Juni 2, 2026

Mehmet Bayrak

kasr-i-sirin-anlasmasi-1024x564








Mehmet Bayrak

Saygın Kürt aydını Celadet Ali Bedirxan’ın dediği gibi; Ehmedê Xanê bugünkü milliyet cereyanının ilk mübeşşiri; yani ilk habercisidir. Bu doğru. Peki, Türk raportör Koylan’ın “Ahmed-i Hani’nin serptiği bu milliyet tohumları Kürt milletinin kuraklığı içinde mahvoldu” saptaması çok mu yanlış?

Kasr-ı Şirin Antlaşması, kuşkusuz gerek Osmanlı gerekse İran tarihi açısından önemlidir ve çeşitli yorumları vardır. Osmanlı, bunu dönemin padişahı IV. Murad’ın dirayetine, İran tarihleri ise I. Şah Abbas’ın ölümü üstüne tahta geçen I. Safi’nin dirayetsizliğine bağlar.

Kuşkusuz, bugün de çok az değişiklikle Türkiye-İran sınırını belirleyen ve 1639 tarihinde bağıtlanan bu antlaşmanın, Kürt ve Kürdistan tarihi açısından çok daha derin ve önemli bir anlamı vardır. Olmaması da zaten mümkün değildir. Geçmişte muhtar ya da yarı-muhtar (otonom) yaşayan Kürt mîrlikleri, bu antlaşmayla daha da bağımlı duruma gelmiş ve geçmişte sınırları neredeyse günübirlik değişen Kürdistan toprakları, resmen ikiye bölünmüştür. Dahası, bu güvenceyle durumu uygun gören Osmanlı Sultanı, Sincar bölgesindeki Êzîdî Kürtlere ölümcül bir darbe vurma fırsatını da yakalamıştır.

Gerek Türk gerekse İran resmi tarihleri bu antlaşmanın sonuçlarını kendileri açısından değerlendirseler de, bunun Kürtler açısından daha derin ve kalıcı izleri vardır.

Bir kez, bu antlaşmadan önce büyük bölümü Safeviler’e bağlı olan Dêrsim ve Doğu Kürdistan’daki Kızılbaş ve Yaresan Kürt topluluklardan, geçmişte Horasan’da mecburi iskâna tabi tutulan onbinlerce aile, bu antlaşmayla sınırların yeniden belirlenmesi üzerine eski yurtluklarına geri dönmüşlerdir. Yani „Horasan’dan gelme“ hikâyesinin altında bu göç hareketi yatmaktadır.

Bundan daha önemli sonucu ise, Kürdistan’ın iki büyük devlet arasındaki bir anlaşma ile resmen ikiye bölünmesi ve bunun Kürt aydın hareketi üzerinde yarattığı travmadır. Lozan Antlaşması ile Kürdistan’ın dörde bölünmesi nasıl Kürt aydınlanma hareketi üzerinde bir travma yaratmışsa, kendi arzusu dışında gerçekleşen bu bölünme de büyük bir travma yaratmıştır. 

Peki, bunu nereden biliyoruz? Her şeyden önce, „Kürtler’de istiklâl ve milliyet aşkının ilk habercisi“ kabul edilen ünlü Kürt şairi Ehmedê Xanê’den ve ünlü eseri Mem û Zîn’den…

Yaklaşık 20 yıl önce yazdığım bir köşe yazısında, „Devlet Mem û Zîn’den Neden Korkuyor?“diye sormuştum. Biliyordum ki, kimi Türk, Arap veya Fars edebiyat araştırmacılarının iddia ettiği gibi Mem û Zîn; Leyla İle Mecnun, Ferhad İle Şirin veya Hüsrev İle Şirin gibi sıradan bir aşk hikayesi değildir. Böyle olsa, ünlü Kürt aydınlarından Müküslü Hamza Efendi 1919’da „önemli“ bir önsözle bunu yayımlamaz, yine tanınmış Kürt yazarlardan Mehmed Emin Bozarslan, yaklaşık 50 yıl sonra Mem û Zîn destanını ancak sansürleyerek yayımlamazdı. Daha da önemlisi, ünlü Kürt aydını Celadet Ali Bedirxan, daha 1933’te Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e gönderdiği Açık Mektub’da; İdris-i Bidlisi’nin Kürt mîrliklerine dönük politikasını, „Kürt sorununun başlangıcı“olarak sunup, Ehmedê Xanî’yi „Kürt vatanseverlik ve milliyet aşkının ilk mübeşşiri“ olarak sunmaz ve aynı ifadeler TC Devleti’nin resmi raportörü Ahmed Hasip Koylan’ın 1946’da hazırlayıp dönemin hükümetine sunduğu önemli Kürt Raporu’nda ifadesini bulmazdı.

Ehmedê  Xanî’nin; Kürdistan’ın Türkler, Acemler ve Araplar arasında bölünmesine gösterdiği büyük tepki ve vatanseverlik bağlamında dile getirdiği bağımsız ve özgür yaşama çığlığı, devletin gizli raporunda da yer almış ve bunu ‚Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri‘ kitabımda gören Prof. Dr. Baskın Oran, aynen şöyle demişti: „Mehmetçiğim, devletin gizli raporunda görmesem, daha 17. yüzyılda söylenen bu ileri sözlere inanmayacak ve  bunları senin ürettiğini sanacaktım!…“

Aynı kitabı, 1993 yılında dönemin ünlü Kemalist kalemşörü İlhan Selçuk’a gönderdiğimde ise, Cumhuriyet’teki köşesinde beni „21. yüzyılın eşiğinde ırkçılık yapmakla“ suçlamış ve tabii cevabını almıştı. Oysa, 1925’te Şark İstiklal Mahkemesi Savcısı Avni Doğan, Birinci Umumi Müfettiş sıfatıyla 1943’te hazırladığı Kürt Raporu’nda, bu hususu şu sözlerle vurguluyordu:

„Nakşibendi Şeyhlerinin, Ehmedê  Xanê adındaki tanınmış Kürt milliyetçi yazarının yazdığı Mem û Zîn adlı eseri, âyinlerden sonra okutarak Kürtler’de milli duygu cereyanlarını uyandırmağa çalıştıkları, Şark İstiklal Mahkemesi tarafından tespit edilmiştir.“

 
Kürt sorununun yeniden kapılarını çalacağını bilen devletin resmi raportörü Ahmed Hasip Koylan bile, daha 1946 yılında şunları söyleyecekti: „Kürtler’e milliyet ve istiklâl fikir ve aşkını ilk defa telkin eden, meşhur Kürt şairi Ahmed-i Hani’dir. Mem û Zîn adlı destanı, Kürtler’i övüp, onların milli duygularını harekete geçiren şiirler içermektedir.“ (Bkz. M. Bayrak: Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri, Özge Yay. Ank. 1993, 2. bas. 2013, s. 79).

 
Tam da Kasr-ı Şirin Antlaşması’na bir tepki olarak ne diyordu bilge Kürt şairi Ehmedê Xanê, daha 17. yüzyılda? „Bizden çıksın cihanı fethedecek bir fedakâr. Bundan bize bir padişah meydana gelsin. Eğer bizim bir padişahımız olsaydı, Allah ona layık bir taç verseydi, ona bir taht ayırırdık. Bize bir şans tecelli ederdi. Onun bir tacı yetimleri teselli edecekti, bizi bîçarelerin elinden kurtaracaktı. Bu Rumlar ile Türkler bize hâkim olmaktan el çekecekler, memleket Türk ve Acemler tarafından harap, mahkum, mağlup, aşağılanmış ve köle olmaktankurtulacaktı!..“

Evet, saygın Kürt aydını Celadet Ali Bedirxan’ın dediği gibi; Ehmedê Xanê bugünkü milliyet cereyanının ilk mübeşşiri; yani ilk habercisidir, bu doğru. Peki, Türk raportör Koylan’ın, „Ahmed-i Hani’nin serptiği bu milliyet tohumları Kürt milletinin kuraklığı içinde mahvoldu“saptaması çok mu yanlış? Feodalizmin ve onun ideolojisi ümmetçiliğin Kürt halkını çoraklaştırdığı bir gerçek; peki ya İttihad’ın devamı Kemalizm’in yarattığı „etnik temizlik, tek tipleştirme, Türk-İslamlaştırma“ tahribatına ne diyeceğiz? Daha fazla yoruma bilmem gerek var mı?.

690x390cc-ank-29-10-2024-cumhuriyet-29-ekim-tarihci-mehmet-bayrak-soylesi1111

1948 yılında Orta Anadolu Kürt yerleşim bölgelerinden biri olan Binboğa Dağları eteklerindeki, Kayseri- Sarız’a bağlı Dallıkavak köyünde doğdum.

Türkçe ile ilk kez ilkokula başlarken tanıştım. Ortaokul ve Lise eğitimimi Kayseri’de tamamladıktan sonra, 1970’te Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Türkoloji Bölümünü bitirdim.

İlk çalışmalarım Türkoloji alanında oldu. 1971 yılından başlayarak çeşitli gazete ve dergilerde, yeni ve çağdaş Türk edebiyatına ilişkin yazılarım yayımlandı.

İlk kitabım Tevfit Fikret ve Devrim, 1973’te yayımlandı. Daha sonra köy edebiyatı üzerinde yoğunlaştım ve bu konuya ilişkin Köy Enstitülü Yazarlar- Ozanlar adlı inceleme- antoloji çalışmam 1978 yılında, dönemin öğretmen örgütü TÖB-DER tarafından yayımlandı.

Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. maddesi kaldırılmadan yayımladığım Kürdoloji eserleri arasında, dava konusu olmayan tek eserim, 2002 yılında yayınlanan Gravürlerle Kürtler (Bi Gravuran Kurd) oldu.

Yargılanmayla Geçen Yazarlık Serüvenim

Türkiye’de yazı çalışmalarım dolayısıyla karşılaştığım ilk ceza davası 1980 yılına dayanıyor. Aralık 1979 / Ocak/1980 aylarında Demokrat gazetesinde yayımlanan bir yazı dizisi dolayısıyla hakkımda üç ayrı dava açılmış; bunlardan ikisinden beraat etmiş, Dersim katliamı üstüne yayımladığım bir Kürtçe ağıt dolayısıyla 3 ay hapis cezası almıştım ve bu ceza paraya çevrilmişti.

1988/1989 yıllarında çıkardığım Özgür Gelecek dergisinden dolayı, gerek yazar, gerekse derginin sahibi ve yayın yönetmeni olarak hakkımda 30 dava açıldı. Bunlardan on kadarı doğrudan benim yazılarımdan açılmış, diğerlerindense Derginin sahibi ve yayın yönetmeni olarak sorumlu tutuluyordum. Dergiyi çıkarırken, defalarca gözaltına alındım ve 2 defa tutuklandım. Tutukluluğum sırasında bir toplu dayak ve işkenceden dolayı neredeyse hayatımı kaybediyordum. Helsinki Wach’ın, gördüğümüz işkenceye ilişkin Raporu, uluslararası kamuoyunda ve Türkiye’de büyük yankı yaratmıştı.

1990 yılında, Almanya’da ve Hollanda’da düzenlenen „Kürt Basınına Özgürlük Geceleri“ ne katılmak üzere Almanya’da bulunduğum sırada, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce bana 6 yıl 3 ay ağır hapis cezası verildiğini öğrendim. Buna rağmen,  yeniden Türkiye’ye döndüm ve Yargıtay’da yaptığım savunmalardan sonra, dava bozularak yeniden DGM’ye gönderildi.

1991 Yılında Türk Ceza Kanunu’nun 142. maddesinin değiştirilmesinden sonra bu konudaki davalar düştü. Ancak bu defa da, Terörle Mücadele Kanunu çıkarılarak, bu Kanunun 8. maddesine göre yargılanmaya başlandık.

1991 Yılından itibaren Kürdoloji alanında kitap yayınına başladım. 1994 Yılında yurtdışına çıkmak zorunda kalıncaya kadar , Kürdoloji alanında 20’ye yakın kitap yayımladım. Bunlardan bana ait olan 6 kitap hakkında bu defa TMK’nun 8. maddesine dayanılarak davalar açıldı. Bu davalar, 1991,1992, 1993 yılları boyunca devam etti. 1993’te, PKK’nin tek yanlı ateşkes ilan etmesi üzerine ülkede siyasi havanın yumuşaması üzerine, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi hakkımdaki davaların tümünden beraat kararı verdi.

Ancak, birkaç ay sonra ateşkesin bozulmasıyla, siyasi hava yeniden gerildi. Gerek Milli Güvenlik Kurulu’nun, gerekse Genelkurmay Başkanlığı’nın Mahkemelere gönderdiği, benim durumumda olanların cezalandırılmasına ilişkin gizli bir direktifle, beraat ettiğim davaların tümü Yargıtay’ca aleyhime bozuldu ve DGM de bu karara uyarak, yargılandığım 6 kitabın tamamından bana 10 yıl, 6 ay hapis cezası verdi. Cezaların kesinleşmesi üzerine Eylül-1994’te Almanya’ya çıkmak zorunda kaldım.Yaklaşık 10 ay boyunca, Türkiye’de yasal bir değişiklik olur, geri dönerim düşüncesiyle iltica etmedim. Ancak, buradaki yaşam koşullarım giderek zorlaşınca ve Türkiye’de de düşünce özgürlüğüne ilişkin bir değişiklik olmayınca, Mayıs-1995’te iltica etmek zorunda kaldım.

1995 Yılı başlarında, verilen cezalar dolayısıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dava açtım ve bu dava 2002 yılında Türkiye’nin tazminata mahkum olmasıyla sona erdi.

Almanya’da, Türkiye’den tamamen farklı bir özgürlük ortamında buldum kendimi ve kendi alanımda sürekli yazmaya ve üretmeye başladım. Artık, Polis ve Mahkeme sorgu ve yargılamalarına birebir muhatap değildim. Böylesi bir ortamda , 1995- 2005 yılları arasında ona yakın kitap hazırladım ve yayımladım. Ancak, bu çalışmaların büyük bir bölümü hakkında da Türkiye’de yeni davalar açıldı. 1996’da yayımladığım Öyküleriyle Halk Anlatı Türküleri, 1997’de yayımladığım Alevilik ve Kürtler, 1999’da yayımladığım Kürt Sorunu ve Demokratik Çözüm, toplatılan ve haklarında yeni dava açılan eserler oldu.

Eylül-1999’da, 12 yıla kadar olan basın-yayın cezalarının 3 yıl süreyle şartlı ertelenmesine ilişkin 28.8.1999 tarih ve 4454 sayılı bir yasa çıktı. Bu yasa dolayısıyla benim 10.5 yıllık hapis cezam ile sonradan üç eserim hakkında açılan davalar da ertelenmişti. Ancak, üç yıl içinde aynı „suç“u işlememek gerekiyordu. Aynı „suç“ (!) işlendiği takdirde, bu cezaların tümü çekilecekti…

2000 yılının başlarında, bu cezalarım şartlı ertelenmişti . Eylül-1999’da başlayıp Eylül-2002’ye kadar devam eden bu üç yıllık şartlı erteleme süresince, çalışmalarıma devam ettim, ancak herhangi bir yayın yapmadım. Üç yılın bitiminde, daha önce hazırlıklarını yaptığım üç eseri birden yayımladım. Bunlardan, Kürt Müziği, Dansları ve Şarkıları ile Kürt Kadını kitapları hakkında yeniden toplatma kararları verildi ve davalar açıldı. Özellikle, Türkiye’nin AB yolunda ilerlediği bir aşamada açılan bu davalar, basında büyük yankı yarattı. Mehmet Ali Birand gibi gazeteciler, „bu işte bir terslik var“ diyerek, tepki gösteriyorlardı.

Açılan davalar dolayısıyla, gerek Savcılık’ta, gerekse Mahkeme’de ifade vermesem, hakkımda yeniden gıyabi tutuklama kararları çıkarılacaktı. Bu nedenle, gerek Savcılık sorgusunda bulunmak, gerekse Mahkeme’de duruşmada bulunmak üzere birçok kez Türkiye’nin yolunu tutmak zorunda kaldım. 2003 yılında çıkarılan AB’ye uyum yasaları çerçevesinde, bu davalar da düştü. Gazeteci Evin Göktaş, „DGM (uyum)a uydu, (Kürt Kadını) beraat etti“ diyordu

2004 yılı içinde de, Ortaçağ’dan Modern Çağ’a Alevilik ve Kürdoloji Belgeleri-II adlarıyla iki yeni eser yayımladım. İlk kez, Kürdoloji alanında yayımladığım ve dava konusu olmayan eserler oldu bunlar.

Bilindiği üzere, Kürt sorunu ve Alevilik gibi, Ermeni sorunu da Türkiye de hâlâ tabu olan konulardan biri. Son çalışmam da, Alevi- Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşıkları konusunu bilince çıkaran bir inceleme- antolojidir.

 Özge Yayınları’da çıkan bazı kitapları:

  1. Halk Hareketleri ve Çağdaş Destanlar(araştırma)
  2. Öyküleriyle Halk Anlatı Türküleri(inceleme- antoloji)
  3. Pir Sultan Abdal(inceleme-araştırma)
  4. Halk Gülmecesi(inceleme- örnekleme)
  5. Kürt Halk Türküleri (Kılam û Stranên Kurdî)
    6. Kürtler ve Ulusal- Demokratik Mücadeleleri
    7. Kürdoloji Belgeleri I-II
  6. Alevilik ve Kürtler
  7. Kürt Kadını
  8. Kürt Sorunu ve Demokratik Çözümü
  9. Kürtlere vurulan Kelepçe – Şark Islahat Planı
  10. Dêrsim – Koçgiri Katliamı
  11. Alevi Katliamları
  12. Tabular Yıkılırken
  13. Ezidi-Kızılbaş Yaresan Kürtler

Berlin, 10.10.2025

Azad Ronî