değil, ben de bundan hoşlanıyorum, bana neden yasak?”

“Uzatma fazla, işte bu yasaktır.”

Derken iş inada bindiği için:

“Ben kapatmayacağım. İstersen kendin gel kapat!”

Hakim, Kürt düşmanı biriydi. Hemen kalkıp gelince çoğu Kürt olan kahve bir anda karışmaya başladı. Kavga çıktı ve bu devlet yetkileri kırık kafalarla dışarı çıkarıldılar.

Yine bu yıllarda ders verirken jandarma gelip sınıftan öğrenci götürmeye çalışınca, vermediğim için bana düşman giderek çoğaldı. Bazı Kürtleri kendi tarafına çeken hakim ve kaymakam, benim Barzanici ve komunist olduğumu şikayet ettirmişti. Tek çare askere gitmekti ve öyle de yaptım. Kürtler benden önceki müdürün önünde şapka çıkarıp yerlere kadar eğilirken, ben kendilerinden biri olduğum için bana değer vermiyorlardı. Sömürge psikolojisi halkımızın iliklerine işlemişti. Kürtten bir şey çıkmaz, Kürt adam olmaz, yaygın kanıydı.

Devlet hiç bir hizmet getirmediği halde çeşitli vergilerle halkı bunaltıyordu. Hayvan vergisi vermemek için insanlar hayvanlarını gizliyor, dağda bayırda tutarak tahsildardan   kaçırıyordu. Babam ahırda gizli bir bölmeye hayvanlarını gizliyordu. Halkın parası olmadığı için bu vergileri veremiyordu. Askere alınan Kürt gençleri, döndüklerinde bozuk Türkçe konuşur, askerlik anılarını anlatırken, Türk subaylarından dayak yediklerini kahramanlık gibi gösteriyorlardı. Bunların Kürtlükten uzaklaştırıldıkları izlenirdi. Bu asimilasyon kurumları Kürt erkeklerini önemli ölçüde  kapsadığı halde, Kürt kadınına henüz ulaşamamıştı. Bu durum TV ve yeni medya araçlarına kadar sürdü.

Türk devleti, Kürt toplumunun Kürtlerle, Kürtlükle ilgili tüm bağlarını koparıyordu. Bunun için sol örgütleri kullanıyor, toplum içinde bir değer eksikliği, kendisine yetmeme, zayıf olma psikolojisi geliştirirken, bir yandan da Kürdün tarihiyle bağlarını koparıyordu. Bu Maocu, Stalinist sol örgütleri kullanarak, Kürt diye bir milletin olmadığını propaganda ediyordu. Diğer yandan bu örgütler, Zazacılık teziyle ortaya çıkıyor, Kürtleri Zaza ve Kurmanc diye bölüyorlardı. Zaza ve Alevi olanları, Şafii Kürtlere karşı, Şafiileri de Alevi Kürtlerle karşıkarşıya getiren eylemler yaptırıyorlardı. Korkunç bir dezenformasyon ve depolitizasyon ile Kürtlerin ulusal bilinç kazanmalarını engelliyordu.

Makineliye tutulup öldürülen insanların cesetleri altından sağ olarak kurtulan birinin Kürtçe olan adı “Hıdır” ı değiştirip, Türkçeleştirdiğine bizzat tanık oldum. Bu adam devletin ispiyoncusuydu. Yine doğru dürüst Türkçe konuşamayan, Türkçe okur yazar olmayan bir Dersimlinin adı “Keko” yu bırakıp Türkçe isim aldığını biliyorum. Katliamın ardından doğan çocuklara “Kemal” ismi verilmesi ise, bu dezenformasyon ve düşürülmenin başka bir boyutuydu.

Doğup büyüdüğüm kasabada, devlet memuru olarak görev yapınca, bazı Kürtlerin; bunlar aşiret ağası veya nüfuz sahibi kişilerdi, verdikleri raporlarla devletten para aldıkları bana anlatılınca, şaşırmıştım. Hemen hemen her köy veya aşiretten birisi devlet için bilgi topluyordu. Kasabadaki eşraf, kaymakam, hakim ve diğer devlet memurlarıyla yan yana görünmek için çaba sarfediyorlardı. Kaymakamla kağıt oynayan veya hakimle rakı içen, Kürtlere tepeden bakarlardı. Devlet memurları ise, bunlarla dalgasını geçerdi. Kağıt oyununu seyreden bir yaşlı aşiret ağasına; “Anlat bakalım R.Efendi!” deyince o da bozuk Türkçesiyle: “Kaymaym Bey, biz Lozan’a telgraf çektik. Dedik ki, biz Türk kardeşlerimizi isterik.” Onların gülüşmeleri arasında ona bu tür şeyler anlattırılırdı.

Önceleri birbirine dayanan yardımlaşan Kürt toplumu giderek birbirlerini sevmez, birbirlerini ihpar eder konuma düşürüldüler. Katliam emrini veren Kemal Atatürk, birden peygamber mertebesine çıkartılıp, posterleri evlere asılıyordu. Bir bakıma bir Yahudinin Hitler posterini evine asması gibi bir düşürülmüşlük geliştirildi. Tüm suç Şafii Kürtlere yüklendi.

Köyenstitüsüne yazılmak için Elazığ devlet hastanesinden rapor almam gerekiyordu. Ruh doktoru Mutemet Yazıcıoğlu’na geldiğim zaman nereli olduğumu öğrendikten sonra, “Bak sen hayatta kaldın. Ama senin gibi binlerce çocuk ise katledildi. Ben o yıllarda Dersim’de doktordum.” dedi. 1962 yılında askerlik yaptığım Erzurum’da 52. Tümende yedek subaydım. Bir gün deli dolu at sürerken; bir çavuş, Tümen komutanının geldiğini söyleyince, attan düşmüştüm. Subay olduğum halde askerden korku bu kadar derindi. Yanıma gelen general: “Nerelisin?” diye sorunca, “Tunceliliyim.” Dedim. Bunu duyan General Ali Fethi Esener birden kızdı. Selamımı beğenmemiş görünerek, kolumu bükmeye başladı. Bunun tesadüfen yaşayan Dersimlilere bir nefreti olduğunu anladım, ama bir türlü yanıt bulamadım bu davranışına.

Bir gün kışlaya yakın köylere atla gezinti yaparken, duvarı dibinde dinlenen bir sofuyla sohbet ettim. Bu adam, kendisinin Dersim savaşına katıldığını, Hozat bölgesinde çok insan katledildiğini anlatınca, sorum üzerine, kendisinin hiç bir cana kıymadığını yemin ederek anlattı. O zaman emrinde olduğu Ali Fethi Esener’in katliamcı bir zalim olduğunu anlatınca, Generalin bana kinini anlamaya başlamıştım.

Dersim Sonsuz Bir Sevdadir !

Uluslararası komuoyu İkinci dünya savaşıyla meşgul olurken Dersim 1937/38 yılında, Türk devleti tarafından büyük bir katliamdan geçti. Halkın ezici ağırlığı kökenleri Zerdüştlüğe dayanan Alevi inancına mensup olup barışsever ve doğaya saygılıdır.
De
ğişime açık, çağdaş ve ilericidirler.Osmanlılardan Cumhuriyet dönemine kadar zora-zülme baş eğmediler. Sistemin çürümüşğüne ortak olmayı da reddettiklerinden daima hedef alındılar.

Dersim kesintisiz bir direnme diyarıdır. Her  karış toprağında kefensiz yatan binlerce şehidi vardır.

Son yıllarda kimliklerine daha çok sahip çıkarak ulusal bilinç açısından daha çok gelişmişlerdir.

Dersim doğasıyla bir yeryüzü cennetidir desem abartmış olmayacağım. Yüce karlı dağlarından akan soğuk sularında, balıkların şahı olarak kabul gören alabalıkları vardır. Şellaleler, krater gölleri, binbir çeşit bitkisiyle, yabani hayvanlarıyla insanı büyüleyen bir coğrafyadır.

Halkın kolonyalistlerden çektiği acıları sözler anlatmaya, kalemler yazmaya yetmez. Bundan ötürü açlık, yokluk ve yolsuzlukla dize getirilip teslim alınmak istenmişse de; bu halk hiç bir zaman onurundan taviz vermemiştir. Dersim yanık bir kılamdır, bitimsiz bir destan ve sonsuz bir sevdadır.

Kaynak: Dersim.biz

Dersimliler ve Asker

Haydar Işık

Tatlı anılar gibi acı anılar da kolay kolay unutulmaz. Dersim soykırımında, Kürtlerin “Tertele” dedikleri 1937 yılında dünyaya gelen bir çocuk, doğaldır ki bu acılı anılarla büyür. Oyuncaklar içinde mutlu, sorunsuz bir çocukluk değildi benimkisi. Çocuk gözlerle dünyayı algıladığım yıllarda, yani kırklı yılların başlarında; korku, açlık ve yoksulluk tüm hayatımızdı. Çok karın düştüğü, aylarca kar altında kaldığımız için, çocuklarının ilkbahara çıkamayacağından korkan  annem açlığımızı öldürmek için avuçla un çıkarıp ekmek veya bulamaç yaparak bizi yaşatmaya çalışıyordu. Onun; “Korkarım çocuklarım bahara çıkamayacak!” deyip ağlaması, öleceğim diye beni korkuturdu.  

Kar kalkıp ‘Helige’ dediğimiz ot çıkınca, o yıl kurtulduk sayılırdık. Sonra kenger, sıng gibi ot ve köklerini yiyerek ayakta durduğumuz bitkiler ve dut zamanına çıkınca artık bolluk başlardı. Askerlerin korkusu ve baskısı korkunç olmalıydı ki, erkekler ailelerini geçindirecek çift süremiyor, hayvan besleyemiyorlardı. Bacaklarına kurşun bağlanmış gibi yavaş hareket ediyorlardı. Galiba korku içinde olmalılardı. Kış gecelerimiz katliamın otantik öyküleriyle geçerdi. Bize komşu AREZU (Areyan) aşiretimizin küçük ağası USE  MİRÇ bütün ailesiyle götürülüp katledilmişti. Hatta hizmetçi Kemiz’in kurtardığı bu aileden bir bebeğin, yapılan ihpar üzerine bulunup süngülendiği anlatılıyordu. Bu aileden yalnız bir ferdin Elazığ hapishanesinde hayatta kaldığı bir gerçeklikti. Katliam tanıkları olayları anlatırken, ağladıkları için, biz çocuklar da beraber ağlıyorduk.

Asker, kasabanın güneyine düşen mahallemize geldiği zaman herkes girecek bir delik arardı. Köylüler “Eskere Romi” dedikleri Türk askerinden nefret ediyorlardı. Su veya ayran isteyen askere verilen tas, ya kalaylanıyor, ya da kum ve külle defalarca yıkanıyordu. “Tırk” ve “Eskere Tırk” kelimeleri hakaret olarak kullanılırdı. Nefret Dersim dağları gibi yüceydi.

Biz Alevi Kürt olduğumuz için, Zerdüşt’ten gelen gelenekler sürdürülüyordu. Sabah güneşin ilk huzmelerinin düştüğü dal, taş veya duvar öpüldükten sonra uzun süre güneşe dualar yapılırdı. Dersimli Kürtler, bu dualarında “Önce diğer halkları kurtar, sonra da bizim çoluk çocuğumuzun elinden tut!” derlerdi. Alevi inancı ve Cem tutmak yasaklanmıştı. Ama her sene yine de cem tutulurdu. Ancak damlara ve tepelere nöbetçi koyarlardı. Babam “Amel” adını verdiği ve Arapça yazılı Kur’an benzeri bir dini kitabını deri torbanın içinde kalın taş duvara saklar sonra çamurla sıvardı. Bunun yasak olduğunu askerin görmemesi gerektiğini söylerdi.

Her sene pir gelerek aileye konuk olur, dua eder ve koşullarımıza göre “Çılalıx” dediğimiz küçük yardımlar alırdı. Böylece hem aile mutlu olur, hem de pir görevini yapma huzuru ile ayrılırdı. Halk arasındaki sorunları cemaatle çözerdi. Komunal bir yaşam sürdürdüğümüzü söylesem abartmış olmam. İyi bilirim, yetişkin erkek sayısı bol olan komşular, hem çift sürmede, hem tarlaları biçmede zayıf olanlara yardım ederlerdi. Biz on aile kadardık. Her gün bir aile hayvanlardan sorumlu olurdu. Belli günlerde kurban kesilince, tüm ailelere dağıtılırdı. Bizden daha yoksul dul kadın akrabamıza, evimizde ne pişmişse mutlaka götürülürdü. Annem, o yemeden siz yemeyin derdi.

 Bizim kasabaya Kızılkilise (Nazımiye) derlerdi. Ermeni kilisesinin yıkıntılarını gördüm. Bütün Kürtçe ve Ermenice coğrafi isimler sonradan Türkçeleştirildi. Nazımiye’ye araba yolu yapmak üzere köylüler toplanıp zorla yol yapımında çalıştırılırlardı. Bunu “Yol vergisi” denen sanırım 16 TL olan parayı veremedikleri için yaptıklarını söylerlerdi. Ama izlenimim askerin güçlü erkekleri toplayıp götürdüğü yönündeydi.

 Terteleden sonra bir mezarlık suküneti vardı. Kasabada ne hapishane, ne de doktor vardı. Sıtma, verem en çok can alan hastalıklardı. Ben sıtmaya yakalanmıştım. Günaşırı nöbetler geliyor, zangır zangır titriyordum. Anemmin tek erkek çocuğu olmam nedeniyle bizim bütün ziyaretleri dolaşmamız olanağı oldu. Sıcak bir yaz günü yine ateş basmış titrerken, ulu bir meşe ağacının gölgesinde üzerime bir yorgan atıp uyutmuştu. Sonra aşağıda derenin kenarında “Sıtma Çeşmesi” dedikleri yerden bir bakraç soğuk su getirip, yorganı üzerimden atmış, uyurken üzerime dökmüştü. Korkunç bir şok ile uyanmıştım. Bu da kar etmeyince, iyileşmem için bir koyun kesip derisini yüzmüş ve beni çıplak olarak bu sıcak derinin içine sokmuşlardı. Çok ender askeri doktorlar geldiği de olurdu. Bunlar sıtma için kinin ilacı  veriyorlardı. Acı olduğu için tüm ısrarlara rağmen yutmuyor atıyordum. Bunlar da iyileştirmeyince annem DUZGIN BAVA dediğimiz kutsal dağa götürdü. “Eskete Celi” dedikleri yerde mağarada yatıyordum. Çok fena hastaydım. Gece uyandırdı ve cemi seyretmemi istedi. Büyük bir heyecanla yanan ateşin etrafında ceme duran Kürtleri ve ateş söndüren dervişi izledim. Buradan iyileşerek döndüm.

Alevi Kürtlerin inançlarında bu yüca dağlar kutsal görülür, onlara dualar yapılırdı. Dağlar kendi aralarında kardeş, bacı, mısayip, baba oğullardı. Her birinin bir öyküsü vardı. Bu yüce dağların karşısındaki tepelere veya göründükleri boğazlarda taş yığınları vardır. Dağı gördüğü yerdeki taş yığınına, geçen yolcu bir taş koyar, dualar yapardı. Hasta olanlar, dertli olanlar, çocuk doğuramayan genç gelinler, dağları ziyaret eder kurban keser, büyük bir umut ve iç huzuruyla dönerlerdi. Dağların Alevi Kürtlerin yaşamı üzerinde büyük etkileri vardı. Duzgın Bava’ya yemin eden doğruyu söylemek zorundaydı. Bunun yanında güneş, ay ve ateş kutsal sayılırdı. Alevi Kürtler, hayvanlara kötü davranana Allah kötü davranır düşüncesinden hareketle tüm canlı yaratıklara yaşama hakkı verirlerdi.

Yedi yaşında ilkokula gittiğim zaman Türkçe tek kelime bilmiyordum. Ama okulda Kürtçe konuşmanın yasak olduğu yukarı sınıf öğrencileri tarafından söylendi. Öğretmenimiz Sabahattin Ataöz adında bir Türktü. Oldukça sinirli ve elinde çubukla dolaşırdı. Kızdığına da sevdiğine de vururdu. Daha ilk gün bize:”Türküm, doğruyum çalışkanım….” andını tane tane içirtti. Eve dönünce Türkçeden başka dil konuşulmayacak diye tenbih ettiğini söylediler. Bu yıllarda çocuk kişiliğim iki parçalıydı. Bizimkiler Türkçe bilmedikleri için, biz çocuklar öğretilen türküler ve marşları bağırırken, Kürt çocuklarından ‘iyi Türk’ yapma çabası taban buluyordu. 1937/38 de halkımızın katliamında büyük rol oynayan kışlalar, bu kez asimilasyon için kullanılıyordu. Bir insana yapılan en büyük kötülük, o insanı anadilinden, kültüründen, sosyal çevresinden koparmaktır. Türk devleti, Dersimli Kürtleri katlettikten sonra, sağ kalanları da Türkleştirmek için uğraşıyordu. Okullar, yatılı kız ve erkek okulları, Kürdistan’daki Köy Enstitüleri biz Kürtleri devşirmek için hazırlanan kurumlardı. Bunda büyük ölçüde başarılı oldukları da söylenebilir. Sosyal köklerimizden koparılmıştık. Kürt olduğumuzu söyleyemiyor, Alevi olduğumuz için utanıyorduk, Kürtçe ise yasaktı. Zaten böyle bir dil yok diyorlardı. Öylesine bir eğitim bombardımanı altına alınmıştık ki, anne, babamızdan utanıyor, büyük bir değer eksikliği boşluğuna düşürüldükten sonra, Kürtlerin öz be öz Türk oldukları propagandasına inandırıldığımız için, kendimizi Türk görmekle adeta gurur duyuyorduk.

Çocukluk yıllarımda Kürtlerin kağıt oyunları oynadıklarını ve içki içtiklerini görmemiştim. Ancak okullardaki asimilasyona paralel devlet fabrikalarında üretilen rakı, şarap ve bira bolca sokularak, Kürtlerin içmeye alışmaları sağlandı. Türkçe bile bilmeyen, köyünden dışarı çıkmayan köylüler, poker oynamaya başladılar. Karısının bileziklerini rehin koyanlar, tarlasını, değirmenini kaybedenler oluyordu.

“Sulukule Ekibi” denen halkacılar kasabaya geliyor, sarhoş erkekler bu kadınlarla gönül eğlendirirken, daha fazla Türkleşiyorlardı. Düşürülme hayatın her dalında sürüyordu. Rakı, kadın, ve kumar girdikten sonra Dersimliler giderek özünü kaybetmeye başladılar.

Yetmişli yıllarda devlet sol siyasetleri Dersim’e sokarak, politik olarak Dersimlileri birbirine düşürdüler. Bu sol hareketler kutsal dağlarımıza, pir ve rayver kurumlarına, Kürtlüğe karşı durdular, hatta hakaret ettiler. Kürtlerin inançlarıyla dalga geçerken, aileleri, halkı bölmeye başladılar. Devlet katliam esnasında aşiretleri birbirlerine karşı kullanmıştı. Bu Türk sol örgütler de bir çeşit aşiretvari davranıyor, Kürtlerin Türk olduklarını gizli açık propaganda yapıyor, Kemalist rejimin devrimci ve ilerici olduğunu söylüyorlardı. Açık söylemeseler bile amaçları böyleydi. Dersimlilerin Kürt olmadıkları, öz be öz  Türk olduklarını ve Horasan’dan geldikleri anlatılıyordu. Halk cahil bırakıldığı için bu menfi propagandalar oldukça geniş çevreler tarafından destekleniyordu.

1961 yılında doğup büyüdüğüm kasabada ortaokul müdürlüğü görevine getirilmiştim. Bir Pazar günü kahveye gitmiş, bir kaç arkadaşla radyonun önünde bir masada oturmuştuk. Ben radyoyu açınca, Erivan radyosunun Kürtçe müziği kahveye yayıldı. Bu sırada poker oynayan hakim Özdemir, yanında kaymakam, doktor ve malmüdürü de vardı, sert olarak: “Kapatınız onu Haydar Bey!”

“Neden kapatayım?”

“Yasak olduğu için kapatmanı istiyorum.”

“Sen Arjantin tangolarından hoşlanıyorsun, sana yasak değil, ben de bundan hoşlanıyorum, bana neden yasak?”

“Uzatma fazla, işte bu yasaktır.”

Derken iş inada bindiği için:

“Ben kapatmayacağım. İstersen kendin gel kapat!”

Hakim, Kürt düşmanı biriydi. Hemen kalkıp gelince çoğu Kürt olan kahve bir anda karışmaya başladı. Kavga çıktı ve bu devlet yetkileri kırık kafalarla dışarı çıkarıldılar.

Yine bu yıllarda ders verirken jandarma gelip sınıftan öğrenci götürmeye çalışınca, vermediğim için bana düşman giderek çoğaldı. Bazı Kürtleri kendi tarafına çeken hakim ve kaymakam, benim Barzanici ve komunist olduğumu şikayet ettirmişti. Tek çare askere gitmekti ve öyle de yaptım. Kürtler benden önceki müdürün önünde şapka çıkarıp yerlere kadar eğilirken, ben kendilerinden biri olduğum için bana değer vermiyorlardı. Sömürge psikolojisi halkımızın iliklerine işlemişti. Kürtten bir şey çıkmaz, Kürt adam olmaz, yaygın kanıydı.

Devlet hiç bir hizmet getirmediği halde çeşitli vergilerle halkı bunaltıyordu. Hayvan vergisi vermemek için insanlar hayvanlarını gizliyor, dağda bayırda tutarak tahsildardan   kaçırıyordu. Babam ahırda gizli bir bölmeye hayvanlarını gizliyordu. Halkın parası olmadığı için bu vergileri veremiyordu. Askere alınan Kürt gençleri, döndüklerinde bozuk Türkçe konuşur, askerlik anılarını anlatırken, Türk subaylarından dayak yediklerini kahramanlık gibi gösteriyorlardı. Bunların Kürtlükten uzaklaştırıldıkları izlenirdi. Bu asimilasyon kurumları Kürt erkeklerini önemli ölçüde  kapsadığı halde, Kürt kadınına henüz ulaşamamıştı. Bu durum TV ve yeni medya araçlarına kadar sürdü.

Türk devleti, Kürt toplumunun Kürtlerle, Kürtlükle ilgili tüm bağlarını koparıyordu. Bunun için sol örgütleri kullanıyor, toplum içinde bir değer eksikliği, kendisine yetmeme, zayıf olma psikolojisi geliştirirken, bir yandan da Kürdün tarihiyle bağlarını koparıyordu. Bu Maocu, Stalinist sol örgütleri kullanarak, Kürt diye bir milletin olmadığını propaganda ediyordu. Diğer yandan bu örgütler, Zazacılık teziyle ortaya çıkıyor, Kürtleri Zaza ve Kurmanc diye bölüyorlardı. Zaza ve Alevi olanları, Şafii Kürtlere karşı, Şafiileri de Alevi Kürtlerle karşıkarşıya getiren eylemler yaptırıyorlardı. Korkunç bir dezenformasyon ve depolitizasyon ile Kürtlerin ulusal bilinç kazanmalarını engelliyordu.

Makineliye tutulup öldürülen insanların cesetleri altından sağ olarak kurtulan birinin Kürtçe olan adı “Hıdır” ı değiştirip, Türkçeleştirdiğine bizzat tanık oldum. Bu adam devletin ispiyoncusuydu. Yine doğru dürüst Türkçe konuşamayan, Türkçe okur yazar olmayan bir Dersimlinin adı “Keko” yu bırakıp Türkçe isim aldığını biliyorum. Katliamın ardından doğan çocuklara “Kemal” ismi verilmesi ise, bu dezenformasyon ve düşürülmenin başka bir boyutuydu.

Doğup büyüdüğüm kasabada, devlet memuru olarak görev yapınca, bazı Kürtlerin; bunlar aşiret ağası veya nüfuz sahibi kişilerdi, verdikleri raporlarla devletten para aldıkları bana anlatılınca, şaşırmıştım. Hemen hemen her köy veya aşiretten birisi devlet için bilgi topluyordu. Kasabadaki eşraf, kaymakam, hakim ve diğer devlet memurlarıyla yan yana görünmek için çaba sarfediyorlardı. Kaymakamla kağıt oynayan veya hakimle rakı içen, Kürtlere tepeden bakarlardı. Devlet memurları ise, bunlarla dalgasını geçerdi. Kağıt oyununu seyreden bir yaşlı aşiret ağasına; “Anlat bakalım R.Efendi!” deyince o da bozuk Türkçesiyle: “Kaymaym Bey, biz Lozan’a telgraf çektik. Dedik ki, biz Türk kardeşlerimizi isterik.” Onların gülüşmeleri arasında ona bu tür şeyler anlattırılırdı.

Önceleri birbirine dayanan yardımlaşan Kürt toplumu giderek birbirlerini sevmez, birbirlerini ihpar eder konuma düşürüldüler. Katliam emrini veren Kemal Atatürk, birden peygamber mertebesine çıkartılıp, posterleri evlere asılıyordu. Bir bakıma bir Yahudinin Hitler posterini evine asması gibi bir düşürülmüşlük geliştirildi. Tüm suç Şafii Kürtlere yüklendi.

Köyenstitüsüne yazılmak için Elazığ devlet hastanesinden rapor almam gerekiyordu. Ruh doktoru Mutemet Yazıcıoğlu’na geldiğim zaman nereli olduğumu öğrendikten sonra, “Bak sen hayatta kaldın. Ama senin gibi binlerce çocuk ise katledildi. Ben o yıllarda Dersim’de doktordum.” dedi. 1962 yılında askerlik yaptığım Erzurum’da 52. Tümende yedek subaydım. Bir gün deli dolu at sürerken; bir çavuş, Tümen komutanının geldiğini söyleyince, attan düşmüştüm. Subay olduğum halde askerden korku bu kadar derindi. Yanıma gelen general: “Nerelisin?” diye sorunca, “Tunceliliyim.” Dedim. Bunu duyan General Ali Fethi Esener birden kızdı. Selamımı beğenmemiş görünerek, kolumu bükmeye başladı. Bunun tesadüfen yaşayan Dersimlilere bir nefreti olduğunu anladım, ama bir türlü yanıt bulamadım bu davranışına.

Bir gün kışlaya yakın köylere atla gezinti yaparken, duvarı dibinde dinlenen bir sofuyla sohbet ettim. Bu adam, kendisinin Dersim savaşına katıldığını, Hozat bölgesinde çok insan katledildiğini anlatınca, sorum üzerine, kendisinin hiç bir cana kıymadığını yemin ederek anlattı. O zaman emrinde olduğu Ali Fethi Esener’in katliamcı bir zalim olduğunu anlatınca, Generalin bana kinini anlamaya başlamıştım.

Dersim Sonsuz Bir Sevdadir !

Uluslararası komuoyu İkinci dünya savaşıyla meşgul olurken Dersim 1937/38 yılında, Türk devleti tarafından büyük bir katliamdan geçti. Halkın ezici ağırlığı kökenleri Zerdüştlüğe dayanan Alevi inancına mensup olup barışsever ve doğaya saygılıdır.
De
ğişime açık, çağdaş ve ilericidirler.Osmanlılardan Cumhuriyet dönemine kadar zora-zülme baş eğmediler. Sistemin çürümüşğüne ortak olmayı da reddettiklerinden daima hedef alındılar.

Dersim kesintisiz bir direnme diyarıdır. Her  karış toprağında kefensiz yatan binlerce şehidi vardır.

Son yıllarda kimliklerine daha çok sahip çıkarak ulusal bilinç açısından daha çok gelişmişlerdir.

Dersim doğasıyla bir yeryüzü cennetidir desem abartmış olmayacağım. Yüce karlı dağlarından akan soğuk sularında, balıkların şahı olarak kabul gören alabalıkları vardır. Şellaleler, krater gölleri, binbir çeşit bitkisiyle, yabani hayvanlarıyla insanı büyüleyen bir coğrafyadır.

Halkın kolonyalistlerden çektiği acıları sözler anlatmaya, kalemler yazmaya yetmez. Bundan ötürü açlık, yokluk ve yolsuzlukla dize getirilip teslim alınmak istenmişse de; bu halk hiç bir zaman onurundan taviz vermemiştir. Dersim yanık bir kılamdır, bitimsiz bir destan ve sonsuz bir sevdadır

Kaynak: Dersim.biz

Haydar-Isik

1937 yılında Dersim’in Nazımiye kazasında dünyaya gelen Haydar Işık, Muş’ta, Nazımiye ve Pülümür’de köy öğretmenliği yaptıktan sonra Bursa Eğitim Enstitüsü’ne girdi. Nazımiye, Nallıhan ve İzmir’de ortaokul öğretmenliği yaptı. İzmir’de Eczacılık Yüksek Okulu’nu bitirdikten sonra, Ekim 1974 yılında Almanya’daki göçmen çocuklara öğretmenlik yapmak üzere gönderildi. Askeri Faşist Cuntanın 1982 yılında vatandaşlıktan atarak mal varlığına el koyduğu Işık, Almanya’da yaşamak zorunda bırakılan on binlerden biridir.

Yayınlanmış bazı eserleri:

Dersimli Memik Ağa

Dêrsim Tertelesi

Şafağı Beklemeyeceğiz(Gerilla anılarından derleme)

Şerkoy’dan sultan Selahaddin Eyyubi’ye(Tarihi roman)

Son Sığınma” (Gerilla romanı)

Haydar Işık’ın; Almanca’dan çevirdiği kitaplar:

Wilhelm Köhler’den Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Bitlis ve Halkı,

Prof.Egon von Eickstedt’in „İlk Çağlardan Günümüze/ Türkler, Kürtler, İranlılar“

Jürgen Roth’un Kürdistan’da Direniş

David Kherdian’nın Hilalin Gölgesinde- Bir Ermeni Kızın Yazgısı kitaplarını Türkçe’ye çevirdi.

Haydar Işık, Münih’te yayınlanan Almanya’nın en büyük gazetesi Süddeutsche Zeitung’un Fürstenfeldbruck radaksiyonu tarafından 2000 yılının adamı seçildi.

Münih Monacensia Literatur evi ve Fürstenfeldbruck müzesinde Haydar Işık’ın da yer aldığı sergilere katıldı.

1992 yılında Alman Öğretmenler Sendikası GEW’li arkadaşlarıyla Duhok yakınlarında Mieska, Kanibelaw, Berişa köylerine okul yaptırdı. Amed’de sokak çocuklarına, Etruş ve Dersimli çocukların Zazaki öğrenmeleri için projeler oluşturarak maddi olanak sağladı. Kürdistanlılara yönelik sosyal ve kültürel çalışmalara katıldı.

Alman Öğretmenler Sendikası GEW ve Bavyera Yazarlar Sendikası üyesi olan ve Kürt PEN başkanlığı yapan Işık evli olup üç çocuk babasıdır.

Berlin, 25.11.2025

Azad Ronî