Devlet Neden Kürt Sorununu Çözmek İstemiyor?
Devlet Neden Kürt Sorununu Çözmek İstemiyor?
✍Azad Ronî’nin Analizi:
On yıl önceki barış süreci ile ilgili konuşma sanki bugün konuşmuş gibi günceliğini aynen korumaktadır! Özellikle 2013 ile 2015 yılları arasındaki barış sürecini sonlandıran Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, “Siz neden bundan dolayı paniklediniz? Sayın cumhurbaşkanım, PPK silah bırakacak diye neden paniklediniz? Siz bırakmadınız! (On yıl sonra silahları bıraktığı halde siz gene bu sorunu çözmüyorsunuz! A.R.) Öyle görünüyor ki, bugün PPK silahlarıyla dağdan inse önüne geçecek! ’Aman inmeyin!’ diyecek. Çünkü barış yapalım diye bir niyet yok. Çok açık söylüyorum; kardeşlerimiz, vatandaşlarımız, Türkiye’de yaşayan herkesin bunu iyi anlaması, idrak etmesi gerekir. Bu ülkenin cumhurbaşkanı PKK’nin silahsızlanmasını durdurmuştur, önlemiştir!” sözleri, Sayın Abdullah Öcalan’ın 27. Şubat 2025’te İstanbul’da 300 gazeteci ve medya kuruluşları karşında, DEM Partinin İmralı Heyeti tarafından açıklanan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı“ ardından PKK’nın kendisini feshetmesi ve Süleymaniye kenti yakınlarında yapılan bir törenle sembolik olarak 15 kadın ve 15 erkek toplam 30 gerillanın silahlarını yakmalarıyla başlayan barış sürecinin bir yıldan beri oyalamalarla sürdüğü ve AKP önümüzdeki seçimlerde de kazandıktan sonra süreci bir daha buzdolabına atılarak gene 2015 yılındaki barış süreci gibi Erdoğan tarafından engelleneceği çok açık görülüyor.
Öcalan, 27 Şubat’taki “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı“ ile Kürt sorunun demokratik siyaset içerinde çözülmesi amacıyla hiçbir şart ileriye sürmeden, PKK’yi feshetmiş, silahları bırakma çağrısı yapmış, sembolik bir törenle silahlar yakılmış ve “haydi Kürt Sorununu çözün!” diye topu devlete atmıştır! Burada asıl devletin sorumluluk bilinciyle hareket ederek kendi iç dinamiklerinde Kürt sorunun çözümüne ilişkin bilimsel düşüncelerini halka, basın ve medyaya açıklamaları gerekeceği yerde, Komisyon raporuyla sorunu ‘terör’ sorununa indirgeyerek Kürtler ile savaşını devam ettirmek istediklerini açıklamışlardır!
Dünün barış süreci (2013-2015) açıklaması olan Dolmabahçe Mutabakatını kabul etmeyerek masayı devirip Temmuz 2015’te Kandil alanlarında bulunan gerillanın üzerine 30 savaş uçağıyla yapılan yoğun bombardımanlardan sonra Türk usulü darbe girişimi yaparak Kürt katliamlarına girişen R. T. Erdoğan, bugün “Terörsüz Türkiye” yanlış zihniyetiyle başlattıkları süreçte hiçbir adım atmayarak, Kürtlerin oylarıyla iktidarda kalma oyalamalarıyla süren süreç bir sonraki seçimden sonra gene sözünde durmayan Erdoğan tarafından engelleneceği apaçık ortadadır.
“Kürt Sorunu Benim Sorunumdur!”
2005 yılında Erdoğan Başbakan olarak Diyarbakır’daki konuşmasında, “Kürt sorunu benim sorunumdur!” diyordu:
“İlla her soruna bir ad koymak da gerekmez. Çünkü sorunlar hepimizindir. Ama illa ‘Ad koyalım’ diyorsanız Kürt Sorunu bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorudur. Benim de sorunumdur. Sorunların parça parça adresi olmaz. Bütün sorunlar Türk olsun, Kürt olsun, Çerkez olsun, Abaza olsun, Laz olsun bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ortak sorunudur. Çünkü güneş herkesi ısıtır, çünkü yağmur herkes için rahmettir. Çünkü herkes aynı toprağın insanıdır, insanıyız, millet olmak işte budur.
Bu sebeple ‘Kürt sorunu ne olacak?’ diyenlere diyorum ki bu ülkenin başbakanı olarak o sorun herkesten önce benim sorunumdur. Bu memleketin başka bir meselesini de bana soracak olsalar onlara da şunu derim, o mesele de herkesten önce benim meselemdir.
Biz büyük bir devletiz ve millet olarak bu ülkeyi kuranların bize miras bıraktığı temel prensipler ve cumhuriyet ilkesi, Anayasal düzen dahilinde her sorunu daha çok demokrasi daha çok vatandaşlık hukuku daha çok refahla çözeceğiz, bu anlayışla çözüyoruz ve çözeceğiz de.”
Bu konuşmanın ardından, “Tek devlet, tek millet, tek bayrak” tekerlemesini yapan Başbakan Erdoğan, 2014 yılında cumhurbaşkanı olduğu dönemde Dolmabahçe Mutabakatını kabul etmeyerek, “Kürt Sorunu diye bir sorun yoktur!” noktasına vardı.
İngilizlerin onayıyla Mustafa Kemal Mayıs 1919’da 35 İttihatçı arkadaşları ile birlikte Samsun üzerinden Kürdistan’a giderek, Erzurum (23 Temmuz- 7 Ağustos 1919), Sivas (4-11 Eylül 1919) Kongreleri ve Amasya Protokollerinde, “Kurulacak olan devlet Türklerin ve Kürtlerin devleti olacak.” denilip Kürtlerin rızasını alarak Ankara’daki iktidarını 1923’teki Lozan Antlaşmasıyla sağlamlaştırdıktan birkaç yıl sonra, önce Kürtler için hazırladıkları İstiklal Mahkemelerinde İzmir Suikastı (15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi gibi) senaryosu bahane edilerek 17 İttihatçı arkadaşını idam ettikten hemen sonra tarihin en büyük Kürt soykırımlarına girişmişti. Osmanlı devleti, Kürt derebeylerin gücüyle bölgede iktidarını sağlamlaştırdıktan birkaç yıl sonra henüz İslam olmayan Zerdüşt ve Êzîdî inancındaki Kürtleri, Hristiyan Ermenileri, Rumları ve Süryanileri katliamlardan geçirmeye başlamışlardı. Gene İslam bayrağı altında savaşan, iktidar için kendi halkı olan Türkmen ve Oğuzlar’a düşman edilmiş Selçuklu Sultanları, Mervani Kürt devleti (M.S. 990- 1.096), Şeddadiler Hanedanı (M.S.951- 1.175) ve Rewadiler Hanedanı (M.S. 955-1.071) gibi Kürt devlet ve birçok Kürt hanedanların gücüyle bölgede iktidarını güçlendirdikten birkaç yıl sonra; yerli halklarla savaşa girişmişlerdi; Mervani Kürt devletini ve birçok Kürt hanedanını ortadan kaldırmışlardı!..
Uygarlık güçlerin uygarlık yıkıcı etmen olarak kullandıkları devşirme Türkler
Bu tarihi gerçekler ışığında denilebilir ki; uygarlık güçleri, bin yılların başında Abbasilerin gözetiminde iktidarı kendilerine çalışacak olan vekalet savaşçılarına devrettikleri ve Orta Asya’dan gelen kendi halkı olan Türkmen ve Oğuzları katliamlardan geçiren Selçuklu Sultanların ve Kürt beyliklerin yardımlarıyla iktidara taşıdıkları Osmanlı padişahların beyinlerine Arabistan merkezci siyasal İslam ideolojisini aşılarken ve en son hiçbirisi Türk olmayan Osmanlı subayları olan İttihatçıların beyinlerine Avrupa merkezci Türk milliyetçiliği aşılarken, bu devşirmeleri yerli halklara düşman etmişler ve Kürtleri, Ermenileri, Süryanileri yok etme görevi vermişlerdir. Her şey değişir ama Semavi dinlerin teolojik doğmaları ve ırkçı tabularla kafaları çağ dışı örümcek ağı bağlamış ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin’ tıpkı Tevrat’taki mitolojik varsayımlardan yola çıkarak Fırat Irmağı’ndan Nil Irmağı’na kadarki topraklara sahip olmak isteyen işgalci İsrail devleti gibi yerli haklara düşmanlığı hiçbir zaman değişmez ve bitmez! Yerli halklara düşman edilen her iki zihniyette aynı maskeli tanrının ürünüydü. Aynı maskeli tanrı tarafından Ortadoğu’da kullanılan ulus-devletlerdi. Her iki ulus-devlet, güvenlik politikaları adı altında kendi vatandaşlarına değil, uygarlık güçlerin Batı’da kurduğu kapitalist sistemin çıkarları için çalışmaktadır.
Değişime ayak direten, Doğu’da uygarlık güçlerine çalışan vekalet savaşçıları ve bütün halklara düşman edilmiş, Mezopotamya’nın uygarlık kalıntılarını ve ekolojik köy komünal yaşamını ortadan kaldırmakla görevlendirilen Türk ulus-devletin yeri de Selçuklu ve Osmanlı gibi devlet mezarlığıdır!
Neden?
Türklerin aşağılandığı Osmanlı döneminde yağma ve talan savaşları için asker devşirdikleri Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez, Arnavut, Bulgar, Boşnak gibi farklı milletlerden ve İslam dinine bağlı olanların oluşturduğu topluluklara ümmet deniliyordu. Yani Osmanlı İmparatorluğu’nda etnik kimlik, ulusal aidiyet diye bir şey yoktu; İslam dini çerçevesinde oluşan ümmet anlayışı vardı. Bu ümmet kelimesi, etnik köken, dil, ırk, kültür gözetmeksizin Müslümanların dini bir bağla birbirine bağlı olduğu vurgusu yapılıyordu. Ulus-devlet çağında Avrupa merkezci Türk milliyetçiliği ile yetiştirilen İttihatçılar, maskeli tanrıların toplum mühendisliği projeleriyle yeni bir Türk milleti yaratmak için ümmet topluluğunu; yani Kürt, Arap, Laz, Çerkez, Arnavut, Bulgar, Boşnak, Ermeni, Rum, Süryani halklarını katliamlarla bir potada eritip herkesi Türkleştirerek Anadolu ve Kürdistan’da yapay bir topluluk oluşturmak istiyorlardı.
Peki bunu neden yapıyorlardı? Farklı halkları ‘Türk’ diye tek bir potansiyel güç etrafında birleştirirken, o insanları kendi geçmiş toplumunun binlerce yıllık tarihinden, dilinden, kültüründen uzaklaştırıp yabancılaştırarak bomboş bir insan haline getirmek ve o bölgede uygarlık güçlerine savaşacak olan vekalet savaşçılarını yaratmaktı. Böyle insanlıktan uzaklaştırılmış kültürsüz, karaktersiz, vicdanı olmayan boş insanlara her türlü kötülüğü, her türlü katliam ve soykırımları yaptırabiliyorlardı. İşte burası her türlü katliamlarını, soykırımlarını, cinayetlerini, hırsızlıkları, hukuksuzluklarını, adaletsizliklerini, yağma ve talanlarını ‚Türk kimliği‘ altında gizledikleri Türkiye’dir! Böyle bir ülkeye demokrasi ve barış hiçbir zaman uğramaz!
Uygarlık güçlerin bu Anadolu’yu Türkleştirme projelerini yüzyıl içinde gerçekleştiren İttihat Terakkiciler ve ardılları İttihat Terakki üyeleri olan Kemalistler, Kürtler dışında Anadolu’da herkesi Türkleştirdiler. Böylece Doğu’da kapitalist sistemin bütün savaşlarını yürütecek vekalet savaşlarını yaratmış oldular; yerli halklarla sürekli savaş halinde çürümüş, yozlaşmış, militarist, insanlığından uzaklaştırılmış, hukuku, adaleti ve vicdanı olmayan yapay bir topluluk yarattılar.
Anadolu’daki Türkleştirme Projesi Türklerin Projesi Değil
Türkleştirme projesi ne devşirmelere ne de gerçek Türklere ait bir projeydi. Hatta bu Türkleştirme projesine dahil olan çok az sayıdaki gerçek Türkleri de, katliamları, soykırımları yaptırsınlar diye kendisinden, insanlıktan adaletten, vicdandan uzaklaştırıyorlardı, demokrasiden yoksun bırakıyorlardı. Bunun dışında, ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sisteminde’ sahte Türk kimliği alan devşirmelerin işlediği cinayetler, katliamlar ve korkunç soykırımlar hep Türklerin hanesine yazılıyordu. Selçuklu ve Osmanlı dönemindeki gibi gene Türkler hâlâ bu coğrafyada Orta Asya’daki ataları kadar barbar ve vahşi olduklarını dünyaya yayıp gösteriyorlardı. Bu devşirmelerin hiçbirisi Orta Asya’dan kılıç sallayarak gelmedi. Türklerin atalarının binlerce yıl önce Orta Asya’daki barbarlığını, vahşiliğini, Çin uygarlığını yağmalayıp talan etme hallerini bu coğrafyada canlandırıp kullanmak için devşirmelere ‘Orta Asya’dan geldiklerini’ söylüyorlardı.
Oysa Orta Asya’dan gelen Türkler 300-400 yıl içinde yerleşik hayata geçmiş, yerli halklarla beraber yaşadıklarından beri uygarlık yıkıcı rollerini bırakmışlar. Selçuklu ve Osmanlı’dan beri Türkler adına ‘uygarlık yıkıcı’ rolleri sürdürenler devşirmelerdi. Bu hakikat böyle bilinmelidir! Kendisini Türk sanan ve bu İttihatçıların oluşturduğu yeni yapay Türk topluluğu Türk değildi. Türk olmayan bu devşirmeler iktidarda oldukları sürece ‘Uygarlık Güçlerin’ vekalet savaşçıları olarak bu coğrafyayı cehennem ateşinde yok etmeye çalışacaklar!
Bu yüzden ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin’ bir an evvel yıkılıp gitmesi ya da herkesi Türkleştirme projelerinden vazgeçip halkların bir arada yaşayabileceği renkli bir çiçek bahçesi gibi demokratik bir sisteme geçmesi başta gerçek Türkler olmak üzere o coğrafyada yaşayan bütün halkların yararınadır. Teklik; gri, karanlık faşizme giden bir yoldur. Biz bunu Hitler faşizminde ve Hitler’in öğretmeni olan Mustafa Kemal’in kurduğu yüzyıllık kurumsal faşist Türk ulus-devlet düzeninde halklara nasıl korkunç katliam ve soykırımlar (Koçgiri, Bingöl-Ahmed, Ağrı-Zilan, Dêrsim soykırımları) yaptıklarını gördük…
Unutmamak gerekir ki, Uygarlık güçlerin, bir zamanlar Mezopotamya’da kullandıkları ve bugünkü Kürtlerin ön ataları tarafından tarihin geri dönüşü olmayan çöplüğüne attıkları Akad ve Asur Tiran devletleri gibi ‘uygarlık yıkıcı etmen’ olarak kullandıkları Türk ulus-devleti yıkılıp devlet mezarlığına uğurlanmadan o coğrafyaya demokrasi, özgürlük, eşitlik, Barış ve adalet gelmez.
Selçuklu devletinden Türk ulus-devletine kadar iktidara gelip uygarlık güçleri için çalışanların hiçbirinin Türk olmadığını bazı bilim insanları ve yazarlar biliyorlar ve bunun farkındalar. Sırrı Süreyya Önder gibi bunun farkında olan Türk yazar Hasan Bildirici, “Türklerin elindeki Türk kimliğini elimizden aldınız” makalesinde şöyle yazıyor:
”Kürdlerin haklarını savunduğum zaman adaletsiz düzenin savunucuları beni Kürt ve Kürtçü ilan edip, adalet arzularını körüklediğim diğer okurlar karşısında yazılarımı boşa çıkarmaya çalışıyorlar. İşlerini hep böyle yürüttüler. ‘Bölücü, terörist ve vatan haini Kürt!’ dediler.
Kendilerini de Uzak Asya’dan kılıç sallayarak gelen Türklüğün temsilcisi yaptılar. Ve topluma bunu yutturdular. Türkçülük yarıştıran bu devşirmelerin ataları da Balkanlar, Kafkaslar, Girit, Malta ve Arap çöllerinde Osmanlı mevzilerini terk edip Ankara’ya kaçmışlardı. Çoğunlukla bunların kurduğu adaletsiz devleti düzeltme doğrultusunda kurumlarda ve devlet organlarında çentik açtırmıyorsunuz. Çentik açılınca foyaları ortaya çıkacak. Onun için ‘bu anayasayı ve bu düzeni deldirtmeyiz‘ diyorlar.
Bunların hiçbiri Türk falan değil. Varsa azınlık bir Türk nüfus, onu da kendilerine benzetmişler. Türklüğün kaygısını güttükleri falan yok. Uzak Asya’dan benim atalarım geldi. Erdoğan ve Bahçeli Ahlat’a gidip atalarımın yüksek mezar taşlarının altında duaya duruyor ve biraz Türklük kapmaya çalışıyorlar. Ahlat’ın da en kalabalık Türk ailesiyiz. Kürdlerle de can ciğeriz.
Süleyman Soylu veya Musavvat Dervişoğlu’nun neyi Türk? Neresi Türk? Mahallenin dedikoducusu olarak halkı birbirine kışkırtarak huzur bulan Ümit Özdağ’ın soyunda Asya bozkırlarını akıncı olarak yarıp gelen yiğit Türklere ait hangi iz var?
Türklüğümle övünmek için değil, adalet isteyen yazılarımı ’Kürtçülüğe’ çıkarıp değersizleştirmeye çalışan devşirme Türkçülerin toplumları çökertip, halkı yağmalayan foyalarını anlatmak için soyumdan söz ettim. Bırakın artık bu uzak Asya’dan kılıç çekip gelme numaralarını. Soy numaralarını. Balkanlar, Kafkaslar ve Arap ellerindeki Osmanlı mevzilerini bırakıp kaçtınız; o korkak ve yılışık hallerle şimdi de Anadolu’nun Türk ve Kürd masumlarına vatan numarasıyla kan kusturuyorsunuz.“
‘Uygarlık Yıkıcı Türk Egemenlik Sistemi’ Yerli Halklara Düşmandır
Ve bin yıldır bu coğrafyada uygarlık güçlerin yerli halkları kâh siyasal İslam kılıfı altında, kâh Türk milliyetçiliği kılıfı altında katliam ve soykırımlarla yok etmeye çalıştıkları ve dış güçlere bağımlı oldukları için iradesi olmayan “uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi” Kürt sorununu nasıl çözebilir? Et satarak geçimini sağlayan kasapçının “koyunları, kuzuları kesmiyorum” demek nasıl ki inandırıcı değilse; dış güçlere bağımlı çalışan devşirme Türk politikacıların barış sürecinde, ”Kürt Sorunu benim sorunumdur, çözüyorum” demek o kadar inandırıcı değildir. Çünkü uygarlık güçleri, İttihatçıların beyinlerine Türk milliyetçiliğini aşılarken onları yerli halklara düşman ettirmiş ve Kürtleri, Ermenileri yok etme görevi vermişlerdir!
Uygarlık güçleri, Kürtlere ve Ermenilere düşman olmayan ya da yerli halklara karşı savaşı yürütmeyen birini Türkiye’de iktidara getirmezler. Ha keza “Ben Kürt Sorununu çözerim” demeye kalkışırsa, Cumhurbaşkanı Turgut Özal gibi hemen öldürürler…
Selahattin Demirtaş‚ın Tarihe Geçen ”Bilal’i İstiyordunuz Hilal’i Verdiniz” Açıklaması:
Demirtaşı’ın 18 Ekim 2016 tarihinde HDP Meclis Grup Toplantısında yaptığı bu kapsamlı ikna edici konuşması, Türkiye’de muhalif siyasal söylemin dikkat çekici örneklerinden biridir. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin o dönemdeki başkanlık sistemi tartışmalarındaki tutumunu eleştirmek amacıyla “Bilal’i (Erdoğan) istiyordunuz, Hilal’i (üç hilal) verdiniz” ifadesini retorik ve söylem analizi çerçevesinde incelemektedir. Konuşmada geçen ifadeler yalnızca bir politik slogan değil, aynı zamanda güç ilişkileri, meşruiyet üretimi, HDP’ye hazırlanan kompaslar ve ideolojik söylemler açısından çok katmanlı bir anlam taşıdığını ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Demirtaş bu konuşmada, iktidarı ve özellikle Recep Tayyip Erdoğan çevresindeki güç yapısını eleştirir. “Bilal” ifadesiyle Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’a gönderme yaparken, “Hilal” ifadesini ise halkın karşısına çıkarılan farklı bir siyasi söylem ya da sembol olarak kullanır.
Konuşmanın ana mesajı şudur:
👉İktidarın, halkın beklentilerini karşılamadığını,
👉 Şeffaflık ve adalet yerine farklı semboller ve söylemlerle kamuoyunun yönlendirildiğini,
👉Yolsuzluk iddiaları ve güç ilişkilerinin üstünün örtülmeye çalışıldığını savunur.
Demirtaş, bu cümleyle aslında “siz bir şey bekliyordunuz ama size bambaşka bir şey sunuldu” demek ister ve bunu alaycı bir dille ifade eder. Bu nedenle söz, Türkiye siyasetinde hafızalara kazınmış bir eleştiri sloganı haline gelmiştir.
Siyasal iletişim, modern toplumlarda yalnızca bilgi aktarımı değil, aynı zamanda anlam üretimi ve algı yönetimi sürecidir. Türkiye bağlamında, siyasal aktörlerin kullandığı dil; metafor, sembol ve ironi gibi araçlar HDP ve DEM partileri sayesinde zenginleşmektedir.
Demirtaş, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası süreçte, bir derin devlet politikası olarak MHP’nin AKP’ye yaklaşıp koalisyon oluşturması ve başkanlık sistemine destek veren açıklamalarını, Bilal Erdoğan üzerinden yaptığı bu benzetme ile eleştirmektedir.
Bu bağlamda Selahattin Demirtaş’ın söz konusu ifadeleri, dönemin siyasal atmosferine yönelik eleştirel bir müdahale olarak değerlendirilebilir. HDP’ın Grup toplantısındaki bu konuşma, ilgili söylemin hem yapısal hem bağlamsal hem de toplumsal çürümenin analizini sunmayı hedeflemektedir.
Michel Foucault’ya göre söylem, yalnızca dilsel bir pratik değil, aynı zamanda iktidarın üretildiği ve yeniden üretildiği bir alandır. Bu perspektiften bakıldığında, politik söylemler toplumsal gerçekliği kurma gücüne sahiptir (Foucault, 1972).
Aristoteles retoriği, ikna sanatının temel unsurlarından biri olarak tanımlar. Modern siyasal iletişimde ise ironi, hem eleştirel mesafe yaratmak hem de geniş kitlelere ulaşmak için etkili bir araçtır (Hutcheon, 1994).
“Bilal” ve “Hilal”
İfade iki sembolik düzlemde işler:
- “Bilal”: Somut bir kişiye gönderme yaparak nepotizm ve güç ilişkilerini çağrıştırır.
- “Hilal”: Dini ve milli sembollerin politik söylemdeki kullanımına işaret eder.
Bu ikilik, somut ile soyut arasındaki gerilimi görünür kılar.
İronik Yapı ve Anlam Üretimi
İfade, beklenti ile gerçeklik arasındaki fark üzerinden kurulur. Bu yapı, klasik ironinin temel özelliklerinden biridir: Söylenen ile kastedilen arasındaki mesafe.
Sloganlaşma ve Kolektif Hafıza
Söz konusu ifade, kısa ve ritmik yapısı sayesinde kolayca sloganlaşmış ve kolektif hafızada yer edinmiştir. Bu durum, modern siyasal iletişimde “viral söylem” kavramıyla açıklanabilir.
İfade, MHP’nin AKP’ye yaklaşması, Demirtaş’ın “Seni Başkan yaptırmayacağız!” diyerek başkanlık sistemine karşı çıkısı ve Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki siyasal iktidara yönelik eleştirel bir çerçevede ortaya çıkmıştır. Özellikle Bilal Erdoğan üzerinden yapılan göndermeler, kamuoyunda tartışılan güç ilişkilerine işaret etmektedir.
Bu bağlamda “hilal” sembolü, siyasal meşruiyetin dini/milli değerler üzerinden inşa edilmesine yönelik bir eleştiri olarak okunabilir.
Tartışma
Bu söylem, modern politik iletişimde üç önemli özelliği bünyesinde barındırır:
- Yoğunlaştırılmış anlam (kısa ama derin içerik)
- Çok katmanlı yorum imkânı
- Yüksek dolaşım kapasitesi
“Bilal’i istiyordunuz, Hilal’i verdiniz” ifadesi, Türkiye siyasetinde retorik açıdan güçlü ve çok katmanlı bir söylem örneğidir. Bu ifade, siyasal eleştirinin doğrudan değil, dolaylı ve ironik yollarla nasıl etkili biçimde yapılabileceğini göstermektedir. Aynı zamanda, politik dilin sembolik boyutunun önemini ortaya koymaktadır.
Bütün bunlardan çıkardığımız sonuçla anlıyoruz ki ABD ve İngiltere’nin iktidara getirdikleri diktatör Erdoğan kendisine rakip gördüğü ve eleştirildiği için hiçbir suçu olmayan Selahattin Demirtaş’ı 10 yıldan beri cezaevinde rehin tutuyor!
“Bu ülkenin cumhurbaşkanı PKK’nin silahsızlanmasını önlemiştir!”
Selahattin Demirtaş yukardaki video konuşmasında şu gerçeği dile getiriyor:
“İktidarın şakşakçılığını yapmaktadırlar. Hatırlıyorsanız ne diyordu: ‘Partimizden Saraya gideni partiden atarım’ diyordu, milliyetçiler. Bak dün Sarayda el pençe divan oldular. Hani Bilal’ı istiyordunuz? Bak alamadınız Hilal’i verdiniz. Gördünüz değil mi?
Şimdi değerli arkadaşlar nedir bizim suçumuz? % 13 oy almış olmamız! Halkın taleplerini sandığa ve parlamentoya yansıtmış olması. Bunun dışında bize affedilebilecek hiçbir suçumuz yoktur. Biz demokrasi gelişsin, bu ülkede adaletsizlikler giderilsin, eşitlik, özgürlük bizim kalıcı sistemimiz yeni yaşamımız olsun diye mücadele ettik. Ve buraya gelen 80 partili milletvekili arkadaşlarımla, parti yönetimiyle birlikte, Türkiye’ye verdiğimiz sözü, barış gerçekleştirmek için daha ilk akşamdan, seçimi kazandığımız 7 Haziran (2015 seçimlerinde HDP % 13,1 oy almıştı.) akşamı barış görevine hazır olduğumuzu ilan ettik. Fakat ‘yıllardır çözüm süreci, yıllardır milli birlik beraberlik, kardeşlik süreci yürütüyoruz. Bunun için baldıran zehir içerim, bunun için kefen giymeye hazırım’ diyenler 7 Haziran’da iktidarlarını yitirince, barışın ne kadar anlamsız olduğunu, onlar için barışın ne kadar önemsiz olduğunu ilan ettiler.
Dolmabahçe Mutabakatı
Dolmabahçe Mutabakatını hatırlarsınız. Bizim parlamenter İmralı heyetimiz, Hükümetin yetkili AKP heyetiyle birlikte ortak bir açıklama yaptılar. O açıklama Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi tarihinin en önemli siyasi işlevlerinden biriydi. Küçümsenecek bir belge, küçümsenecek bir açıklama değil. Çok kutsal, çok saygın, çok ahlaki bir işti. O metin açıklandığı dakikaya kadar uğraşı, çabası, emeğiyle arkasında duran, katkı sunan herkese ben buradan tekrar teşekkür ediyorum. Teşekkürü hak ediyorlar. Gerek devlet heyeti, gerek AKP heyeti, gerek bizim heyetimiz ve özellikle o belgeyi kararlı, siyasi iradesiyle arkasında durarak ilan ettiren Sayın Öcalan’a, her biri ayrı ayrı teşekkürü hak ediyor. Çünkü barışın anahtarını Türkiye toplumuna teslim ettiler, o açıklamayla birlikte. Artık kirli güçler, kontra güçler, derin güçler, uluslararası güçler, ben barış düşmanıyım diyebilecek kim varsa, onların elinden barışın rehin olarak tutulmasını aldılar ve Türkiye toplumuna, bize teslim ettiler. Dolmabahçe Mutabakatı budur.
Dolmabahçe açıklaması vatana ihanet değil, bir bölünme, parçalanma beyannamesi değil. Bir kardeşleşme, özgürlük, barış ve demokrasi manifestosu, yol haritası ve silahsızlanmanın da çağrısıydı. İşte biz 7 Haziran’da halkımızdan aldığımız destekle bunun arkasındaydık, hemen bunu hayata geçirelim dedik. Koalisyonda kim olursa olsun, biz desteklemeye hazırız, barışı gerçekleştirelim dedik!
Değerle arkadaşlar, Dolmabahçe Mutabakatı açıklamasından bir hafta sonra zaten nasıl vazgeçtiklerini, nasıl caydıklarını ibretle hep birlikte izledik. Sayın cumhurbaşkanı o fotoğrafın, görüntünün yanlış olduğunu, masanın olmadığını, görüşme, müzakere, süreç, mutabakat diye bir şey olmadığını, olamayacağını, hatta ‘Kürt sorunu yoktur, böyle bir sorunumuz da olmamıştır’ noktasına getirdi meseleyi…. ” (…..)
Barış müzakeresi için iki buçuk yıl çalıştık. Sadece bir hafta kalmıştı. Neden barış antlaşması olan Dolmabahçe Mutabakatından vazgeçtiniz? Bunu neden kamuoyuna açıklamıyorsunuz? Niye vazgeçtiniz? Düşünün bir örgüt var. Dağda silahlı! O örgütün lideri, ‘çağrı yapacağım’ diyor ‘çağrı.’ Mutabakat imzalanır ve heyet gelip müzakerelere başladığımızdan bir hafta sonra kongre toplansın diye çağrı yapacağım. Silahlar bırakılacak artık!’ diyor. Sadece heyet olarak tekrar geleceksiniz, oturacağız, müzakere başladığı saatte ben çağrı yapacağım. Silahlar bırakılacak artık!’ Biz bu açıklamadan büyük bir memnuiyet duyduk. Siz neden bundan dolayı paniklediniz? Sayın cumhurbaşkanım, PPK silah bırakacak diye neden paniklediniz? Siz engellediniz! Öyle görünüyor ki, bugün PPK silahlarıyla dağdan inse önüne geçecek! ’Aman inmeyin!’ diyecek. Çünkü barış yapalım diye bir niyet yok. Çok açık söylüyorum; kardeşlerimiz, vatandaşlarımız, Türkiye’de yaşayan herkesin bunu iyi anlaması, idrak etmesi gerekir. Bu ülkenin cumhurbaşkanı PKK’nin silahsızlanmasını durdurmuştur, önlemiştir! Dolmabahçe müzakeresinde, geldiğimiz o kırıttık noktada her şeyi tuzla buz ederek süreci bitirmiştir!..”
“Cezaevine girişimiz ne kadar politikse çıkışımız da öyle olacaktır.”
Selahattin Demirtaş ve Selçuk Mızraklı’yı 22.04.2026 tarihinde Edirne Cezaevi’nde ziyaret eden siyasi parti temsilcileri onların dışarıya iletmek istedikleri şu mesajını getirdiler: “Şunu herkes bilmeli ki bizler çıkmak için gün saymıyoruz. Cezaevine girişimiz ne kadar politikse çıkışımız da öyle olacaktır. En büyük önceliğimiz ve hassasiyetimiz çatışmalardan kaynaklı can kayıplarını durdurabilmekti. Şimdilik bunu sağlamış olmaktan dolayı mutluyuz. Çıkarılacak yasalarla bu ortamın kalıcı hale getirilmesini umuyoruz. Ancak esas demokrasi mücadelesi bundan sonra gelişecek ve büyüyecektir. Bizler de demokratik siyasetin güçlenmesi için nerede olursak olalım elimizden gelen çabayı göstereceğiz.
Türkiye artık büyük değişimlere gebedir. Bu değişimin halklarımızın ve emekçilerin lehine olması için çok daha güçlü ve esaslı mücadele birliklerine ihtiyaç vardır. Bugün Edirne Cezaevi önünde bir araya gelişiniz de bu mücadele birliğinin her koşulda büyüyerek devam ettiğini göstermiştir. Bundan dolayı da özel olarak tüm partilere ayrı ayrı teşekkür ediyor, içten selam ve sevgilerimizi gönderiyoruz. Özgür yarınlarda görüşmek dileğiyle…
Selahattin Demirtaş
Adnan Selçuk Mızraklı
Edirne Cezaevi
22 Nisan 2026“
Kaynaklar:
1. Foucault, M. (1972). The Archaeology of Knowledge.
2. Hutcheon, L. (1994). Irony’s Edge: The Theory and Politics of Irony.
3. Aristotle. Rhetoric.
4. Fairclough, N. (1995). Critical Discourse Analysis.
5. Van Dijk, T. A. (1998). Ideology: A Multidisciplinary Approach.
6. Selahattin Demirtaş konuşması.
7. Selahattin Demirtaş ve Selçuk Mızraklı’nın Edirne Cezaevi’nden gönderilen mesajı








