İsa’nın Doğum Günü Mü, Güneş Tanrı’sının Doğum Günü Mü? 2
Qalo Gaxan’nın Tarihçesi
✍ Azad Roni Yazdı:
Aryan Halkların Zagmuk, Newroz, Hawtemal ve Paskal Bayramların Sömürler’deki kökeni
Yazılı kaynaklar Zagroz Dağların yaylalarında yarattıkları neolitik devrimden beri Mezopotamya coğrafyasında yaşayan Guti, Subaru, Lulubi, Hurri, Kassit kabilelerin Za-gmuk bayramını kutladıkları M.Ö. 2.340 yıllarında kayıtlara geçmiştir. Guti, Subaru, Lulubilerin son dönemlerinde bu Bayramı kutladıklarına göre, Za-gmuk bayramı çok daha eskilere dayanmaktadır. 200 yıl sonraki Guti-Gudea (M.Ö. 2.150-2.047) dönemin kayıtlarında da bu bayramın adı Za-gmuk’tu. Zagmuk bayramı gece ve gündüzün eşitlendiği 21 Mart günü kutlanıyordu. Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassitler gibi Kürtlerin ön ataları olan Aryan halkları arasında kutlanan Zagmuk Yeni Doğuş Bayramı bugün de bütün Kürt kabile ve aşiretleri arasında 21 Mart günü diriliş, direniş, ”Newroz“ ve ”Hawtemal“ olarak aynen kutlanmaktadır. Birçok Kürt aşireti gibi Lulubi ve Lorlar’dan gelen bugünkü Lolan aşireti de 21 Mart’ta ”Newroz ya da Hawtemal“ diriliş, direniş ve yeni doğuş bayramı olarak bugün aynen kutlanmaktadır. Geçmişte kullanılan Za-gmuk deyimi bugün iki ayrı kelimede, iki ayrı lehçede dile getirilmiş olsa da Newroz ve Howtemal ile aynı anlamda kullanılmaktadır.
Sümer yazarı Ludingirra’nın 4.250 yıl önce 3. ve 19.tabletlerinde çivi yazısıyla yazdığı ”Yeni Yıl Bayramına İlk Gidişim” ve “Kutsal Nunbirdu Kanalında Tören” makalelerinden anlıyoruz ki, Sümerler döneminde Zagmuk günü evlerde yiyeceklerin pişirilip birlikte yenildiği, şarkı ve türkülerin söylendiği, , halaya durulduğu, kutsal mekânların ziyaret edildiği, duaların okunduğu ve bugünkü Kürtlerin Newroz ya da Howtemal dedikleri Yeniden Doğuş, doğanın yeniden uyanışı ve diriliş Bayramını Zigguratlar’da ve alanlarda kutluyorlardı. İlginçtir, Ludingirra’nın çocukluğunda ‘büyük bir sevinç içinde gittiği bu Yeni Yıl Bayram alanını halkın doldurduğunu, çalgı ve şarkı seslerinin kulağına hoş geldiği kalabalık alanda annesini kaybettiği’ anlatımları bana bugün Kürt halkın çoluk çocuk, genç, ihtiyar, kadın, sanatçılar, çalgıcılar ve şarkıcılarıyla doldurdukları Newroz alanlarını hatırlattı.
Yazılı tarihten çok daha önceden beri kutlanan bu Yeni Yıl Bayramın iki mitolojik hikâyesi var; biri daha Sümer şehir beylikleri kurulmadan önce ağızdan ağıza kuşaktan kuşağa birbirine aktarılan Mezopotamya’nın yerli halkları, özellikle Guti, Lulubi, Hurri ve Kassitlerin bolca yumurtalı ve tahıl yiyeceklerin pişirilip birlikte yenildiği, şarkı ve türkülerin söylendiği, halayların çekildiği Zag-muk (günümüzde Paskal ve Hawtemal olarak kullanan bayramlar) bayramın Tanrıların babaları Zervan ve Enlil ile ilişkilendirilen eski versiyonu. Biri de Sümer şehir beylikleri kurulduktan sonra aşk, şehvet, bereket ve savaş tanrısı İnanna ve tanrı Dumuzi ile ilişkilendirilen ve ekolojik köy komünal yaşamı ile şehir uygarlığını kuran devletler arasında başlayan mücadele sonucu şekillenen ve Aryan halkların ikinci-üçüncü Zerdüşt dönemlerinde kendi kültürlerinde reform yaptıktan sonra aynı anlamda kullanılan yeni Zagmuk mitolojik versiyonudur. Yeni Zagmuk mitolojik versiyonu işgalci Akad ve özellikle Asur devletlerine karşı tarihsel mücadele süreçlerinde yeni doğuşun yanısıra direniş ve özgürlük yanları ağır basarak Newroz’a dönüşür.
Aylarca kar altında, gecelerin uzun ve karanlık olduğu zorlu geçen soğuk kışın ardından doğanın yeniden canlanıp uyandığı aynı günlerde, evlerde pişirilen yiyeceklerin birlikte yenildiği, kutsal mekânların birlikte ziyaret edildiği, başlayan baharın bereket getirmesi için duaların edildiği Zagmuk (Hawtemal) Yeni Doğuş Bayramın bu yanını da kutluyorlar. Zagmuk günü “özellikle genç kızlar ve delikanlılara güzel yeni giysiler giydirilir.” Doğanın uyandığı o ilkbahar gününde nasiplerinin açılacağı, birilerine aşık olup evlenecekleri, sabahleyin güneş çıkar çıkmaz damların başına konulan ekmek parçalarını kuşların ya da kargaların hangi yöne götürürlerse kızın o yöne, o eve gelin olarak gideceği, genç erkeğin ise o taraftan kız gitireceği mitolojik düşünce işleniyor. Ehmedî Xanî’nın 1692 yılında yazdığı ‘Memo Zine” ünlü destansı eserinde; Cizre Emiri Zeynuddin’in kız kardeşi Zin ile Emir Beyin katibi Mem bu Newroz ya da Hawtemal töreninde nasıl tanıştıklarını ve nasıl trajik bir aşk yaşadıklarını çok güzel anlatmaktadır. Hem Sümer kaynaklarında, hem de daha sonraki kaynaklarda Newroz ve Hawtemal’in Yeni Doğum, direniş, özgürlük yanları olduğu kadar insanoğlunun kendi türünü sürdürmeyi sembolize eden aşk yönü de vardır.
Zagmuk Hurrilerin Ana Tanrıca dilinden bir kelimedir. Zagmuk; ‘yeni gün’ ya da ‘yeni doğum’ demektir, Kırmancki dilinde ‘zeman’ olarak da yorumlanmaktadır; yani birkaç anlamda kullanılmaktadır. Sümerlerden aşağı yukarı 1500 yıl sonraki Medlerin Asur tiran devletini yıktıkları M.Ö.612 tarihlerde kullanılan Newroz kelimesi ile aynı anlamdadır. ’Hawtemal’ kelimesi, ’Alevi’ kelimesi gibi Kürt aşiretlerin İslamın baskıları altında kendi eski kültürlerini, inanclarını, bayramlarını rahatça yaşayamadıkları dönemlerden sonra ortaya çıkan yeni bir kelimedir. Abbasi ve Osmanlıların kullandıkları Ay yılı esaslı Hicri takvim, Güneş yılı esaslı Rumi takvimden her yıl yaklaşık 10-11 gün geriden gelir. Aşağı yukarı iki hafta geriden takip eder. Yani Hicri takvime göre bu tarih 7 Mart’tır. İki hafta daha eklediğinizde 21 Mart günü olan Güneş yılı esaslı Rumi takvime ulaşmış oluruz. Hawtemal’ın anlamı herhalde o yüzden ‘yedinin Malı’ ya da gizlenmiş zaman tanrısı Zervan anımsanarak ‘Hawt zeman’ diye yorumlanmıştır. ‘Hawt zeman’ Kırmancki bir kelimedir; Türkçesi, yedi zaman.
Neolitik dönemden kalma Za kelimesi, hâlâ bugünkü Kürtçenin Kırmancki (Zazaki) dilinde ya da lehçesinde ‘yeni doğum, doğdu, yeni gün, za-man’ anlamında kullanılmaktadır. Kırmancki; manga ma za; Türkçesi; ineğimiz doğurdu. Kırmancki; miya ma za; Türkçesi; koyunumuz doğurdu. Kürt öncü kabilelerin neolitik dönemdeki dünyayı yaratan, iyilik tanrısı Ahura Mazda ve kötülük tanrısı Ahriman’ın babası olan çok eski Zervan isimli zaman tanrısının kökeninden gelmiş olabilir. Zervan kelimesinin ön iki harfı olan Ze Kırmancki lehçesinde; geçmiş zamandır. Kırmancki; manga ma ze; Türkçesi; ineğimiz doğurmuş. Kırmancki; miya ma ze; Türkçesi; bizim koyunumuz doğurmuş. Ne zaman doğurduğu belli değil.
Sümer yazarların anlattıklarına göre, en eski versiyon ”daha insanlar yaratılmadan çok çok önce”[1] Sümer medeniyetinin en önemli din ve güneş kültü kenti olan “Nippur’da yalnız Tanrılar oturuyormuş.”[2] Göklerin, yeryüzünün ve aynı zamanda Nippur şehrin Tanrısı olan Enlil, Tanrıca Nunbarşegunu’nun kızını Fırat nehrinde çırılçıplak yıkanırken görmüş, daha sonra bu „Ninlil adlı kıza sarılıp onunla zorla yatmış. Yatmış ama bu uygunsuz hareketi derhal diğer Tanrıların kulağına gitmiş ve hepsini son derece kızdırmış. Enlil onların başı, kral olduğu halde, ’Enlil defol kentten, git yeraltı dünyasına!’ diyerek kovmuşlar. Zavallı Enlil babamız büyük bir üzüntü ile yeraltına gitmek üzere iken, Ninlil dayanamamış onu yalnız göndermeye ve o da arkasından yürümeye başlamış. Yolda Ninlil, Ay Tanrı Nanna’ya gebe olduğunu anlamış. (…) Bu arada yüce Tanrımız Enlil sevgilisi Ninlil ile evlenerek yeraltından kurtulup tekrar Nippur’umuza gelmişler. Oğulları Nanna da gökyüzüne çıkarak parlak ışığı ile bizi aydınlatmaya başlamış.
Onların Nippur’dan kovuluşlarını, büyük bir üzüntü ile yeraltına gidişlerini anlatan hüzünlü ezgiler, tekrar yeryüzüne çıkıp Nippur’a gelişlerini dile getiren neşeli şarkılar yüzyıllar boyu yazılıp söylenmiş burada. (…) Bu şarkılarda yüce Tanrımız Enlil, sevgili karısı Ninlil ve onların tapınakları övülür, hikâyeler anlatılır. Bu kanal boyunda yapılan törenlerin kutsallığı da onların bu öykülerinden kaynaklanıyor ya!”[3]
Sümerli Ludingirra Tanrı Enlil ile ilişkilendirdiği Zagmuk törenlerini şöyle anlatıyor: ”Bu törenler yılda bir kez oluyor. Törene gitmeden günlerce önce evlerde hazırlıklar başlar. Çeşitli yiyecekler pişirilir. O gün için özellikle genç kızlar ve delikanlılara yeni giysiler giydirilir. Tören günü sabahleyin Güneş Tanrımız Utu kendini göstermeden, çoluk çocuk, genç, ihtiyar, odalıklar, köleler yiyeceklerle doldurulmuş sepetler, torbalar, bira ve şarap testileriyle kanalın etrafındaki ulu ağaçların gölgeleri altındaki yeşil çimenlerin üzerine yayılırlar. Başka şehirlerden de gelenler pek çok olur bu törene.
Çocuklar geniş alanda oynarken, köleler sepetlerini, torbalarını açarak iştahları kamçılayan çeşitli yiyecekleri ortaya çıkarıp, sofraları hazırlamakla uğraşırlar. Bu arada evlerin hanımları da bir taraftan etrafı gözler, diğer taraftan orada buluştukları komşu ve ahbapları ile gevezelik veya onu bunu çekiştirerek dedikodu yaparlar.”[4]
İkinci ünlü mitolojik olay ise, ”İnanna’nın ölüler diyarına inişi“ mitolojisinde olay İnanna’nın kendi yerine yeraltı dünyasına hüzünlü ezgiler, şarkılar eşleğinde gönderdiği kocası “Dumuzi’nin kış aylarını yeraltında geçirdikten sonra, ilkbaharın başlangıcında yeryüzüne çıkıp sevgili karısı tanrı İnanna ile birleşiyor. Biz bu birleşmenin yeryüzüne bolluk ve bereket getireceğine inanıyoruz. Bunun için Tanrılarımız yerine kralımız, Tanrıçamız yerine bir başrahibe yılda bir kere (Zigguratlarda 21 Mart Zagmuk bayram kutlamalarında) beraber olurlar. Onların beraber oldukları bu günlerde, şarkıcılar, ozanlar heyecan verici ateşli aşk şarkıları söyler ve çalarlar. Bunlar Tanrıçamız ve Tanrımız yerine kralımız ve rahibemizin söyledikleri veya söyleyecekleri sevgi ve tutku dolu sözlerden oluşmaktadır.”[5]
‘İnanna’nın ölüler diyarına inişi’ mitolojisini aşağıda daha geniş anlatacağımız için burda özetleyerek geçiyoruz.
Bir kadına rızası olmadan tecavüz ederek suç işleyen en büyük Tanrı bile olsa mutlaka cezalandırılacağını gösteren büyük Sümer medeniyetini Ludingirra şöyle anlatmaya devam ediyor: ”Kanunlarımızda böyle yapanlara ağır cezalar var… Acaba bunun büyük bir suç olduğunu halkımıza öğretmek için mi bu öyküyü söylemişler yoksa bu öykü dolayısıyla mı bu, suç sayılarak kanunlarımıza girmiş? (…) Bu öykü ister doğru olsun, ister doğru olmasın, bir yandan törenlerle eğlenmemize, öte yandan bir kadınla zorla yatmanın, değil insanlara Tanrılığa bile uygun olmadığını göstermek için bir neden oluyor.”[6]
İşte Aryen halkların geçmişte Zagmuk ismiyle kutladıkları yeni doğuş bayramı bugün Mezopotamya ve Anadolu coğrafyasında ’Newroz’ ve ‘Hawtemal’ bayramı olarak kutluyorlar. On bin yıl boyunca dünyanın kültür merkezi olan Mezopotamya’nın Güneş Kültü ve Zerdüşt tabiat inancından beslenen Aryanlı Avrupa halkları[7] ise, bu Yeni Doğuş Bayramı olan Zagmuk bayramını Hristiyanlığa geçtikten sonra, başka bir deyişle Semitik tüccarlar tarafından toplumsal hafızaları değiştirdikten sonra Paskalya (Almanca ‘Ostern’) bayramı olarak kiliselerde kutlamaya başladılar. Yani Semitik tüccarların Mezopotamya’dan Avrupa’ya binlerce yıldır yayılmakta olan Güneş Kültü, Zerdüşt ve Mitra tabiat inancının önünü kesmek amacıyla Aziz Pavlus öncülüğünde misyonerlerini M.S. 33 yılında Atina ve Roma şehirlerine göndererek Avrupa’da tek Tanrılı din Museviliğin bir kolu olarak geliştirdikleri Arabistan merkezci Hıristiyanlık dinine geçerlerken kendi geçmiş Aryen kültür ve geleneklerini -örneğin Qalo Gaxan ve Zagmuk bayram geleneklerini- hemen hemen olduğu gibi alıp Hristiyanlığa uyarlayarak, o eski Sümer dönemlerindeki Qalo Gaxan ve Zagmuk Yeni Doğuş Bayramlarını yaşatmaya devam ediyorlar.
Neolitik dönemin tamamlamasından sonra binlerce yıl dünyaya Mezopotamya’dan yayılan Güneş Kültü, Zerdüşt ve Mitra tabiat inancının önü maskeli tanrılar tarafından bilinçli olarak kesilmemiş olsaydı Batı’da Hristiyanlık yayılmazdı. Avrupa’da Hristiyanlık yayılmasaydı, Batı’da Musevilik bu kadar yayılmazdı. Ve Semitik tüccarlar kapitalizmin ön ideolojik çalışmaları olan Hristiyanlığı Avrupa’da yaymamış olsalardı, eski çağlardaki yağma ve talanlarını İslam dini kılıfıyla gizleyerek cihatçı Arap ordularıyla Mezopotamya’yı işgal edip uygarlığı oradan kovdurmamış olsalardı, insanlık dünyayı yıkıma götüren bugünkü kapitalist sistemi yaşamamış olacaktı! Bütün bu birbirini izleyen ve tamamlayan binlerce, milyonlarca olay daha önceden yeryüzünün maskeli tanrıları tarafından planlanmış, programlanmış ve hahamlarına, din alimlerine yazdırdıkları yazılı ‘Kutsal Kitaplar’ hafızası hazırlanarak pratiğe uygulanmıştır!
Sümer mitolojisindeki ”İnanna’nın ölüler diyarına inişi“ ve tekrar yeryüzüne çıkısı öbür tek tanrılı Semavi dinlerinde olduğu gibi Hristiyanlığın da birçok mitos ve efsaneleri Sümerlerden alındığı için bu paskalya bayramı da tarihsel olarak ’İnanna’ ile ilişkilendirilerek hemen hemen aynen tekrarlanmıştır! Sümer mitolojilerden haberi olan Semitik tüccarlar Avrupa halklarına 380 yıl boyunca zorla ve bazı krallar altın gücüyle satın alınarak, bazılarını iktidara gelmeleri için destekleyerek Roma İmparatorluğuna resmi din olarak kabul ettirdikleri Hıristiyan inancına göre İsa’nın -tıpkı Tanrıça İnanna gibi- çarmıha gerildikten üç gün sonra dirilişini simgeleyen Paskalya bayramı ilkbaharın başlangıçı sayılan Mart ayın sonu ile Nisan ayı arasında, biraz farklı olsun diye ilkbahar ekinoksu sonrası dolunay zamanında kutlanılıyor. İkisi de doğanın kış aylarında uykuya dalıp ölmesi ve yeniden dirilmesini ve canlanmasını sembolize eder. Sanki bir ilkmiş gibi farklı gösterseler de, Sümerler dönemindeki Za-gmuk, yeniden doğuş bayramında olduğu gibi ‘ölüm-yeraltı-yeniden dönüş’ konuları işletiliyor ve kutlanılıyor.
Batı’nın oryantalizmi savunan akademisyenleri, ‘doğrudan aynı bayramın devamıdır’ ya da ‘aynı kökten süreklilik arz ettiğini’ demekten çekindikleri için “aynı mitolojik arketiplerin farklı kültürlerde yeniden ortaya çıkması” ifadelerini kullanmayı tercih ederler. Çünkü Kutsal Kitapların ve bu mitosların kökeninin Sümerlerden geldiğini tümüyle reddetmedikleri gibi ’tamamen imkânsız sayılan bir görüş değil” diyerek gerçekleri dillendirmekten çekiniyorlar.
Sümer mitolojik kaynaklarına dayanan Za-gmuk Yeni Doğuş Bayramı daha sonraki bin yıllarda Newroz ve Hawtemal kelimelerine dönüşmüş kavramları tek boyutlu sosyolojik kategoriye indirgenemeyecek kadar Aryan kültüründe reformlar sonucu iki mitoslu versiyonla anlatılan, yani çeşitli renk tonlarıyla bir oyunun iki bölümü, Kürt toplumunun aşiret, bölge ve dil eksenli çok katmanlı bir sosyal yapı ve uzun tarihsel süreçler içinde farklı kelime değişimine uğramasına rağmen anlamını aynen korumuştur.
İslam Kürtleri üç bin yıl gerilere götürdü
Kürdistan’ın bir dağ köyünde ekolojik komünal yaşam sürdüren Lolan aşiretinden olan çiftçi babam, tıpkı birinci Zerdüşt olarak bildiğimiz filozof Ziusudra gibi her sabah güneş doğarken işaret parmağını öper alnına götürür, ritüelini yerine getirirken, sanki hâlâ geçmiş Sümer döneminde yaşıyormuş gibi gökyüzü ve yeryüzü Tanrısına Kirmanckî- Zazakî, dört-beş bin yıl önceki Hurrilerin Emesal dilinde, “Ya Elli!” derdi Tanrı Enlil’e. Sonradan öğrendim ki, o dönemde Sümerlerin Emegi dilinde bu tanrının adı ‘Enlil’, Emesal dilinde ise Ellil’dir. Sümerlerin konuştukları Emesal aynı zamanda Hurrilerin Ana Tanrıca dilidir. Pro-Kürt Hurriler’in en eski Ana Tanrıca dilidir. Demek ki Sümerler yerli halkların dillerini de kendi resmi dillerini yapmışlardı! Herkesin kendi dilinde, kendi kültüründe yaşadıkları gerçek demokratik bir sistem. Beş bin yıl sonra bugün Mezopotamya’daki ulus-devletler 60 milyon Kürdün kendi ana dilini konuşmasını ve eğitim görmesini yasaklamışlar. Sümerlerin gerisine düşmüşlerdi. Bilime karşı savaşan İslam’ın skolatik karanlık yüzü uygarlığı Mezopotamya coğrafyasından kovmuştu.
Bu kadar zaman geçmesine rağmen bu “Ya Ellil!” kelimesi birçok kelime gibi hiç değişmeden günümüze kadar gelmiştir. Bir ‚L‘ harfı eksilmiş. Şimdiki Zerdüşt kökenli Aleviler, ‘Ya Elli’ kelimesini ‘Ya Ali’ söylemine çevirerek, kendi inançlarını götürüp gerici Arap dini olan İslam’a bağlıyorlar. O coğrafyada neolitik devrimden beri güçlü mitoloji ve ideolojilerle besledikleri hafızalarını üç-dört bin yıl gerilerde yaşayan Araplara teslim ettikten sonra; önce yüzyıllar boyu dini kılıf altında asimile edilip İslamlaştırılan ve Abbasilerin artık zayıflandıkları bin yılların başında güçlenen Mervaniler (M.S. 990-1.096), Seddadiler (M.S.951-1.199), Rewâdîler (M.S. 955-1.071), Hasanveyhiler (M.S. 959-1.015) gibi Kürt Şehir Beylikleri, Semitik tüccarların İslam bayrağı altında iktidarı teslim etmek istedikleri Selçuklu Sultanlarını destekleyerek, güçlerini onlara katarak birer birer yıkıldılar. Onları o Mezopotamya coğrafyasına önem vermeyen yabancı göçmenler yönetmeye başladı. Sonra üzerinde yaşadıkları ülkeleri 1639’da Kasr-ı Şirin Antlaşması ile iki İslam ülkesi olan İran ve Osmanlı arasında ikiye bölündü. Daha sonra Birinci Dünya Savaşı’nda da İngilizlerin çağımızın Semitik tüccarlardan biri olan Rothschild Ailesi’nin tarihsel plan, projeleri ve Kürtlerin toprakları altındaki petrole sahip olma çerçevesinde Mezopotamya’yı ulus-devletlere ayırdıkları dönemde dört İslami ulus-devlet arasında dörde bölünen Kürt toplumun düştüğü soykırım kıskacı hallerine bakın şimdi!
Bir de Semitik tüccarların daha İsrailoğulları ve Arapların tarih sahnesine çıkmadıkları eski tarihlerde (M.Ö. 2.800-1.700) adları geçen Sami halkları Akadlar, Asurlar, Amoriler, Aramileri Mezopotamya uygarlığını yağmalayıp talan etmek için örgütleyip toplayarak sürekli Sümer Şehir Beyliklerini yağmalayıp talan ederek kurdukları Akad ve Asur devletleri eliyle tarihsel plan ve projelerini nasıl hayata geçirmek istediklerini, Mezopotamya’nın topraklarına ve siyasi yönetimine sahip olmak istediklerini, bunu başarmayınca Arabistan merkezci Semavi dinlerini inşa etmeye başladıklarını, bu Semavi dinleriyle Akad ve Asur devletleri dönemlerinde Mezopotamya’da yaptıkları yağma, talan, başkalarının mallarını gaspederek kısa yoldan zenginleşmek ve işgallerine teolojik ideolojik ideoloji kılıf hazırladıklarını anlatırsak şaşırırsınız! Aryan halklarıyla savaşmak için daha güçlü dini ideolojilere sahip olma düşüncesi, Arabistan coğrafyasında yaşayan Semitik tüccarlarını, kökenini Sümerlerden aldıkları tek tanrılı semavi dinlerini inşa etmeye itmiştir.
Tersinden de söylenebilir; İslam, Kürtleri 3-4 bin yıl gerilere götürdü. Kürtlerin ön ataları olan Gutiler, Lulubiler, Hurriler ve Kassitler Mitra Güneş Tanrısı etrafında birleşip Akad devletini yıktıkları M.Ö. 2.150’de ve M.Ö. 2.040 yıllarında tarihçilerin ateşten gelen Huşeng dedikleri ikinci Zerdüşt Hurrili filozof Brahim’in tabiat inancı Mitra Güneş Tanrısına inandıkları dönemlerde Araplar ve İsrailoğulları henüz tarih sahnesine çıkmış değillerdi. Ve o tarihten 2600 yıl sonraya, yani M.S. 600 yıllarına kadar da Araplar hâlâ putlara tapıyorlardı. Semitik tüccarların kendi ekonomik ve politik çıkarları için inşa ettikleri siyasal İslam, işgalci ve hiç değişmeyen tabularla yayıldığı coğrafyalarda insanlara hep skolastik, karanlık dönemler yaşattı ve yaşatmaya devam ediyor. Kendi karanlığını, körlüğünü insanlara dayatmak için en başta İslam’ın peygamberi müminlerine başını kestirdiği Mekkeli Eşref Oğlu Ka’b, sadece Muhammed’i eleştirmişti. Sadece yobazları eleştirdiği için Hallacı-ı Mansur gibi yüzlerce filozofu darağacına astılar. “Bak beni eleştirirsen sonun böyle olur” dercesine insanlara sürekli gözdağı verdiler.
Profesör Reinhart Dozy, ‘Spanish Islam’ kitabında bu gerçeği şöyle vurguluyordu: ”Muhammed devrinde Müslümanların kılıçlarının korkusu uzak ülkelere kadar ün salmıştı. Bu korku neticesinde insanlar, Müslüman olmaya mecbur kalmışlardı… Araplar, kendi mallarını kaybetmek korkusu ve aynı zamanda başkalarının mallarını gaspetmek arzusu ile İslam bayrağı altında toplanıyorlardı.”
Aslında İran İslam Cumhuriyeti rejiminde de gördüğümüz gibi kendi iktidarlarını “Allah’ın yeryüzündeki iradesini temsil ettiklerini” iddia ederek, Allah’ın iktidarı için barbarca insanları öldürüp korkutmaya çalışan, gerçeğe, eleştiriye ve reforma kapalı olan İslam, iktidar gücünü arttıkça onu kullanan halife, din alimleri, politikacılar ve elit kesimlerde yozlaşma ihtimali de ona göre sürekli artar. Tanrı adına toplum üzerinde artan sınırsız güç ise kaçınılmaz olarak yozlaşmaya yol açar. Bugün İslam ülkelerinde yaşanan tam da bu yozlaşmadır!
Bin yıl önce dönemin filozofu İbn-i Rüşd’ü İslam’ı eleştirdiğinde kitaplarını yakmaya, kendisini camide linç etmeye kalktıştılar. İslam dini ile sürüler gibi güdülmek istenen ve beyinleri uyuşturulan yobazlar camide İbn-i Rüşd’ünün üzerine yürüyüp linç etmeye kalkıştıklarında, “Sen gavursun, dinimizle savaşıyorsun!” diyorlardı. İbn-i Rüşd ise, “Hayır. Ben sizin cahilliğinizle savaşıyorum.” diyordu. Bin yıl sonra “Şeytan Ayetleri“ romanını yazan Salman Rüşdi hakkında İran’ın dili lideri Ayetullah Humeyni tarafından 14 Şubat 1989 tarihinde ölüm fetvası yayınladı. Yıllardır Allahın iktidarı adına günde iki insanı idam eden İran, İslam’da tam bir yozlaşmayı yaşıyor. Gene bin yıl sonra günümüz diline çevrilen Sümer yazıtlarından Tevrat, İncil ve Kuran’ın kökeninin Sümerlere dayandığını öğrenip anladıktan sonra, müftülükten istifa eden ve İbn-i Rüşd’i tavrıyla İslam’ı üç ciltli ’Tabu can Çekişiyor, Din Bu’ kitaplarıyla eleştiren Turan Dursun 4 Eylül 1990 tarihinde cihatçı İslamcılar tarafından öldürüldü. Muhammed döneminden beri öldürme, yok etme, yok etttiği insanların mal ve mülklerini gasp etme, zenginliklerine sahip olma, kadın ve kızlarını çalıp köle pazarlarında satma dışında, İslam’da değişen bir şey yok.
”İnanna’nın ölüler diyarına inişi“ Mitolojisi
Sümerlilerin, „İnanna’nın ölüler diyarına inişi“ mitosunde, gök kraliçesi, ışığın, aşkın ve yaşamın Tanrıcası İnanna, günün birinde kız kardeşi Ereşkigal’ı görmek için ölüler diyarını ziyaret etmeyi aklına koyar. Akadlar, Sümer mitolojisinde tufanı yaşan Ziusudra’nın ismini Utnapiştim diye değiştiştirdiler. Tufan efsanesini kendi hesaplarına yazdılar. Bu Semitik tüccarların Sümer mitoslarını çalmanın ilk adımıydı. İki bin yıl sonra aynı Semitik tüccarlar İsrailoğulları’ndan ‚Ayrımcı bir Yahudi halkı icat etmek‘ için hahamlarına yazdırdıkları Kitab-ı Mukaddes’e, Sümerlerden çaldıkları bu tufan efsanesini yaşayan Ziusudra’nın ismini Nuh peygamber diye değiştiştirdiler. Hurrilerin Goş aşiretinden, ikinci Zerdüş filozof ve tarihçilerin ateşten gelen Huşeng olarak bildikleri Brahim’ın Babil kralı Nemrud tarafından ateşe atma efsanesini de Tevrat’ta yazdıklarında Abrahim efsanesi diye değiştirdiler.
Görüyoruz ki Sümerlerin birçok mitoslarını, destanlarını çaldıkları gibi Ziusudra’nın yaşadığı tufan efsanesi ve Brahim’in ateşe atma hikâyesini de çalmışlardı ve İnanna’nin yerine Akadlar „İştar’ın ölüler diyarına inişi“ diye yeni bir isim takmışlardı. Ve İştar’ın sevgilisi de Tammuz’du. Yani İnanna’nın kocası Dumuzi’nin yerine Tammuz’u koymuşlardı. Semitik tüccarlar, Aryan kültürüne karşı ikinci büyük çıkış olan Hıristiyanlık kuramını inşa ettiklerinde, bu kez Dumuzi’nin yerine, ölüler diyarına inen (mezara konulan) ve üç günden sonra mezarından dirilip yeryüzüne çıkan İsa’yı koydular. Amaçları hikâyelerdeki isimleri değiştirip çarpıtarak Sümerlilerin kültürlerini, inançlarını kendilerine mal etmekti. Sadece kendilerine mal etmekle kalmadılar; politik ve ekonomik çıkarları için kullandılar. İnsanoğluna skolastik dönemler yaşattılar. Buna benzer onlarca örnek, onlarca tarihi yalan var.
Semitik tüccarlar, Sümer şehir beyliklerini yıkan Akad devletin kuruluşuyla Sümerlilerin mitos, destan ve birçok efsanelerini çalmaya başladılar; daha sonra kapsamlı, programlı ve planlı bir içimde Tevrat, İncil ve Kuran kitaplarıyla devam ettirdiler. Bu “Kutsal Kitaplar“ dedikleri kitapların kökenleri Sümerlilere dayanıyordu. Evet, doğru okudunuz, bu çalınan mitos, destan ve efsaneler daha sonra güncelleştirip değiştirerek Semitik tüccarları’n tarihsel plan, program ve projeleri çerçevesinde Tevrat, İncil ve Kuran’a yazıldı. Biz insanlar da bu Kutsal Kitapların Tanrı’dan gelen vahiyler olarak biliyoruz ve saf saf inanıyoruz! Öyle değil mi?
Sümerler‘de 21 Mart Yeni Yıl Bayramı
Zagmuk Bayramı, Ziggurat’larda krallın da katıldığı Sümer Şehir Beyliklerin resmi diriliş ve yeni yıl bayramıdır; İnanna’nın kendi yerine yeraltına gönderdiği kocası Dumuzi’ye ağlarken döktüğü göz yaşları ve ondan önce kendisinin yeraltı kraliçesi olan kız kardeşi Ereşkigal’i görmek (asıl amacı ise yeraltı kraliçeliğini ele geçirmek) için dönüşü olmayan ölüler diyarına gidişi; işkenceye dönüşen 7 kapıdan geçisini, geçtiği her kapıda giysi ve takılarından birini itirazlarına bakılmaksızın alınması, sonuncu kapıyı geçtikten sonra çırılçıplak kalışı, Tanrıça ile ölüler diyarın korkunç yargıçları olan Anunnaki’nun huzuzurunda diz çöktürülmesi, kız kardeşi Ereşkigal’in, „Niçin geldin buraya? Bilmiyor musun buraya gelen bir daha çıkamaz!“ diye acı bir bakışla bakması, hükümlerini bildiren 7 yargıç ve Ereşkigal’ın ölüm bakışları altında İnanna ölü bir cesede döner ve bir kazığa (çarmıha gerilmiş) asılı acıklı, ağlamaklı hali sahneleniyor.
Bugün de aynı sahne kiliselerde İsa’nın çarmıha gerilmiş acıklı, ağlamaklı, mağdur hali sahneleniyor. Sümerli Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü Tablet 3’te anlatıldığına göre, tanrıçanın bedeni çivilere asılı ceset gibi kaskatı oluveriyor, yani tanrıça İnanna’nın ruhuna işkence edilerek çarmıha gerilişi (Babil Destanında İştar’ın kazığa asılışı, Hıristiyanlık inancında ise İsa’nın çarmıha gerilişi) şeklinde Ziggurat’larda yapılan ayinlerde ölüler diyarın tanrıçası olan acımasız ablası tanrıça Ereskigal’a karşı mücadelesini anlatılır. İnanna ancak yerine birisini bırakarak ölüler diyarından çıkabilir. Ne eder etmez bir yolunu bulur, „ben buradan çıkmadan yerime birisini gönderemem“ diyerek yeryüzüne çıkar. Yerine, karısının yok oluşu umurunda olmayan, o yokken en güzel ve görkemli elbiselerini giymiş, tahtına keyifle kurulmuş oturuyor bulduğu kocası Dumuzi’yi ölüler diyarına göndermeye karar verir.
Bu duruma üzülen kızkardeşi Tanrıça Geştinanna, Tanrılar Meclisine başvurarak, „Ne olur kardeşimin yerine beni gönderin yer altına“ diye yalvarır. İnanna, kocasının yaptığı saygısızlığın ve acımasızlığın cezasız kalmaması için buna itiraz eder. Bunun üzerine Geştinanna, „öyle ise yılın yarısını ben yeraltında geçireyim, diğer yarısını da kardeşim geçirsin.“ demiş. İnanna bu öneriyi uygun görüp Tanrılar Meclisine kabul ettirmiş. O olaydan sonra Tanrı Dumuzi, kış aylarını yeraltında geçirdikten sonra, yaz başlangıcı sayılan 21 Mart günü dirilip yeryüzüne çıkarak sevgili karısı İnanna ile birleşiyor, yatağa girip sevişiyor. Sümerliler, bu birleşme ve sevişmenin yeryüzüne bolluk ve bereket getireceğine inanıyorlardı. Bu gün de bütün doğada her şeyin döllendiği, yeşermeye başladığı, yeni doğan ve yeni bir hayatın başlangıcı sayılan 21 Mart günüdür. Dumuzi’nin yeniden dirilişi ve yeryüzüne yeniden çıkışını temsil eden törenler yapılıyordu. Bu törenlerde kral, tanrı Dumuzi’nin yerine, Ziggurat’larda çalışan bir rahibe ise İnanna’nın yerine beyaz yatağa girip sevişirlerdi.
Üç günlük Zagmuk diriliş ve yeni yıl bayram şenliklerinde Guti-Sümer kralları, halkın gözleri önünde oynanan tiyatro oyununda rahibe ile beyaz yatağa girip sevişmeleri, rahiplerin tapınaklarda tanrıların heykelleri önünde, huzurlarındaymışçasına gelecek hakkında haber veren bu gizemli ve kehanet dolu dini törenlerden çok iyi yararlanarak, şehir beyliklerin yönetimlerini ve çevre halkını daha iyi idare edebiliyorlardı. Halkı daha iyi yönetebiliyorlardı. Böylece sıradan insanların ve okul çağındaki çocukların ruhlarına şerbet dağıtıyorlardı. Çocuklar, yumurtaların da saklanıp pişirildiği bu Zagmuk bayramını çok seviyorlardı. Biliyoruz ki yumurta, çoğalıp döllenmenin sembolü olduğu kadar beslenmenin de sembolüydü. Bu yüzden Ziggurat’larda yapılan ayinlerin belki de yöneticiler ve rahipler için en önemli safhası İnanna’nın ölüler diyarına inişi ve daha sonra karısı yerine ölüler diyarına gönderilen çoban tanrı Dumuzi’un ölümü ve yeniden doğuşunu temsil eden ve herkesi ağlatan acıklı hikâyesiydi.
Hıristiyanlıkta İsa’nın ölümü ve yeniden dirilişi bu Sümer hikâyesinin kökeninden alınmıştır. Ayinlerde İnanna’nın ölüler diyarına inişinin yanısıra, çoban Tanrı Dumuzi’un karısı yerine ölüler diyarına inişi, onun gibi ölümü, çarmıha gerilen cesedi, ilkbaharın başlangıcı sayılan sayılan 21 Mart’ta tekrar dirilişi ve o ilk Zagmuk bayram günü İnanna ile yatağa girip sevişmesi, döllendirmesine ait şiirsel bir metin de okunuyordu. Bu ayinlerin aynısı bugün İsa adına kiliselerde yapılıyor.
Guti ve Sümer kültüründe çeşitli versiyonlarda şiirsel bir dille anlatılan Tanrıların yaratılış, ölüm ve diriliş efsanelerine ait bayram kutlamları M.Ö. 2.400-2.380 yıllarından beri yapıldığını çivi yazılarındaki Sümer tabletlerinden biliyoruz. Gılgamış, Enkidu ve İnanna’nın ölüler diyarına inişi tabletlerinde. Gutiler, Lulubi, Hurri, ve Kassitler gibi yerli kabileler Za-gmuk-doğuş günü adı verilen yeni yıl bayramlarını, hem tarihte ilk defa Mezopotamya’da bir Semitik tüccar olan Büyük Sargon tarafından M.Ö. 2.350 kurulan ve bölgeyi işgal edip yağmalayıp talan ederek çöle çeviren Akad devletinden önce, hem bu barbar devletin yerli halklar olan Guti, Lulubi, Hurri, ve Kassitler tarafından M.Ö. 2.150’de yıkılmasından sonra kutluyorlardı. Hiç kuşkusuz bu Zagmuk-doğuş günü, diriliş ve direniş bayramı Aryan halkları olan Kürtlere aitti.
Semitik halklar Zagmuk doğuş ve diriliş bayramından habersizdi. Bu, yaratılış, ölüm, doğuş günü, diriliş ve direniş bayramları 1500 yıl sonra Babil tapınaklarında Baştanrı Marduk’un ölümü ve yeniden doğumu için yapılan ayin törenlerinde, daha sonra Gutti, Hurri ve Mittani’lerin yardımıyla Kassitler’in Babil’e hakim olmasıyla birlikte yeniden bölgede tanınmış olan Kassitler’in Güneş Tanrısı Mitra’nın doğumgünü olarak 25 Aralıkta kutlanılıyordu. Yukarda anlattığımız gibi yılın en uzun, en karanlık 21 Aralık gecesinden iki gün sonra, 24 Aralık Kutsal Gece, 25 Aralık günü ise Mitra’nın doğum günü olarak üç günlük Qalo Gaxan bayramı kutluyorlardı. Gece ile gündüzün eşitlendiği 21 Mart’ta ise doğuş günü, diriliş ve direniş bayramı, gece ile gündüzün eşitlendiği 23 Eylül’de Mitra bayramı kutluyorlardı. Ve iki-üç bin yıl sonra da aynı şekilde kiliselerde 24 Aralık Kutsal Gece, 25 Aralık ise İsa’nın doğum günü olarak Kürtçe’nin Kirmanckî lehçesinde ‘Qalo Gaxan‘, Avrupa‘da Almancası “Weihnachten“ bayramı kutlanmaya başlandılar. İlkbaharda da İsa’nın ölümü ve diriliş ayinlerine öncülük etti. Hepsi Sümer mitolojisinden alınma. Kökeni orada. Yani Sümerliler, kendisinden sonra gelen bütün uygarlıkların dinleri, mitos, efsane, felsefe ve edebiatları üzerinde çok derin etkiler yaratmış olan merkezi bir uygarlıktır.
Mezopotamya’daki Aryan halkların kültürlerini yağmalayıp kendilerine maletttiler
Semitik tüccarlar, çaldıkları Sümer efsaneleri, destanları, masal ve hikâyelerini değiştirip tersyüz ederek Tevrat, İncil ve Kuran’a sokmadan, sinagoglarda, tapınaklarda hahamlarına ve papazlarına yazdırmadan çok önceleri, yani iki bin yıl önce Sümer yazarı Ludingirra o dönemin Semitik halkları olan Akadlar, Asurlar, Amoriler ve Aramiler için Yaşam öyküsü’nde gelecekte gerçekleşecek öngörüsünü şöyle dile getiriyordu:
“Topraklarımıza ilkel geldiler; sayemizde uygar olmaya başladılar. Ne yazıdan, ne tarımdan, ne sanattan, ne dinden, ne okuldan, ne attan, ne arabadan, ne aydan, ne yıldan haberleri vardı. Hepsini bizden öğrendiler. Sonra da ‘biz yaptık, biz bulduk’ diye övünmeye başladılar. Hep korkuyorum, bir gün gelecek, adımız da uygarlığımız da unutulacak. Biz ne yaptık, ne başardıysak hepsini onlar üstlenecekler.”[8]
Zagmuk ya da Newroz Bayramı
Kürt kabileleri geçmişte Zagmuk-doğuş günü ve diriliş bayramı adı altında kutluyorlardı.
Aylar önceden Güneş kültü Mitra inancı etrafında M.Ö. 2.150’de Akadlar’a karşı birliklerini oluşturan Subaru, Lulubi, Lor, Hurri, Mittani ve Kassitler, Gutiler öncülüğünde Zagmuk-yeni doğuş ve diriliş bayramı olan 21 Mart günü dağlarda ateş yakıp birbirine haber vererek, dağlardan ovalara indiler. Ovalarda Sümer şehir beyliklerini yağmalayıp talan eden zalim, barbar ve işgalci Akad devletine büyük bir öfkeyle saldırıp yerle bir ettiler. Zalim Akad devletini tarihin dönüşü olmayan çöplüğüne attılar. Büyük Sargon’un torunları nasıl ki Nippur’u yakıp yıktıysa, onlar da tıpkı öyle Başkent Agade’yi yakıp yıktılar. Akad devletin son kralı Naramsin’i yakaladılar, hak ettiği cezayı verdiler. O gün bütün Mezopotamya, Akad devletine karşı ayaklanmış bugünkü Kürtlerin ön ataları olan Guti, Hurri, Kassit, Lulubi halkların denetimine geçmişti. Onlar dışında hiç kimse ülkenin bir tarafından öbür tarafına günlerce haber gönderemiyordu. Gutiler öncülüğünde ayaklanmış olan Subaru, Lulubi, Lor, Hurri, Mittani ve Kassitler, kendi halkın yoğun olarak yaşadıkları Lagaş şehir beyliğini özgür bırakarak hiç dokunmadılar. Hatta Şuruppak, Nippur, Ur, Umma ve Uruk kentlerine de pek dokunmadılar, bu şehirlerin denetimlerini Lagaş şehir beyliğine bıraktılar. Kürtlerin bugünkü ataları olan Gutiler, Lulubi, Lor, Hurri, Mittani ve Kassitler Mezopotamya bölgesinde yaşayan bütün halklara özgürlük ve barış getirmişti. Guti-Gudea döneminde Semitik tüccarları’na karşı kazanılan zaferle birlikte Sümerler yeniden toparlandı, bir bilgi fışkırması yaşandı. Sümerler ilk yazılı kanunlarını bu dönemde reformdan geçirip yeniden yazdılar.
O günden sonra Zagmuk-yeni doğuş ve diriliş bayramı Kürtler için aynı zamanda dağlarda ateş yakarak işgalcı, Tiran ve barbar devletlere karşı direniş bayramı olarak da kutlanmaya başlandılar
1.538 yıl sonra bu kez bugünkü Kürtlerin ataları olan Medler’in Kralı Kiyah-ser; Lor, Hurri, Mittani ve Kassitler gibi bütün Kürt aşiretlerini Cudi dağı arkasında toplandılar. O günkü Asur Tiran devlete karşı güçlerini birleştirip bir Konfederasyon oluşturdu. Gutiler gibi, dağlarda ateş yakıp birbirine haber vererek, dağlardan ovalara indiler. Ölümcül darbelerle Asur devletine saldırdılar. M.Ö. 21 Mart 612 tarihinde Asur devletini de tıpkı Akad devleti gibi yakıp yıkarak tarihin dönüşü olmayan çöplüğüne atttılar. O tarihden beri de Newroz-doğuş günü, diriliş ve direniş bayramı adı altında; o gün gündüz ve gece dağlarda ateş yakarak kutluyorlar. Bugün de Kürtler dağlarda ve Newroz alanlarında ateş yakarak yeni doğuş, diriliş ve direniş bayramlarını ön ataları gibi kutluyorlar.
Yaratılış ve diriliş efsanelerine ait bayramları yazılı kaynaklara göre Guti ve Lulubilerin M.Ö. 2.340 yılından beri kutladığını tarihçi Cemşid Bender şöyle anlatmaktadır:
„Kürt Mitolojisinin ortaya koyduğu yaratılış efsanesi bu halkın kültür ve coğrafi tarihiyle bütünleşerek uzun süre varlığını korudu. Tarihi belgeler Neolitik çağdan inip gelen bu mitosun M.Ö.2.340 yıllarında (Akad devleti kurulmadan önce de. A.R.) Guti (ve Lulubi) Kürtlerinin son dönemlerinde ve Gudea’da döneminde var olduğunu gösteriyor. Danimarkalı bilimadamı Arthur Chistensen Newroz ile ilgili araştırmalar yaptığı sırada, bu bayramın yukarda belirttiğimiz gibi M.Ö. 2.340 yıllarında Gutilerce kutlandığını ve daha sonra Babil’de Tanrıların Baştanrısı Marduk için yaptırdıkları Esagila mabedinde yapılan törenin Kürt inancı Êzîdîlik (ve Zerdüşt’lüler) tarafından aynen uygulana geldiğini ortaya koydu. Böylece hem yaratılış efsanesine ait kutlanan dini törenlerin hem de Newroz orijinalinin Kürtlere ait olduğu kanıtlanmış oldu. Arthur Christensen bu konudaki araştırmasını Archives D’Etudes Orientales adlı derginin 14. Cildinde yayınladı.
Gudea döneminde bu bayramın adı Zagmuk’tu. Bu deyim daha sonraki tarihlerde anılan Newroz’la aynı anlamdadır: Yeni gün. Çünkü Zagmuk’ta gece ve gündüzün eşit olduğu 21 Mart günü kutlanıyordu. Zagmuk’taki Za eski Kürtçe’de ve şu anki Kırmakcî dilinde ’yeni doğan’ demektir. (Cenneti sulayan ırmaklardan biri olan A.R.) Ünlü Zap Irmağı da ismini Za’gmuk’tan almıştır. Yeni fışkıran su, ilk çıkan pınar suyu, çıkış gözesinde beliren su anlamına gelir.“[9]
Yazılı kaynaklardan önce de bölge halkları Zagmuk bayramı kutluyorlardı. Ama yazılı kaynaklardan ne kadar önce bu yeni doğuş ve direniş bayramlarını kutladıkları kesin olarak bilinmiyor. Bilinen bir tek şey varsa o da, beş bin yıldan beri egemenlerin, uygarlık güçlerin 21 Mart’ı başka anlamda, ezilen, sömürülen ve ülkeleri işgal edilen dünya halkların ise başka anlamlarda kutladıkları gerçeğidir. Ezilen, sömürülen ve ülkeleri işgal edilen bölge halkları 21 Mart’ı tiran ve faşist rejimlerine karşı yeniden doğuş ve direniş bayramı olarak kutlarken; uygarlık güçleri ise doğaya ve topluma sahip çıkan Mezopotamya halkların direniş bayramlarını gölgede bırakmak, örtüp ortadan kaldırmak amacıyla tanrıların ya da tanrı oğulların yeniden dirilişi, yumurta ve bahar bayramı olarak kutladıkları görülmektedir.
Mezopotamya’nın topraklarına ve yönetimine sahip olmak isteyen Semitik tüccarları
Ur, Uruk, Nippur, Lagaş ve Kiş gibi Sümer şehir beyliklerin bölgede yeni bir hegemonik güç oluşturan Babil devletinin hakimiyeti altına girmesi sonrası Sümer Tanrıları giderek değerlerini kaybetti. Yerine bölgeye hakim olan kabilelerin tanınmış tanrıları aldı.
Semitik tüccarları, M.Ö. 3.000 yıllardan beri, Mezopotamya’nın yönetimi ve topraklarına sahip olmak için Sümerlilerle sürekli ekonomik, askeri, politik ve çok şiddetli mücadele yürütüyorlardı. Yani henüz İsrailoğulları ve Araplar tarih sahnesine çıkmadan, henüz Tevrat, İncil ve Kuran yazılmadan üç bin yıl önce Mezopotamya yönetimi ve topraklarına sahip olma hevesleri vardı. Ve bu heveslerini Arabistan çöllerinden topladıkları barbar göç akınlarıyla sürekli Mezopotamya topraklarına saldırtarak yaptıkları barbar eylemleri, yağma ve talanla pratiğe uyguluyorlardı. Sümer şehir beyliklerini bu büyük göç akınlarıyla, yağma ve talanlar sonucu zayıflattılar, saraylarına içki satıcısı olarak giren ilk Semitik tüccar Büyük Sargon şehir beyliklerini içten fethederek birer birer hakimiyetleri altına aldı ve Akad devletini kurdu. Akad devleti, Mezopotamya topraklarına ve yönetimine pratikte sahip olmanın ilk adımı ve bugün kendilerine hizmet eden ulusu-devletlerin ilk adımıydı. O uzun süre tutmayınca, ikinci adım olarak Asur devleti ile heveslerini pratiğe uyguladılar. Akad ve Asur devletlerini bugünkü Kürtlerin ataları olan Gutiler, Lulubiler, Hurriler, Kassitler ve Medler yıkınca, daha güçlü ideolojik ve kalıcı araçlar olan semavi dinler, plan, proje ve programlarıyla o gün bugündür pratiğe uygulamaktadırlar. Ve onların tarihsel plan, proje ve programlarına engel olmak isteyen özgür ve insanlığı savunan yerli halk Kürtlere asıl düşmanlıkları da burdan gelmektedir. Onları Akad ve Asur devletlerinden beri katliam, soykırım, sürgün ve siyasi asimilasyon politikalarıyla yok etmeden Mezopotamya topraklarına ve yönetimine sahip olmayacaklarını çok iyi biliyorlar. Bu yüzden bin yıldan beri Doğu’da uygarlık yıkıcı etmen olarak kullandıkları ve ABD, AB, NATO ve Rusya’nın her türlü cephane, kimyasal silah, savaş uçakları ve finans desteği sundukları uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemini Kürtlerin üzerine saldırmışlardır. Türk-İslam-Sentezi ideolojileriyle beyinlerini yıkayıp vicdanlarını satın aldıkları bu devşirme Türk vekalet savaşçıları eliyle tıpkı Akad ve Asur devletleri gibi bu coğrafyada Kürtleri yok etmeye çalışıyorlar.
Böyle tarihsel derinlikte düşünmeden, sosyal ve teolojik olayları birbirinden kopuk ve ilintisiz olarak değil de, bir bütün olarak ele almadan, neden ulus-devlet çağında çıkarılan Birinci Dünya Savaşı’nda 30 milyon şimdi 60 Milyon nüfusa sahip Kürtler, en 8-9 bin yıldan beri yaşadıkları ana-topraklarında devletsiz bıraktıklarını, ülkelerini dört parçaya böldüklerini, katliam, soykırım ve asimilasyon politikalarına tabi tuttuklarını anlamak mümkün değildir. Tarihsel düşmanlıklarından ve topraklarının altında petrol kaynaklarını keşfetmelerinden dolayı çağımız Semitik tüccarları’ndan olan Rothschild Hanedanı’n planları gereği İngiltere, Fransa ve Rusya’nın kendi aralarında yaptıkları gizli Sykes-Picot Antlaşması ile Kürtlerin ülkelerini dört ulus-devlet arasında bölüp parçalayarak devletsiz bırakan aynı uygarlık güçleri; Sykes-Picot Antlaşması’nın ikinci adımı olan Balfour Deklarasyonu’yla da, iki bin yıl önce dünyaya dağılmış olan Yahudilerin ancak bir kısmını Avrupa, Rusya, Amerika ve Ortadoğu ülkelerinden topladıkları 850 bin nüfusa, İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, ayrıcalık bir İsrail ulus-devletini kurdular. Bunlar nasıl maskeli kötü tanrılarımız ki ve ne kadar büyük bir gücü sahipler ki; bir tarafta ülkelerini dört ulus-devlet arasında bölmüş, katliam, soykırım ve asimilasyon politikalarıyla kadim bir halkı yok etmek istiyorlar? Öte yanda dünyanın dört bir tarafına dağılmış, ülkesi, yurdu belli olmayan bir halka, birçok Musevi cemaatleri karşı çıkmalarına rağmen, siyasi siyonistler öncülüğünde Ortadoğu’da uygarlık güçlerin çıkarları çerçevesinde çalışmak şartıyla Filistin‘de siyasi özel bir İsrail devletini kuruyorlardı? Üstelik yeni gelen işgalçı güç, yerli Filistinlileri katliamlardan geçirip yok ederek yerleşiyordu oraya.
Hiç kimse Semitik tüccarlarını Yahudi, İsrailoğulları ya da Arap olarak algılayıp yanılmasın. Tevrat, İncil ve Kuran’a kendi tarihsel plan, proje ve programlarını tapınaklarda rahiplere yazdırarak, Arabistan çöl merkezci semavi dinler kılıfı altında İsrailoğulları ve Arap halklarını araç ve koçbaşı olarak kullanarak, onlar eliyle tarihsel plan ve projelerini Mezopotamya, Kuzey Afrika ve Avrupa’da pratiğe uygulayarak bugünkü modern kapitalist sistemde para imparatorluğunu kuran Semitik tüccarları’dır. Semitik halkların bir avuç elit en zengin, en saldırgan, en gerici hanedan aile reisleridir. Tarihsel projeleri için kendi öz çocuklarını kurban niyetine boğazlayan insan düşmanlarıdır. Bu kabile şeflerin beş bin yıllık geçmişleri vardır. Nasıl ki, Semitik tüccar Büyük Sargon Sümer şehir beyliklerin sarayına hileli oyunlarla girerek, bu şehir beyliklerin saraylarını içten fethederek birer birer hakimiyetleri altına aldıysa; klasik sömürgecilik olan kapitalist sistemin ön aşamasında aynı taktiği Avrupa’da uyguladılar. İspanya, İngiltere, Fransa, Hollanda, Prusya şehir beyliklerin saraylarına hileli oyunlarla girerek, altın ve para gücüyle içten fethederek egemenlikleri altına aldılar. Şimdi Avrupa saraylarını, Amerika’daki Beyaz Saray’ı ve merkez bankalarını onlar yönetiyor.
Sümer şehir beyliklerini, köy ve mezralarını 200 yıl boyunca yağmalayıp talan ederek Mezopotamya’yı çöle çeviren ilk Semitik tüccar hanedan Büyük Sargon’nun kurduğu Akad devletin (M.Ö. 2.350-2.150) bölgede yarattığı yağma, talan vahşet ve tehlikeye karşı Gutiler, Lulubiler, Hurriler, Kassitler Zağros dağların eteklerinde yaşayan diğer yerli kabile ve aşiretlerle birleşerek bir Konfederasyon oluşturdular. Tabii ki bu Konfederasyon birden ve aniden olmadı. Onlarca yıl, „tarılarımıza hakaret eden, ülkemizi yağmalayıp talan eden Akad devletine karşı birlikte hareket edelim“ çağrıları bir türlü sonuç vermiyordu. Çünkü bölgede onlarca aşiret ve kabile vardı, bazıların Tanrıları, inançları değişikti. İnançta, düşüncede ve anlayışlarda farklılıkların olması onların bir araya gelmesini önlüyordu. Bir türlü bir araya gelip birliklerini oluşturamıyorlardı. Lagaş kent beyliği kurulurken Sümerliler’in Gutilerden ödünç aldığı birçok tanrı gibi Utu güneş tanrısı da düşman’a yenik düşmüştü; yani Büyük Sargon’a (Akad devletine) yenilmişti. Hiçbir aşiret ve kabile, Tanrısı düşman Tanrısına yenilmiş bir kabileyle birlikte hareket edip savaşa girmek istemiyordu. Sorunun büyüğü de bundan kaynaklanıyordu. Bunun üzerine aşiret ve kabilerin bir araya gelmeden, birleşmeden önce Tanrılarını, inançlarını, dolayısıyla fikirlerini birleştirmeleri gerektiği düşüncesi yavaş yavaş kabiler ve aşiretler arasında gelişti. Tutsak edilen Sümer Tanrılarından olan Enlil bile son çare olarak, „gözlerini umutla doğudaki dağlara dikererek orada yaşayan“ Gutiler, Lulubiler, Hurriler ve Kassitler’in Tanrılarından yardım istiyordu. Bütün bunları günümüz diline çevrilen Sümer tabletlerinden öğreniyoruz.
Bölgede etkinliğini sürdürüp tanınan Kassitler ve Hurriler’in güneş Tanrısı Mitra (Metra-Mithra); Gutiler, Subaru, Lulubi ve lor kabileleri tarafından da çok iyi tanınıyordu. Çünkü girdiği her savaşı kazanıyordu ve kozmik boğa’yı kurban ederek (savaşıp öldürerek) dünyayı yarattığı için savaş Tanrısı olarak da kabul ediliyordu. Böyle bir Tanrının etrafında birleşecek olan yerli aşiret ve kabilelerin yenemeyecekleri bir güç yoktu. Merkezi Kuzey Mezopotamya olan Mitra inancı her geçen gün etkinlik alanını geliştirerek başka kabilerin de Tanrısı oluyordu. Mitra, güneş ve göksel bir tanrı olarak da kabul ediliyordu. Geceleri evrensel yıldızların ışığı, Mitra’yı gören gözleri olduğuna inanılıyordu.
Tarihçi Etem Xemgin Mitra Tanrı inancı hakkında şunları yazıyor:
„Kasittler’in güneş tanrıları olan Metra (Mitra), zamanla bölgedeki etkinliğini gelişleterek Hurri halkının Mittani devleti döneminde tanınan Güneş Tanrı’sı oldu. Hurri devletinin ismini Mittani olarak değiştirmesinin de Mitra denilen bu Tanrı’dan kaynaklandığı sanılmaktadır. Hitit Kralı Şüpüllülüma ile Mittani Kralı Matiwaza arasında M.Ö. 1.380 yılında yapılan anlaşmada, şahit Tanrı’lar arasında Mittani’lerin Mitra Tanrısı’nın da ismi geçmektedir. (Mitra güneş tanrısının en eski belgeleri Boğazköy kazılarında da bulundu. Bu belgelerde M.Ö.14. yüzyılda Mittani’ler ile Hitit’ler arasında yapılan barış antlaşmasında şahit olarak Mittini’lerin koruyucu tanrıları arasında Mitra’nın yanı sıra Zervanizm inanç sisteminin fırtına tanrısı olan Vahu’nun da adı geçer. A.R.)’“[10]
Üst üste yapılan toplantılarında, aşiret ve kabile şefleri Sümerlilerin ülkesini yağma ve talan eden Akad devletini yıkmanın sırrına vararak, Akadlılar’a karşı yıllar sonra bir Konfederasyon oluşturdular. Güçlerini bir tek güçlü tanrı etrafında birleştirerek Akad devletini yerlebir edebilirlerdi. Bunun üzerine Zağros yüceltilerinde yaşayan birçok aşiret ve kabile Kassitler’in ve Hurriler’in güneş, gök ve savaş Tanrı’sı Mitra inancı etrafında bir nevi Konfederasyon oluşturarak birleştiler. Böylece güneş kültü Mitra inancıyla birliklerini oluşturan Subaru, Lulubi, Lor, Hurri, Mittani ve Kassitler, Gutiler öncülüğünde Zagmuk-doğuş günü ve diriliş bayramında ateş yakılan dağlardan, Sümerli Ludingirra’nın deyimiyle „çekirge sürüleri gibi“ indiler, zalim Akad devletine M.Ö. 2.150, 21 Mart tarihinde saldırıp yerlebir ettiler ve tarihin dönüşü olmayan çöplüğüne attılar.
Mezopotamya uygarlığı M.Ö. 2.800 yıllarında Semitik kavimlerin büyük işgalcı yağmalarına uğradı. O dönemde Tevrat, İncil ve Kuran gibi işgalcı ordularını gizliyen güçlü idolojik doktrinleri olmadığı için tutunamadılar. Arı halkları tarafından Mezopotamya’dan dışarıya kısa zamanda atıldılar. Fakat bu istilacı barbarların yağma, talan ve göç akınları Akad ve Asur devletleri döneminde daha da büyüyerek devam etti. Semitik tüccarlar, Sümerlilerle hem savaş halindeydiler, hem de ticari ilişkiler halindeydiler. Ticari ilişkiler içindeyken Sümerlilerin efsane, destan, masal ve hikâyelerini çaldılar; değiştirip tersyüz edip daha sonra Semitik halkların kafalarına yukardan Semavi dinleri şeklinde boca ettiler. Yani iki bin yıl sonra savaşları daha büyük ideolojik silahlara bürünerek, Yehova ve Allah gibi yerel maskeli put tanrılara sarılarak devam ettiler. Mezopotamya uygarlığını yağma ve talan eden Semitik kabilelerini, Zağros yüceltilerinden (ki bugün o Zağros dağlarında Gutilerin, Hurrilerin torunları olan gerilla güçleri aynı zihniyetteki işgalcı ordulara karşı elde silah savaşmaktadırlar.) deltaya inerek kovup dışarıya atan Gutiler hakkında Lulubi-Sümer yazarı Ludingirra 4.300 yıl önce çiviyazısıyla yazdığı Yaşamöyküsü Tablet 11’de aynen şunları yazıyordu:
„Kral Sargon’dan sonra oğulları Rimuş, Maniştusu ve torunu Naramsi ülkeyi genişlettikçe genişletmiş, bütün yönlere kol salmışlar. Hele Naramsi kendisine ’Tanrıyım’ diyecek kadar ileri gitmiş. Öyle şımarmış ki, büyükbabası Sargon’un aksine, Sümerlileri darıltmaktan korkmayarak bizim Tanrılarımıza, özellikle yüce Enlil’e ve onun tapınağı Ekur’a büyük saygısızlık etmiş. Askerlerini Ekur’a onun güzel koruluğuna saldırtmış, Ekur’u bakır baltalarla yıktırmış. Koca tapınak ölü gibi yerlere yatmış. Bunlarla yetinmeyip tapınağın arpa kesilmeyecek kapısında arpa kestirmiş. Hele bizim o canım ’Barış Kapısı’nı yerle bir etmiş. O günden beri Nippur’da barış kapısı yapılmamış. Onun yerine Akadlılar sokak fahişelerinin iş yaptığı ’Musakkatim Kapısı’nı oturmuşlar galiba. Narramsin, Ekur’u yıktırırken içinde ne kadar değerli eşya varsa, tapınağın tam yanındaki iskeleye dayadığı teknelere doldurup Agade’ye götürmüş.“[11]
Semitik tüccarlar, Sümer şehir beyliklerini yağmalayıp talan ederek yerle bir etmişler. Kralların ve Tanrıların tapınaklardaki bütün eşyalarını çalıp götürmüşlerdi.
”Buna son derece kızan ulu Tanrımız Enlil, önüne geçilmeyen bir sel gibi gürlemiş, coşmuş ve gözlerini umutla doğudaki dağlara dikerek, orada doğayla iç içe yaşayan ilkel Gutiler’i Naramsin’in üzerine saldırtmış. Çekirge sürüleri gibi gelen bu insanları durdurmaya gücü yetmemiş Naramsin’in. Bunların ülkemize yayılmaları ile Sümer Şehir Beyliklerin hiçbir tarafından ne haber alınabilmiş, ne de haber ulaştırılmış. Tekneler iskelelerde beklemiş. Yolları haydutlar sarmış. Ülkedeki şehir beyliklerin kapıları kırılarak toz olmuş. (….)
Gutiler, bütün kentlerimizi yakıp yıktıkları halde, Lagaş şehir beyliğini özgür bırakmışlar. Ayrıca Ur, Umma, Nippur ve hatta Uruk kentlerinin denetimini Lagaş’a bırakmışlar. Aslında buraları Sümerlilerin en yoğun olduğu yerler. Bazen, ‚acaba onlar bizim millletin bir kolu muydu?’ diye düşündüğüm oluyor. (Bugün de Türk devleti tarafından asimile edilmiş birçok Kürt kendisine aynı soruyu soruyor: Acaba ben Kürt müyüm, Türk müyüm? A.R.) Lagaş, kent krallıklarımız içinde en uzun yaşayanı. Ayrıca oldukça önemli krallar yetişmiş orada. Daha Sargon ortaya çıkmadan en az 300 yıl önce Urnanşe adlı biri orada ilk krallığı kurmuş. Onun oğulları ve torunlarının yönetimi altında krallık Sargon zamanına kadar sürmüş. Bu krallar arasında Eannatum birçok savaşla sınırlarını genişletmiş. Lagaş’ta binalar, kanallar, su depoları yaptırmış. Ondan sonra gelen Enannatum, Entemena gibi krallar zamanında savaşlar yine almış başını yürümüş..“[12]
Doğa ile iç içe, komün yaşantışı yaşayan aşiret ve kabilelere zulüm yağdırıp Sümerlilerin ülkesini karanlığa ve çöle çeviren Akad devletin yıkılmasından sonra Mezopotamya’da bir bilgi, buluş fışkırması ve aydınlanma yaşandı. Sümerliler; Guti-Gudea (M.Ö. 2.150-2.060) dönemi ve Üçüncü Ur Hanedanı (M.Ö.2.060-1.960) dönemiyle yeniden tarih sahnesine çıkarken, insanlığın aydınlanıp ilerlemesinde büyük buluşlara imza attılar. M.Ö. 2.040 tarihinde Hurrilerin Goş aşireti tapınağında güneş tanrısı Mitra dışında bütün tanrıların heykellerini kıran ikinci Zerdüşt Huşeng (Brahim) ile kültür ve inançlarında ikinci büyük reform yaptılar. 290 yıl sonra Hammurabi kanunlarına (M.Ö.1.750) ve 790 yıl sonra Musa’nın On Emir’ine (M.Ö.1.250) örnek teşkil eden ilk yazılı Sümer kanunlarını kaleme aldılar. Bu büyük tarihi gelişmelerle dünyanın kültür merkezinin hâlâ Kuzey Mezopotamya olduğunu kanıtladılar.
Fakat ne yazık ki, yerli kabileler ve Sümerliler (iyi tanrı) tarafından yenilgiye uğratılan Semitik tüccarları (kötü tanrı) için hiç bir zaman Mezopotamya’nın topraklarını ve yönetimini ele geçirmek için baş vurdukları mücadele ve savaşların sonu olmadı. Arabistan çöllerinden toplayıp getirdikleri yeni göç akınların yardımıyla bu kez ikinci bir Semitik tüccar olan Asur Hanedanı o bölgede zalim Asur devletini M.Ö.2.025’de kurdu. 1400 yıl sonra gene bugünkü Kürtlerin ataları olan Medler’in Kralı Kiyah-ser, başta bütün Med aşiretleri olmak üzere öbür Kürt kabile reisleriyle 625’de Cudi Dağı arkasında toplantı yaptı. Asur devletin Mezopotamya’da yarattığı zulüm ve tehlikeye karşı Med aşiretleri ve öbür Kürt kabileriyle birleşerek Asurlar’a karşı Konfederasyon oluşturdular.
Tarihçi Etem Xemgin Asurlar’a karşı birleşen Kürt aşiretlerini şöyle anlatıyor:
„Medler’in Asurlar’la ilişkileri, Asurların Medler’in ülkesini işgal etmek amacıyla yaptıkları askeri seferler neticesinde olmuştur. Medler, Asurlar’la ilk karşılaştıkları sıralarda 2000 ile 3000 kadar asker çıkarabiliyorlardı. Sonraları Asurlar’ın bölgede yarattıkları tehlikeye karşı bölgede bulunan diğer Med ve Kürt aşiretleriyle birleşerek Asurlar’a karşı bir Konfederasyon oluşturdular. İşte bu konfederasyon kurmaları sürecinde Medler’in başşehri sürekli olarak değişik bölgelerde bulundu…
Bu sıralarda kuzeyden gelen İskitler, Asurlar’dan Medlerin bir kesimini kendi hakimiyetleri altına almayı başardılar. Geçmişte yalnız Asurlar’a karşı savaşmakta olan Medler, bu durum üzerine İskitler’e karşı da savaşmak zorunda kaldılar. Bu sırada Urartu devleti de İskitler ve Asurlar tarafından tehdit ediliyordu. Medler’le Urartalar’ın aynı halktan olmaları ve her ikisinin de aynı düşmanlarca tehdit edilmeleri üzerine Medler’le Urartular, Asurlar’la İskitler’e karşı birleştiler. Aynı zamanda Asurlar’a aşağı Mezopotamya’da hakimiyetini sürdüren Kaldaharlar’la da ilişkilerini geliştirdiler.
M.Ö.649 yılında Med aşiretlerini birleştirmeye çalışan Diyas, Med kralı oldu. Diyas, Med aşiretlerini birleştirdikten sonra Urartular’la da Asurlar’a karşı birleşti. Bir süre sonra Urartu kralı III. Rusa ile Asurlar’a karşı savaşırken M.Ö. 647 yılında Asurlar’a esir düştü. Asurlar tarafından Suriye’nin Hama şehrine sürgün edildi. Med krallığına ise Diyas’ın oğlu Februar geçti.
Med kralı Februar, Persleri de yanlarına alarak Kaldaharlar’ın ve Urartular’ın da yardımları ile İskit ve Asurlar’a karşı savaşmaya devam etti. Medler’le Asurların M.Ö. 625 yılında yaptıkları savaşta Februar öldürülünce yerine oğlu Kiyah-ser geçti.
Med kralı olan Kiyah-ser bütün Med aşiretlerini Cudi Dağı arkasında aynı yıl topladı. Bundan sonra İskitler’i ülkesinden çıkarmak için İskitler’le savaştı ve onlara kendi hakimiyetlerini kabul ettirerek onlara boyun eğdirdi.“[13]
Bugünkü Kürtlerin ataları olan Medler, Asurlar’ı da M.Ö. 21 Mart 612 tarihinde Akadlar gibi tarihin geri dönüşü olmayan çöplüğüne attıklarında bütün Mezopotamya halkları özgürlüklerine kavuştu. Ama Semitik tüccarlar için hiç bir zaman Mezopotamya’nın topraklarını ve yönetimini ele geçirmek için baş vurdukları mücadele ve savaşların sonu olmadı. Bu kez Aryan halklarına karşı Arabistan çöl merkezci tek tanrılı semavi dinlerini inşa ederek, yani daha güçlü işgalcı dini ideolojiler yaratarak, Mezopotamya’nın toprakları ve yönetimini ele geçirmek için baş vurdukları mücadele ve savaşlarına din kılıf geçirdiler. Arabistan bölgelerin putperest tanrı adlarını araç ve koçbaşı olarak kullanarak, onlar adına „Kutsal Savaş“ dedikleri cihat savaşlarını ilan ederek, Aryan halkların verimli topraklarını işgal etmeye devam ettiler. Ve o gün bugündür o mücadele ve savaşlar hâlâ kesintisiz bir şekilde Mezopotamya’da devam etmektedir! Bu savaşların sonucu olarak bugün on bin yıldır o bölgede yaşayan ve devletsiz bırakılan Kürtler çok korkunç bir soykırım kıskaçına alınmıştır.
Berlin, 21.12.2022
Azad Ronî
Kaynaklar:
[1]. Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü Tablet 19: ”Anlattıklarına göre daha insanlar yaratılmadan çok çok önce Nippur’da yalnız Tanrılarımız oturuyormuş. Buranın delikanlısı yüce Tanrımız Enlil..” dediklerinden insanoğlunun daha yazılı tarihe geçmeden önceki dönemlerden bahsedildiği anlaşılıyor.
[2]. Age.
[3]. Age.
[4] Age.
[5]. Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü Tablet 3
[6]. Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü Tablet 19
[7]. Hind-Avrupa kültür ve dilleri Mezopotamya’nın dünyanın kültür merkezi olduğu bu dönemde oluştu.
[8]. Muazzez İlmiye Çığ, Sümerli Ludingirra, Ludingirra’nın Yaşam öyküsü Tablet 1, Kaynak Yayınları, İstanbul 2017, s. 16.
[9].Cemşid Bender,Kürt Mitolojisi 1, Berfin Yayınları, İstanbul 1996, s.59
[10]. Etem Xemgin, Aleviliğin Kökenindeki Mazda İnancı ve Zerdüşt Öğretisi, Berfin Yayınları, İstanbul 1995, s.43
[11]. Ludingirra’nın Yaşamöyküsü, Tablet 11
[12]. Ludingirra’nın Yaşamöyküsü, Tablet 11
[13]. Etem Xemgin, Kürdistan Tarihi, cilt 1, Agri Verlag 1992 Köln, s.161-163








