Juli 28, 2026

Yazarlar

Demir Çelik Yazdı:             

1.) Otantik doğa inancı oluşum sürecini geride bırakmış, kutsal mekanlarından koparılmış olmanın sancılarını derinden yaşamaktadır. Yaşanan (Kentli) Alevilik ise oluşum sürecini henüz tamamlamamış olup teolojisi, kurumları, ana referansları ve kimlik unsurları bakımından nihai formuna henüz ulaşmış değildir. Otantik Alevilik, tarihsel gelişimini geride bıraktığından inanç esasları, sosyal ve kültürel kavramları ve inanç değerleri oturmuş olmakla birlikte yapılan müdahalelerle başkalaşımı yaşamaktadır. Buna karşın yaşanan Alevilik, teolojisi, kurumları, ana referansları ve dinî-sosyal yapılanması henüz tam oturmuş değildir. Bu anlamda otantik Alevilik kavram, kuram ve değerleri ile çoğu zaman çelişmekte, yer yer çatışma hali yaşanmaktadır. Devletin ideolojik aygıtlarının kuşatıcılığında ve yaşayan Alevilik anlayışı sonucu Otantik Alevilik, çözülme sürecindedir. Buna karşın Yaşayan Alevilik doğum sancısı yaşamaktadır. Otantik Alevilik, tarihte yaşanmış olup bugün artık yaşlı Alevilerin nostaljik özlemi hâline dönüşmüştür. Öte yandan, Yaşayan Alevilik genç ve orta yaşlı Aleviler arasında canlı bir şekilde yaşanmaktadır.                                               

2.) Otantik inanç kırsaldır. Buna karşın Yaşayan Alevilik kentseldir. Otantik doğa inancı, ortaklaşmacı ekolojik komünal toplumun ahlaki ve politik değerleri olarak ortaya çıkmış ve tarihi boyunca doğa ile iç içe olma karakterini hep koruya gelmiştir. Türklerin İran-Anadolu ve Mezopotamya’yı işgal etmeleri ile coğrafyada başlayan İslamlaşma giderek tüm coğrafyada etkili olur. Bu etkili olmada şüphesiz Ahmed Yesevi ve onun halifelerinin büyük rolü vardır.

16. yüzyıl Anadolu’ da şekillenen Kızılbaş Aleviliğinin ana damarı bu gelenekle başlar, Şah İsmail (Şah Hatayî) ile zirve yapar. Şii İslam’ın da kendi içinde kadim inancın izlerini belirgin bir şekilde taşıyan inanç motifleri ve mitolojik anlatıları ile giderek farklılaşan, On İki İmam ve İsmaililik olmak üzere iki Şia eğilim özellikle 1514 Çaldıran soykırımı sonrasında yaygınlık kazanır. Safevi devleti kurulduktan sonra yönetim anlayışının hızla şehir kültürüne adapte olması, kurucu Kızılbaş unsurların yavaş yavaş sisteme yabancılaşmasına neden olmuştur. Ancak yine de askeri aristokrasinin belkemiğini oluşturan Kızılbaş oymakların, Safevi devletindeki etkinliklerinin tamamen ortadan kalkmamış, iki yüz yıla varan bir süre boyunca etkili olmaya devam etmiştir. Safevi devletinin önce On İki İmam Şiası ekseninde örgütlenmesi, 18.nci yüzyılda tamamen yok olması sonucu, Osmanlı topraklarında kalan Kızılbaşları kendi kaderleriyle baş başa bırakır. Bu süreçte Osmanlı Kızılbaşları, şehir merkezlerinden iyice uzaklaşarak “devletin olmadığı alanlarda” bir sosyal-dinî düzen kurarlar. Bu inançsal ssistem Ocaxlar, aşiretler ve jiyar u diyarlar gibi toplumsal formlarla, cem, musahiplik ve kirvelik kurumsallığı üzerinden hayat bulur.

Dolayısıyla Cumhuriyet’in ilk 60 yılı, Kızılbaş Alevileri için ne teoloji, ne de sosyal düzen bakımından köklü değişimlere sahne olmaz. Alevilerin tarihleri boyunca yaşadıkları en köklü dönüşüm, 20. yüzyılın sonlarında başlayan ve devam etmekte olan bu dönüşümün daha öncekilerden çok daha derin ve kapsamlı olacağını tahmin etmek zor değildir. Zira bu dönüşümün sebebi öncekilerden çok farklı ve çok daha etkilidir. Alevi toplumu, tarihinde ilk defa kitlesel olarak şehirlere göçmek durumunda kalmıştır. 1980’lerde hızlanan ve bugün artık neredeyse tamamlanmış olan bu şehirleşme süreci, Aleviliği ciddi bir kriz içine sokmuştur. Bütün boyutlarıyla kırsal bir karakter taşıyan otantik Alevilik, şehir koşullarında hem inanç değerlerini sürdüremez, Ocaxlar başta olmak üzere kimi kurum ve kurumsal kimlikler şehir hayatı içinde varlığını devam ettirme imkânından yoksun kalır.

Örneğin musahiplik otantik Aleviliğin omurgasını oluşturan ana kurumlarındandır. Otantik Aleviliğe göre musahip tutmayan bir kişi Alevi sayılamaz. Ne var ki, ekolojik köy komünleri ve kırsal yaşamda son derece işlevsel olan musahiplik, şehir hayatında büyük oranda terk edilmiştir. Aynı durum Pîr ocaklarının teolojik ve sosyal sistemdeki konumu ve Pîr-talib ilişkisi için de geçerlidir. Pîrler geleneksel yol önderi olmalarından ileri gelen otoritelerini yitirmişlerdir. Keza Cem’ de ciddi dönüşümlere uğramıştır. Otantik Alevi toplumunda cem ibadetinin ana işlevi toplumsal barışı sağlamak, dilsel, kültürel ve kimliksel ihtiyaçları karşılamaktır. Ancak kentlerde yürütülen cemler sıradan müzikal gösteriden öteye geçmezler. Netice olarak, Alevi toplumunun kitlesel olarak şehirleşmesi, Aleviliğin kendisinde de bir dönüşümü kaçınılmaz kılmıştır. Bugün için bu inşa sürecinin çoktan başladığını ancak nihai sonuca ulaşmaktan henüz çok uzak olduğunu söyleyebiliriz. Süreç tamamlandığında, karşımıza Otantik inanç değerlerine yabancılaşmış olan bir Kent Aleviliğinin çıkacağı açıktır.                                                            

3.) Otantik Alevilik inanç merkezlidir; Kentli Alevilik kimlik merkezlidir. Otantik inançta gerek bireylerin iç dünyaları, gerekse toplumsal yapılanma inanç referanslarına göre şekillenmiştir. Dolayısıyla otantik Alevilikte Alevi olmanın temel ölçüsü ve kıstası, inancın değerlerini ne denli içselleştirdiği ve sürdürdüğü ile ilgili olan bir durumdur. Sadece inanç ritüellerinde değil, gündelik hayatın her aşamasında inanç değerleri ve kutsalları ile yaşanan ruhani bir bağ vardır. Buna karşın, kentli Alevilik inanca fazla vurgu yapmaz. İlgisi daha çok kimlik inşası üzerinedir. Kentli Alevilik, bağımsız bir “Alevi kimliği” ve bu kimliğe mensup bir Alevi kitlesi inşa etmektir. Adı Alevi olan bu kimliğin inançsal içeriği ancak ikinci planda gelmektedir. Kentli Aleviliğin inşa süreci siyasi ve sosyal içeriği ağır basan kimlik tartışmaları üzerinden yürümektedir.

Bu durumun Alevi toplumunun kent hayatında kendilerine bir yer edinme çabasıyla doğrudan bağlantısı olduğu açıktır. Kent hayatında kendilerinden olmayanların da bulunduğu kamusal alanla tanışan Aleviler, aleni olarak kendilerini ifade etme zorunluluğu ile karşı karşıya kalmışlardır. Bu zorunluluk kent hayatına uygun bir kimlik inşası ihtiyacına Alevileri zorlayan olmuştur. Öte yandan, Türkiye genelinde hissedilen Sünni dindarlaşmada, Aleviler tarafından kentteki varlıklarına karşı bir tehdit olarak algılanmıştır. Bu Sünni tehdit algısı, Alevi toplu-munun “Alevi” adı etrafında kenetlenmelerine neden olmuştur. Ancak, hissedilen tehdit tamamen dini içerikli olmasına rağmen, bunun karşısındaki Alevi reaksiyonu, oldukça seküler bir karakter geliştirmiştir. Yükselen Sünni dindarlık karşısında, inanç merkezli bir Alevi dindarlığının yerine seküler karakterli bir Alevi kimliğinin ortaya çıkması değerlendirmeye değer durum olmaktadır.

Kimi yazar ve siyaset bilimcisine göre bu durumun nedeni; Alevi teolojisinden kaynaklanmaktadır. Bu görüşe göre Alevilik zaten seküler bir damarı kendi içinde barındırmaktadır; o yüzden ortaya çıkan seküler karakterli Kentli Alevilik, geleneksel Aleviliğin inanç esaslarıyla özde çatışmamaktadır. Bu görüşün en ateşli savunucuları sol kökenli Alevi aydınlarıdır. Ne var ki bu görüşe ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Gerek yazılı kaynakları, gerekse hâlâ yaşatılan inanç değerleri dikkatle incelendiğinde, Otantik Aleviliğin güçlü inanç vurgusu çok öndedir. Şekillenmekte olan Kentli Aleviliğin seküler karakteri, Aleviliğin özünden ziyade 20. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan gelişmelerden ileri gelmektedir.

Bugün Alevi hareketini yönlendiren kişilerin önemli bir kısmı 60’lar ve 70’lerde sol hareket içinde bulunmuş insanlar olup bireysel hayatlarında, inancın yeri ve önemi yok denilecek kadar az olanlardır. 80’lerden sonra tekrar Aleviliği keşfeden bu insanların, Aleviliği Pîrlerin veya ekolojik köy komün yaşamlarında geleneksel dokusunu hâlâ koruyan Alevilerin görüldüğü gibi görmeleri iki sebepten dolayı beklenemez. Pîrleri “emek sömürücüsü” olarak görüp şiddetle eleştiren sol hareketlerin etkinliğini yitirmesi sonrasında Aleviliğe dönüşleri, inanca duyulan ihtiyaçtan çok sosyal ve siyasi mücadele yürütme amacını güder. İkinci neden ise, Alevi aydınları Alevi toplumunun okumuş şehirli kesimi olduğundan Otantik Aleviliğin, Kentli Aleviliğe dönüşümü sürecine öncülük etme fırsatını yakalamış olmalarındandır. 80’lerde ve 90’larda Alevi hareketinin öncüleri tarafından geliştirilen bu yaklaşım, geniş Alevi toplumu tarafından aynen paylaşıldığını söylemek çok zor olsa da, bugün itibarıyla bu yaklaşımın etkinlik bakımından hâkim görüş olduğunu belirtmek gerekiyor.

Modern Alevilik, kendisini yüzyıllardan süzülüp gelen insanı ve doğayı sevip koruyan inanç esasları üzerinden inşa etmek yerine, Kentli Aleviliğin ana eksenini siyasi ve kültürel kimlik arayışının oluşturduğu görülmelidir. Sol aydınların öncülüğündeki Alevi hareketlerinin öncelikli amacı; Türkiye’de Alevilerin inançsal, sosyal, siyasi ve kültürel haklarını tam güvence altına almaktır. Alevi varlığının inançsal ve dinsel içeriğinin nasıl şekillenmesi gerektiği üzerinde fazla durmamaktadırlar. Daha çok ulus devletin inkârı önüne geçme hedefine kilitlenme hali yaşanmaktadır. Otantik Aleviliğin tarihsel hakikati, inancın ahlaki ve politik değerleri bu politik öncüler için çokta önemli olmamaktadır. Onların esas aldıkları konular; Madımak katliamının anılması, Alevi köylerine cami yapılmaması, Diyanet İşleri Başkanlığı ve mecburi din derslerinin kaldırılması, cem evlerinin statüsü gibi konulardır.

Halbuki toplumsal bir hareketin oluşması ve başarısı için üç şart gereklidir:

1.) Etrafında kolektif bir kimlik oluşturma ve ortak simgelerle bunu sürdürme düşüncesinin varlığı,

2.) Toplumsal bir çatışmaya odaklanan grup çıkarı ve bunu destekleyen bir ortak düşmanın varlığı,

3.) Toplumsal değişim için mücadele kararlılığı. Bu üç şartın tamamı Kentli Alevi hareketinde bulunduğundan giderek kentlerde “kümeleşme mekanları” üzerinden örgütlenmeleri kolay olmuştur.

1980’lerden itibaren İktidar İslam’ın kamusal alanda görünürlüğünün artırması sonucu Alevi toplumunda da ciddi tehdit algısı oluşmuştur. Bu temelde Kentli Alevilik, kendisini düşünsel ve inançsal yönde Sünni karşıtlığında konumlandırmakta ve motivasyonunu “asimilasyon korkusundan almaktadır. Kentli Alevilik süreç içinde oluşan kimlikte esas belirleyici unsurun Sünnilik olması nedeni ile etki-tepki esasıyla hareket etmekte, öteki gördüğü Sünni İslam’a mesafeli durduğundan, ortak asgari müşterekte yan yana gelememektedirler. Kentli Alevilik, tarihsel referanslarına atıf yapmak yerine, Sünni İslam’ın değerlerine ve kurumlarına atıf yapmakta, kendisini daha çok bu karşıtlık üzerinden tanımlamaktadır. Enerjisini ve duyarlılığını Sünni çoğunluğun en temel haklarını gasp ettiği argümanından alan Alevi hareketi, temel amacını “bu haksız düzenin sona erdirilmesi ve Alevilerin de eşit yurttaş olarak toplumdaki hak ettikleri yere kavuşması” olarak belirlemiştir.

Görüldüğü gibi, siyasi, sosyal, kültürel ve hukuki boyutları söz konusu olduğunda Kentli Alevilik oldukça nettir. Ancak iş Alevi kimliğinin inanç boyutlarına geldiğinde, durum sıkıntılı bir hal almaktadır. Alevi hareketi öncelikle din ve inanç konularına eğilmemekte, varlık-yokluk meselesi olarak gördüğü kimlik inşası mücadelesini esas almaktadır. Kentte bir taraftan Sünni çoğunluk, diğer taraftan devlet karşısında toplumsallığı dağıtılmış halde bulan Alevilik, bu anlamda kendileri için “tanınma” konusu hayati konu olmaktadır. Alevi hareketi, siyasi ve kültürel alandaki mücadelesinde belirli bir noktaya geldikten sonra inanç esaslarını da belirginleştirme zorunluluğu ile karşı karşıyadır. Alevilik ya geleneksel tarihsel hakikatine ve inanç değerlerinin referanslarına geri dönerek hayatın gereklerine göre yeniden yorumlayacak, ya da inanca dair her şeyle arasına mesafe koyarak seküler karakterli sosyokültürel bir kimlik olarak şekillenecektir.

Kentli Alevi hareketi, inanç meseleleriyle fazlaca ilgilenmemesine rağmen, Alevilik aidiyetinin belirlenmesinde dinsel referansların vurgusu da her geçen gün arttığından ilginç bir dindarlık anlayışını Alevilere dayatan bir karaktere de sahiptir. Örneğin, cemin ibadet, cem evinin ise ibadethane olarak kabul edilmesi yolunda mücadele etmek, Alevi dindarlığının en önemli göstergesi olmaktadır. Ancak cemin özünü oluşturan ibadet boyutu ve o ibadete anlamını kazandıran inançlar önemsenmemekte, hatta gereğinde çekinmeden müdahale edilebilinmektedir. Söylem ve yaşamda birbirine taban tabana zıt bu durum, bize Kentli Aleviliğin birbiriyle iç içe geçmiş iki ana olgu üzerinden şekillendiğini göstermektedir.

 Sekülerleşme ve dindarlaşma Kentli Alevilik içinde aynı anda gelişen ve giderek Alevileri kapsayan bir paradoksa dönüş-müş bulunmaktadır. Bir yandan Otantik Alevilik ile Kentli Alevilik arasında, diğer yandan da Kentli Alevilik içinde sekülerleşme ile dindarlaşma arasındaki çelişkiler, geleceğin Aleviliğini belirleyecek gibi görünüyor.

4.) Otantik Aleviliğin en temel taşıyıcı kurumu Ocaxlar’dır. Ocax Pîrlerinin yol önderliğinde, musahiplik ve cem inancının sürdürülmesinin en temel ritüelleridir. Kentli Aleviliğin taşıyıcısı dernekler ve cem evleridir. Şehirleşme ve inanç yerine kimlik edinme arayışı, Aleviliğin temel kurumlarında da dönüşmeye zorlayan olmuştur. Otantik Alevi toplumunun inançsal ve sosyal düzenini ayakta tutan ana kurumlar dede ocakları, musahiplik ve cemdir. Fertlerin dinî ve sosyal hiyerarşideki yerleri, birbirleri ile ilişkileri, gündelik hayatın işleyişi, anlaşmazlıkların düzenlenmesi gibi hayatın her alanı bu ana kurumlar sayesinde düzenlenir. Musahip tutmaksızın Alevi olup hakikat cemlerine katılmak hiçbir şekilde mümkün değildir. Her sonbaharda yapılan görgü cemleri, toplumun iç düzenini, kültürel ve sosyal istikrarını sağlamaya hizmet eder. Ayrıca yıl boyunca yapılan diğer cemler bir yandan kolektif bilinci beslerken, diğer yandan da her bireyin topluma, Pîre ve birbirine karşı konumunu ve sorumluluklarını bilincine çıkarma işlevi görürler. Kırsal inançtan bir kimsenin Alevi sayılabilmesi için şu üç şart gereklidir;

1.) Kalıtsal olarak Alevi bir anneden doğmuş olmak.

2.)Ocax Pîr’ine bağlılık. 

3.) Musahip sahibi olmak, hayat boyu onun şartlarını yerine getirmek.

Kentli Alevilikte Alevi anneden doğmuş olmanın dışında diğer şartlar işlevini ve tarihselliğini yitirmiş durumdadır. Bu nedenle Kentli Alevilik başka yeni kurumlar geliştirmekte ve kendisini o kurumlar etrafında inşa etmektedir. Kentli Alevi hareketi, dernekler, vakıflar, cem evleri, dergâhlar ve kültür evleri üzerinden kendisini örgütler. Cem evi, dernek veya vakıf adı altında bir araya gelip kolektif varlığı ortaya koymak, Alevilerin kent ortamında kendilerini ifade etmelerinin ilk ve en etkili aracı olmuştur. Alevi hareketinin Sünni karşıtlığı üzerinden kendisini konumlandırması sonucu, dernekler inançsal ve dinsel karakter kazanmaya başlarlar.

Bu anlamda esasen dünyevi olan dernek ile dinsel çağrışım yapan vakıf ve cem evleri, yapısal ve işlevsel bakımdan bir birine tamamen bağlı ve birbirini tamamlayan bütünün parçaları konumundadır. Her cem evi ya doğrudan bir dernek tarafından kurulmakta veya büyük oranda bir dernek gibi işlev görmektedir. Kentli Alevi artık sık sık kalıtsal olarak bağlı olduğu Pîr’in huzuruna çıkmamakta, musahip tutmamaktadır. Zira onun için Alevi olmanın ölçütleri değişmiştir. Mahallesinde bulunan bir cem evine ara sıra gidip orada ceme katılmak veya derneğe üye olmak grup aidiyeti için yeterli sayılmaktadır. Daha da önemlisi belirli konularda öngörülen siyasi tutumları benimsemek ve Sünni İslam’ın yasak kıldığı bazı eylemleri yapmak Kentli Alevi kimliğinin çok daha belirgin unsuru haline gelmektedir. Buna göre Pirini reddeden, görgüden geçmeyen, musahibi olmayan bir insan çok rahatlıkla “gerçek Alevi” benim diyebilmektedir.                                                                                           

5.) Otantik Aleviliğin inançsal-sosyal ilişkisi; “pîr – talib ilişkisi” üzerinden yaşan-maktadır. Buna karşın Kentli Alevilik “cem-evi – cemaat ekseni” etrafında şekillenmektedir. Otantik Alevi toplumunun tamamını bu iki toplumsal tabaka oluşturmaktadır. Pîrlerden oluşan Yol önderi olma konumu ile taliplerden oluşan inançlılar topluluğu dikey olmayan yatay toplumsallığı ile inancın devlet dışı toplumsallığını oluşturur. Bu toplumsallık bireysel düzlemi aşan, aşiretler konfederasyonu düzlemi üzerinden kurulmuştur. Belirli bir aşiretin mensubu talib Aleviler, Ocax tabir edilen soydan gelen Pîrlere bağlıdırlar.

Alevi toplumsal örgütlenmesine bakıldığında, talib aşiretler ile Pîr Ocaxları arasında oldukça girift bir ilişkiler ağı söz konusudur. Bu ilişkilenmede zaman zaman ocağa bağlı talip kümesine dışarıdan girişler ve çıkışlar olsa da, esasen sistemin omurgasını soy esasına bağlı Ocax Pîrleri ile büyük sosyal aşiretler arasında oluşan inançsal, kültürel, siyasal ve sosyal ihtiyaçların, devlet ve iktidar dışı karşılanması ilişkisinin esas olduğu gerçeği görülmeye değerdir. Kentli Alevilikte ise, soy grupları arasındaki bağ hızla dağılmaktadır. Pîrler ve talipler arasındaki ilişki kalıtsal ilkelere bağlı sosyal gruplar üzerinden soyut bir düzlemde yapılması, kent hayatında işlevsel değildir. Kent hayatı dinsel pratiklerde daha somut esaslara dayalı bir kurumsal yapı ve mekânsal varlık talep etmektedir. Aleviliğin bu talep karşısında ürettiği mekan cem evi olmuştur.

Otantik Alevilikte cem ve cem etrafında şekillenen inançsal, kültürel ve sosyal hayatın sürdürülmesinde mekân birincil öneme sahip değildir. İnançta esas olan inancın ahlaki ve politik ilkeleri ve inanç sahiplerinin kendi toplumsallıklarında yaşattıkları sosyal ve kültürel değerlerdir. Halbuki Kentli Alevilikte Cem başta olmak üzere inancın değerlerinin içi boşaltılmış, cem evi veya mekanlarda gösteri şölenine dönüştürülen sıradan ritüeller olmuşlardır. Kentleşme ile birlikte ruhani ve toplumsal ilkelerden ve inanç ritüellerinden biçimsel ve gösteri esaslı sembollere dönüşmesi, Alevilerin inançsal, kültürel ve sosyal dokusunun ana ilkelerini dumura uğratmıştır. İnancın dikey olmayan yatay Ocax sistemi yerine, mekâna dayalı ilişki biçimi gelişmeye başlar. Artık Ocak Pîr’ i “cemevi dedesi” olmaya, talib ise Ocaxa bağlı talip olma yerine oturduğu mahalle veya semtteki cemevi üyesi olur. Birey cem evini istediği gibi seçme ve gerektiğinde değiştirme özgürlüğüne sahiptir. Halbuki Otantik Alevilikte birey bağlı olduğu Ocax’ı değiştirme hakkına sahip değildir. Mekânın Alevi inancında merkezi konuma gelmiş olması, Ocaxlar‘ın geleneksel demokratik otoritesini zayıflatan, süreç içerisinde dağıtan olur. Artık Aleviler  kendilerini bağlı oldukları Ocaxlarla değil üyesi oldukları cemevleri ile tanımlayacak, cemevinde hizmet yürüten dedeye bağlı olmayı kendisini mükellef görecektir.

Pîr Ocakları etrafında aşiretler konfederasyonu üzerinden kendisini örgütleyen Alevi toplumsallığı, Kentli Alevilikte “cem evi cemaatı” örgütlülüğüne dönüşür. Süreç içerisinde cemevi cemaatına dayalı Alevi toplumsallığında Pîr ile talip arasındaki soya dayalı ilişki anlamını kaybedecek, cem-evinde dedelik yapan kişinin dışındaki Ocakzâde Pîrlerle talip Aleviler arasında inançsal, kültürel ve sosyal ilişki kalmayacak kadar zayıflamıştır.                                                                                      

6.) Otantik Alevilik doğa ve ekolojik toplum merkezlidir; Kentli Alevilik ise birey merkezlidir. Gelenekçi toplumda Alevi olmak her şeyden önce toplumsal bir aidiyeti ifade eder. Kişinin Alevi olup olmadığını belirleyen en temel faktör, Alevi toplumunun bir parçası olup olmamasıdır. Daha da açık ifade ile Alevi toplumun içinde, Alevi bir anneden doğmuş olmaktır. Misyonerlik söz konusu olmayıp, sonradan Alevi olmanın mümkün olmadığı bir hakikat yaşanmaktadır. Bununla birlikte Alevilik inancının sınırlarını kalıtsal, ırki unsurlar belirlememekte, Alevi teolojisi ve inancın ahlâki politik değerleri Aleviliğin sınırlarını belirleyen olmaktadırlar.

Bu anlamda, Alevi teolojisi ve değerleri evrensel ve hümanist bir karaktere sahiptirler. Alevi inanç toplumsallığında, inanç kadar siyasi, kültürel ve sosyal değerlerinde belirleyici olduğu görülmektedir. Bu gerçeklikle birlikte, tarihsel süreç içinde Alevi inancı dışarıdan müdahalelerle etnik karakter kazanmaya başlar. 1514’deki Çaldıran Savaşı öncesinde Şah İsmail’in Anadolu’daki halklar üzerinde büyük bir etkisi vardı. Türk, Türkmen, Tahtacı Alevileri ile birlikte Kürt Raa (Rêya) Heqî inancından insanları Ehl-i Beyt üzerinden İslam ile ilişkilendirmenin yoğun faaliyetleri içinde olur. Çaldıran savaşı sonrasında bu etki bir nebze kırılsa da bugünlere devam eden bir etkisi söz konusudur. Osmanlı İmparatorluk sınırların içinde kalan Kızılbaşların Safevi merkezi ile irtibatları zayıflasa da, Sünni İslam yerine Hz.Ali ve Ehl-İ Beyt üzerinden Şia İslam ile kendilerini tariflemeleri kesintiye uğramaz. Netice itibari ile Kürt Aleviler, Osmanlı otoritesi altındaki kuşatılmışlıkta hem evrensel- ekolojist ve hümanist değerlerini Ocaxlar sistemine dayanarak sürdürmeye bakmışlar, hem de yer yer coğrafyalarında tek egemen din olan İslam’ın bir kısım değerlerini kendi tarihsel misyonlarına uygun güncelleyerek özgünlüklerini korumaya çalışmışlardır.

Son beş yüz yılda oluşan siyasi, dinî, kültürel ve sosyal hegemonyada Aleviler, Sünni İslam’ dan mümkün olduğunca kendilerini uzak tutmaya bakmışlardır. Ancak  ilk defa cumhuriyet tarihinde 1925‘de Tekke ve Zaviyelerin kapatılası sonrasında, özellikle 1950’lerde başlayan hızlı kentleşme ile birlikte Aleviler, giderek asimilasyona uğrama durumu yaşamaya başlarlar. Son yirmi yılda Şia İslam’ın Ehl-İ Beyt değerleri üzerinden kendilerini Şia tarifleme yerine, İslam’ın özü olduğu iddiası ve söylemi öne çıkmaya başlar. Beş yüz yıla yakın bir süre katı şekilde devam eden bu mesafe koyma hali, son yıllarda giderek daha silik hal almaktadır. Dil ve kültür bakımından Türk bir Alevi ile Sünni Türk arasında hiçbir farkın olmadığına benzer bir ilişki, Kürt Alevi ile Sünni Kürt arasında da bir farka rastlanmaz olur.

Dolayısıyla, inançsal anlamda keskin bir yalıtımla kendi içine kapanan Alevi toplumu, farklı dinden olan ancak aynı dili konuşan, aynı kültürü yaşayan ve yaşatan toplum kesimleri ile etnik aidiyet noktasında buluşabilmektedirler. Alevi toplumunun tarihsel gelişim koşullarında, kendisini kuşatan dış dünyadan yalıtılmışlık, toplumun kendi içindeki sosyal ve inançsal bağların daha da güçlenmesine yol açmaktaydı. Otantik Alevi toplumsallığında inançsal, kültürel, sosyal, siyasal ve hukuksal alanlar iç içe geçmiş olup, devlet ve iktidar dışılığın özgünlüğü ile toplum etik kurallarıyla işleyen bir hakikat yaşanmaktaydı.

Ancak Kentli Alevilikte toplumun etik kuralları yerini devletin sınırlarını çizdiği bir hukuka ve bu hukukun yazılı metinleri olan yasa ve Anayasalarına bırakır. Kentli Toplumun teoloji ve ibadet pratiği ile Alevi öğretisi Heq-insan, toplum-insan ilişkisinden çok insan-insan ilişkisine dönüşür. Otantik Alevilikte, Alevi toplumunun var olmadığı bir yerde bireyin tek başına, Alevi inancının gereklerini yerine getirmesi mümkün değildir. Otantik Aleviliğin olmazsa olmaz şartı: inanç sahiplerinin Pîr’i ile sürekli ilişkide olması, yılda en az bir kez Pîr’in taliblerini ziyaret etmesi, cemlerde inanç sahiplerinin dilsel, kimliksel, inançsal, kültürel ve sosyal ihtiyaçlarını karşılamak, yaşanan sorunlarına çözüm geliştirmek ve musahip olmaktır.

Görüldüğü gibi bütün bu eylemler tamamen sosyal karakterde olup bireyin tek başına yerine getirmesi mümkün değildir. Bu faaliyetlerin sürdürülmesi, ancak inançsal ve toplumsal bir yapının varlığına bağlıdır. Oysa modern hayat bireyselliği âdeta kutsama derecesinde ön plana çıkarmaktadır. Kentleşme Otantik Alevi toplumsallığını çözmektedir. Dolayısıyla geleneksel anlamda Alevi olarak var olmayı âdeta imkânsız kılmaktadır. Bir başka deyişle Otantik Alevilik “bir toplum dini” iken, Kentli Alevilik, “birey dini” olma durumu ile karşı karşıyadır. Bu gelişmeler sonucu olarak, hem öğreti, hem ibadet, hem de inançsal ve sosyal ilişkiler alanında, bireyin belirli bir yapının varlığına ihtiyaç duymaksızın Aleviliğini yaşayabilmesi mümkün görünmemektedir. Kapitalist modernitenin kapalı-kompakt toplum yapılarını çözüp bireyselliği dayatması sonucu, Aleviler artık soy esasına bağlı bir Alevilik aidiyetinden ziyade, tercih ve liyakate dayalı bir aidiyet söz konusudur.                            

7.) Otantik Alevilik, tarihi direnişçi çizginin bellek ve tarihselliğine sahiptir; Kentli Alevilik, Kemalist çizginin etkisinde, yakın tarihin mağduriyetleri üzerinden kendisini konumlandırmaktadır. Ulus devlet ideolojisi ve kentleşme süreci, Alevi bilincinin dumura uğratıldığı süreçler bütünü olmuştur. Otantik Alevi ortak belleği; Heq (Haq), Xizir, Ziyaretler, Ocax, Pîr kültü etrafında şekillenen efsanevi-mitolojik menkıbeler üzerine kuruludur.

Kentli Alevilik, başta Hz. Ali ve Hz. Peygamber olmak üzere Ehl-i Beyt menkıbeleri, Kerbelâ, Eba Muslim, Hacı Bektaş-i Veli gibi İslam tarihinde yer alan önemli şahsiyetlerin etrafında şekillenmektedir. Kentli Alevi inanç sahipleri bu ana bellek hafızası yanı sıra, ocak kendi atalarına dair anlata gelen menkıbelerde ana belleğin yerel uzantıları olmaktadırlar. Ne var ki Kentli Alevi ortak belleğini teşkil eden bu menkıbeler olağan üstü ve abartılı söylemlerle süslüdür. Eğitim süreçlerinden geçmiş olan Alevi, bu menkıbelere inanmamakta ve abartılı söylemlere fazla itibar etmemektedir. Kentli Alevilerin sosyal, inançsal, psikolojik ve entelektüel ihtiyaçlarına cevap vermeyen bu menkıbeler, kuşku ve ikirciklik nedeni olsalar da alternatif inanç değerlerini oluşturamadıklarından baskın olana razı olmak durumunda kalmışlardır.

Bugün her alanda Alevi ortak belleğinde, çok ciddi düzeyde başkalaşım ve değişim yaşanmaktadır. Kerbela kültü, Hz. Ali cenkleri ve muhtelif evliya menkıbeleri yanı sıra Maraş, Çorum, Madımak ve Gazi katliamları, Diyanet, asimilasyon tartışmaları, cem evi statüsü gibi konular ortak hafıza durumuna gelmişlerdir. Tarihsel bellekteki bu kayma, tarihi inancın ahlaki ve politik değerleri, sosyal ve kültürel yaşam değerleri Alevi belleğindeki canlılığını yitirirken, Atatürk ve Cumhuriyet değerleri ön plana çıkmaktadır. Ulus devlete kadar, Otantik Alevilerin değerleri de kahramanları da farklıydı. Ancak ulus devlet inşası sonrası süreçte Aleviler, Kemalizmi benimseyerek tarih algılarında, Atatürk’ün karizması tartışılmaz bir konuma yerleştirmişlerdir. Ancak birinci ve ikinci nesil Kentli Alevilerde yaşanan bu durum, son zamanlarda değişmeye başladığı, tarihsel-mitolojik kahramanların daha fazla öne çıktıklarını söyleyebiliriz.

8.) Otantik Alevilik sözlü aktarılan destanlar, deyişler, duvaz ve şiirlerle kendisini yeni nesillere taşırabiliyordu. Halbuki Kentli Alevilik; Buyruklar, Velayetnameler, belirli âşıkların (ozanların) deyişleri ana referanslar olarak kabul edilmektedirler. Otantik Aleviliğin ortak referansları, gevşek ve geçirgen esnekliğe sahiptirler. Daha çok ocax Pîrlerinin anlatım ve aktarımları ile vücut bulmaktaydı. Kentli Alevilik Buyruk, menkıbeler gibi metinler üzerinden Aleviliğin hem teolojisi, hem de sosyal-inançsal değerleri şekillenmektedir.

Ancak bahsettiğimiz bu ortak referansların tam bir netlikten uzak olduğunu ifade etmek gerekir. Buyruklardan başlayacak olursak, öncelikle, “buyruk” kavramı bir kitaba değil bir yazın türüne karşılık gelmektedir. Bugün elimizde bulunan yüzü aşkın buyruk nüshalarının her biri kendi hikâyesi, içeriği ve işlevi ile özgün metinlerdir. Nüshalar arasındaki bu farklılaşmalar, Aleviliğinin geneline dair buyrukların kaynak olarak kullanılmalarını sorunlu hale getirmektedir. Zira burada “Hangi buyruk?” sorusu haklı olarak gündeme gelmektedir. Kızılbaş Alevi yolunun en büyükleri arasında kabul edilen, özellikle cemlerde nefesleri dillendirilen ozanların (şairlerin) divanları mevcut nüshalar itibarıyla çok sonraları kaleme alınmıştır. Hatayi divanının diğerlerine nazaran daha eski nüshalarının mevcut olsa da, Hatayi divanının en eski nüshalarında yer alan deyişler (şiirler) de Kızılbaş Alevi cemlerinde okunan deyişlerden dil ve tema bakımından dikkate değer farklıklar içermektedir.

Bu anlamda Alevi inancının herkesçe kabul edilen ortak bir referans çerçevesinin eksikliği ciddi bir sorundur. Kentli Alevilikte belirgin sınır çizmemenin en önemli nedeni, Aleviliğin tarih boyunca Ortodoks bir çizgi geliştirmemiş olmalarıdır. Safevilerin etki alanından koptuktan sonra Osmanlı sınırları içinde baskı altına alınan Alevi toplumu, adem-i merkeziyetçi örgütlenmeye dayalı kendi toplumsallığını sürdürmenin arayışı içindeydi. Ocaxlar‘ın özgün ve özerkliğine dayalı dikey olmayan yatay toplumsallığı siyasi, sosyal ve teolojik anlamda merkezileşmeye ihtiyaç duymuyordu. Otoriter bir merkezin oluşmaması gerek teolojide ve inanç esaslarında, gerekse uygulamalarda sürekler ve bölgeler arası farkların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Bu özgünlük; “el ele el Hakka” düsturu ile çokluk içinde birlik yaşanıyordu. Ulus devlet ile başlayan, kentleşme ile zirveleşen Kentli Alevilik’ te özgünlükler giderek silikleşmekte, aynılaşma ve tekleşme yaşanmaktadır. Bir yandan ulus devletin asimilasyon politikaları, diğer yandan da cem evleri üzerinden yükselen Kentli Alevilik Türk ve İslam olma yolunda hızla değişime uğramaktadır. Sonuç olarak, inanç ve mitoloji ağırlıklı klasik metinler yaşayan Alevilikle organik bağını yitirmekte, dolayısıyla da yaşayan Alevilerin inançlarına referans olabilmesi mümkün görülmemektedir. Alevilik kent koşullarına göre yeniden şekillenirken Pîr ocakları sistem içindeki merkezi konumlarını kaybettiklerinden, Pîrlerin sözleride eski otoriter karakterini ciddi derecede yitirmektedir. Otantik Alevilik sözlü, Kentli Alevilik yazılı karakter taşır. Köy ortamında bir Alevi, inancını ve onun uygulamalarını mürşidinden ve diğer köylülerden ikili ilişki içinde bizzat görerek, duyarak uygulamalı olarak öğrenir. Bu, son derece canlı, dinamik ve sürekli bir aktarım süreci olmaktaydı. Bu süreçte öğrenme eylemi bir kişiden diğerine bilgi aktarımı yüz yüze, söz ve vücut hareketleri aracılığıyla gerçekleştirilmektedir.

Dolayısıyla bilginin varlığını devam ettirebilmesi, sürekli bir aktarım zincirinin varlığı ile mümkündü. Bu zincirde bir halka kopsa bilgi yok olmaya mahkûm olma durumu söz konusuydu. Böylesi bir bilgi aktarımının gerçekleştirilebilmesi için her şeyden evvel özel bir toplumsal kurgu gerekmektedir. Toplumun bütün fertlerinin aynı ortak belleği paylaştığı, aynı inanç ve değerler etrafında kümelendiği ve periyodik ritüellerle toplumsallığın yaşandığı bir ilişkiler ağı gerekmekteydi. Otantik Alevilik bu anlamda, ancak kapalı toplumlarda varlığını sürdürebiliyordu. Otantik Alevi toplumu, kendi içinde çok sıkı ilişkiler ağı oluşturarak, bir yandan dışarıya kapalı, diğer yandan da kendi içinde oldukça istikrarlı bir toplumsallık demekti. Bu toplumsallık inançsal temelli olmakla beraber, sosyal ve hukuki yönleri de olan bu bağlar, toplumsal düzen ve istikrarın teminatı olduğu kadar, inanç öğretisinin de en başta gelen güvencesiydi.                                                                                       

Zaten sözlü aktarım zincirinin kesintiye uğramadan devam edebilmesi ancak böylesine bir toplumsal yapının varlığı ile mümkün olabilirdi. Yüz yüze iletişim ve etkileşimle aktarılan bu bilgilerde her zaman ruhani bir yan vardı. Bu yüzden Bâtıni hareketler yazıya daima şüpheyle yaklaşmış, sırlarını sözlü aktarım zincirine emanet etmeyi tercih etmişlerdir. Çünkü yazıya dökülen bilginin, doğası gereği aleni olma ihtimali yüksektir. Bu durum devlet ve iktidar dışı bir toplumsallık için büyük risk demekti. Bu riski Mani, Mazdek, Babek, Hallacı Mansur, Nesimi başta olmak üzere birçok şahsiyet ağır bedellerle ödemişti bu coğrafyada.

Bir kitap, kendisini elde eden birisine sayfalarını kapatma imkânına sahip değildir. Halbuki bir Pîr gizli bilgileri sadece güvendiği ve aynı kaderi paylaştığına inandıklarına açma, diğer kesimlerden saklı tutma imkânına her zaman sahiptir. Otantik Alevilikten Kentli Aleviliğe dönüşme sürecinde, Alevilik ile ilgili bilgilerin aktarım metodu, yöntemi ve yollarda dönüşmek zorunda kalır. Kentlerde hem iç ilişkilerini hızla kaybeden, hem de dış dünya ile çok yakın temas içinde olan Alevi toplumu, öğretisini yazıya dökerek ortaklaşabilmeye bakar.

Son 30 yıl içinde “Alevilik Nedir?”, “Alevi Erkânı”, “Alevilikte Cem” başta olmak üzere farklı konular üzerine yazılmış yüzlerce kitap, duyulan ihtiyaç üzerine kaleme alınmışlardır. Otantik Alevilikte bilginin esas teması sözlü aktarım yoluyla gelmekteyken, Kentli Alevilikte yazılan eserler, inancı ve ritüellerini detaylı tanımlama amacını güderler. Yazılanlar, daha çok kendisini egemen kültür ve inanca karşı savunma temelli olmaktadır. Kentli Aleviliğin birinci özelliği, Alevi toplumunun iç dinamiklerinde meydana gelen değişimleri içermesidir. İkinci özelliği ise Aleviliğin aleniyet kazanması sonucu, inanca meşruiyete kavuşturma çabası olmaktadır. İnanç dış dünyasından gelen eleştiriler karşısında Alevi yazarlar, sürekli savunma pozisyonu ile inancı ve kendilerini açıklama ve egemen kültür ile tarifleme zorunda kalırlar. İnançsal bilginin korunması ve aktarımında meydana gelen bu değişim, inanç ile ilgili bilgilerin köklü dönüşümüne yol açmıştır. İnancın sırlı sözlerinin matbu metinlere dökülmesi sonucu, hayatı yönlendiren temel değerler olmaktan çıkarlar, standartlaştırılmış dogmatik dinî öğretiye dönüşürler. Eleştirilmez, dokunulmaz kutsallık zırhına büründürülen bu bilgiler karşısında inanç sahipleri, zorunlu itaat pozisyonunda kalırlar. Dinî bilgiye dönüşen inanç değerlerinin aktarımı artık farklı araçlarla, farklı toplumsal pratiklerle sürmektedir. İnanç değerleri artık yeni dini taşıyıcılarının elinde güçlü bir söyleme dönüşerek, bilgiden yoksunların iknasının ideolojik aygıtı olur.

Devletçi sistemin zor ve ideolojik aygıtları ile dışarıdan binlerce yıldan beridir yapılan müdahaleleri yetmezmiş gibi, sol düşüncenin sekter ve yanlış yaklaşımı sonucu inanca yabancılaşma çok daha hızlı yaşanır olur. Ulus devletin ulusçuluk dinini aşamayan sol düşünce, özgün ve özerk yapıları hiçleştiren, yok hükmünde gören yanlış yaklaşımları sonucunda, Alevi toplumsallığının parçalanması daha kolay olur. İnancın ahlaki ve politik değerleri ve onun özgürlükçü tarihi direnişçi çizgisini sahiplenme yerine, ‘sol komünizm çocukluk hastalığı’ anlayışıyla hareket eden Alevi aydın ve sol düşünce sahipleri, inancı ve inanç değerlerini olduğu kadar, Yol önderlerini hakir gören, onları rencide eden olmuşlardır.

Topluma ve toplum hakikatine yaklaşımdaki bu sekter ve yanlış yaklaşımın sonucu, talibine gidemeyen Pîr’ den doğan boşluğu ulus devlet doldurdu. Din, siyaset, hukuk, ekonomi, basın, eğitim ve sosyal politikaları ile Alevilere ulaşan devlet, onları hızlıca başkalaştırmaya tabi tutar. Dışarıdan devletçi ve iktidarcı sistemin binlerce yıllık, içeriden de biz aydınların neden olduğu bu müdahaleler neticesinde Yol yürütülmez, inanç yaşanmaz olur. Açıkçası böylelikle binlerce yıllık tarihin hakikat zincirinin halkları bir bir koparılmış, inancımızın devlet ve iktidar dışı toplumsallığının dağıtılması ve parçalanmasında geriye dönülmez zor ve sıkıntılı bir süreç ile inanç karşı karşıyadır.

23.11.2025

Demir Çelik

 

Araştırmacı-yazar Etem Xemgîn, Malatya ili Akçadağ ilçesine bağlı Harunuşağı köyünde 1947 yılında dünyaya geldi. İlkokulu köyünde, ortaokulu ise Antep’te okuduktan sonra; kan davası yüzünden ailesiyle birlikte İstanbul’a göç etti. Liseyi ve Hukuk Fakültesi’ni İstanbul’da okuyup bitirdi. İstanbul’da bir süre avukatlık yaptıktan sonra, siyasi gelişmeler nedeniyle 1980’de bu kez ailesiyle birlikte Avrupa’ya göç etmek zorunda kaldı. Xemgîn, evli 3 çocuk babasıydı.

38 yıl Avrupa’da sürgünde yaşayan Ethem Xemgîn, son olarak tedavi gördüğü Köln Üniversite Hastanesi’nde, 29 Ekim 2018 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Hakka yürüdü.

Ethem Xemgîn, geride büyük bir tarih miras bırakarak aramızdan ayrıldı. Ona öldü demek yanılgıdır. Çünkü o Kürt halkının zorla ve binbir hile ile kopartılmış olan geçmiş tarihi ile geleceğini birleştiren bir dahidir. Etem Xemgîn Kürt halkının yüreğinde, en önemlisi ise tarihinde hep yaşayacaktır.

Sömürgecilerin, “Kürt yoktur”, “kart kurt sesleri vardır” dedikleri bir dönemde ve bir elin parmak sayısı kadar Kürt tarih yazarların buna dur demek için ortaya çıkanlardan bir tanesi de Etem Xemgîn’dir. Xemgîn, Kürt gençlerine tarih bilincini yansıtmak için koşulları zorlayarak kitaplar yazdı. Seminer ve toplantılara katıldı. Öyle ki, kendi ulusal varlığından yoksun Kürtler adeta onun aydınlattığı geçmişi öğrenerek geleceği kazanmak için canla başla mücadele ettiler.

Kürdistan tarihi ve Alevilik konusunda Etem Xemgîn, Dr. Cemşid Bender, Dr. Nuri Dêrsimi ve Abdullan Öcalan gibi kitapları temel bir referans kaynağıdır. Kürtlük ve Alevilik inkarının artık sürdürülmez hale geldiği bir dönemde devreye konulan Kürdistan Tarihi ve TC’nin, ‚Alevilik İslamiyetten geliyor‘ resmi tezine karşı hâkikatı dile getiren Etem Xemgîn, ‚İslamiyet ve Alevilik‘, ‚Mazda inancı ve Alevilik‘ kitaplarını yazıp karşılık vererek, Kızılbaş Aleviliğin kökeninde Zerdüştlük ve Mazdaizm olduğunu savundu.

Yazarın yayınlanan kitapları:

  1. Kürdistan tarihi
  2. Mazda İnancı ve Alevilik
  3. İslamiyet ve Alevilik
  4. Aleviliğin Kökenindeki Mazda inancı ve Zerdüşt Öğretisi
  5. Kürdistan’da Mitoloji ve Dini İnançlar

20.10.2025

Azad Ronî

Azad Ronî 1960 yılında, bir çifçi ailesinin çocuğu olarak Kürdistan’ın bir köyünde dünyaya geldi.

Kürtçe konuşulan bir köyde, 7 yaşına kadar sadece Kürtçe (Kirmanckî) konuşarak büyüdü. 7 Yaşında, farklı etnik ve dini grupları Türk-İslam ideolojileriyle inkar ve imha eden tek tipleşleştirici ırkçı-faşist eğitim ve öğretimin verildiği Türk okullarına başladığında Türkçe bilmiyordu.

Lise 2. sınıfında, daha 17 yaşındayken ilk hikaye kitabı „Ölmedim“ yayınlandı. Liseden sonra kayıp olup gittiği Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi’ne başladığı sıralarda, ülkede darbe öncesi fırtınanın çalkantıları yaşanıyordu; Tariş Olayları’n yaşandığı ve askeri cuntanın gelişine meşruiyet kazandırıldığı koşullarda, gazetede çıkan bir yazısı nedeniyle „Kürtçülük propagandası yapmak“ suçlamasıyla aranması ve yerli halklara sürekli katliamların, soykırımların yapıldığı, faili meçhul cinayetlerin işlendiği bir ülkede kendisini ölüm tehdidi altında hissetmesi üzerine, Mayıs 1980 yılında yurt dışına çıktı.

Ortalık biraz sakinleşince ülkesine geri dönmek istiyordu. Ne yazık ki yerli halklarla sürekli savaş halindeki Türkiye’de ortalık hiçbir zaman sakinleşmedi. Üç ay sonra askeri cuntanın iktidara el koyması nedeniyle bir daha ülkesine geri dönmedi. 1984’de Haydar Işık ve Yılmaz Güney’inde içinde bulunduğu 16 kişilik grupla (1980 cuntası 14 bin kişiyi vatandaşlıktan çıkarmıştı) birlikte siyasi sebeplerden dolayı vatandaşlıktan çıkarıldı. Kendi vatandaşlarına zorluk çıkarmaktan başka bir şey yapmayan bir devletin vatandaşlığından çıkarıldığına üzülmedi, tam tersine sevindi. Dört yıl vatandaşsız yaşadıktan sonra 1988’da Alman vatandaşlığına geçti. Azad Ronî Alman vatandaşıdır. Berlin’de yaşayan Ronî iki çocuk babasıdır.

Kendi deyimiyle, „ilkokuldan üniversiteye kadar Türkiye’deki bütün resmi ideoloji yuvaları olan ve çocuk yaştan, yetişkin yaşa kadar yalan ve gerçekleri tahribe dayalı faşist ideolojinin beyinlere aşılandığı ve ırkçılıktan başka insanlara hiçbir şey öğretmeyen, farklı etnik ve dinsel gruplara düşmanlık besleyen Türk-İslam ideolojileriyle eğitim-öğretim veren, çocuk eğer devletin tek tip faşist uygulamalarına ve ırkçı marşlarını okumak istemiyorsa çoğu zaman şiddetin de sık sık devreye sokulduğu Türk okullarını saymasak,“ Azad Ronî, Maksim Gorki gibi hiç resmi okullara gitmeyen biridir. Ama üniversite okuyandan daha çok kitap okumuş, daha çok kitap yazmış biri olarak pratik yaşamın kendisi onun okulu ve özgür üniversitesi olmuştur.

Resmi okullara hiç gitmemiştir; çünkü gittiği asimilasyoncu-ırkçı, gerçekleri tahrip eden Türk okullarında sadece ve sadece Türk-İslam ideolojileriyle beynini yıkamakla uğraşmışlardı. Türkiye’de; Farklı kimlikleri, farklı dini grupları inkar ve imha eden, halkları birbirine düşman eden tek tipleştirici faşist karakterli bir eğitim sistemine tabi tutulmuştu. 7 yaşına kadar bu çağa ait olmayan, sanki Sümerler dönemlerinden kalma doğayla iç içe, anne ile çocuk gibi kucak kucağa ekolojik köy komün yaşamının sürdüğü Kürdistanın 40 hanelik bir dağ köyün topluluğunda Kirmanckî (Zazakî) konuşarak büyüdü. Yedi yaşına kadar Türkçe bilmeyen o çocuğun gittiği asimilasyoncu Türk okullarında ayrıldığı zaman, ”Türk müyüm? Kürt müyüm?” “Kaynağını doğayı koruyan ve seven Zerdüşt-Êzîdî inancı, yani Rêya Haqî (Hakikat Yolu) inancında mıyım, yoksa İslam miyim? “ diye kendi kimliği, dili, inancı ve kültürü hakkında ikircikli sorular soracak kadar genleriyle oynamış olduklarını görmüştü.

Yurtdışına çıktıktan sonra, TC.’nin sınırları içindeki yalan dünyada ezberlediği yalana dayalı resmi tarihin farkına varabilmişti. Beynini zehirleyen o yalan-Türkleştirme dünyasından ancak 15 yıl boyunca Türk gazetelerini ve basını okumayarak, medyasını izlemeyerek kurtulabildi. Şimdi o birkaç yılda bir Türkiyeli bir ailenin evine misafir olduğunda tesadüfen yalan makinesi olan Türk televizyonları ya da gazetelerine göz atmak zorunda kaldığında, insanların nasıl o yalan dünyada yalanlarla uyutulduğunu hemen görebiliyor. Ve „Siz bu yalanları nasıl dinliyorsunuz?“ diye sorduğunda, onlar da, „Biz yalan olduğunu bilmiyoruz ki!“ diye yanıt veriyorlar.

1977’de „Ölmedim“ hikâye kitabı yayınlandı. Berlin’de edebiyat, araştırma-inceleme çalışmalarına daha da yoğunlaştı. 1985 yılında Almanca ve Türkçe olarak yayınlanan „Büyük İsyan“ şiir kitabında, insanoğlunun geçirmiş olduğu toplum evrelerini şiirsel bir dille anlatmaya çalıştı. Daha sonra „Berlin Dêrsim 1937-38 Konferansı ve Kürt Soykırımları” adlı araştırma-inceleme kitabı Türkçe ve Almanca olarak yayınlandı. Geldiği ülke dışında ABD, Küba, Jamaika, Yunanistan, Tunus, Fas, İtalya ve Fransa gibi ülkeleri gezdi. İncelemelerde bulundu.

1989 yılında Alman vatandaşı olarak Türkiye cezaevlerindeki siyasi suçluların durumunu yerinde incelemek, onlarla dayanışmayı yükseltmek ve yaşadıklarını yazmak üzere açık cezaevi olan Türkiye gitti. “Kürtçülük propagandası” yaptığı iddiasıyla ilgili adil olmayan mahkemenin kesinleşmiş kararı olması nedeniyle Alman vatandaşı olmasına rağmen yedi ay Buca cezaevinde yattı. Orada gördükleri korkunçtu. Yıllar önce hazırladığı bu projeye uygun olarak Türkiye’de gördüklerini yazdı.

Kürt PEN üyesi olan Azad Ronî, tarih, teoloji, araştırma-inceleme, hikâye ve şiir çalışmalarını sürdürüyor.

Abuzer Bali Han, 1940 yılında Malatya’da doğdu. Bugüne kadar yayınlanmış birçok kitabı olan yazar, Ankara Üniversitesi Genel Dilbilim ve Edebiyat Bölümü’nün yanısıra, Berlin Frei Üniversitesi’nde Siyasal Bilgiler Bölümü’nü ve İrani Diller Fakültesi’nin Kürdoloji Bölümü’nde Kürt Dili Grameri üzerine eğitim aldı.

Abuzer Balî Han yaşam öyküsünü şöyle anlatıyor:

„Bunlara ilave edeceğim birkaç noktaya da değinmek isterim. 68. Kuşaktan biri olarak yurtta iken uğradığım bazı hayati olaylardan sonra aranan biri olunca yurdışına çıkmıştım. Ecevit Hükümeti yurtdışındaki öğretmenlere çağrı yapınca da yaptığım doktorayı yarıda bırakarak hemen yurda dönüş yapmıştım. İkinci izinli çıkışımda konsolosluk pasaport ve kimliğime el koyarak, sonra da Türk vatandaşlığında atılmıştım. Bu olayı Ankara İdare Mahkemesine baş vurarak itiraz ettiğimde uzun yıllar süren davada mahkeme lehime karar vererek ben tekrar Türk vatandaşlığına alındım. 20 yıl kadar pasaportsuz ve kimliksiz olarak Almanyada yaşadım. Alman senatosunda resmi görevli iken Alman Devletinin anlaşılmayan bir nedenle „Alman Ekonomisine zarar verme“ gerekçesi ile Alman üst mahkemenin verdiği anlaşılmayan bir kararla yurtdışı edimem istendi. Sendikanın aracılığı ve yabancılar müdürünün araya girmesiyle tekrar Almanya’da oturma ve çalışma izni verildiği dönemde de halen resmi olarak Almanya’da öğretmenlik yapıyordum!

Uzun sözün kısası Almanya bana ve aileme pasaport verince Türk Konsolosluğu da bir ay geçmeden beni konsolosluğa çağırarak aldıkları pasaportumu geri verdiler. Kısacası pasaportsuz yaşarken siyasi sığınma istemediğim için birden iki pasaporta kavuştum!

Kısacası 50 yıldan beri (1973) yurtdışındayım. Suçum aşağıdaki bilimsel çalışmalara imza atmamdı! Bazı televizyon ve gazeteler benimle röportajlar -gündüzleri çocuklara ders veren öğretmen geceleri de boyu kadar basılan kitaplar yazdı!- diye yorumlar yaptı!.. Tüm bunlar olurken yoldaş diye güvendiğim bazı insanlar da konsolosluğa verilen ve başkonsolosun ifadesiyle -Seni şikayet eden 13 kişi- neden senden hep şikayetçidirler?

Kürtlerin bir atasözü var ve denilir ki: Kurmê darê ne ji darê be, zewala darê nabe! (Ağacın kurdu ağacın içinde olur!)

Bu konularda belki ilerde ilave edeceklerim de olur.“

Kürt Dili Grameri üzerine yaptığı doktora çalışması İstanbul’da 1992 yılında yayınlandı. Yazarın yayınlanan bazı eserleri şöyle:

Yazar Türkolog ve Kürdolog olarak tanınmaktadır.

Abuzer Bali Han‘ın yayınlanan yapıtları:

  1. Kürt Şairler Antolojisi “Berevoka Helbestvanên Kurd” Frankfurt/Almanya, 1982
  2. Kürtçe Alfabe “Alfabeya Kurdî” weşanên Rê, çapa yekemîn 1982, çapa duwemîn weşanên Rê, 1983, çapa sêyemîn, weşanên Komkar, 1983, çapa çaran weşanên Kurdî li Elmanyê, 2003, wêşanên Înstîtûta Kurdî li Elmanyê.
  3. Kudurmuş Kurt İle Yedi Oğlak “Gurê Har û Heft Kar” çîrok, weşanên Rê, 1983
  4. Hawar, helbest, weşanên Rê, 1983
  5. Zuladaki Sabır “Sebra Di Veşartgehê De” weşanên Rê, 1984
  6. Kurdisch-Deutsch Fibel, weşanên Senetoya Elman, 1985
  7. Yol Türküleri “Klama Rê” Tosinê Reşîd, Helbest, Kurdî-Tirkî, weşanên Rê
  8. Kürtçe Adlar “Navên Kurdî/Kurdische Namen” weşanên Komkar, 1990
  9. Kürtçe Dilbilgisi “Rêzimana Kurdî” weşanên Alan, 1991, Stenbol
  10. Biz Kimiz “Kîne Em” Cigerxwîn, Helbest, Kurdî-Tirkî, 1992, Stenbol, “Çapa duwemîn, 1993, Stenbol
  11. Kürtçe Şairler Antolojisi “Antolojiya Helbestvanên Kurd” weşanên Pelê Sor, 1992

12.Kürtçe Atasözleri “Gotinên Pêşiyan ên Kurdî, Kurdî-Tirkî” pelê Sor, 1993

  1. Osman Sabri Divanı “Dîwana Osman Sebrî” weşanên apec, Swêden, 1998

Çapa duwemîn, weşanên Evra, Elmanya 2005, Çapa sêyemîn Stenbol, 20006

  1. Beni Rüsva Etme “Min Risva Meke” helbest, weşanên a-Verlag, Berlin, 2006
  2. Karanfiller Barışa Hasret “Qerenfîl Hesreta Aşitiyê ne”, helbest, weşanên a-Verlag, 2006
  3. Helbestvanên Kurd yên Sedsala Dawî ( sedsala 20 an) çar berg, weşanên Rê
  4. Kürtçe -Türkçe Ansiklopedik Sözlük, resimli 3 cilt, 3. baskı, Malatya, 2011 “Ferhenga Kurdî-Tirkî ya Ansiklopedîk” bi wêneyan, 3 berg, çapa sêyemîn, Meletî, 2011″.

Yazar ayrıca, 2500 sayfalık 3 ciltlik “Kürtçe-Türkçe Ansiklopedik Sözlük” ve 5 ciltlik “Başlangıçtan günümüze Kürt Şairleri” gibi bu basılanlar kadar yayına hazır olan diğer birçok yapıt üzerinde çalıştı.

Basıma hazır diğer çalışmaları şunlar:

  1. Şairê Kurd 1 heya bergê 5 an

2.Kürtçe -Türkçe Ansiklopedik Sözlük, resimli 4 cilt, yeni baskı

3.Ansiklopediya Navên Kurdi bi wateyên Kurdî

4.Türkçe Adlar Ansiklopedisi (anlamlarıyla açıklamalı)

  1. Dîwana Helbestan ya ni navê “Welatê Bê Xwedî Kurdistan”
  2. DERSİM DÖRT DAĞ İÇİNDE (Tarihi Roman)
  3. Botan’dan Bedirhan’a CİZİRE
  4. Di Rêya Zanist de Turkoloj-Kurdolojî
  5. Ahmed Arif“in Ardından „Hasretinden Prangalar Dile Geldi“ şiir, çeviri (Kürtçe-Türkçe) birlikte
  6. Altmış Yıllık Politik Hayatta Sahte Politikacılardan Edindiğim Deneyimler (Gelecek Kuşaklar)

Berlin, 20.10.2025

Azad Ronî

1937 yılında Dersim’in Nazımiye kazasında dünyaya gelen Haydar Işık, Muş’ta, Nazımiye ve Pülümür’de köy öğretmenliği yaptıktan sonra Bursa Eğitim Enstitüsü’ne girdi. Nazımiye, Nallıhan ve İzmir’de ortaokul öğretmenliği yaptı. İzmir’de Eczacılık Yüksek Okulu’nu bitirdikten sonra, Ekim 1974 yılında Almanya’daki göçmen çocuklara öğretmenlik yapmak üzere gönderildi. Askeri Faşist Cuntanın 1982 yılında vatandaşlıktan atarak mal varlığına el koyduğu Işık, Almanya’da yaşamak zorunda bırakılan on binlerden biridir.

Yayınlanmış bazı eserleri:

Dersimli Memik Ağa

Dêrsim Tertelesi

Şafağı Beklemeyeceğiz(Gerilla anılarından derleme)

Şerkoy’dan sultan Selahaddin Eyyubi’ye(Tarihi roman)

Son Sığınma” (Gerilla romanı)

Haydar Işık’ın; Almanca’dan çevirdiği kitaplar:

Wilhelm Köhler’den Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Bitlis ve Halkı,

Prof.Egon von Eickstedt’in „İlk Çağlardan Günümüze/ Türkler, Kürtler, İranlılar“

Jürgen Roth’un Kürdistan’da Direniş

David Kherdian’nın Hilalin Gölgesinde- Bir Ermeni Kızın Yazgısı kitaplarını Türkçe’ye çevirdi.

Haydar Işık, Münih’te yayınlanan Almanya’nın en büyük gazetesi Süddeutsche Zeitung’un Fürstenfeldbruck radaksiyonu tarafından 2000 yılının adamı seçildi.

Münih Monacensia Literatur evi ve Fürstenfeldbruck müzesinde Haydar Işık’ın da yer aldığı sergilere katıldı.

1992 yılında Alman Öğretmenler Sendikası GEW’li arkadaşlarıyla Duhok yakınlarında Mieska, Kanibelaw, Berişa köylerine okul yaptırdı. Amed’de sokak çocuklarına, Etruş ve Dersimli çocukların Zazaki öğrenmeleri için projeler oluşturarak maddi olanak sağladı. Kürdistanlılara yönelik sosyal ve kültürel çalışmalara katıldı.

Alman Öğretmenler Sendikası GEW ve Bavyera Yazarlar Sendikası üyesi olan ve Kürt PEN başkanlığı yapan Işık evli olup üç çocuk babasıdır.

Berlin, 25.11.2025

Azad Ronî

1948 yılında Orta Anadolu Kürt yerleşim bölgelerinden biri olan Binboğa Dağları eteklerindeki, Kayseri- Sarız’a bağlı Dallıkavak köyünde doğdum.

Türkçe ile ilk kez ilkokula başlarken tanıştım. Ortaokul ve Lise eğitimimi Kayseri’de tamamladıktan sonra, 1970’te Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Türkoloji Bölümünü bitirdim.

İlk çalışmalarım Türkoloji alanında oldu. 1971 yılından başlayarak çeşitli gazete ve dergilerde, yeni ve çağdaş Türk edebiyatına ilişkin yazılarım yayımlandı.

İlk kitabım Tevfit Fikret ve Devrim, 1973’te yayımlandı. Daha sonra köy edebiyatı üzerinde yoğunlaştım ve bu konuya ilişkin Köy Enstitülü Yazarlar- Ozanlar adlı inceleme- antoloji çalışmam 1978 yılında, dönemin öğretmen örgütü TÖB-DER tarafından yayımlandı.

Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. maddesi kaldırılmadan yayımladığım Kürdoloji eserleri arasında, dava konusu olmayan tek eserim, 2002 yılında yayınlanan Gravürlerle Kürtler (Bi Gravuran Kurd) oldu.

Yargılanmayla Geçen Yazarlık Serüvenim

Türkiye’de yazı çalışmalarım dolayısıyla karşılaştığım ilk ceza davası 1980 yılına dayanıyor. Aralık 1979 / Ocak/1980 aylarında Demokrat gazetesinde yayımlanan bir yazı dizisi dolayısıyla hakkımda üç ayrı dava açılmış; bunlardan ikisinden beraat etmiş, Dersim katliamı üstüne yayımladığım bir Kürtçe ağıt dolayısıyla 3 ay hapis cezası almıştım ve bu ceza paraya çevrilmişti.

1988/1989 yıllarında çıkardığım Özgür Gelecek dergisinden dolayı, gerek yazar, gerekse derginin sahibi ve yayın yönetmeni olarak hakkımda 30 dava açıldı. Bunlardan on kadarı doğrudan benim yazılarımdan açılmış, diğerlerindense Derginin sahibi ve yayın yönetmeni olarak sorumlu tutuluyordum. Dergiyi çıkarırken, defalarca gözaltına alındım ve 2 defa tutuklandım. Tutukluluğum sırasında bir toplu dayak ve işkenceden dolayı neredeyse hayatımı kaybediyordum. Helsinki Wach’ın, gördüğümüz işkenceye ilişkin Raporu, uluslararası kamuoyunda ve Türkiye’de büyük yankı yaratmıştı.

1990 yılında, Almanya’da ve Hollanda’da düzenlenen „Kürt Basınına Özgürlük Geceleri“ ne katılmak üzere Almanya’da bulunduğum sırada, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce bana 6 yıl 3 ay ağır hapis cezası verildiğini öğrendim. Buna rağmen,  yeniden Türkiye’ye döndüm ve Yargıtay’da yaptığım savunmalardan sonra, dava bozularak yeniden DGM’ye gönderildi.

1991 Yılında Türk Ceza Kanunu’nun 142. maddesinin değiştirilmesinden sonra bu konudaki davalar düştü. Ancak bu defa da, Terörle Mücadele Kanunu çıkarılarak, bu Kanunun 8. maddesine göre yargılanmaya başlandık.

1991 Yılından itibaren Kürdoloji alanında kitap yayınına başladım. 1994 Yılında yurtdışına çıkmak zorunda kalıncaya kadar , Kürdoloji alanında 20’ye yakın kitap yayımladım. Bunlardan bana ait olan 6 kitap hakkında bu defa TMK’nun 8. maddesine dayanılarak davalar açıldı. Bu davalar, 1991,1992, 1993 yılları boyunca devam etti. 1993’te, PKK’nin tek yanlı ateşkes ilan etmesi üzerine ülkede siyasi havanın yumuşaması üzerine, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi hakkımdaki davaların tümünden beraat kararı verdi.

Ancak, birkaç ay sonra ateşkesin bozulmasıyla, siyasi hava yeniden gerildi. Gerek Milli Güvenlik Kurulu’nun, gerekse Genelkurmay Başkanlığı’nın Mahkemelere gönderdiği, benim durumumda olanların cezalandırılmasına ilişkin gizli bir direktifle, beraat ettiğim davaların tümü Yargıtay’ca aleyhime bozuldu ve DGM de bu karara uyarak, yargılandığım 6 kitabın tamamından bana 10 yıl, 6 ay hapis cezası verdi. Cezaların kesinleşmesi üzerine Eylül-1994’te Almanya’ya çıkmak zorunda kaldım.Yaklaşık 10 ay boyunca, Türkiye’de yasal bir değişiklik olur, geri dönerim düşüncesiyle iltica etmedim. Ancak, buradaki yaşam koşullarım giderek zorlaşınca ve Türkiye’de de düşünce özgürlüğüne ilişkin bir değişiklik olmayınca, Mayıs-1995’te iltica etmek zorunda kaldım.

1995 Yılı başlarında, verilen cezalar dolayısıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dava açtım ve bu dava 2002 yılında Türkiye’nin tazminata mahkum olmasıyla sona erdi.

Almanya’da, Türkiye’den tamamen farklı bir özgürlük ortamında buldum kendimi ve kendi alanımda sürekli yazmaya ve üretmeye başladım. Artık, Polis ve Mahkeme sorgu ve yargılamalarına birebir muhatap değildim. Böylesi bir ortamda , 1995- 2005 yılları arasında ona yakın kitap hazırladım ve yayımladım. Ancak, bu çalışmaların büyük bir bölümü hakkında da Türkiye’de yeni davalar açıldı. 1996’da yayımladığım Öyküleriyle Halk Anlatı Türküleri, 1997’de yayımladığım Alevilik ve Kürtler, 1999’da yayımladığım Kürt Sorunu ve Demokratik Çözüm, toplatılan ve haklarında yeni dava açılan eserler oldu.

Eylül-1999’da, 12 yıla kadar olan basın-yayın cezalarının 3 yıl süreyle şartlı ertelenmesine ilişkin 28.8.1999 tarih ve 4454 sayılı bir yasa çıktı. Bu yasa dolayısıyla benim 10.5 yıllık hapis cezam ile sonradan üç eserim hakkında açılan davalar da ertelenmişti. Ancak, üç yıl içinde aynı „suç“u işlememek gerekiyordu. Aynı „suç“ (!) işlendiği takdirde, bu cezaların tümü çekilecekti…

2000 yılının başlarında, bu cezalarım şartlı ertelenmişti . Eylül-1999’da başlayıp Eylül-2002’ye kadar devam eden bu üç yıllık şartlı erteleme süresince, çalışmalarıma devam ettim, ancak herhangi bir yayın yapmadım. Üç yılın bitiminde, daha önce hazırlıklarını yaptığım üç eseri birden yayımladım. Bunlardan, Kürt Müziği, Dansları ve Şarkıları ile Kürt Kadını kitapları hakkında yeniden toplatma kararları verildi ve davalar açıldı. Özellikle, Türkiye’nin AB yolunda ilerlediği bir aşamada açılan bu davalar, basında büyük yankı yarattı. Mehmet Ali Birand gibi gazeteciler, „bu işte bir terslik var“ diyerek, tepki gösteriyorlardı.

Açılan davalar dolayısıyla, gerek Savcılık’ta, gerekse Mahkeme’de ifade vermesem, hakkımda yeniden gıyabi tutuklama kararları çıkarılacaktı. Bu nedenle, gerek Savcılık sorgusunda bulunmak, gerekse Mahkeme’de duruşmada bulunmak üzere birçok kez Türkiye’nin yolunu tutmak zorunda kaldım. 2003 yılında çıkarılan AB’ye uyum yasaları çerçevesinde, bu davalar da düştü. Gazeteci Evin Göktaş, „DGM (uyum)a uydu, (Kürt Kadını) beraat etti“ diyordu

2004 yılı içinde de, Ortaçağ’dan Modern Çağ’a Alevilik ve Kürdoloji Belgeleri-II adlarıyla iki yeni eser yayımladım. İlk kez, Kürdoloji alanında yayımladığım ve dava konusu olmayan eserler oldu bunlar.

Bilindiği üzere, Kürt sorunu ve Alevilik gibi, Ermeni sorunu da Türkiye de hâlâ tabu olan konulardan biri. Son çalışmam da, Alevi- Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşıkları konusunu bilince çıkaran bir inceleme- antolojidir.

 Özge Yayınları’da çıkan bazı kitapları:

  1. Halk Hareketleri ve Çağdaş Destanlar(araştırma)
  2. Öyküleriyle Halk Anlatı Türküleri(inceleme- antoloji)
  3. Pir Sultan Abdal(inceleme-araştırma)
  4. Halk Gülmecesi(inceleme- örnekleme)
  5. Kürt Halk Türküleri (Kılam û Stranên Kurdî)
    6. Kürtler ve Ulusal- Demokratik Mücadeleleri
    7. Kürdoloji Belgeleri I-II
  6. Alevilik ve Kürtler
  7. Kürt Kadını
  8. Kürt Sorunu ve Demokratik Çözümü
  9. Kürtlere vurulan Kelepçe – Şark Islahat Planı
  10. Dêrsim – Koçgiri Katliamı
  11. Alevi Katliamları
  12. Tabular Yıkılırken
  13. Ezidi-Kızılbaş Yaresan Kürtler

Berlin, 10.10.2025

Azad Ronî

Gazeteci, Yazar, Çevirmen ve araştırmacı Munzur Çem, 1947 yılında, bir Dersim köyü olan Bingöl’ün Kiğı ilçesine bağlı Qurze’de dünyaya geldi. On yaşında, komşu köy Seter’de ilkokula başladı. Ortaokulu Dêrsim’in Nazımiye ilçesinde okudu. 1966’da Diyarbakır Sağlık Koleji’ni bitirdi. Bir yandan sağlık memuru olarak çalışırken, bir yandan da Özel Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Yüksek Okulu gece bölümüne devam etti ve 1971 yılında bu okulu bitirdi. 1975 yılında Sayıştay Denetçiliği sınavını kazandı, 1980 yılına kadar da bu kurumda çalıştı.

1970’lerin başlarından itibaren yazı yazma denemelerinde bulunan Munzur Çem, 1975 yılında yayın hayatına adım atan aylık Özgürlük Yolu dergisi ile 1987’de çıkan 15 günlük Kürtçe-Türkçe Roja Welat gazetesinde yazmayı sürdürdü. Yazar’ın Kürtçe (Kırmancca lehçesiyle) yazma denemeleri de yine bu yıllara rastlar. 1980 askeri darbesinden kısa bir süre önce, politik faaliyetleri ve yazılarından dolayı polis tarafından aranınca yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. 1980 sonlarından 1983 sonuna kadar bir yandan Almanya’da yayınlanmakta olan aylık Dengê KOMKAR gazetesi redaksiyon sorumlusu olarak çalışırken, diğer yandan da politik faaliyetlerine devam etti. 1984 yılının ilk aylarında ise İsveç’e gitti ve bu ülkeye yerleşti. Munzur Çem, halihazırda bu ülkenin vatandaşıdır.

Döneme göre değişik takma adlar kullanarak yazan yazarın şu ana kadar yayınlanmış birçok kitabı, borşürleri ile çeşitli dergi ve gazetelerde çıkmış çok sayıda makalesi var. Son yıllarda Kırmancca (Zazaca) ile ilgili çalışmalara göreceli olarak daha çok zaman ayıran yazar, bu alanda çalışma yapan Stockholm Grubu içerisinde yer alıyor, İsveç`te yayınlanmakta olan Kırmanca kültür dergisi Vate`nin çalışmalarına aktif olarak katılmıştı. 1970’ten bu yana roman, hikaye, masal ve makale yazıyordu. Kültür, ekonomi ve politika üzerine çok sayıda makalesi bulunmaktadır.

Zazaca gramer kitabı da yazan Çem, Kurd-PEN’in kurucu üyelerinden biri. Berlin’de oturan Çem; roman, hikaye, masal ve makale çalışmamlarına devam ediyordu.

Gazeteci, Yazar, Çevirmen ve araştırmacı Munzur Cem, soykırıma uğramış bir halkın çocuğu olarak belki de yaşadığı toplumsal, ailevi ve kişisel travmalar sonucu yıllar önce yakalandığı ince barsak kanser hastalığı nedeniyle uzun süreden beri tedavi görüyordu, mücadele ediyordu. Daha sonra gizli sırlarımızın hastalığı olan kanser ince barsaktan akçiğere sıçrayıp vücuduna yayıldı. Ve Munzur Cem, yakalandığı bu gizli sırr hastalığına yenik düşerek, 11.12. 2022 tarihinde Berlin’deki evinde vefat etti. Hakka yürüdü. Büyük çınar yıldızlar içinde yatsın. Heq rama xo pıro kero….

Büyük savaşların, soykırımların, katliamların yaşandığı bu modern kapitalist sistemde hangi birimizin geçmişte yaşanan travma ve sırlarımızdan dolayı hastalıklarımız yok ki?

01.12 2019 tarihinde bana gönderdiği bir e-mailde tedavi için Kuba’ya gitmek istediğini, bu konuda nasıl yardımcı olabileceğimi sordu. O dönemde Arif Sağ da tedavi için gittiği Kuba’dan kanseri yenmiş bir şekilde dönmüştü. Ben de hemen o gün Havvana’daki La Pradera kliniğe, Munzur Cem’in durumunu kısaca izah eden bir E-mail çektim, sordum. La Pradera-uluslararası Sağlık Merkezi’dan ertesi gün olumlu yanıt geldi. Tekrar tedavinin hangi aşamada olduğunu ve eğer Kuba’ya gelirse olumlu bir sonuç alacaklarını söylüyorlardı.

Doğrusu ben de çok değerli Munzur Çem’in tedavi için Kuba’ya gitmesini tavsiye ettim. Gitseydi belki Arif Sağ gibi kanser hastalığına yenilmeyecekti, on-onbeş yıl daha yaşamış olacaktı. Ama gitmedi.

02.11.2019 tarihinde bana çektiği e-mailde sadece teşekkür etmekle yetiniyordu:

„Azad Merhaba,

Gönderdiğin tekstleri aldım ve hem okudum, hem de okuttum. Zahmet ettiğin için çok teşekkürler. Onlar akçiğer kanseri ile ilgili konusuyorlar. Oysa benimkisi akçiğer değil, ince barsak kaneseriydi. 4 Agustos 2014’de ameliyat oldum. 2017’de önce bir lenf bezinde metastas çıktı, sonra akçiğere sıçradı. Sanıyorum bu durum onların çizdikleri çerçevenin dışında kalıyor. Sana zahmet olmasın yukarıda verdiğim bilgiyi iletir misin? Alacağım yanıta göre hareket ederim.

Selamlar, Munzur, Berlin 02.11.2019“

Yazarın yayınlanmış kitapları:

1.Tash, Burjuvazinin Pasliği Silahli Kemalizm, Özgürlük Yolu Yayınları, 1982, A. Taş,

Türkiye Kürdistanı: Ekonomik ve Sosyal Yapı, Türkçe, Özgürlük Yolu Yayınları,

1986, M. Çem, Gülümse Ey Dersim, 3 ciltlik roman, Türkçe, Özgürlük Yolu Yayınları,

1990, 1991, 1993 Köln, 1996, 1997 İstanbul, 3.1.

Gülümse Ey Dersim, Roman, 3 cilt bir arada, Deng Yayiinlarii,

2013, Îstanbul, Mirzali Çimen, Dünü ve Bugünüyle Gerikalmışlık Sorunu, Türkçe, Öz-Ge Yayınları,

1991, Ankara, M. Çem, Hotay Serra Usivê Qurzkizî, Kırmancca (Zazaca),

1992, Weşanên Roja Nû, 1992 Stockholm, 5.1. Qurzeli Usiv`in 70 Yılı, Kirmanccadan cheviri: Kamer Beysülen, İletişim Yay.,İstanbul,

2014, M. Çem, Tayê Kilamê Dêrsimî, Kırmancca (Zazaca),

1993, Stockholm, 6.1. Hewara Dêrsimî,

2004, İstanbul („Tayê Kilamê Dêrsimî“nin genişletilmiş ikinci baskısı), M. Çem,

Ferheng: Kurdî-Tirkî,(Zazakî) sözlük,

1994, Stockholm, M. Çem, Alevilik Sorunu ve Dersim Ayaklanması, Türkçe,

1995, Stockholm, M. Çem, İsyana Çağrı, roman, Türkçe,

1996, Stockholm, 9.1. “Banghêş Bo Serhildan”, tadayox/çarnayox: Aştî Felekeddin Kakayî, sorankî, Hewlêr,

2009, M. Çem, Ormanın Dili, hikayeler, Türkçe,

1996, Stockholm. 10.1. M. Çem, The Voice of the Forest, Weşanên KOMKAR (KOMKAR Publications), İngilizce,

2000, Köln (Ormanın Dili`nin çevirisi, Türkçeden İngilizceye çeviri: Chris Buchanan). 10.2. Genishletilmish 2. Ve 3. baskiisii, Perî Yayınları, İstanbul, 2000,

2008, Dersim´de Alevilik, Peri Yayınları 1999, İstanbul, M. Çem, Ekmegi de Yaktılar, roman, Türkçe, Pencînar Yayınları,

1997, Stockholm, M. Çem, Luye ve Biza Kole ra, masallar, Kırmancca (Zazaca), Weşanên KOMKAR,

Ekim 1998, Köln, M. Çem, Kulê 38î, Kırmancca (Zazaca), Wêşanên KOMKAR,

1998, Köln 14.1. M. Çem, Tanıkların Diliyle Dersim`38, (Kulê 38î“nin Türkçesî, çeviri: Munzur Çem), Peri Yayınları,

1999, İstanbul. M. Çem, Eva Rudolph, Halo Berzînjayî, Îbrahim Okuducî, Kurden im 20. Jahrhundert, Almanca bir grup çalışması,

2002, weşanên Kurdîstan AG-FU Berlîn. M. Çem, Türkçe Açıklamalı, Kırmancca (Zazaca) Gramer, Weşanên Deng,

2003, İstanbul M. Çem, (amadeker),Antolojîyê Hîkayanê Kirmanckî, Weqfa Kurdî ya Kulturî li Stockholmê, fînanse eden: Swedish International Development Cooperation Agency (Sida) İstanbul,

2005, M. Çem, Hewnê Nêwroze, kiirmancca hikyeler, Weşanên Vate, İstanbul,

206, M. Çem, Gula Çemê Pêrre, roman, Weşanên Vate, İstanbul 2008,

2007, M. Çem, Dersim Merkezli Kürt Aleviliği (Rayverîya Dêrsimî de Elevênîya Kurdan, Weşanên Vate, cahapa 1. 2009, çapa 2. 2011, Îstanbul M. Çem, Hewraman-Dersim Sırrı, İsmail Beşikçi Yayınları (İBV), 2017, İstanbul

Berlin, 25.11.2025

Azad Ronî

Yazar ve siyasetçi olan Demir Çelik 21 Aralık 1959 tarihinde Gımgım’da (Varto’da) doğdu.

İlkokulun 3. Sınıfına kadar tarım ve hayvancılıkla uğraşılan Badan Köyünde okula gitti.  1966 yılında Gımgım’da deprem olunca Badan köyünden 27 çocuk ile birlikte Adana’nın Ceyhan ilçesine bağlı Mustafabeyli Yatılı İlk Okulu’na götürülür. İlk okulu burada bitiren Demir Çelik, ilkokul sonrasında girdiği sınavda Antakya Devlet Parasız Yatılı Okulu’nu kazanır. Ortaokul ve Liseyi Antakya’da okuyan Çelik, lise bitirme sınavları sonrasında Hacettepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni kazanır. Eczacılık fakültesinde 1980 tarihinde mezun olur.

Mezuniyeti sonrasında Varto ilçesinde serbest eczacılık mesleğini yürütür.

1992 tarihinde Antalya’ya taşınır, serbest eczacılık faaliyetine orada devam eder.

– 2004-2009 tarihlerinde Varto Belediye Eş başkanlığı,

 -7 Eylül 2008- 01 Şubat 2010 tarihleri arasında Barış ve Demokrasi Partisi Genel Başkanlığı,

11 Haziran 2011- 15 Haziran 2015 yılları arasında HDP 24. Dönem Muş milletvekilliği yapar.

HDP Belediyelere kayyumun atandığı ve HDP içinde çalışan siyasetçilere yoğun baskıların yaşandığı 2016 yılında Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan Demir Çelik, şu an İsviçre’de yaşamaktadır.

Evli, iki çocuk babasıdır.

Demir Çelik’in yayınlanan kitapları:

  1. Özgürlüğünde Kaldı Gözlerim (Roman), Exil Libris Verlag, Constanta 2019
  2. Devlet, Demokrasi ve Demokratik Özerklik, Exil Libris Verlag, Constanta 2018
  3. Rêya Heqî, Hak yolu, Alevilik, Exil Libris Verlag, Constanta 2017

Berlin, 20.10.2025

Azad Ronî

Asıl adı Mehdi Halici’dir. Aslen Cebaxcur/Gexi “Kığı“ kökenli bir aileden gelir. Ailesinin Kığı’nın Şadili aşiretine mensup olup Cunan mintikasından Konya’ya göç eden Hacı Sabri Halic’nin en küçük oğludur. Çok ilginç, neşeli ve üretken olan bu Kürt bilim adamı geride birçok araştırılmayan konularda değerli eserler bırakmıştır.

Mehdi Halıcı, 1927 yılında Konya’da doğdu. İlkokul, ortaokul ve liseyi Konya’da okudu. 1950 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Sonra 1958 yılında Norveç’e gitti. Norveç’ten Fransa’ya geçerek 1958 yılında “Osmanlı Devletinin Maliye Teşkilatı“ konusunu tez olarak işledi. Sonra Hukuk doktoru oldu. 1988 yılında tekrar yurda dönerek İzmir’e yerleşti. Türkiye’nin MİT denetimindeki paramiter karanlık güçlerle sol görüşlü yazarları, özellikle Kürt yazarlarını, gazetecilerini ve aydınlarını faili devlet olan cinayetlerle ortadan kaldırdığı bu dönemde yazdığı yazılarında Dr. Cemşid Bender adını kullanmaya başladı.

Yazın hayatına kardeşi Fevzi Halıcı ile birlikte İstanbul’da çıkardıkları Çağrı Dergisi ile yayın hayatına adım attı. Cemşid Bender, Konya’da asimile olan bir ailede büyüdü. Anadili Kürtçe’yi hiç bilmediği halde o, gençliğinde vaktini özellikle Kürt tarihi, dili, kültürü ve mitolojisi’ne ayırarak araştırmalarına hız verdi. Sonra Alevi kültürü üzerine bir çok kitaba imza atarak araştırmalarını sürdürdü. Yurtdışında birçok panel ve konferanslara konuşmacı olarak katılan Dr. Cemşid Bender, yakalandığı amansız hastalıktan kurtulmayarak, 2008 yılında İzmir’de hayata gözlerini yumdu.

Yayınlanmış eserleri:

Çatıdaki İsa

Kürt Mitolojisi – 1

Kürt Mitolojisi – 2

Kürt Mutfak Kültürü ve Kürt Yemekleri

Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları 1

Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları 2

Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları 3

Korku ve Cesaret

12 İmam ve Alevilik

Kürt Kızı Zenge

Bu yapıtlarının dışında yayınlanmayı bekleyen bazı çalışmaları daha var. Ümit edilir ki onlar da kitlelerle yakın zamanda buluşur. Kürt ulusal mücadelesine çok sıcak duygularla bakan Dr. Cemşid Bender, ne yazık ki Kürdistan’ın özgürlüğünü görmeden aramızdan ayrıldı. O’nun hakka kavuşan ruhu şad olsun! Özgür gelecek günler Kürt halkının olacaktır.

Ocak 2018,

Abuzer Balî Han