Toprağın Kokusu ve Parfümün Yalanı
✍ Hüsniye Killi Yazdı:
İstanbul’un yorgun semtlerinden birinde, güneşin beton duvarlara eğri vurduğu bir öğleden sonrasıydı. Bir dostun satın almak istediği, ‘Isparta Konukları Sitesi’ndeki bir evi görmeye gitmiştik. Şehir, her zamanki gibi aceleciydi; insanlar birbirinin omzuna çarpa çarpa yürüyordu. Bakmaya geldiğimiz evin önüne geldik. Bazı evler vardır, insanı kapıdan içeri girer girmez susturur. Bu ev de öyleydi. Penceresi genişti, ışığı boldu, duvarlarında eski zamanlardan kalmış bir sessizlik dolaşıyordu. Fiyatıysa İstanbul’un hoyrat piyasasına göre şaşılacak kadar uygundu.
Adam bizi buyur etti. Yüzünde yıllardır eksilmeyen bir yorgunluk, ama onun altında hâlâ diri duran bir erkek gururunun sert kabuğu vardı. Oturduk. Çay geldi. Ardından kahve. Sonra yeniden çay… Anadolu’nun misafirlik geleneği bazen insanı sofraya değil, bir hayat hikâyesinin tam ortasına oturtur.
Konuşmaya başladı adam. İnşaat işinden söz etti önce. Yarım kalmış binalardan, sıkışmış borçlardan, bozulan ortaklıklardan… Sonra sözü yavaş yavaş hayatına getirdi.
Birinci eşini anlattı. Amcasının kızıymış. Yıllarca onunla yaşamış. Beş çocuk doğurmuş kadın. Ev taşımış, hastalıkta başında durmuş, yoksulluğu bölüşmüş. Anadolu kadınlarının o görünmeyen, adı konulmayan emeği işte… Erkeklerin “zaten yapılması gereken” diyerek küçümsediği ama aslında bir hayatı ayakta tutan ağır emek.
Biz daha kahvelerimizi yeni yudumluyorduk ki kapı çaldı. İçeri yirmili yaşlarında bir delikanlı girdi. Sessizdi. Elindeki kapları usulca yemek masasına bıraktı. Annesinin yaptığı yemekleri getirmişti babasına. Sofraya yayılan koku, ev yemeğinin o tanıdık sıcaklığıydı. Salçanın, soğanın, yavaş pişmiş etin kokusu… Çocuk hiçbir şey söylemeden çıktı sonra. Ama o kısa an bile, görünmeyen bir kadının yıllardır bu adamın hayatını nasıl taşıdığını anlatmaya yetiyordu.
Adam ise bunları anlatırken pek heyecanlanmıyordu. Ne zaman Moldovalı kadından söz açıldı, gözlerinin içi parladı. Sanki hikâyesinin asıl başladığı yer orasıydı.
“Onunla evlendim, bir oğlum oldu,” dedi. “Çiftlik aldım, villa yaptırdım. Hayvanlar aldım. Lüks arabalar çektim.”
Malları onun üzerine yaptığını anlattı. Sonra kadının çocuğu alıp gittiğini… Kendisinin peşinden Moldovya’ya kadar gittiğini… Hiç olmazsa bazı mallarını kurtarmak istediğini… Ama kadının onu şikâyet ettiğini… İçeri düştüğünü… Mağdur olduğunu…
Bir erkek, hayatı boyunca kurduğu düzen çöktüğünde kendisini hep mağdur ilan eder. Çünkü ona küçüklüğünden beri öğretilen şey şudur: Dünya onun etrafında dönmelidir. Kadın sadık kalmalı, çocuk doğurmalı, sofrayı kurmalı, ama erkek istediği zaman gönlünü başka iklimlere sürükleyebilmelidir.
Oturduğumuz odada ağır bir sessizlik oldu sonra.
“Sen,” dedim, “yıllarca yanında duran, çocuklarını doğuran, yoksulluğuna ortak olan kadını nasıl bıraktın? Tanımadığın bir kadına neden bütün hayatını teslim ettin?”
Adam sustu önce. Sonra sigarasından uzun bir nefes çekti. Ve öyle bir cümle kurdu ki, Anadolu’daki erkek aklının asırlık yarasını tek başına özetliyordu:
“Bizim kadınlar,” dedi, “toprak kokar. Ellerine gübre siner. Ama o kadın… Evde hep parfüm kokardı. Gönlümü ona kaptırdım.”
İşte bütün hikâye buydu.
Bir erkek, toprağın kokusunu küçümsüyordu.

Oysa o koku hayatın kendisiydi. Tarlada çalışan kadının alın teriydi. Çocuk büyüten annenin uykusuz gecesiydi. Kış günü soba yakan, yaz günü tarla süren kadının elleriydi. Yufka açan avuçların unu, çamaşır suyuyla çatlamış parmakların sessizliği, ahır temizleyen kadınların sırt ağrısıydı.
Erkeklerin “hayat kurdum” diye anlattığı ne varsa, aslında o toprağın kokusunu taşıyan kadınların omuzlarında yükselmişti.
Ama patriyarka (ataerkillik) erkeğe hep aynı masalı anlattılar: Yakındaki kadının emeğini sıradan say, uzaktaki kadını ise bir rüya gibi gör. Çünkü erkek için kadın çoğu zaman bir insan değil, bir imgedir. Ya fedakâr anne olacaktır ya da arzunun süslü sureti. İkisi birden olmasına izin verilmez.
Ve belki de en acısı şuydu: Adam, yıllarca aynı sofrayı paylaştığı kadının kokusunu hiç duymamıştı. Çünkü emek kokmaz sanıyordu, bazı erkekler. Oysa bir evin duvarlarına sinen şey yalnızca yemek kokusu değildir; sabırdır, bekleyiştir, yorgunluktur, vazgeçiştir.
O an, Anadolu’nun bütün kadınları geçti gözümün önünden. Çukurova güneşinde pamuk toplayan kadınlar… Harûnan’da, Siirt’te sırtında odun taşıyan kadınlar… Kocası içerideyken çocuk büyüten kadınlar… Şiddetin, yoksulluğun, terk edilmişliğin içinde yine de sofrayı kuran emekçi kadınlar…
O emekçi kadınlar gerçekten toprak kokuyordu.
Çünkü hayatı üretip taşıyanların kokusu topraktır.
Çalışmayıp başkaların emeğiyle geçinmeye çalışan hazırcı kadınlar,
erkeği kendisine çekmek için parfüme ve süslenmeye sığınırlar.
Parfüm ise biraz ten, biraz alkol, biraz yalandır.
Uçar gider.
Ama toprak kalır.
25 Mayıs 2026
Hüsniye Killi








