Kürtler demokratik bir sistemde gerçek Türklerle bir arada yaşayabilirler

Ama ırkçı Avrupa çocukları olan devşirme İttihatçılarla asla bir arada yaşayamaz
Sanki bir yıldan beri dünyanın her yerinde, “Öcalan’a özgürlük, Kürt sorununa çözüm” kampanyaları hiç sürmemiş; yazarlar, bilim insanları, sendikalar, 69 Nobel barış ödüllü şahıslar Avrupa kurumlarına, “Türkiye infaz yasalarında değişiklik yapsın. Umut hakkını uygulasın. Öcalan’ı serbest bırakmaları ve Kürt sorununu sözümü için Türkiye’ye baskı yapın” diye mektuplar göstermemiş. Avrupa Birliği Kurumları da, özellikle Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 2024 Ekim ayın başında infaz yasalarında “umut hakkı” koymaları için Türkiye’ye bir yıllık süre tanıdıklarını, bir yıl içinde Öcalan’a ‘umut hakkı’ tanınması kapsamında serbest bırakmaları gerektiği konusunda büyük bir baskı uyguladıklarını görmemiş gibi davranıyorlar. En son 10-12 Nisan 2025 tarihinde İtalya’nın başkenti Roma’da, İtalya İşçi Konfederasyonu’nun (CGIL) ev sahipliğinde, “Öcalan’a özgürlük, Kürt sorununa çözüm” konulu uluslararası konferans düzenlendi. Bu türlü etkinlikler ve kampanyalar Avrupa hızından bir şey kaybetmeden devam ediyor.
Yıllar önce avukatlar, Öcalan’a verilen ağırlaştırmış müebbet hapis cezasını AİHM götürmüşlerdi. “AİHM, 2014 yılında Sayın Öcalan’ın şartlı tahliye olasılığını ortadan kaldıran ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlal ettiğine karar verdi. Mahkeme, Türkiye’nin yasalarını, mahkumların ‘Umut Hakkı’ olarak bilinen nihai tahliye potansiyelinden haberdar olmalarını sağlayacak şekilde değiştirmesini ve altına imza attığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uymasını tavsiye etti. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 17-19 Eylül 2024 tarihleri arasında yaptığı toplantıda Türkiye’ye bir kez daha AİHS 2014 kuralına uyum için acil adımlar atması yönünde baskı yaptı. Komite, 20 Eylül’e kadar ilerleme kaydedilmemesi halinde bir ara karar taslağı hazırlamayı değerlendireceği uyarısında bulundu.”
Anlaşılan yüz yıldan beri Ortadoğu’da Batı uygarlığına çalışan iradesiz devşirme Türk vekalet savaşçıları olan, son devşirme Türk politikacıları gene vatandaşlarını kandırmak için show üstüne show yapıyorlar, gündem üstüne gündem değiştiriyorlar, siyasi darbe mekanizmasını çalıştırarak darbe üstüne darbe yapıyorlar. ‘Umut Hakkı’nı vatandaşlarına fazla görüyorlar; hizmet ettikleri dış güçler onlara zorla yaptırmaya çalışıyor. Hafızaları sahte resmi tarihe göre düzenlendiği için herkesin kafası o kadar karışık ki, her şeyi sis perdesi arkasında görüyorlar.
Aslında onlarca ülkede dünya kamuoyu tarafından yürütülen, “Öcalan’a özgürlük, Kürt sorununa çözüm” mücadelesi sonucunda Batı kurumları üzerinde büyük bir baskı oluşturulmuş durumda. Yıllardır İmrali’da ağır tecrit koşullarına karşı içerde Öcalan, dışarda Kürtler ve dostları mücadele vermektedir. Bu mücadeleler sonucu Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, “infaz yasalarınıza umut hakkını koyun” diye Türkiye’ye bir nevi emirle birlikte bir yıllık süre verip, güncel durumu seslenmelerinden sonra konuşma hakkı verilen en milliyetçi ve bir zamanlar Erdoğan’ı ”neden ‘terörist başını’ idam etmedin, neden gerillayı bitirmedin” diye suçlayan en ırkçı Milliyetçi Hareket Partisi Başkanı Devlet Bahçeli de, 22 Ekim 2024 tarihinde TBMM Grup toplantısında, Öclan’a ”Umut Hakkı“ tanıyacaklarını kendi devşirme Türk üslubuyla şöyle açıklamak zorunda kalmıştır:
“Terörist başının tecriti kaldırılsa, gelsin TBMM’de DEM Parti grubunda konuşsun. Terörün tamamen bittiğini, örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayet ve kararlılığı gösterse, ‘Umut Hakkı’nın kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın.“ Yani bu Bahçeli’ye söyletilen şeyler onun fikri değildi, birileri ona söyletiyordu.
Olimpos Tanrıları, 15 Şubat 1999’da Öclan’ı uluslararası büyük bir komplo ile kanunsuzca, CIA, M15 ve MOSAD‘ın yardımlarıyla Kenya’da tutuklayıp Ortadoğu’nun jandarması olan Türkiye’ye teslim ettiklerinde, „Biz Öclan’ı bir şartla size teslim edeceğiz. Onu idam etmeyeceksiniz. Yasalarınızı değiştirin. İdam cezasını yasalarınızdan çıkarın.“ dediler. Amerikan çavuşları da, “Evet.” dediler.
Uygarlık güçlerin bu gizli emirlerini kamuoyu önünde es geçme görüntüleri vererek geçiştirmeye çalışan Türkiye, güya idam edilecek olan Öcalan’ı dev Türk bayraklar arasına alarak büyük Türk show gösterileri yaparak, Şeyh Said’in idam edildiği 29 Haziran (1925) 1999 gününe denk getirecek şekilde, Devlet Güvenlik Mahkemesi önce Öcalan’a idam kararı verdiğini açıkladı. Devşirme Türkler, şimdiye kadar ki bütün Kürt önderleri gibi idam edileceğini düşünerek sevindiler. Fakat işin aslı öyle değildi. Ulus-devlet çağında Türk-İslam-Sentezi ideolojileriyle beyinleri yıkanmış, vicdanları teslim alınmış ırkçı devşirme Türklerin şoveninst duygularını bir iyice poh pohlayıp heyecanlandırarak başka katliam ve soykırımlara hazırlama durumuna getirdiler. Kendilerinden geçirdiler. Bir iyice şişirdiler. Ahını aldılar. Sonra, para karşılığında ABD ve İngiltere’ye çalışan bu devşirme Türk politikacıları, uygarlık güçlerin emirleri doğrultusunda sadece Öcalan için -ama Avrupa Birliği’ne gireceğiz bahanesi uydurularak- yasalarından idam kararı çıkararak, idam kararını ağırlaştırmış müebbet hapis cezasına çevirdiler. Bu karar değişikliğini Amerikalılar tarafından yetiştirilen bir Türk subayı şöyle açıklıyordu: “Bir kez değil, her gün öldürmek için bu kararı aldık.“ diye gerçeği örtbas ediyordu.
Öcalan CIA ve MOSSAD istihbarat örgütleri tarafından tutuklanıp gardiyanları Türkiye’ye teslim edildiğinde dönemin Başbakanı Ecevit, “Bunlar Öcalan’ı bize neden verdiler, anlayamadık.“ diye şaşkınlığını gizleyememişti. İşte, Tanrılardan ateşi çalan Prometheus gibi Ege Deniz’in kayalarında çarmıha gerilen Kürt halk önderi Öcalan’ın da demokratik yaşam felsefesi çerçevesinde halkı ile birlikte özgürlüğe kavuşma zamanı gelmişti.
Şimdi sıra Olimpos Tanrılarından gardiyanlara Ekim 2024’de verdiği şu habere geldi:
“Nasıl ki Nelson Mandela 27 yıl sonra cezaevinden çıktıysa, Öcalan da 27 yıl sonra cezaevinde çıkacak. Öcalan için infaz yasalarınızda değişiklik yapın, onu bir yıl içinde serbest bırakın!“
İşte Bahçeli’yi harekete geçiren Olimpos Tanrılarının bu emirleriydi. Bahçeli ve Erdoğan istese de istemese de, hizmet ettikleri uygarlık güçlerin bu emirlerini yerine getirmek zorunda olduklarını biliyorlardı. Fakat sanki ‘Kürt Sorunu’ diye bir sorun yokmuş gibi, Öcalan’a umut hakkı tanıyıp onu serbest bırakma karşılığında acaba bu kez Kürtleri nasıl kandırabiliriz? Onlarla geçmişteki gibi ittifak kurup iç cepheyi güçlendirebilir miyiz? İsrail’e, İran’a karşı kullanabilir miyiz? Acaba Öcalan’a ‘umut hakkı’ tanıma karşılığında, onun kurup başımıza bela ettiği PKK örgütünü feshettirip ‘terörizmden’ kurtulabilir miyiz? Bunu yapabiliriz. Acaba Öcalan’a ‘umut hakkı’ tanıma, Kürtlerin önderini serbest bırakma karşılığında M. Kemal’in kurduğu ihanet ittifakı gibi, Cumhurbaşkanı Erdoğan da Kürtlerle ittifak kurup, Kürtlerin gücüyle iktidarını devam ettirebilir mi, kendisini tekrar cumhurbaşkanı seçtirebilir mi? Acaba Kürtleri, ayağa kalkan muhalefetten, dünya kamuoyunun desteğinden nasıl ayırabiliriz? Bu sorunu nasıl sürüncemeye bırakabiliriz? Kürtleri nasıl yalnızlaştırabiliriz? Örneğin M. Kemal gibi “emperyalizme karşı savaşıyoruz, terörsüz Türkiye’yi yaratıyoruz” yalanıyla iç cepheyi güçlendirelim, bu süreçte Kürtlere biraz iyi davranalım, iktidarımızı sağlamlaştıralım, üç dört yıl geçtikten sonra Şark Islahat Plan’ın başka bir vizyonunu devreye koyalım, diye Kürt sorununu görmezden gelerek mantıksızca ve sorumsuzca davranıyorlar, İttihatçı zihniyete sahip olanlar.
1071’deki cihatçı İslamcılar ile Hıristiyan Bizans İmparatorluğu arasındaki Malazgirt savaşında, 1514’de Osmanlı ile Safevi arasındaki Çıldıran savaşında, 1639’da Osmanlı ile Safevi arasındaki Kasr-ı Şirin Antlaşmasında, 1908’de Abdülhamit’in baskısı yönetimine karşı, ”özgürlük, eşitlik, vatan” sloganlarını atıp bütün yerli halkları kandırıp aldatan Jön Türk devriminde İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde ve 1919-1923’de İttihatçı Mustafa Kemal dönemlerindeki gibi hep Kürtlerle siyasi ittifak yapıp, güçlerinden nasıl yaralandıysak ve güçlerinden yaralanıp siyasi iktidarımızı kurduktan sonra onlara nasıl ihanet ettiysek aynısını yapıp, bize görev veren uygarlık güçlerine ne kadar barbar ve ihanetçi Türk olduğumuzu kanıtlayalım. Böylece ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemini’ bu coğrafyada tekrar kalıcı hale getirebiliriz? Yani bütün dertleri ‘uygarlık komuta merkezlerine’ hizmet eden ve halkların başına bela olan bu ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi’-iktidarı nasıl elde tutabiliriz? Nasıl devam ettirebiliriz? Türklük adına iktidarda bulunanların ve Türk halkı adına konuşanların hiçbirisi de Türk değildi. Avrupa merkezci İttihatçı zihniyete sahip bu devşirme Türk politikacıları; gerçek Türkleri, Kürtleri, Rumları, Süryanileri, Ermenileri, Yahudileri düşündükleri bile yoktu! Oysa yerli halklar iktidarsız, savaşsız, barış içinde, demokratik bir sistemde bir arada birlikte yaşamak istiyorlardı.
Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere, Fransa ve Almanya gözetiminde Osmanlı mirasının Avrupa merkezci Türk milliyetçiliğiyle yetiştirilen devşirme İttihatçılara devredilmesi sürecinde insanlık suçu işlemiş bu suçlu İttihatçılar tarafından kurulan Türkiye bu yüzden sıkışmış bir durumda, yüzyıl önce inkâr ettiği Kürt kimliği ile yüzleşmek zorunda, en geç Eylül 2025’e kadar infaz yasalarında değişiklik yapmak zorundadır. Görünüşe bakılırsa en geç 15 Şubat 2026 tarihine kadar müebbet hapis cezasını çekmiş olan sayın Abdullah Öcalan’ı bırakmak zorundadırlar. İnsanlık dışı ağır tecrit koşullarını uygulayan İmralı sistemini lağvetmek zorundadır. Avrupa, dünya kamuoyu önünde zorlandığı için Ortadoğu’daki jandarmasına, ”infaz yasalarınızda düzenlemeler yapın, Öcalan’ı serbet bırakın!” diye bir yıllık bir süre tanıdılar. Sadece o değil, artık ‘halkların kendi kaderini tayin hakkı, insan hakları, ulusal kurtuluş savaşları, demokrasi ve özgürlükler’ gibi kavramları-değerleri bir yük ve ayak bağı olarak gören ikiyüzlü Avrupalılar samimi olmayan bir şekilde bir taraftan kimyasal silahlar da dahil her türlü savaş silahlarını satarak, hibe ederek, finansal destek sağlayarak ileri karakollarını destekliyorlar, öte yandan “ya Kürt sorununu demokratik yollardan çözeceksiniz ya da Irak ve Suriye gibi çözülmek zorunda kalacaksınız!” diyerek dünya kamuoyunun baskılarını üzerinden uzaklaştırmaya çalışmaktadırlar. Asıl dünyayı yöneten ve Kürdistan’ı uluslararası sömürge statüsü haline getiren küresel uygarlık güçleri ise devşirme Türk politikacılarına, “Kürt Sorunu çözün” diye bir fikir iletmiş değiller. Tam tersine ‘çözümsüzlüğü derinleştirin ve ne kadar Türk ruhlu olduğunuzu kanıtlamaya çalışın. Kürt sorununu görmezden gelin.’ diyorlar. Trump’un, bir Amerikan çavuşu olarak gördüğü ve “Sert adamı oynama. Aptallık etme. Seni sonra arayacağım” dediği Erdoğan, o bağlı olduğu komuta merkezinden herhangi bir haber ya da emir gelmeden, bir adım atarsa anında -Özal gibi- öldürüleceğini herkesten çok daha iyi biliyor. Amerikan bilim insanı Dr. John Coleman, “John F. Kennedy de dahil bizim beş başkanımız onlar tarafından öldürüldü.” diyordu. Belki de Erdoğan, ‘bana bir şey olur’ korkusuyla ‘umut hakkı’nı ortağına açıklattı. Kürtler bu yüzden, hem % 1 ihtimal varsa bile biraz umutlu olurlar, hem de hiç umutlu değiller. Devşirme Türklere güvenmiyorlar.
Çünkü yüzyıl önce hangi küresel güçlerin bu soruna kör düğüm attığını, İngilizlerle gizlice birlikte çalışan İttihatçı M. Kemal’in, o zor durumda iktidara gelebilmek için “özerklik vereceğiz” sözü vererek ittifak kurup güçlerinden yaralandığı Kürtlere ihanet ettiğini çok iyi biliyorlar. Eğer İngiliz ajanı M. Kemal, Anadolu ve Kürdistan halklarını kandırıp dolandırmamış olsaydı, İttihatçıların yarıda bıraktığı soykırım işlerini tamamlamak amacıyla Koçgiri, Bingöl-Ahmed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim’de Kürtlere tarihin en büyük katliam ve soykırımlarını yapmamış olsaydı, İttifak ettiği Kürlere ihanet etmemiş olsaydı, Kürt sorunu bugüne kadar gelmezdi; devlet sürekli vatandaşlarıyla savaş halinde olmazdı, darbe ve darbe girişimleri olmazdı, cumhuriyet herkesi uygarlık güçlerin tarihsel projeleri çerçevesinde Türkleştirilmeye çalışmazdı, Kürtlerle birlikte bütün halklar kendi dilini, kültürünü geliştirmiş olurdu, bu coğrafyada bir bilgi fışkırması yaşanırdı, kendi aydınlarını, yazarlarını, gazetecilerini cezaevlerine doldurmazdı, demokrasi rafa kaldırılmamış olurdu, ülke sahte bir cumhuriyetle yönetilmemiş olurdu, PKK diye bir örgüt ortaya çıkmamış olurdu. Bu yüzden diyoruz ki, İttihatçı zihniyete sahip devşirme vekalet savaşçıları sadece Kürt sorununu değil, bu ülkenin hiçbir sorununu kesinlikle çözemezler. Halkların birleşik mücadelesiyle bu sorunlar çözülebilir. İttihatçı zihniyetin panzehiri olan gerçek demokratik bir ülkede, Kürt sorunu ile birlikte bütün sorunlar kendiliğinde çözülür. Kürtlerin kendi insanı haklarını, dilini ve kültürünü kullanma önünde hiçbir engel kalmaz.
Dünya kamuoyunun mücadelesi sonucu Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Öcalan’a ‘umut hakkı’ kapsamında onu serbest bırakma kararını vermiştir. Türk hükümeti bir yıl içinde bu kararı pratiğe uygulama dışında başka bir şansı yoktur. Ne faşist Bahçeli, ne de Erdoğan bunu kendi hanelerine yazmamalı. O faşist kişilere kimse boyun eğmemeli. Mücadele devam etmeli!
Kürtler bu süreçte, Öcalan’a ‘umut hakkı’ tanıyıp onu serbest bırakma karşılığında, muhalefeti daha da güçlendirme, mücadeleyi daha yükseltme yerine; eğer seçimlerde onlarca Kürt şehirini yerle bir eden, bugün bile Kürtlerin yerleşim alanlarına bomba yağdıran, gerillaya karşı kimyasal silah kullanan, belediyelerine kayyum atayan faşist AK Partisi, dolayısıyla Amerikan çavuşu R. T. Erdoğan ile ittifak yapıp onu seçtirirlerse, M. Kemal’in İngiliz ve Fransızlardan Lozan’da devlet güvencesi aldıktan sonra Kürtler’e yaptıklarının aynısını gene yapacaktır! Böyle bir hatayı tarih af etmez!
Ama gelin görün ki, Türkiye’nin o açık cezaevi sınırlarını içine hapsedilip kapatılmış, Türk-İslam-Sentezi ideolojileriyle beyinleri zehirlenmiş, devlet-iktidar yanlısı, yani Türk olmadığı halde Türk egemenlik sisteminde kendisini Türk hisseden, Türklük histerisi ile para kazanan, savaşa endekslenmiş, başka halklara, başka inançlara düşman edilmiş ırkçı-şovenist insanların kaygılanması, kuşkulanması, gündemi doğru okumamasından daha doğal ne olabilir ki?
İktidarın Türk-İslam-Sentezi’den etkilenmemiş yerli ve göçmen halklar zaten her zaman barış içinde demokratik bir toplumda bir arada yaşamak istiyorlardı. Öcalan’ın, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı“ onların can suyuydu. Çünkü iktidarın ırkçı siyasetine bulaşmamış, bütün Anadolu ve Kürdistan halkların birbirleriyle hiçbir sorunları, problemleri, kavgaları yoktu. Sorunsuz bir arada yaşayıp gidiyorlardı. Sorun, ulus-devlet çağında halkları çeşitli ırk, inanç ve siyasi ideolojilerle ve böl-parçala-yönet politikalarıyla birbirlerine düşman edip savaşları çıkarıp para kazanmak isteyen küresel uygarlık güçlerin Anadolu’da herkesi Türkleştirme siyasetiydi. Sanki Türkleştirilip kendi dilinden, kültüründen uzaklaştırılan Kürt, Rum, Ermeni, Süryani, Bulgar, Arnavut, Laz, Çerkez, Yahudi gerçekten Türk oluyormuş gibi davranıyorlar. O Türkleştirilen kişi sadece ve sadece Anadolu’da –Osmanlı’nın Yeniçeri askerleri ve İttihatçılar gibi- uygarlık güçlerine hizmet eden bir devşirme askerdi. Başkalarına para karşılığında hizmet eden ve içinden çıkıp geldi yerli halklara katliam ve soykırımlar gerçekleştiren bu devşirme Türk askerin kendisinden utanması gerekeceği yerde, “Ne mutlu Türküm diyene! Bir Türk dünyaya bedeldir!” diye hâlâ yüzyıl önce Sabetaycı Beyaz Türklerin attıkları sloganları atıyorlardı. Bu devşirme Türklükle yüzleşmeden, Birinci Dünya Savaşı’ndan beri İttihatçıların ve onların ardılları olan Kemalistlerin yapmış oldukları bütün katliam ve soykırımlarla yüzleşmeden ekonomide ve demokratikleşmede hiçbir düzelmenin olmayacağını bilmeleri gerekir. Gerçek Türkler Türkiye’de azınlıktadır. 4,5 milyon göçmen Arnavutlardan daha azdırlar. Türkiye’nin en azılı ırkçı Türk milliyetçiliğini yapanlar Türklük pazarında otlayan devşirme Türklerdir. İktidardan beslenen Balkan ve Kafkas göçmenleridir.
İsmail Beşikçi, Fikret Başkaya, Haluk Gerger, Hasan Bildirici, Sırrı Süreyya Önder, Ertuğrul Kürkçü, Sezai Temelli gibi adını sayamadığım yüzlerce gerçek Türk aydınları her zaman ayrımcılığa, haksızlığa, baskılara, katliam ve soykırımlara uğrayan yerli halkların mücadelesi yanında yer almışlardır. Gerçek bir Türk aydınının Anadolu’da Türk ırkçılığını yaptığını hiç görmedim. Çünkü başka bir halkı baskı altında tutmaya çalışan bir iktidar, bütün halkları baskı altında tuttuklarının bilincindedirler.
Avrupa’nın ırkçı çocukları; İttihat Terakkiciler
Irkçılık ve şovenizm yaparak başka halklara düşman olanlar, uygarlık güçlerin beyinlerini Arabistan merkezci dincilik ve Avrupa merkezci Türk milliyetçiliği ile aşıladığı devşirme Türklerdir. Bunlar çok tehlikelidir!
Uygarlık güçleri, kapitalizmin şafağında büyük imparatorlukları (Fransa İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Çar İmparatorluğu) ekmek gibi küçücük parçalara bölerek ulus-devletlere ayırdıkları dönemde, artık Avrupa’nın da klasik sömürgeciliği sona ermiş, Avrupa Merkezci milliyetçi ideolojiyle başlayan modern sömürgeciliği başlamıştı. Tıpkı Arabistan bölgesindeki Semitik tüccarlar’ın sömürgeciliklerini ve işgalcılıklarını yaymadan önce Arabistan merkezci Musevi dinlerin ideolojilerini yaydıkları gibi; Avrupalılar da, modern sömürgeciliklerini yaymadan önce milliyetçi ideolojilerini yaymışlardı. Her bölgesel uygarlık kendisine bir ideoloji üretmek zorundadır. İdeoloji olmadan ne kendisini ilerletebilir, ne ayakta kalabilir, ne de sermayeyi o bölgeye aktarabilir. Sömürgecilik anlayışı değişen Avrupa, artık modern sömürgecilikte Avrupa’dan paralı asker götüremediği için ya da asker bulamadığı için, Anadolu ve Kürdistan’ın yerli halkları olan Ermenileri, Rumları, Süryani ve Kürtleri Kızılderililer gibi kendi uygarlığına katmak için, onları soykırımlardan geçirip yok etme görevini Avrupa merkezci Türk milliyetçiliğiyle yetiştirdikleri paralı devşirme Türk askerlerine (İttihat Terakkicilere) vermişlerdi. Bunun için Osmanlı mirasını Kapitalist sistemin motor gücü olan İngiltere gözetiminde İttihatçılara devredip, Batı uygarlığına Ortadoğu’da enerji kaynakların güvenliğini sağlayan, soykırımlarını yapan, yeraltı yerüstü zenginliklerini yağmalayıp merkezi uygarlığa aktaran, göç akınlarını önleyen ileri karakol uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemini kurmuşlardı. Askerlerini o ülkeye konumlandırmadan, iktidara getirdikleri adamlarıyla o ülkeyi yönetiyorlardı. Bu sistemin bütün krizlere rağmen hâlâ varlığını sürdürmenin en temel nedenlerinden biri Avrupa merkezci ırkçı-Türk milliyetçiliğiyle beyinleri aşılanan İttihatçıların ‘ordulaşmış homojen bir millet’ geleneğini -Batı’lıların her türlü yardımlarıyla- yaratmayı başarmış olmaları, gerçek Türk olmadıkları halde sık sık Türk-İslam-Sentezi’n temalarını ve sembollerini kullanarak Orta Asya’daki ataların barbar ruhunu bu coğrafyada yaratmış olmaları, askeri dehalarını uygarlık merkezlerine kanıtlamış olmaları, ırkçı-Türk-şovenizmini milyonların ve muhalefetin doğal sürü refleksine dönüştürmüş olmaları, hangi tek adam-başbuğ olursa olsun bu çılgın devşirme Türkün arkasından kendilerini sürü refleksi ile karanlık uçurumdan aşağıya atacağı an kadar hiçbir şeyin farkın olmamasında yatmaktadır.
Alpaslan Türkeş gibi Amerikalılar tarafından yetiştirilen ve Küba halkın başına bela edilen Çavuş Batista için Başkan Franklin D. Roosevelt, ”Batista bir oruspu çocuğudur! Ama o bizim orospu çocuğumuzdur!” diye Amerika’nın askeri cuntalar ve diktatörlere ilişkin geleneksel anlayışını bazen böyle Trump’un çavuş Erdoğan’a, “Aptallık etme!” gibi azarlayıcı lafları hiç gizleme gereğini duymadan açıklıyorlardı. Bir çok ülkede onların, ”Batista gibi oruspu çocukları” çoktu.
Planları Pentagon karargahında hazırlanan ve CIA Ankara İstasyon Şefi Paul Henze’nin dönemin Amerika Başbakanı Carter’e, “Bizim (….) çocuklar bu işi başardı,” dediği 12 Eylül 1980 askeri cunta döneminde Türk Genelkurmay yayınlarından çıkan ”Beyaz Kitap”ta, katliam ve soykırımlarla sürekli savaş halinde olduğu ve homojen bir toplum içinde asimile edip yok etmek istedikleri Kürtler için kargaların bile güleceği ilginç bir tez atıyorlardı ortaya:
“Dağların yüksek kısımlarında, tepelerde yaz kış erimeyen karlar vardı. Güneş açınca üzerleri buzlaşan camsı parlak bir tabaka ile örtülürdü karın yüzü. Üstü sert altı yumuşak olurdu.
Bu kar’ın üstünde yürününce, ayağın bastığı yer içeriye çöker, ’kırt-kürt’ diye ses çıkarırdı. Doğulu Türkmenlerine Kürt denmesinin nedeni buydu. Bölücülerin Kürt dedikleri, yüksek yaylalarda, karlık bölgelerde yaşayan Türklerin karda yürürken ayaklarından çıkan sesin adıydı aslında.” (Beyaz Kitap)
Gerçekleri hep tahrip eden, yalana dayalı Türk resmi tarihi Kürtleri, Avrupalıların paralı askerleri olan İttihatçıların Anadolu’da “devşirmelerden oluşacak olan homojen bir Türk milleti yaratma,” daha doğrusu ”Doğu’da uygarlık güçlerine devşirmelerden bir ordu yaratma” projelerine katmak için onları ”Dağlı Türkler” ilan ederek devşirme Türlük içinde eritmek istiyorlardı. Olmadı.
Ne olduysa, Kürdistan toprakları altındaki petrollere gözünü diken Rothschild Ailesi ve İngiltere Kraliçe Ailesinin 1870’lerden sonra Selanik’te Avrupa merkezci Türk milliyetçilikle yetiştirip, önce 1908’de Jöntürk devrimiyle Osmanlı padişahın iktidarına ortak ettikleri, bir yıl sonra da, tıpkı 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi gibi, İngilizlerin senaryosunu yazdığı 31 Mart 1909’taki Darbe Girişimi ile iktidara taşıdıkları ve hiçbirisinin Türk olmadığı İttihat Terakkicilerin (Beyaz Türklerin) toplumu yukardan aşağıya doğru Türk milliyetçiliğiyle yetiştirip homojen bir toplum yaratmalarıyla başladı. O gün bugündür uygarlık güçlerin elinde daha beter bir oyuncak durumuna düşen ve ‘Yeniçeri Orduları’ gibi genleriyle oynanmış vekalet savaşçıları ordusuna dönüşen devşirme Türkler bu coğrafyayı bir halklar mezarlığına çevirdiler.
Bu, Avrupa merkezci ırkçı-Türk Milliyetçiliğini Türkiye’deki devşirme vekalet savaşçıların (1870’lerden beri İttihatçıların) beyinlerine aşılayıp, onları yerli halklara düşman edenler Avrupalılardır. Devşirme Türkiye yöneticileri bunun farkında değiller. Farkında olsalar bile ellerinde hiçbir şey gelmez. Çünkü uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi bin yıldır bu coğrafyada merkezi uygarlığına para karşılığında sadece tetikçilik yapmaktadır. Görevi bu. Bu görevi yerine getirmediği gün yok olup gidecektir.
Berlin, 25.04.2025
Azad Ronî








