✍ Azad Ronî Yazdı:
Yeryüzünün maskeli tanrıları olarak uygarlık güçleri
Dünyayı emperyalist hegemonyalarına alan küresel uygarlık güçlerin derin tarihsel pusula fotoğrafını yan yana koyup görmeden yaşanan olayları doğru analiz etmek mümkün değildir. Bu yüzden onlara hizmet eden bölgesel hegemonyaları ve kurdukları ulus-devletlerin iktidarlarına ırkçılık aşılayarak getirdikleri vekalet savaşçılarının hikayesini kısaca özetleyerek kendi halkına düşman edilmiş İttihatçı zihniyetin çıkmazına geleceğiz.
Binlerce yıl Sümer şehir beylikleriyle savaş halinde olan Semitik tüccarlar, sonunda hile ile Sümer Kraliçesi Kubau sarayına içki satıcısı olarak girip Sümer şehir beyliklerini teker teker ele geçirdikleri gibi, Museviliğin bir kolu olarak Avrupa’ya Hristiyanlığı yaydıktan sonra önce İspanya Kraliçesi İsabella sarayına girerek Avrupa kralların saraylarını teker teker hepsini ele geçirdiler. Uygarlık coğrafya değiştirmişti. Onlar da uygarlığın peşinden Arabistan Yarımadası’ndan ve Mısır’dan Semavi dinlerin maskeli tanrıları olarak uygarlığın peşinden Avrupa’ya göçmüşlerdi.
İşgal ve sömürü düzenlerinde boyun eğmeyi ve sabretmeyi öğreten Kutsal Kitaplar!
1450’lerden sonra bütün Avrupa kralların sarayları gibi, İngiltere Kraliyet sarayını da altın gücüyle hegemonyaları altına aldıktan sonra derin tarihsel planlarını gerçekleştirmek için Avrupa zengin Aileleri de kendi etraflarında “Olimpos Tanrıları” gücünde çok iyi organize eden Semitik tüccarlar, klasik Avrupa sömürgeciliğini Afrika ve Latin Amerika ülkelerine götürüp yayacak olan misyonerlerin eline orada yerli halklara versinler diye İncil’i verdiler. Çünkü Semitik tüccarların Arabistan merkezci gerici çöl kültür geleneğiyle inşa ettikleri tek tanrılı Semavi dinleri bu dünyada sömürülecek insanlara boyun eğmeyi ve sabretmeyi öğretir. Afrika’da ülkesinin bağımsızlık kazandığı 1964 yılından 1978 yılına kadar Kenya başbakanı olan Jomo Kenyatta, 1952 yılında İngiliz sömürge yönetimi mahkemesinde yargılandığı sıralarda şöyle diyordu:
”Avrupalılar geldiklerinde onların ellerinde İncil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. İncil’i elimize verdiler; bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda ise bizim elimizde İncil, onların ellerinde ise topraklarımız vardı.”
Jomo Kenyatta Kürdistan’da doğmuş olsaydı ve sömürge yönetimi mahkemesinde yargılansaydı şöyle diyecekti:
”Araplar din kılıf altında ülkemizi yamalayıp talan ederek işgal etmek için geldiklerinde onların ellerinde Kuran, bizim elimizde ise verimli Mezopotamya topraklarımız vardı. ‘Kuran varken öbür kitapları okumanıza gerek yok’ deyip kitaplarımızı yakarak Kuran’ı elimize verdiler; bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi, sabretmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda ise bizim elimizde inandığımız Kuran, onların ellerinde ise dört parçaya bölünmüş topraklarımız vardı.”
Arabistan’ın gerici çöl kültür geleneğiyle tek tanrılı Semavi dinlerini inşa eden Semitik tüccarlar, 1800 yıllarından sonra dünyada var olan bütün imparatorlukları Kürdistan gibi parçalayıp, dünya halklarını Avrupa merkezci ırkçılıkla birbirlerine düşman edecek şekilde küçük ulus-devletlere ayırma planlarını yaptılar. O dönemde İngiltere Kraliyet Ailesi’ni altın gücüyle hegemonyaları altına alan çağın Semitik tüccarlarından biri olan Rothschild Ailesi’nden Nathan Rothschild imparatorlukların yok olacağını şöyle dile getiriyordu: ”Bir devlet bir kişiden kredi almak için uğraşması ve böylece bir imparatorluk halinde kalabilmesi kadar saçma bir şey olabilir mi?”
2.000 yıl önce Aryan halkların doğayı koruyan ekolojik, hümanist Zerdüşt ve Mitra Güneş Tanrısı inancının Yunanistan üzeri Avrupa’ya yayılmasının önünü kesmek amacıyla Museviliğin bir kolu olarak Avrupa’ya Aziz Paul öncülüğünde gönderdikleri heyetle Hıristiyanlığı geliştirmeye başlayan Semitik tüccarlar, ideolojik mühendislikle Arabistan Yarımadası’nda peygamberlik geleneği ile inşa ettikleri işgalci ve ganimet toplayıcı tek tanrılı Semavi din zihniyetlerin devamı olarak M.S. 622’de İslam’ı yaymaya başlamaları sonucu; uygarlık, ister istemez gerici çöl kültür geleneği olan Arabizm zihniyetinin Mezopotamya’ya yayılıp hakim olması yüzünden orayı terk edip Avrupa’ya kaydı. Fakat yüzyıllar sonra coğrafyası değişen uygarlığa ve Avrupa kralların saraylarına giren aynı Semitik tüccarlar teklik zihniyetle ve ulus-devlet ideolojisi olarak 50-60 yıl boyunca Avrupa merkezci ‘milliyetçiliği’ geliştirdiler. Yani ulus-devletlerin oluşacak olan toplumsal hafızaları ve resmi ideolojileri için önce maaşlı bilim adamlarına Avrupa merkezci milliyetçi ideolojiler üretmişlerdi. Ve sonra bu ırkçı, milliyetçi ideolojilerle 50 yıl boyunca Alliance Israélite Universelle / Alyans okullarında yetiştirdikleri kadroları her ülkede ulus-devlet iktidarın başına getirdiler.
İmparatorluklara danışmanlık yapan Semitik tüccarların danışmanları her imparatorun içine sızarak o ülkenin hazinelerini, ekonomi siyasetini ve siyasetini kontrol altına almaya çalıştılar. Örneğin Rothschild’ler birçok ülkede banka sistemini kurup geliştirdiler. Selanik’te Rothschild’ler banka açtılar. İttihatçılar bu bankanın şubesinde gizli toplantılarını yapıyorlardı. Selanik Mason Locaları ve cemaat okullarında 1870’lerde, yani daha Osmanlı’yı yıkmadan 50 yıl önceden başlayarak İttihatçılara aşıladıkları Avrupa merkezci Türk ırkçılığı ve Ermeni, Pontus Rum, Süryani, Kürt düşmanlığıyla hem İttihatçıları Ortadoğu’da kendi halklarını ve ilerici aydınlarını katleden İngiliz askerleri görevini verdi, hem Osmanlı gemisini satışa çıkararak batmasını sağladılar, hem ilerlemelerini önleyerek sürekli Batı kapitalist sistemine bağlamlı hale gelmelerini sağlayarak, onların Doğu’daki enerji kaynaklarını güvenceye alan ileri karakolları durumuna getirdi, hem silah tüccarların satış pazar alanları açıldı, hem de demokratik cumhuriyete geçmelerini önleyerek gemilerinin art arda batmasını sağlayarak maffetti. Yeni Türkiye ulus-devlet sistemi içine alınarak inşa edildi ve Batı’ya tam anlamıyla bağımlı hale getirilmekle yetinilmedi, onu her dönemde yöneten diktatörü de ya İngilizler ya da Amerika geçer. Dolayısıyla Türkiye, Batının ulus-devlet sistemin ideolojisi olarak aşıladıkları Türk ırkçılığı ve Kürt düşmanlığı tuzağından çıkmadan ilerlemesi mümkün değildir. Sürekli nüfusun yarısını oluşturan Kürt vatandaşlarıyla savaş halinde olur. Yüzyıldır İttihatçı zihniyetle yaşanan kör düğüm budur. Avrupalıların Doğu halklarına hazırladıkları bu ırkçı zihniyet tuzağını şimdiye kadar hiçbir bilim insanı, düşünür, yazar dile getirmedi. İlk defa Alyans okullarında yetiştirilip kendi halkına düşman edilmiş devşirme İttihatçıların Doğu’da İngiliz askerlerinin (Batı’nın ve daha sonra NATO’nun askeri) görevlerini üstlendikleri durumunu kitaplarımızda, makalelerimizde hep biz dile getiriyoruz: İttihatçılar ve İttihatçı zihniyete sahip olan herkes Anadolu’da bir İngiliz askeri ya da Batı askeridir!
Bir devlet bu kadar katliamları, soykırımları nasıl kendi halkına yapabilir?
Bunu gizlice İngilizlerle beraber çalışan bir Osmanlı subayı, “İngiliz kontrolü altında bir Türk ordusu kurmak istiyorum.”[1] deyip Lozan’da Batı’nın onayını alarak Türkiye’yi kurmuştu. Ve herkesi Avrupa merkezci ırkçı Türk milliyetçiliğiyle Türkleştirerek toplumun her bireyini Anadolu’da kendi halkına, vatandaşına düşman edilmiş bir İngiliz askeri durumuna getirdi. Baskılar altında homojenleştirilen toplumun askeri, polisi, bürokratı ve sıradan insanlarını İttihatçılar öylesine kendi halkına ve yerli halklara düşman etmişler ki; Birinci dünya Savaşı’nda Ermeni, Rum Pontus ve Süryani soykırımlarını geçiyorum; Koçgiri katliamı (1921), Dêrsim soykırımı (1937-1938), Malatya ve Sivas katliamları (1979), Maraş Katliamı (1979), Çorum katliamı (1980, Sivas katliamı (2 Temmuz 1993), Gazi Mahallesi katliamı gibi katliamlarla sürekli Alevileri kırımdan geçirdiler. Bingöl-Amed soykırımı (Şeyh Said Hareketi 1925), Ağrı-Zilan soykırımı (1930) gibi soykırımlar ve Van’da 33 Kürdün kurşuna dizildiği Muğlalı katliamı (1943), Roboski katliamı (2011) gibi onlarca katliamlarla Kürtleri sürekli soykırım ve katliamlardan geçirdiler. Trakya katliamı (1934), 6-7 Eylül katliamı (1955), 1 Mayıs 1977 katliamı, Ümraniye Katliamı (1978), Malatya ve Sivas katliamları (1978), Maraş Katliamı (1978)Balgat katliamı (1978), Bahçelievler katliamı (1979), Çorum Katliamı (1980), Amerikalıların “Bizim çocuklarımız darbe yaptı” dedikleri 1980 Askeri darbe, Sivas Katliamı (1993), Başbağlar katliamı (1993) gibi daha adını sayamadığımız onlarca katliamların, soykırımların hepsini ne İngiliz askerleri ne Fransız askerleri ne de Alman askerleri yapabilirlerdi! Bir devlet bu kadar katliamları, soykırımları, on yılda bir askeri darbeleri nasıl kendi halkına yapabilir? Bunları ancak Avrupa merkezci ırkçı Türk milliyetçiliğiyle yetiştirip iktidara getirdikleri katil ruhlu devşirme İttihat ve Terakkicilerle yapabildi ve başarabildiler.
Katliamlardan, darbe girişiminden, hırsızlığından, ülke topraklarını yabancı şirketlerin şantiye alanına çevirdiğinden dolayı Erdoğan’ı kendi halkına düşman edilmiş bir diktatör olarak görüp kabul edip yüzleşenler, eğer aynı şekilde Mustafa Kemal’i de katliamlardan, soykırımlardan, idamlardan ve suikast girişiminden dolayı kendi halkına düşman edilmiş bir diktatör olarak görüp kabul edip yüzleşmiyorlarsa; Türkiye’nin yanlış İttihatçı zihniyetle kurulduğu, cumhuriyetin temelinin yanlış atıldığı ve harcının yanlış karıldığının farkına varılmadığı sürece o ülkeyi hep Batı kendi diktatörleriyle yönetmeye devam edecektir!
15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi
İzmir Suikast Girişim (1926) Tiyatrosunun Kopyasıdır!
Çünkü Erdoğan nasıl ki 7 Haziran 2015 seçimlerini kaybettikten sonra iktidarı kaybetmemek için Batı’nın yeşil ışık yakıp senaryosunu yazdığı 15 Temmuz 2016 darbe girişim tiyatrosuyla bir korku iklimi yaratıp diktatörlüğü inşa ederek tek adam rejimini referandumla halka kabul ettirdiyse ve büyük hırsızlıklara, katliamlara bulaştıkları için iktidarı kaybetmeyi asla göze alamadılarsa; savaş suçundan dolayı gıyabında idam kararı verilmiş suçlu İttihatçı Mustafa Kemal da Ankara’da keyfi davranışlarına, kararnamelerine, uzatılmak istenen sıkı yönetime, İstiklal Mahkemelerine karşı büyüyen muhalefeti ve en önemlisi de M. Kemal’e karşı oluşabilecek bir muhalefeti susturmak için yapılan -İngilizlerin yeşil ışık yakıp senaryosunu yazdığı- İzmir Suikast Girişim (14.06.1926) tiyatrosuyla tıpkı Erdoğan gibi bir taraftan “beni öldüreceklerdi” diye mağduriyeti oynayarak, bir taraftan da “Bu hareket Allah’ın bize büyük lütfu!” diyerek korku iklimini yaratıp diktatörlüğü inşa ederek, Kürt soykırımlarına başlamadan önce o güne kadar birlikte çalıştığı 70 İttihatçı arkadaşını Suikast Girişim bahanesiyle yargıladığı adaletsiz İstiklal Mahkemelerinde 17 kişiyi sudan bahanelerle idam ederek -ve Lozan’da İngilizler sayesinde uluslararası devlet güvencesini aldıktan, yani İngilizler Osmanlı mirasını kendisine devrettikten hemen sonra bir gecede “yoktur” diye inkâr ettiği Kürtlerin Şeyh Said, Seyid Rıza gibi önderlerini sudan bahanelerle idam etmek ve Ahmed-Bingöl, Ağrı-Zilan ve Dêrsim’de katliamlardan geçirmek için- otoriter tek adam rejimini yüz yıl önce halka kabul ettirmişti.
Mustafa Kemal’e karşı oluşabilecek bir muhalefeti susturma ve herkese korku salmak için yapılan İzmir Suikast Girişim ile diktatörlüğünü inşa etmemiş olsaydı, İngilizlerin uzun vadeli planlarını Anadolu’da pratiğe uygulayacak olan Mustafa Kemal ne ölünceye kadar diktatörlüğünü sürdürebilirdi, ne 17 İttihatçı arkadaşını sudan bahanelerle idam edebilirdi, ne Kürt önderlerini sudan bahanelerle idam edebilirdi, ne de Ahmed-Bingöl, Ağrı-Zilan ve Dêrsim’de Kürtlere tarihin en büyük soykırımlarını yapabilirdi. Ne de hiç birisi hukukçu olmayan ve M. Kemal tarafından İstiklâl Mahkemelerin başına getirilen sözde hâkimleri Kel Ali (Ali Çetinkaya), Kılıç Ali (Asaf Kulaksız), Necip Ali (Necip Ali Küçükağa) Ali Saip Ursavaş ve Reşid Galip gibi vicdansız cellatlar 20- 25 bin insanı sudan bahanelerle idam etmeyeceklerdi. Uygarlık yıkıcı Sistemin İstiklâl Mahkemelerin başına getirdiği cellat hâkimlerden biri olan Kel Ali, “Sadece ben 5216 kişiyi astım!” diye övünüyordu. Batı’nın plan ve programlarını “İnkilâplar” diye yutturduğu toplumdan biri eğer Atıf Hoca gibi itiraz ederse, hele ki Kürt bölgelerindeki gibi insanlar, “kimliğimi, kültürümü, dilimi niye inkâr ediyorsun” diye ayaklanıp isyan hali ortaya çıkarsa, anında soluğu orada alan bu şehir şehir dolaşan seyyar İstiklâl Mahkemeleri; insanları hemen ya darağacına asarlardı ya hapse atarlardı ya da sürgün ederlerdi. Toplum bugün tek adam rejimi Erdoğan döneminde nasıl ki baskı ve cezai yaptırımlar uygulayarak, basını sansürleyip kayyum atayarak, gazete, dergi ve sosyal medya hesaplarını kapatarak korku imparatorluğunu yaratmışsa; dün M. Kemal döneminde de aynen öyleydi.
İngilizlerin her dediğini yapan İttihatçılar Birinci Dünya Savaşı’nda savaş ve soykırım suçu gibi büyük insanlık suçlarını işledikleri için Suriye’de Esad yerine iktidara getirilen terörist Golani gibi itiraz etme haklarını baştan beri yitirmiş oldukları için Batı’nın ellerine verdikleri plan ve programlarını pratiğe uygulamak zorundaydılar ve iktidarı kaybetmeyi göze alamazlardı.
Bir de uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sisteminde İttihatçıların 31 Mart 1909’da yaptıkları ve üç gün süren bir darbe girişimi daha olduğunu hatırlatalım. Bu ilk darbe girişimini İttihatçılar II. Abdülhamit’i tahttan indirmenin gerekçesi ve bahanesi olarak kullandılar.
Her üç darbe girişim tiyatrosundan da dış güçlerin haberi vardı; onlar ‘bizim iyi çocuklarımız başardı’ diye alkışlıyorlardı. Türk toplumun 31 Mart 1909 Darbe Girişimi ve İzmir Suikast Girişim tiyatrosuyla yüzleşmediğini gören derin devlet, tam doksan yıl sonra aynı tiyatroyu başka bir tek adam rejimini referandumla halka kabul ettirmek için sahnelenmişti! Bravo İngiltere ve Amerika’ya bağlı derin devlet! Yobaz dincilik ve ırkçılıkla gözleri kör edilmiş böylesi cahil bir topluma aynı darbe girişim tiyatroyu ve aynı askeri darbeleri daha kaç tane tek adam rejimini halka kabul ettirmek için sahneleyeceksiniz?
Yüz yıldır dış güçlerin denetimindeki İttihatçıların bu akılsız otoriter zihniyetin ülkeyi yönettiğinin farkında olmayan; biri Batı kültürünü ve çıkarlarını İngilizlerin eline verdikleri programları “Atatürk devrimleri” diye halka yutturan, biri Batı çıkarlarını İslamî motiflerle halka yutturan her iki diktatörü birbirine tercih etmek için birbirleriyle yarış edip uğraşan acayip zavallı toplum daha büyük acılar yaşayacaktır!
Unutmamak gerekir ki, bu topraklarda uygarlık güçlerin insanların başına bela ettikleri ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi’nin musallat olmasının bin yıllık köklü bir geleneği var. Selçuklu devletinden beri yerli halklara düşman edilmiş bu ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi’nin bu kötü geleneği dün İslam din kılıfı altında Arabizme hizmet ediyordu, bugün Batı kendi ekonomik ve siyasi çıkarları için hoyratça kullanmaktadır.
Beyaz Türklerin ‘uygarlık yıkıcı’ görev aşkı
NATO ülkesi Türkiye, Batı’nın verdiği ‘uygarlık yıkıcı’ görev aşkıyla Kürtleri katliam ve soykırımlarla yok etmeyi düşünüyorsa, büyük bir yanılgının içindedir. Zağros Dağları’nın eteklerindeki Mezopotamya topraklarında hayvanları ilk evcilleştiren, toprağı ilk işleyip tarıma başlayarak ilk Sümer uygarlığın temellerini atan Guti, Hurri, Kassit, Subaru, Lulubi, Mittani, Urartu ve Med kabileleri bugünkü Kürtlerin ön atalarıydı. Bu coğrafyanın toprağına bu kadar derin kök salmış kadim bir halkı nasıl yok edebilirsiniz?
Onların ülkelerini M.Ö. 2.350’lerden başlayarak işgal edip sömürü düzenlerini kurmaya çalışan Akadlar, Asurlar, Persler, Romalılar, Emeviler, Abbasiler, Selçuklu ve Osman devletleri de onları asimile edip yok etmek isterken kendileri yok olup gittiler. Bu topraklara çınar ağacı gibi on bin yıllık kök salmış neolitik devrimin ve Zağros Dağların özgür, doğayı sevip koruyan komünalist halkı olan Kürtler birçok devlet, birçok imparatorluğun zulüm ve baskılarına karşı her zaman mücadele ederek, bedel ödemiş, iyi insanlığı, barışı ve özgürlüğü savunan kudretli gücü karşısında bütün devletler, bütün imparatorluklar yok olup gitmişlerdir! Batı’nın ırkçı zihniyetiyle şekillenen ama Kürtlerin gücü ve onayıyla kurulan Türkiye, Batı’ya fazla güvenmesin! Batı’nın çıkarı için kendi Kürt vatandaşlarıyla sürekli savaşmaktan vazgeçsin.
1948’de Kapitalist sistemin savaş karargâhı olan ve savaşları önceden planlayan NATO kurulur kurulmaz Türkiye’yi hemen NATO alıp kullandılar. NATO, kapitalist sistemin çıkarlarını korumak amacıyla “Olimpos Tanrıları” denilen 300’ler Komitesi tarafından kurulmuştur. Batı, bütün gücüyle ileri karakolları Türkiye’ye ne kadar silah verirlerse versinler, ne kadar finanse ederlerse etsinler, hukuku ve adaleti olmayan bu devletin Kürtlerin kudretli gücü ve insanlığı özgürlüğe kavuşturacak olan “herkes kanunlar önünde işittir” adaleti karşısında tarihin çöplüğüne atılmış, devletlerin ve imparatorlukların mezarında yerini almaktan kurtulamayacaktır. Fakat Kürtler kendi topraklarında yaşamaya devam edeceklerdir. Bu tarihi gerçeği hiç kimse değiştiremez.
20.06.2026
Azad Roni
Kaynaklar:
[1]. Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000, sayfa 358, 359









