Juni 1, 2026

Abuzer Bali Han

ismail_el_cizir_1
ismail_el_cizir_1

İSMAİL EL CİZİRİ  

(1136-1206)

Bedî-ûz Zaman Ebul İz İsmail el-Rezzaz el-Cezîrî el-Kurdî

„Pratiğe dönüşmiyen bilgi, o yanlış ile doğru arasında kalır!..“ -Ciziri-         

✍ Abuzer Balî Han Yazdı:

Kürtler arasında “bedî-ûz zaman“ ünvanını alan pek çok kişi olmasa gerek. Bunlardan sadece ikisinin adı ön plana geçerek, günümüzde halen Kürtler ve müslümanlar arasında anıla gelmektedir. “Bedî-ûz Zaman“ ın anlamı „harikulade zeka ve hafıza“sı olan kişi anlamına  gelen „Zamanın Harikası“olarak adlandırılır. Bu rastgele herkese verilen bir ünvan değildir. Birkaç milyon ve hatta milyarlar arasında, çok az düzeyde seçilen kişilere ancak bu ünvanın nasip olduğu görülür. Kürt asıllı “Bedî-ûz Zaman“lardan biri XII. yüzyıla yaşamış olan  “Bedî-ûz Zaman Ebûl-îz Îsmaîl bîn El-Razaz El-Cezîrî El Kurdî“ (1136-1206)‘ dir. Diğer “Bedî-ûz Zaman“ ise Bedî-ûz Zaman Saidi Kurdi’dir. Bazıları O’nun doğduğu yer Bitlis iline bağlı Hizan ilçesinin „Nurs“ köyü olduğundan dolayı „Nurslu“ anlamına gelen Bedî-ûz Zaman Saidi Nursi olarak da adlandırırlar.

Bedî_ûz_Zaman _saidi_Kurdi_2

Bedî-ûz Zaman Saidi Kurdi

(12 Mart 1876-23 Mart 1960)

20. yüzyılda yaşamış olan Bedî-ûz Zaman Saidi Nursi’nin hayatı, hapis ve sürgünlerle geçmiştir. Ayrıca Rus-Osmanlı savaşında (1917) üç yıla yakın bir zamanını da savaş esiri olarak Rusların elinde esaret hayatını yaşıyarak geçirmiş. O’nun adı çağımızın en büyük İslam din alimleri arasında geçer. Bedî-ûz Zaman Saidi Kurdi’nin Öğrencilik yıllarında temel İslamî bilimlerle ilgili 90 kadar kitabı ezberlediği söylenir. Bu konu kendi başına bir araştırma konusu olacak kadar derin ve boyutludur.

Bu yazı dizisinde Kürt asıllı olan ve XII. yüzyıla yaşamış “Bedî-ûz Zaman Ebûl-îz Îsmaîl bîn El-Razaz El-Cezîrî El Kurdî“ (1136-1206)‘ yi konu almak istiyorum.  Adının sonundaki  “El-Cezîrî El Kurdî“ de gösteriyorki O, tarihe“Cizreli Kürt İsmail“ olarak geçmiş. Bazı bilim adamlarının O’nu Türkmen veya Arap kökenli oluşunu vurgularken, onların ardniyetli olduklarını vurgulamak yerinde olur. Kürt halkını küçük gören veya tanımıyanların kendi kökenleriyle bir sorunlarının olması gerekir. Zira Allah insanları ayrı ayrı ırk ve boylardan yaratmıştır!.. Kur’an’da Allah derki: „Ey insanlar, gerçekten biz, sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için, sizi halklar ve kabileler olarak mevcut kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün ve kerim olanınız, ırk ya da soyca değil, ancak takvaca (günahtan sakınma) en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir ve haber alandır.“ der… Bu üstün ırk ayırımını yapanların, bir taraftan bir halkı tümden inkar ederken, diğer yandan da o halkın “Bedî-ûz Zaman“ simalarını kendindenmiş gibi saymak kadar insanda kompleksli bir hastalıklı zihniyet ve yaşam tarzı düşünülemez! İslamda ırkçılık yapanların hem suç ve hem de günah işlediklerini bir kez daha vurgulamakta yarar var sanırım. 

Bedî-ûz Zaman Ebûl-îz Îsmaîl bîn El-Razaz El-Cezîrî El Kurdî’nin hem yaşadığı coğrafyaya, hem de tüm dünyaya nasıl çağlar öncesi hizmet ettiğini bir kez daha okuyuculara sunmak istiyorum. Dünya medeniyeti derken, tarihin geçmişinden günümüze değin sürüp gelen ve birbirini izleyen birçok kültür ve medeniyetinden bahsetmek istiyorum. Bugünkü dünya medeniyeti, tüm medeniyetlerin harmanlaşmış halinden ibarettir. Eski medeniyetlerin merkezlerinden biri de Mezopotamya ve Anadolu’dur. Burada Kürtler, Asurlar, Araplar, Romalılar, Yahudiler ve XI. yüzyıldan itibaren de başta Türkler olmak üzere bir çok millet bu yörelerde yaşamış. Çeşitli medeniyetlere ev sahipliğini yapan ve bugün üzerinde başta Türklerin ve Kürtlerin birlikte yaşadığı bu topraklardaki medeniyete adı geçen unutulmuş halkların da az veya çok katkıları olduğunu unutmamak gerekir.

Günümüzde yeryüzünde 6.900 dolayında dil var. Bunların bir kısmı çok canlı olup, bir kısmı da günden güne zayıflıyarak yok olmakla karşı karşıyadır. Devlet dili olarak himaye gören 190 dolayında dil canlılığını korurken, her ay unutulmaya yüz tutan bir-iki dil de unutularak tarih sahnesinden yok olup gitmektedir.

Yeryüzünde büyük devletler kuran ülkeler hem dillerini iyi korumuşlar, hem de çağdaş dilbilim (linguistik) olanaklarından yararlanarak dillerini geliştirmişler. Hatta İngilizce gibi diller gelişerek uluslararası konuşma dili şekline dönüşmüştür. Kürt dili zengin bir dil olduğu halde 1990’lı yıllara kadar yasaklı bir dil olarak büyük gelişmeler gösterememiş, özellikle de Türkiye sınırları içerisinde büyük bir asimilasyona uğratılmış, nerde ise yazı dili olarak bir zamanlar yasaklı dil haline getirilmişti. Böylesi şartlarda bir dilin gelişmesini beklemek sadece hayalden ibarettir. Sadece Türkiye’de değil, İran, Suriye ve nispeten Irak’ta da Kürt dili tam çağdaş bir gelişme gösterememiştir. 1990’lı yıllardan itibren Irak’ta Kürtlerin ilkokuldan üniversiteye kadar Kürdistan Federe Devlet sınırları içerisinde olanak bulmasıyla Kürt dili orada gelişmiş ve etkisini Kürdistan’ın diğer parçalarında da his ettirmiştir. Buna eski Sovyet ülkelerindeki gelişmiş Kürdolojiye, bir de Avrupa ve diğer kıtalardaki gelişen Kürt dili ve Kürdoloji eklersek, Kürt dilinin durumunun eskiye göre daha da iyileştiğini söylemek mümkündür. Kürt dili ve Kültürü konusunda 200’den fazla doktora tezinin hazırlanması, bu konudaki önem ve hasasiyeti vurgular.

Daha dün Kürt dili diye bir şeyin olmadığını, Kürt dili olmayınca da „Kürt“ diye bir ırkın olamıyacağını savunan sözde Türk bilim adamları ne yazık ki günümüzde halen varlığını korumakta olup çoğunluktalar! Örneğin, bazı ünlü Türk bilim adamları, icatçı (buluşçu) olan Cizreli Kürt İsmail’i „ünlü bir Türk“ olarak kendi doktora tezlerinde utanmadan yazıp, çizmekteler! Bu sahiplenmeyi sadece Türkler mi yapıyor? Hayır! Buna Arap ve Acemleri de katmak gerekir. Kürtlerin tanınmış bir Türk’ü ve ne de bir Arab’ı Kürt görüp, Kürtleştirdiklerine tanık olamadım.  Halbuki Kürt bilim adamlarına sahip çıkmak Türk ve Araplar için son derece doğal ve güncel bir konu! Bu sahiplenmeler insani boyutların dışında, bir halkı yok saymaya yönelik olduğu için, bir Kürd’ün Kürd olarak vurgulanmasında ve geniş halk kitlelerine tanıtmakta yarar var.

Cizreli Kürt İsmail’i tanıtmadan önce kısaca yaşadığı dönem hakkında bilgi vermekte yarar var. Adı geçen dönem, Türklerin Anadolu’ya tam olarak yerleşmedikleri bir döneme rastlar. Türkler, 1071 tarihinde Malazgird savaşıyla Anadolu’ya yerleşmeye başladıkları kabul edilen bir tarih. Kürtlerin Malazgirt savaşında Türklerin yanında yer aldıklarını tarihçiler belirtir. Anadolu’nun Türklere açılmasında rol oynayan Kürtlerin zamanla Türklerin egemenlğine girmeleri, Kürtlerin bugünkü konuma gelmesinde büyük bir rol oynamıştır. Adı geçen Cizreli bilim adamını Türk saymak kadar, Türkler için doğal ne olabilirki?! Çünkü son zamanlara kadar „Kürd“ diye bir halkı dahi tanımadıklarında direniyorlardı… Şimdiki devlet yöneticileri Kürtlerin varlıklarını kabul eder gibi gözüküyorlar. Fakat diğer tarafta Kürtlerin en doğal temel hakları olan anadilden eğitime de yasak koymaktalar. Aslında anadildeki eğitime karşı gelmek, Kürt kimliğini inkar etmekle eş değerdedir. Kürtlerin açık bir şekilde kendi kaderlerini belirlemede etkin olacak bir politikayı, dünya kamuoyuna anlatmak, benimsetmek ve destek almakla baş başa olduklarını unutmamaları gerekir.  

Cizreli İsmail’in bir Türk olması da mümkündü. O zaman böylesi bir Türk’e saygı duymak kadar güzel ne olabilir? Ama o kişi Kürd ise, Kürd olarak bilim adamlarının belirtmesinde ne gibi bir sakınca vardır? Bunun yanıtını O’nu bir Türk gibi taktim eden Türk bilim adamlarına sormak gerekir!..

Artuklu sarayının önemli mühendizlerinden biri de Botan’da doğan Cizreli İsmail’dir. O, 1136 yılında Cizre’de ”Deryê Çiya“ semtinde dünyaya geldi. Öğreniminden sonra da Artuklu sarayında görev aldı. Babasının adı Rezaz olup ticaretle uğraşmaktaydı. Böylece Rezaz’ın oğlu İsmail olarak adı tarihe geçer. Kendisinin yaşadığı dönemde O’nun kadar bilgili ve akıllı kimse olmadığı için, halk tarafından kendisine “Bedî-ûz Zaman Ebûl-îz Îsmaîl bîn El-Razaz El-Cezîrî El Kurdî“ denilmiş.

Yaşadığı yüzyılda elektirik ve makinalar daha icat edilmeden önce, su kuvvetiyle dünyada ilk kez bir çok yeni icada imzasını atmış. Dünyada yapıt ve buluşları bir çok üniversitede okutulan Cizreli İsmail, ne yazık ki ne Kürtler arasında, ne de Türkler arasında gereği gibi tanınmamıştır. O yapmış olduğu buluşları Artuklu sarayında uygulamaya başlamış, kendisine sarayın verdiği olanaklarla da icattan icada koşmuştur. Bilgin ve çağında örneğine az rastlanan emsalsiz biriymiş. Günümüzde O’nun bir benzerine rastlamak mümkün değil. O’nun adı dünyanın ölümsüzleri arasındadır. Medeniyete ışık tutan, Mezopotamya medeniyetini inşa edenlerden biri olarak Cizreli İsmail’e çok şey borçluyuz. O’nun adı dünyadaki icatçılar arasında en ön sıralarda yer alır… 

Diyarbakır Artuklu Sarayı’nda 25 yıl başmühendislik görevini yapan Cizreli İsmail tüm yeni buluşlarını Arapça olarak yazdığı „Kitab-ül Camii Beyn-el ilmi vel-amel En Nafi-i fi Sınaat-il hiye, Cezîra Botan, 1183 – 1208“ kitabında renkli şekillerle hazırlamıştır. O dönemde sarayın resmi dili Arapça’ymış.

Bu kitabı kısmen ilk defa Alman bilim adamları E. Wiedman ve F. Hauser tarafından Almança’ya çevrilmiş olup, 1908-1921 yılları arasında yayınlamışlar. Kitabın İngilizce’ye çevirisi ise “ Al Jazari’s Book of Knowledge of Ingenious Mechanical Devices,USA, Boston, 1973“te yeniden yapılmıştır. Cizreli İsmail kitabının başında “25 yıl Artukoğulları hükümdarlarına bu otomatik aygıtları yaparak hizmet ettim. Hükümdarımın isteği üzerine bu kitabı yazdım. Benden önce çeşitli otomatik aygıtlar kurabilen bütün bilginlerin eserlerinden yararlandım. Kendi buluşlarımı da katarak yeni makineler yaptım” der.

Adı geçen kitap 6 kısımdan oluşup, eserde mühendislikle ilgili 50 farklı aletin plan ve işleyişi hakkında bilgiler verilmektedir. O dönemde Artuklu sarayının resmi dili Arapçaymış. Osmanlılar döneminde de yazarlar eserlerini çoğu zaman özellikle dini konuları Arapça ile kültür ve edbiyat konularını da Farsça yazmayı tercih ederlerdi. Ciziri de eserini Arapça yazmış. Ya da yazmak zorunda kalmış. Çünkü o dönemde Kürtçe yazı dili yaygın değildi. Günümüze kadar bu değerli yapıttan eski harflerle ancak 11 elyazması nüshası kalabilmiştir. Yapıtın orijinali ise mevcut elyazmaları arasında halen bulunmamaktadır. Bu 11 elyazması nüshadan üçü Türkiye bulunmaktadır. Bunun iki nüshası Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde III. Ahmed kitaplığının A3472 nolu bölümde kayıtlıdır. Yapıtın diğer bir nüshası da Ayasofya Kütüphanesi’nde muhafaza edilmekteler. Ayasofya Kütüphanesi’ndeki nüshanın 66 sayfası koparılmış ve kaybedilmiştir. İngilizce çevirisi yapılan elyazması ise Amerika’da kütüphanede korunmaktadır. Aradan yüzyıllar geçtiği halde otantik renklerinden hiç bir şey kaybetmeden günümüze kadar gelen bu kitaplar paha biçilmez değerdeler. Türkiye’deki nüshaların ise uzun bir dönem görevliler tarafından saklı tutulmaları ve İngilizce baskısı yapıldıktan sonra ortaya çıkmaları da ayrıca düşündürücüdür. Kitabı Türkçe olarak ”Al-Jazari’nin „Mucizevi Mekanik Geretlerini Anlatma Kitabı“ diye çevirmek mümkün. Kürtçe’ye de ”Pirtûka Îsmaîlê Cezîrî Ya Amûrên Mekanîk Yên Nûwaze“ şeklinde çevirilebilinir.

Şam’da „Emeviye Camisi“nin hemen karşısında cami kubbeli büyük bir anıt mezar var. İlk girişte eski harflerle ve Arapça olarak: „Burda büyük Kürt kahramanı Selahaddin Eyübi yatmaktadır.“ ibaresi yazılı. Dünyada nasılki Selahadîn Eyübi bir Kürt kahramanı olarak biliniyorsa, dünya bilim aleminde de Cizreli İsmail ”Kendi çağındaki zirvedeki büyük mühendiz“ olarak anılması gayet doğal. Çünkü O, dünya bilim adamları tarafından „Dünyanın ilk modern fizikçisi“ olarak tanınır. Ayrıca dünyada ilk kez robot ve kompüterin temelini atan kişi olarak da bilinir. Mekanik ve dinamik konularında O’nun yapıtları dünyada bu konuda atılan ilk adımlar olarak nitelendirilir. O, sibernetik ve robotik alanının ilk buluşçusu, su saatleri, otomatik kontrol düzenleri, fıskiyeler, kan toplama kapları, şifreli anahtarlar gibi ve pratik birçok düzeni tasarlayan ve pratikte onları uygulayan bir bilim adamı olarak tanınır. Sibernetik bilim nedir? Kısaca tarif edilirse “sibernetik“ bilimi insanlarla makinalar arasındaki kontrol etme ve yönetme ilişkisi üzerinde durur. Gerçi bazı bilim adamları sibernetik ve otomatik sistemlerinin başlangıcı konusunda değişik görüşler belirtir. Örneğin Fransızlar Descartes ve Pascal’ı, Almanlar Leibniz’i, İngilizler ise R. Bacon’un adını verseler de, O’nun yaşadığı çağ ve buluşları bu örnek gösterilen kişileri bu konuda ilk olmadığını kanıtlamaktadır. Yani Cizreli İsmail adı geçen konularda ilk icatçı olarak dünyada kabul görür.

Kitabında yer alan makina icatlarının çoğunun su makinalarından ibaret  oluşu, O’nun bu konuda da çok bilgi sahibi olduğu izlenimini verir.

Kitab-ül Camii Beyn-el_3

Kitab-ül Camii Beyn-el ilmi vel-amel En Nafi-i fi Sınaat-il hiye

Kitab-ül Camii Beyn-el_4

Kitab-ül Camii Beyn-el ilmi vel-amel En Nafi-i fi Sınaat-il hiye,

Cezîra Botan, 1183 – 1208

Orijinal Arapça kitaptan renkli bir sahifenin görünümü

Günümüzde yeryüzünde 3900 kadar dil konuşulmaktadır. Bu dillerin bir kısmı devlet dili, bir kısmı da ezilen ve bağımsızlığını henüz kazanmamış halkların dilidir. Tarihte büyük devlet kuran milletler dillerini de koruyup geliştirerek günümüze kadar yaşatmışlar. Kürtler gibi bağımsız yaşamayan halklar ise dillerini imkansızlıklar içinde gelitirememiş ve bazı halklar da dilleriyle beraber tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir.

Kürtler asırlardan beri atalarından miras aldıkları topraklar üzerinde yaşamaktalar. Zengin bir kültür ve dile sahip olan Kürtler bugüne kadar kendi varlıklarına sahip çıkarak, tüm engellere rağmen Güney Kürdistan’da ilkokuldan üniversiteye kadar eğitim dili Kürtçe olarak yapılmaktadır. Egemen güçler Kürtlerin dil ve kültürlerini inkar etmek isteseler de ve kendi kültürleriymiş gibi onu tanıtmaya çalışmış olsalar da onların tüm çabaları boşa çıkmıştır.

Kürt olan bazı tarihi önemli şahısla onların icatlarını kendilerine mal etmek isteyen sömürgeci devletler  Kürtleri kendi adlarıyla adlandırmaktalar. Bir taraftan Kürtleri inkar ederek, diğer yandan da bir Kürt’ü Türk, Arap ve Acem gibi gösteren sözde bilim adamı sıfatı ise bilimle tamamen çelişir. Örneğin dünyaca tanınan büyük buluşçu Cizreli İsmail Botan halkından biri. O, 1136 yılında Cizre’de „Deryê Çiya“ semtinde dünyaya geldi. O’nun kısa adı Cizreli İsmail’dir. Babasının adı Rezaz olup ticaretle uğraşırmış.

Döneminde en bilgili, en akıllı bir kişi olarak tanındığı için O’na „Bedi-üz Zaman“ adı verilmişti. O kendi çağının en büyük alimi olarak Amed Artuklu Devleti  Sarayı’nda mühendis olarak çalışmış. Araplar kendisine “Bedî-ûz Zaman Ebûl-îz Îsmaîl bîn El-Razaz El-Cezîrî El Kurdî“. demişler. İcatlar adlı kitabının kapağında da ayni ad kullanılmıştır. “ El-Cezîrî El Kurdî“ O’nun Kürt olduğunu göstermektedir.

„El-Cezîrî El Kurdî“yi  halen Türk olarak gösteren birçok Türk profesörine ne denilebilirki? Bilim adamları, adından da anlaşılacağı üzere doğruları araştırıp ortaya koyan ve yazan kişilere denir. Yanlışları bilerek yapan kalpazanlara bilim adamı demek doğru değildir.  İçinde Cizreli İsmail gibi bilim adamları ve Selahaddin Eyubi gibi kahraman devlet adamlarının çıktığı bir millet ne yazık ki günümüzde hala özgürlüğü için uğraşı vermektedir. Dünyada her halk kendi kaderini tayin etme hakkına sahip ve özgür oldukları halde, sadece bir Kürtler dört parçaya bölünerek, özgürlüğü gasp edilmiştir. Dünyada Kürtler ile Filistinliler Birleşmiş Milletlerin gözü önünde halen tutsak yaşamaktalar!.. Artık Newrozlarda milyonların çığlıklarını duymayan Birleşmiş Milletler utansın! Bir de halen birbirlerine çamur atıp, birbirleriyle sürtüşen ve birleşemiyen Kürt liderleri bir daha iyi düşüne dursunlar! Bir de özgürlüğüne susamış Kürt halkına prangalar vuran egemen devletler utansın!

Ji 60 şiklên dahênên (îcatên) nû yên Îsmaîlê Cezîrî çendek li jêr in:

Filli Saat_5

Filli Saat ( 12. yüzyıl)

Filli saat, 6 metre boyunda büyük bir fil yontusunun üzerine oturtulmuş bir saat. Saatin akrep ve yelkovanı birer ejderhaya benzetilmiştir.  Her saat başı akrep ile yelkovan buluştuklarında su düzeneğiyle dans etmeye başlayan sarıklı robotlar dikkat çekici nitelikte. Ayrıca saatin değişik uygarlıkları bünyesinde topladığı da görülür. Buluşçu Mezopotamya’da fil olmadığı halde, saati filin üzerine oturtmasıyla Hint medeniyetini simgeliyor. Su düzenekleriyle antik Yunan’ı, ejderhalar ile Çin uygarlığını, anka kuşu ile Mısır  uygarlığını, sarıklı robotlar ile de Mezopotamya uygarlığını yapıtında dile getirmeye çalışmış. Aslında yukardaki filli saat ile O, medeniyetleri buluşturmuş ve onları kendi buluşuyla bir araya getirmiştir. Adı geçen eserlerdeki su saatlerinden biri  olan filli saat „Dünya İslam Festivali“ için Londra Bilim Müzesi’nde örneğine uygun bir şekilde yapılmış olan saatin bir benzeri müzede teşhir edilerek saklanılmaktadır.

Öten Tavuslu Su Saati_6

Öten Tavuslu Su Saati

Tavuslu su  saati de aynen mumlu saatta uygulanan teknik yöntemlerle yapılmıştır. Bu su saatinin daha çok tekniği içinde barındırdığı görülür. Örneğin: Dakikaların, saatlerin, gün ve ayların yanı sıra, güneş ve ayın gökyüzündeki hareketlerini de bir takvim gibi gösterir. Su saatinin üstünde ayrı renklerde tam 24 adet kapı bulunur. Her kapının arkasında ayrı ayrı öten kuşlar yer alır. Her saat başında otomatik bir şekil üst kapıdan çıkarak bitişiğindeki diğer bir kapıya dokunur. Dokunduğunda açılan kapıdan dışarı bir kuş çıkarak kanatlarını çırparak öter. Ayni anda saatin kaç olduğunu bildiren sayı kadar bilyeyi ağzından aşağıya bırakır. Bilyeler bir çanağa düşerek işitilir derecede ses çıkarırlar. Bu özelliklerin dışında her saat başlarında saatin alt kısmında bulunan otomat çalgıcılar zil, düdük ve davul seslerini çıkartarak renkli ve ahenkli bir ortam yaratırlar. Ayrıca saatte gündüzleri güneşin gökyüzündeki konumunu izlemek de mümkündü. Geceleri ise renkli camlar üstünde ayın durumunu izlemek, saatin o dönemdeki özellikleri arasında yer alıyordu.

Mekanik teknikle el yıkama_7

Mekanik teknikle el yıkama yeri bugünkü modern tuvaletin temelini oluşturur

Ciziri, tuvalet ve lavaboyu hükümdarın ihtiyaçlarını karşılaması için özel olarak düşünerek yapmış. Örneğin sultan tuvalette iken, tuvalete adam resminin üstündeki su deposundan sağdaki sütun boyunca gelen su, otomatik adamın elinden geçerek testiye ulaşır. Su ile dolan testi gittikçe ağırlaşarak eğilir ve sultanın abdest alacağı kaba dökülür. Testide suyun yükselmesiyle sıkışan hava üstte bulunan kuşun ötüşünü sağlar. Bu işlem sonunda hafifleşen testi tekrar eski geldiği yere hareket eder.Testiden sultana dökülen su, havuz içerisindeki kuş tarafından otomatik adamın altındaki depoya aktarılır. Demoya yerleştirilen samandıra suyun dolmasıyla birlikte yukarıya doğru hareket ederek otomatik adamın havlu tutan kolunu sultana doğru uzatır. El yıkama işlemi bittikten sonra, basılan bir düğme ile sultana ellerini kurutmak için otomatik olarak uzatılan havlu işlemden sonra bir daha düğmeye basıldığında havlu tekrer eski yerine çekilir.  Kısa ve özlü olarak dünyada daha sifon teşkilatı bilinmez iken O, sifonu bularak pratikte de sultana bir tuvalet yaparak icadını ona sunmuş.

Cizreli İsmail’in bilim dünyasına olan en büyük katkısı kendiliğinden çalışan otomatik sistemleri yukarda görüldüğü gibi icat etmesidir. Ayrıca Ciziri, su gücü ve basınç etkisiyle otomatik denge kuran ve ayarlama işini yapan sistemleri icat ederek, dünya medeniyetinin hizmetine sunmuş ve yerini cennet mekan eylemiştir.

Suyu fışkırtan makine_8

Suyu büyük bir kuvvetle yukarı fışkırtan makina

Dünyadaki yeni buluşların insan hayatındaki önemi nedir?

Dünyadaki yeni buluşlarla çağlar değişmiş, bir çağdan diğer bir çağa geçiş yapılmıştır. Her yeni icat ile dünya bir kez daha aydınlanmış, insanlar onlardan yararlanarak, günlük yaşantılarını daha da kolaylaştırmışlar. Su ve havanın enerjiye dönüştürülmesi, buharın makinalarda kullanılarak enerji ve kuvvete dönüşüm gelişmeleri, bu buluşlar kendileriyle birlikte dünyada yeni mücizeler yaratmışlar. Bu mücizelerin yaratılmasında Cizreli İsmail’in imzası da var. O’nun büyüklüğü ve ölümsüzlüğü yapmış olduğu icatlarda kendini korumaktadır. 

Erlangen Üniversitesindeki Alman bilim adamı Prof. Dr. Widemann Cizreli İsmail için şöyle ifade ederek „Ona harikalar çağının bilim adamı, –Bedî-ûl Zaman Ebûl-îz Îbn-î al-Razzaz al-Cesarî- al Kurdi- denilmiş. Bu sözler O’nun yaşadığı dönemde boşuna söylenmiş sözler değil. Bu anlatım O’nun büyüklüğünü göstermek için söylenilmiştir“ der.

Cizreli İsmail (El-Cezirî) Robotik biliminin babasıdır! O, sibernetiğin ve bugünkü bilgisayarın icadı için ilk adımlarını atan dahi olarak gösterilir. Cizreli İsmail ilk robotu tasarlayıp, kendi döneminde pratik olarak bazı cihazlara monte ederek onları çalıştıran buluşçu olarak bilim aleminde tanıtılır.

azadroni_9

Mekanik müzikal oyuncak

Yukarda görülen gemideki çalgıcıların altındaki su deposundan kepçeye dökülen su, bir süre sonra ağırlaşarak kepçenin dengesini bozar. Denge bozulduğunda kepçedeki su dökülür. Kepçenin kullanımı zaman ayarlamasını sağlamak için kullanılır. Boşalan su şekilde görülen çarkı döndürür. Çark, geminin arkasındaki otomata kürek çekme hareketini yaptırır. Buna paralel olarak da su deposunun altında yer alan mekanik düzen otomatik çalgıcıların hareket etmesini sağlar. Kepçeyi çeviren su, en alttaki depoya ve daha sonra da geminin alt tarafında toplanır. Bu alttaki depoya akan su, ayni zamanda havanın sıkışmasını sağlar. Bu işlem de çalgıcıların müzik aletlerini harekete geçirerek, çalgıcıların aletlerini üfürme görünümünü verir.

azadroni_10

Müzik robotu sistemi Cizri’nin adıyla tanınır 

(Kompüterin ilham kaynağı bu sistemden alınmıştır.)

Çağa yön veren 60 kadar yeni icadın sahibi olan Cizreli İsmail, yaptığı her yeni buluşunda yeni dengeler yaratarak onları medeniyetler yaratan insanoğluna armağan etmiştir. Elektirik ve bugün yararlanan hiç bir kuvvet olmadan O, kuvvetler yaratarak kendi makinalarını çalıştırmasını beceren bir buluşçu olmasıyla tanınır. Bazı buluşlarını mekanik ve bazılarını da  hidro-mekanik (su gücü) kuvvetten yararlanarak çalıştırmıştır. O’nun bu pratik zekası sonucu O, „otomatik kontrol sistemi“ni de ilk icat eden kişi olarak adını tarihe yazdırmıştır. Dünya bilim adamlarının O’nun için söyledikleri ve birleştikleri nokta:“ Bu yeni buluşlar konusunda dünyada O’nu geçebilecek hiç kimse daha gelmedi!“ demeleri büyük bir anlam ifade eder.

Cizreli İsmail “Bedî-ûz Zaman Ebûl-îz Îsmaîl bîn El-Razaz El-Cezîrî El Kurdî“ son yıllarını Artuklu sarayından ayrılarak doğduğu memleketi olan Cizre’de geçirir. Ömrünün geriye kalanını orada sürdürerek (1206) yılında Cizre’de vefat eder. O’nun gömüldüğü yer hakkında bazı söylentiler olsa da O, Nuh Peygamber Camisi olarak bilinen ve içinde Nuh Peygamber’in türbesi de olan yerde gömülüdür.

azadroni_11

Mumlu saat

Mumlu saati  çalıştıran büyük mum yandıkça küçülerek ve ağırlığını yitirerek azalır. Normalde dengede duran mumun alt tarafındaki mavi sabit olan ağırlık, mumun ağırlğı azaldıkça o aşağıya doğru hareket eder. Aşağıya doğru hareket eden mavi ağırlığa bağlı olan ipi çekerek soldaki kendisine bağlı olan makarayı döndürür. Makara solda duran otomat robotu harekete geçirerek, saati elindeki çubuk ile göstermesini sağlar. Aşağıya doğru inen ağırlık, solda duran kuşun pençeleri her saat başında içindeki bilyelerden birini aşağı doğru bırakır. Bu hareketler birbirlerini izliyerek saatin çalışmasını sağlar.

azadroni_12

Mekanik çalışma masası. (Otomatik açılıp kapanan masa)

azadroni_13

Çift tesirli suyu yukarı atan makina

azadroni_14

Su ile çalışan zincirli pompa

azadroni_15

Otomatik mekanik cihaz

azadroni_16

Sibernetik robot

Bilim Olarak Sibernetik nedir?

Tarihte sibernetiğin kurucusu olma şerefi Cizri’ye aittir. Sibernetik, haberleşme, denge kurma ve ayarlama bilimidir. Bu bilim insanlarda ve makinelerde bilgi alışverişi, kontrolü ve denge durumunu inceler. Sibernetik, zamanla gelişerek bugün kullandığımız bilgisayarların ortaya çıkmasına imkan tanımıştır.

Sibernetik, bugünkü Türkçe karşılığı „yönetimbilim, güdümbilim“ anlamındadır. Sibernetik, bir insanın veya otomatik bir makinanın modern tekniğinin el verdiği olanaklar doğrultusunda, bir işin yönetilmesi veya gösterilen bir hedefe doğru yapılması ve belli bir amaca ulaşması bilimine „sibernetik“bilim denir. Bu bilim dalı ile makina ve canlılarda kontrol ve haberleşmenin şartlarını araştıran ve kurallarını ortaya koyan bilim olarak da tarif edilir. Kelimenin Yunancası „kubernetes“ ve Latincesi de „gobernare”dir. Her iki kelime de „sevk“ ve „idare“ anlamında kullanılır. Yukardaki anlamlar doğrultusunda 1948 yılında Amerikalı bilim adamı Dr. Norbert Wiener ilk defa sibernetik ifadesini kullanarak onu tüm dünyaya yaymıştır.

Sibernetik bilimi, başta insan beyninden başlamak üzere tüm canlıları  kapsayan ve teknolojide kullanılan tüm makinaların kendi kendilerini sevk ve idaresinin mantığını çözümler. Diğer bir deyişle sibernetik bilimi, tüm teknolojik oluşumların temelini oluşturur. Başta „haberleşme“ olmak üzere „kontrol“ ve „ayarlama“ sibernetik bilimin temelini oluşturur.

azadroni_17

Ciziri’nin kitabının İngilizce çevirisinin kapağı

Al Jazari’s Book of Knowledge of Ingenious Mechanical Devices, USA, Boston, 1973

azadroni_18

 Artuklu Beyliği’ndeki Cizreliler

(1101-1409)

Cizreli İsmail, Artuklu Beyliği’nin yörede hüküm sürdüğü bir dönemde yaşar. Artukluların Oğuzlardan gelen bir boy olduğunu söylemek de doğru değildir. Artuklu beylerinin Türkmen olmaları ve yönettikleri halkın çoğunluğunu da Kürtlerden oluştuğunu söylemek tarihi bir gerçeğe işaret edilmiş olunur. Artuklular Mardin, Hasankeyf, Amed ve Harput (Elazığ) bölgelerinde  hüküm sürmüşler.

azadroni_19

Artuklu Sarayı

Artuklular, 1086 yılında Kudüs’ü aldıktan sonra sınırlarını genişletmişler. Sonraları üç parçaya bölünerek Hasankeyf, Mardin ve Harput olmak üzere üç merkezden yönetilmişler. Artuluların büyük kısmı 1231 yılında Büyük Kürt kahramanı Seladdin Eyubi’nin kurmuş olduğu Eyyubi devleti tarafından tarih sahnesinden silinmişler. Artuklu sarayı bilim ve sanata çok önem veren bir beylikti. Artuklular döneminde Meyyafarkin, Amed ve Mardin gibi şehirler birer bilim ve kültür merkeziydi. Bu merkezlerde Kürt, Türkmen, Süryani ve Arap kökenli birçok bilim adamı yetişmiş. Diyarbakır’da öğrenim görenler içerisinde sivrilen ve adı öne geçenlerden en önemli bilim adamı Cizreli İsmail’dir. O’nun icatları, adını günümüze kadar yaşatmaya yetmiştir.

azadroni_21

Artuklu mimarisi Silvan Ulu Cami

DÖNEMİN KÖPRÜLERİNDEN İKİ ÖRNEK

O dönemden günümüze kadar gelen mimari yapıtlardan medreseler, han ve hamamlar, kervansaray ve köprüler dönemin gelişen mimarisini berlirten güzel örneklerdir. Yıkık Hesenkeyf ve Malabadi köprüleri Artuklu mimarisinin en güzel ve mimarinin o dönemde gelişmiş örnekleri arasında yer alırlar. Köprünün 1116 tarihinde Artuklu Hükümdarı Fahrettin Karaaslan tarafından yapıldığı yazılıdır. İslam kaynaklarına göre de Hasankeyf kalesi ve şehiri 638 yılında fethedildiği sırada Dicle nehiri üzerindeki bir köprüden bahsedildiği vurgulanır. Bu nedenle köprünün antik bir temel üzerinde yapılmış olması ihtimali ve Artukların bu temel üzerinde köprüye yeni ve sağlam bir yapı kazandıkları görüşü doğruluk kazanır. Köprü kemer açıklılkları itibariyle ortaçağda yapılan taş köprülerin en büyüğü olması nedeniyle büyük bir anlam kazanır. Köprünün ortasındaki büyük kemeri taşıyan iki orta ayağın arasındaki mesafe 40 metre kadardır. Doğu ve batıdaki küçük kemerler dışındaki ortadaki büyük kemerler bugün tamamen yıkılmış durumdalar. Bazı araştırmacılara göre köprünün en büyük kemerin orta kısmı zamanında ahşaptanmış. İşgalciler şehre saldırdığı zaman bu ahşap kısım yerinden kaldırılır, düşmanın şehre girişi engellenirmiş. Köprünün diğer önemli bir özelliği de orta ayakları üzerinde yer alan ve oniki burcu simgeliyen figürleridir. Bunların büyük kısmı günümüzde tahrip edilmiştir. Köprünün ne zaman ve kimler tarafından yıkıldığına dair bugüne kadar herhangi bir bilgiye  rastlanılmamıştır.

azadroni_22

Hesenkeyf Köprüsünün Yıkık Ayaklarından Biri

azadroni_23

Yıkık Hesenkeyf Köprüsünün Genel Görünümü

azadroni_24

XII. yüzyıl Artuklulardan kalma Malabadi Köprüsü

Malabadi Köprüsü Artuklu Beyliği tarafından 1147 yılında yapılmıştır. Yedi metre eninde ve 150 metre uzunluğunda bir köprüdür. Yüksekliği, su seviyesinden kilit taşına kadar olan mesafesi 19 metredir. Yapılan onarımlarla bu köprü halen günümüzde kadar gelen ve halen ayakta duran tarihi bir abidedir. Bu gelişme ve teknik tarihi yapılarda Cizreli büyük icatçı Cizreli İsmailin emeklerini de unutmamak gerekir. Tüm dünya üniversitelerinde icatları ders olarak okutulan ve mihnetle anılan bu büyük buluşçuyu ne yazık ki memleketimizin pek az insanı tarafından tanınmaktadır. Tüm insanlığa yapmış olduğu hizmetleri dünya durdukça kendisi de onlarla anılacaktır. Toprağı bol ve sevenleri çok olsun!..

Abuzer Bali Han

Araştırmacı Yazar

seyid_riza_azadroni_website
seyid_riza_azadroni_website

Abuzer Bali Han Yazdı:

“Götürün, bunu hemen asın!..“

Dêrsim’de Singeç köprüsü açılışında Atatürk’ün vurulduğu efsane değil, halkın duygularında gerçek bir tarihi izdüşümü!.. Zira köprü açılışında çekilen Atatürk‘ün fotoğrafları, O’nun son fotoğraflarından biri oldu! Pir Seyid Rıza’nın bir gece öncesi Atatürk‘ün: “Götürün, bunu hemen asın!..“ emrine Pir Seyid Rıza’nın: “Senin de ciğerine yağlı kurşun işlesin!..“ bedduası O’nu astıran Atatük’e  bir gün sonra Singeç Köprüsü’nü açarken yakasına yapışarak, ciğerine bir yağlı kurşun işlendi!..

Türkiye, Koçgiri, Bingöl-Ahmed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim’de yaptığı çok büyük soykırımlarla 500 binden fazla Kürdü katleden Mustafa Kemal’in Dêrsim’de Singeç köprüsü açılışı sırasında Dêrsimliler tarafında 16 Kasım 1937 tarihinde suikast düzenlenerek öldürülmek istediği olayını hep gizledi. Peki neden? Türk olmadığı halde onu devşirme Türklerin önderi yapmak ve Kürtlerin kökünü kazmak istedikleri için sırlarını sakladılar. Açıklasalar başka korkak diktatörlerle, başka korkak katillerle bu katliam ve soykırımları sürdüremezlerdi. Açıklasalar “Onun Dêrsim’de ne işi vardı? Seyid Rıza ve arkadaşlarını asmak için mı? katliam yapmak için mi?” diye sorgulama başlayacaktı.

Fakat güneş balçıkla sıvanmaz. Suikastı bilenleri öldürseler de, yalan dünyalarında gerçekleri saklasalar da günün birinde gerçeklerin ortaya çıkacağını hiç hesaplamadılar. Batılıların Osmanlı mirasını 1923’de Lozan’da uluslararası devlet güvencesiyle verip Anadolu ve Kürdistan halkların başına bela ettikleri o Şarhoş, korkak diktatör o kurşun yarasıyla bir yıl sonra 10 Kasım 1938 öldü. İlginçtir, o ölür ölmez Kürt katliam ve soykırımları şıp diye kesildi. 1960’lara kadar bir sessizlik oldu.

Türk kaynaklarında Dêrsim olayları hep tahrip edilmiştir

Türkiye Cumhuriyeti kurulalı aradan 100 yıldan bir zaman geçti! Halen arşivlerde kalan önemli bilgiler gizli tutulmaktadır. Zaman dondurulmuş gibi! Olaylar ise dün yapılmış gibi halen capcanlı!.. Türkiye‘de sanki yüzyıl geçmemiş gibi demokrasi ve insan hakları hususunda halen her şey sanki yerinde saymakta!.. Hatta bazı konularda zaman geriye işlemiş gibi!..

Cumhuriyet kurulalı aradan bunca zaman geçti! Sorunlar da dondurulmuş gibi!.. Demokrasi denen sihirli değnek bir görünüyor, bir kayboluyor!.. Geçen yıl Dêrsim’de bir araştırma gezisini yapmıştım! Daha önceki yazılarımda uzun uzadıya Mustafa Kemal’in Osmanlı ordusunda iken, Doğu Anadolu diye bahsedilen Kürdistan’da ve Ermenilerin yoğun olduğu Doğu Anadolu’da görevli olduğu dönemlerde ve cumhuriyet ile başlayan „Dêrsim Meselesi“nin hem yıkılış organizatörü, hem de bölgeyi uzun süre insansızlaştıran bir kişi olarak adı tarihe geçti! Siz bakmayın Dêrsim’in bugünkü suskunluğuna!..

Dêrsim bölgesindeki asimilasyon süresince doğan çocukların adının Mustafa, Mustafa Kemal, İsmet veya Fevzi olmasının çoğunluğuna! Asimilasyoncu eğitim öyle bir şey ki değil insanı, hayvanı bile sahibine bağlı, sadık bir canlı yapar!..

Günümüzde hiçbir yurtsever Dêrsimli, Dêrsimlilere tarihte yapılanları unutmaz!.. Çünkü  Dêrsim’de yapılan korkunç katliamlar çağdışıydı! O gün de, bu gün gibi askerlere izcilik yapan bazı Dêrsimlilerin bugünkü nesilleri de tarih boyunca hep yerli işbirlikçi ve ihanetçi olarak var oldular! Onlar bundan sonra da var olacaklar!.. Önemli olan bu tiplerin Dêrsim’de gün geçtikçe sayılarının azaltılmasına katkı sunmak! Genel kanı Dêrsimlilerin ölüm pahasına da olsa Dêrsim’i istila edenlere karşı kahramanca direnişleridir! Savaşan güçler arasındaki dengesizlik, Dêrsim halkını mağlup etmiştir! Hiçbir yerden yardım alamayan Dêrsim Halkı ve savaşçıları sonunda yenilmişler. Kalan Dêrsimliler de Türkiye’nin dört bir yanına birer, ikişer aile olmak üzere kara vagonlara bindirilerek trenlerle sürgüne gönderilmişler!..

İhsan Sabri Çağlayangil azbiraz gerçekleri anlatıyor

Dêrsim tertelesinde Mustafa Kemal, Pir Seyit Rıza ile birkaç kez buluşması sözlü kaynaklardan oluşuyordu! Bu buluşmaların bazı kaynaklarda kesin olmasa da hem Kürt kaynaklarında, hem de Türk resmi belgelerinde üçüncü buluşmaları kesindir! Resmi kaynaklar bu son buluşmayı da halen inkar etmeye çalışsalar da, olay anında görevle orada bu işi organize eden istihbaratçı ve sonraları da Dışişleri Bakanı olarak görev yapan İhsan Sabri Çağlayangil‘in hem yazılı anılarında, hem de sözlü olarak birçok kişiye olayın tanığı sıfatıyla bu yazılanların doğruluğunu bizzat kendisinin anlatmış olmasıdır! Aşağıda verilen resmi belge ve bir bakanın itirafları, olayların görgü tanığı olarak Dêrsim’i anlatması artık resmileşmiştir!.. Dêrsim bir kez yerle bir edilmiş, yakılıp yıkılarak, sonra da yasak bölge olarak insansızlaştırılarak boşaltılmıştı!..

16 Kasım 1937 Dêrsim Pertek’te Singeç Köprüsü’nün açılışında.

Gerçi bazı resmi kaynaklarda Atatürk’ün Seyid Rıza ile bu üçüncü ve son buluşmayı da muğlaklaştırıp, üstünü örtme çabaları halen devam etse de „Güneş balçıkla sıvanmaz!“ misali adı geçen bölge halen özgürlük ve demokrasi bekliyor!..

Yani demokrasi yok mu? diye sorarsanız vardır diyelim! Adın yasaksa, konuştuğun dil yasaksa, halen en zirve tepelerde karakollar seni gözetliyor, halkının çoğu göç etmek zorunda bırakılmış ise, böylesi bir demokrasiyi isteyenler yaşasınlar! Mesele sadece bir Dêrsim değil ki?!. Hani Türkiye’nin sınırları açsalar, günümüzde yurtdışına kaçanların birkaç misli daha fazla insanımız memleketini terk edecekler!..

Dêrsim ve Pir Seyid Rıza gerçeğine tekrar yine dönersek, O’nun Atatürk ile buluşması devlet arşivlerindeki belgelerle sabittir! Bu konunun kesin olduğunu, o dönemin adıyla istihbarat kaynağına dayandırarak bir kez daha vurgulamakta yarar görüyorum![1] Adı geçen MAH raporunu yayınlayan gazete devletin yakın yayın organlarından biri olduğu için bence kaynak tamamen doğrudur! AKP’li Erdoğan, Atatürk’ü ve onun kurduğu CHP’yi sevmediği için Türkiye Milli İstihbarat Teşkilatı’n gizli raporu bilerek açıkladı. Ayrıca da sözlü anlatımlarla da olay çakışıyor! Zaten yayınlanan rapora da resmi kanallarda bir yalanlama da olmadı!..

Raporun gazetede yayınlandığı döneme rast gelen önemli devlet ve hükümet yetkilileri hem „Tunceli“ adının değiştirilerek tekrar „Dêrsim“, hem de Tunceli Üniversitesi’nin adını da „Dêrsim Üniversitesi“ yapacaklardı! Gerçi „Tunceli Üniversitesi“nin adı „Munzur Üniversitesi“ yapıldı! „Dêrsim“ adı üzerindeki yasak ise halen sürdürülmektedir!.. Bu yasak sürdürülse de „Dêrsim“ adı hep yöre halkı arasında „Dêrsim“ olarak zaten kullanılıyor!..

Seyid Rıza, 15 Kasım 1937 tarihinde Elazığ Buğday Meydanı’nda  idam ediliyor

Devletin Kürt önderlerini asarak, cenazelerini de yakarak mezarsız bırakması ise insani duyguların dışında kalan bir uygulamadır! Önümüzdeki dönemde araştırmacıların Pir Seyid Rıza, Şeyh Said Efendi ve arkadaşlarının yakılış yerlerini gerçek araştırıcı olan Türk gazetecilerinin de işbirliğiyle aydınlatılması demokratik süreci de olumlu olarak etkiler!..

Pir Seyid Rıza,  15 Kasım 1937 tarihinde Elazığ Buğday Meydanı’nda gece yarısı jeeplerin farları ışığında infaz edildiğinin ertesi günü, 16 Kasım 1937’de Pertek’te Singeç Köprüsü’nü açılış olayını bile bazı kaynaklar bilerek olmamış gibi göstermekteler! O tarihte Mustafa Kemal’e suikast yapıldığı olayını gizlemek için herhalde. Hani bir halk deyimi var! Denilir ki: “Halep burada değilse, arşın buradadır!“ Halbuki bu tarihi olayı Atatürk, bizzat kendisi fotoğrafının alınmasını istemiş!.. Yanında da Ermeni asıllı üvey kızı Sabiha Gökçen’in de fotoğrafta görüntülemesini Atatürk istemiş!.. Sabiha Gökçen ilk Türk savaş pilotu olarak Faşist Hitler rejiminden alınan zehirli gaz bombalarını Dêrsim’de mağaralarda saklanan sivil halkın üzerine atarak, çoluk, çocuk, kadın, ihtiyar demeden öldüren bir savaş suçlusuydu!..

Fotoğrafı belgelettiren de bizzat Atatürk’ün kendisidir! Birlikte fotoğraf çektirmeyi isteyen de kendisidir! Bunun sebebini soran kızına da Atatürk, gazetecilerin eşliğinde: “Kızım, asiler bir köprü yakarak isyan başlattılar!.. Ben de bir sigara yakarak bitiriyorum.” der!(2)

Mustafa Kemal Singeç Köprüsünü Açarken Vurulmadan Birkaç Dakika Öncesi!.. (Atatürk’ün sağında Sabiha Gökçen, solunda Başbakan Celal Bayar ve ayaktaki o dönemin İçişleri Bakanı ve CHP Genel Sekreteri Şükrü Kaya!)

Bugüne kadar o adı geçen „Singeç Köprüsü“nü birkaç defa görmek istedim! Eski köprünün yerini bugünkü Keban Barajı suları kaplamış! Baraj sularının birkaç yüz metre üst tarafında yeni bir modern köprü inşa edilmiş! Sonbahar ve ilkbahar aylarında yağmur ve eriyen kar suları dere yatağında bir nehir kadar su akıp Keban Barajı’na dökülür!.. Baraj suları altında kalan köprüye „Singeç“ adını veren de Atatürk’ün kendisiymiş!.. Çoşkun su yatağında eski köprü, birbirine yakın olan iki kayalık dar bir boğazda yapılmış! Atatürk, baraj suyu altında kalan o eski köprüye „Soyungeç“ demişse de, sonradan bu adı „Singeç“ olarak kısaltılmış şekli ile bugüne kadar kullanıla gelir!..

İdam gecesi hakkındaki tahripler

Bazı kaynaklar Atatürk’ün 17 Kasım 1937’de Dêrsim’de Singeç Köprüsü’nün açılışını yaptığını yazmışsalar da bu tarihler saptırılan, tahrip edilen tarihlerdir. Atatürk’ün bölgede kaldığı tüm tarihlerde bilinerek yanlışlar yapılmıştır! Örneğin: İhsan Sabri Çağlayangil’in tanıklık ettiği idam gecesini, yani 15 Kasım’ı 16 Kasım’a bağlayan geceyi o günkü resmi gazeteler O’nun Maden‘de bir fabrika açılışını yaparken gösterirler! Seyid Rıza’nın asıldığı gece yarısı eski dışişleri bakanı İhsan Sabri Çağlayangil‘in anlatımıyla Atatürk ile Pir Seyid Rıza istasyonda bekletilen beyaz özel trende görevli olarak bizzat gece yarısına doğru onları görüştürdüklerini hem anılarında, hem de şifahi konuşmalarında söyleyerek tarihe önemli bir not düşürmüştür!.. Bu not olmasaydı, kim bilir bu tarihi olayda yalanlarla unutulup giderdi!..

15 Kasım 1937’de Malatya’dan beyaz özel treni ile güya Diyarbakır, Madene gitmek için saat 14.00’te  Malatya’dan trenle hareket ediyor. Bir saat sonra Elazığ ve Diyarbakır yol ayırımı olan Dörtyol istasyonunda beyaz treni makas değiştirerek dinlendirmeye alıyorlar. Bu arada Elazığ’daki hareketlenmeyi orada takip eden Atatürk, aldığı haberler üzerine gecenin tenha saatlerinde Dörtyol‘dan Diyarbakır‘a gitmiş gibi gösteren o dönemin resmi gazeteleri O’na hayali gezi yaptırıyorlar. Halbuki gecenin geç saatlerinde Atatürk’ün treni Elazığ istasyonunda bekliyor. Olayların gelişimini en doğru şekilde İhsan Sabri Çağlayangil görevli emniyet müdürü olarak olayları anlatıyor. Mustafa Kemal, Seyit Rıza’nın 15 Kasım’ı 16 Kasım’a bağlayan gecede idamını seyrettikten sonra sabah kahvaltısını Gölcük Gölü kenarında adamlarıyla birlikte yapıyor.

Gölcük Gölü’n ismini değiştiriyor

16 Kasım 1937 tarihinde Madene gitmiş gibi resmi gazeteler O’nun Madenden gelip Pertek’e gidiyormuş gibi göstermişler. Göl kenarında istasyonda treni boş hata alarak kahvaltısını yapıyorlar ve Pertek’e Singeç Köprüsünün açılışına katılıyor. Bölgeye geliş istikameti Ankara, Sıvas ve Malatya ve Elazığ oluyor. Malatya’da İhsan Sabri’yi görüyor. O’nu kara yoluyla, kendisi de Malatya Halk Evinde halkla toplantı yapıyor. Sonra saat 14:00’den sonra Elazığ istikametine hareket ediyor. 

Gölcük Gölü (Hazar Gölü) Gezisi Hakkında Türk Basınında Öne Çıkan haberler şöyle:

“Tarihi Bağlam: Atatürk, 12 Kasım 1937’de başlayan Doğu Anadolu gezisi kapsamında Malatya ve ardından Elazığ-Diyarbakır hattında seyahat ediyordu.” deniliyor. Bu yazılanların tümü düzmece haberler. 

Gölcük Gölü kıyısında durduğunda, gölün güzelliği karşısında çevresindekilere “Gördüğünüz memleketler içinde en güzeli hangisidir?“ diye sormuş, “İsviçre” cevabına karşılık, “Hayır, Türkiye” diyerek hayranlığını belirtmiştir.

Gölün İsmi: Gölcük Gölünü çevreleyen Hazar Baba Dağı’nın adını öğrenince, gölün adının “Hazar Gölü” diye değiştirilmesini söylemiş diktatör! O günden sonra da  gölün ismi “Hazar Gölü” olmuş!

Sabah Kahvaltısı ve İncelemeler: 15 Kasım sabahı olamaz! 16 Kasım sabahı Seyid Rıza‘yı astırdıktan sonra Gölcük Gölü kenarına trenle gidiliyor. O gün de resmi Singeç Köprüsü töreninde fotoğraflarda görüldüğü gibi katılıyor. O resimler Atatürk’ün ayakta gezerken görüntülü halinin son resimleri oluyor. Aşağıda anlatacağım gibi Atatürk’ü tekrar tren ile bölgeye geldiği gibi değil, bu sefer Elazığ, Malatya, Adana‘ya demir yoluyla götürülüyor! Bundan sonra da seyahatı hakkında yeterli bilgilere rastlanılmıyor!..

16 Kasım 1937 Dêrsim Pertek’te Singeç Köprüsü’nün açılışında.

Ali Şükrü Bey cinayeti

Diğer yanda birçok olayda Atatürk’ün dediğim dedik misali „Hep ben!“ tavırlarıyla O‘nun çok kindar olduğu söylenir!.. Meclis çalışmalarında da bu kindarlık gözükür! Kendisine rakip olan mebusları ya susturmuş, ya da bazılarını Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey gibi, 27 Mart 1923 tarihinde kendi muhafız alayı komutanı Topal Osman (Osman Ağa) tarafından boğdurtarak öldürtmüştür! Bu olay Meclisteki milletvekillerini büyük bir gürültüyle ayağa kaldırınca, öldürme emrinin kendisi tarafından verildiği ortaya çıkmasın diye Topal Osmanı da 2 Nisan 1923 gecesi, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı komutanı Albay İsmail Hakkı Tekçe komutasındaki askerler tarafından Çankaya sırtlarında „Papazınbağı“ndaki evinde kuşatılmış, çatışma sonucu yaralı ele geçirilmiş, sonrasında başı kesilerek öldürülmüştü! Meslis kararıyla asılma cezasına çarptırılan Topal Osman’ın başı olmadığından dolayı ip ayağına bağlanarak meclis önünde idamı da böylece gerçekleştirilmişti!..

Kısacası Atatürk kafasına yerleştirdiğini diktatörce yapanlardandı!

Pir Seyid Rıza ile ayni hapiste yatan ve ölüm cezasına çarptırılan, İstiklal Madalyası sahibi olduğundan cezası ömür boyu hapise çevrilen Cebrail Ağa’nın çevresine anlatımıyla, Pir Seyid Rıza gece yarısı jeeplerin farlarıyla aydınlatılan hapishane meydanında pencereden asılmayı seyrederken: “Seyid Rıza’nın daha ip boynuna geçirilmeden birkaç adım ilerleyerk „Zürrekar! Yine mi sen?!.“ dediğini anılarında sözlü olarak anlatmış!.. Bir rivayete göre tebdili kiyafet yapan Atatük, asılma sahnesini görerek daha da rahatlanmak istemiş!.. Pir Seyid Riza asılmadan önce olay yerinden koşarak ayrılan siyah elbiseler içinde bir kişinin kimliği halen tartışmalı olarak söylenile gelir!.. Cebrail Ağa’ya göre olay anında oradan kaçan kişinin Seyid Rıza’yı astıran kişi olduğu söylenir!..

Dêrsimli keskin nişancı Süleyman tarafından vuruluyor

Singeç Köprüsü’nün açılışında Atatürk’ün vurulduğu bilgisi de resmi kayıtlarda yer almayan bir söylentiden ibarettir!… Olayın gerçekliğini saptıran kaynaklarda ise açılışın Seyid Rıza’nın idamından iki gün sonra gerçekleştiğini saptırarak yazarlar!..

Yörede konuşulanlara bakıldığında Atatürk’ün bölgeye olan kini ve öfkesi, köprü açılışında yakasına yapışmış!.. Dêrsimliler, Atatürk, şayet Dêrsim’e gelirse Cebrail Ağa ve fedaileri O’nu yok etmeye daha önceleri yemin ederek, söz vermişler! Köprü açılışında Cebrail Ağa, Elazığ’da hapishanede iken O’nun dışarda kalan silahsörlerinden biri olan „Nişancı Süleyman“ tarafından vurulduğu söylentisi dilden dile halk arasında hep söylene gelir!.. Bu söylentiyi geçen yıl Afat Müdürlüğü‘nden emekli olan birinin deyişine göre, Süleyman ölmeden önce kendisiyle konuştuğunu ve olayı doğruladığını bana anlatmıştı!.. Bu olay da aynen asılma olayı gibi bir gün, gün ışığına çıkarsa hiç şaşılmasın!..

Hemen hemen her resmi açılışta, her yerde poz veren Atatürk, en son fotoğrafları bu köprü açılış görüntülerinden sonra pek de O’nun ayakta gezerken canlı fotoğrafına rastlanılmaz! Bölgeden alelacele tören ekibinin Pertek’e uğramadan nasıl hızlıca bölgeden çekildiğini, Elazığ, Malatya ve Sivas’tan geliş yönünün tersine, öldürürler korkusuyla dönüş güzergahını değiştiren ekibin bu sefer Elazığ, Malatya ve Adana’ya beyaz özel trenin yön değiştirmesi, O’nun vurulduğuna dair şüpheleri daha da artırmıştı! Adana’dan kara yoluyla Antalya’ya ve oradan da deniz yolu ile İstanbul‘a götürülüşü neredeyse uzun bir zamanı içerir! Bu süre içinde doktorların gemide yarasına müdahale ettikleri anlatılır!.. Halen bir muamma olarak arşivlerde bu olaylar gizli tutulur! Atatürk’ü ölüme götüren fazla içkiden oluşan siroz hastalığı değil, Pertek‘te karaciğerine isabet eden yağlı bir kurşunla vurulması ve İstanbul’da Hastahanede bir yıla yakın yatalak olarak yatması ve 10 Kasım 1938 tarihinde perşembe sabahı saat 09.05 geçe Dolmabahçe Sarayı’nda hayata gözlerini kapaması, sadece bir devrin de sonunu getirmemiş, Kürt katliam ve soykırımların da uzun bir zaman durdurmasını sağlamıştır.

O günden bu yana Dêrsim halkı Atatürk tarafından yapılan zulmü kanayan bir yara gibi, O’nun ölüm yıldönümünde her yıl yaptıklarıyla yad ederler!.. 16 Kasım 1937’de Dêrsim’de Singeç Köprüsü’nün açılışında Atatürk’ün vurulduğu bilgisi Türk resmi kayıtlarda yer almayan bir söylenti olsa da, Kürt kaynaklarında bu gerçek hep dillendirildi. Seyit Rıza’nın idamından bir gün sonra Atatürk’ün Abdullah Alpdoğan ile birlikte Dêrsim’deki hareket bölgesine geçtiği, köprünün açılış haberleri bu gerçeği yansıtmaktadır!..

Kürt Kaynaklarında Mustafa Kemal’e suikast olayı

Kürt önderlerin idamlarında ve katliamlarında kendisini “insanları asan diktatör” olarak göstermemek için fotoğraf çektirmeyi hiç sevmeyen Mustafa Kemal, Seyit Rıza ve 6 yoldaşını idam ettiğinin ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi Abdullah Alpdoğan ile birlikte gittiği Dêrsim’de bu Seyit Rıza olayını Singeç Köprüsünün resmi açılış töreniyle örterek rahatlamak istediği ve gösteriye ihtiyaç duyduğu gün, sanki Seyid Rıza’nın: “Senin ciğerine yağlı kurşun işlesin!“ bedduası yerine geleceğini hisseder gibi bizzat kendisi fotoğraflarının çekilmesini istemiştir. Onlar da o gün bolca fotoğrafını çekmişler. Bu onun ayakta gezerken çektirdiği son fotoğrafları olmuştur. Öte yanda bu olayda görülüyor ki, bütün diktatörlerin başvurduğu taktiğe M. Kemal da başvuruyordu: Kürt önderlerini idam ettiriyor. Ertesi gün ülkeye çok hayırlı bir iş yaptığını göstermek için ya bir köprünün açılışında ya da boş bir arazide hiç yapılmayacak bir fabrikanın temelini attığı gösterilerde bolca fotoğraflarını çektiriyor, yönetimi altındaki basına yolluyor, kamuoyunu yanlış yöne yönlendirerek “büyük önder” olduğu propagandasını yaptırıyordu.

Fotoğraflar, Seyid Rıza ve 6 yoldaşlarının idam edildiğinin ertesi günü, yani 16 Kasım 1937 günü çekilmesine ve o gün ‘Cebrail Ağa’nın silahsörü keskin nişancı Süleyman’ tarafından vurularak idam edilenlerin intikamını almasına rağmen, sanki Dêrsim’e Seyid Rıza’yı idam etmeye gelmemiş, idamdan sonra Abdullah Alpdoğan ile Dêrsim’deki askeri harekâtı teftişe çıkmamış da, bütün bu Kürtlere karşı yürüttüğü soykırım savaşını örtmek için Ankara’dan Dêrsim’e küçük bir derenin üzerinde köprü açılışına gelmiş gibi, Singeç Köprüsünün açılışında çektirdiği fotoğrafların tarihini de bir gün sonraki tarih atılarak, suikast gibi tarihi  bir olay tahrip edilerek hiç olmamış gibi gösterilmiştir. Gene Mustafa Kemal’in Seyid Rıza’nın idamını seyrettiği geceyi, o günkü resmi gazeteler O’nun Maden‘de bir fabrika açılışını yaparken gösterirler! Bu yüzden bütün Türk kaynaklarında Singeç Köprüsünün açılış tarihi 17 Kasım 1937 yazılmıştır.

Yerel ve Kürt kaynaklarında ise bu gösterişli fotoğrafların çekildiği 16 Kasım 1937 günü Mustafa Kemal’in Dersimli Süleyman’ın yağlı kurşunuyla ağır yaralandığı gün olarak geçer.

10 Mayıs 2026

Abuzer Bali Han

 -Araştırmacı Yazar-

Kaynak: rûpela nû

1.Seyid Rıza ile Atatürk’ün üçüncü son buluşması, tarihi buluşma olayının devletin resmi yazışması ile şöyle: Milli Amele Hizmetleri, MAH’ın istihbarat raporu!

[2]. Dêrsim’de iki halk kahramanı; Seyid Rıza- Cebrail Ağa, Rûpela nû, – Abuzer     Bali Han

3. ( Bugünkü Milli İstihbarat Teşkilatı) Başkanlığına / Ankara. (Adı geçen bu teşkilat Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın emriyle, devletin emniyet ve müdafaası için gizli olarak kurulan yapı! Milli Emniyet Hizmeti Riyâseti (MAH), 1926-1965 yılları arasında faaliyet gösteren ve bugünkü Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) temelini oluşturan, Başbakanlığa bağlı kurulan Türk istihbarat teşkilatıdır. MAH raporları, cumhuriyetin erken dönemlerine ait stratejik istihbarat belgelerini içerir ve günümüzde Devlet Arşivleri Başkanlığıbünyesinde saklıdır!..) Bu belgeyi ilk kez Yeni Şafak Gazetesi’nde İbrahim Karagül yayınladı! bak. İbrahim Karagül bütün yazı arşivleri, Yeni Şafak…

4. Azad Roni, Berlin Dêrsim 1937-38 Konferansı ve Kürt Soykırımları, Mezopotamya Yayınları, Neuss 2017, s. 453 (Türkiye Milli İstihbarat Teşkilatı’n gizli raporu)

5. Seyit Kekil, Hîris Heşt ve Munzur Kan Akarken, Weşanên Înstîtuta Kurdi, Köln 1998, s.235-236. Seyit Kekil, bu kitabında Mustafa Kemal’in Dêrsim’de Cebrail Ağa’nın adamları tarafından nasıl vurulduğunu, Türkiye’nin bu olayı nasıl gizlemeye çalıştığını,  kötü şartlarda olan İstanbul’daki hastahanede tedavi edildiğini, gün be gün durumunun kötüye gittiğini, dış basının haberi olmasın diye Avrupa ülkelerindeki iyi hastanelere götürülmediğini yazıyor.

6. Dêrsim’de iki halk kahramanı; Seyid Rıza- Cebrail Ağa, Rûpela nû, – Abuzer     Bali Han

7. Suat Akgül, Van Özalp Olaylarının İç Yüzü, s.113

8. Dêrsim Önderi Pir Seyid Rıza Ölümsüzdür, Rûpela nû, 15.11. 2023. A. Bali

9. Seyid Rıza ile Atatürk’ün üçüncü son buluşması (4) – Rûpela nû, Abuzer

10. Kürt kaynakları

Mustafa Kemal’in 16 Kasım 1937 günü Dêrsim’de çekilen son resimleri:

M. Kemal ve Sabiha Gökçen Dêrsim Pertek’te Singeç Köprüsü’nün açılışında 16.11.1937

M. Kemal ve Sabiha Gökçen Dêrsim Pertek’te Singeç Köprüsü’nün açılışında 16.11.1937

M. Kemal  Dêrsim Pertek’te Singeç Köprüsü’nün açılışında 16.11.1937

M. Kemal Dêrsim Pertek’te Singeç Köprüsü’nün açılışında 16.11.1937

Dêrsim Pertek’teki Singeç Köprüsü

 
M. Kemal Dêrsim’de Pertekli öğrencilerle 16.11.1937

 

M. Kemal Dersim’de Pertekli öğrencilerle 16.11.1937
 
 
M. Kemal Dersim’de Pertekli öğrencilerle 16.11.1937
deniz_hüseyin_yusuf_
deniz_hüseyin_yusuf_

Ruhları Şad Olsun!..

✍ Abuzer Bali Han Yazdı:

Deniz Gezmiş ve arkadaşları Hüseyin İnan, Yusuf Aslan 6 Mayıs 1972’de asıldıkları gün, “Yaşasın Türk ve Kürt halkın bağımsızlık mücadelesi!” diye tarihe not düşürdüler! Mücadeleleri günümüze ışık tutarak halen gençlik içinde yaşamaktalar! Ruhları şad olsun…

Deniz Gezmiş’i en son 1970 yılının Siyasal Bilgiler Fakültesi işgalinde anfide bir sıra üzerinde uzanıp yatarken sayıklandığına tanık olmuştum. Çünkü bir gün önce İstanbul’da bir çatışmada yaralandığını işitmiştim. Ertesi günü yaralı olarak Ankara’ya gelmesi çok zordu. Sonradan öğrendiğimde o işgalde bulunmak istediği ve söz verdiği için yaralı olarak İstanbul’dan Ankaraya getirilmişti!..

Yıllar sonra O’nun için şu satırları kaleme almıştım!..

6 Mayıs‘ta Deniz Bir Devdi!..

Bugün günlerden altı mayıs,

Denizin eyleme erdiği gün!..

Bugün… Güneş, doğa, her yan suskun!..

Denizler o günden beri kendine vurgun!..

Andıkça canlanan o gizemli sevdalı sancı,

Yüreklerimizde olur tarifsiz bir buruk acı!..

Ha

        Gayret!

                 Dostlar!

                        Ha gayret!

Deniz halen özlemine hasret!

Her gün bir isyanda olmayı özler,

O’nun sert bakışları devrimi gözler.

Andıkça kendisini yaşar, coşarım,

Aklım almaz O’nu asanlara şaşarım!..

Cellatların ölmediklerine bakar kalırım!..

Deniz neydi?

Deniz kimdi?

Deniz bizdik,

Öldük dirildik!..

Deniz’i ben gördüm,

O bir kocaman Devdi!

Orda bir tek başına

Bir orduyu yendi!..

Kuşağımda Olan Deniz Gezm İçin Birkaç Söz!..

İstanbul’da Haydarpaşa Lisesinde okudu. 1965’te Türkiye İşçi Partisine üye oldu. 7 Kasım 1966’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. İlk defa 15 Ağustos – 31 Ağustos 1966 tarihleri arasında Ankara’dan İstanbul’a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik işçilerinin Taksim Anıtı’na çelenk koymaları sırasında işçilerin desteklenip TÜRK-İŞ yöneticilerinin protesto edildiği gösteri sırasında gözaltına alındı. 1968’de 6. Filo protestolarına katıldı. Aynı yıl İstanbul Üniversitesinin işgaline liderlik etti. 1 Kasım 1968’de TMGT (Türkiye Millî Gençlik Teşkilatı), AÜTB, ODTÜÖB ve DÖB’ün başlattığı “Samsun’dan Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü”nü düzenledi. Ardından 28 Kasım 1968’de ABD Büyükelçisi Kommer’in gelişi sırasında Yeşilköy Havaalanı’nda düzenlenen protesto gösterileri nedeniyle tutuklandı ve 17 Aralık 1968’de serbest bırakıldı.

1969’da Filistin’de bulunan Filistin Demokratik Halk Kurtuluş Cephesinin gerilla kampına silahlı eğitim almak ve FDHKC üyeleri ile aynı safta savaşmak için gitti. 20 Aralık 1969’da yakalandı, 18 Eylül 1970’e kadar tutuklu kaldı. Deniz Gezmiş’i 1970’li yıllarının sonlarında en son olarak yaralı haliyle Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin işgal eyleminde bir sıra üstünde uzanmış haliyle ön büyük anfide görmüştüm. Çatışmalar ve işgal devam ederken o günleri ve Deniz Gezmiş’i yukardaki dizelerle tarihe bir not düşürmesini yapmıştım. O ve arkadaşları halen gençliğe ışık tutarak aramızda yaşamaktalar!..

Deniz Gezmiş ve arkadaşları Hüseyin İnan, Yusuf Aslan 6 Mayıs 1972’de asıldıkları gün, “Yaşasın Türk ve Kürt halkın Kardeşliği!” diye tarihe not düşürdüler!

Mücadeleleri günümüze ışık tutarak halen gençlik içinde yaşamaktalar!

Ruhları şad olsun…

6 Mayıs 2026

Abuzer Bali Han

(68’inci kuşaktan Biri)

1_e_gulane_2
1_e_gulane_2

Sala 2026 an li cîhan 1ê Gulanê Cejna Karkeran bila pîroz be li her deran!..

✍ Abûzer Balî Xan nivîsand:

Îro Yekê Gulan li cîhan! Ew roj roja karkeran e! Li hemî kolanên cîhanê dengê karkiran li kolanan bilind dibe heya qatê erşan! Belê, 1ê Gulanê li seranserê cîhanê   wekî cejneka pîroz, ew di nav Karkerên Kurdistanê de jî hêdî hêdî dengê xwe bilind dike! Gelê Kurdistan di nav çar dewletan de dabeş bûye! Neyaran her yek perçe bi xwe re birine! Ew roja ji bo karker û zahmetkeşên Kurdistanê di nav xweda û bi yekitî, têkoşîn û piştgiriya navneteweyên cîhanê bi hevre tê pîrozkirin.

Ev roj ji bo hemî karkerên cîhanê xwediyê wateyeke dîrokî ye!  Dîroka wê rojê pir kevn e! Cara yekem li cîhanê ew di sala 1856 an de li bajarê Melbourne yê Avustralyayê ji bo karkirina rojê de û kêmkirina saetên kar, karkerên çêkirina avahiyan xwepêşandanek pêk anîn!.. Karkiran wê demê ne wek îro heyşt saed, heya 15 û 16 saetan kar dikirine!.. Karkir bi yek dengi ew neheqiya pirotesto kirin!.. 1 ê Gulanê, ew roj bûye sembola têkoşîna karkerên cîhanê!.

Di sala 1886 an de bi sedhezaran Karker li Amerîka di 1 ê Gulanê de bi sedhezaran karker li seranserê Amerîkayê greva ji bo rojê 8 saed karkiririnê berxwe dane û kar berdayîne!.. Dîsa di ew rojê de di sala 1886 an de li Chicagoyê di navbeynê Karker û polîsan de pevçûn pêk tê! Bûyer bi bombeyek avêtinê û paşê jî agirberdayîna polîsan ya ser karkiran bi gule reşandinê her berdewam dike!.. Di vê pêvçûnê de geleek karker û polîs jiyana xwe ji dest didin!..

Pîroziya Roja Yekê Gulanê cara yekem di sala 1889 an de ji aliyê Enternasyonala Duyemîn (komeke navneteweyî ya partiyên sosyalîst û sendîkayan) ve li Parîsê hate ragihandin (îlan kirin). Çi mixabin ew roja karkeran li Kurdistan ji aliyê dagirkeran va her dem têye xedexe (yasaq) kirin! Li Tirkiyê di sala 1925 an de, bi zagonekê pîrozbahiya 1 ê Gulanê hate qedexe kirin. 1 ê Gulanê Roja Karkerên Cîhanê weke roja „Cejna Bahar û Kulîlkan“ hate ragihandin!.. 

1 ê Gulan sala 1977 an li Stenbolê, li Kêda Taksîmê sendîkata Karkirên Tirkiyê ya bi navê DİSK dixwestin 1 ê Gulanê pîroz bikin!  Dema karker li Taksîmê hev civîyan polisan li ser karkeran qurşun reşandin! Di vê bûyerê de 34 karkir hatin kuştin û bi sedan jî karker birîndar bûn!.. 350 karker bêtir jî hatî bûn binçav kirin!..

Dîroka karkirên Kurdistan hinek jî bi ya karkerên gelên serdest va hatiyê girêdayîn! Dema Gelê Kurd ne azad be, azadiya karkerên Kurdistanê jî ne hêsan e! Lê belê karkirên Kurdistan bi karkirên gelê serdest va tev di 1 ê Gulanan de dest didin hev! Bi tev dimeşin û bi tev diqîrin!.. Bijî Yekê Gulan! Bijî tevgera gelê Kurdistan!..

Ma Hên Ne Dereng E ?!..

Gotin hene ewna ji hev cuda ne,

Azadî xweş e, ew wek mercan e.

Bêje heye, jê re pir ne hewce ye,

Dema mirov bibiyze wek zêr e,

Gotina sivik erzan e, wek per e!

Ew ber ba dikeve, berjor difire.

Lê rastbêjî gotinên puç dikujî!..

Rûspiyên berê bê wate negotine:

”Xwar rûne, lê herdem rast bêje!“

Ew meteloka Kurdan usa dibêje.

Welatparêz ji hevra wek bira ne,

Her gotin di ciyê xwe de giran e!

Heke mirov bêje berhewa biçe,

Bêdengî xweştir e, ew vala neçe!

Emrê legleg her çiqas jî dirêj be

Ew bi leqleqê vala derbas dibe!..

Mirov ne usa ne, ew bi armanc in,

Lê çi mixabin îro bes tenê li dinê

Yên bindest mayîn Kurmanc in!..

Hey birêzan serokên hêzên Kurdan!

Dengê yekîtiya we behs nabê bi salan.

Hun hên rêya çi dipên, çima nabin yek?

Hun nizanin ku Kurd dimirin tek û tek?!.

Her roj balafirên şer bomban davêjin,

Çiya û deştên welatê me xwîn digîrin!

Dor xwe binêrin her cihî şehîdek heye,

Bi deh hezaran jimara wan zêdetir bûye.

Îro xwîn digîre welatê me Kurdistan,

Bêdengiyê de lê seyr dike ew cîhan!

Serokno! Hevkariya we deng jê naye?!.

Ma ew meydana siyeseta qirêj usa ye?

Di wir de,

          mirov nizanê ku

                           kî peyayê kê ye?..

Di nîştîmanperweriyê de dubendî nîn e,

Heke hun îro pêda refên xwe nekin yek

Di nav we de neyartî hebe dawî li we tîne!

Netewa Kurd hişyar bûye, serok li ku ne?

Gelo ma hun ji xwe re hesabê çi dikine?..

Neyar ji xwe neyar in, ew wek gurê har in!

Serokên me Kurdan jî, ji hevdu re serbar in

Gelo çima li paş deriyên reş û tarî dipeyîvin?

Werin pêşberî gelê xwe danîşin û biaxivin

Bila baş bê zanîn, ku kî qenc e û kî xayîn!..

Bi hevdu re xayîn gotin ne gotinek rast e!

Bi peyvên şaş hevdu gilî kirin ne dirust e!

Saziyên netewa Kurd xwe re nabin neyar ,

Werin destan bidin hev, bibin dost û yar…

Bi gelenperî, ne bi serê xwe tenê tek û tek!

Yên ji nav yekîtiye birevin, diçin, bibin sek!..

Têkoşerê nemir Osman Sebrî gotî bû:

”Pêyayê xelkê, nabe pêyayê gelê xwe!“

Gelo hêdî bê zanîn kî pêyayê kê ye?

Çima?

Ji bo çî heya îro?!.

Hebûna Kurdan ji xelkê re ye?..

Werin dest bidin hev mil bi mil vî karî

Bi hevra bibin ser, dest berdin ji neyarî!

Dema welatparêz ji hevra wek neyar bin,

Di navbeynê de her dem sîxurên dijmin

Yê li ser hespên wan kuheylan siyar bin!..

Wê demê gelo kî yê kê çawa baş binase?

Mirov nizane çi şaş e, çi bingeha esas e?!.

Ma ne bes e? Pir sal in ku mij û duman e!

Di nav mij û dumanê de kêf kêfa guran e.

Dem borî, îro cîhan tev de hate guhartin,

Azadiyê xemla xwe girêdaye wê binêrin.

Her netew bi hevkariya serokên xwe heye,

Dema serok jî dijî hev bin mana xwe çiye?

Hemî bi hevra carek mil bidin hev bihêjin,

Yên pîs û qirêj xayînan ji nav xwe bavêjin!..

Bila Kurd jî yek bin, hevra bijîn wek biran,

Aza û bextewar bin li ser axa bav û kalan!..  

1 ê Gulan 2008

Abuzer Balî Han

abuzer_bali_Han_çiçekler_
abuzer_bali_Han_çiçekler_

Xençera Kurd Û Kurdistanê

Di Hin Ciyan De Di Dest Neyaran De Har E

Di Pişta Kurdan De Disa Xwar E!

✍ Abûzer Balî Xan nivîsand:

Dîrokê Kurd û Kurdistanê de “Xençera Kurd” hem di aliyê xirabiyê de, hem jî ji aliyê mêrxasî û cameriyê de roleka mezin dileyhîze! Di dîroka Kurdan ya kevnar da mînakên mêrxasiyê û nemêrdiyê gelek in! Lê ez dixwazim çend mînakan ji sedsalên dawî de derbaz bûyîn, pêşwazî xwendeyan bikim!

Dema Împaratoriya Osmaniyan di şerê cihanê yekamîn de dixilê, têkdiçe û li ciyê wê pir dewletên nû ava dibin! Kurd jî dixwazin li ser erda bav û kalen xwe dewleta xwe ava bikin. Lê demek wûsa de pir Kurd hebûn ku li aliyê neyarên Kurdan de ciyê xwe digirtin! Ji wan re Kurdên welatparêz digotin:“Xençerên Xayîn!” yên li gel neyaran!.. Xençera Kurd ya xayîn wek bi navê navnetewî “Cembiya tê zanîn” jî di ew salên borî de û yên em tê de dijîn, wek “cerdewanên li gel neyarên Kurdan” kar dikin re jî ew xençera xayîn tê ye bi navkirin!.. “Xençera Kurd Ya Xayîn” bi sedan sale ku di çanda Kurdî de têye bi nav kirin!.. Ew xençer an jî Şûr bi gelemperî di şerên nêzîk de bi karanîna xwe têne nasîn!.. Ji ber vê jî ew werekiyê û cesarete jî temsil dikin!..

Li cîhanê du welat hene ku bi xençerên xwe têne nasîn. Ji wana ya yekem Kurdistan e! Welatê duwem jî Yemen e! Di sedsala dawî de du Kurdên werek û lêheng hene ku ewna bi xençerên xwe jî têne nasîn. Yê yekem Qiralê Kurdistan Şêx Mehmud Berzencî û kesê duwem jî lêhengê nemir ku ew Şahê Ciyayên Kurdistanê bû! Li cîhanê bi navê General Mela Mustafa Barzanî dihat nasîn! Her dû mêrxwas û lehengên Kurd di jiyana xwe de bi xençerên xwe ve, tev jiyane!..

Serokê Neteweya Kurdistan yê Nemir Barzanî, di hemu jiyana xwe de xençera xwe li gel xwe parastiye!.. Heya li gel nivîna balgiyê xwe de jî, wî xençera xwe di bin balîfê de li gel xwe dihîştiye!..

Ya herî neyaran dide tirsandin:”Neyarên Kurdan, Kurdan wek xençerek di sînga xwe de dibinin!” e. Lê hin Kurdên nemerd pir caran li gel neyaran, li diji gele xwe di nav karen qirêj de ciyê xwe diririn û dibin sîxurê (casus) neyaran! Xençerên Kurdan wûsa qirêj û bi jengarî (bi pas) di dema me de neyar wana li dijî Kurdan wek mînakên qirêj bi kar tînin!..

Ji ber wê ye ku min bi navê “Xençera Kurd” ya jengarî girtî ku neyar wana li dijî Kurdan, di pişta Kurdan de dixwaze bi kar bîne û ya bi kar tîne, di ew salên derbaz bûyî de (Tebax/1998) wek rojên îro dubare dibin, min ew li jêr bi navê „Xençera Kurdnivisiye û  aniye ziman!..

   Avrîl, 2026

Abuzer Bali Han

XENÇERA KURD

Gelî dinya-alêm

Hêdî me bibîzin!..

Bibîzin hewara me,

Hewara me Kurdan!

Ji her çar aliyan,

Ji her çar aliyan

Dora me girtin

Hemî neyaran!

Kemend lêxistin zendan,

Hîştin di nav qedera zelûl,

Û xiyeneta kemînên qehpe,

Di nav hev du de mil bi mil

Ji neyaran re bûye lihîstin

„Xençera Kurd ya xayîn“

Har e,

Bi zindî, zindî di singê de

Xar e!..

Hey xençera Kurd,

Xençera Kurd!

Ya tu bi xwe dike,

Ji bêtarê bêtartir e!..

Kula te ya bi nêm

Ya gemar bi xwîn

Hêdî derman nagire!

Ew qet tucar îfla nabe!

Ew derdekî wek bar e,

Hem bi şan û şeref e,

Belam:

Di pişta xwe de

Ew hatiye xar e!..

Bi şerê brakujî,

Bi şerê brakujî…

Ew e, ku ji vî û wî re bûye hacet,

Ji kê re bêjim, kê re pêşanîdim!

Ew derdê te, dîsa derdê min e,

Berjêr tûfkim rîş, berjor simbêl…

Ez dibêjim hêdî bes e!

Ya hero ye, an jî mero!

Ya bi hevra em hene,

An jî bi hevra tune ne!

Em hebin bi hevra ne.

Em carek mil bidin hev

Tev de hemî çiyan bihêjin!

Em hem netew in, hem gel,

Ji wan hezdikin, perwer in,

Refên xwe de em camêr in!

Ha xîret, ha xîret û bi bawer

Di nav de hawar kir Serwer!

Go: Gelî Kurdên tên çawisandin!

Bibin yek, hemî bi hevra azadbin!

Belam

Xiyanet!

Xiyanet di pêsîrê de maye,

Ew geh li pêş û geh li paş e!..

Hey gelê Kurd,

Hêdî derkev holê,

Ma tu li ku maye?

Yên bran bi baran didin kuştin,

Ewna ji zewqê harin û dipeqin!

Ey welatê ezîz, derdê te bipirsim,

Tu yê bibe Bîngol, xayîn û Şîn…

Qeder nîn e! Kurd, Kurdan bikujin!

Yên xayîn, ew in berdevkê dijmin!

Di nav van mercan de ma mirov dijît?..

Bes tu tenê heye di navbeynê neyînê de,

Ji alikî dîn di navbeynê mirin û jiyînê de,

Tu li ser pişta kêrê, di rewşa zîndî bûnê de

Tu berxwe dide, tu yê hîn berxwe bide!

Roja ronî nêzîk dibe di berbanga sibê de!

Ez çi bêjim jî, ji te re ewqas jî hindik e.

Caşên bêbext û xayîn, ewen xwefiroş!

Li pêş çavên dinê ewna xwe nizm dikin,

Bi wan re çi bêjim, neyarên eslê xwe ne!

Bîhna min teng dibe, hinavên min disotin,

Ey sebra dilan, jiyana giran tere soz didim.

Heke dijmin bimîne, emê tola te bistînin!..

Bi îznê Xwedê hemî rojên teng ortê radibin!..

Belam,

Şerê bran de

Brîn pir kûr e,

Fitîl qet nagire!

Navê ew derdê Kurd,

Derdê giran û bê çare:

Xençera Kurd, Xençer e!..

Ey xençera Kurd,

Ey xençera Kurd!

Ma tu yê bi xayîn

Heya kîngê bimîn

Di pişta brayan de!..

Ji xiyanetê re hezar car lanet be,

Bila bindest  mayîn li dinê rabe!

Ji mirov re dad û azadbûn hebet,

Rewa ye bindestî heya qiyamet?!.

Abuzer Balî Han

    (Mamoste)

zeki_adsiz_.1
zeki_adsiz_.1

Zeki Adsız’ı Bir Kez Daha Rahmetle Anarken!..

(10.01.1948-Çewlîk-Bîngol-17.04.1990 Köln)

✍ Abuzer Balî Han Yazdı:

Devrimci ve mücadeleyi kendine rehber eden Zeki Adsız’ı 1970’li yılarda Türkiye’de, özellikle de Diyarbakır ve çevre illerinde DİSK’in 10. Bölge, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonunun bünyesinde aktif sendikal faaliyetleri yürütürken, Kürt halkının özgürlük mücadelesinde de yer alan bir devrimci sendikacı olarak adını işittim!.. Sendikacılık sahasında DİSK 10. Bölge Temsilciliğinde 6 Mayıs 1979 tarihinde yapılan seçimlerde Diyarbakır, Urfa, Mardin, Bingöl, Elazığ, Muş, Malatya, Siirt, Bitlis, Van, Adıyaman, Tunceli ve Hakkari illerini kapsayan DİSK 10. Bölge temsilciliğine seçilir.

Adı geçen dönemde de ben de TÖB-DER bölge fonksiyonerlerinden biri olarak çalışıyordum. Kişi olarak ilk kez adını eylemlerdeki çalışma ve gözü pekliği ile adını işittim! Sonraları aktif olarak ilegal siyasi faaliyetleri çerçevesinde Irak, İran ve Türkiye sınır üçgeninde mücadele verdi! Siyasi olarak TKSP saflarında çalışırken O, da bir çok yoldaşı gibi bu partiden atıldı! Sonra TSK adıyla oluşan yeni bir partide yer aldı!

1971 yılındaki Bingöl depremi sonrası Kuzey Kürdistan’da silahlı mücadeleyi başlatmak amacıyla kurulan bir ekibin içerisinde yer alarak, sınır bölgesinde silahlı faaliyetlerde bulundu. Eski yoldaşı ve Ağrı Belediye Reisi Urfan Alparslan ve diğer arkadaşlarıyla birlikte Türkiye, Irak ve İran sınır üçgeninde eğitim ve hazırlık çalışmaları yürüttü. O dönemde Irak faşist Baas Partisi ve lideri Saddam Hüseyin’in Irak ordusunun kimyevi silahlarla saldırması üzerine bölgedeki Güneyli Kürtlerin de  Türkiye’ye yönelmesiyle, O da ekibiyle birlikte tekrar Türkiye Kürdistanı’na geçiş yapar!

Genel-İş Sendikası Diyarbakır Şube Başkanlığı ve DİSK 10. Bölge Temsilciliği görevlerini başarıyla yürüten bir devrimci sendikacıydı! 1979 yılında, özellikle sıkıyönetim döneminde Doğu Anadolu bölgesindeki yoğun baskılar sırasında sendikal faaliyetleri nedeniyle tutuklandı! Bu dönemde büyük işkenceler gördü!

12 Eylül 1980 darbesinden sonra yurt dışına çıkmak zorunda kalır! Bu sürgün döneminde de aktif çalışır! Bir dönem Batı Berlin’de kaldı. İşkenceler sonucu bazı kemik ve kaburgaları kırık olduğundan büyük acılar çekiyordu! Kendisine acıyor, fakat yapacağımız bir şey de yoktu! O öğrenci yurdunda yurtsever Kürt öğrencilerince korunuyordu! Yumuşak yatakta yatamıyor, kemikleri vücuduna battığı için sert bir yerde, ya da beton üstünde yatarak rahat ediyordu! Bu dönem O’nun Özgürlük Yolu’ndan atıldığı zamana da denk gelir. Sadece kendisi değil, Urfan Alparslan da partiden atıldı! Bu dönemde ben merkeze kayıtsız, şartsız bağlı biriydim! Parti başkanına sonsuz güven ve itimadım vardı. Her söyleyeni de itiraz etmeden yapan biriydim!

Zeki Adsız, Berlin‘de misafir kaldığı dönemde acılarını yakında gördüğüm için hem üzülüyor, hem de parti merkezinden gelen direktiflerle, derneğin konferans salonunda yapmak istediği konferansa yer vermeyin deniliyordu! Ben bu yersiz direktifi yerine getirdiğim için hep kendimi suçlu saydım. Aslında bu dönemde dernek ile birlikte Zeki Adsız’dan yana tavır alacağımıza, yanlışın peşine düştük!.. Rahmetli Rıza Baran’ı ve 23 arkadaşını dernekten ihraç ettiklerinde Bekir Saydam ile birlikte genel kurulda divandaydık. Bir pravakasyonun yapıldığını söylediğimde Saydam’ın yıllardan beri birlikte çalıştığı Rıza Baran’a genel kurul yapıldıktan sonra atılacaklarını hiç düşünmemiştik! 20 yıl önce dernek başkanlığını yapan Dersimli bir doktor, yapılan genel kurulu sabote ederek birçok üyenin dernekten ayrılmasına ve ilk kez Kürdistan İşçi Partisi, dernekten ayrılan üyelerden „Mezopotamya İşçi Derneği“ni kurdular! Yani ilk kez işçi partisi Berlin’de ilk işçi derneğini kurmuş oldu! 1982 yılından sonra yurt dışına çıkan Özgürlük Yolu kadroları 20 yıl önce örgüte ihanet edenleri geri derneğe getirerek Özgürlük Yolu’nun Avrupa’daki en büyük örgütlerinden birisini de  böylece kapatmış oldular! Bunu yapanlar da parti merkezinin adamlarıydı! Başkanın da haberi olduğundan emindim! Sanıyorum Berlin‘deki bu büyük örgütü sonradan getirilenler tekrar Komkar Merkezini de mahkemeye vererek ayrıştılar!.. Mahkeme uzun sürdü. Sonunda Komkar Merkezi haklı bulundu. Fakat Komkar’ın dernek binasi kendi malları olduğundan halen diğerlerinin işgalinde dir. Bu konuda fazla da bilgim yok! Galiba başkan ile birlikte yönetimin çoğu HAK-PAR’a geçtiler! HAK PAR başkanı Düzgün Kaplan çalışkan ve yurtsever biridir! O dönemde çoğu arkadaşlarımızı şikayet edenler malum olmasa da tahmin ediliyordu!  Beni parti ve örgütten atan olmadı! Zira Türkiye’de anti faşist mücadeleden geliyordum! Benden istifa dilekçesini istiyen parti sözcüsüne:“Devrimcilerin istifası olmaz diye de red ettim! Ben kendilerine „hırsız ve üçkağıtçılarla çalışmam mümkün değil!“ diyerek kendilerini de red ettim. Yazık oldu tüm çalışmalarımıza!.. Berlin‘de bizim zamanımızda Dünya İşçi Konferansı, Batı Berlin Sosyalist Partisi (SEW) önderliğinde yapıldığında, Berlin Kürdistan İşçi Derneği temsilcisi tüm dünya işçileri adına konuşma yaparak TKP ve TUDEH partilerini protestosuna uğramıştı!

Ayrıca yurtdışında 20 yıl vatandaşlıktan atılarak, pasaportsuz ve kimliksiz kalmam da işin cabası oldu!.. Derneğin Konferans salonunu hafta sonu düğün ve eğlencelere de veriyorduk! Türkiye’den sonradan gelenler bir yabancı dil bile öğrenmeden Türkiye’ye geri dönerken devlet törenleriyle karşılandıkları haberi galiba anti propaganday mıydı?

Günün birinde bir yurtsever araştırıcı çıkar da ak ile karayı birbirinden ayırır ve ayrıntılı olarak konuyu inceden inceye araştırır! Özgürlük yolundan atılanların ad ve yaptıklarını değerlendirdiğimizde çoğunun halen yurtsever olduklarını görüyoruz! O dönemdeki yöneticilerin ağırlığı, kişisel sürtüşmeler, büyük kadroların harcanmasına yol açtı! Ben bu konuda değerlendirme yapmayacağım! Partiden ve örgütten dışlanıp atılanlara zamanında sesiz kaldığım için, ben de bu konuda kendimi sorumlu tutuyorum!

Zeki Adsız’ı yakından tanıyanların birleştikleri nokta O’nun: „Kararlı, korkusuz, direngen, cesur, gözü pek ve güven veren!..“ bir devrimci olarak tanımlar!.. Ben de ayni kanıdayım!

Bazı partililerin „Zeki Adsız’ı ve Urfan Alparslan’ı neden partiden attınız?!“ sorusuna parti yetkililerin verdikleri yanıtta: “Çok yorulmuşlardı! Silahlı mücadeleden yanaydılar!..“ gibi yanıtlarla olaylar geçiştiriliyordu! Zeki Adsız, acı ve imkansızlıklar içinde önceleri Berlin’de öğrenci yurdundaki yurtseverlerin yanında kalıyordu! Kendisini arıyor ve parti ile olan tartışmalarına girmiyorduk. Sonraları Köln şehrinde acılar çekerek 17.4.1990 tarihinde aramızdan ayrıldı. O’nun yoldaşı olan Urfan Alparslan da Kürdistan’ın Cudi Dağı’nda iki gün çarpışarak yoldaşlarıyla birlikte Eylül 1988’de başlayan çatışmaların ardından, 3 Ekim 1988 tarihinde Uludere (Qilaban) Torisan-Cudi Dağlık bölgesinde askerlerle gerçekleşen çarpışmalarda şehit düşerek hayatını kaybeder!

Yıllar sonra da olsa Berlin’de partinin Zeki Adsız’a yaptıklarına sesiz kaldığım için çok üzgünüm! O’nun yaptığı büyük hizmetler karşısında eğilir, kendisine ve ölen arkadaşlarına rahmet dilerken, yaptığı büyük hizmetler dolaysıyla O’nu ve yoldaşlarını saygıyla anıyorum!..

Nisan 2026

 Abuzer Bali Han

Kaynak:

  1. Rıza Baran’ın ölümünün dördüncü yılında o’nu Berlin’li Kürtler bir kez daha anacak!.. ve Zeki Adsız yoldaşın anıları dile getirilecek! Konuşmacı A. Bali Han  (Eğitimci-yazar), (K24-2019/10/02)
  2. Malpera Netewe, Zeki Adsız’ı anarken.
  3. Diğer değişik kaynaklardaki notlar!
azadroni_image
azadroni_image

Abuzer Balî Han Yazdı:

Kürtlerin Tarihsel Engelleri 

Çoğu Kez Yine Kendileriydi!..

Rûpela nû yazarlarından değerli yazar ve düşünür son yazısında diyor ki: “Kürtler bu savaşta özne olamadı; karar alma süreçlerine dahil edilmeden bedel ödeyen bir nesneye dönüştü! Ne müttefik sayıldılar, ne de tarafsız kabul edildiler! Bu gri alan, Kürtlerin güvenliğini daha da kırılgan hale getirdi!“ diyor!.. Nereden bakarsak bakalım, doğrudur bu anlatım… Hani bir söz vardır denilir ki: “İlgi çok olunca zaman zaman devletler yer ve coğrafya kapmak için aralarında tepişirler!“ Bir ata sözünde de denilir ki:

“Atlar tepişirken, arada eşekler ezilir!..” Kürtlerin de buna yakın bir anlam taşıyan atasözünde: “Kurmê darê ne ji darê be zewala darê nayê!“ bi gotinek dîn: “Kurmê darê ne ji darê be, dar narize!“ Bir çok anlamda kullanılan bu atasözleri anlam olarak: „Kürdün Kürtten başka düşmanı yok!..“ Kürtler arasındaki iç çatışmaların veya çıkar kavgalarının tümü de Kürtlerin kendi kendilerine verdikleri zarardan başka bir şey değildir! Fazla uzağa gitmeye gerek yok! Daha geçen ay Rojava’da yıllarca süren mücadeleler sonucu alınan tüm kazanımlar, yine düşman aklıyla ve Kürtlerin de eliyle yok edildiler!.. Günümüzde Kürtlerin ümit bağladıkları Güneydeki Federe Kürt Devleti’nin bugünkü hali ise tüm Kürtlerin hayallerini yıkmakta ve birlikte bir hükümeti bile oluşturamamaktalar!.. 

Saddam Faşistinin ortadan kaldırılmasında sonra yapılan anayasada Irak Cumhuriyeti’nin reisicumhuru Kürt, Başbakanı da Araplardan seçileceği anayasal madde olarak kanunlaşmıştır! Buraya kadar iyi! İyi olmayan ne? İyi olmayan Federe Kürt Devleti’nin Başbakanı Birêz Mesud Barzani’nin oğlu Mesrur Barzani, Federe Devletin Reisicumhuru rahmetli peşmerge komutanı savaşkan peşmerge İdris Barzani’nin oğlu Nerçirvan Barzani’dir. Irak anayasası gereği bırakın da Irak reisicumhuru da Yekiti Niştimani Kurdistan (PUK) partisinden seçilsin!  Arapların çoğunluğunun oylarıyla da yeni reisicumhurluğa YNK‘dan 11 Nisan 2026 tarihinde  yapılan oylama sonucunda, Nizar Amedi (Nizar Muhammed Said Amidi), Irak’ın yeni Cumhurbaşkanı olarak seçilerek göreve başladı! Diyeceksiniz ki buraya kadar normal! Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) buna itiraz ediyor! Neden bizim aday olan Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin’i aday göstermediniz?..

Allah aşkına yıllardır politika içinde olanlar böyle yaparlar mı? Bindikleri dalı kesiyorlar! Farkında bile değiller! Kuzey Kürdistana gelince sanki diyeceklerim bitmiş gibi! Kervan ne kadar büyük olursa olsun, eninde sonunda bir  … kuyruğuna bağlanırsa, ondan at veya diğer kervan hayvanlarının yürüyüşünü beklemek hayal olur! Elli yıldır bunca yurtsever ve politikacılar olarak ne yaptık?!.  Bunu önce kendimize bir soralım! Sonra da davayı bir kişiye bağlayalım!.. 

Günümüzde güncel olan ABD’nin Trump politikasına gelince, Trump için Kürtleri ezerek görmemek ve kendilerine yük gibi göstermek onların tarihi kaypaklığından kaynaklanmaktadır! Amerikalılar şimdiye kadar bunu birkaç defa Kürtlere uygulamışlar! Bunun karşılığında da büyük lokmalar alarak yemişler! Trump için Rojava nedir ki?!.  Kocaman Suriye toprakları dururken neden bir küçük Kürt bölgesi ile uğraşsın?..

Tüm bunlara rağmen günümüzde Kürdistan’da demokratik ve ulusal çözümün anahtarı egemen devletlerin elinde değildir! Onlar Kürtleri her zaman aldatarak hayal kırıklığına uğratabilirler!  Çözüm anahtarı bizzat yine Kürtlerin kendi ellerindedir! Kürtlerin birliği zaferin de işaretidir! Kürtlerin tarihsel akışlarında hep bir dengesizlik var! Kürt yönetimlerini yıkan yine rekabetten doğan çelişkilerle Kürtlerin yukarda örnek verdiğim gibi tarihi fırsatları değerlendirmemesinden kaynaklanır! Uzak tarihi gelişimde olduğu gibi bu hastalık Kürtler arasında günümüzde de halen devam ede gelmektedir!.. Yani kısacası Kürtler için “Tarih hep bir tekerrürden ibaret mi olacak?!.”  

Başka bir açıdan bu konuya değinirsek, bir zamanlar tüm Kürt örgütleri sosyalizmi kurtuluş yolu sayarak, lider bildiklerimizin peşinden koştuk! Çoğu da birbirinden beter çıktılar! Çıkmayanlar da iki keçiyi bir araya getirip güdecek yapıda bile değildiler! Biraz düşünüp eline kalem alanların peşine düştük. Sonunda adamların kendilerine bile hayırlarının olmadığını, sırtını egemen güçlere dayandırdıklarını anladığımızda da vakit artık çok geç olmuştu!.. Bu örgütler içinde Kürtlere yıkım getiren, egemen güçlerce de zaman zaman yeni projelerle devamı sürdürülen Kürdistan İşçi Partisi de sosyalist prensipler üzerine kurulmuştu! Kürdistanın kurtuluşunu sosyalizmde buluyordu! Hak ve adaleti halkların eşit temel üzerinde birlikte yaşamasını iddia ederken, günümüzde Kürt aidiyetini, Kürt dilini bile savunmayan teslimiyetçi konuma düşürülmesi egemen burjuvazinin yarım yüzyıl süren bir plan ve projesine dayanıyordu! Bir halkın yaşamında elli yıl, yani yarım asır büyük bir kayıptır!..

Rahmetli Ulusal Kürt Şair Ciğerxwîn 1980’li yıllarda ömrünün son dönemlerini Avrupa’da geçirirken sosyalizm için şöyle diyordu:” Sosyalizm ve görüşleri yeni değildir! Lakin bize yeni ulaştığı için, biz ona yeni bir dünya görüşü diyoruz!..” 

Egemen güçlerde oyun çoktur! Bir oyunları bozuldu mu, diğer bir oyunları daha önceden akıl hocalarınca hazırlanmış olarak hemen ortaya konulduğunu çok gördük! Yarım yüzyıldır Kuzey Kürdistan’da hepimizin gözleri önünde Kürtlere oynanan oyunu ya görmedik ya da gördük seyirci kaldık!.. Oynanan oyun açığa çıktığında da yıkım gücü çok feci olmuştu! Önce Kurt sürüyü keyfince ayarladıktan ve eğittikten sonra arkasına katıp götürdüğünde artık olanlar olmuş ve geçmişte kalmıştı!.. Ama bu dönemin yıkıntısı belki de Kürdistan kurulduğunda da varlığını his ettirecektir!

Son elli yılda Türkiye ve Kürdistan’da bir iç savaş olmamış gibi nerdeyse sayısı bellisiz (100 bin) kişiden fazla insanın Kürt, Türk denilmeden öldürülerek kaybedildiğinden bahsedilmektedir! İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) ve çeşitli insan hakları raporlarına göre Türkiye Kürdistan’ında 3.000’den fazla köy ve mezra haritadan silinmiş veya zorla boşaltılmıştır. Bazı kaynaklar bu sayının 4.000-4500 civarında olduğunu belirtmekteler. Boşaltılan bu yerlerdeki Kürt halkının çoğunluğu Türkiye’nin Batısındaki şehir ve yerleşim bölgelerine ucuz insan gücü olarak yerleşmesine neden oldu!.. Çoğu kaynaklara göre göçertilen Kürtlerin sayısının üç milyondan fazla olduğu tahmin edilir!

Bu kadar zarar ve ziyan Kürt halkına nasıl yapıldı? Bunun bir kısmını Türkiye hükümetleri asker ve korucularla açıktan yaparken, diğer tahribatları illegal örgütler kanalıyla kardeş, kardeşe düşman yapılarak, ulusal birliğe büyük bir darbe vuruldu! En büyük çöküntü de Kürtlerin kurtuluşunu üstlenen Kürt örgütünün sonunda Hükümet ile ayni çizgide buluşmaları hain emelleri de su yüzüne çıkardı! Önceleri de çoğu bilim adamı ve araştırmacıları bu sinsi oyunu eleştirerek yazıp söylemleriyle vurguladıkları halde kulak asan az olmuştu!  Bilinen bu acı uygulamalar, son günlerde Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün de ölümüyle de su yüzüne çıktı! Sadece Yalçın Küçük mü? Yalçın Küçük gibi daha niceleri!

Yanlış uygulamalarla Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri uzun bir süreden beri halkının tümünü, Türk olsun, Kürt  veya başka etnik kimlik olsun iyi idare etmemektedir. İşsizlik, yoksulluk adam kayırma düzeni tamamen bozmuş, özgürlükler genel olarak etnik yapıya bakılmadan kısıtlanmıştır! Sebepsiz, keyfi gözaltılar, rüşvet ve adam kayırmalar hayatı daha da zorlaştıran günlük olaylar arasında yer alırlar!

Türkiye’de genel anlamda tüm özgürlükler kısıtlanmıştır! İnsanlar kendi öz iradeleriyle özgür iseler, özgürlüğün o zaman bir büyük değeri vardır!.. İnsanların özgürlüğü başka birine ipotek edilmişse o zaman özgürlüğün hiçbir anlamı kalmaz. Kısaca özgürlük demek bireyin dış zorlama, hiçbir kısıtlama veya engelleme olmaksızın, kendi öz iradesiyle düşünme, düşündüklerini yapabilme ve onu eyleme geçirme durumudur. Yani özgürlük, başkalarına zarar vermemek kaydıyla kişinin dilediğini yapabilmesi ve sorumluluklarının bilincinde olarak kendi potansiyelini gerçekleştirmesi olarak tanımlanan temel bir haktır!

Günümüzdeki Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nden Türkiye halkları memnun değilseler bu ortak buluşma noktası tüm yaşayanların birleştikleri noktadır! Bunun ortadan kalkması için halk sandığa giderek iradesini kullanmalıdır! Bugünkü hükümet dini ve çağdışı düşünceleri arkasına alarak, ben çoğunluktayım demesi çağdaş bir çözüm noktası olamaz! Böylesi bir görüşü geçmişte Almanya’da Hitler uygulamıştı! İkinci dünya savaşında faşist Hitler’in peşine düşenler çoğunluktayız deyip, silahlı veya silahsız halkın iradesi ipotek altına alınmıştı!.. Hitler, halka öl dese halk ölüyor, saldırın deseler masum insanlara saldırılarak milyonlarca insan katledilmişti!.. İkinci dünya savaşında nerdeyse büyük bir devletin nüfusu kadar (57 milyon) insanın kanı boş yere akıtılmıştı!.. Savaşın korkunç bilançosu 70 ila 85 milyon insanın ölümüyle sonuçlanmıştı… Bu yersiz ve gereksiz haksız savaşta asker ölümleri kadar da sivil halk öldürülmüştü!

Geçmişteki bu kötü uygulama günümüzdeki yönetimlere iyi bir ders olmalıdır! Gizli ve kapalı kapılar arkasında verilen karanlık kararlar ne Türk halkını ve nede Kürt halkını memnun etmeyecektir!.. „Zararın neresinden dönülürse kârdır!“ misali çözümler açık, şeffaf ve halkların iradesi doğrultusunda alınmalıdır!

14 Nisan 2026

Abuzer Bali Han    

Babalar_diyarı_Dersim_
Babalar_diyarı_Dersim_

✍ Abuzer Bali Han Yazdı:

Dêrsim kutsal babalar yurdudur. Bir yüzyıla yakın bir zamandan beri bu kutsal topraklar bir huzur yüzü görmedi! Devlet, Dêrsim’e hep kuşkulu gözlerle baktı. Tarih boyunca hiçbir devlete baş eğmeyen Dêrsim’i kutsallaştıran şüphesiz ki efsanevi olan kutsal mekanlarıyla onları koruyan kahraman insanlarıdır!.. Bu kahraman diyarın kutsallığını şu babalara bağlamak hiç de abartılı değildir! Dêrsim’de bir “Dêrsim Baba” var mıydı? Bunu pek de iyi bilemem! Ben “Dêrsim” adını da “Dêrsim Baba” olarak doğaçlama vurguladım. Bu “Babalar” diyarını kendim şöyle sıraladım. Şüphesiz ki bu adların hepsi de kutsaldır! Bir sıralama yapıldığında gelişi güzel bu adları alt alta şöyle yazmak zorunda kaldım!

Dêrsim Baba, tüm bu coğrafyayı kucaklayan kutsal toprağın tümüdür! Munzur Baba, Düzgün Baba, Tüjik Baba (Şah Haydar Baba), Mansur Baba, Kureyş Baba, Ağuçan Baba, Uryan Hızır Baba, Buyer Baba, Büklü Baba, Tokmak Baba, Suri Baba, Sebil Baba, Bobyaz Baba, Koçkerek Baba!.. Kısacası Dêrsim’i Hak bilirim! Her köşesi bu adı geçen mekanlar kadar kutsal bir “Baba”diyarı!

İnsan, özgür oldukça insandır! Zorla dayatılan değişimler tarih boyunca kabuklu yaralar gibi bir türlü eski halini alamaz! Dêrsim’i “Tunceli” yapanlar hiçbir zaman bu Babalar Diyarı’nı değiştiremediler! Lakin günümüzde insanlar eğitimle şekillenirler! Verilen eğitimler bir nesli başka bir nesle zamanla dönüştürebilir! Fakat temel kültür ve esas maya hep eskisi gibi zulada saklanan sihirli bir cevher gibi kalır!

Dêrsim’in anonim olan aşağıdaki türküsü yöreyi iyi anlatan bir türküdür. Anonim olan „Dêrsim Dört Dağ İçinde“ türküsünü 1960‘lı yıllarda Ankara’da Anadolu Halk Sahnesi oyuncuları arasında yer alan Avukat ve sanatkar olan Rahmi Saltık’ın bu türküyü unutulmaz kılan sesiyle ve daha sonraları da Berlin’de buluştuğumuzda ve yeri geldiğinde aşağıdaki söylenişiyle anımsarım!..

DERSİM DÖRT DAĞ İÇİNDE

Dêrsim dört dağ içinde,
Gülü var bağ içinde!..
Dêrsimi hak saklasın,
Bir gülüm var içinde!..

N’oldu ağama n’oldu?
Sarardı benzi soldu!
Ağam burdan gideli,
Bu yerler viran oldu!..

Harput’un altı kelek,
Dêrsim’e gidek gelek!
Eli elimde olsun,
Kapı kapı dilenek!..

N’oldu ağama n’oldu?
Sarardı benzi soldu!
Ağam burdan gideli,
Bu yerler viran oldu…

Dêrsim’in yazıları,
Meliyor kuzuları.
Ben buraya gelmezdim,
Alnımın yazıları…

N’oldu ağama n’oldu?
Sarardı benzi soldu!
Ağam burdan gideli,
Bu yerler viran oldu!..

Elin elimde değil,
Mavzer belimde değil!
Yıkarım seni Dêrsim,
Ferman elimde değil!..

Dêrsim‘i çocukluğumdan bu yana hep kutsal topraklar olarak bildim. Kulağımda kalan yaşanmış olaylarda Dêrsim insanı, cesur ve dev gibi efsanevi yapılarıyla hep yaşaya gelmişlerdi!.. Gençliğimde Ankara’da çoğu arkadaşım da Dêrsimliydiler! Çoğu da mert ve devrimciydi! Asimile olan bir bölgenin insanı olarak üniversiteyi bitirene kadar ben, bana yabancıydım! Zamanla Pir Seyid Rıza’ya yapılanları öğrendikten sonra, politik yapımda da değişikler oluştu! Halbuki Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş öncesi Pir Seyid Rıza, Dêrsim – Erzincan bölgesinde bir dini aşiret reisi olarak Ruslara karşı oluşturulan mücadelede “İkinci Şeyh Hasenanlı Alayı”na komutanlık da yaptı. Deli Halid Paşa tarafından kurulan „Dêrsim Milisleri“ içinde Erzincan ve Erzurum işgaline karşı Pir Seyid Rıza, Ruslarla savaştı! Savaş sonrası başarılarından dolayı kendisine nişan ve hediyelerin yanı sıra onlarca katır yüküyle silah ve cephaneler kendisine ve birliğine hediyeler verildi!..

Osmanlıdan sonra Cumhuriyet dönemi Dêrsim’e gazaba gelerek, başta Pir Seyid Rıza ve arkadaşları Elazığ’da asıldılar! O günden bu yana Dêrsim yastadır!.. Kutsal topraklar olarak bildiğim Dêrsim’e uzun yasaklı yıllardan sonra Türkiye’ye her gelişimde Dêrsim’in kutsal mekanlarını ziyaret ettim! Kutsal mekanlar zihnimde tasarladığım gibi değildiler! Sanki civar illerin eğlence mekanları gibi Dêrsim yeni bir ikinci istilaya uğramış gibiydi!.. Kutsal Babalar diyarı Dêrsim’in yerine yeni bir Dêrsim oluşturulmaya başlanılmıştı!.. Dêrsim, sanki çevre illerden gelen yabancıların eğlence mekanına dönüşmüştü!

Uzun bir süredir içimdeki Dêrsim’i yazdığım „Dêrsim Dört Dağ İçinde“ romanıyla daha da kutsallaştırmıştım! Son yılarda Dêrsim’i ziyaret edip kutsal yerlerini hep gezdim! Evelki yıl da Pir Seyid Rıza’nın babası Seyid Bavo İbrahim’in köyü olan ve Ermenilerden kalan Haçeli (Xaçelî) yeni adıyla Dikenli, Lirtik ve Arey köylerini gezmiştim. Geçen yıl ise ilk hedefim Munzur Baba ve Pulur‘u (Ovacık) ziyaretten sonra Ağdad’a yeni adıyla „Baldan“a yönelecektim. Ağdat, Seyid Rıza’ın Haçeli’den sonra göç ettiği ikinci köyünün adıdır! Ovacık ilçesine bağlı olan bu köy daha sonra adı „Duman Tepe“ diye değiştirilen Ağdat Köyü zamanla boşaltıldı. Köyün topraklarına devlet el koydu!. 1994 yılında askerler tarafından boşaltılan Ağdat Köyü artık bir mevki olarak Tornova Köyü‘ne bağlandı. Ağdat’a ancak kadastro 2009 yılında girerek arazilerin tapulaştırılma işlemini kendilerine göre yapabildi!..

Yapılan çalışmalarda arazi sahiplerine danışılmadan oluşturulan bilirkişilere dayandırılarak Pir Seyid Rıza’nın ailesinin arazileri gasp edildi! Seyit Rıza’ya ait olan ve 1938’lerde yıkılan konağın bulunduğu arazi dahi mahkemelik oldu. Mirasçılar her türlü hukuki haklarını aradılarsa da neticede devlet istenilen şekilde arazileri hazineye bağlayıp, mirasçıları yıllar sonra da olsa yine mağdur etti!.

Yıkım ve sürgün diyarı olan Dêrsim’de sanki zülüm yapılan yerleri görerek teselli arıyordum! Bunca değişime uğratılan Dêrsim’de bir köyün adının bile birkaç defa değiştirilmesi insanları yanılgılara da sevk ediyordu! Bu nedenle olsa bize bilgi verenler, bizi Ovacık’tan Dêrsim merkezine yönelttiler! Oradan yol daha iyi gidilir, demişlerdi!.. Dêrsim merkeze vardığımızda Hozat yoluna yöneldik. Kime sorduysak Ağdad’ın yolunu bilen çıkmadı. Ağdat (Baldan) levhası da zaten bilerek yol güzergahına konulmamıştı! Gide, gide bir baktık ki Hozat’a varmışız! Duvar üzerinde oturan dört ihtiyara sorduk! Ağdad’a yol nasıl gidilir? Her biri bir tarif yaptılar! Kendilerine sordum: „Hayatınızda hiç Ağdad’ı gördünüz mü?“ Gelen yanıtlarda hiç biri ne Ağdad’ı görmüş, ne de Seyid Rıza’dan tam olarak net bir bilgileri vardı! Geride kalan acıları ve her şeyi unutan insanoğlu geçmişinden de habersizdiler!..

Dêrsim’i hayali de olsa hep sevmiştim! Dêrsim’e hizmette bir can borcum olacaktı! Derken onu bir gün yakalamış gibi, Prof. Dr. Durmuş Boztuğ, Munzur Üniversitesi rektörü olarak Kürdoloji Bölümü’nü açmaları için beni üç defa bir heyet ile birlikte Berlin’de ziyaret ettiler! Belki de yurtdışında da işleri vardı! Bu arada da beni Kürdolog olarak yeni bölümün açılmasında görevlendirmek niyetindeydiler!..

Gençliğimde yurtta ve yurtdışında birçok olaylarla karşılaşmıştım! Türkiye’de öğretim üyeliğine pek de niyetli değildim! Zira o güne kadar başımıza gelmeyen kalmamış, devlete olan güvenim de sıfırlanmıştı!

Uzun yıllardan sonra ailem ve çocuklarım Almanya’da yerleşiktiler. Bana gelince hem emekli, hem de ihtiyardım! Yeni bir maceraya girişme gücüm de azalmıştı! Israrlar sonucunda Dêrsim’e gitmeye karar verdim! Evimi, arşivimi dağıtarak dönüş hazırlıklarına başladım. O arada ne olduysa Berlin’de Zazaca Bölümü için pek de yanımda iyi notu olmayan bir Dêrsimliyle de ilişki kurmuşlardı!

Öğretim konusunda Rektöre: „Dünya dilbilimcileri Kürtçe’yi nasıl tasnif ediyorsa, ben de ayni tasnifi uygularım, demiştim! Kontak kurdukları kişi yurt dışında Kürtlerin dernek kurma girişiminde adı 1975’lere varan ve Dr. Hijyar (Dr. Faik Savaş) ile birlikte ilk Kürt İşçi Derneği’ni Berlin’de kuran biriydi! Kürdistan İşçi Dernekleri Federasyonu’nun 1979 yılında ilk kuruluşunda da görev alan kişiydi! İstediği görev verilmeyince adam Kürt düşmanı kesilivermişti! Üstelik Kürtlerin asli ve öncüleri olan Zazaları da ayrı bir millet olarak ilk görenlerin arasına da adı katılmıştı!.. Yani devletin üstlendiği bir görevi yapıyorlardı!

Dêrsim’in önde gelen Zaza Kürt liderlerinden Seyid Rıza (1863-1937), 15 Kasım 1937’de Elazığ Buğday Meydanı’nda oğlu ve arkadaşlarıyla birlikte idama giderken söylediği: Ben sizin hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu! Ama ben de sizin önünüzde eğilmedim, bu da size dert olsun! sözleri tarihe not olarak düşürüldü!

Gün gelir, ihaneti kendilerine rehber yapanlar, gizli veya açık olarak bu işi yapanların adları da birer birer açıklanır! Şimdi daha gün, o gün değildir! Ne desem nafile! Ne yazsam çamur atma gibi olur! Hainleri bu kadar çok olan bir ülkede gün gelir, belgeler konuşur!.. O zaman ak ile kara birbirinden ayırt edilir! Günümüzde tıpkı „Rojava“da olduğu gibi hainlerin maskeleri düştüğünde halkımız kimin veya kimlerin yüzüne tüküreceğini çok iyi bilir!

Yakından tanıdığım, izlediğim bazı kişileri ve örgüt içinde sivrilenlere katkı sunanlar günü geldiğinde belki de pişman olacaklar! Avrupa’da ilk örgütlenen Kürtlere Zaza Kürtleri öncülük yaptılar. Halen de bu direnişlerini sürdüren yüce insanlar aramızda yaşamaktalar! Övülecek olanlar da aslında bu adsız kahramanlardır!

Geçmişteki güçlü Kürt örgütlerini işlevsiz hale getirerek, yeni kurulan Kürt örgütlenmesine de „Terörist“ damgası vuranlar belki de hedeflerine ulaştıklarını sanacaklar! Yeni yetişen Kürt nesli daha inançlı ve daha kararlı bir şekilde ulusal davalarına kol kanat germekte ve uluslar arası etkinliklerde güç olarak kendilerini göstermekteler!

Sadece bu yapılanlar olsa neyse! Egemenlerin adamları olanlar „Dêrsim“i yoksa „Tunceli mi?“ yapacaklar sorusu da halen gündemde kendini korumaktadır! Dêrsim inancını yok etmeyi devlet Cem Evleri üzerinde de devlet çeşitli oyunlarla bunu sürdürmektedir! Sayısı oldukça kabarık olan maaşlı dedeler de bu işin içindeler! Sanki Dêrsimlilere yeni bir dini görüş mü dayatılacak? „Cem-Cami’i“ gibi geçmişteki projelerle, halen adı değişik de olsa yeni yapılan projelerle bu değişim süreci devem etmektedir! Zira başta „Tunceli Üniversitesi“ adıyla, sonradan „Munzur Üniversitesi“ olarak Dêrsim’e yeni bir şekil verilmeye çalışılıyor! Dêrsim Halkının çoğunluğu yurtsever duygularla dolu! Eninde sonunda orayı kendilerine benzetmek isteyenler oynadıkları oyunu elbette gün gelir kaybedecekler! Dêrsim, Dêrsimlilerin öz kültürüyle ayakta kalmasını sonsuza kadar koruyacaktır!

Dêrsim, Kürtlerin kutsal toprakları olarak tarihte hep anıla geldi! Bazı Dêrsimliler kendini Kürt saymasalar da Kürt liderleri olan Şeyh Said Efendi ve Pir Seyid Rıza gibi dini ulusal liderler Zaza’dır! Zazalar Kürtlerin en eski unsurlarından bir bölümdür! Zazalar, Lorlar, Soran, Goran, Havraman ve Kurmanclar ayrı diyalektleri konuşsalar da hepsi de „Zimanê Kurdî“ de bir arada tasnif edilirler! Dünya Genel Dilbilimcileri bu ada „Hint-Avrupa İranî Diller Grubu“ diye adlandırırlar. Kürtlerin düşmanları değil böylesi büyük bir coğrafyada yaşayan bir milleti, bir kabileyi bile çeşitli parçalara ayırarak ve onları birbirine kırdırarak, kendi egemenliklerini sürdürmeye çalışırlar!

Bölgedeki tek üniversiteye gelince adı üzerinde bir tartışma yapmak yersizdir. „Munzur“ adı da „Dêrsim“ adı kadar kutsaldır. Neden „Dêrsim Üniversitesi“ değil de „Munzur Üniversitesi“ oldu?!. Hani reisicumhur ve devrin başbakanı „Tunceli“ adını da tekrar eskisi gibi „Dêrsim“ yapacaklardı?!

Bu değişimleri izlerken bunca yaştan sonra rektörün çabasına katkı sunmak istedim. Benim ile buluşmalarını da hizmete vesile olsun diye de rektöre inanmıştım! Bana da rektör „Hemşehrim, Hocam, Abi!“ diye hitap ederken O’nu biraz da samimi bulmuştum!

Sonra ne olduysa adı geçen bölümü açmaktan vaz geçmişlerdi! Açtıkları „Zazaca Bölümü“ Kürtçe Bölümü“nün üstüne inşa etmişlerdi! Elbette de „Zazaca Bölümü“ de önemlidir. Burada devlet „Zazaca Bölümü“ ile „Kurmanci Bölümü“nü karşı karşıya getirmek istiyordu. Çünkü ayni ayırımı Bingöl Üniversitesi’nde de yapmışlardı! Sonraları bir de bana „Senin tayinini yapamadık!“ demeleri, insanın zoruna giden bir husustu! Son gelen heyet evimde de beni ziyaret etmişlerdi!.. Çalışmalarımı basın yayında, Dünya TV. ve TRT 6’ten benim ile yapılan röportajlardan bilgi sahibiydiler! Kürdolog ve Türkolog olarak beni tanımışlardı! Gerçi Türkiye’de Kürdolog-Türkolog olarak tanınan kişilerin sayısı da o kadar çok değildir! Yani Dêrsim’e kalan ömrümü işin içinde ne tehlike de olsa göze alacaktım!

68. kuşaktan gelen ve halen içimizde az da olsa yaşayanlardan biri olarak, 20 yıl Almanya’da vatandaşlıktan atılan, pasaport ve kimliğine el konulan, bunlar yetmiyormuş gibi Alman Devleti’nin resmi memur statüsünde çalışırken, Alman Devletiyle işbirliğine giden devletimiz beni Almanya’dan da sınır dışı etme kararını üst bir mahkeme kararıyla almışlardı! Beni üzen bunlar değil, yoldaş diye bildiğim ve ömrümü halkım uğruna feda ettiğim ve birlikte çalıştığım çoğu devrimci olan politikacılardı! Rektörün götürdüğü kişi de birlikte yıllarca ayni örgütte çalıştığım bir Dêrsimli Kürt’tü. Gerçi çalıştığım diğer Dêrsimliler de O’nun kadar bana kötü örnek oldular! O yüzden Dêrsim’e gelmeyi, oraya hizmet etmeyi çok istemiştim!

Bunun yanı sıra politik olarak nerdeyse bir ömür geçirdiğim Dêrsimli adamlar da her nedense hep beni hüsrana uğratanlar oldu! İçlerinden azınlıkta da olsalar çok güvendiklerim de vardı! Yoksa kutsal Dêrsim toprakları, insanlarına gazaba mı gelmişti?! Gerçi Dêrsim kırımında da yerli işbirlikçiler olmasaydı, yabancı askerlerin Dêrsim’e girmeleri de mümkün değildi!

Dünyaca bilinen eski Yunan tarihçi ve Sokrates’in öğrencisi olan Ksenophon (Xenophon, M.Ö. 425-354) Büyük İskender’in Asya seferini anlatırken, ölümden geriye kalanların bir kısmını da Dêrsim denilen bir ülkede hayatlarını kaybettikten sonra çok az bir sayı ile Trabzon’a ulaşabildiklerini yazar! Yani Dêrsim, tarihte hep mert ve yenilmez kahramanların yurdu oldu!

Kendi kendime soruyorum! Ne oldu bugünkü Dêrsim’e? Aslanlar yurduna nasıl çakal ve tilkiler dadandı? Kutsal mekanlarda yabancıların içki ve eğlenceleriyle toprak ana da mı Dêrsim’e küstü?! Dilim varmıyor olanları söylemeye! Dêrsim ruhunu çökertenler acaba hedeflerine mi ulaştılar?! Ya da yeni nesiller eski atalarını gereğince yad edemiyorlar mı?

Bu yıl Dêrsim’e bilerek gelemedim! Yaşım gereği belki de hiç gelemem!  Varsın hayalimdeki Dêrsimliler, Seyid Riza ve arkadaşlarının namertlere karşı dik duruşları ve kafa tutmaları hep bildiğim gibi kalsın!.. Ben de bir Batı Dêrsimli olarak bazı Dêrsimlilerin gazabına uğradıysam da hep dik durdum! Bundan öteye de namertlere boyun eğmemeyi Pir Seyid Rıza’nın yolundan gitmeyi, O’nun dik duruşundan da yaşamayı öğreneceğim!

Hak, adalet, mertlik ve doğruluk eğer bir gün tecelli ederse, tekrar yolundan sapan bazı Dêrsimlilerin Hak yolunda, Pir Seyid Rıza’nın onuruyla tekrar onurlu insanlarla birlikte yaşayacaklarına olan inancımı da vurgulamak isterim!

05 Nisan 2026

Abuzer Bali Han

-Kürt Dili ve Edebiyatı Araştırmacısı-

azadroni_kurt_lider_makale_gorsel
azadroni_kurt_lider_makale_gorsel
Abûzer Balî Xan nivîsand:

Û Rêberekî Kurd Netewî Baş Divê Çawa Be ?

Ev pirsgirêkeke civakî ya pir zehmet û hinek jî tevlihev e! Ez dixwazim di nirxên zanistî de û ji ezmûnên xwe yên dirêj û dîrokî de li ser vê mijarê gotarek dîrokî ya zanistî de çend gotinan bêjim û binivisînim! Di civakên ku ji bo rêberekî baş çawa li paş xwe hîştîne û rêhbertî ne tenê meseleya serenavan e jî!.. Ji bilî helwest û tevgerên pir bandorker, kesê ku rêber e, divê xwedî zanîn û jêhatîbûnên piralî be jî! Ev mijar jî ne bes in! Rêber tê wateya kesê ku bi helwest û tevgerên xwe di civakê de mînak tê hesibandin, xwedî exlaq û kesayetiyek baş, durist û dilsozê doza xwe be!

Rêberekî baş divê di nav karmendên navendî de yek ji wan kesên herî jêhatî be, ku ji her kesî bêtir jêhatî û ne tenê bi nivîsandin û xêzkirinê, lê di heman demê de bi xebata pratîk jî li pêş e. Ya herî baş, ew ê torek xirab be! Dawîya kesên ku di kadroya serokatiyê de bûn, yên ku ji karmendên navendî hatin derxistin ji ber ku serok rexne dikirin û paşê ji partiyê hatin derxistin, dawiya kesên ku rêber bûn jî anî û encam ji bo her kesî her tim xeyalşikestî bû.

Rêberê pêşeng ew kes e , ku di pratîkê de îlhamê dide karmendên xwe û bi karê xwe re wek mînak tevdigere. Bi kurtasî, rêberî ne tenê meseleya navnîşanê ye, di heman demê de kesek e, ku bi hin jêhatîbûn, bi tevgerên mînak û taybetmendiyên kesayetiyê re giramî û rêz tê girtin, ne bi zorê xwe, lê bi tevgerên xwe yên xwezayî û ji dil û jiyan çêdike. Kesê ku rêber e, divê bikaribe pêşeroja xwe bibîne û çarenûsa xwe bi hevalên xwe re bike yek!

Kesê xwedî wesfên serokatiyê divê ji nêrînên teng û ramanên kariyerîst yên wekî „Bila her dem piçûk be,lê  bila ya min be!“ Ji bîrûbaweriyek wûsa teng xwe dûr bike! Rêber divê siyasetê wekî rêyeke qezencê ji xwe re nebîne! Ji wan kesên ku rêxistinan wek weşanxaneyan dibînin û dibêjin, „Ez pirtûkan dinivîsim û pereyê ku ez distînim ew mafê min e!“ nebêje!..

Heke wûsa dibêje, herî zêde ew dikare bibe xwedan weşanxane! Rêber ji mirovên ku nizanin di jiyana wan de xebata girseyî çi ye, yên ku di jiyana xwe de qet belavok, broşûr belav nekirine, di nav karên rojane de cîh negirtî be,  ew nikare pratîkek baş bimeşîn! Rêberên rasteqîn ewin ku ji hemû hevalên xwe re di mesafeyeke wekhev de bisekin û cûdahiyê di navbera wan de neke! Ew keseke ku rêber û mirovên hilberîner ji bo ku xwe, bi xwe re xweş bike tercîh nake. Eger hejmara kesên welatparêz û xebatkar yên ku ji rêxistinan û ji partiyekê tên derxistin, ji yên ku di navendê de dimînin zêdetir bin, wê demê ew rêxistin an jî partî tenê wek navekî heye û di dawiyê de belav dibe û winda dibe! Rêber divê ne kesek be ku li pişt deriyên girtî biryaran dide û digire! Divê biryarên mezin li pêşberî girseyê werin girtin û pejirandin! Biryarên ku hatine standin divê her kesî qanîh bikin û bi zimanekî hêsanî têye fêmkirin bêne şirove kirin û bêne girtin!..

Di civakên mîna Kurdistanê de ku bi hêsanî rêber dernaxin, divê rêber hemû biryarên ku ji hêla biryardayînê ve hatine dayîn pêk bîne û xwe ji encamê berpirsiyar bibîne! Divê ne karê rêber be ku hemû encamên xirab sûcdar bike stûyê kesên ku ji rêxistinê hatine derxistin û dûr xistin. Rêber divê xwe hem ji encama baş, hem jî ji encama xirab berpirsiyar bibîne! Rêber ji afirandina yekîtiya neteweyî re jî berpirsiyar in! Bi salan e, ku pêknehatina yekîtiya netewî re rêber, an jî rêberên her devera Kurdistanê divê bi hev re erêkirina Serokkomarekî Kurdistanê bînin rojevê ku peyva wî ji aliyê her kesî ve tê guhdarî kirin, rêzgirtin û hezkirin! Hebûna rêber û serok komarek Kurd jî navendî bûna civakê hêsan dike! Formasyoneke bi vî rengî jî astengiyên li pêşiya yekîtiya netewî ji holê radike!.. Rêberê neteweyî divê rêberekî tolerans û bêtirs be ku, bi pêvajoyeke dîrokî de wî an jî wê, ew ezmûndar (tecrûbe bi dest xistî) be!

Rêberê neteweyî divê kesekî xwedî ezmûndar be, ku piştevaniya di navbera rêxistinan de bi moralê bilind biparêze û di demên dijwar yên depresyonê de çareseriyên bi zirareke hindik hilberîne! Rêber û rêvaber ew kes e, ku her dem soza serketinê dide û li ciyê têkçûnê encaman distîne! Rêber û rêvaberî divê ew kes be, ku ji zanînê wêdetir bi gotina wî ewle be! Dema ku rêber van taybetmendiyên xwe di xwe de berhev dike, biryardariya wî dibe sedem ku ew bi xwe bawerî bide girseyan! Bi kurtasî, rêberek an jî rêber tolerans, biryardar, zana û kesek e, ku ji hundir ve tê, bêyî ku bi exlaq û tevgerên xwe rêz û hezkirinê ferz bike, xwe li ser girseyê ferz dike! Rêberekî ku xwedî kesayetiyeke rasteqîn e û ji hêla gel ve têhezkirin, ew kes e, ku bi qasî nêrînên xwe yên şexsî girîngiyê dide nêrînên gel û rêberên din! Rêber di heman demê de guhdarekî baş e û kesekî xwedî jêhatîbûnên empatiyê yên bilind e.. Li gorî hin zanistên civakî: „Civak, rêberên xwe di afirîne!..“ Ew nêrînek e, ku di lêkolînên rêberî û civaknasiyê de gelek caran tê nîqaş kirin û dibêjin ku:“Konteksta (hafiza, bellek) civakî, hewcedarî û çand rêber teşe dide û  ne taybetmendiyên takekesî yên rêber! Li gorî nêrîna bawermendê Swîsreyî yê bi navê Erich Pinchas Fromm (1900-1980), ku ev nêrîna ku wî diparêstî ya bi navê:“Civakên nexweş (yên bi tendûristiya xirab)  rêberên nexweş çêdikin!..“ Ew mînakeke baş e, ku ji bo rêberiyê tê nîşan dayîn.. Pêdiviya wê bi bijîşkekî (doktor) baş heye ku civakên nexweş jî rizgar bike!.. Ev bijîşk ew kes e, ku ew mirova jî rêberekî neteweyî ye!

Li Kurdistanê gelê Kurd di demên borî de du rêberên (lîderên) netewî ava kirine. Yek ji wan Peşewa Qazî Mihemed e û yê dîn jî General Mistefa Barzanî ye! Tevî ku gelê Kurd hemû derfetên di destê xwe de bi kar anîne jî, nekarîne ku van her du rêberên yên netewî bi temamî biparêzin, an jî ji ber faktorên derve wana rê nedane vê parastinê!.. Avasaziya civakî ya Kurdistanê di warê hilberîna rêberan de di pêvajoya dîrokî de xwedî karaktereke bêhempa û dînamîk e. Ev avahî bi balkişandina têkiliyên eşîretî yên Kurdistanê, bi mezhebên olî, girseyên ku ji hêla ramanên felsefî û mîstîkî ve hatine avakirin û pêkhatina cûda ya şert û mercên erdnîgarî yên jeopolîtîk wek astengên sereke yên li pêşiya afirandina rêberekî hevpar her dem pêk hatişne. Di nav van astengiyan de, eşîretî û parçebûnên olî yên cûda di sedemên sereke de roleke mezin dilêhîzin ku rê li ber Kurdan di pêvajoyên dîrokî de rast nemaşiye! Di seranserê sedsala 20 an û çaryeka yekem ya sedsala 21 an de, guhertina baweriya serokeşîr û rêberên olî avasaziya civakî ya Kurdistanê di warê hilberîna rêberan de, dipêvajoya dîrokî de xwedî karaktereke bêhempa û dînamîk e! Ev avahî ji hêla hêmanên wekî têkiliyên eşîrî, avahiyên cûda yên olî û mîstîk, şert û mercên erdnîgarî, sînorên siyasî yên bi darê zorê hatine xêzkirin û kolonyalîzma ku li Kurdistanê hawirdora pevçûnê ne!

Dema ku Dewleta İraqê bi hilweşîna Împeratoriya Osmanî, ew ji nû ve hate avakirin, Şêx Mehmûd Barzencî (1878-1956) ji Kurdistanê di destpêka sedsala 20 an de (1918-1923) li herêma Silêmaniyê li dijî dagirkeriya Îngilîzan li ber xwe dayê û xwe wek „Şahê (qiralê) Kurdistanê“ îlan kirye. Wî nikarî bû ku, bi Îngilîzan re têkiliyên xwe yên baş ava bike! Di dîroka cîhanê de cara yekemîn Îngilizan bi balafirên şer bombeyên jahrê êrîş birine ser pêşmergeyên Kurdistanê! Dema şer şikest, Şêx Mehmûd Barzencî jî dîl têye girtin û sirgûnî Hindistanê dikin. Di heman demê de Şêx Abdulselam Barzanî (Ebdulselam II), birayê mezin yê Mela Mistefa Barzanî, kurê Şêx Muhammed, li Barzan, li herêma Barzan ya Kurdistanê, ku di dîrokê de qet li ber biyaniyan seriyê xwe netewandine, wî dixwest ku tiştê Şêx Mahmud Barzencî nekariyê ku bike, ew bi wî karî serkeve! Her çiqas eşîra Barzan û eşîra Berzenciyan Neqşebendî bûn jî, her tim li dijî hevûdu bûne! Ew dijeyetiya dema Mewlana Xalîdê Şehrezorî de jî, bi şêxên Barzan va li dijî hevûdu her rawestîne!

„Eşîra Barzan“ bi „Eşîra Berzenciyan“ ji hevûdu dûr in! Ne yek eşîr in! „Gundê Berzenci“ li herêma Soran e!

Ji yek serokê Kurdan yê dîrokî Şêx Abdulselam Barzanî, dema li dijî Osmaniyan şer dikirî ew di dema 14.12.1914 an de dîl (hêsîr) têye girtin û di wê rojê de jî li bajarê Misulê têye darda kirin (daliqandin, sêpêkirin)!

Dema îro Kurd têda, serokên Kurdistana Başûr wek ji dîrokê ders negirtine, derfetên dîrokê dayîn wana jê sûd wernagirin û wek dûweroja dîroka Kurdan her li dijî hevûdu radiwestin û kar dikin! Rewşa Kurdistana Başûr di demên girîng de derbas dibe!. Serxwebûn û azad bûna Kurdên Başûr di dest wan de ye!..Heke Kurd ji vê derfeta îro jê sûd wernegirin, dîroka gelên cîhanê wê duwerojê de gazincên mezin yê li dîroka Kurdan  bikin!.. Dema îro Kurd têda, heke Serokên navçeya Barzan û Soran ji dîroka Kurdan jê ders negirin, bi hevûdu re mijûl bibin û hê jî li ser wê bergerî (israr) dikin ku derfetên di destê xwe de wana bi kar nînin!

Li bakûrê welat jî rojên girîng ji bo tevkariya hêzên welatparêz derbas dibe! Her çend di roja 14.03.2026 an de li bajarê Amedê di nav rêxistinên Bakurê Kurdistanê de  „Konferansa Însiyatîfa Yekîtiya Neteweyî ya Bakurê Kurdistanê“ bi beşdariya partî û rêxistinên jêrîn divê wekî gaveke erênî û girîng were nirxandin! Yekîtiyeke wûha ya dîrokî divê bi însiyatîfên hêzên desthilatdar winda nebe. Însiyatîfa yekitiyê ya ku ji aliyê „PÊLKURD, PLATFORMA CIWANAN A SERBIXWE-PCS, PARTIYA SOSYALÎST A KURDISTAN-PSK, PARTIYA WELATPARÊZ A KURDISTAN-PWK û KESAYETIYÊN SERBIXWE YÊN KURDISTANÊ“ ve pêk hatî gaveke girîng û hêja ye!

Rêxistinên Kurdistanî pêwiste ku lîstikên desthilatdarên Tirkiyê yên îro dikin, karên wana vala derxînin û pûç bikin! Ji ber ku yekitiya Kurdistanî hem ji bo rêxistinên Kurd û hem jî, ji bo hemû sîyasetmedarên Kurd rêya rast nîşan dide!

Yekîtiyên netewî her dem hêja ne! Ji ber ku ew rêya azidiyê jî bi xwe re nîşan dide!

19.03. 2026

Abuzer Balî Han

(Zanîngeha Berlînê ya Azad)

   -Polîtolog-

azadroni_kurt_lider_makale_gorsel
azadroni_kurt_lider_makale_gorsel

✍ Abuzer Balî Han Yazdı:

Ve İyi Bir Kürt Lider Nasıl Olmalı?

İyi bir lider olmak için geri bıraktırılmış toplumlarda oldukça zor ve karışık olan bir sosyal konu. Liderlik sadece bir unvan meselesi de değildir! Lider olan kişinin çok etkileyici tavır ve davranışlarının yanı sıra çok yönlü bilgi ve beceri sahibi de olması gerekir! Bu hususlar da yetmez! Lider hal ve hareketleriyle toplumda örnek sayılan, iyi ahlak ve karekter sahibi olan dürüst ve kendini davasına adamış kişiler arasında yer alan bir kişi demektir!

İyi bir lider, merkez kadroları içinde en çalışkan, herkesten fazla becerisi olan, sırf yazıp çizmekle değil, pratikteki çalışmalarla da en önde olanlardan biri olmalıdır!.. Ağa ziyniyetli kişilerden lider olmaz. Olsa olsa kötü bir ağa olur! Lider kadrosunda olanlar, başkanı eleştirdiler diye merkez kadrosundan uzaklaştırarak ve sonra da partiden atılan kişilerin sonu, ayni zamanda lider geçinenlerin sonunu da beraberinde getirir!  

Öncü lider, pratikte kadrolarına ilham veren, çalışmalarıyla örnek olan kişi olarak  hareket eden kişidir. Kısa bir deyimle liderlik sadece bir unvan meselesi değil, aynı zamanda belirli beceriler, örnek davranış ve karakter özellikleriyle de kendini zoraki olarak değil, çevresine içten gelen, doğal, samimi davranışlarıyla kendini sevdirip, saydıran kişi olmalıdır!

Lider olan kişi geleceğini görebilme, yol arkadaşlarıyla kader birliği yaparak hedefe odaklanmalıdır! Lider vasıflı kişi „Hep küçük olsun, benim olsun!“ dar görüşlerden ve kariyerist düşüncelerden uzak durmalıdır! Lider kişi siyaseti kazanç yolu olarak görmemelidir! „Ben kitap yazıyor, gelen paralar da benim alınterim, göznurum!“ diye örgütleri yayınevi gibi görenlerden lider çıkmaz! Olsa olsa bir yayıncı olabilir. Hayatında kitle çalışması nedir bilmiyen, bildiri, broşür dağıtma ve pılakat yapıştırmasını hayatında hiç yapmayan kişilerden liderler çıkmaz! Gerçek lider, tüm yoldaşlarına eşit mesafede duran ve aralarında ayırım yapmayandır!.. Kendisine yaranmak için lider, üretken insanları, dalkavuklara tercih etmiyen kişidir. Bir örgüt veya partiden atılan yurtsever, çalışkan insanların sayısı, merkezde kalanlardan daha çoksa, o zaman da  örgüt veya parti sadece ad olarak var olur ve sonuçta da dağılır, yok olur! Lider kapalı kapılar arkasında karar veren kişi olmamalı! Büyük kararlar büyük kitlelerin karşısında alınarak onaylanmalı! Alınan kararlar herkesi ikna edici olmalı ve rahat anlaşılır bir dil ile anlatılmalıdır.

Kürdistan gibi kolay lider yetiştirmiyen toplumlarda önder olan kişi karar organlarınca alınan tüm kararların uygulanmasını üstlenmeli, çıkacak sonuçta da kendini sorumlu tutmalıdır! Tüm kötü sonuçları, örgütten dışlanıp atılanlara yüklemek liderin işi olmamalıdır. Lider hem iyi sonucun, hem de kötü sonucun sorumlusu olarak kendini görmelidir! Lider veya liderler ulusal birliğin oluşturulup, oluşturulmamasından da  sorumludurlar!  Yıllardır kurulamayan ulusal birlik, her bir parçada örgüt veya partiler marketler gibi onun, bunun yardımlarıyla ayakta kalmayı geçim yolu haline getirirlerse, memleketin hali de bugünkü gibi darma dağınık olur!

Kürdistan’ın her parçasındaki lider veya liderler, bir de sözü dinlenilir ve herkesin saygı ve sevgi duyduğu bir Kürdistan Başkanı’nın da zamanla onaylanmasını birlikte gündeme taşımalıdır! Bir Kürt lider ve Başkan’ın olması toplumun merkezileşmesini de kolaylaştırır! Böylesi bir oluşum ulusal birliğin önündeki engelleri de kaldırır!.. Ulusal lider hoş görülü, korkusuz ve tarihi bir süreçten geçerek deneyim kazanan bir önder şahsiyet olmalıdır!.. Ulusal lider buhranlı zor dönemlerde örgütler arası dayanışmayı moralmen yüksek tutan, az zararla çözüm üreten deneyimli kişi olmalıdır!

Lider ve önder olan kişi mağlubiyetlerden çok, her zaman zafer vadeden ve sonuç alan kişidir! Lider ve önder olan kişi, bilgi sahibi olmanın ötesinde, sözüne güvenilen bir kişi olmalı!.. Lider bu özellikleri kendisinde toplarken, kararlı olması, kitlelere de özgüven vermesine neden olur! Kısacası lider veya liderler hoşgörülü, kararlı, bilgili, ahlak ve davranışlarıyla saygı ve sevgiyi zoraki olmadan, kendini kitlelere içten gelerek benimsetip, kabul ettiren kimsedir!.. Gerçek bir şahsiyeti olan ve halkın sevdiği bir lider, diğer kişi ve önderlerin de görüşlerine kendi kişisel görüşleri kadar önem veren kişidir! Lider ayni zamanda iyi bir dinleyici, empati becerisi yüksek olan kişidir! 

Bazı toplum bilimcilere göre:“Liderleri toplum yaratır!“ düşüncesi, liderlik çalışmalarında ve sosyolojide sıkça tartışılan, liderin bireysel özelliklerinden ziyade toplumsal bağlamın, ihtiyaçların ve kültürün lideri şekillendirdiğini savunan bir görüştür. Bu görüşü savunan İsviçreli Erich Pinchas Fromm’un (1900-1980) görüşüne göre: „Hasta toplumlar hasta liderler üretir!..“ görüşü bu lider çıkarmaya güzel bir örnek olarak gösterilir!.. Hasta toplumları da kurtaracak olan bir doktora ihtiyacı vardır! Bu doktor ulusal lider olan kişidir!.. Kürdistan’da Kürt halkı geçmişte iki ulusal lider yaratmıştır. Bunlardan biri Peşewa Qazî Muhammed diğeri de General Mustafa Barzani’dir. Kürt Halkı elindeki tüm olanakları kullanmış olsa da, bu iki ulusal önderini tam olarak koruyamamış ya da olanakları bu korunmaya dış etkenler nedeniyle el vermemiştir!

Kürdistan’ın toplumsal yapısı, tarihsel süreç içerisinde lider çıkarma konusunda kendisine özgün ve dinamik bir karaktere sahiptir. Bu yapı Kürdistanın aşiret ilişkileri, dini tarikatlar, felsefi ve tasavvufi düşüncelerle oluşan kitleler, jeopolitik coğrafi koşulların ayırıcı şekillenmesi ortak lider yaratmanın önünde duran büyük engeller olarak vurgulanarak, yer alırlar!.. Bu engeller arasında Kürdistan’ın tarihi süreçlerde lider yaratmasının önünde duran sebeplerin başında aşiretçilik ve ayrı dini ayrışmalar büyük rol oynar! 20. yüzyıl boyunca ve 21. yüzyılın da ilk çeyrek  yarısında  aşiret reisleri ve dini liderlerdeki değişen inanç guruplarında önder olarak öne çıkan mezhep ve inanç önderleri Kürt halkının doğal liderleri olarak ulusal mücadelede hep öne çıkan önderler olmuştur!

Kürdistan’ın toplumsal yapısı, tarihsel süreç içerisinde lider çıkarma konusunda özgün ve dinamik bir karaktere sahiptir. Bu yapı, aşiret ilişkileri, dini, tasavvufi ayrı yapılar, coğrafi koşullar, zoraki çizilen siyasi sınırlar ve sömürgecilik gibi Kürdistan’da çatışma ortamı olan unsurlarla şekillenmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla Irak Devleti‘nin yeniden şekillendiğinde Kürdistanlı Şeyh Mahmud Berzenci (1878-1956) de 20. yüzyılın başlarında (1918-1923) Kürdistan’ın Süleymaniye bölgesinde İngiliz işgaline karşı direnişe geçerek kendini „Kürdistan Kralı“ olarak krallığını ilan eder. İngilizlerle iyi ilişkiler kuramaz! Tarihte ilk kez İngiliz savaş uçaklarıyla Kürt peşmergelerinin üzerine İngilizler zehirli gaz bombalarını atarak bu tarihi direnişi kırmışlar. Şeyh Mahmud Berzenci de tutsak alınarak Hindistan’a sürgüne gönderilmiştir!.. Rahmetli Prof. Dr. Jemal Nebez’in anlatımıyla:“Ben 1954 yılında Avrupa’ya gelmeden önce Şeyh Mahmud Berzenci’yi köyü olan „Berzenc“de ziyaret ettim! Ne kralı! Köydeki evinde mütevazi bir hayat yaşıyan bir köykü gibiydi!..“ demişti.

Ayni dönemlerde tarihte hiç yabancılara baş eğmiyen Kürdistan‘ın Barzan Bölgesi‘nde,  Barzanlı olan Şeyh Muhammed‘in oğulları Molla Mustafa Barzani’nin ağabeyisi Şeyh Abdüsselam Barzani (II. Abdüsselam), Şeyh Mahmud Berzenci’nin başaramadığını yapmak istemişti! Barzan Aşireti ile Berzenci Aşireti nakşibendi olmalarına rağmen, birbirinden ayrı rakip aşiretler gibi pek de dayanışmaya girmedikleri için hep yenilmişler!.. „Barzan Aşireti“ ile „Berzen“ Şeyh Mahmud’un köyü olan Soran Bölgesindeki „Berzenci Köyü“ ayrı bölgelerdir! 

Tarihi Kürt liderlerden Şeyh Abdüsselam Barzani, Osmanlılar ile çarpışırken sonunda esir düşer ve Musaul’da 14 Aralık 1914 tarihinde idam edilir!… Günümüzde tarihte hiç ders almamış gibi gözüken Güney Kürdistani örgütler ellerindeki tarihi fırsatları mutlaka değerlendirerek, taçlandırılmalı! Aksi taktirde dünya halkları tarihi, günü geldiğinde Kürtlerden şikayetçi olur!

Tarihten ders çıkaramayan Barzan ve Soran önderleri halen tarihten dersler almadan, günümüzde de birbiriyle uğraşırken, eldeki fırsatları iyi değerlendirmemekte halen direnmekteler!

Gerçi Kuzey Kürdistanlı örgütler arasında „Kuzey Kürdistan Ulusal Birlik Girişim Konferansı- Konferansa Hewldana Yekîtîya Neteweyî ya Bakurê Kurdistanê“ 14.03.2026 tarihinde Diyarbakır’da (Amed) yapıldı. Aşağdaki parti ve örgütlerin katılımıyla „PÊLKURD, BAĞIMSIZ GENÇLİK PLATFORMU-PCS, KÜRDİSTAN SOSYALİST PARTİSİ-PSK, KÜRDİSTAN YURTSEVERLER PARTİSİ-PWK ve BAĞIMSIZ KÜRDİSTANİ ŞAHSİYETLER“den oluşan birlik girişimi olumlu bir ilk adım olarak değerlendirilmeli! Böylesi tarihi bir birlik egemen güçlerin girişimleriyle heba edilmemelidir!.. Günümüzde hayale gelmiyecek kadar egemen güçlerin Osmanlılardan kalan ayak oyunlarıyla Kürtlerle uğraşmaları ve bazı Kürtleri de bu oyunlara alet etmeleri tarihteki denenmeiş oyunlar arasında bunları değerlendirmek gerekir! Oluşacak olan Kürdistani gerçek birlikler, günümüzdeki son derece hesaplı egemen güçlerin oyunlarını da bozar! Zira Kürdistani bir birlik, hem Kürt örgütlerine, hem de tüm Kürt politik şahsiyetlere kazanmanın yolunu da açar!..

18 Mart 2026

Abuzer Balî Han

-Politolog-