
Qalo Gaxan’nin Tarihcesi
Qalo Gaxan bayramı, dünyanın ilk merkezi uygarlığı sayılan Guti, Lulubi, Hurri ve Sümerler‘de M.Ö. 6.000 yıllarında başlayarak yıllarca yılın en karanlık, en uzun kış gecesi olan 21 Aralık’ı 22’ye bağlayan gece ile başlayan ve hiç değiyşmeyen üç karanlık geceden (21, 22, 23) sonra, 24 Aralık kutsal gece ile birlikte uzamaya başlayan gündüzlerin başlangıcı ya da güneş ısınların daha fazla görünmeye başladığının başlangıcı sayılan 24, 25, 26 Aralık günlerini Utu ve Mitra Tanrısı’nın doğum günü olarak kutluyorlardı.
Kuzey yarım kürede bulunan Mezopotamya 21 Aralık’ta Güneşten en uzak noktada bulunduğu için hem yılın en karanlık, en uzun gecesi, hem de kışın başlangıcı oluyordu. Kuzey kutbunda, güneş gökyüzünde en alçak noktada, ufuk çizgisine en yakın mesafede olduğu için 24 saat içinde en kısa süreli güneş ışınlarına maruz kalır. 21 Aralık’ı 22 Aralık’a bağlayan karanlık geceden sonra kış gündönümü ile birlikte -birkaç saniye uzasa da- sonraki iki gece de güneşi tutsak eden karanlık geceler devam ediyor. Ancak 24 Aralık’tan sonra güneş ışınların çoğaldığı gündüzler uzamaya başlacaktır. Dünya Güneş etrafındaki turunu 365 gün 6 saatte tamamladığı için, kış gündönümü bazı yıllar 21 Aralık’a, bazen de 22 Aralık’a denk gelir. Eski atalarımız emin olmak için buna 23 Aralık karanlık geceyi de eklerler. Kuzey Mezopotamya’da Aryan halkları binlerce yıl 24 Aralık gecesini kutsal gece ilan ederek Güneş Tanrı’sının doğum günü olarak kutluyorlardı. Bu düşünce ve inançta dünya, evren ve doğanın mantıklı bir açıklaması vardır. İsa’nın doğum günü ile uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur.
Dört bin yıl içinde kendi kültür ve inançlarında iki kez reform yapan Sümerliler iki takvim yılını kullandılar; biri güneşin en fazla karanlıkta kaldığı yılın en uzun kış gecelerin başlangıcı sayılan 21 Aralık, biri de gece ile gündüzün eşitlenmesi sonrasında günlerin uzanma başlangıcına bağlı olarak canlıyı besleyip yaşatan parlak güneş ışıklarının karanlığa galip geldiğini yorumlayan 21 Mart günü. Sümerler’de yılbaşı günü 21 Aralık olduğu için, Qalo Gaxan bayramını yılbaşı gününü de ekleyerek hemen hemen birlikte kutluyorlardı.
Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassitler gibi yerli kabileler de yılın en karanlık, en uzun kış gecesi olan 21 Aralık ve üç karanlık kış gecelerinden sonra, 24 Aralık gecesini Kutsal Gece ile birlikte uzamaya başlayan gündüzlerin başlangıcı sayılan 24, 25, 26 Aralık günlerini Mitra Tanrısı’nın doğum günü olarak kutluyorlardı. Yani üç gece ve üç gündüzü (24, 25,26) Güneş Tanrı’nın doğum günü olarak Qalo Gaxan bayramını kutluyorlardı. Qalo Gaxan Kürtçe bir kelimedir. Yılların yükünü omuzlarına yüklemiş, yaşlanmış ihtiyar bir adam demektir. Aynı zamanda dünyanın ve insanlığın bir yıl yaşlanmışlığın simgesi anlamında kullanılır. Sümerliler ve yerli kabileler 21 Aralık gecesini yılbaşı günü olarak kutluyorlardı. Yılbaşı gününü uzatarak Qalo Gaxan bayramını hemen hemen yılbaşı ile birlikte kutlanıyordu. Yani yılbaşından sonraki üç gece, üç gündüzü (24, 25,26) Güneş Tanrı’sının doğum günü olarak Qalo Gaxan bayramını kutluyorlardı.
21 Mart’ta ise yaratılış, diriliş ve direniş mitolojisi, güneş Tanrısı ve çoban-çiftçi tanrısının diriliş bayramı olarak kutlanırdı. Sonbaharda gece ile gündüzün eşitlendiği 23 Eylül’de Mitra bayramı kutlanırdı. Bu bayram törenlerinde insanların ve hayvanların kaderini belirleyen Mitra Tanrısı’na boğa kurban ediliyor, evlerde pişirilen yemekler çağrılan komşulara veriliyor, koyun ve keçiler rengarenk boyanıyor, koyunların içine koç bırakılıyor ve Tanrı için yapılan tatlı bir içki olan Haoma onun kanı olarak içiliyordu.
Sümerliler’in 1500 tanrısı vardı. M.Ö. 3.000 yıllarında Sümer rahipleri Uruk kent beyliğinin parlak dönemini yaşadığı zamanlarda kendi dini inançlarında reform yaparak tanrıların sayısını yavaş yavş azaltmaya gittiler. Bu yeni düzenlemeye göre gene Sümerliler; gök ile yeryüzü ayrıldıktan sonra, göğü An Tanrı’sı, yeri Enlil Tanrı’sının ele geçirdiğine inanılırdı. Sümerlerin Emesal lehçesinde ‘Enlil‘ Tanrı’sına, ‘Elli‘ diyorlardı. Kürtçe’nin Kirmanckî lehçesinde bizimkiler hala sabah güneşini karşılarken işaret parmakmarını öpüp alınlarına götürerek, “Ya Elli.!“ diyerek ritüellerini yerine getirirler.
Kur, tanrıça Ereşkigal’ı kaçırır, „ölüler diyarı“na götürerek, ona ölüler diyarın görevini verir. Uruk tanrısı Anum’a göklerin eğemenliği, su tanrısı Enki’ya (Akadlar’da Ea) denizlerin ve yeraltı suların eğemenliği yakıştırması görevini verdiler. Tanrıların babası yer tanrısı Enlil, Güneş tanrısı Utu, Ay tanrısı Nanna (aynı zamanda Ur kent beyleğinin tanrısı), çoban tanrısı Dumuzi (Babil Yaratılış Destanında karşılığı Tammuz’dır.), çiftçi tanrısı Enkimdu.
Elbette Fırat, Dicle, Zap, Aras ırmakların bulunduğu bugünkü Kuzey Kürdistan’ın cennet güzelliğindeki verimli yukarı Mezopotamya topraklarında neolotik devrimi yaratarak hayvancılık ve tarımla geçinip uğraşan ve doğayla anne kucağındaki çocuk gibi iç içe yaşayan bir toplumda tanrı Dumuzi (çoban) ile Enkimdu (çifçi) arasında geçen söyleyiş destanında görüldüğü gibi çoban ve çiftçi dünyasının önemi, emek ve buluşları sade ve gerçeğe yakın şiirsel bir dille anlatılıyordu. Onların hakikatı anlatmak için hemen hemen her konu ve dal için yarattıkları tanrılar üzerinden evreni, dünya ve yaşamı çok basit ve sade şiirsel açıklamaları o dönemdeki komün-ekonomik üretim ilişkilerinin bir yansıması oluyordu.
Gök kraliçesi, ışığın, aşkın ve yaşamın tanrıçası İnanna, aynı zamanda bereket, aşk ile döllenme tanrıçası’dır. Dikkat edilirse çağımızın hükümetlerinde yer alan bakanlara verilen görevler gibi, Sümerliler maddi kültürün yanı sıra manevi kültürü güçlü kılmak amacıyla tapınakları Ziggurat’larda her bir tanrıya bir bakanlık görevi vermişlerdir. Bu tanrıların -bugünkü devlet parlamentolarında görev yapan bakanlar gibi- toplantı salonları vardır.
Guti, Lulubi, Hurri ve Sümer yaratılış mitosu
Guti, Lulubi, Hurri ve Sümer kültür inançlarında ilkin tatlı su deniz tanrısı erkek Apsu ile tuzlu su tanrıçası dişi Tiamat evrende var olmuşlardı. Tatlı su tanrısı Apsu ile tuzlu su tanrıçası Tiaman sularını birbirine karıştırdılar. Bu döllenme ve birleşmeden önce Mummu oğulları, sonra kara derili Lahnu ve Lahanu ile dünyanın alt ve üst yartılışına geçtiler. Daha sonra Apsu ile ana tanrı Tiamat’ten üst dünya tanrısı Anşar, alt dünya tanrısı Kişar, gök tanrısı An, hava ve yer tanrısı Enlil ve ilk deniz tanrısı Enki doğdular. Sümer mitosuna göre; bu tanrılar doğumlarından sonra çok çirkin yaramazlıklar yaptılar. Apsu, çocuklarının bu çirkin davranışlarından çok rahatsız olur. İlk oğlu Mummu ile tanrıça karısı Tiamat ile görüşerek, bu yaramaz genç tanrıları yok etmek için izin ister. Genç tanrılar bu haberi öğrenince çok korkuyorlar. Bunlardan hava ve yer tanrısı Enlil akıllı birisiydi ve efsunlama gücü vardı. Planlanan olayların önüne geçmek için babasını yok eder, kardeşi Mummu’yu da esir alır.
İşte asıl çirkin davranış bundan sonra gerçekleşir. Tanrıça Tiamat kocasının intikamını almak amacıyla Enlil’in bulunduğu platformda ejderhalar, dev yılanlar, deniz aygırları, kudurmuş köpekler, akrepler, büyük fırtınalar, yıldırımlı boralar, deniz koçları yaratır. Enlil, tanrıça Tiamat’ın karşısına oğlu Ninuraş’ı çıkarır.
Yer tanrısı Enlil, yeryüzünde hayvanları ve bitkileri yarattıktan sonra sıra insana gelmişti. Kendilerine görevler verilen tanrılar gökyüzünde istirahat ederken, onların angarya işlerini yapmaları için Enlil, kann ve kemikten (toprak) insan yapmaya karar verir. (Üç bin yıl sonra, Semitik tüccarlar Sümerliler’in bu mitosundan esinlenerek Kutsal Kitaplar’a Adem ile Havva hikâyesini koydular.) Tanrıça Tiamat’ın ikinci kocası olan tanrı Kingu kesilerek kanıyla insan çamuru yoğrulur. Tanrı kanıyla yoğrulmuş toprak çamura şekil verildikten sonra ruh verilerek, tanrı kanı ve bedeninden insan yaratılmış oluyor. (Tevrat’ın Adem ile Havva’nın topraktan yaratıldığı düşüncesinin kökeni buraya dayanıyor.) Yani Aryan kültüründe tanrı, insanı kendi kanı ve bedeninden yaratmıştır. Zerdüşt, Êzîdîlik ve Mitra inancında da bu böyledir. Tanrı kanının yoğrulduğu çamur madde hiç kuşkusuz topraktır. Aryan halkların binlerce yıllık Zerdüşt, Êzîdîlik ve Mitra inancında, „insanın tanrının bir parçası olduğunu, dolayısıyla tanrının bütün nitelik ve özelliklerini içinde taşıdığını, en az tanrı kadar değerli ve kıymetli olduğu“ önemle vurgulayan felsefi düşüncenin temeli burdan kaynaklanıyordu.
İki-üç bin yıl sonra aynı bölgede tanrıların giderek azaldığı; erdemli Aryan kültür felsefesinden çok daha geri çağlarda yaşayan barbar Semitik halkların kültür felsefesi ve işgal savaşların şiddetlendiği bir dönemde; iyilik-aydınlık tanrısı Ahura Mazda (Yezdan) ve kötülük-karanlık tanrısı Ahriman diye zıdların birliği diyaletiği anlamda şekillenip gelişen doğa ve hümanizm Zerdüşt öğretisi de, insan da dahil tüm varlıkların bizzat tanrının kendi parçaları olarak var olduklarını açıkça belirtmektedir.
En büyük Baştanrı Zervan’ın oğulları olan Ahura Mazda ve Ahriman arasında ise güneş tanrısı Mitra vardır. Mitra, bu iyilik tanrısı ile kötülük tanrısının savaşlarında karşılıklı mücadelesinde hakem rolünde olduğuna inanılır. İnanış mitolojisine göre; Ahura Mazda kardeşi olan Ahriman’ı bir eğlenceye davet eder. Ahriman daveti kabul edip gelir ama yemek yemeyi ’çocuklarının yarışması’ şartına bağlar. Şart kabul edilir ve bu yarışma için her iki tanrı bir hakem ararken kimseyi bulamıyorlar. Bunun üzerine güneş tanrısı Mitra’yı yaratırlar. Yarışmada, Ahriman’ın çocukları (Semitik tüccarları’n çocukları), Ahura Mazda’nın çocuklarını (Aryan halkın çocuklarını) Akad devleti döneminde yeniyorlar.
İkinci Zerdüşt sayılan Huşeng (Brahim) ile üçünçü Zerdüşt dönemlerinde egemen güçlerin sahadaki ekonomik, siyasi, felsefi ve kültür savaşları; yani Semitik tücccarları’n erdemli Sümer uygarlığını barbar Semitik kabileleriyle yağmalayıp yıkmaya çalıştıkları dönemlerde (M.Ö.2040-660); iyilik, aydınlık ve bilginlik Aryan kültür ile kötülük, karanlık ve barbarlık Semitik kültür çatışmasının insanların inançlarına yansıması olarak da okunabilir, bu tarihi dönem. Üçüncü Zerdüşt dönemi bu anlamda neolotik dönemden beri, binlerce yıldır yukarı Mezopotamya’da gelişen erdemli Guti, Hurri, Lulubi ve Sümer kültür (iyilik-aydınlık tanrısı Ahura Mazda) ile barbar Semitik kültür (kötülük-karanlık tanrısı Ahriman) çatışma mücadelesinin doruğa çıktığı dönemdir.
Üçüncü Zerdüşt öğretisinde tanrının kendi bedeninden her şeyi oluşturduğunu şöyle anlatır:
„Ve kendinden tüm varlıkları oluşturdu.
Varlıkları oluşturunca onları kendi gövdesinde taşıdı.
Böylece devamlı olarak çoğalıp büyüdü ve her şey giderek güzelleşti.
Ve sonra diğerlerini biribiri arkasına gövdesinden var etmeye başladı.
Ve sonra kafasından göğü,
ve yeri ayaklarından var etti.
Ve suları göz yaşlarından,
ve bitkileri tüylerinden, ve ateşi kendi anlamından var etti.“[1]
İki ayrı felsefe düşüncesinin çatışması
(Aryan kültür ile Semitik kültür çatışması)
Önce Zerdüşt-Ezîdî, sonra Manizm, günümüzde ise son bin dört yüz yıldır o bölgede cihat teorisiyle donatılmış İslamın katliam, soykırım, zulüm ve baskıları altında Kızılbaş ya da daha sonra reviziyona uğrayarak Alev kelimesinden gelen Alevi inancına göre; evrende var olan her şey tanrının kendi beden yapısından var ettiği şeylerdir. Dolayısıyla dünyadaki tüm varlıklar; yani dağlar, taşlar, ağaçlar, denizler, nehirler, hayvanlar ve insanlar tanrının birer parçalarıdır. Tanrı, tüm varlıkları yoktan değil, var olan kendi tanrısal (güneş) yapısından parçalar olarak var etmiştir. Tüm varlıklar bizzat tanrının kendi parçaları olduğu için kutsaldırlar. Varlıklardan biri olan insan da bu nedenden dolayı kutsaldır ve tanrının tüm özellik ve niteliklerini içinde taşır. Bir insanı öldüren bir tanrıyı öldürmüş olur. Hümanist, doğa inançları olan Zerdüşt, Êzîdî, Mitra kültü ve bu ekolojik yaşam kültürün etkilerinin uygarlığın merkezinden 50 yıl içinde Doğu tarafından (Hindistan ve Çin’e) yayılması sonucu ortaya çıkan Budizm ve Konfüçyüs inançlarında insan öldürmek yasaktır. İnsanların binlerce yıllık bilgi ve yaşam tecrübelerin ürünü olarak geliştirdikleri Zervanizm, Zerdüşt, Êzîdî, Mitra, Budizm ve Konfüçyüs ekolojik yaşam, doğa ve hümanist inançlardır.
Milyonlarca yıl önce dünyanın güneşten koptuğu bilimsel düşünce ışığında araştırıp incelediğimizde; dünya üzerindeki tüm varlıkların bizzat Güneş Tanrı’sının, yani güneşin kendi parçaları olduğu felsefi varsayımı, tek tanrılı semavi dinlerinde, “Tanrı her şeyi yoktan var etti” mantığından çok daha gerçeğe yakındır. Zervan, Zerdüşt, Êzîdî, Mitra Aryan kültü, öğreti ve inançlarında; mantık var, bilgi var, tecrübe var, ekolojik yaşam var, doğa ve insan sevgisi var. Arabistan çöl merkezci tek tanrılı semavi dinlerinde ise; mantık yok, bilgi yok, tecrübe yok, doğa, kadın, çocuk ve insan düşmanlığı var. Puta tapma var, biliminsanlarına, aydınlara, yazarlara düşmanlık var.
Zerdüşt kökeninde gelen Kızılbaş ya da „Alevilik, başlangıçtan itibaren biraz farklı bir olgu. Aleviliğin felsefesi de, kültürü de iktidarı sevmez. Ne kendisi hükmetmek ister ne de üstünde bir hükümranlık hissetmek ister. Mesela Zerdüştlükte üçlü birlik kuralı var: İyi düşün, iyi söyle, iyi yap. Bu sonradan Mani döneminde üç kilide dönüşüyor: Eline kilit, diline kilit, beline kilit. Aleviler arasında da, ‘Eline, diline, beline’ denilir. Öz itibariyle haksızlıklara kapalı bir topluluk. Ne haksızlık yapmak ister ne de haksızlığın kendisine yapılmasını ister. Dolayısıyla hükümranlık statüsüne karşı olan bir topluluk.“ (Tarihçi Etem Xemgin)
Evet, Zerdüşt döneminde, „İyi düşün, iyi konuş, iyi yap“. Mani döneminde, „Eline kilit, diline kilit, beline kilit vur“. Bugünkü Aleviler arasında da aynı inanç anlayışı, „Eline, diline, beline sahip ol’“ üçlü kural gösteriyor ki, bu inançlar birbirini takip eden inançlar. Aynı ağaç kökenin dalları gibi.
Oysa 1400 yıldan beri Zerdüşt, Êzîdî, Mitra inançlarına düşman edilen İslam’ın baskıları altında kendi eski kültürlerini, inançlarını geliştiremeyen ve uygarlık güçleri tarafından zorla İslamlaştırmaya çalışılan, ama İslam olmak da istemeyen, diğer taraftan asimile edilerek kendilerine Alevi’yim diyenlerin çoğuna Zerdüşt kökeninden geldikleri de kendilerine unutturulmuş! Zerdüşt öğretilerini unuttukları için, azbiraz kendilerine yabancılaşmışlar. İslama asilime edilen her kafadan bir ses çıkıyor. İslam’ın çıkışıyla Aleviliği alıp getirenlerin hiçbirisi Aleviliği bilmiyor ve tanımıyor.
Oysa ikiyüz-üçyüz yıl önce Alevi diye bir kelime, bir inanç yoktu, Kızılbaşlık vardı. O zaman Aleviler Zerdüş kökeninden gelmemişlerse, 6-7 bin yıllık bir inanca sahip olduklarını nasıl söyleyebilirler? Zerdüşt inancına sahip olmadan bunu söylemek mümkün değil. Çünkü eski çağların kaynaklarında Alevi adıyla anılan bir inanç yoktu. Kızılbaşlık da, 1500 yıl önce yoktu. Zerdüşt inancını geliştiren Manizm vardı. 2500 yıl önce de Manizm diye bir inanç yoktu. Zerdüşt inancı vardı. Zerdüst inancında birbirlerini takip eden ve her biri daha önceki Zerdüşt’ün inanç ve kültürünü büyük reformlardan geçiren üç büyük filozof vardır.
Birinci Zerdüşt, tuhafı yaşayan Ziusudra’dır. (Guti-Sümer Kralı) M.Ö.4000 yıllarından önce yaşamıştır. İkinci Zerdüşt, ateşten gelen Hurrili Huşeng’dir; halk arasında Hurrili Brahim olarak bilinir. M.Ö. 2040 yıllarında doğmuştur. Üçüncüsü, Kendisinden önceki Zerdüşt filozofların inanç ve kültürlerini büyük reformlardan geçiren Zerdüşt’tür. Zerdüşt adıyla anılır. M.Ö. 660 ile 630 yılları arasında doğduğu tahmin ediliyor.
Sadece bu değil. Sümer uygarlığından binlerce yıl sonra, yani Semitik tüccarları’n son üç bin yıldan beri toplumsal mühendislik çalışmalarıyla kendi ekonomik, siyasi ve politik çıkarları için ve erdemli Aryan öğreti ve kültür felsefesine karşı Arabistan çöl merkezli kültürü peygamberlik geleneğiyle geliştirdikleri tek tanrılı dinlerde (Musevi, Hıristiyan ve İslam) de, Adem ile Havva’nın topraktan yaratıldığı ve on emir düşüncesinin asıl kökeni Guti-Hurri-Sümer mitoloji ve ilk yazılı kanunlarıdır. Ama Sümer mitolojileri, efsaneleri, destan ve hikâyeleri kendilerine ait olmadığı için; Semitik tüccarları, bunları topluma Tanrı’dan geldiğini ve kendilerinin eğitip seçtikleri kişiyi tanrı elçisi olarak gösterip peygamberlik geleneğiyle inşa edip geliştirdikleri tek tanrılı dinlerde çarpıtıp tersyüz ederek ve manipüle edip değiştirerek kullanmışlardır. Erdemli Sümer inanç, kültür, mitos, efsane, destan ve hikâyelerini güncelleştirip geliştirerek Kutsal kitaplar’a genelde insanları, özelde Semitik halklarını kendi tarihsel plan, proje, programları çerçevesinde araç ve koçbaşı olarak kullanmak amacıyla azbiraz güzel ve ahlaklı şeyler de yazdılar. Ve bunları Semitik halkların kafalarına yukardan aşağıya doğru zorla yerleştirerek Arabistan merkezci yeni bir hafıza oluşturdular. Ama gelgelelim Semitik halkları hiçbir zaman Sümerlerin ilk yazılı kanunlarından Kutsal Kitaplar’a aktarılıp yazılan o güzel sözleri, erdemli ahlakı ve yasaları pratiğe uygulanmadılar. Hiç bir yasaya uymadılar.
Çünkü o insancıl güzel sözler, o erdemli ahlak ve yasalara uyma karakteri, doğa sevgisi, neolotik devrim, Adem ile Havva hikâyesi, Ziusudra tufanı, Brahim efsanesi ve ilk yazılı Sümer kanunlarından çalıntı olan “Musa’nın on emir’i” gerçekten onlara ait felsefi ve manevi düşünceler değildi. İsim değiştirip ataları olarak gösterdikleri Aryan halklarından Hurrili Ziusudra (Nuh peygamber) ve Brahim (Abrahim-İbrahim) onların ataları değildi. O insancıl güzel sözleri, haklıdan yana tavır alma ve kendilerini mağdur göstermeleri, erdemli ahlak mantığına başvuran insanları yobazca kandırıp dolandırmak için “Kutsal Kitap”larına koymuşlardı. Aryan halkların atalarının, filozoflarının adını değiştirip ataları ya da peygamberleri yapmaları, o bölgeleri işgal edip Mezopotamya’nın topraklarını ve yönetimini ele geçirmek içindi.
Örneğin, Sümer yazılı kanunlarında adam öldürme deniliyordu. Onlar ise putperest tanrıları, yaymak istedikleri Arabistan merkezci dinleri ve yeni yapay kültürleri için adam öldürüyorlardı. Hırsızlık yapma, çalma diyorlardı. Onlar hırsızlık yapıp çalıyorlardı. Hangi kavim ve dini inançta olursa olsun kanunlar önünde herkes eşittir deniliyordu. Sümerliler’in bu kanunlar önünde eşitlikten; Museviler, sadece “Tanrının ayrıcaklı kulları” olarak Semitik tüccarlara çalışan Musa taraftarları, İslamcılar ise, sadece Semitik tüccarları’n peygamber ilan ettikleri, okuma yazması olmayan ve önce kendi Kureyş kabilesi içinde savaşa ve şiddete baş vurarak, cinayet işleyerek soyuna düşman ederek, konumu güçlendiren Muhammed ve taraftarları olarak Arap-Müslüman kardeşlerini anlıyorlardı. Öbür inanç ve kavimdeki insanların canı cehennemeye! Hatta peygambere fedailer ordusu oluşturmak amacıyla İslam olmayanları öldürmek karşılığında Arap Muhammed’in tanrısı “Allah” cennet vaad ediyordu, Müslümanlara. Kanunlar önündeki eşitliği bir yana bırakın, öldürmeyi, yok edilmeyi hak etmişlerdi. Ne kadar barbarca bir davranış bu, biliyor musunuz? Bu tabulara hapsedilmiş gerici, cahil zihniyetle beyinleri adam öldürmekle şifrelenmiş biri normal bir insan olabilir mi? Başkaların ülkelerini işgal ve talan etme deniliyordu. Ama onlar başka halkların ülkelerini işgal edip yağmalayıp talan ediyorlardı; geçmişte binlerce yıl Akad ve Asurlar gibi Semitik ataları Sümer Uygarlığı’nı büyük göç akınlarıyla yağmalayıp talan ederek işgal ediyorlardı. Aradaki fark şimdi bunu din kılıfı altında yapmalarıydı.
Semitik tüccarları, bir Mısırlıyı öldüren Musa[2] önderliğinde inşa edip geliştirdikleri Musevilik din ideolojisini yukardan zorla kafalarına boca ettikleri İsrailoğulları eliyle Filistin’i M.Ö. 1250’lerde işgal ettiler. Böylece Musevilik inancıyla genleriyle oynayıp vicdanlarını satın aldıkları İsrailoğulları’nı gelecek yüzyıllar boyunca Filistin’in yerli halklarına düşman ettiler. Maskeli tarılarımızın planlayıp programladıkları bu çatışma o gün bugündür devam ediyor.
“Kuran’ın Allahı da, Peygamberi de savaş severdir!”
Mekkeli şair Eşref Oğlu Kab’ı başını kestiren Muhammed önderliğinde geliştirtikleri İslam dini ideolojisini yukardan zorla kafalarına yerleştirdikleri cihatçı Arap orduları eliyle bütün Mezopotamya ve Kuzey ve Doğu Afrika bölgelerini işgal ettiler. M.S. 600 yıllarında Arabistan yarım adasına sıkışmış 360 ilkel Arap kabilesinin bir tek devleti bile yokken; 1400 yıl içinde işgal din kılıfı altında işgal edip dağıldıkları Mezopotamya, Körfez bölgesi, Nil Havzası, Kuzeybatı Afrika ve Doğu Afrika bölgelerinde 22 Arap ülkesine sahip oldular. Bunu işgalcı ve cihatçı İslam dini sayesinde başardılar.
Profesör Reinhart Dozy, Spanish İslam kitabında, “Muhammed devrinde Müslümanların kılıçlarının korkusu uzak ülelere kadar ün salmıştı. Bu korku neticesinde insanlar Müslüman olmaya mecbur kalmışlardır. (…)
Araplar, kendi mallarını kaybetmek korkusu ve aynı zamanda başkalarının mallarını gaspetmek arzusu ile İslam bayrağı altında toplanıyorlardı.“ diye yazar.
Hindu halkın önderi Mahatma Gandhi:
“Elbette İslam kılıç yayılmıştır! İslam’ın yayılmasının vasıtası Kılıçtır; o gün kılıçtı, bugün de kılıçtır!“ diye belirtmektedir.
Hinduların dini önderlerinden Pandit Jawahir Lal Nehru, İslam’ın Kutsal Kitabı, “Kuran’ın Allahı da, Peygamberi de savaş severdir!“ açıklamasında bulunur.
Şimdi daha iyi anlaşılıyor ki, Semitik tüccarlar Arabistan merkezci İslam dinin temelini cihat teorisiyle inşaa etmiş olmalarından dolayıdır ki, „başkalarının mallarını gaspetmek arzusu“ İslam bayrağı altında topladıkları orduları her bölgede sürekli insanlık dışı katliamlar yapmaya sebebiyet vermiştir. Çelişkili gibi görünse de Semavi-İbrani dinlerin bir kolu olan İslam da, tıpkı Hristanlık gibi Müsevilik dinin dünya halkları üzerinde etkili olması ve yayılmasına sebebiyet vererek Semitik tüccarların bugün batı kapitalist uygarlığında para imparatorluklarını kurmalarını sağlamıştır.
Zerdüşt, Ezîdî, Mitra inançlarını, doğduğu topraklarda ortadan kaldırıp yok etsin, nihayet Mezopotamya yönetimini ve topraklarını tümden ele geçirmek amacıyla son adım olarak özellikle İslam’ı cihat teorisiyle donattılar. Sürekli şiddet kullanan ve Mezopotamya’da Zerdüşt, Êzîdî, Mitra inançlarına karşı yüzyıllar süren ölüm-kalım savaşları veren İslam, onları yenince bu kez Hıristiyanlığa ve Museviliğe yöneldi. Cihatçı Arap orduları din kılıfı altında işgal ettikleri ülkelerde yerli halkların malllarına, kadınlarına ve kızlarına ganimet diye el koyuyorlardı. Tecavüz ediyorlardı. Bütün bu Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri olan kötülükleri, katliamları, soykırımları Rab (Yahova) ya da Allah (Ahriman) yolunda yaptıklarını iddia ediyorlardı. Her ne kadar aksini iddia etseler de, hakikat şöyledir: Semavi dinlerinde Musevilerin hem efendi, hem de tanrı anlamında kullandıkları Rab, ruh, Eloah, Yahova (Semitik tüccarları’n ahlaksızlığı) yolunda insan öldürmek serbesttir.
Al-ilah Putu Nasıl Allah Oldu?
Çok eski, ilkel çağlarda yaşayan Araplar, Arap yarımadasına sıkışmış ve hiçbir devleti olmayan 360 Arap kabilesinin Kabe’de birer putu bulunuyordu. M.S. 600 yıllarda bile hâlâ bu 360 puta tapıyorlardı. İslamiyet öncesi 360 aşiretin Kabe’deki 360 put arasında en büyüğü, en yükseği ve o bölgede en güçlüsü olarak gördükleri ay Tanrı’sı Al-ilah etrafında, Semitik tüccarlar olan uygarlık güçlerin onlara bir peygamber göndermesi sayesinde güçlerini birleştirmeleri sonucu; yani Al-ilah putun ismi içindeki „İ“ harfını çıkarıp Allah adını almasıyla birlikte, Muhammed’in bu tek put Tanrısı olan Allah yolunda insan öldürmek ve İslam dini adına öldürdükleri insanların tarihsel kültürüne ve servetlerine el konmak serbest oluvermişti. Bu insanları din adına cihata çağırmak, Allah’ın kendisi adına savaşanlara cenneti vaat ettiği iddası ile sürekli insanlık suçu işleyen ve insanlık dışı davranışlarda bulunan Sünni Müslümanların 1400 yıldan beri zihniyetleri hiç değişmemiştir.
Düşüncelerinde, fikirlerinde, puta tapma ilkel anlayışlarında da hiçbir değişiklik olmamıştı. Bu dini tabular, 2011-2024 yılları arası süren Suriye savaşı döneminde El-Kaide, IŞİD, El-Nusra gibi cihatçı İslam örgütlerin Ortadoğu’daki korkunç eylemlerinde görüldüğü gibi günümüze kadar sürüp gelmiştir.
Dini yayma kılıfı altında ülkeleri işgal etmek, başkalarının zenginliklerine, mal varlıklarına, kadın ve kızlarına tecavüz etmek, son Arabistan merkezci dinin yozlaşmasını gösteriyor!
Muhammed sadece 359 putu bir kenara bırakmış, onların güçünü, enerjisini güçlü bir put etrafında bir araya getirmiştir. Sadece Musevi ve Hıristiyan dinlerinden kopyaladıkları tek tanrı alayışı, Semitik tüccarların peygamberlik geleneği, Museviler gibi İbrahimi’n ataları olduğunu iddia eden Yahudi mitosu ve bütün putların görevini en büyük, en yüksek ve en güçlü putun üzerine yüklemiş olmalarıydı. Ve bu put Tanrı için, kendilerinden üç-dört bin yıl ileri düzeyde, erdemli Aryan kültür ve inançlarını yaşayan toplumların ülkelerini, eski çağlarda atalarının göç akınlarıyla Sümer uygarlığını yağmalayıp talan ettikleri gibi işgal edip talan ediyorlardı. Orada öldürdükleri insanların tarihi zenginliklerine, mal varlıklarına sahip olmak, kadın ve kızlarını kaçırıp köle pazarlarında satmak için adam öldürüyorlardı.
Muhammed, “Al-ilah“ diye bir put Tanrı etrafında topladığı Arapları, o günün ilkelliği, yeni dinin cihat teorisi, beş şartı, ibadet ve tabularla kotlamalar yapıp buzdolabına koyarak dondurmuştu. Arapların dondurulmuş o ilkelliği, puta tapma anlayışı, Allah yolunda insanları öldürerek hem mallarına sahip olması hem de cennete kavuşma arzuzu, ibadetleri, tabuları hiç değişmeden günümüze kadar gelmiştir. En güçlü puta tapan cihatçı Arap orduları Muhammed döneminde olduğu gibi, ondan sonra da yüzyıllar boyu ve bugün de bir ülkeyi işgal ettiklerinde büyük katliamlar ve soykırımlar gerçekleştiriyorlardı. En büyük putları için başkalarının zenginliklerine, mal varlıklarına, ülkelerini işgal etmek, kadın ve kızlarına tecavüz etmek nasıl bir zihniyetse, nasıl bir dinse, Arap kabilelerin atalarından kalma vahşi barbarlığını apaçık gösteriyordu.
M.S. 600 yıllarında hâlâ dünyanın en ilkel Arap kabilerine peygamberlik geleniğiyle gelen en son dinde yozlaşma, çürüme ve mafyalaşma dedikleri şey bu olsa gerek! Sorgulanması gereken bu kötü put Tanrı Ahriman’ın, yani Semitik tüccarları’n inşaa ettikleri Musevilik ve Hristiyanlıktan sonra İslam’ı ‘uygarlık yıkıcı bir etmen‘ olarak kullanmak istedikleri ilkel Arap kabilerinin kafalarına yukardan şiddet kullanark zorla soktukları son kötü zihniyetleridir! Yaşayan ve binlerce yıldır toplumların mühendisliğiyle uğraşan bir beyin semavi din teorileri üzerinde yüzyıllarca çalışmıştır: Dini yayma kılıfı altında şiddete başvurarak çölden kurtulmak. Bu şiddeti ve işgalleri gizlemek için Arabistan çöl merkezci “tek tanrıcılığı yayıyoruz” demek yeterli olmuştur.
Eski imam ve müftü Turan Dursun, İslam Tanrı’sı için şöyle diyor:
„İslam’da da put vardır. İlk önce putları kırdılar, irice bir tanesini kırmaya kıyamadılar. Sonra o put yeni dinin ayrılmaz bir parçasına dönüştü.“
İşte Aryan kültür felsefesiyle Semitik kültür felsefesi arasındaki keskin farklardan biri budur!
Musevi Dinlerin ve Mitosların Kökeni Sümerlerde
Tekrar Sümerlilerin mitoslarına dönelim.
İnanna bir eş seçmek üzeriyken, kardeşi güneş tanrısı Utu:
„Ey kardeşim, çobanın her şeyi var,
Ey bakire İnanna, niye kabul etmiyorsun?
Yağı iyidir, hurma-şarabı iyidir,
Çobanın elinin dokunduğu her şey parlar,
Ey İnanna, her şeyi Dumuzi…
Mücevherler ve değerli taşlarla dolu, niye kabul etmiyorsun?
İyi yağını seninle yiyecek
Kralın koruyucusu, niye kabul etmiyorsun?“ diyerek çoban tanrısı Dumuzi ile evlenmesini için ısrar eder (Babil Yaratılış Destanında karşılığı tanrıça İştar’dır.).
İnanna:
„Her şeyi olan çobanla evlenmeyeceğim,
Yeni …. de yürümeyeceğim/ Yeni …. de dua okumayacağım,Ben bakire, çiftçiyle evleneceğim, /Bitkileri bol yetiştiren çiftçi,
Tahılı bol yetiştiren çiftçiyle“[3] diyerek tanrı Enkimdu ile evlenmek istediğini söyleyince, çoban tanrı Dumuzi neden çiftçi tanrıyı tercih ettiğini öğrenmek ister. Bunun üzerine şiirde tartışma uzar gider. Dumuzi’nin Enkimdu’yu alt etmesi sonuncunda Dumuzi kocası olur.
Guti-Sümerler’de 21 Aralık’ı 22 Aralık’a bağlayan geceyi (Yılın en karanlık gecesi), Güneş Tanrısı Utu’nun ve yerli kabileler olan Hurri, Kassitlerin Güneş tanrı Mitra’nın doğum günü olarak üç günlük bir bayram kutlaması vardır. Guti-Gudea döneminde, daha önceki savaşlarda Akadlara yenilen Güneş Tanrısı Utu’nun yerine Hurri-Kassitler’in o bölgede tanınmış her savaşı kazanan Güneş Tanrı’sı Mitra geçti.
21 Mart ise dünya genelinde gece ile gündüzün eşitlendiği ilkbahar Ekinoksu olarak bilinir. İlkbaharın başlangıçı olarak bilinen 21 Mart günü özellikle neolitik devrimi yaşamış, tarım ve hayvancılıkla uğraşan toplumlar için çok önemli ve kutlanması gereken önemli bir gündür. Onun için 21 Mart günü Mezopotamya’da yerli kabileler olan Guti, Hurri, Lulubilerin mitolojilerinde olduğu gibi Sümer mitolojisinde İnanna’nın, ölüler diyarına gönderilen çoban-kocası Dumuzi’nin yeryüzüne çıkışı ve onunla gerdeğe girilip sevişmesi; yeniden dirilişi ve yeryüzüne yeniden çıkışını temsilen üç günlük bayram tapınaklarında kutlanıyordu. Bu bayram bütün canlılarda sevişme, döllenme, yeni doğma ve çoğalma bayramıydı. Yeni yıl ya da yeni gün bayramı olarak da kutlanılıyordu.
Berlin, 21.12.2022
Azad Ronî
Kaynaklar:
[1]. Riv. Dat.Den xıvı 3-5, 11,13,28
[2]. Bir insanı öldüren kişiye toplumun hangi gözle baktığını okuyucunun anımsamasını istiyoruz.
[3]. Sümer Mitolojisi, Samuel Noah Kramer, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001, s.179-181








