8 Mayıs 1945 Tarihinden Çıkarılacak Dersler
✍ Azad Ronî Yazdı:
Faşizmin Çöküşü, Kapitalizmin Güçlenmesi, Militarizmin Sürekliliği ve Emperyalist Savaşlar Üzerine Tarihsel Bir İnceleme
Giriş
Bu araştırmada, 8 Mayıs 1945’in tarihsel önemini ele almakta; Nazi Almanya’sının çöküşünü, savaş sonrası Avrupa’daki dönüşümü, soykırımları vekalet savaşçılarına yaptıran uygarlık güçlerin uzun vadeli planları, Nazi liderlerini yargılayan Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi neden Hitlere ilham kaynağı olan ve aynı suçları işleyen İttihat ve Terakki liderlerini yargılamadığı ve günümüzde yeniden yükselen militarist eğilimleri tarihsel-siyasal bağlam içinde incelemektedir. Ayrıca kapitalist-emperyalist sistem ile savaşlar arasındaki yapısal ilişki tartışılarak, modern dünya siyasetinde savaş olgusunun sürekliliği değerlendirilmektedir.
Almanya Başbakanı Willy Brandt özür diliyor
8 Mayıs 1945, Nazi Almanya’sının koşulsuz teslimiyetiyle birlikte Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’nın resmen sona erdiği tarih olarak dünya tarihine geçmiştir. Bu tarih yalnızca askeri bir yenilgiyi değil, aynı zamanda toplumsal yıkım, ekolojik komünal köy yaşamı için mücadele veren ve kapitalizmi istemeyen milyonlarca insanı öldürerek yol temizliği görevini yaparak Avrupa’yı iki bölmüş faşizmin Avrupa’da siyasal ve ideolojik çöküşünü de simgelemektedir. Hiçbir zaman aklı dengesi yerinde olmayan Hitler gibi bir adamın iktidara gelmemesi gerekirken, uygarlık güçleri Avrupa’da faşizmi organize edip Sovyetler Birliği’n üzerine saldırtıp sosyalizmi yıkmak, Yahudilere soykırım felaketi yaşatarak onları Avrupa’dan göçe zorlamak ve Filistin’de İsrail ulus-devletini kurmak gibi tarihsel planlarını Nazi Almanya’sı eliyle pratiğe uygularken Avrupa’nın büyük bölümünü yıkıma uğrattıkları savaşın ardından artık milyonlarca insanların temel beklentisi, benzer felaketlerin bir daha yaşanmamasıydı.
İyi, güzel insanlar ve sosyalistler benzer felaketlerin yaşanmaması için bütün imkanlarını ortaya koyarak çalıştıkları o faşizmin yıkıldığı zafer günlerinde; uygarlık güçleri insanlığı karanlığa, dünyanın başına yeni felaketler getirecek plan ve projelerini devreye koymuştu bile. Savaşlardan önce uygarlık güçleri (dünyanın 300 zengin aileleri) sermayelerini okyanusun öbür tarafına götürerek güçlendirdikleri Amerika ordusu eliyle savaşlarda yıktıkları Avrupa’yı, Batı Avrupa (kapitalist sistem) ve Doğu Avrupa (Sosyalist sistem) diye (Almanya ve Berlin’i) ikiye bölmüşlerdi. Batı Avrupa ülkelerinde askerlerini ve gizli örgütlerini bulunduran Amerika, sadece Batı Avrupa’ya ‘Marshall Planı’ ile ekonomik destek ve büyük yatırımlar yaparak yıkılan şehirler üzerinde kapitalizmin restorasyonunu sağlamaya uğraşırken ve öbür yanda geri kalmış ülkelerde üst üste daha önceden planlanmış askeri cuntaları getirip sosyalist ülkelerin çoğalması önünde engel olurken; Doğu Avrupa’da oluşan ‘Sovyet Bloku’ ise kapitalizm ile mücadele, kendi tarafına kazandıracağı sosyalist ülkelerin çoğalması, işçi ve emekçi cephesinin genişlemesi için çalışıyordu. Her iki blok da, NATO ve Varşova Paktı Avrupa’da var olan iki sistemden birisinin kazanması için mücadele veriyordu.

Kızıl Ordu’nun sosyalizmin bayrağını 8 Mayıs 1945 günü Alman faşizmin burçlarına dikerek kesin zaferlerini ilan etmesi üzerine 20 Kasım 1945 tarihinde Müttefik Devletler (SSCB, ABD, İngiltere, Fransa) Almanya’da Uluslararası Nürnberg Askeri Ceza Mahkemesi’ni kurmak zorunda kaldılar. Hitler fare gibi saklandığı yer altıdaki sığınağın çalışma odasında 30 Nisan 1945 tarihinde intihar ettiği için mahkemede yargılanmadı. Hermann Göring, Joachim von Ribbentrop gibi Nazi Almanya’sının 21 üst düzey liderini sanık sandalyesine oturtarak adalet önüne çıkardılar. Uluslararası Nürnberg Mahkemesi, Hitler Almanya’sının önde gelen liderlerini insanlığa karşı işlenen suçlar, savaş suçları ve barışa karşı suçlardan yargılandılar. Yargılanan 21 sanıktan 12 üst düzey lider idam cezasına çarptırıldı. 6 sanık çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı. 3 kişi beraat etti. Yargılamalarla birlikte Alman politikacıları insanlık suçu işlediklerini kabul ederek bütün dünya halklarından özür dilediler. 25 yıl sonra, 7 Aralık 1970 tarihinde Polonya’da Varşova Gettosu Kahramanları Anıtı önünde diz çöken Batı Almanya Başbakanı Willy Brandt, Nazi rejiminin işlediği suçlardan dolayı büyük tarihi bir özür diledi. Almanya bu yıkım ve soykırımlarla adım adım yüzleşti. Yüzleştiği için ileriye doğru hızlı adım atarak gelişti.

Batı hukuku İttihatçıların faşizmi ile yüzleşmemiştir!
Ne yazık ki Osmanlı’nın son yıllarında, Alman generallerin Osmanlı askerlerin başında bulundukları Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeni, Pontus Rum ve Süryani soykırımlarını yaparak aynı savaş ve insanlık suçlarını işleyen, bütün dünya faşizmine, Hitler’e ve Nazi subaylarına ilham kaynağı olan ırkçı İttihat Terakkiciler ve Kürtlere Koçgiri, Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim’de tarihin en büyük soykırımlarını yapan ırkçı İttihat Terakki üyeleri Uluslararası mahkemelerde -Ortadoğu’da vekalet savaşçıları olarak kullanmaya devam ettikleri için- hiçbir zaman yargılanmadılar! Batılıların vekalet savaşçıları olarak kullandıkları O İttihat Terakki üyeleri yüz yıldır yerli halklara ve özellikle Kürtlere katliam ve soykırımlar yapmaya devam ediyorlar. İttihatçı zihniyete sahip Türk toplumu hiçbir zaman dünyada en çok soykırımları yapan bir toplum olarak bu büyük soykırımlarıyla yüzleşmediler. Bu, dünya için büyük bir eksiklikti. Bir bölgede faşizmle yüzleşeceksiniz, onu yargılayacaksınız; bir başka bölgede O’nu kullanmak için yasatacaksınız. Böyle bir şey olamaz. Bu durum Ortadoğu’da savaşların sürekli sürmesini beraberinde getirecekti.
Nitekim uygarlık güçlerin Birinci Dünya Savaşı’nda kendilerine Ortadoğu’da enerji kaynakların güvenliği ve göç akınların bekçileri olarak kurdukları faşist Türkiye rejiminden sonra ikinci bir ileri karakol olarak Siyonist İsrail ulus-devletini kurma plan ve projeleri doğrultusunda siyasi çalışmalarını yürütmek için Hitler Almanya‘sında Uluslararası Nürnberg Mahkemesi’ni kurdular. NATO ve her NATO’ya bağlı ülkelerde devrimcileri, aydınları gizlice öldüren NATO-Gladio’sunu kurdular. Uzun vadeli Soğuk Savaş projeleriyle sosyalizmi abluka altına aldıkları aynı dönemde, 20 yıl boyunca Küba ve Doğu Avrupa’daki gibi sosyalist ülkeler çoğalmasın, ‘Sovyet Bloku’ büyümesin’ diye bütün Latin Amerika ülkelerinde, Ortadoğu’da, Türkiye ve Yunanistan’da Amerika’nın arkasında olduğu askeri cuntaları üst üste getirerek bu ülkelerin sosyalizme geçmesini engellediler. En değerli yüzbinlerce aydınlarını, devrimcilerini, yazarlarını bilim insanlarını öldürdükleri. “Yeşil Kuşak Projesi” ile İslam ülkelerine ‘kendi ülkenizde İslam propagandası yapın’ diye finanse ettiler. Türkiye’de askeri darbe yapan başta Selanikli Kenan Evren olmak üzere, ABD Başkan Franklin D. Roosevelt’in, Küba’da Amerika’nın yetiştirdiği Çavuş Batista için söylediği, “Batista bir orospu çocuğudur ama o bizim orospu çocuğumuzdur!” diye bütün cuntacılar ve kanlı diktatörler için söylediği deyimle “Amerika’nın orospu çocukları” olan bu Türk generalleri Alevi köylerine bile cami yaparak İslami propaganda yaptılar. Türkiye, 1971 askeri muhtıra ve 12 Eylül Askeri Darbeler sürecinde Amerikan emperyalizmi ile mücadele eden Geniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan gibi toplam 50 yurtsever aydın ve devrimciyi idam etmiştir.
ABD’nin “Yeşil Kuşak Projesi” ve devletin İslam propagandası sonucu ülkenin siyasetini, eğitimini, kültürünü şekillendirecek olan İslam partilerini öne çıkardılar. Önce Milli Selamet Partisi (MSP), sonra o partinin üyelerinden Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) kurularak Türkiye’de siyasal İslam’ı iktidara getirdiler. CIA, Soğuk Savaş döneminde cihatçı İslamcılardan El-kaide terör örgütünü kurmuştu. Sonra bu terör örgütün üyelerini finanse ettikleri Türkiye, Libya, Tunus, Suriye ve Suudi Arabistan gibi İslam ülkelerinden cihatçı İslamcıları toplayarak Afganistan’da -tıpkı ikinci Hitler saldırısı gibi- Sovyetler Birliği’ne karşı savaştırdıkları daha sonraları çok iyi anlaşıldı. Yani Hitler faşizmiyle yıkamadıkları sosyalizmi Soğuk Savaş dönemindeki uzun vadeli “Yeşil Kuşak Projesi” ve Sovyetler Birliği’nin hatalarını da ekleyerek yıktılar.
İngilizler gıyabında idam kararı verilen suçlu İttihatçıyı Anadolu’da iktidara getirip kullandılar
“Yeşil Kuşak Projesi” ile yetiştirdikleri El-Kaide, IŞİD, El-Nusra gibi cihatçı terör örgütlerini Ortadoğu’da Kobanê ve Rojava’da olduğu gibi özgürlük mücadelesi veren Kürtlere karşı kullanmaya devam ettiler. Ve Amerika hapisten çıkarıp yetiştirdikleri El Kaide, IŞİD üyesi Ebu Muhammed el-Colani’yi Suriye’de iktidara getirerek hâlâ kullanmaya devam ediyorlar. Böyle olmamış olsaydı ve ciddi bir şekilde bütün dünyada faşizmle yüzleşmiş olsalardı; Nazi önderlerinden önce İttihat Terakki ve tıpkı bugün Suriye’de iktidara taşıdıkları el-Colani gibi İngilizlerin Osmanlı mirasını devredip iktidara getirdikleri İttihat Terakki üyesi Mustafa Kemal ve onunla birlikte Kürt soykırımlarını yapan Kemalist-İttihatçılar Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’nde yargılanmış olacaklardı. Bunların hiçbirisi olmadı. Olmadığı için Avrupa’da bir zaman için savaş durdu. Rusya-Ukrayna savaşıyla savaş tekrar Avrupa’ya döndü. Demek ki ders alınmamıştır! Daha sonraki politikaları pratiğe uygulansın diye Hitler faşizmle yüzleşmişler. İttihatçıların faşizmi ile yüzleşmemişlerdir. İttihatçı üyesi, Hitler ve Mussolini’nin öğretmeni Mustafa Kemal’in faşizm ile yüzleşmemişlerdir. Mussolini faşizm ile yüzleşmemişlerdir. Franco faşizm ile yüzleşmemişlerdir.
Düşünün, Avrupa politik çıkarları gereği Hitler faşizm ile yüzleşiyor; ama Koçgiri, Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim’de Kürtlere tarihin en büyük soykırımlarını yapan Hitlerin öğretmeni Mustafa Kemal için bilinçli olarak Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’ni kurup yargılamıyorlar. Tam tersine, İngilizlerin İstanbul’u işgal ettikten sonra, savaş suçluları ve Ermenilere yaptıkları katliamlardan dolayı aranan İttihat Terakki üyelerini Malta’ya sürgün etti. İngilizlerin elindeki aranan İttihatçılar listesinde üçünde sırada yer alan Mustafa Kemal’e görev verileceği için bilerek tutuklanıp Malta’ya gönderilmedi. Osmanlı Hükümeti tarafından kurulan İstanbul Harp Mahkemesi İttihat ve Terakki’nin önde gelen liderleri Enver Paşa, Talât Paşa, Cemal Paşa olmak üzere yurt dışına kaçan ve yurt içinde bulunan Mustafa Kemal gıyabında idam kararları verdi. Fakat bu kararların hiçbirisi pratiğe uygulanmadı. Çünkü İngilizler aranan İttihatçılar listesinde üçüncü sırada yer alan ve gıyabında idam cezası bulunan suçlu İttihat Terakki üyesi Mustafa Kemal’i Anadolu valisi olarak kullanmak istiyorlardı. Kullanmak istedikleri Mustafa Kemal’in imajını değiştirip, Tanzimat’tan beri topluma aşılanmak istenen Batı kültürüyle şapka, harf, Latin Alfabesine geçiş gibi devrim yapan çok iyi bir lider olarak gösterildi. Oysa İngilizlerin elini verdikleri Batı-kapitalist sistemine ve kültürüne geçiş programlarını -tıpkı İran’da Rıza Şah Pehlevi’nin (1878-1944) eline verip uyguladığı programlar gibi- bire bir pratiğe uygulayan bir diktatördü.
İngilizler kendi Anadolu valileri hakkında Lord Kinross’a kitap yazdırıyorlar
Anadolu ve Kürdistan halkların başına bela edilen bu diktatörü İngilizler, Batı basını ve ırkçı İttihatçı zihniyetindeki Türk basını, Hitler’in öğretmeni ve Türk olmayan Selanikli Mustafa Kemal’i devşirme Türklerin atası, önderi ve ‘7 düvele karşı savaşarak ülkeyi emperyalistlerden kurtaran kahraman’ olarak homojen topluma, 7’den 70’se kabul ettirip inandırlar. İnandırmanın dışında, ülke nüfusunun neredeyse yarısını oluşturan Kürtlerin bütün insani ve toplumsal haklarını gasp eden kurumsal bir diktatörlük altında rahatça cinayetleri işleyen, katliam ve soykırımları yapan bu ulu öndere cezai yaptırımlarla tapma zorunluluğu getirildi. Böylece ‚Atatürk ile yatıp Atatürk ile kalkan‘ toplumsal mühendislik çalışmalarıyla yerli halklarla sürekli savaşacak olan devşirme Türk vekalet savaşçılarının hafızalarını “Atatürk’ün askerleriz!” şekilde oluşturmuş oldular. “Atatürk’ün askerleriz!” diyen ırkçı devşirme Beyaz Türkler Anadolu’da yerli halklara düşman edilmiş İngiliz ve Amerikan askerlerin görevlerini yerine getirdiklerini, onların aklıyla hareket ettiklerinin farkında değillerdi. İngilizler 23 Temmuz 1934’te Lozan’da M. Kemal’in cebine uluslararası devlet güvencesi koyduktan hemen sonra, onun 9 Eylül 1923 tarihinde kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) içindeki İttihatçı Kemalistler önderleri öldükten sonra da devamlı onlar için parasız asker olarak çalışsınlar diye; İngilizler, Anadolu’ya atadıkları kendi ajanları ve valisi hakkında güzel şeyler yazsın, ulu önder olduğunu, ülkeyi emperyalistlerden kurtardığını, halifeyi kaldırdığını, büyük devrimler yaptığını halka anlatsın diye İskoç asıllı İngiliz yazar Lord Kinross’u 1952’de Türkiye’ye gönderdiler.
Neden acaba? Avrupalılar Amerika’nın yerli halkları olan Maya ve Aztekleri 300 yıl boyunca Avrupa kıtasından çok masraflı paralı asker götürerek katlettiklerinden dolayı bilim insanlarından çok laf işitmişlerdi ve uygar insan olduklarına leke sürmüşlerdi. Bu yüzden Doğu’daki halkları katliam ve soykırımlardan geçirmek için paralı Avrupa askerleri yerine, Avrupa merkezci ırkçı Türk milliyetçiliği ideolojisiyle yetiştirip iktidara getirdikleri İttihatçı vekalet savaşçıları eliyle yapmayı planlamışlardı. O yüzden İttihat ve Terakki kadrolarını 1870’lerde Selanik’te üç Sabatay Cemaatte kurdukları okullarda Batı kültürüyle yetiştirdikleri Beyaz Türklere Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlının mirasını devretmişlerdi. Yani Osmanlı daha yıkılmadan 50 yıl önceden yapılan bu planlar, askeri projeler ve Ortadoğu’nun üst üste yeniden dizayn edilmesi hâlâ devam ediyor.
Beş bin yıldan beri devletleri kendi ekonomik ve siyasi çıkarları için kullanan uygarlık güçleri; devletin başına getirdikleri Napolyon, Mustafa Kemal, Hitler, Mussolini, Franco, Erdoğan, Netanjahu gibi diktatörleri ve onların kurdukları partileri kullandıktan sonra, zamanı geldiğinde tarihin çöplüğüne atarlar. Hep en kanlı cinayetleri, katliamları ve soykırımları yapan devleti savunup sahiplenen Atatürkçü ve CHP’nin şu an başlarına gelenlerden anlamadıkları şey tam da budur işte! Devlet, Atatürk’ün kurduğu CHP’nin genel merkez binasının kapısını balyozla kırarak Özgür Özel ve ekibini biber gazıyla dışarıya attıkları insanların üzerine plastik mermi yağdırıp, gaz sıktıklarında gözyaşları içinde, “Bu ne zulüm! Devletimizi tanımıyoruz!” diyerek gerçekten devleti tanımadıklarını itiraf ediyorlardı. Fakat katliamcı, soykırımcı devleti hâlâ tanımıyorlar. Bugün ‚kutsal gördükleri devlet‘ kendilerine görev verse, cumhuriyeti demokratikleştirmeden, Kürtlerin insanı haklarını vermeden, Alevilerin, Hristiyanların inanç özgürlüğünü tanımadan, özgürlüğü, eşitliği sağlamadan, adaleti, hukuku uygulamadan aynı hataları ve yanlışları yapmaya devam edecekler. Devletin zulmünü yeni görenler CHP’lilere sormak gerekir, o ırkçı devlet yüzyıldır Kürtlere ve Alevilere zulm ediyor, katliam ve soykırımlar yapıyor neden sesiniz çıkmıyordu?
Kuruluşundan günümüze kadar ırkçı İttihatçı zihniyeti, tek adam, tek devlet, tek ırk, tek bayrak çizgisini terk edemeyen CHP; iktidarı döneminde devletin tetikçisi olarak komünist görünerek komünistleri katletti, sosyalist görünerek sosyalistleri katletti, solcu görünerek devrimcileri katletti, birlikte mücadele verdiği ve sıkıştığında “Kürt kardeşlerim” dediği Kürtlere çok acımasızca katliamlar yaptı, ‚laik devletiz‘ deyip Alevi gibi görünerek Alevileri katletti. Bütün bu sahte maskeleri taksa da hiçbir dönem bunlardan birisinin hakkını savunmadı. Demokrasiyi, adaleti, hukuku geliştiremedi.
Hitler, “Arkasında ordusu olmayan bir komutan uzun süre ayakta kalmaz. Atatürk de iktidarını Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) sayesinde güvenceye aldı. İtalya’da da aynı şey geçerli. Eğer Antonescu bugün ortadan kaybolacak olsa, ordu içinde onun yerine talip olacaklar arasında korkunç bir mücadele başlar. Ama onun yerine geçecek kişiyi belirleyecek bir örgüt olsa, bu olmaz.” (‘Hitler’in Sofra Sohbetleri’ kitabından) diyordu.
Hitler faşizmi çöker çökmez, Nazi Partisi 1945’de kapatıldı. Mussolini’n kurduğu ve yönettiği Ulusal Faşist Parti’si, Mussolini iktidardan düşer düşmez 1943’te kapatıldı. Mustafa Kemal’in tek parti döneminde kurduğu ve faşist zihniyetle yönettiği CHP ise, Atatürk 1938’de ölmesine rağmen hâlâ Kemalist CHP‘liler tarafından yaşatılmaya çalışılan bu parti yıllardır tarihin çöplüğüne gitmemek için direnip can çekişiyor. Şimdi müdahaleyi Suriye’de, Irak’ta İran’da olduğu gibi CHP’nin yerine Erdoğan ve AKP’yi kullanan Batılılar gerçekleştiriyor. Türkiye’yi her zaman Londra’nın yönettiğini, bir askeri darbe, bir sivil darbe gerçekleşecekse, bir barış yapılacaksa, bir Parti kapatılacaksa bunu da Batılıların gerçekleştirdiğini demokrasinin olmadığı totaliter ülkede hiç kimse anlayamadı.
Bu yüzden İngilizlerin ırkçılık aşısıyla aşılan İttihatçı zihniyet var olduğu sürece Türkiye’yi hep Batılılar yönetmeye devam edecektir ve Türkiye’de Kürt sorunu çözülmez! Aslında, Anadolu’da “Kürt anasını görmesin!” zihniyetiyle Kürt katliam ve soykırımlarını yapan ırkçı ve aptal İttihatçılar, İngiliz askerlerinin görevini yerine getirdiklerinin farkında değiller.
Mustafa Kemal hakkında Ismarlama bir kitap yazan İngiliz yazar Lord Kinross, 1952 yılında bizzat İngiltere hükümetinin özel görevlendirmesiyle Atatürk hakkında İttihatçı kaynaklarda güya araştırmalar yapmak üzere Türkiye gönderilmiştir. Hiç kuşkusuz İngilizler bu yazarı gelecek kuşaklara İttihatçı zihniyeti daha fazla aşılamak için göndermişlerdi? İngilizlerin Avrupa merkezci Türk ırkçılığı ile yetiştirdikleri İttihatçıların tahrip edilmiş, yalana dayalı kaynaklarını beş yıl boyunca inceleyen Kinross, İttihatçı zihniyet çerçevesinde Batı okuyucusu ve devşirme Türkleri –Anadolu’da herkesi Türkleştiren ve soykırımlar yapan- bu diktatörün çok iyi işler yaptığına ve Batı kültürünü İslam toplumuna kabul ettiren bir dâhi olduğuna inandırmak için “Atatürk: The Rebirth of a Nation” (Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu) adlı propaganda kitabını yazmıştır. İngilizlerin Lord Kinross’un kaleminden ısmarlayıp parayla yazdırdıkları bu kitap, birkaç cümle dışında sanki Teşkilâtı Mahsusa Başkanı Hüsamettin Ertürk ya da bir MİT başkanı tarafından yazılmış bir propaganda kitabıdır.
Bir İngiliz ajanı ve valisi olarak Türkiye ekonomisini ve siyasetini dış güçlerin çıkarları çerçevesinde dizayn eden, kendi iktidarını ayakta tutmak için idam sehpaları kuran, her tür cinayeti işleyen, yerli halklara yaptığı katliam ve soykırımları “eşkıya karşı savaşıyoruz” diye meşrulaştıran M. Kemal’in o ülkeye verdiği zararların haddi hesabı yoktur! O, Hitler gibi tarihin en kanlı sayfalarına yazılacağı yerde, İngiliz yazar Lord Kinross tarafında yazılan kitap, Hitler’in öğretmeni M. Kemal’in savaş ve insanlık suçları görmemezlikten gelerek temize çıkarılmış; onun idam ettiği onlarca Kürt önderlerinden, Koçgiri, Dêrsim ve öbür Kürt soykırımlarından hiç bahsetmemiş, onu büyük yenilikler, büyük devrimler yapan, yeni Türklüğü icat eden Türklerin önderi olarak dünyaya tanıttığı için bugün tıpkı onun gibi bir diktatör ülkeyi rahatça yönetmeye devam ediyor. Ve sultanlarına, padişahlarına, diktatörlerine biat eden homojen toplum öylesine derin bir çıkmaza sokulmuş, çürümüş toplumun yaşamını ırkçılık ve yobaz dincilikle öylesine zehirlenmişler ki, toplumda insanlık ve vicdan adına bir şey bırakmamışlar, demokrasi, adalet, hukuk, özgürlük, eşitlik hak getire.
Böylesine cahil, totaliter rejimlerle yönetilen bir toplumu Batı istediği gibi yönlendirip yönetebilir.
Avrupa faşizm ile yüzleşmiştir ama anlamamıştır!
Kapitalist sistem, Hitler faşizmin yenilgisinden sonra uygarlığın merkezi olan Avrupa’da savaşlara ara verdi. Ama Ortadoğu’da kurduğu iki ileri Ulus-devlet karakolu üzerinden savaşlarını sürdürmeyi devam ettirdiler. İleri karakolları Türkiye Batı ülkelerinden aldığı savaş silahları, tank, panzer, savaş uçakları ve zehirli gazlarla Kürtleri katliam ve soykırımlardan geçirmeye deva etti. Ortadoğu’da Batı ülkelerin kurduğu İsrail ulus-devleti ne yapıyordu? Hitler Almanya’sı Yahudilere nasıl katliam ve soykırım yaptıysa; Hitler soykırımından kaçıp Filistin‘de İsrail Ulus-devletini kuran Siyonistler aynı katliamları Filistin‘in yerli halklarına yapmaya başladılar. Bundan üzüntü duyan Yahudi halkı hiçbir zaman Siyonistlerin önderlik yaptığı ve yönetimde olduğu İsrail ulus-devletinden memnun değillerdi ve sürekli komşularına saldırıp topraklarını genişletmek istedikleri savaş hali ortamında rahat da etmiyorlardı.
Osmanlı döneminde Filistin’de yaşayan 35 bin Yahudi yerli halklarla birlikte hiçbir sorun yaşamadan barış içinde yaşayıp gidiyorlardı. Ne zaman ki, İsrail ulus-devleti kuruldu. Halklar birbirine düşman edildi. Savaşlar başlatıldı.
Bu yüzden İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde kendi siyasi politikaları için Yahudilerin mağdur gösterilmesi, onlara bir devlet statüsü tanınması Yahudi halkını düşündükleri için değildi. Elbette Yahudi halkın da bir devleti olmalıydı. Ama kapitalist sistemin doğudaki güvenliğini koruyacak şekilde kurgulanmış bir Siyonist devlet olmamalıydı. Yahudilerin mağduriyeti üzerinden gerçekten mazlum Yahudi halkına değil, Ortadoğu’yu yeniden kapitalist sistemin çıkarları doğrultusunda dizayn ederken bölgede Siyonistler eliyle kendilerine çalışacak bir ileri karakol kurma projeleriydi asıl mesele. Alman halkın başına bela ettikleri Hitler eliyle faşizmi bu yüzden organize etmişlerdi. Bu ileri karakolun finansmanı da, Yahudi soykırımında kullanıp 8 Mayıs 1945, koşulsuz teslimiyet dayatılan Nazi Almanya’sı tarafından karşılanacaktı. İki yüzlü Batı hukuku bu yüzden Hitler faşizmiyle yüzleşti. Hitler faşizmi dışındaki faşist rejimlerin işledikleri katliam ve soykırımlar onu ilgilendirmiyordu.
Ömürlerini doldurmuş imparatorlukların dağıtılıp parçalanarak ulus-devletlere bölüneceği, 24 ulus-devlete bölünecek olan Osmanlı topraklarında bir İsrail ulus-devletin kurulacağı gibi plan ve projeler yüzyıl önceden çok iyi düşünülmüş, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda pratiğe uygulanmıştı. Her iki savaşta Avrupa kıtasında kapitalist sistemi istemeyen, ona karşı mücadele eden 120 milyondan fazla insan bu savaşlarda öldürülmüş, Karl Max’ın Kapital kitabıyla meşruiyet kazandırdıkları kapitalist sistem adeta şahlandırılmıştır. Avrupa’da kapitalist sistemi şahlandıran faşizmin belirli bir noktada durdurulması gerektiği ve onun soykırımdan geçirip mağdur ettikleri Yahudi toplumu üzerinden sadece Ortadoğu’daki siyasi projelerini pratiğe uygulayabilmek için Hitler faşizmi ile yüzleştiler ve Uluslararası Nürnberg Askeri Ceza Mahkemesi’nde yargılandılar. Yüzleştiler ama anlamadılar. Yüzleşmek başkadır, dersine çalışarak bilinçli bir şekilde anlamak başkadır. Anlamadıkları için Avrupa dışında faşist rejimleri kullanmaya, finanse etmeye ve savaş silahlarını satmaya devam ettiler. O faşist rejimleri destekleyip finanse ettikleri savaşlar tekrar Avrupa’ya geleceği günü bekliyor. Parayı tanrı olarak gören kapitalist Avrupalı artık bunun hesabını yapmıyor. Dünyanın her yerinde devam eden savaşlar, ekolojik kırım savaşları, gelişen uluslararası siyasal süreçler, Soğuk Savaş dönemi, militarizmin ve emperyalist rekabetin tamamen ortadan kalkmadığını göstermiştir.
”Özgürlüğü seven herkes Kızıl Ordu’ya asla ödemeyeceği kadar borçludur!”
Ulus-devlet çağında Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda Alman politikacılarını ve gizli örgütlerini çok iyi kullanan uygarlık güçlerin nihai amacı Hitler eliyle organize ettikleri faşizmle Batı ve Doğu Avrupa’da yıkımları gerçekleştirdikten sonra -ki bu yıkımlar kapitalist sistemin yerli yerine oturması ve gelişmesi için şartı- yöneldikleri Sovyetler Birliği’nde sosyalizmi yıkmaktı. Nazi Almanya’sı Doğu Cephesi’nden Stalingrad’a kadar ilerlerken 15 büyük şehir, 710 küçük şehir, 7 bin köyü işgal etmiş; 23 milyondan fazla Sovyet insanı yaşamını yitirmişti. Tam sosyalizmi bitirecekleri noktada Kızıl Ordu yenilmez efsanevi bir direnişle 2 Şubat 1943’te Mareşal Friedrich Paulus komutasındaki Alman kuvvetlerini insanlık adına büyük bir yenilgiye uğrattı. Yazar Ernest Hemingway, ”Özgürlüğü seven herkes Kızıl Ordu’ya asla ödemeyeceği kadar borçludur!” diyordu. Stalingrad yenilgisinden sonra faşizm gün be gün geriledi. Ve Kızıl Ordu’nun o kahraman savaşçıları sosyalizmin bayrağını 8 Mayıs 1945 günü Alman faşizmin burçlarına dikerek kesin zaferlerini ilan ettiler. Faşizmin bu gerilemesini gözleyen ve savaşla, silahla, parayla işçi ve emekçilerin büyük ideali olan sosyalizmin yıkılmayacağını gören uygarlık güçleri, ABD, İngiltere ve Fransa onu içine alıp entegrasyon çalışmalarıyla dağıtmayı planladılar.
Bütün dünya kapitalini sadece Amerika ve Batı Avrupa’ya yatırdılar; orada işçi ve emekçilerin ücretlerini bilinçli bir şekilde yükseltiler ki, sosyalizmi istemesinler. Hatta “Eğer sosyalizmi istiyorsanız, onu da biz getireceğiz size!” şiarıyla kasıtlı olarak Batı Avrupa ülkelerinde sosyal devleti inşa ettiler; Doğu Avrupa ülkeleri ve Sovyetler Birliği’ne karşı. Böylece Batı devletleri Marshall Planı ile bilinçli olarak ülkelerinde sosyal devleti inşa edip demokrasi ve özgürlükleri genişletip ekonomiyi ileriye götürürken; Sovyetler Birliği ise kendi halkını kapitalizm korkusuyla korkutarak işçi sınıfı adına kurulan partiler, farklı halkların tarihi zenginliklerini, kültürlerini, inançlarını, dinamiklerini, aydın insanlarını acımasızca harcarken, özgürlüğü, demokrasiyi ve ekonomiyi ilerletmemeleri için hep mazeretleri vardı: “kapitalizme karşı savaşıyoruz.” Yanlış anlayış ve uygarlık güçlerin uzun vadeli planlarını anlayamadıkları için kapitalizm ile savaşlarında yenilip dağılıp gittiler.
“Nie wieder!” sloganı anlaşılmamıştır!
Ulus-devlet çağı olan 20. yüzyıl, insanlık tarihinin en yıkıcı savaşlarına sahne olmuştur. Bu yüzyılın en büyük kırılma noktalarından biri kuşkusuz 8 Mayıs 1945 tarihidir. Nazi Almanya’sının Berlin-Karlshorst’ta müttefik kuvvetlere kayıtsız şartsız teslim oluşu, yalnızca askeri bir yenilgiyi değil; aynı zamanda Avrupa’da Nazi Almanya’sı yayılmacılığın sonunu ifade etmektedir.
İkinci Dünya Savaşı boyunca, tıpkı Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi milyonlarca insan yaşamını yitirmiş, kentler yok edilmiş, ekonomik ve toplumsal yapılar ağır biçimde tahrip olmuştur. Özellikle kapitalizm öncesi dönemde Arabistan merkezci Hristiyanlığı Avrupa’ya Museviliğin bir ekolü olarak yayan Semitik tüccarların Avrupa kralların saraylarına girip onları içten fethetmesi, Batı’daki zengin aileleri 300’ler Komitesi’nde örgütleyerek, bu zengin aileleri kendi tarihsel projeleri çerçevesinde yönlendirmeleri sonucu oluşan ulus-devlet çağında sanayi ve endüstri kartellerin de destekleyip iktidara getirdikleri Hitler rejiminin uyguladığı sistematik şiddet, toplama kampları ve etnik imha politikaları insanlık tarihinde derin izler bırakmıştır. Bu nedenle savaş sonrasında Avrupa toplumlarında “Nie wieder!” (Bir daha asla!) sloganı güçlü bir tarihsel bilinç haline gelmiştir.
Ancak savaş sonrası dünya düzeni incelendiğinde, yukarda izah ettiğimiz nedenlerden dolayı militarizmin ve büyük güç rekabetinin tamamen sona ermediği görülmektedir. Soğuk Savaş döneminden günümüze kadar uzanan süreçte devletlerarası çatışmalar, faşist ve molla rejimlerin desteklenmesi, silahlanma yarışları ve bölgesel savaşlar devam etmiştir. Bu durum, savaşların yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda ekonomik, jeopolitik dinamiklerle bağlantılı olduğunu ve kendi halkını kandırıp aldatan Batı politikacıların ikiyüzlülüğünü göstermektedir.
1. Nazi Almanyası’nın Çöküşü ve Berlin’in Düşüşü
1945 yılına gelindiğinde Nazi Almanya’sı askeri, ekonomik ve siyasal açıdan çökmenin eşiğine gelmişti. Sovyet Kızıl Ordusu’nun doğudan ilerleyişi ve Batılı müttefiklerin batıdan saldırıları sonucunda Almanya iki cephede kuşatılmış durumdaydı.
Sovyetler Birliği’nin Berlin’e Taarruzu günü gününe şöyle olmuştur:
16 Nisan 1945’te Sovyet saldırısı başladı.
21 Nisan’da Sovyet birlikleri Berlin’in dış mahallelerine ulaştı.
25 Nisan’da şehir tamamen kuşatıldı.
30 Nisan’da Adolf Hitler intihar etti.
2 Mayıs’ta Berlin teslim oldu.
8 Mayıs 1945’te Almanya kayıtsız şartsız teslimiyet anlaşmasını imzaladı.
Bu süreç, yalnızca askeri bir yenilgiyi değil, aynı zamanda Nazi ideolojisinin tarihsel çöküşünü temsil etmektedir. Alman tarih yazımında bu dönem sıklıkla “Die Stunde Null” “Sıfır Saati” kavramıyla açıklanır. Bu kavram, Almanya’nın savaş sonrası yeniden kuruluş sürecini ifade etmektedir.
2. İkinci Dünya Savaşı’nın Yıkıcı Sonuçları
İkinci Dünya Savaşı, insanlık tarihinin en büyük yıkımlarından birine neden olmuştur. Yaklaşık 60 milyon insan yaşamını yitirmiş; Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika’da büyük fiziksel ve ekonomik yıkımlar meydana gelmiştir.
Savaşın sonuçları şu başlıklar altında değerlendirilebilir:
2.1. Demografik Yıkım
Savaş boyunca milyonlarca sivil ve asker yaşamını kaybetmiş; özellikle Yahudiler, Romanlar, Slav halkları ve siyasal muhalifler Nazi rejiminin sistematik katliam politikalarının hedefi olmuştur.
2.2. Ekonomik Çöküş
Avrupa’nın sanayi altyapısı büyük ölçüde tahrip olmuş; kentler, kasabalar, köyler harabeye dönmüş; üretim kapasitesi ciddi biçimde düşmüştür.
2.3. Siyasal Sonuçlar
Savaş sonrasında kapitalist sistem, sosyalist sistem diye Avrupa iki kutuplu dünya düzeninin merkezine dönüşmüş; ABD ve SSCB arasındaki Soğuk Savaş süreci başlamıştır.
3. Militarizmin Sürekliliği ve Modern Avrupa
1945 sonrasında Avrupa’da barış ve demokratikleşme söylemleri güç kazanmış olsa da militarizm tamamen ortadan kalkmamıştır. Özellikle Soğuk Savaş boyunca NATO ve Varşova Paktı ekseninde yoğun bir silahlanma yarışı yaşanmıştır.
Son iki yüzyıldan beri uygarlık güçlerin zaman zaman “uygarlık yıkıcı etmen” olarak kullandıkları Almanya’nın günümüzde sosyal devlet yapısını terk etme sinyallerini vermesi, askeri harcamalarını artırması ve Avrupa güvenlik politikalarında daha aktif rol üstlenmesi dikkat çekmektedir. Almanya’nın Litvanya’da kalıcı askeri üs kurma girişimi ve savunma bütçesindeki artışlar, Avrupa’daki yeni militarizasyon tartışmalarını gündeme taşımaktadır.
Her ne kadar günümüz Almanya’sının siyasal yapısı Hitler döneminden farklı olsa da tarihsel hafıza açısından militarizmin normalleşmesi Avrupa kamuoyunda kaygı yaratmaktadır.
4. Emperyalizm ve Savaş İlişkisi
Modern dünya tarihi incelendiğinde savaşların çoğunlukla gözle görünmeyen uygarlık güçleri tarafından 50 ya da 100 yıl önceden planlandığı, siyasi ve ekonomik çıkar mücadeleleriyle bağlantılı olduğu görülmektedir. Uygarlık güçlerin altın ve para gücüyle yönlendirdikleri emperyalist devletler, nüfuz alanlarını genişletmek, enerji kaynaklarını kontrol etmek ve ekonomik üstünlük sağlamak amacıyla sık sık askeri yöntemlere başvurabilmektedir.
Bu bağlamda:
👉Birinci Dünya Savaşı’n devamı olan
👉 İki Dünya Savaşı,
👉 Soğuk Savaş dönemi çatışmaları,
👉Irak savaşı
👉Suriye savaşı
👉 Ukrayna-Rusya savaşı,
👉Hiç bitmeyen Ortadoğu’daki bölgesel savaşları
👉İran- ABD savaşı
Uygarlık güçlerin ulus-devlet ve emperyalist devletler arasına soktuğu rekabetin farklı biçimleri olarak değerlendirilebilir.
Savaşların başlangıcında çoğu devlet kısa süreli zafer beklentisi içine girse de tarihsel deneyimler, savaşların öngörülemeyen sonuçlar doğurduğunu göstermektedir. Nazi Almanya’sının Sovyetler Birliği karşısında Stalingrad’da yaşadığı yenilgi, Erdoğan’ın Batı politikacıları adına, “Kobanê düştü düşecek!” diyerek desteklediği cihatçı örgüt IŞİD’in Kobanê’de yaşadığı yenilgi bunların tarihsel örnekleridir.
Benzer şekilde günümüzde de askeri müdahalelerin beklenenden daha uzun ve yıkıcı süreçlere dönüştüğü görülmektedir. Donald Trump’un “savaş iki üç hafta sürer” dediği İran-ABD savaşın aylarca sürmesi gibi.
Sonuç
8 Mayıs 1945 yalnızca bir savaşın sona erdiği tarih değildir; aynı zamanda insanlığın faşizm, militarizm ve savaş üzerine düşünmek zorunda kaldığı tarihsel bir dönüm noktasıdır.
Nazi Almanya’sının yenilgisi, faşizmin askeri olarak mağlup edilebileceğini göstermiştir. Gönül isterdi ki, dünya faşizmine öncülük eden İttihat ve Terakki üyeleri de Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’nde yargılansaydı. Türkiye de İttihatçıların yaptığı soykırımlarla yüzleşseydi. Yüzleşseydi hâlâ o ülkede süren kurumsal faşizm bu kadar katliamları, soykırımları devam ettirme cesaretinde olmayacaktı! Ancak savaş sonrası Batı’nın Türkiye’yi o bölgede Sovyetler Birliği’ne karşı ileri karakol olarak kullanması, Soğuk savaş dönemi, yeni dünya düzeni, militarizmin ve emperyalist rekabetin farklı biçimlerde devam ettiğini ortaya koymuştur. Bunun nedeni çoğu bilim insanları savaşları önceden planlayan uygarlık güçlerini iyi tanımamaları, toplumların bu konuda bilinçsiz olmalarıdır.
Bugün küresel ölçekte artan silahlanma politikaları, bölgesel savaşlar ve büyük güç rekabeti, 8 Mayıs 1945’in tarihsel derslerinin hâlâ güncelliğini koruduğunu göstermektedir. Özür dilemek tek başına yeterli değildir. Özür üzerinde çalışarak anlamak gerekir.
Bu nedenle kalıcı barışın sağlanabilmesi yalnızca dünyanın bir bölgesinde savaşların sona erdirilmesiyle değil; bütün dünyada savaşların sona ermesi ve savaşları üreten ekonomik, siyasal ve ideolojik yapıların sorgulanmasıyla mümkündür. 8 Mayıs’ın tarihsel anlamı da tam olarak burada yatmaktadır: İnsanlığın geçmişin yıkımlarından ders çıkararak daha adil, adaletli ve barışçıl bir dünya kurma sorumluluğu.
12 Mayıs 2026
Azad Roni
Kaynaklar:
1.Dr. John Colemann, 300 Komitesi, Destek Yayınları, İstanbul 2017
- Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 1.
- Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2020.
- Lord Kinross, Atatürk: The Rebirth of a Nation.
- Eric Hobsbawm, Aşırılıklar Çağı: Kısa 20. Yüzyıl 1914–1991. İstanbul: Everest Yayınları.
- Hannah Arendt, Totalitarizmin Kaynakları. İstanbul: İletişim Yayınları.
- Antony Beevor, Berlin 1945: The Downfall. London: Penguin Books.
- Tony Judt, Postwar: A History of Europe Since 1945. New York: Penguin Press.
- Deutsches Historisches Museum Arşivleri.
- 10. Soviet Military Archives on the Battle of Berlin.








