Qalo Gaxan’nın Tarihçesi
Zagmuk Bayramı
Guti-Gudea (M.Ö. 2150-2047) döneminde bu bayramın adı Za-gmuk’tu. Zagmuk bayramı gece ve gündüzün eşit olduğu 21 Mart günü kutlanıyordu. Guti, Lulubi, Hurri ve Kassitler gibi yerli halklar arasında kutlanan Zagmuk bayramı bugün birçok Kürt kabile ve aşiretler arasında da, 21 Mart günü diriliş, direniş, „Howtemal“ ve „Newroz“ olarak aynen kutlanmaktadır. Lulubiler’den gelen bugünkü Lolan aşireti de 21 Mart’ta „howtemal, Newroz,“ diriliş, direniş ve yeni doğuş bayramı olarak bugün aynen kutlanmaktadır. Geçmişte kullanılan Za-gmuk deyimi bugün Newroz’la aynı anlamda kullanılmaktadır.
Sümerlilerin, „İnanna’nın ölüler diyarına inişi“ mitosunde, gök kraliçesi, ışığın, aşkın ve yaşamın Tanrıcası İnanna, günün birinde kız kardeşi Ereşigal’ı görmek için ölüler diyarını ziyaret etmeyi aklına koyar. Akadlar, Sümer mitolojisinde tufanı yaşan Ziusudra’nın ismini Utnapiştim diye değiştiştirdiler. Tufan efsanesini kendi hesaplarına yazdılar. Bu Semitik tüccarların Sümer mitoslarını çalmanın ilk adımıydı. İki bin yıl sonra aynı Semitik tüccarlar İsrailoğullarından ‚Ayrımcı bir Yahudi halkı icat etmek‘ için hahamlarına yazdırdıkları Kitab-ı Mukaddes’e, Sümerlerden çaldıkları bu tufan efsanesini yaşayan Ziusudra’nın ismini Nuh peygamber diye değiştiştirdiler. Hurrilerin Goş aşiretinden, ikinci Zerdüş filozof ve tarihçilerin ateşten gelen Huşeng olarak bildikleri Brahim’ın Babil kralı Nemrud tarafından ateşe atma efsanesini de Tevrat’ta yazdıklarında Abrahim efsanesi diye değiştirdiler.
Görüyoruz ki Sümerlerin birçok mitoslarını, destanlarını çaldıkları gibi Ziusudra’nın yaşadığı tufan efsanesi ve Brahim’in ateşe atma hikâyesini de çalmışlardı ve İnanna’nin yerine Akadlar „İştar’ın ölüler diyarına inişi“ diye yeni bir isim takmışlardı. Ve İştar’ın sevgilisi de Tammuz’du. Yani İnanna’nın kocası Dumuzi’nin yerine Tammuz’u koymuşlardı. Semitik tüccarlar, Aryan kültürüne karşı ikinci büyük çıkış olan Hıristiyanlık kuramını inşa ettiklerinde, bu kez Dumuzi’nin yerine, ölüler diyarına inen (mezara konulan) ve üç günden sonra mezarından dirilip yeryüzüne çıkan İsa’yı koydular. Amaçları hikâyelerdeki isimleri değiştirip çarpıtarak Sümerlilerin kültürlerini, inançlarını kendilerine mal etmekti. Politik ve ekonomik çıkarları için kullanmaktı. Buna benzer onlarca örnek, onlarca tarihi yalan var.
Semitik tüccarlar, Sümer şehir beyliklerini yıkan Akad devletin kuruluşuyla Sümerlilerin mitos, destan ve birçok efsanelerini çalmaya başladılar; daha sonra kapsamlı, programlı ve planlı bir içimde Tevrat, İncil ve Kuran kitaplarıyla devam ettirdiler. Bu “Kutsal Kitaplar“ dedikleri kitapların kökenleri Sümerlilere dayanıyordu. Evet, doğru okudunuz, bu çalınan mitos, destan ve efsaneler daha sonra güncelleştirip değiştirerek Semitik tüccarları’n tarihsel plan, program ve projeleri çerçevesinde Tevrat, İncil ve Kuran’a yazıldı. Biz insanlar da bu Kutsal Kitapların Tanrı’dan gelen vahiyler olarak biliyorsunuz, saf saf inanıyoruz! Öyle değil mi?
Sümerler‘de 21 Mart Kutlama Bayramı
Zagmuk Bayramı, Ziggurat’larda krallın da katıldığı Sümer Şehir Beyliklerin resmi diriliş bayramıdır; İnanna’nın kendi yerine yeraltına gönderdiği kocası Dumuzi’ye ağlarken döktüğü göz yaşları ve ondan önce kendisinin yeraltı kraliçesi olan kız kardeşi Ereşkigal’i görmek (asıl amacı ise yeraltı kraliçeliğini ele geçirmek) için dönüşü olmayan ölüler diyarına gidişi; işkenceye dönüşen 7 kapıdan geçisini, geçtiği her kapıda giysi ve takılarından birini itirazlarına bakılmaksızın alınması, sonuncu kapıyı geçtikten sonra çırılçıplak kalışı, Tanrıça ile ölüler diyarın korkunç yargıçları olan Anunnaki’nun huzuzurunda diz çöktürülmesi, kız kardeşi Ereşkigal’in, „Niçin geldin buraya? Bilmiyor musun buraya gelen bir daha çıkamaz!“ diye acı bir bakışla bakması, hükümlerini bildiren 7 yargıç ve Ereşkigal’ın ölüm bakışları altında İnanna ölü bir cesede döner ve bir kazığa (çarmıha gerilmiş) asılı acıklı, ağlamaklı hali sahneleniyor.
Bugün de ayne sahne kiliselerde İsa’nın çarmıha gerilmiş acıklı, ağlamaklı, mağdur hali sahneleniyor. Sümerli Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü Tablet 3’te anlatıldığına göre, tanrıçanın bedeni çivilere asılı ceset gibi kaskatı oluveriyor, yani tanrıça İnanna’nın ruhuna işkence edilerek çarmıha gerilişi (Babil Destanında İştar’ın kazığa asılışı, Hıristiyanlık inancında ise İsa’nın çarmıha gerilişi) şeklinde Ziggurat’larda yapılan ayinlerde ölüler diyarın tanrıçası olan acımasız ablası tanrıça Ereskigal’a karşı mücadelesini anlatılır. İnanna ancak yerine birisini bırakarak ölüler diyarından çıkabilir. Ne eder etmez bir yolunu bulur, „ben bundan çıkmadan yerime birisini gönderemem“ diyerek yeryüzüne çıkar. Yerine, karısının yok oluşu umurunda olmayan, o yokken en güzel ve görkemli elbiselerini giymiş, tahtına keyifle kurulmuş oturuyor bulduğu kocası Dumuzi’yi ölüler diyarına göndermeye karar verir.
Bu duruma üzülen kızkardeşi Tanrıça Geştinanna, Tanrılar Meclisine başvurarak, „Ne olur kardeşimin yerine beni gönderin yeraltına“ diye yalvarır. İnanna, kocasının yaptığı saygısızlığın ve acımasızlığın cezasız kalmaması için buna itiraz eder. Bunun üzerine Geştinanna, „öyle ise yılın yarısını ben yeraltında geçireyim, diğer yarısını da kardeşim geçirsin.“ demiş. İnanna bu öneriyi uygun görüp Tanrılar Meclisine kabul ettirmiş. O olaydan sonra Tanrı Dumuzi, kış aylarını yeraltında geçirdikten sonra, yaz başlangıcı sayılan 21 Mart günü dirilip yeryüzüne çıkarak sevgili karısı İnanna ile birleşiyor, yatağa girip sevişiyor. Sümerliler, bu birleşme ve sevişmenin yeryüzüne bolluk ve bereket getireceğine inanıyorlardı. Bu gün de bütün doğada her şeyin döllendiği, yeşermeye başladığı, yeni doğan ve yeni bir hayatın başlangıcı sayılan 21 Mart günüdür. Dumuzi’nin yeniden dirilişi ve yeryüzüne yeniden çıkışını temsil eden törenler yapılıyordu. Bu törenlerde kral, tanrı Dumuzi’nin yerine, Ziggurat’larda çalışan bir rahibe ise İnanna’nın yerine beyaz yatağa girip sevişirlerdi.
Üç günlük Zagmuk (Newroz) diriliş bayram şenliğinde Guti-Sümer kralları, halkın gözleri önünde oynanan tiyatro oynunda rahibe ile beyaz yatağa girip sevişmeleri, rahiplerin tapınaklarda tanrıların heykelleri önününde, huzurlarındaymışcasına gelecek hakkında haber veren bu gizemli ve kehanet dolu dini törenlerden çok iyi yararlanarak, şehir beyliklerin yönetimlerini ve çevre halkını daha iyi idare edebiliyorlardı. Halkı daha iyi yönetebiliyorlardı. Böylece sıradan insanların ve okul çağındaki çocukların ruhlarına şerbet dağıtıyorlardı. Çocuklar, yumurtaların da saklanıp pişirildiği bu Zagmuk bayramını çok seviyorlardı. Yumurta, çoğalıp döllenmenin sembolu olduğu kadar beslenmenin de semboluydu. Bu yüzden Ziggurat’larda yapılan ayinlerin belki de yöneticiler ve rahipler için en önemli safhası İnanna’nın ölüler diyarına inişi ve daha sonra karısı yerine ölüler diyarına gönderilen çoban tanrı Dumuzi’un ölümü ve yeniden doğuşunu temsil eden ve herkesi ağlatan acıklı hikâyesiydi.
Hıristiyanlıkta İsa’nın ölümü ve yeniden dirilişi bu Sümer hikâyesinin kökeninden alınmıştır. Ayinlerde İnanna’nın ölüler diyarına inişinin yanısıra, çoban Tanrı Dumuzi’un karısı yerine ölüler diyarına inişi, onun gibi ölümü, çarmıha gerilen cesedi, ilkbaharın başlangıcı sayılan sayılan 21 Mart’ta tekrar dirilişi ve o ilk Zagmuk bayram günü İnanna ile yatağa girip sevişmesi, döllendirmesine ait şiirsel bir metin de okunuyordu. Bu ayinlerin aynısı bugün İsa adına kiliselerde yapılıyor.
Guti ve Sümer kültüründe çeşitli versiyonlarda şiirsel bir dille anlatılan Tanrıların yaratılış, ölüm ve diriliş efsanelerine ait bayram kutlamları M.Ö. 2400-2380 yıllarından beri yapıldığını çivi yazılarındaki Sümer tabletlerinden biliyoruz. Gılgamış, Enkidu ve İnanna’nın ölüler diyarına inişi tabletlerinde. Gutiler, Lulubi, Hurri, ve Kassitler gibi yerli kabileler Za’gmuk-doğuş günü adı verilen yeni yıl bayramlarını, hem tarihte ilk defa Mezopotamya’da bir Semitik tüccar olan Büyük Sargon tarafından M.Ö. 2350 kurulan ve bölgeyi işgal edip yağmalayıp talan ederek çöle çeviren Akad devletinden önce, hem bu barbar devletin yerli halklar olan Guti, Lulubi, Hurri, ve Kassitler tarafından M.Ö. 2150’de yıkılmasından sonra kutluyorlardı. Hiç kuşkusuz bu Zagmuk-doğuş günü, diriliş ve direniş bayramı Aryan halkları olan Kürtlere aitti.
Semitik halklar Zagmuk doğuş ve diriliş bayramından habersizdi. Bu, yaratılış, ölüm, doğuş günü, diriliş ve direniş bayramları 1500 yıl sonra Babil tapınaklarında Baştanrı Marduk’un ölümü ve yeniden doğumu için yapılan ayin törenlerinde, daha sonra Gutti, Hurri ve Mittani’lerin yardımıyla Kassitler’in Babil’e hakim olmasıyla birlikte yeniden bölgede tanınmış olan Kassitler’in Güneş Tanrısı Mitra’nın doğumgünü olarak 25 Aralıkta kutlanılıyordu. Yukarda anlattığımız gibi yılın en uzun, en karanlık 21 Aralık gecesinden iki gün sonra, 24 Aralık Kutsal Gece, 25 Aralık günü ise Mitra’nın doğum günü olarak üç günlük Qalo Gaxan bayramı kutluyorlardı. Gece ile gündüzün eşitlendiği 21 Mart’ta ise doğuş günü, diriliş ve direniş bayramı, gece ile gündüzün eşitlendiği 23 Eylül’de Mitra bayramı kutluyorlardı. Ve iki-üç bin yıl sonra da aynı şekilde kiliselerde 24 Aralık Kutsal Gece, 25 Aralık ise İsa’nın doğum günü olarak Kürtçe’nin Kirmanckî lehçesinde ‘Qalo Gaxan‘, Avrupa‘da Almancası “Weihnachten“ bayramı kutlanmaya başlandılar. İlkbaharda da İsa’nın ölümü ve diriliş ayinlerine öncülük etti. Hepsi Sümer mitolojisinden alınma. Kökeni orada. Yani Sümerliler, kendisinden sonra gelen bütün uygarlıkların dinleri, mitos, efsane, felsefe ve edebiatları üzerinde çok derin etkiler yaratmış olan merkezi bir uygarlıktır.
Mezopotamya’daki Aryan halkların kültürlerini yağmalayıp kendilerine maletttiler
Semitik tüccarlar, çaldıkları Sümer efsaneleri, destanları, masal ve hikâyelerini değiştirip tersyüz ederek Tevrat, İncil ve Kuran’a sokmadan, sinagoglarda, tapınaklarda hahamlarına ve papazlarına yazdırmadan çok önceleri, yani iki bin yıl önce Sümer yazarı Ludingirra o dönemin Semitik halkları olan Akadlar, Asurlar, Amoriler ve Aramiler için Yaşam öyküsü’nde gelecekte gerçekleşecek öngörüsünü şöyle dile getiriyordu:
“Topraklarımıza ilkel geldiler; sayemizde uygar olmaya başladılar. Ne yazıdan, ne tarımdan, ne sanattan, ne dinden, ne okuldan, ne attan, ne arabadan, ne aydan, ne yıldan haberleri vardı. Hepsini bizden öğrendiler. Sonra da ‘biz yaptık, biz bulduk’ diye övünmeye başladılar. Hep korkuyorum, bir gün gelecek, adımız da uygarlığımız da unutulacak. Biz ne yaptık, ne başardıysak hepsini onlar üstlenecekler.”[1]
Zagmuk ya da Newroz Bayramı
Kürt kabileleri geçmişte Zagmuk-doğuş günü ve diriliş bayramı adı altında kutluyorlardı.
Aylar önceden Güneş kültü Mitra inancı etrafında M.Ö. 2150’de Akadlar’a karşı birliklerini oluşturan Subaru, Lulubi, Lor, Hurri, Mittani ve Kassitler, Gutiler öncülüğünde Zagmuk-yeni doğuş ve diriliş bayramı olan 21 Mart günü dağlarda ateş yakıp birbirine haber vererek, dağlardan ovalara indiler. Ovalarda Sümer şehir beyliklerini yağmalayıp talan eden zalim, barbar ve işgalci Akad devletine büyük bir öfkeyle saldırıp yerle bir ettiler. Zalim Akad devletini tarihin dönüşü olmayan çöplüğüne attılar. Büyük Sargon’un torunları nasıl ki Nippur’u yakıp yıktıysa, onlar da tıpkı öyle Başkent Agade’yi yakıp yıktılar. Akad devletin son kralı Naramsin’i yakaladılar, hak ettiği cezayı verdiler. O gün bütün Mezopotamya, Akad devletine karşı ayaklanmış bugünkü Kürtlerin ön ataları olan Guti, Hurri, Kassit, Lulubi halkların denetimine geçmişti. Onlar dışında hiç kimse ülkenin bir tarafından öbür tarafına günlerce haber gönderemiyordu. Gutiler öncülüğünde ayaklanmış olan Subaru, Lulubi, Lor, Hurri, Mittani ve Kassitler, kendi halkın yoğun olarak yaşadıkları Lagaş şehir beyliğini özgür bırakarak hiç dokunmadılar. Hatta Şuruppak, Nippur, Ur, Umma ve Uruk kentlerine de pek dokunmadılar, bu şehirlerin denetimlerini Lagaş şehir beyliğine bıraktılar. Kürtlerin bugünkü ataları olan Gutiler, Lulubi, Lor, Hurri, Mittani ve Kassitler Mezopotamya bölgesinde yaşayan bütün halklara özgürlük ve barış getirmişti. Guti-Gudea döneminde Semitik tüccarları’na karşı kazanılan zaferle birlikte Sümerler yeniden toparlandı, bir bilgi fışkırması yaşandı. Sümerler ilk yazılı kanunlarını bu dönemde reformdan geçirip yeniden yazdılar.
O günden sonra Zagmuk-yeni doğuş ve diriliş bayramı Kürtler için aynı zamanda dağlarda ateş yakarak işgalcı, Tiran ve barbar devletlere karşı direniş bayramı olarak da kutlanmaya başlandılar
1538 yıl sonra bu kez bugünkü Kürtlerin ataları olan Medler’in Kralı Kiyah-ser; Lor, Hurri, Mittani ve Kassitler gibi bütün Kürt aşiretlerini Cudi dağı arkasında toplandılar. O günkü Asur Tiran devlete karşı güçlerini birleştirip bir Konfederasyon oluşturdu. Gutiler gibi, dağlarda ateş yakıp birbirine haber vererek, dağlardan ovalara indiler. Ölümcül darbelerle Asur devletine saldırdılar. M.Ö. 21 Mart 612 tarihinde Asur devletini de tıpkı Akad devleti gibi yakıp yıkarak tarihin dönüşü olmayan çöplüğüne atttılar. O tarihden beri de Newroz-doğuş günü, diriliş ve direniş bayramı adı altında; o gün gündüz ve gece dağlarda ateş yakarak kutluyorlar. Bugün de Kürtler dağlarda ve Newroz alanlarında ateş yakarak yeni doğuş, diriliş ve direniş bayramlarını ön ataları gibi kutluyorlar.
Yaratılış ve diriliş efsanelerine ait bayramları yazılı kaynaklara göre Guti ve Lulubilerin M.Ö. 2340 yılından beri kutladığını tarihçi Cemşid Bender şöyle anlatmaktadır:
„Kürt Mitolojisinin ortaya koyduğu yaratılış efsanesi bu halkın kültür ve coğrafi tarihiyle bütünleşerek uzun süre varlığını korudu. Tarihi belgeler Neolitik çağdan inip gelen bu mitosun M.Ö.2340 yıllarında (Akad devleti kurulmadan önce de. A.R.) Guti (ve Lulubi) Kürtlerinin son dönemlerinde ve Gudea’da döneminde var olduğunu gösteriyor. Danimarkalı bilimadamı Arthur Chistensen Newroz ile ilgili araştırmalar yaptığı sırada, bu bayramın yukarda belirttiğimiz gibi M.Ö. 2340 yıllarında Gutilerce kutlandığını ve daha sonra Babil’de Tanrıların Baştanrısı Marduk için yaptırdıkları Esagila mabedinde yapılan törenin Kürt inancı Êzîdîlik (ve Zerdüşt’lüler) tarafından aynen uygulana geldiğini ortaya koydu. Böylece hem yaratılış efsanesine ait kutlanan dini törenlerin hem de Newroz orijinalinin Kürtlere ait olduğu kanıtlanmış oldu. Arthur Christensen bu konudaki araştırmasını Archives D’Etudes Orientales adlı derginin 14. Cildinde yayınladı.
Gudea döneminde bu bayramın adı Zagmuk’tu. Bu deyim daha sonraki tarihlerde anılan Newroz’la aynı anlamdadır: Yeni gün. Çünkü Zagmuk’ta gece ve gündüzün eşit olduğu 21 Mart günü kutlanıyordu. Zagmuk’taki Za eski Kürtçe’de ve şu anki Kırmakcî dilinde ’yeni doğan’ demektir. (Cenneti sulayan ırmaklardan biri olan A.R.) Ünlü Zap Irmağı da ismini Za’gmuk’tan almıştır. Yeni fışkıran su, ilk çıkan pınar suyu, çıkış gözesinde beliren su anlamına gelir.“[2]
Yazılı kaynaklardan önce de bölge halkları Zagmuk bayramı kutluyorlardı. Ama yazılı kaynaklardan ne kadar önce bu yeni doğuş ve direniş bayramlarını kutladıkları kesin olarak bilinmiyor. Bilinen bir tek şey varsa o da, beş bin yıldan beri egemenlerin, uygarlık güçlerin 21 Mart’ı başka anlamda, ezilen, sömürülen ve ülkeleri işgal edilen dünya halkların ise başka anlamlarda kutladıkları gerçeğidir. Ezilen, sömürülen ve ülkeleri işgal edilen bölge halkları 21 Mart’ı tiran ve faşist rejimlerine karşı yeniden doğuş ve direniş bayramı olarak kutlarken; uygarlık güçleri ise doğaya ve topluma sahip çıkan Mezopotamya halkların direniş bayramlarını gölgede bırakmak, örtüp ortadan kaldırmak amacıyla tanrıların ya da tanrı oğulların yeniden dirilişi, yumurta ve bahar bayramı olarak kutladıkları görülmektedir.
Mezopotamya’nın topraklarına ve yönetimine sahip olmak isteyen Semitik tüccarları
Ur, Uruk, Nippur, Lagaş ve Kiş gibi Sümer şehir beyliklerin bölgede yeni bir hegemonik güç oluşturan Babil devletinin hakimiyeti altına girmesi sonrası Sümer Tanrıları giderek değerlerini kaybetti. Yerine bölgeye hakim olan kabilelerin tanınmış tanrıları aldı.
Semitik tüccarları, M.Ö. 3000 yıllardan beri, Mezopotamya’nın yönetimi ve topraklarına sahip olmak için Sümerlilerle sürekli ekonomik, askeri, politik ve çok şiddetli mücadele yürütüyorlardı. Yani henüz İsrailoğulları ve Araplar tarih sahnesine çıkmadan, henüz Tevrat, İncil ve Kuran yazılmadan üç bin yıl önce Mezopotamya yönetimi ve topraklarına sahip olma hevesleri vardı. Ve bu heveslerini Arabistan çöllerinden topladıkları barbar göç akınlarıyla sürekli Mezopotamya topraklarına saldırtarak yaptıkları barbar eylemleri, yağma ve talanla pratiğe uyguluyorlardı. Sümer şehir beyliklerini bu büyük göç akınlarıyla, yağma ve talanlar sonucu zayıflattılar, saraylarına içki satıcısı olarak giren ilk Semitik tüccar Büyük Sargon şehir beyliklerini içten fethederek birer birer hakimiyetleri altına aldı ve Akad devletini kurdu. Akad devleti, Mezopotamya topraklarına ve yönetimine pratikte sahip olmanın ilk adımı ve bugün kendilerine hizmet eden ulusu-devletlerin ilk adımıydı. O uzun süre tutmayınca, ikinci adım olarak Asur devleti ile heveslerini pratiğe uyguladılar. Akad ve Asur devletlerini bugünkü Kürtlerin ataları olan Gutiler, Lulubiler, Hurriler, Kassitler ve Medler yıkınca, daha güçlü ideolojik ve kalıcı araçlar olan semavi dinler, plan, proje ve programlarıyla o gün bugündür pratiğe uygulamaktadırlar. Ve onların tarihsel plan, proje ve programlarına engel olmak isteyen özgür ve insanlığı savunan yerli halk Kürtlere asıl düşmanlıkları da burdan gelmektedir. Onları Akad ve Asur devletlerinden beri katliam, soykırım, sürgün ve siyasi asimilasyon politikalarıyla yok etmeden Mezopotamya topraklarına ve yönetimine sahip olmayacaklarını çok iyi biliyorlar. Bu yüzden bin yıldan beri Doğu’da uygarlık yıkıcı etmen olarak kullandıkları ve ABD, AB, NATO ve Rusya’nın her türlü cephane, kimyasal silah, savaş uçakları ve finans desteği sundukları uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemini Kürtlerin üzerine saldırmışlardır. Türk-İslam-Sentezi ideolojileriyle beyinlerini yıkayıp vicdanlarını satın aldıkları bu devşirme Türk vekalet savaşçıları eliyle tıpkı Akad ve Asur devletleri gibi bu coğrafyada Kürtleri yok etmeye çalışıyorlar.
Böyle tarihsel derinlikte düşünmeden, sosyal ve teolojik olayları birbirinden kopuk ve ilintisiz olarak değil de, bir bütün olarak ele almadan, neden ulus-devlet çağında çıkarılan Birinci Dünya Savaşı’nda 30 milyon şimdi 60 Milyon nüfusa sahip Kürtler, en 8-9 bin yıldan beri yaşadıkları ana-topraklarında devletsiz bıraktıklarını, ülkelerini dört parçaya böldüklerini, katliam, soykırım ve asimilasyon politikalarına tabi tuttuklarını anlamak mümkün değildir. Tarihsel düşmanlıklarından ve topraklarının altında petrol kaynaklarını keşfetmelerinden dolayı çağımız Semitik tüccarları’ndan olan Rothschild Hanedanı’n planları gereği İngiltere, Fransa ve Rusya’nın kendi aralarında yaptıkları gizli Sykes-Picot Antlaşması ile Kürtlerin ülkelerini dört ulus-devlet arasında bölüp parçalayarak devletsiz bırakan aynı uygarlık güçleri; Sykes-Picot Antlaşması’nın ikinci adımı olan Balfour Deklarasyonu’yla da, iki bin yıl önce dünyaya dağılmış olan Yahudilerin ancak bir kısmını Avrupa, Rusya, Amerika ve Ortadoğu ülkelerinden topladıkları 850 bin nüfusa, İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, ayrıcalık bir İsrail ulus-devletini kurdular. Bunlar nasıl maskeli kötü tanrılarımız ki ve ne kadar büyük bir gücü sahipler ki; bir tarafta ülkelerini dört ulus-devlet arasında bölmüş, katliam, soykırım ve asimilasyon politikalarıyla kadim bir halkı yok etmek istiyorlar? Öte yanda dünyanın dört bir tarafına dağılmış, ülkesi, yurdu belli olmayan bir halka, birçok Musevi cemaatleri karşı çıkmalarına rağmen, siyasi siyonistler öncülüğünde Ortadoğu’da uygarlık güçlerin çıkarları çerçevesinde çalışmak şartıyla Filistin‘de siyasi özel bir İsrail devletini kuruyorlardı? Üstelik yeni gelen işgalçı güç, yerli Filistinlileri katliamlardan geçirip yok ederek yerleşiyordu oraya.
Hiç kimse Semitik tüccarları’nı Yahudi, İsrailoğulları ya da Arap olarak algılayıp yanılmasın. Tevrat, İncil ve Kuran’a kendi tarihsel plan, proje ve programlarını tapınaklarda rahiplere yazdırarak, Arabistan çöl merkezci semavi dinler kılıfı altında İsrailoğulları ve Arap halklarını araç ve koçbaşı olarak kullanarak, onlar eliyle tarihsel projelerini Mezopotamya, Kuzey Afrika ve Avrupa’da pratiğe uygulayarak bugünkü modern kapitalist sistemde para imparatorluğunu kuran Semitik tüccarları’dır. Semitik halkların bir avuç elit en zengin, en saldırgan, en gerici hanedan aile reisleridir. Tarihsel projeleri için kendi öz çocuklarını kurban niyetine boğazlayan insan düşmanlarıdır. Bu kabile şeflerin beş bin yıllık geçmişleri vardır. Nasıl ki, Semitik tüccar Büyük Sargon Sümer şehir beyliklerin sarayına hileli oyunlarla girerek, bu şehir beyliklerin saraylarını içten fethederek birer birer hakimiyetleri altına aldıysa; klasik sömürgecilik olan kapitalist sistemin ön aşamasında aynı taktiği Avrupa’da uyguladılar. İspanya, İngiltere, Fransa, Hollanda, Prusya şehir beyliklerin saraylarına hileli oyunlarla girerek, altın ve para gücüyle içten fethederek egemenlikleri altına aldılar. Şimdi Avrupa saraylarını, Amerika’daki Beyaz Saray’ı ve merkez bankalarını onlar yönetiyor.
Sümer şehir beyliklerini, köy ve mezralarını 200 yıl boyunca yağmalayıp talan ederek Mezopotamya’yı çöle çeviren ilk Semitik tüccar hanedan Büyük Sargon’nun kurduğu Akad devletin (M.Ö. 2350-2150) bölgede yarattığı yağma, talan vahşet ve tehlikeye karşı Gutiler, Lulubiler, Hurriler, Kassitler Zağros dağların eteklerinde yaşayan diğer yerli kabile ve aşiretlerle birleşerek bir Konfederasyon oluşturdular. Tabii ki bu Konfederasyon birden ve aniden olmadı. Onlarca yıl, „tarılarımıza hakaret eden, ülkemizi yağmalayıp talan eden Akad devletine karşı birlikte hareket edelim“ çağrıları bir türlü sonuç vermiyordu. Çünkü bölgede onlarca aşiret ve kabile vardı, bazıların Tanrıları, inançları değişikti. İnançta, düşüncede ve anlayışlarda farklılıkların olması onların bir araya gelmesini önlüyordu. Bir türlü bir araya gelip birliklerini oluşturamıyorlardı. Lagaş kent beyliği kurulurken Sümerliler’in Gutilerden ödünç aldığı birçok tanrı gibi Utu güneş tanrısı da düşman’a yenik düşmüştü; yani Büyük Sargon’a (Akad devletine) yenilmişti. Hiçbir aşiret ve kabile, Tanrısı düşman Tanrısına yenilmiş bir kabileyle birlikte hareket edip savaşa girmek istemiyordu. Sorunun büyüğü de bundan kaynaklanıyordu. Bunun üzerine aşiret ve kabilerin bir araya gelmeden, birleşmeden önce Tanrılarını, inançlarını, dolayısıyla fikirlerini birleştirmeleri gerektiği düşüncesi yavaş yavaş kabiler ve aşiretler arasında gelişti. Tutsak edilen Sümer Tanrılarından olan Enlil bile son çare olarak, „gözlerini umutla doğudaki dağlara dikererek orada yaşayan“ Gutiler, Lulubiler, Hurriler ve Kassitler’in Tanrılarından yardım istiyordu. Bütün bunları günümüz diline çevrilen Sümer tabletlerinden öğreniyoruz.
Bölgede etkinliğini sürdürüp tanınan Kassitler ve Hurriler’in güneş Tanrısı Mitra (Metra-Mithra); Gutiler, Subaru, Lulubi ve lor kabileleri tarafından da çok iyi tanınıyordu. Çünkü girdiği her savaşı kazanıyordu ve kozmik boğa’yı kurban ederek (savaşıp öldürerek) dünyayı yarattığı için savaş Tanrısı olarak da kabul ediliyordu. Böyle bir Tanrının etrafında birleşecek olan yerli aşiret ve kabilelerin yenemeyecekleri bir güç yoktu. Merkezi Kuzey Mezopotamya olan Mitra inancı her geçen gün etkinlik alanını geliştirerek başka kabilerin de Tanrısı oluyordu. Mitra, güneş ve göksel bir tanrı olarak da kabul ediliyordu. Geceleri evrensel yıldızların ışığı, Mitra’yı gören gözleri olduğuna inanılıyordu.
Tarihçi Etem Xemgin Mitra Tanrı inancı hakkında şunları yazıyor:
„Kasittler’in güneş tanrıları olan Metra (Mitra), zamanla bölgedeki etkinliğini gelişleterek Hurri halkının Mittani devleti döneminde tanınan Güneş Tanrı’sı oldu. Hurri devletinin ismini Mittani olarak değiştirmesinin de Mitra denilen bu Tanrı’dan kaynaklandığı sanılmaktadır. Hitit Kralı Şüpüllülüma ile Mittani Kralı Matiwaza arasında M.Ö. 1380 yılında yapılan anlaşmada, şahit Tanrı’lar arasında Mittani’lerin Mitra Tanrısı’nın da ismi geçmektedir. (Mitra güneş tanrısının en eski belgeleri Boğazköy kazılarında da bulundu. Bu belgelerde M.Ö.14. yüzyılda Mittani’ler ile Hitit’ler arasında yapılan barış antlaşmasında şahit olarak Mittini’lerin koruyucu tanrıları arasında Mitra’nın yanı sıra Zervanizm inanç sisteminin fırtına tanrısı olan Vahu’nun da adı geçer. A.R.)’“[3]
Üst üste yapılan toplantılarında, aşiret ve kabile şefleri Sümerlilerin ülkesini yağma ve talan eden Akad devletini yıkmanın sırrına vararak, Akadlılar’a karşı yıllar sonra bir Konfederasyon oluşturdular. Güçlerini bir tek güçlü tanrı etrafında birleştirerek Akad devletini yerlebir edebilirlerdi. Bunun üzerine Zağros yüceltilerinde yaşayan birçok aşiret ve kabile Kassitler’in ve Hurriler’in güneş, gök ve savaş Tanrı’sı Mitra inancı etrafında bir nevi Konfederasyon oluşturarak birleştiler. Böylece güneş kültü Mitra inancıyla birliklerini oluşturan Subaru, Lulubi, Lor, Hurri, Mittani ve Kassitler, Gutiler öncülüğünde Zagmuk-doğuş günü ve diriliş bayramında ateş yakılan dağlardan, Sümerli Ludingirra’nın deyimiyle „çekirge sürüleri gibi“ indiler, zalim Akad devletine M.Ö. 2150, 21 Mart tarihinde saldırıp yerlebir ettiler ve tarihin dönüşü olmayan çöplüğüne attılar.
Mezopotamya uygarlığı M.Ö. 2.800 yıllarında Semitik kavimlerin büyük işgalcı yağmalarına uğradı. O dönemde Tevrat, İncil ve Kuran gibi işgalcı ordularını gizliyen güçlü idolojik doktrinleri olmadığı için tutunamadılar. Arı halkları tarafından Mezopotamya’dan dışarıya kısa zamanda atıldılar. Fakat bu istilacı barbarların yağma, talan ve göç akınları Akad ve Asur devletleri döneminde daha da büyüyerek devam etti. Semitik tüccarlar, Sümerlilerle hem savaş halindeydiler, hem de ticari ilişkiler halindeydiler. Ticari ilişkiler içindeyken Sümerlilerin efsane, destan, masal ve hikâyelerini çaldılar; değiştirip tersyüz edip daha sonra Semitik halkların kafalarına yukardan Semavi dinleri şeklinde boca ettiler. Yani iki bin yıl sonra savaşları daha büyük ideolojik silahlara bürünerek, Yehova ve Allah gibi yerel maskeli put tanrılara sarılarak devam ettiler. Mezopotamya uygarlığını yağma ve talan eden Semitik kabilelerini, Zağros yüceltilerinden (ki bugün o Zağros dağlarında Gutilerin, Hurrilerin torunları olan gerilla güçleri aynı zihniyetteki işgalcı ordulara karşı elde silah savaşmaktadırlar.) deltaya inerek kovup dışarıya atan Gutiler hakkında Lulubi-Sümer yazarı Ludingirra 4.300 yıl önce çiviyazısıyla yazdığı Yaşamöyküsü Tablet 11’de aynen şunları yazıyordu:
„Kral Sargon’dan sonra oğulları Rimuş, Maniştusu ve torunu Naramsi ülkeyi genişlettikçe genişletmiş, bütün yönlere kol salmışlar. Hele Naramsi kendisine ’Tanrıyım’ diyecek kadar ileri gitmiş. Öyle şımarmış ki, büyükbabası Sargon’un aksine, Sümerlileri darıltmaktan korkmayarak bizim Tanrılarımıza, özellikle yüce Enlil’e ve onun tapınağı Ekur’a büyük saygısızlık etmiş. Askerlerini Ekur’a onun güzel koruluğuna saldırtmış, Ekur’u bakır baltalarla yıktırmış. Koca tapınak ölü gibi yerlere yatmış. Bunlarla yetinmeyip tapınağın arpa kesilmeyecek kapısında arpa kestirmiş. Hele bizim o canım ’Barış Kapısı’nı yerle bir etmiş. O günden beri Nippur’da barış kapısı yapılmamış. Onun yerine Akadlılar sokak fahişelerinin iş yaptığı ’Musakkatim Kapısı’nı oturmuşlar galiba. Narramsin, Ekur’u yıktırırken içinde ne kadar değerli eşya varsa, tapınağın tam yanındaki iskeleye dayadığı teknelere doldurup Agade’ye götürmüş.“[4]
Semitik tüccarlar, Sümer şehir beyliklerini yağmalayıp talan ederek yerle bir etmişler. Kralların ve Tanrıların tapınaklardaki bütün eşyalarını çalıp götürmüşlerdi.
”Buna son derece kızan ulu Tanrımız Enlil, önüne geçilmeyen bir sel gibi gürlemiş, coşmuş ve gözlerini umutla doğudaki dağlara dikerek, orada doğayla iç içe yaşayan ilkel Gutiler’i Naramsin’in üzerine saldırtmış. Çekirge sürüleri gibi gelen bu insanları durdurmaya gücü yetmemiş Naramsin’in. Bunların ülkemize yayılmaları ile Sümer Şehir Beyliklerin hiçbir tarafından ne haber alınabilmiş, ne de haber ulaştırılmış. Tekneler iskelelerde beklemiş. Yolları haydutlar sarmış. Ülkedeki şehir beyliklerin kapıları kırılarak toz olmuş. (….)
Gutiler, bütün kentlerimizi yakıp yıktıkları halde, Lagaş şehir beyliğini özgür bırakmışlar. Ayrıca Ur, Umma, Nippur ve hatta Uruk kentlerinin denetimini Lagaş’a bırakmışlar. Aslında buraları Sümerlilerin en yoğun olduğu yerler. Bazen, ‚acaba onlar bizim millletin bir kolu muydu?’ diye düşündüğüm oluyor. (Bugün de Türk devleti tarafından asimile edilmiş birçok Kürt kendisine aynı soruyu soruyor: Acaba ben Kürt müyüm, Türk müyüm? A.R.) Lagaş, kent krallıklarımız içinde en uzun yaşayanı. Ayrıca oldukça önemli krallar yetişmiş orada. Daha Sargon ortaya çıkmadan en az 300 yıl önce Urnanşe adlı biri orada ilk krallığı kurmuş. Onun oğulları ve torunlarının yönetimi altında krallık Sargon zamanına kadar sürmüş. Bu krallar arasında Eannatum birçok savaşla sınırlarını genişletmiş. Lagaş’ta binalar, kanallar, su depoları yaptırmış. Ondan sonra gelen Enannatum, Entemena gibi krallar zamanında savaşlar yine almış başını yürümüş..“[5]
Doğa ile iç içe, komün yaşantışı yaşayan aşiret ve kabilelere zulüm yağdırıp Sümerlilerin ülkesini karanlığa ve çöle çeviren Akad devletin yıkılmasından sonra Mezopotamya’da bir bilgi, buluş fışkırması ve aydınlanma yaşandı. Sümerliler; Guti-Gudea (M.Ö. 2150-2060) dönemi ve Üçüncü Ur Hanedanı (M.Ö.2060-1960) dönemiyle yeniden tarih sahnesine çıkarken, insanlığın aydınlanıp ilerlemesinde büyük buluşlara imza attılar. M.Ö. 2040 tarihinde Hurrilerin Goş aşireti tapınağında güneş tanrısı Mitra dışında bütün tanrıların heykellerini kıran ikinci Zerdüşt Huşeng (Brahim) ile kültür ve inançlarında ikinci büyük reform yaptılar. 290 yıl sonra Hammurabi kanunlarına (M.Ö.1750) ve 790 yıl sonra Musa’nın On Emir’ine (M.Ö.1250) örnek teşkil eden ilk yazılı Sümer kanunlarını kaleme aldılar. Bu büyük tarihi gelişmelerle dünyanın kültür merkezinin hâlâ Kuzey Mezopotamya olduğunu kanıtladılar.
Fakat ne yazık ki, yerli kabileler ve Sümerliler (iyi tanrı) tarafından yenilgiye uğratılan Semitik tüccarları (kötü tanrı) için hiç bir zaman Mezopotamya’nın topraklarını ve yönetimini ele geçirmek için baş vurdukları mücadele ve savaşların sonu olmadı. Arabistan çöllerinden toplayıp getirdikleri yeni göç akınların yardımıyla bu kez ikinci bir Semitik tüccar olan Asur Hanedanı o bölgede zalim Asur devletini M.Ö.2025’de kurdu. 1400 yıl sonra gene bugünkü Kürtlerin ataları olan Medler’in Kralı Kiyah-ser, başta bütün Med aşiretleri olmak üzere öbür Kürt kabile reisleriyle 625’de Cudi Dağı arkasında toplantı yaptı. Asur devletin Mezopotamya’da yarattığı zulüm ve tehlikeye karşı Med aşiretleri ve öbür Kürt kabileriyle birleşerek Asurlar’a karşı Konfederasyon oluşturdular.
Tarihçi Etem Xemgin Asurlar’a karşı birleşen Kürt aşiretlerini şöyle anlatıyor:
„Medler’in Asurlar’la ilişkileri, Asurların Medler’in ülkesini işgal etmek amacıyla yaptıkları askeri seferler neticesinde olmuştur. Medler, Asurlar’la ilk karşılaştıkları sıralarda 2000 ile 3000 kadar asker çıkarabiliyorlardı. Sonraları Asurlar’ın bölgede yarattıkları tehlikeye karşı bölgede bulunan diğer Med ve Kürt aşiretleriyle birleşerek Asurlar’a karşı bir Konfederasyon oluşturdular. İşte bu konfederasyon kurmaları sürecinde Medler’in başşehri sürekli olarak değişik bölgelerde bulundu…
Bu sıralarda kuzeyden gelen İskitler, Asurlar’dan Medlerin bir kesimini kendi hakimiyetleri altına almayı başardılar. Geçmişte yalnız Asurlar’a karşı savaşmakta olan Medler, bu durum üzerine İskitler’e karşı da savaşmak zorunda kaldılar. Bu sırada Urartu devleti de İskitler ve Asurlar tarafından tehdit ediliyordu. Medler’le Urartalar’ın aynı halktan olmaları ve her ikisinin de aynı düşmanlarca tehdit edilmeleri üzerine Medler’le Urartular, Asurlar’la İskitler’e karşı birleştiler. Aynı zamanda Asurlar’a aşağı Mezopotamya’da hakimiyetini sürdüren Kaldaharlar’la da ilişkilerini geliştirdiler.
M.Ö.649 yılında Med aşiretlerini birleştirmeye çalışan Diyas, Med kralı oldu. Diyas, Med aşiretlerini birleştirdikten sonra Urartular’la da Asurlar’a karşı birleşti. Bir süre sonra Urartu kralı III. Rusa ile Asurlar’a karşı savaşırken M.Ö. 647 yılında Asurlar’a esir düştü. Asurlar tarafından Suriye’nin Hama şehrine sürgün edildi. Med krallığına ise Diyas’ın oğlu Februar geçti.
Med kralı Februar, Persleri de yanlarına alarak Kaldaharlar’ın ve Urartular’ın da yardımları ile İskit ve Asurlar’a karşı savaşmaya devam etti. Medler’le Asurların M.Ö. 625 yılında yaptıkları savaşta Februar öldürülünce yerine oğlu Kiyah-ser geçti.
Med kralı olan Kiyah-ser bütün Med aşiretlerini Cudi Dağı arkasında aynı yıl topladı. Bundan sonra İskitler’i ülkesinden çıkarmak için İskitler’le savaştı ve onlara kendi hakimiyetlerini kabul ettirerek onlara boyun eğdirdi.“[6]
Bugünkü Kürtlerin ataları olan Medler, Asurlar’ı da M.Ö. 21 Mart 612 tarihinde Akadlar gibi tarihin geri dönüşü olmayan çöplüğüne attıklarında bütün Mezopotamya halkları özgürlüklerine kavuştu. Ama Semitik tüccarlar için hiç bir zaman Mezopotamya’nın topraklarını ve yönetimini ele geçirmek için baş vurdukları mücadele ve savaşların sonu olmadı. Bu kez Aryan halklarına karşı Arabistan çöl merkezci tek tanrılı semavi dinlerini inşa ederek, yani daha güçlü işgalcı dini ideolojiler yaratarak, Mezopotamya’nın toprakları ve yönetimini ele geçirmek için baş vurdukları mücadele ve savaşlarına din kılıf geçirdiler. Arabistan bölgelerin putperest tanrı adlarını araç ve koçbaşı olarak kullanarak, onlar adına „Kutsal Savaş“ dedikleri cihat savaşlarını ilan ederek, Aryan halkların verimli topraklarını işgal etmeye devam ettiler. Ve o gün bugündür o mücadele ve savaşlar hâlâ kesintisiz bir şekilde Mezopotamya’da devam etmektedir! Bu savaşların sonucu olarak bugün on bin yıldır o bölgede yaşayan ve devletsiz bırakılan Kürtler çok korkunç bir soykırım kıskaçına alınmıştır.
Berlin, 21.12.2022
Azad Ronî
Kaynaklar:
[1]. Muazzez İlmiye Çığ, Sümerli Ludingirra, Ludingirra’nın Yaşam öyküsü Tablet 1, Kaynak Yayınları, İstanbul 2017, s. 16.
[2].Cemşid Bender,Kürt Mitolojisi 1, Berfin Yayınları, İstanbul 1996, s.59
[3]. Etem Xemgin, Aleviliğin Kökenindeki Mazda İnancı ve Zerdüşt Öğretisi, Berfin Yayınları, İstanbul 1995, s.43
[4]. Ludingirra’nın Yaşamöyküsü, Tablet 11
[5]. Ludingirra’nın Yaşamöyküsü, Tablet 11
[6]. Etem Xemgin, Kürdistan Tarihi, cilt 1, Agri Verlag 1992 Köln, s.161-163








