Juli 28, 2026

Yazarlar

varto_jes_istemiyor

Demir Çelik Yazdı:

Türkiye’nin son on yılı; Anayasasızlık halinin yaşandığı, hukukun esas alınmadığı, yasa ve anayasal düzenlemelere göre hareket edilmediği, kapsamlı ve etkin denetim mekanizma ve uygulamalarının olmadığı bir süreç oldu. Bu süreç aynı zamanda ülke kaynakları ve değerlerinin yerli ve küresel holding ve tekellere peşkeş çekildiği bir süreçti. Uluslararası bu tekellerin daha çok kazanç elde etme amacıyla bilim dışı uygulamalarıyla insan toplumsallığına, doğaya ve bir bütünen eko- sistemimize zarar verdikleri bilinmektedir. Kâr ve iktidar önceliği ile hareket eden ABD’nın INGS adlı firması, şimdi Varto’daki toplumsallığı hedef almış bulunuyor. Daha önce Bingöl’ün Yedisu ve Karlıova ilçelerinde JES amaçlı faaliyet yürüten bu firma, 20 Mayıs’ta Varto’da sondaj yapmanın hazırlığı içindedir. Başta Varto olmak üzer aynı havzadaki diğer ilçe halkları bu talancı ve gaspçı zihniyete karşı direnişteler.                                                     

Bingöl’ün Yedisu ve Karlıova ilçesi. Erzurum’un Çat, Tekman, Hınıs ilçeleri ile Muş’un Varto, Bulanık, Malazgirt ilçelerinin yer aldığı bu havzanın bazı temel özellikleri ile hedefte olduğu gerçeğini göz ardı etmeden JES’e yaklaşmalıyız. Bu anlamda da JES’in zararlarına geçmeden önce bu havzanın temel özelliklerini ele almakta büyük yarar vardır.

1- Deprem: Bu havza Kuzey Anadolu Fay (KAF), Güney Anadolu Fay (GAF) ve Doğu Anadolu Fay (DAF) hatların birleştiği bir havzadır. Bu havada yaşam riskli ve zor olduğu halde, havza halkı  kutsadığı bu coğrafyayı terk etmemiştir. Ancak jeotermal enerji sismik hareketleri ile deprem oluşturma potansiyeline sahiptir.

2- Etnisite: Söz konusu bu havzada Kurmanci ve Kirmancki lehçelerini konuşan Kürtler, Ermeniler yaşamaktadır.

3- İnanç: Raya/ Rêya Heq inanç sahipleri ile Sünni İslam’a inananların barış içinde yaşadıkları bir havza olma özelliği ile öne çıkmaktadır.

4- Geçim: Step coğrafyası ile hayvancılık yapılan bir havza olması nedeniyle kendi kendisine yetinebiliyor…

5- Su kaynakları: Şerafettin ve Bingöl sıra dağlarının çevrelediği bu havza bol su kaynaklarıyla öne çıkmaktadır. Gelecekteki su savaşlarında stratejik öneme sahiptir.

İnsansızlaştırmanın yöntemleri

Tüm bu özellikleri ile barışçıl ve ortaklaşmacı kültürü yaşatan ve sürdüren bu havza halkını kutsal coğrafyasından koparmak istedikleri açıktır. Silah ve şiddet zoruyla bunu başaramayanlar, JES gibi projelerle yapmak istediklerini bilmek durumundayız. Nasıl diye soracak olursanız?

1- Toprağı zehirleyerek: Jeotermal akışkan içinde bulunan bor, arsenik, cıva, kurşun ve krom gibi ağır metallerin toprağı çoraklaştırır, çöle dönüştürür. Bunun sonucu olarak, insan sağlığını, bölge florası ile faunasını zehirler. Jeotermal enerji santralleri toprak çökmesi ve heyelana neden olur. Üç fay hattının kesiştiği bu havzada, atık sıvının enjeksiyonunda uygulanan yüksek basınç, sismik tetikleme ile depreme neden olur jeotermal enerji.

2- Suyu kirleterek: Jeotermal-sıcak sular çok iyi çözücüdürler. İçinden geçtiği ve temas halindeki kayaçların mineral bileşimi olan Amonyak, Arsenik, Azot, Bor, Lityum ve Radon yeraltı sularına karışarak oradan insan vücuduna karışır. Başta kanser olmak üzere hastalıklara yol açarlar. Kirlenen sulardaki canlı yaşam için önemli olan fotosentez ve solunum işlevleri bozulur ve sonuçta iyon dengesi bozulur.

3- Havayı kirleterek: Enerji santrallerinde yoğuşmayan gazlar (Karbon dioksit, hidrojen sülfür, metan, amonyak vb.) gibi gazlar havaya salınacağından hem toplumsal yaşam felç olur. Hem de küresel ısınma sonucu eko kırım yaşanacaktır

4- Eko kırıma yol açarak: Jeotermal enerji sonucu açığa çıkan karbondioksit başta olmak üzere havaya salınan gazlar, atmosferdeki gazlar dengesini bozarlar. Bunun sonucu olarak Güneş ışınlarının radyoaktif etkisini çoğaltarak küresel ısınma, buzulların erimesi ile eko kırımı hızlandıran bir işlevleri olacaktır.

Raya/Rêya Heqî İnancının dört anasır dediği; toprak, su, hava ve ışık kirletilip zehirlendiğinde, eko-sistem zinciri parçalanmış, eko kırımı hızlandırmış oluruz. Dolayısıyla JES bir yatırım olmaktan çok, eko kırım, toplum kırım olup farklı olan düşüncenin, farklı olan inancın ve kimliğin göçertilmesi ve asimilasyonuna da yol açan kültür kırımdır.

10.04.2026

Demir Çelik

kurt_jeopolitigi_azadroni

Demir Çelik Yazdı:

Kürt uluslaşması yolunda önemli ve değerli adımların atılmakta olduğu ve politik gelişmelerin yaşandığı bu dönemin siyasal analizini yapmak bize büyük olanak ve imkanlar sağlar diye düşünüyorum.

Her şeyden önce bugün, tarihte olmadığı kadar Kürdistani bir ruh ve kimliğin oluşmakta olduğu gerçeğini belirtmem gerekiyor. Bu oluşumu asıl değerli kılan şey; siyasal parti ve hareketlere rağmen bu ruhun tabandan oluşmuş olmasıdır. Yakın zamana kadar genel geçer tavır ve tutum; parti ve hareketin merkeze alındığı, futbol takımını tutan taraftar psikolojisi ile hareket edildiği bir durum söz konusuydu. Ancak gerek 2014 Kobanê kuşatması sürecinde, gerekse 2026 Rojava Özerk Yönetimi’ne dönük saldırılarda Kürtler; partiler, siyasal hareketler, mezhepler ve aşiretler üstü bir refleks ile hareket ettiler. Milyonların bu ayağa kalkışının en önde gelen nedeni; bölgesel ve küresel güçlerin Kürtlerin iktidarlaşmasını, kendilerini yönetmesini engellemeleriydi. Yani Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkını tanımamaları gerçeği ile Kürtlerin bir kez daha yüzleşmiş olmalarıydı. Kürtleri merkez dışında tutan, statüsüne engel olan uluslararası bu jeopolitik tutum, Kürtlerin uluslaşma ayırdına varmalarına ve ulusal tutum almalarına yol açtı.

Buna bölgesel ve küresel jeopolitiğin, Kürdistan jeopolitiği ile olan çelişkisini de eklediğimizde, Kürtlerin tabandan yükselen bu tutumları çok önemli ve değerli olduğunu pekala söyleyebiliriz. Bu anlamda da söz konusu bu süreçte, bölgesel ve küresel jeopolitiğin, Kürtlerin devletleşmesine engel oldukları gerçeği bir kez daha  açığa çıkmış oldu. Kürdistan’a ve Kürt statüsüne razı olmalarının yakın zamanda zor olacağını göz önünde bulundurduğumuzda da, Kürtler olarak yapmamız gerekenleri tartışmamızın çok yerinde olacağını düşünüyorum. Küresel güçlerin vekil savaşları ve devlet dışı aktörleri tasfiye etmek istedikleri bu süreçte, bizim temel yol haritamız demokratik siyaset olmalıdır. Demokratik siyaset; hem aramızdaki mesafeli duruşu ve yaklaşımları giderecek, hem de tek tek yapıların başaramadığı olanak ve imkanları elde etmemize yol açacaktır. 

Bir partiye, bir harekete gönül veriyor olabiliriz. Farklı düşünüyor, farklı inanıyor olabiliriz. Aşiretimiz, mezhebimiz, lehçemiz ve duyarlıklarımız farklı olabilir. Tüm bu farklılıklarımız birlikte olmamızın önünde engel olmamalı. Her partinin, her hareketin ve her farklı yapının, özgünlüklerini koruyacağı, KNK gibi esnek ve demokratik ulusal kurumlara ve kurumsal yapılara ihtiyaç vardır. Tüm Kürtleri kapsayan, tüm Kürt siyasal yapılarına açık olan ve her yapı ve hareketin kendi özgünlüğünü koruyacağı en temel kurum; 27 yıldır varlığını sürdüren KNK’dir. 

KNK bünyesinde yer alması gereken tüm Kürt parti ve hareketlerinin seçimli kongrede oluşturacakları eşgüdüm ve koordinasyona dayalı merkezi yapı, sürecin yürütülmesinde inisiyatif sahibi olmalıdır. Merkezi yürütme ve koordinasyon kurulu aşağıdaki alanları örgütlediğinde, Kürt ulusal başarısı çok daha kolay ve mümkün olur. KNK aşağıdaki alanları örgütleme esasıyla kendisini yeniden örgütlemelidir:

1- Kürdistan Statüsü amaçlı ortak asgari politik program oluşturulmalı.

2- BM ve AK başta olmak üzere ortak uluslararası diplomasi faaliyeti yürütülmeli. 

3- BM bünyesindeki “Devletsiz Halkların Hakları Komitesi” ne Kürt statüsü amaçlı müracaatı yapmalı. Statünün eldesinin siyasal ve diplomatik faaliyetleri esası ile hareket etmeli.

4- Ortak bayrak ve ortak semboller esas alınmalı.

5- Dünya demokrasi güçleri ile demokrasi asgari programı ekseninde ortak mücadele hattını örmeli.

Bu temel faaliyetleri amacına uygun yürütebilirsek bugün için aleyhimize olan uluslararası jeopolitiği lehimize çevirmemiz mümkün olabilir.

03.04.2026

Demir Çelik

kurdistan_stratejik_yaklasim_2

Demir Çelik Yazdı:

Selçukluların Kürdistan ve Anadolu coğrafyasını işgaliyle başlayan bin yıllık Türk devlet geleneğinin tarihi, Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere halkları ve farklı toplum kesimlerini inkâr etme, siyasal ve sosyal kırımlara uğratma tarihidir. İşgal, talan, ganimet ve el koyma üzerine kurulu bu inkarcı ve imhacı devlet geleneği, Selçukludan Osmanlıya, Osmanlıdan Türk ulus devletine aktarılarak sürdürülen bir gelenektir.

Bu devlet geleneği, Kürdistan’ın demografisiyle hep oynadı. Osmanlı devleti ve ardılı olan Türk ve Arap ulus devletleri, Kürdistan coğrafyasına Arap, Acem, Azeri, Afgan, Gürcü, Türkmen ve Kafkas halklarını yerleştirerek Kürtleri kuşatmaya almakla kalmadılar, buna paralel olarak okul, kışla ve camii üzerinden asimilasyonu dayattılar. İlk kez 1806-1808 yıllarında Babanzade Abdurrahman Paşa ile başlayan Kürt ulusal mücadelesi, 200 yılı aşkın bir süredir bu zihniyete karşı mücadeleye devam ediyor. Son yüzyılda da başta Koçgirî, Şêx Seîd, Agirî-Zîlan, Dêrsim olmak üzere yaşanan onlarca kalkışmayı, çok kanlı bastırıp soykırım yaşattı.

Hiçbir bir kötülükten sakınmadı

Bu soykırımcı zihniyet, Şengal, Mexmûr, Rojava ve Medya Savunma Alanları’na saldırarak, Kürdistan coğrafyasının demografisini değiştirmek, statüsünün önünü almak istedi. Kürdistan’ın statüsünü engellemek için başta DAİŞ olmak üzere selefist yapıları, Musul’da ağır silahlarla donattı, Kobanê’ye saldırttı. Bu saldırıdan önce PKK‘yi silahsızlandırmak için Oslo ve İmralı’da görüşmeler yaptı. Gerek Kürt Halk Önderi, gerekse PKK bu oyunu boşa düşüren kararlaşma içinde olunca, Bakurê Kurdistan’ı ikinci kez işgale kalkışarak, “Taş üstünde taş, gövde üstünde baş kalmayacak” dedi. Böylece 21. yüzyılda Kürt soykırımını güncelledi. Kürt Halk Önderi’ne mutlak tecrit uyguladı, onlarca Kürt kentini yakıp yıktı, yüzlerce Kürt’ü bodrumlarda diri diri yaktı, yüz binlerce Kürt’ü yerinden etti, milletvekili dokunulmazlıklarını kaldıdı, eşbaşkanlar ve onlarca milletvekilini tutukladı, Rojava’ya işgal saldırıları sırasında Cuma hutbelerinde “Fetih Sûresi” okuttu, Bakurê Kurdistan’daki belediyeleri gasp etti, belediye eşbaşkanlarını hapsetti. Böylece Bakûr Kürtlerini teslim almak, siyasetini tasfiye etmek için hiçbirinden sakınmadı.

Aynı zihniyet ayak sürüyor

Türk devletinin Kürdistan karşıtı stratejisi, tarihi Kobanê direnişi esnasında yeniden güncellendi ve ulus devlet, 2017’de  tahkim edildi. Kürtlere karşı savaşı, devletin bekası için olmazsa olmaz gören zihniyet, bugün de ayak sürüyor. Tarihler veriyor, bölgesel ve küresel gelişmelerin lehine sonuçlanması anına ötelemeye çalışıyor. AKP-MHP-Ergenekon iktidar bloku, diğer siyasal aktörlerin de desteğiyle ülke içinde ve dışında yürüttüğü kirli savaşını, yeni Osmanlıcılık hayalleriyle süslese de, esas olarak Kürtlere ve onların ikili iktidar alternatiflerine karşıdır. Hem 21. yüzyılın koşulları hem de Kürt Siyasal Hareketinin kazanımları ve örgütlü gücü nedeniyle bu niyetinde zorlanıyor. Ekonomik ve siyasal kriz başta olmak üzere çoklu krizi aşamamanın açmazında, bölgesel ve küresel yeni bloklaşmadan medet umuyor.

Kürtlerin güçlü meşruiyeti

Son 200 yıl boyunca katliam, soykırım, siyasal entegrasyon, asimilasyon ve derin kültürel kırıma maruz kalan Kürtler, ağır siyasal ve toplumsal travmalar yaşadı. Buna rağmen Kürt Siyasal Hareketi’nin uzun erimli insan toplumsallığını esas alan mücadelesi, demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü perspektifi ile yarattığı değerler, onu yok olma yerine, evrensele taşıdı, dolayısıyla çok güçlü meşruiyet sahibi olmasını sağladı.

Son Rojava işgal girişimi, Kürt Siyasal Hareketi’nin dünya demokrasi hareketinin en temel gücü olması sayesinde geri püskürtüldü. Bütün dezavantajlarına rağmen bölgesel ve küresel bir güç düzeyine gelmiş olması, onu hem askeri hem de siyasal alanda yenilmez kıldı; 60-70 milyon Kürt Rojava’ya kendi gözü ve kalbi gibi sahip çıktı, küresel komployu geri püskürttü.

Yolu aydınlatan işaret fişeği

Parçaya dayalı, bölgesel, aile, aşiret ve mezhep öncelikli önceki ulusal kalkışmaların başarısızlığına karşın bugün Bakur, Başûr, Rojava ve Rojhilat’ta halk, Kürtlere ve Kürdistan’a statü talebiyle ayaktadır. „Yek e yek e, Kurdistan yek e“ sloganı etrafında, ulusal birlik ruhu şahlanıyor. Artık Kürtler için parça yerine, Kürdistan eksenli ulusal ruhi şekillenme, siyasal ve kültürel asgari müştereklerde ortaklaşmanın işaret fişeği yolumuzu aydınlatıyor.

Kürdistan’ı parçalayan ulus devlet sınırlarına dayalı statüler aşınıyor, Kürdistan statüsü için önemli fırsat ve olanaklar söz konusudur. Mücadelenin tüm Kürdistan’ı kapsaması, bilgi ve iletişim çağının sınır tanımayan teknolojik gelişmeleri, ulusal direniş hattı sayesinde Kürt toplumsallığı ve kültürel bütünleşme daha da güçlüce yaşatılmalıdır.

Türkiye’nin acelesi var

MİT’in selefist yapıları Kürdistan karşıtlığında örgütlediğini; İhvancı yapıları HTŞ ve SMO üzerinden kendisine yedeklediğini; Türkiye’nin bu yapılara hamilik yaptığını herkes gibi küresel ve bölgesel güçler de çok iyi biliyor. Türkiye, vekil savaşlarının ömrünü tükettiği dönem olması nedeniyle elini çabuk tutmak istiyor; söz konusu yapılar üzerinden azami kâr etmenin hesabı içindedir. Türk devleti, başarmış olsaydı bu selefist örgütler aracılığıyla Başûr’daki statüyü, Bakûr’daki demokratik kazanımları dağıtarak, Rojava’da ete kemiğe bürünen sistemi parçalayacaktı. Bunun olmadığını ve olamayacağını gören bir noktadan soruna yaklaşmasına rağmen hâlâ kendine göreci yaklaşıp Kürt’ün aklını çelmeye bakıyor.

Sömürgeci zihniyeti ürküten

İktidar blokunun onca gelişmeye rağmen Rojava’da işgalci olmaya devam etmesi, HTŞ ve SMO gibi selefist ve cihadist yapılarda ısrar etmesi, Kürdistan karşıtı stratejisinde ısrarcı olduğunu gösteriyor. Bu nedenle Kürtler için hala büyük tehlike ve riskler söz konusudur. Bakur, Başûr ve Rojava’nın yanı sıra Rojhilat’taki gelişmelerin Kürdistan statüsüne evrilme ihtimali, başta Türk devleti olmak üzere diğer koloniyalist devletleri ürkütüyor ve birlikte hareket etmelerine yol açıyor. Kürdistan’ın statüsünü engellemeyi, kendi bekaları için olmazsa olmaz gören ırkçı, dinci ve cinsiyetçi bu koloniyalist zihniyete karşı panzehir; Kürtlerin ulusal demokratik talepleri ve Kürdistan statüsü mücadelesinde ulusal birliği sağlamaktır.

20.03.2026

Demir Çelik

deskop

Demir Çelik Yazdı:

Türk devletinin stratejisi, fiziki ve siyasi soykırımla Kürtleri ortadan kaldırmak ve kültürel soykırımla Kürtlerin uluslaşmasının önüne geçmektir. Kürt toplumunu içten içe çürütmek için köksüzleştirme, tarihlerinden, kutsal mekanlarından ve coğrafyalarından kopararak hafızasızlaştırma çabasıdır. 100 yılı aşkın bir süre boyunca bu stratejiyle hareket eden Türk devleti, her zaman barışı ötelemeyi de esas aldı. Selçuklu ve Osmanlı’dan barış karşıtı tarihi mirası devralan Kemalist rejim, bu tarihsel miras üzerinden Kürtleri sömürgeci tahakküme tabi tuttu. İnkar, katliam ve soykırım eşliğinde asimilasyon ve kültürel soykırımla Kürtleri başkalaşıma uğratma, mülksüzleştirme, coğrafyasından koparma, kalanları yoksullaştırma, sefalete sürükleme ve sosyal yardımlara muhtaç kılarak iradelerini satın alma gibi çoklu kırım politikalarıyla Kürt’ü, Kürt olmaktan çıkaran uygulamalar içinde oldu.

Kısır döngü içinde, kadim sorunları tartışmaktan, çözüm üretmekten uzak, her şeye sıradan, sığ, yüzeysel yaklaşıp halkları ve farklı olanları kırmızı çizgisine kurban etmede ısrarcı oldu. İşte bu nedenledir ki, her siyasi ve sosyal soruna güvenlikçi anlayışla yaklaşıp müzakere, iş birliği ve uzlaşıdan uzak tutum içinde oldu ve olmaya da devam ediyor. Sorunlarla yüzleşmek yerine, sorunu yokmuş gibi davranarak barışı ve ortak yaşamı öteliyor. Başta Kürtler olmak üzere herkesin kendisine düşman olduğunu, kendisini bölüp parçalamak istediğine ikna olan bir ruh haline sahiptir. Yüzyıllık ulus devletin bu yaklaşımı, halklara ve inançlara büyük acılar yaşattı, yaşatmaya devam ediyor. Ortak yaşam, diyoruz. Ne ortak yaşamı diye hemen tepki gösteriyorlar. Barış diyoruz… Ne barışı, kiminle savaştık ki diyen bu Türkçü zihniyet, 29 Kürt başkaldırısı oldu, hepsinden zaferle çıktık demekten de geri kalmıyor.

Devlet neden barışı öteliyor?

Türkçü zihniyet ve bu zihniyetin iktidarda olduğu Türk devleti, iki nedenden dolayı barışı öteliyor:

* Barışçıl iklimin Kürt uluslaşmasına yol açacağı korkusu çok ön plandadır. Devlet, bunu 2004-2009 yıllarında deneyimledi. O tarihlerde Kürdistan’da 57 belediye kazanan Kürtler, sosyal, kültürel aydınlanmayla adeta Kürt rönesansını yaşadı. Yasaklı olan dillerine, kimliklerine, sanat ve edebiyatlarına erişmenin imkan ve olanaklarına kavuştular. Bu sayede, milyonların Kürt uluslaşma sürecine dahil olduğunu gördü. Bu nedenle 2012-2013 yıllarında başlayan görüşmelerde müzakere masasını devirdi, kent savaşlarına girişti. Kent savaşlarıyla bir yandan Kürt iradesini kırmak, umudunu karartmak isterken, öbür yandan da oluşan Kürt toplumsallığını dağıtmak istedi. 1990’lı yıllarda 4 bin köyü yakmış, 17 bin faili meçhul katliamına neden olan devlet, kent savaşları sürecinde de yüz binlerce Kürt’ü yerinden yurdundan zoraki göçertti, geri kalanları asimilasyon ve kültürel soykırımla başkalaşıma uğratmaya çalıştı. 1990’lı yıllarda kentte yaşayanlar yüzde 20 oranında, kırsalda yaşayanlar yüzde 30 oranında Türkçe konuşuyorken, kültürel soykırım uygulamaları sonucu bugün yüzde 70-80’i Türkçe konuşuyor, ana dilini konuşamaz halde.

* Sürekli güvenlik kaygısını dile getirerek, savaşı tek seçenek sunarak, Türk uluslaşmasını tamamlamak istiyor. Bu nedenle Nisan 2017’de referanduma gitti. Referandum öncesinde belediyeler yasası, idari ve siyasi kurumlar nezdinde başlattığı yasa değişiklikleri ile bugünkü ucube rejimin taşlarını döşedi. Son çiviyi referandumda çakarak tekçi, katı merkeziyetçi ulus devleti daha da tekleştirip merkezileştirerek Türkçü-Sünni dizaynı tamamladı.

Adını koymuyor yokuşa sürüyor

Barışın toplumsallaşmaması için barış müzakerelerini uluslararası meşru kurum ve yapılardan uzak tutarak, toplumu Kürt meselesinin ulusal mesele olmadığına, güvenlik ve şiddet sorunu olduğuna ikna etmeye çalışıyor. Bu nedenle sürecin adını koyamıyor, işi yokuşa sürüyor; “terörsüz Türkiye“ diyerek kadim Kürt meselesinin üzerini örtüyor, itibarsızlaştırıyor ve kriminalize ediyor. Meseleyi uluslararası kurumlardan kaçıran devlet, aynı zamanda da toplumdan da uzak tutarak, barışın getirisi yerine, güvenlik kaygılarını öne çıkararak Kürt karşıtlığını ve karşı isyanı inşaya çalışıyor. Kürtlerin geri, işe yaramaz, şiddet ve terör yanlısı oldukları imajı ve algısıyla biz Kürtleri kendi hakikatımızdan uzaklaştıran devlet, bu sayede toplumda kendi tekçi, inkarcı, katliamcı ve asimilasyoncu zihniyetine rızalık üretmeye çalışıyor.

Bütün bunlardan bizim çıkarmamız gereken sonuç şudur: Devletin adını koyamadığı bu sürecin müzakeresinde; Kürt statüsünü ve ana dilde eğitimi başa almamız gerektiğidir. Uluslaşmanın olmazsa olmaz ilk adımı ve temel kriteri ana dildir. Geçiş sürecinin yasası ve demokratik entegrasyon söz konusu bu ilk adımla birlikte anlam kazanır. 

20 Şubat 2026

Demir Çelik

Yazar Ethem Xemgîn için Köln’de cenaze töreni yapıldı.

Kürt Tarihçisi Etem Xemgîn tedavi gördüğü Köln Üniversitesi Kliniği’nde 29 Ekim 2018 tarihinde Hakka yürüdü, aramızdan ayrıldı. Saygıyla anıyoruz.

Alevilik ve Kürt tarihi araştırmaları ile tanınan Araştırmacı-Yazar Ethem Xemgîn’in cenaze töreni ve taziyesi Almanya’nın Köln şehrinde Eurosaal’da yapıldı.

Etem Xemgîn’nin Kitapları:

Kürdistan Tarihi 3 Cilt

 

Mazda inancı ve Alevilik

 

İslamiyet ve Alevilik

 

Aleviliğin kökenindeki Mazda inancı ve Zerdüşt öğretisi

 

Kürdistan Mitolojisi ve Dini inançlar

 

Dîroka Kurdıstanê

Kürdistan Tarihi Kitabın Kürtçesi

 

 








Mehmet Bayrak

Saygın Kürt aydını Celadet Ali Bedirxan’ın dediği gibi; Ehmedê Xanê bugünkü milliyet cereyanının ilk mübeşşiri; yani ilk habercisidir. Bu doğru. Peki, Türk raportör Koylan’ın “Ahmed-i Hani’nin serptiği bu milliyet tohumları Kürt milletinin kuraklığı içinde mahvoldu” saptaması çok mu yanlış?

Kasr-ı Şirin Antlaşması, kuşkusuz gerek Osmanlı gerekse İran tarihi açısından önemlidir ve çeşitli yorumları vardır. Osmanlı, bunu dönemin padişahı IV. Murad’ın dirayetine, İran tarihleri ise I. Şah Abbas’ın ölümü üstüne tahta geçen I. Safi’nin dirayetsizliğine bağlar.

Kuşkusuz, bugün de çok az değişiklikle Türkiye-İran sınırını belirleyen ve 1639 tarihinde bağıtlanan bu antlaşmanın, Kürt ve Kürdistan tarihi açısından çok daha derin ve önemli bir anlamı vardır. Olmaması da zaten mümkün değildir. Geçmişte muhtar ya da yarı-muhtar (otonom) yaşayan Kürt mîrlikleri, bu antlaşmayla daha da bağımlı duruma gelmiş ve geçmişte sınırları neredeyse günübirlik değişen Kürdistan toprakları, resmen ikiye bölünmüştür. Dahası, bu güvenceyle durumu uygun gören Osmanlı Sultanı, Sincar bölgesindeki Êzîdî Kürtlere ölümcül bir darbe vurma fırsatını da yakalamıştır.

Gerek Türk gerekse İran resmi tarihleri bu antlaşmanın sonuçlarını kendileri açısından değerlendirseler de, bunun Kürtler açısından daha derin ve kalıcı izleri vardır.

Bir kez, bu antlaşmadan önce büyük bölümü Safeviler’e bağlı olan Dêrsim ve Doğu Kürdistan’daki Kızılbaş ve Yaresan Kürt topluluklardan, geçmişte Horasan’da mecburi iskâna tabi tutulan onbinlerce aile, bu antlaşmayla sınırların yeniden belirlenmesi üzerine eski yurtluklarına geri dönmüşlerdir. Yani „Horasan’dan gelme“ hikâyesinin altında bu göç hareketi yatmaktadır.

Bundan daha önemli sonucu ise, Kürdistan’ın iki büyük devlet arasındaki bir anlaşma ile resmen ikiye bölünmesi ve bunun Kürt aydın hareketi üzerinde yarattığı travmadır. Lozan Antlaşması ile Kürdistan’ın dörde bölünmesi nasıl Kürt aydınlanma hareketi üzerinde bir travma yaratmışsa, kendi arzusu dışında gerçekleşen bu bölünme de büyük bir travma yaratmıştır. 

Peki, bunu nereden biliyoruz? Her şeyden önce, „Kürtler’de istiklâl ve milliyet aşkının ilk habercisi“ kabul edilen ünlü Kürt şairi Ehmedê Xanê’den ve ünlü eseri Mem û Zîn’den…

Yaklaşık 20 yıl önce yazdığım bir köşe yazısında, „Devlet Mem û Zîn’den Neden Korkuyor?“diye sormuştum. Biliyordum ki, kimi Türk, Arap veya Fars edebiyat araştırmacılarının iddia ettiği gibi Mem û Zîn; Leyla İle Mecnun, Ferhad İle Şirin veya Hüsrev İle Şirin gibi sıradan bir aşk hikayesi değildir. Böyle olsa, ünlü Kürt aydınlarından Müküslü Hamza Efendi 1919’da „önemli“ bir önsözle bunu yayımlamaz, yine tanınmış Kürt yazarlardan Mehmed Emin Bozarslan, yaklaşık 50 yıl sonra Mem û Zîn destanını ancak sansürleyerek yayımlamazdı. Daha da önemlisi, ünlü Kürt aydını Celadet Ali Bedirxan, daha 1933’te Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e gönderdiği Açık Mektub’da; İdris-i Bidlisi’nin Kürt mîrliklerine dönük politikasını, „Kürt sorununun başlangıcı“olarak sunup, Ehmedê Xanî’yi „Kürt vatanseverlik ve milliyet aşkının ilk mübeşşiri“ olarak sunmaz ve aynı ifadeler TC Devleti’nin resmi raportörü Ahmed Hasip Koylan’ın 1946’da hazırlayıp dönemin hükümetine sunduğu önemli Kürt Raporu’nda ifadesini bulmazdı.

Ehmedê  Xanî’nin; Kürdistan’ın Türkler, Acemler ve Araplar arasında bölünmesine gösterdiği büyük tepki ve vatanseverlik bağlamında dile getirdiği bağımsız ve özgür yaşama çığlığı, devletin gizli raporunda da yer almış ve bunu ‚Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri‘ kitabımda gören Prof. Dr. Baskın Oran, aynen şöyle demişti: „Mehmetçiğim, devletin gizli raporunda görmesem, daha 17. yüzyılda söylenen bu ileri sözlere inanmayacak ve  bunları senin ürettiğini sanacaktım!…“

Aynı kitabı, 1993 yılında dönemin ünlü Kemalist kalemşörü İlhan Selçuk’a gönderdiğimde ise, Cumhuriyet’teki köşesinde beni „21. yüzyılın eşiğinde ırkçılık yapmakla“ suçlamış ve tabii cevabını almıştı. Oysa, 1925’te Şark İstiklal Mahkemesi Savcısı Avni Doğan, Birinci Umumi Müfettiş sıfatıyla 1943’te hazırladığı Kürt Raporu’nda, bu hususu şu sözlerle vurguluyordu:

„Nakşibendi Şeyhlerinin, Ehmedê  Xanê adındaki tanınmış Kürt milliyetçi yazarının yazdığı Mem û Zîn adlı eseri, âyinlerden sonra okutarak Kürtler’de milli duygu cereyanlarını uyandırmağa çalıştıkları, Şark İstiklal Mahkemesi tarafından tespit edilmiştir.“

 
Kürt sorununun yeniden kapılarını çalacağını bilen devletin resmi raportörü Ahmed Hasip Koylan bile, daha 1946 yılında şunları söyleyecekti: „Kürtler’e milliyet ve istiklâl fikir ve aşkını ilk defa telkin eden, meşhur Kürt şairi Ahmed-i Hani’dir. Mem û Zîn adlı destanı, Kürtler’i övüp, onların milli duygularını harekete geçiren şiirler içermektedir.“ (Bkz. M. Bayrak: Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri, Özge Yay. Ank. 1993, 2. bas. 2013, s. 79).

 
Tam da Kasr-ı Şirin Antlaşması’na bir tepki olarak ne diyordu bilge Kürt şairi Ehmedê Xanê, daha 17. yüzyılda? „Bizden çıksın cihanı fethedecek bir fedakâr. Bundan bize bir padişah meydana gelsin. Eğer bizim bir padişahımız olsaydı, Allah ona layık bir taç verseydi, ona bir taht ayırırdık. Bize bir şans tecelli ederdi. Onun bir tacı yetimleri teselli edecekti, bizi bîçarelerin elinden kurtaracaktı. Bu Rumlar ile Türkler bize hâkim olmaktan el çekecekler, memleket Türk ve Acemler tarafından harap, mahkum, mağlup, aşağılanmış ve köle olmaktankurtulacaktı!..“

Evet, saygın Kürt aydını Celadet Ali Bedirxan’ın dediği gibi; Ehmedê Xanê bugünkü milliyet cereyanının ilk mübeşşiri; yani ilk habercisidir, bu doğru. Peki, Türk raportör Koylan’ın, „Ahmed-i Hani’nin serptiği bu milliyet tohumları Kürt milletinin kuraklığı içinde mahvoldu“saptaması çok mu yanlış? Feodalizmin ve onun ideolojisi ümmetçiliğin Kürt halkını çoraklaştırdığı bir gerçek; peki ya İttihad’ın devamı Kemalizm’in yarattığı „etnik temizlik, tek tipleştirme, Türk-İslamlaştırma“ tahribatına ne diyeceğiz? Daha fazla yoruma bilmem gerek var mı?.

azadroni_Demokratik siyaset D. Çelik

Demir Çelik Yazdı:

Toplumun demokratik konfederal ilişkisi esasıyla kendisini sivil demokratik toplum örgütlülüğü üzerinden özne olması, politik süreçlerin yürütücüsü olması, demokratik siyasetin olmazsa olmaz altın kuralıdır. 

Demokratik siyaset Kürdistan’da DTK ile Türkiye’ de HDK aracılığıyla kendisini toplumsallaştırır. Yerellik ve yerindelik ilkesine bağlı olarak demokratik siyaset; az devlet çok toplum ve ekolojik komün anlayışı ile hareket eder. 

Bu temelde demokratik siyaset;

1-Halkların ve toplumun kendi öz-örgütlülüğü ile politikada ve politik süreçlerde özne olmasıdır. Siyaset devletin ideolojik aygıtı konumundan çıkarılmanın sanatıdır. Siyaset toplumun bilinçli özgür eylemselliğine dönüştürüldüğünde çözümün iradesi olur. 

Demokratik siyaset; toplumun özgücüne dayanarak kendisine sahip çıkma, kendisini koruma, konuşturma, özgür kılma ve özgürce geliştirmenin mücadele sanatıdır. 

Demokratik siyaset; doğa ile iç ice yaşayan anacıl toplumun ahlâki ve politik değerleri ile halkların ve toplumun yeniden buluşturulması siyasetidir. Kendisini toplum kurtarıcılığı üzerinden tanımlayan devrimle devlet aygıtını ele geçirerek gerçekleştireceğini savunan iktidarcı anlayışa karşı demokratik siyaset, iktidara bulaşmaz, iktidarlaşmayı vê tahakkümü red eder. Çünkü devlet ve her tür iktidar, özgürlüğü elde etmenin zemini olamaz. Aksine bir durumla özgürlüğe el koyan oldukları için demokratik siyaset, toplumu ve onun özgücünü esas alır. Bu amaçla demokratik siyaset akademileri ve sosyal bilim merkezleri önemli işlev görürler. Toplumun komün, meclisler, konseyler, siyasi partiler, STÖ, DKÖ, Sendikalar, Oda ve Meslek kurumları aracılığıyla politik süreçlerin öznesi olmanın koşullarını yaratmanın siyasetidir. 2- Demokratik Siyaset; toplumun tarihi direnişçi geleneği üzerinden yükselir. Anacıl toplumun ahlâki ve politik değerlerini savunan, bu değerleri kendisinden sonraki insan toplumsallığına taşıyan bilgeler, ozanlar, evliya ve Peygamberler demokratik siyasetin yol yürütücüleridir. 

Yol yürütücülerinin çoğulcu, dayanışmacı, komünal, demokratik ve kadın özgürlükçü mücadele deneyim ve birikimleri bizim için önemli mirastırlar. Mazdek, Babek, Şeyh Bedrettin ve diğer tarihi direniş çizgisi, bugünün demokratik siyasetine ışık tutmaktadır. Toplumun söz, karar ve yetki sahibi olması anlamına gelen demokratik siyaset, temsili elit siyasetten tamamen farklıdır. Elit siyaset erildir, devletçidir. Elit siyaset iktidarcı olduğu için dar kalıpçı, statükocu, dogmatik ve anti demokratiktir. 

3- Demokratik siyaset; toplumun demokratik kültürünü ve bilincini esas alır. Toplumun kendi kendisini yönetmesi anlamına gelen demokratik siyaset, insanın kök hücresi evrensel değerlerinden, onun kültürel kodlarından beslenir. Bu temelde hiyerarşi karşıtıdır. Egemenlikçi sistemi ret eden eşitlikçi ve özgürlükçü olma karakterinin siyasetidir. Bu temelde başta kadınlar ve gençler olmak üzere toplum dinamiklerinin kendi meclislerinde eşit-özgür yurttaşlar olarak politik süreçlere dâhil oldukları siyaset demokratik siyasettir. Genelde devletçi iktidarcı sistemde, özelde de ulus devletli sistemde siyaset, iktidara ve devlete hizmet ettiği için tekçi, dar, statükocu ve anti demokratiktir. Kamu yararı gözetmez, kamuyu devletten ibaret bir algı ve anlayışa sahiptir. Kamu yararı ve güvenliği devletçi sistem tarafından sağlanamaz, toplumun kendi kendisini yönetmesi ile mümkün olabilir. 

4- Demokratik siyaset; küçültülmüş devlet çoğaltılmış toplumu esas alır. Demokratik siyaset; “çokluk içinde birlik” ilkesi ile birinci ve ikinci doğaya yaklaşır. Birinci ve ikinci doğada her şeyin özgün ve özerk olduğuna inanır. Özgün ve özerk parçalarının dinamizmi ile bütünün oluştuğunu savunduğundan, toplumsal ekolojiyi, ya da başka bir ifade ile ekolojist demokrasiyi savunur. Demokratik siyaset; 

Az Devlet+Çok toplumu, 

Az Yasak+Çok özgürlüğü, 

Az Hiyerarşi+Çok demokrasiyi amaç edinir. 

Bu anlamda devletin küçültülmesi manasına gelen Adem-i merkeziyetçi süreci önemser. Adem-i Merkeziyetçilik; 

1- Hizmetin bireye en yakın birim tarafından karşılanmasını (Yerellik, Yerindelik ilkesi), 

2- Hizmetin insan odaklı olmasını,

3- Güç ve erk merkezileşmemeli, topluma yatay dağıtılmalı (Egemenliğin paylaşılması), 

4-Hizmetin üretilmesi ve yürütülmesinde olduğu kadar bütçenin hazırlanması süreçlerinde de katılımcılık (Demokratik katılımcılık) ilkesi demokratik siyasetin uygulama ilkeleridir.

Bu ilkeler ışığında toplumun kendisini örgütlemesi, politik süreçlerin öznesi olması halinde sürecin inisiyatifini ele geçirebilir ve bu sayede Demokratik Toplumu ve Demokratik Entegrasyonu mümkün kılar.

20.11.2023

Demir Çelik

Etem Xemgîn

Meral Çiçek’in Etem Xemgîn ile 06 Mayıs 2012 tarihinde yaptığı röportaj.

Onu evinde ziyaret edip, mezarların toplumsal yerini, ölü gömme gelenekleri, Zerdüşt inancında yaşam ve ölüm felsefesini konuştuk.

Toplumsal hafıza bağlamında mezarlar sizce nasıl bir anlama sahip?

Mezar kültürü aslında tarih kültürüdür. Çünkü mezarlar, yani anaların-ataların yattığı yerler insanların geçmişidir. Kendi geçmişine bağlılık bir yerde tarihe bağlılıktır. O mezarlara saygı duymayan, geçmişine de saygı duymaz. Analarına, atalarına saygı duymayan, sahip çıkmayan, ülkesine, geçmişine sahip çıkmaz. Anaların, ataların yaşam alanlarına bağlılık, bir kültürdür. Ama bu kültür ortadan kalktığı zaman, insan kendi geçmişi ile bağlarını da kaldırmış olur, kendi ülkesiyle bağlarını koparmış olur. Bu da inanç veya yaşam bazında doğru bir yaklaşım değil. Deniyor ki ‘doğduğun yer değil, doyduğun yer ülkendir’. İyi, hoş da, atalarınla, geçmişinle bağın koptuğu zaman yaşamının da bir anlamı kalmaz ki. Toplumlar açısından da öyle. İnsanlar, geçmişlerini bildikleri oranda geleceklerine sahip çıkabilir. Çünkü insan sonuçta bilgi ve tecrübeleriyle düşünür, sorunlarını çözer. Dolayısıyla hem geçmişimiz hem de geleceğimiz mezarlarda gizlidir. Mesela Zerdüşt der ki, ‘bilmeyen insan her şeyi görür ama bilen insan, baktığı şeydeki tanrısallığı görür. Aleviler de der ya, ‘Sen seni bilirsen yüzün hudadır; sen seni bilmezsen Hak senden cudadır’.

Kürtlerin yaşadığı coğrafyada ne gibi ölü gömme gelenekleri var?

Mezopotamya’da çok eskilerde tabiatın evrim kuralı değil de dönüşüm kuralı esastı, insanlar buna inanıyordu. Her şeyin bir diğerinin beslenme kaynağı olduğuna dair bir inanış vardı. Mesela hayvanlar birbirini yer, insanlar hayvan yer ama insanların da etini yine hayvanlar yer. Böyle bir dönüşüm. Bundan dolayı cenazeler suskunluk kulesi denen bir temiz kayalığın üzerine bırakılırdı. Kuşlar filan cenazeleri yedikten bir süre sonra, diyelim bir iki sene sonra kemikler alınıp gömülürdü. Daha sonraları, bu durumun hastalık ve dolayısıyla insanlarda rahatsızlık yarattığı fark edildikten sonra cenazeler gömülmeye başladı.

Ölüm kültürü, inanca bağlı bir kültürdür. Her inancın kendine göre bir cenaze kaldırma ritüeli var. Hristiyanlar kilisede dualarını okuyorlar, Yahudiler havrada, Müslümanlar da camide. Türkiye’de şehirlerde yaşayan Aleviler son zamanlara kadar cenazelerini camilere götürüyordu. Ve bu konuda bir sürü de çelişki çıkıyordu. Son zamanlarda cemevlerine götürüyorlar. İslamiyet, bölgeye hakim olan inanç olduğu için Alevilik onunla direkt bir etkileşim içerisinde, onun baskısı altında. Bundan dolayı cenazeler cemevlerine götürülse bile ölü gömme ritüellerinde İslami ritüellere benzeşmeler ortaya çıkabiliyor. Mesela dedeler belli görenekleri yerine getirdikten sonra el fatiha deyip, fatiha surelerini, dualarını okuyabiliyor. Bunlar tabii Aleviliğe göre doğru şeyler değil. Çünkü benim görüşüme göre Aleviliğin Müslümanlıkla alakası yok. İçiçe yaşadıkları için karşılıklı etkilenmişlerdir fakat temel kutsal değerleri, yaklaşım tarzları, yaşam tarzları ayrıdır. İki ayrı, farklı inançtır.

Alevilikte nasıl bir yaşam felsefesi var?

Bizim Aleviliğin çar ana sır denen temel kuralı var. Yani dört temel unsur. Bunlar ateş, hava, su ve toprak. Evrende bilinen bütün oluşumların temel kaynağı bunlar. Yaşam kaynakları oldukları için Alevilikte kutsal sayılıp, hiçbir şekilde kirletilmezler. Mesela ateş üflenerek söndürülmez. Biz çocukken bize derlerdi ki ‘üflemeyin, dudağınız yara olur’. Ateş kutsal olduğu için insan bedeninden çıkan kirli nefes onu kirletir. Aynı şekilde toprak da, su da, hava da kirletilemez.

Mesela Zerdüşt der ki, yaşam kaynağı temiz olmayan bir yaşam temiz olamaz. Yaşam kaynakları kirlenen bir şeyin, o oranda kendi yaşamı da kirlenir. Bu temel öğeler de esas olarak Zerdüşt inancından gelir.

Peki ölüm konusunda ne düşünüyorsunuz?

Netice itibariyle ölüm dediğimiz şey, benim görüşüme göre bir son değil. Bir örgütlülüğün dağılımıdır. İnsan gövdesi bir örgütlülüktür. Değişik organların bir arada oluşu ile meydana gelen bir örgütlülüktür. Her organ kendi görevini yerine getirdiği sürece yaşam devam eder. Ama bu organların herhangi biri görevini yapmadığında diğer organlar da etkilenir, zayıflar ve zamanla o toplumsal örgütlülük dağılır. İşte o dağılma sadece o örgütlülüğün sonu anlamına geliyor, fakat bir yaşamın sonu değil. Dağılan o yapılar, yeni oluşumları meydana getirmek için öz olarak kendi oluştukları maddeye geri döner.

Mesela kutsal ana sır dediğimiz şeyden meydana gelen gövde yapısı, topraktan gelen beden toprağa geri döner. Havadan gelen hava, gaz olarak havaya karışır. Vücuttaki su ve kan, suya karışır. Ve ruh dediğimiz vücut sıcaklığı veya yaşam enerjisi, aynı şekilde sıcaklığa geri döner. Ki o da güneşten gelir. Hani denir ya, ruh tanrıdan gelir. Tanrı güneştir. O ruh oradan gelir ve oraya geri döner. Zerdüşt inancındaki ateş kültürü, Alevilikte de devam ediyor. Ruh tanrıdan geldiği için temizdir, tanrısaldır, onun bir parçasıdır. Bu, tasavvufi anlamda sonradan giderek mistisizme dönüşüyor. Bir Lokma Bir Hırka felsefesi, yani bedendeki nefse hakim olma felsefesi bu temeldedir. Ruh gibi temiz kalma, yani tanrısallaşma istemi, tasavvufun temelidir. Tanrıdan gelen ruh gibi temiz kalma, topraktan gelen bedendeki hırsa hakim olmayı gerektirir. Bunun için de nefs ve hırstan arınmalı. İnziva da bu bağlamdadır. Bu da kırk’tan geliyor. 40 gün bir lokma ile inzivaya çekilme, tanrısal düşünce üzerine yoğunlaşmak içindir. Biz o düşünceye ulaşanlara eren deriz. Hatta bizim yörelerde hala bu kültür var. Kimi deli der, kimi fukara. Ne mal varlıkları var, ne evlidirler, ne hırs sahibi. Bir lokma bulurlarsa yerler. Bir nevi kutsal görülürler. Öldükleri zaman da mezarları ziyaret yeri olarak kabul edilir. İnsanlar onlara inanç gösterir, onları eren olarak görür.

Yaşamla ölüm, sürekli bir döngü halindeyse, ölüm neden bu kadar acı verir?

İnsanlar her şeye alışabiliyor ama ölüme alışamıyorlar. Oysa her yerde, her an ölümlerle karşı karşıya. Yaşamla ölüm bir aradadır, insan her an ölebilir. Bunun bilincinde olmasına rağmen bu konuda bir alışkanlık geliştiremiyor, normal karşılayamıyor. Halbuki tabiatta normal olan bir şeydir ölüm. Ama insan, ailesinden veya bir yakını öldüğünde çok büyük acılar çekiyor, büyük bir üzüntü yaşıyor. Onun için de ağıtlar yakılıyor; günlerce, hatta haftalarca ölünün arkasından üzüntü çekiliyor. Bu, insanlığın yapısında olan bir şey. Her şeye alışırken ona alışamıyor.

Her şey aslına geri dönmek zorunda. Bu her oluşumda böyledir. İnsan da bir oluşumdur. O oluşumun son bulması, her şeyin sonu anlamına gelmiyor. Aslına geri dönen her şey, varlığını orada sürdürür. Yaşamı belirleyen öğe, hareketliliktir. Evrendeki en küçük atomun çekirdeğinde bile dengesizlik olduğu için hareket halindedir. Yaşam bir hareketliliktir. Bu evrende var olan her şeyde hareketlilik vardır. Taşta, toprakta, her şeyde. O yaşam devam ederken, aslına geri dönen insan yapısıdır. Yeni bir oluşumda yeniden yaşam bulur. Zerdüşt’ün ölümle ilgili bir sonsuz yaşam öğretisi var. Der ki, ‘Sen iki insanın birleşiminden tesadüfen meydana geldin ama senin sonsuz yaşaman senin elinde’. Yarattığın bir değer kaybolmadığı müddetçe yaşarsın.

Ayrıca der ki ‘İlk üç gün üzülmeyin, ağlamayın. Çünkü o üç günde ruh buradan giderken yolunu şaşırabilir.’ Yani Zerdüşt inancında ilk üç gün yas tutulmaz. Bana göre bunun anlamı şudur: İlk üç gün ağlamayan bir kişinin üçüncü günden sonra fazla üzülmesi belli oranda önlenmiş oluyor. Ölümün ilk anlarındaki şiddetli acının belirli oranda önlenmesi için söylenen bir şey olarak görüyorum. Ölüm tabiatla ilgili bir olay olduğu için insanların daha olgun yaklaşmasını amaçlar Zerdüşt.

(Meral Çiçek’in Etem Xemgîn ile yaptığı röportaj 06 Mayıs 2012 PolitikART)

Etem Xemgîn

Meral Çiçek’in Etem Xemgîn ile yaptığı röportaj.

1990’lı yıllarda gerek Alevilik gerekse de Kürdistan tarihinden söz edildiğinde Etem Xemgîn kitapları temel bir referans kaynağı idi. Alevilik inkarının artık sürdürülemediği dönemde devreye konulan ‘Alevilik İslamiyetten geliyor’ tezine karşı Etem Xemgîn, Kızılbaş Aleviliğin kökeninde Zerdüştlük ve Mazdaizm olduğunu savundu. 

Aleviliğe ve Alevilerin bugünkü durumunu konuşmak için Etem Xemgîn’i evinde ziyaret ettim. Söyleşide, özellikle dedelik kurumunun kökenine ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Ve ne ilginç ki, tam da bu söyleşiden sonra AKP hükümeti-devletinin mele projesi açıklandı. Derim ki, Xemgîn’in dedelikle ilgili değerlendirmelerini bir de o ışıktan okuyun.

Varlıkları on yıllarca inkar edilirken, son dönemde Türkiye’de Alevilerden daha sık söz edilmeye başladı. Sizce Kızılbaş kimliği özgürleşme sürecinde mi, yoksa daha ince bir asimilasyon ile mi karşı karşıya?

Dikkat edilirse son dönemde AKP, Alevi açılımını biraz daha genişletmeye başladı. Paralel olarak kimi konuşmalarda Zerdüştilik olumsuz bir kimlik olarak gündeme sokuldu. Alevi açılımı aslında bir nevi zorlamaydı. Buradaki amaç, Alevilerin Zerdüştiliğe kaymasından ziyade Müslümanlığa kayması. Erdoğan burada tabii ki kendine göre bir Alevilik yaratmayı amaçlıyor. Ve bunda da öncelikle Bektaşiliği ön plana çıkarıyorlar. Hedef Alevilerin mücadeleden koparılmasıdır. Yine Aleviliğin Zerdüşti düşüncesinden veyahut ilkelerinden koparılıp İslamiyet içerisinde bir kavrama dönüştürülmesidir.

Günümüzde ‘yumuşak’ ya da ‘ılımlı’ Müslümanlık denen bir aşamaya geliniyor. Alevi açılımını, onu bunun içerisinde eritme politikası olarak da değerlendirmek gerekiyor. Ve burada özellikle Batı Aleviliği, yani eskiden Bektaşi olan kesim bu aşamaya sempatiyle bakıyor. Dêrsim Alevilerin de büyük çoğunluğu buna belki olumlu bakabilir ilk etapta. Fakat buradaki amaç farklı. Çok dikkatli olmaları lazım. İslamiyeti kabule zorlama demeyelim de, kabule yöneltme eğilimi var. Aleviler de buna meyilli kılınıyor. Mesela Tayyip Erdoğan’ın Dêrsim açıklamaları da bu bağlamda bir özür olamaz.

Ön plana çıkarılan insanlar var. İzettin Doğan’dır, diğer gruplardır, dedelerdir. Bunlarla Alevilik bir yanda İslamiyet içi bir mezhep haline getirilmek isteniyor. Mesela Hacıbektaş’ta cemevi ile cami yan yanadır. İşte ‘efendim, Hacı Bektaş burada semah dönerdi, burada da namaz kılardı’ hikayesi var. Bu şekildeki yaklaşımlarla Alevilik, İslamiyet içi bir mezhebe dönüştürülmek isteniyor. Aleviler de buna çok yatkın.

O yatkınlık kaynağını nereden alıyor?

Bugüne kadar hep ‘işte efendim, biz de müslümanız’, hatta ‘biz hakiki İslamız, kuran sonradan yazıldı’ gibi şeyler söylendi. Camiden uzak durmalarına da gerekçe uyduruldu. Denildi ki, ‘Camilerde Ali’ye hakaret ediliyor, bunun için camiye gitmiyoruz’. Aynı zamanda üçlü birlik dedikleri ‘Ali-Muhammed-Kuran’ veyahut ‘Ali-Muhammed-Allah’ şeklindeki deyimler de, bu tür şeylere yatkın olduklarını gösteriyor. Ya da en azından meyilliler.

Mesela 12 İmamcılığı devam ettirmeleri, 12 İmam orucunu tutmaları, Muharrem sonrasında aşure yapmaları, bir nevi o kültürü benimsemeye yatkın olduklarını gösteriyor. Esas olarak 12 İmam’ı takip edenler, Şia dediğimiz kesimdir. Onlar gerçekten de 12 İmam’ı takip ediyor. 12 İmam’ın 12’si de Müslüman. Gerçi son imama Mehdi deniliyor. Fakat 11’inin tamamı Müslüman. İslamiyetin şartlarını dört dörtlük yerine getiren bir kesimdir. Bizim Kızılbaş Aleviliği içinde İslamiyetin şartlarını yerine getiren bir kesim olmadığı gibi, Aleviliğin ilkelerini İslamiyetin şartları ile yan yana getirdiğinizde, birbirlerine tamamen zıt oldukları görülür. Dolayısıyla bu yaklaşım Kızılbaş Aleviliğin tamamen aleyhinedir. 

Alevilerde doğal bir muhaliflik durumundan söz edilir. Türkiye ve Kürdistan’da da özellikle 70’li yıllarla birlikte sol sosyalist mücadeleler içinde güçlü bir şekilde yer alırken, bugün radikal mücadelelerden kaçınan bir yaklaşım hakim. Bu neyin sonucudur?

Alevilik, başlangıçtan itibaren biraz farklı bir olgu. Aleviliğin felsefesi de, kültürü de iktidarı sevmez. Ne kendisi hükmetmek ister ne de üstünde bir hükümranlık hissetmek ister. Mesela Zerdüştlükte üçlü birlik kuralı var: İyi düşün, iyi söyle, iyi yap. Bu sonradan Mani döneminde üç kilide dönüşüyor: Eline kilit, diline kilit, beline kilit. Aleviler arasında da ‘Eline, diline, beline’ denilir. Öz itibariyle haksızlıklara kapalı bir topluluk. Ne haksızlık yapmak ister ne de haksızlığın kendisine yapılmasını ister. Dolayısıyla hükümranlık statüsüne karşı olan bir topluluk. Osmanlı döneminde veya genel olarak geçmiş süreçte bir yere kadar sosyal yaşamını kendi kültürüyle devam ettirmiş. Fakat sonradan hem Osmanlı döneminde hem de Cumhuriyet döneminde yaşadıkları baskılar, katliamlar önemli etkide bulundu. Sonrasında şehirleşme yaşandı. 

1968’ler sonrasındaki olaylarda da siyasi gelişmelerde devrimci kesimlere destek olmaları veyahut devrimci düşüncelerin orada yaygın bir şekilde destek bulmasıın en önemli sebeplerinden birisi, haksızlığa tahammülsüzlüktür. 

Şehirlere göçün yoğunlaştığı dönemde hem şehirdeki yaşama adapte olma, hem de kendilerine yer edinme sorunu ile karşı karşıya kaldılar. Alevilik zaten yasaktı. Kimse ‘Aleviyim’ diyemiyordu. Aleviliği bir kenara bırak, Kızılbaş denildiğinde çok ciddi hakaretler ediliyordu. Zaten geçmişte de Anti-Alevi propagandalarla son derece kötü gösterilen bir topluluk. Şehirleşme sürecinde bu pozisyondan da kendilerini kurtarabilmek için egemen topluma adapte olmaya başladılar. Entegrasyon ile birlikte asimilasyon da yaşandı. Sonra 12 Eylül’e gelindiğinde giderek bir geri çekilme yaşandı. Mücadeleden biraz soğumaya başladılar. 

Bu süreçte rol oynayan çok değişik katmanlar var. Sosyal yaşamları bu süreçten çok etkilendi. Ayrıca diğer örgütler de Alevileri etkiledi. Mesela dedeler kurumu ya da dedelik. Gittikleri yerlerde bağlantıları koptu. Dedeliği destekleyen devlet yapısı, dedeler aracılığıyla da onları entegre etmeye çalıştı. Dolayısıyla da giderek mücadeleden, eski sosyal düşüncelerinden uzaklaşmaya başladılar. Bu süreç de hala devam ediyor. Bugün yapılan siyasi propagandalar da öyle. Mesela son seçimlerde Dêrsim’de CHP’ye bu kadar çok oy verilmesi son derece düşündürücü bir olay. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Aleviler üzerinde uygulanan baskılar, katliamlar var. Dêrsim’i yaşanılmaz kıldılar. İnsanları asimile ettiler, Kemalist düşünce geliştirildi, entegre edildi. Yani sadece genel olarak Kürtler açısından değil, Aleviler açısından çok daha baskıcı bir rejimin uzantılarının Aleviler tarafından bu kadar desteklenmesi düşündürücü.

Söyleşinin başında söz ettğiniz anti-propaganda bugün de devam ediyor. Kızılbaşlık hangi dönemde bir negatif kimlik olarak inşa edildi?

İslamiyetin çıkışıyla beraber bölgede var olan, esasında Zerdüştlük ya da Mazdaizm inancı bir bütün olarak karalandı. Gewr kelimesinden gavuru ürettikleri gibi. Hatta bazı söylemlere göre şeytan kelimesi şahîdan’dan, yani ‘sevinç veren’den geliyor. Kızılbaşlık da aynı şekilde birçok değeri ile birlikte karalanmıştır. ‘Ateşe tapanlar’, ‘tanrısızlar’ denilmeye başladı. Hala da bölgede dört kitaptan bahsedilirken, Avesta’nın adı bile anılmaz. İslamiyetin çıkışıyla beraber bölgede rakibi olan Zerdüşt ya da Mazdaizme ya da Aleviliğe karşı karalama kampanyası başlamıştır. İslamiyetin bölgede hakimiyetini sağlamasıyla birlikte karalama kampanyası devam etti, giderek de İslamiyeti benimseyenlerle birlikte süreklileşti. Bu da kendini gizleme eğilimini beraberinde getirdi.

Alevilik konusunda devlet katındaki bazı ‘gayretler’ aslında Turgut Özal ile başladı. Ama oradaki amaç da farklıdır. Alevi kesimini gelişen Kürt mücadelesinden koparmak için Alevileri Kürtlerden ayırmaya çalıştılar. İşte Gölbaşı toplantısı yapıldı, Alevi açılımları başladı. O güne kadar doğrudürüst Alevilerle ilgili basılmış bir kitap bile yoktu. Ama ondan sonra yayınlar hızla yaygınlaşmaya başladı. Burada da farklı tezler işlendi. Mesela Aleviliğin Müslümanlıktan geldiğini ilk savunanlardan biri olan Halil Öztoprak, o dönemde ‘Kuranda Hikmet, Tarihte Hakikat’ diye bir kitap yazdı. Alevliğin Müslümanlık olduğunu savunduğu halde bu kitabından dolayı yargılandı. Sonra Aleviliğin Türklük olduğunu savunan, Cemal Gürsel’in önsözüyle yayınlanan Varto Tarihi var. Bu iki kitabın dışında 1980’lere kadar kitap yoktu, elde yazılı belge yoktu. Sonrasında bir yayın furyası başlatıldı. Yine iki akım işlendi bu yayınlardı. Mesela ‘Ali, Muhammed, Kuran’ deyiminden söz ettik demin. Necmettin Erbakan da bir zamanlar ‘Ali’yi sevmekle Alevi olunuyorsa en büyük Alevi benim, çünkü Ali’yi herkesten daha fazla severim’ demiştim. Nitekim geçenlerde Tayyip Erdoğan da aynı şeyi söyledi.

Yine sıkça söylenen bir şey, Aleviliğin İslamiyetle bağdaşmayan kesimlerin Şamanizm kültüründen geldiği yönde. Herkes bilir ki Şamanizm büyü ve sihir inancıdır. Bu inancın Alevilikle hiçbir alakası yoktur, çünkü Aleviliğin büyü ve sihirle hiçbir ilgisi yoktur. Alevilik bir bütün olaran tabiat inancıdır. Tabiatın bilimsel inancıdır, evrenin inancıdır. İslamiyetle şu veya bu şekilde hiçbir ilişkisi yoktur. Ama bu şekilde işlenmeye devam ediyor.

Şehirleşmeyle birlikte yaşanan sorunlardan söz ettiniz. Bu bağlamda Aleviliğin ‘modernleşme’ kıskacında olduğunda söyleyebilir miyiz?

Şehirleşmeyle ya da merkezi alanların dışına dağılmayla beraber Aleviliğin öz kültürü korunamıyor, asimile oluyor. Fakat öz kültürünü kaybetme eğer modernleşme ya da çağdaşlaşma olarak anlaşılıyorsa, bana göre son derece yanlış bir deyim. Her şey, her varlık kendisini öz yetenekleriyle geliştirebilir. Bir başkasına benzemek modernleşme değildir. Bu açıdan baktığımızda Alevilik dağılmayla beraber bunu yaşayacaktır. Alevilik içi çatışma yaşayacaktır. Bir kısmı doğrudan asimile olup dağılacaktır ama Aleviliğin içinden bir kesim bazı değerlerini sürdürecektir ve onun mantığına ters giden şeyleri reddedecektir. Aleviliğin çekirdek halinde olsa bile yeniden yeşerme ihtimali var. 
Fakat Aleviliğin dejenere olmasını sadece günümüz açısından değerlendirmek yanlıştır. Osmanlı döneminden itibaren ele alınması gereken bir husus. Ve bunun da en temel örneğini dedelik kurumu oluşturuyor. Alevilikte dedelik kurumu yoktur, pirlik kurumu vardır. Pir ocakta, yani bir eğitim kurumunda yetişir. Dört kapı kırk makam denilen olgu da burada öğretilir. Pirin olgunlaştığına kanaat getirildiği zaman, ocak tarafından görevlendirilir. Alevilik erkanına göre pir, topluma hizmet verir. Pir ocaktan sorumluydu, ocak da pirden. Pir görevine layık olmak zorundaydı. Şimdi ise bu böyle değil. 

Peki pirlikten dedeliğe geçiş nasıl yaşandı?

Osmanlılar döneminde padişahlar tarafından verilen dedelik soy secereleri var. Osmanlılar Alevileri ne kadar seviyordu ki, devlet onlara soy secereleri verdi? Orada soy Ali’ye kadar dayanıyor. Başlangıçta bu soy secereleri almaya gidenler direkt padişaha gidiyor, başvuruda bulunuyor. Osmanlı padişahı halifedir. İslam halifesine başvurarak İslama aykırı hiçbir şey yapmayacaklarına söz vererek secereleri alıyorlar. Ve söz verdikten sonra Kızılbaş Alevileri arasında dedelik yaparak, Alevileri entegre demeyelim de dönüştürme yoluna gidiyorlar. Aleviler, Osmanlı döneminde kendi yapılarında kendilerine özgü kültürleriyle özgün olarak yaşıyorlardı. Hükümranlığı kabul etmediler. Ve Osmanlı devletine vergi de, asker de vermiyorlardı. Osmanlı devletinin vergi alabilmesi için bölgeden, bu dedeler aracılığıyla buğday zamanı buğdaydan, kuzu-koyun zamanı koyundan ya da yağ zamanı yağdan vergi alabilmek için ‘allahın hakkı’ diye bir deyim uydurdular ve bu şekilde vergi aldılar. Dedeler, topladıkları bu verginin yarısını Osmanlı devletine verirken, yarısını kendilerine alıyorlardı. Dedelik kurumu böyle başladı. Sonrasında dedelik, babadan oğula geçer hale geldi. Ocak kurumu, o kurumdaki eğitim bu şekilde bitirildi. Bu ise esas olarak Aleviliğin temel ilkesinin imhası anlamına geliyor.

Dedeler bir nevi Osmanlı devletinin misyonerliğini üstlendiler. Ocak, eğitim kurumuydu. Dede ocaktan yetişip olgunlaşmadığı müddetçe atanamaz. Alevilik eğer kendi gerçekliğini bulmak istiyorsa, tekrar ocak erkanına dönmek zorunda. Dedeler, aptal olsalar da dede. Alevilerin bu şekildeki bir yaklaşımı kabul etmeleri mümkün değil. Pirlik bir hizmet makamıdır, bir amir makamı değil. Yani dede bir kere posta çıkacağı zaman, o posta layık olup olmadığına dair önce cemiyetten izin alması lazım. Üç sefer sorması lazım. Post anası dediğimiz bir kadın da onu kontrol eder. O ana, elinde postu saklayan kişidir, ona bakan kişidir. Cemde pirin yanına kadın oturur. Kadın denetler. Şimdiki bazı cemlerde dedeliği görüyoruz; sanki babasının malıymış gibi gelip oraya oturuyor ve istediği şekilde davranıyor. Alevilik erkanında cemler tek can, tek nefes prensibi üzerinde yürür. Bunun anlamı şudur: Cemiyette herkes eşittir, herkes eşit değerdedir. Dede üstte değil. Onun için de pir emir veremez. Şunu yap, bunu yap diyemez. Herkes kendi değerini bilir. Cezalar verilirken bile pir sadece öneride bulunur cemiyete. 

Aşure zamanını geride bıraktık. Bu geleneğe ilişkin de farklı farklı anlatımlar var. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bildiğim kadarıyla aşure, tanrıya şükrandır. Bana göre bu Nuh tufanı ile ilgilidir. Anlatımlar, rivayetler de öyle. Tufandan kurtulanlar, karaya çıktıktan sonra var olan yiyeceklerini karıştırıp yemek yaparlar ve bu şekilde tanrıya şükrederler. Bir şükran olayıdır. Ama bunun bir yas olayına denk geldiğini hiç düşünemiyorum. Çünkü yapılan 12 İmam mateminden sonra sanki kutlama gibi bir havaya girmek doğru bir yaklaşım tarzı değil. Benim düşüncem böyle. İkincisi, aşurede kaç maddenin karıştırıldığına dair kesin bir şey diyemem. Alevilikte kutsal sayılar var. Mesela 7 sayısı, 12 sayısı. Örneğin kurban yedi eve dağıtılır. 12 de olma ihtimali var. Başka şekilde yapanlar da var. Ben ona bir şey diyemem.

Bir kere her şeyden önce Aleviliğin kökeninde Zerdüştlük vardır. Alevilik, Kürt ve Fars halkına dayanan bir yapıdır, bir kültürdür, bir inanç kültürüdür. Burada Aleviliği götürüp Arap kültürüne dayandırtmak bana çok saçma geliyor. Hatta Aleviliği Yas-ı Matem dedikleri, 12 İmam’la bağdaştırmak son derece saçma geliyor. Ben şuna kesinlikle inanıyorum: İslamiyetten önce de aşure yapılıyordu. İslamiyet döneminde de aşure yapılıyordu. Birinci İmam’da da yapılıyordu, ikinci İmam’da da yapılıyordu, üçüncü İmam’da da yapılıyordu. İmamların sayısı arttıkça mı içine karıştırılan maddelerin sayısı arttı? Kaldı ki 12 İmam diyoruz ama İran’da Humeyni’ye de İmam deniliyor. Şimdi 13. İmam mı var? Sayı artarsa her seferinde bunu değiştirecek miyiz? 

Bir kere şunu kesinkes açıkça söylemek lazım: İslamiyetin o aşamasında, mesela hilafet aşamasında bir bakıyoruz, Ali taraftarı olanlara Şia deniliyor. Bugünkü Şiiler onun takipçisi. Ebubekirler, Ömer, Osman, aynı şekilde Muhammed, Ali; bunlar aynı kabile içinde, dedeleri ikiz kardeştir bunların. Yani yakın akrabalar. Bunlar bir nevi iktidar çatışmalarıdır. İki Arap kabilesi arasındaki iktidar savaşında biz Kızılbaş Alevilerin ne işi var? Niye taraf tutuyoruz? Bizi ne kadar ilgilendiriyor? Bizi hiç ilgilendirmediği halde bunu öne çıkarmak. Yavuz Sultan Selim’in yaptığı katliamlar? Kimse onlardan bahsetmiyor. Daha düne kadar Dêrsim olayından kimse bahsetmiyordu. Maraş olayı, Sivas, Çorum olayı. Kimse bunlardan söz etmiyor. İlla da Hasan Hüseyin deyip duruluyor. Peki o masum insanlardan bahsedilirken, kaldı ki masum değiller, iktidar savaşı veriliyor, Dêrsim’deki Kürdün ne günahı var? Onlardan neden bahsedilmiyor? Üzeri örtülmek isteniyor. Bu Aleviliğe tamamen aykırı bir şey.

Meral Çiçek’in Etem Xemgîn ile yaptığı röportaj 25 Aralık 2011 PolitikART.

Demir Çelik Yazdı:

Ulus devletlerin toplum ve topluluklara karşı savaşı, aleni bir şekilde yapamadıkları durumlarda özel savaşı ve özel savaş yöntemlerini devreye koyarlar. Çünkü başta Cenevre sözleşmesi olmak üzere kendilerini bağlayan birçok uluslararası sözleşmelere imza atmışlardır. Türkiye ikinci dünya savaşına kadar halklara ve inançlara karşı bu savaşı aleni yürütüyordu. Ancak ikinci dünya savaşı sonrasında uluslararası sözleşmelere taraf olunca ordusu bünyesinde NATO’ya bağlı Özel Harp Dairesini kurmuş, bu daire üzerinden kirli savaşı ve savaş politikalarını devreye koymuştur. Kürt ve Kürdistan karşıtlığı temelinde yürütülen özel savaş üç temel alanda yürütülmektedir:

1-Gayri Nizami Harp 

2- Özel operasyonlar 

3- Psikolojik savaş

Bu üç temel üzerinden Kürtlere dayatılan inkar, asimilasyon ve soykırıma karşı yurtseverlik bilincini geliştirmek, kendimizi ve toplumumu örgütlemek yapılması gereken biricik yol olmaktadır.

Welatparezi-Yurtseverlik

Üzerinde yaşanılan coğrafya ya da toprak parçasına duyulan bağlılıktır. Kısaca yurtseverlik; tarihsel yapım ve yaratım faaliyetlerinin üzerinde yaşandığı toprağa olan bağlılık ve fedakârlık demektir. Yurtseverlik, etnik kimliğe dayalı milliyetçilik değildir. Evrensele ve evrensel değerlere ulaşabilmek adına özgün ve özerk olan yerel ve yereldeki her türden yapım, yaratım ve doğayı koruyup sevme gibi faaliyetlerine sahiplenmek ve onları korumaktır. Çünkü özgün ve özerk parçalar olmaksızın toplumsal, siyasal ve doğal istikrar da olmaz. Evrensel boyutta siyasal ve toplumsal istikrar isteniyorsa, birincisi doğanın kendi kendisini sürdürsün isteniyorsa, çokluk içinde birlik yasası gereğince yerel kültürlerin ve dillerin tarihsel değerlerinin özgünlükleri yaşatılmalı, geliştirilmeli parçası olduğu evrensele taşınmalıdır. Bu nedenle yurtseverlik milliyetçi, şoven ve ulusalcı olma karakteri değildir. Aksine üzerinde yaşanılan toprağın ve coğrafyanın üzerindeki tüm canlı, cansız varlıkların yaşam haklarını savunmak, birinci ve ikinci doğanın çokluğun ve çeşitliğin fonksiyonu olduğu bilinci ile hareket etmek demektir. Bu temelde yurtseverlik üç temel alanda yaşam bulur. 

1- Yurtseverlik Sevmektir: (Heskirin- Heskerdenî Ax (Toprağı) sevmek: Üzerinde yaşanan coğrafya ve mekânın tarihsel, sosyal, kültürel ve siyasal değerlerini sevmektir. Xwezayı (Doğayı) sevmek: Doğadaki canlı cansız varlıkların tümüne aynı nazardan bakmak, hepsini eşit haklar sahibi görmek ve sevmektir. Su kaynaklarını, bitki ve hayvan çeşitliliğini bilmek ve korumaktır. Ekolojik sistemin kendisini sürdürebilmesini sağlamanın duyarlılığı ve bilinci ile doğaya yaklaşmaktır yurtseverlik. Nükleer santrallere, HES (Hidro elektrik santralar), Hidro karbon (Fosil) yakıtların doğayı kirletmesine karşı çıkmak, savaş ve onun yıkımlarına karşı toplumsal ve siyasal duyarlılık oluşturmak, savaşa karşı barışı, barbarlığa karşı demokrasiyi savunmaktır. 

İnsanı (Mirov) sevmek: Dili, rengi, cinsi, siyasal düşüncesi, etnik kimliği ve inancı ne olursa olsun, o coğrafyada yaşayan herkesi sevmek, herkesin temel insan hakları sahibi olduğu eşitlikçi anlayışla, her kesimi bir ve eşit görmektir. 

2- Yurtseverlik Sahip çıkmaktır: (Xwedi derketîn- weîr wezin)

Dirok; Üzerinde yaşadığı coğrafyanın tarihsel değerlerini bilmek, yapım ve yaratım faaliyetlerini bilince çıkarmak ve sevmektir. 

Dil-Ziman/ Zon: Ana dilini bilmek, anadili ile sanat ve edebiyat çalışmalarında bulunmaktır. Nasname: Etnik kimliğini tanımak, onun tarihsel ve kimliksel değerlerini bilmek ve onlarla barışık olmaktır. 

Çand/Kultur: Üzerinde yaşadığı coğrafyanın kültürünün kültürel kodlarını ve kültürel değerlerini bilmek, onları insan toplumsallığıyla buluşturmak, toplumsal aydınlanmada bu değerleri evrensele taşımaktır yurtseverlik.                                                                                        

3- Yurtseverlik Savunmak ve korumaktır( Parastîn/ Weîr wezîn)

Örgütlenmek (Rexîstîn): Devletçi iktidarcı sistemin askeri, siyasi, kültürel, ekonomik ve sosyal politikalarının saldırı ve asimilasyonuna karşı, toplumu ve toplulukları meşru savunma temelli korumaktır. Kürt dilini, kimliğini, kültürünü, tarihini ve tarihsel hakikatini sivil demokratik dikey olmayan yatay örgütlülükle korumak, geliştirmek yurtseverliğin olmazsa olmaz faaliyeti olmaktadır. Bu amacı yerine getirmek için Raya (Raa)-Rîya Heqi inancındaki ekolojik yaşam komünlerin yaşandığı Ocax Sistemi‘nin tarihsel misyon ve işlevine benzer toplumsal örgütlenmeye ihtiyacımız vardır. Dilsel, kimliksel, düşünsel ve inançsal alanların kendi ekolojik komün ve meclislerine dayalı örgütlü yapısallığı üzerinden örgütlenmek, meşru ve demokratik olduğu için bugünden yarına ertelemeden hayata geçirmek farz olmuştur. Çünkü biz devletsiz bir halkız. Ulus devletin kuşatıcılığına, asimilasyon politikalarına, toplumsal kırımına, kadın kırımına, kültürel ve ekolojik kırımına karşı; kendimizi ve toplumsal değerlerimizi koruyamadığımızda, sahiplenmediğimizde, ortadan kalkmaları kuvvetle muhtemeldir. Bu nedenle devletsiz ve iktidar dışı bir halk ve onun inanç sahibi kesimler olarak ekmek kadar, su kadar örgütlenmeye ihtiyacımız vardır. Ekolojik komün ve meclisler esaslı dikey olmayan yatay örgütlenmemiz üzerinden ana dilimizi öğrenmek ve öğretmek, sanat ve edebiyat alanında Kürt Rönesansını yaşamak, inancımızın hakikatini açığa çıkarmak, Raya Heqi inancının sosyal ve kültürel değerlerini yaşatmak ve toplumsallaştırmak, bu değerleri gelecek nesillere aktaracak kurumsallığa kavuşturmak yurtseverliğin en temel görevleri olmaktadır. Bu görevleri yerine getirmek için; 

a- Devletsiz bir halk ve bu halkın inanç sahiplerinin BM nezdinde statü sahibi olmasına dönük diplomatik ve kültürel çalışmalar içinde olmak. Statü eldesine stratejik yaklaşmak. 

b- Komite, komisyon, komün ve meclis örgütlenmelerini gerçekleştirmeliyiz, 

c- Akademiler açmalı, bu akademilerde dil, kültür, inanç ve inanç değerleri kurumsallaştırmalıyız. 

d- Yaygın ve nitelikli halk çalışması yapmalı, her toplumsal kesimin özgünlüğü esasıyla meclisleşmeye gitmeliyiz.     

23.11.2025

Demir Çelik