✍ Azad Ronî Yazdı:
Yıllar önce 1 Ocak 2009’da AKP, Avrupa Birliği’nden fon almak için devlet yanlısı işbirlikçi-koruyucu Kürtlere TRT Kurdî televizyonunu açmıştı. O zamanlar Avrupalılara, „Kürtçe yasak değil. Artık Kürtlerin de bir televizyonu var. Kürt dili serbest.“ diye propaganda yaparak Avrupa Birliği’ne girmeye çalışıyorlardı. Yalancıların yalanı yatsıya kadar sürdü. Demagojiden başka birşey değildi. TRT Kurdî yıllardır Kürtçe dilinde AKP’nin ve soykırımcı, işgalcı devletin propagandasını yapmaktadır. Öbür yandan devlet Kürt yurtsever ve demokratların kendi olanaklarıyla Kürt kentlerinde açtıkları özel Kürtçe okullar kapatıldı, kapısına kilit vuruldu. İstanbul Kürt Enstitüsü (Enstîtuya Kurdî) özerinde baskılar yoğunlaştırıldı. Sokakta Kürtçe konuşan insanlar, MİT’in organize ettiği kitleler tarafından linç edildi. Kürtçe türkü söyleyen insanlar öldürüldü. Yani Kürtçe, devletin korucular ve devşirmeler için açtığı TRT Kurdî dışında gene yasaktı.
Şimdi 15 Ocak 2022 tarihinde MHP’lı eski ülkücüler, devlet yanlısı işbirlikçi, korucu Zazalar’a „Zaza Televizyonu“ açıyorlar. „Zazalar’ın da bir televizyonu olacak. Türklerin ve Kürtlerin baskısı altında ve yok olmakla yüzyüze bırakılan Zaza dilini geliştireceğiz.“ diye mağduriyeti oynayarak propaganda yapıyorlar. Madem yok olmakla yüz yüze bırakılan „Zazaca’yı“ (Kirmancî’yi) geliştirmek istiyordunuz; peki öyleyse neden o dili konuşan halka Koçgiri’de, Dersîm’de Bingöl-Ahmed’de, Maraş’ta soykırım yaptınız ve hâlâ yapmaya devam ediyorsunuz? diye sorarlar adama. Kadım bir kültürü, bir dili, yok etmek istiyorsanız önce o dili konuşan halkı fiziki olarak, barbarca ortadan kaldırıp yok edeceksiniz. Bu yeterli değilse kılıç artıklarını asimile ederek, dillerini yasaklayarak, her türlü baskı altında tutarak o halkın dilini yok ederseniz, o halk birkaç yüzyıl sonra tümden yok olur gider.
İşte Batı’nın ileri karakolu olan Türkiye, Kürtleri soykırımdan geçirerek, dillerini yasaklayarak, asimile ederek bunu yapmaya çalışıyor. Batı ittifakı daha çok Türkiye üzerinden ama sadece Türkiye değil; Ortadoğu’nun katliamcı, soykırımcı ulus-devletler eliyle yukardan aşağıya doğru pratiğe uygulanan bu Zaza projesi, aslında çok derin, perde arkasındaki küresel uygarlık güçlerin projesidir: ”Zaza dili, Zaza milleti“ diye bilinen bu proje, ulus-devlet çağında 150 yıldan beri Avrupa merkezci milliyetçi ideolojiyle üretilip üzerinde yoğun çalışılan bir projedir. Daha Osmanlı yıkılmadan 50 yıl önceden; ”her ayrı dil konuşan halka bir ulus-devlet verme” İngiliz mantığının yol açacağı “böl-parçala-yönet” siyaseti ile Alman dilbilimci Karl Hadank (1882-1945) ve Prusya İmparatorluğu’n profesörlük unvanı verdiği Oskar Mann (1867-1917) tarafından 1900 yılların başlarında “Zaza dili, Zaza Milliyeti, Zaralara da bir ulus-devlet statüsünü verelim” düşüncesiyle başlatılan bu Zaza projesi Lozan antlaşmasıyla uluslararası Türk-ulus-devlet güvencesi verip, Suriye’de olduğu gibi başka bir isim altında yeniden iktidara getirdikleri yeni İttihatçılara Kürtleri katliam ve soykırımlardan geçirme görevi verildikten sonra bir süre buzdolabına konuldu.
Fakat Kürtlerin 1980 yıllarından sonra Kürdistanın dört parçasında başlayan özgürlük mücadelesi ve “Kürdistan” diye bir devlete sahip olma istemlerinin artmasıyla birlikte başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinde yeniden başlatılan ve yıllarca hazırlığını yaptıkları bu Zaza projesini 1995 yıllarından sonra Türkiye’de tekrar pratiğe uygulamaya koydular. Almanların Berlin Teknik Üniversitesi’nde Zazacı olarak yitiştirdikleri Zülfü Selcan’ı 2012 yılında Türkiye’ye getirip Tunceli Üniversitesi’nde görev vermeleri, 2022’de ülkede açtıkları Zaza TV bu projenin birer ayaklarıdır.
Ama dikkat edin, uygulama yeri Kürtlerin yaşadığı kentler ve bölgelerdir. „Zazalar Türktür, Turani ırkındandır. Zazalar ayrı bir millettir“ iddiaların ileriye sürülmesindeki amaç soykırım kıskacına alınan Kürtlerin birliğini bölüp parçalamaktır. Ne yazık ki bazı Kirmancî (Zazakî) konuşan ve sahte cumhuriyet döneminde devşirilip Türkleştirilen Zazalar bu oyuna geliyor. Kimisi, „Biz Horosan’dan gelen Türkleriz“, kimisi „Zazalar ayrı bir millet“ gibi çelişkili yorumlarda bulunuyorlar.
Zaza Federasyonu başkanı eski ülkücü, devşirme Murat Bukan’dır. Yardımcıları eski ülkücü Bingöl Zaza Derneği Başkanı devşirme Muharrem Alan, şu an MHP’den ayrılan İYİ Parti saflarında görünüyor. Öbürü eski ülkücü ve Gerger Zaza Derneği Başkanı devşirme Hasan Aslan. Aslan da aynı zamanda Meral Akşener’in genel başkanı olduğu İYİ Parti’nin Gerger ilçe başkanıdır. Bu özel Harp Dairesi tarafından seçilmiş eski ülkücülerin Kirmancî dilini konuşan yerli halka, yani onların deyimiyle “Zaza milletine” bir faydaları ya da yararları olabilir mi? Kesinlikle Hayır. O Kirmancî dilini konuşan Kürt halkını, katliamcı, soykırımcı ve işgalcı Türk devletinin yanına çekip potasında eriterek Türkleştirmektir. Ve bölüp parçalayarak, Kürtlükten uzak tutmaktır. Kendileri de Kirmancî konuşan Kürt anne ve babadan doğma olmalarına rağmen soyağacı olan etnik kimliklerini inkar ediyorlar, uygarlık güçlerin projeleri çerçevesinde “Zaza milletinden” oldukları iddia ediyorlar.
Daha önce “Avrupa Merkezci İdeoloji Olarak Zazacılık” makalemizde Avrupalıların ‚Zazacılığı‘ nasıl oryantalist bilim insanlarıyla geliştirdiklerini işlemiştik. Bu makalemizide, “Zazalar Kimdir?” sorusunu yanıtlamaya çalışırken, eski ve yeni kaynaklara bakacağız.
Zazalar kimdir?
Eski Kaynaklar
Kirmancî dili binlerce yıl önce, Kuzey Mezopotamya’nın dünyanın kültür merkezi olduğu ve Zagros dağlarından deltaya inerek büyük bir uygarlık kuran Sümerliler döneminde Gutilerin, Lulubi, Lor, Hurri, Kassit, Urartu ve Medler’in konuştukları dildir. O dönemde o kadar gelişmiş ve çok daha geniş bir coğrafyada konuşulan bir dildir ki; önce MÖ. 3000 yıllarında Lulu ve Lorlar’ın (Bugünkü Lolan aşireti) şehir devletlerin resmi dili, sonra Medlerin resmi dili olmuştur. Kirmancî (Zazakî) Kürtçe’nin en eski lehçesidir. Sümerce’nin iki lehçesinden biriridir. Sümerce lehçesi olan Emesal Hurrilerin Ana Tanrıca diliydi; bugün Kürtlerin konuştuğu Kirmancî lehçesidir. Bugünkü Dêrsim, Gımgım, Bingöl dağları ve Orta Zagroz’larda yaşayan Lorların önceki ataları olan Lulubi ya da Lulu Aryen halkın ülkesine beş bin yıl önce Lulubium adı verildiğini tarihçiler çok iyi bilir. Gutiler, Lulubiler, Lor ve Hurrilerin hep birlikte hem Semitik tüccarları’n önderliğinde kurulan Akad devletine, hem Asur devletine, hem de Arabistan çöllerinden gelen barbar akınlara karşı binlerce yıl birlikte savaştılar. Düşmanlarına yenik düşmediler. Tarihçilerin Birinci Zerdüşt dedikleri Gutilerin ilk krallarından ve tufanı yaşayan Ziusudra’nın (Riusudra’nın) adı Kirmancî kelimesidir. Sümerliler döneminde kullanılan Z harfi bugün R harfi olarak okunuyor. Z(R)iusudra; yüz uyandı, yüz göründü anlamına geliyor. Üçüncü Zerdüşt’ün kutsal kitabı Avesta Kirmancî (Zazakî) diliyle yazılmıştır. 2600 yıl önce yazılan Avesta Gothalar’dan bir cümle aynen şöyle:
“Tad thwa peresa ereş môi vaoca Ahura.” (Kaynak: Avesta, Yayına hazırlayan M. Sirac Bilgin, Weşanên Îstituya Kurdî /Mezopotamya Verlag, 1996)
Günümüzün Kirmancî dilinde ise şöyle:
“Îta to ra persena raşt mi ra vace Ahura.”
Eskisi 25 harf, yenisi birbirine benzer 26 harfle yazılmış.
Bunca yıl geçmesine rağmen çok iyi anlaşılıyor ki, ikisi de birbirine çok yakın, aynı dil.
Prof. Dr. Jost Gippert, Dilbilimci O. Mann ve K. Handk gibi bazı dilbilimciler Zaza ve Partça dillerinin Avesta diline yakın olduğunu söylerler.
Zaza kelimesinin kökeni Za kelimesinden geliyor. Za, hem eski çağlarda hem de bugünkü Kirmancî dilinde “yeni doğan“ demektir. Bugünkü Kürtlerin etnik kökenlerini anlatan bir Za’gmuk (Newroz) efsanesinden geliyor.
Yaratılış ve diriliş efsanelerine ait bayramları Guti ve Lulubilerin MÖ. 2.340 yılından beri kutladıklarını tarihçi Cemşid Bender şöyle anlatmaktadır:
„Kürt Mitolojisinin ortaya koyduğu yaratılış efsanesi bu halkın kültür ve coğrafi tarihiyle bütünleşerek uzun süre varlığını korudu. Tarihi belgeler Neolitik çağdan inip gelen bu mitosun İÖ.2340 yıllarında (Akad devleti kurulmadan önce de. A.R.) Guti (ve Lulubi) Kürtlerinin son dönemlerinde ve Gudea’da döneminde var olduğunu gösteriyor. Danimarkalı bilimadamı Arthur Chistensen Newroz ile ilgili araştırmalar yaptığı sırada, bu bayramın yukarda belirttiğimiz gibi Öİ. 2340 yıllarında Gutilerce kutlandığını ve daha sonra Babil’de Tanrıların Baştanrısı Marduk için yaptırdıkları Esağila mabedinde yapılan törenlerin Kürt inancı Êzîdîlik (ve Zerdüşt’lüler) tarafından aynen uygulana geldiğini ortaya koydu. Böylece hem yaratılış efsanesine ait kutlanan dini törenlerin hem de Newroz orijinalinin Kürtlere ait olduğu kanıtlanmış oldu. Arthur Christensen bu konudaki araştırmasını Archives D’Etudes Orientales adlı derginin 14. cildinde yayınladı.
Guti-Gudea (MÖ. 2.150-2.047) döneminde bu bayramın adı Zagmuk’tu. (Lulubi Kürtlerinde kutlanan Za-gmuk bayramı bugünkü Lolan aşireti içende 21 Mart’ta „howtemal“ ve „Newroz“ olarak aynen kutlanmaktadır. A.R.) Bu deyim daha sonraki tarihlerde anılan Newroz’la aynı anlamdadır: Yeni gün. Çünkü Zagmuk’ta gece ve gündüzün eşit olduğu 21 Mart günü kutlanıyordu. Zagmuk’taki Za eski Kürtçe’de ve şu anki Kırmakcî dilinde ’yeni doğan’ demektir. (Cenneti sulayan ırmaklardan biri olan A.R.) Ünlü Zap Irmağı da ismini Za’gmuk’tan almıştır. Yeni fışkıran su, ilk çıkan pınar suyu, çıkış gözesinde beliren su anlamına gelir.“ (Cemşid Bender,Kürt Mitolojisi 1, Berfin Yayınları, İstanbul 1996, s.59)
Öyle anlaşılıyor ki, Kürtlerin ataları tapınaklarda Za’gmuk bayramlarını kutladıklarından beri uygarlık güçlerin köklerinden dolayı bir gün onlara lakap ismi/nickname olarak Za-za deyecekleri anlaşılıyor. Eskiden yerli halklara, köy ve şehirlerde yaşayan bir çok insana alay etme ya da dalga geçme anlamında lakap ismi dıştan birileri tarafın verilirdi. Fakat Kürtler kendilerine Zaza demezler. Bu ismin kendilerine dışardan verildiğini bilirler. Bizim Zagros dağları eteklerindeki köyde bir çok insanın lakap ismi vardı. Mehmet adında birinin „Kakuç“/ Çekiç lakap ismi vardı. Kim ona, „Kakuç“ diye bağırırsa, çok kızar kovalardı onu.
Öncelikle Med İmparatorluğu’n yıkılmasından ve Arabistan çöl merkezci Semavi dinlerin (Musevi, Hıristiyan, İslam) ortaya çıkması, Mezopotamya’nın daha fazla Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinde Sami halkların tek tanrılı din ideolojileri adı altında işgal, yağma, talan ve sömürge bölgeler haline getirmesiyle birlikte giderek bu dil zayıfladı. İlk cennet bahçelerinin kurulduğu, ilk neolotik devrimin gerçekleştiği bu coğrafyadaki erdemli uygarlık yağmalanıp talan edilerek dil, kültür ve inandıkları tanrıları, inançları sömürgeciler tarafından toprağa gömülmek istendi. En son bu Kirmancî dilini, eski güneş kültü yaşan yerli Aryen halkı, aşırı şiddet kullanan İslam’ın ulaşmadığı (Koçgiri, Dêrsim, Gımgım, Bingöl, Wan, Ahmed, Adıyaman, Maraş, Şengal) dağlık bölgelere sıkıştırıldı. Emevi ve Abbasi döneminde Kürtlerin yaşadıkları bölgelerin büyük bir kısmını işgal edip yağma ve talan ederek, İslamı yayma adı altında ganimet toplayan cihatçı Arap orduları kendi dillerini konuşan Kürtlerin dilini barbarca makasla kesiyorlardı; “eski kültürünüzü, örf ve adetlerinizi, inançlarınızı o dille konuşmayın, Kuran diliyle konuşun” diye. İşgal ettikleri Kürtlerin ülkesinde atalarının tarihi eserlerini yıkıyor, Zerdüştlerin kutsal kitabı Avesta’nın da içinde bulunduğu kitapları yakıyorlardı. “Eğer bu eserler Kuran ile uyumlu ise, zaten Kuran olduğu için bunlar gereksizdir. Eğer Kuran ile uyumlu değillerse o zaman yanlıştırlar. Halkın yanlışı öğrenmesi gereksizdir.” diyerek işgalcı Arapların asimilasyonunu derinleştirip yaygınlaştırıyorlardı. Böylece baskı ve şiddet temelinde Arapçayı Kürt halkı arasında konuşan resmi dil, Kürdistan’ı ise Arapların her türlü sömürüsüne tabi tutmaya çalışıyorlardı. Cihatçı Arap orduları dört yüzyıl boyunca Mezopotamya uygarlığını ve Sümer uygarlığın kalıntılarını yakıp yıkarak mezara gömme görevinde yorulunca, bu erdemli uygarlığı yıkıp yıkarak buraları çöle çevirmenin görevini bu kez barbar göçmen Türklere verdiler. Çünkü bu coğrafya onların atalarının değildi; en iyi yıkımı onlar gerçekleştirecekti.
Uygarlık güçlerin Orta Asya’dan gelen barbar göçmen Türk Beylerine devlet güvencesi vererek Selçuklu devletin kuruluşuyla İslamı yayma görevi verdikleri ve bin yılların başından beri de, ulaşamadıkları o dağ bölgelerinde İslam olmayan Zerdüşt ve Êzîdî Kürtler üzerinde katliam ve soykırımlarını hiç ama hiç eksik etmediler. Bu katliam ve soykırımlar hâlâ tüm hızıyla devam ediyor. Ve „Zaza milleti“ projesi bu devam eden katliam ve soykırımların devamı olarak kurgulanıp devreye sokuldu.
Bütün tarihçiler Guti, Lulubi, Lor, Hurri, Kassit, Urartu ve Medler’in bugünkü Kürtlerin ataları olduğu konusunda hemfikirdirler. Kirmancî dili de onların konuştuğu dil olduğuna göre, nasıl oluyor da Kirmancî (Zazakî), uygarlık güçlerin yapay olarak oluşturmak istedikleri “Zaza milletin” dili olur? “Zaza milleti” projesi, Selçuklu ve Osmanlı döneminde kılıç zoruyla İslamlaştıran çeşitli halkların (Arnavut, Bulgar Rum, Ermeni, Kürt, Laz, Çerkez) ulus-devlet çağında yukardan aşağı doğru zorla Türkleştirilerek, İttihat-Terakki ve ardılları eliyle Anadolu’da yapay “Türk milleti” oluşturma projesi gibi bir şeydir. Kirmancî (Zazakî) Kürtlerin konuştuğu bir dildir. “Zaza Milleti” kelimelerle oynayarak yapay bir ulus yaratmak isteyen uygarlık güçlerin projesidir.
Arap sömürgeciliği Mezopotamya’ya egemen güç olduktan sonra Kürt halkını Sünni-Şii-Alevi diye mezheplere bölüp parçaladılar. Zorla da olsa Müslüman olmak istemeyen Zerdüşt inancındaki Kürtleri de Şii mezhebine yakın, güya sanki öbür halifeler gibi İslam şeriatını istemiyormuş gibi ve mağdur gösterilen Ali taraftarları olmaları adeta teşvik edildi; biraz da ateşi kutsal gördükleri, başlarına kızıl bir eşarp bağlayarak İslam’a karşı savaştıkları için Alev kelimesinden gelen Alevi (hem Zerdüştlülerin kutsal gördüğü ateşi, hem de Ali taraftarlarını çağrıştıran) bir kelimeyi son yüzyıllarda ortaya attılar: Aleviler. Oysa bunlar İslam’dan önce hepsi Zerdüşt’tüler.
Asıl anlatmak istediğim bu değildi tabii. Kürtler ancak Sünni-Şii diye mezheplere bölünüp İslamlaştırıldıktan sonra ülkeleri de önce 1639’da Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla Sünni Osmanlı devleti ile Şii Safevi devleti arasında ikiye bölündü. Sonra da Birinci Dünya Savaşı’nda Semitik tüccarları’n Akadlar’dan beri süren Mezopotamya’nın topraklarına ve siyasi yönetimine sahip olmak isteyen -bugün hâlâ Büyük Ortadoğu Projesi adıyla sürün- tarihsel projeleri çerçevesinde İngiltere ve Fransa eliyle ulus-devletler arasında, Rusya da dahil beş parçaya bölündü. Kürtçe’nin beş ayrı lehçesinin beş ayrı millet olduğu fikri ulus-devlet çağında Sami tüccarın akıllarına geldi. “1.) Kurmanci, 2.) Kirmancî (Zazakî), 3.) Sorani, 4.) Gorani (Hewrami) 5.) Lorî (Lur). Bir halkın konuştuğu dilin beş lehçe durumuna getirilmiş durumu, Kürtlerin özellikle son bin dörtyüz yıldan beri siyasi İslam’ın baskı, katliam ve soykırımlarından ayrı ele alınamaz. Ülkelerinin Arap ve Türk iktidarları tarafından sömürgeleştirilmiş olmalarından ayrı ele alınamaz. Şiddet kullanan İslam’ın baskıları altında Kürtler kendi eski Aryen kültürlerini, dillerini geliştiremediler. Kürtçe’nin lehçelere ayrılmış doğal halini bile, kötü siyasi amaçları için kullanıyorlar. Her bölgede konuşulan dili ayrı bir halk olarak kabul edip kolay yutulabilir bir lokma haline getirmek, hiç kuşkusuz Kürtlerin ülkelerini dört parçaya bölüp yok etmek isteyen Semitik tüccarları’n ulus-devlet projelerinde yaşayan şeytan aklıdır.” (Azad Ronî, Berlin Dêrsim 1937-38 Konferansı ve Kürt Soykırımları, Mezopotamya Yayınları, s. 350-368)
**
MS.1597 tarihinde Bedlis Hükümdarı Şeref Han tarafından Farsça yazılan ve o dönemde Kürt tarihini anlatan, bir çok kürt kavmi gibi Lor kavminden bahseden Şerefname kitabında Zaza adına ve Alevi kelimesine hiç rastlanmamaktadır. Bu da bize bazı Kürt aşiretlerin o dönemde konuştuğu Kırmackî, Kirmacî, Dilimkî dilinin henüz “Zazaca” kelimesiyle telaffuz edilmediğini göstermektedir. Arabizmin bütün Mezopotamya bölgesini egemenlikleri altına aldıkları ve bu dönemde Sünni Kürtlerin Osmanlı devleti yanına, İslamlaştırılmayan Zerdüşt kökenli Kızılbaş Kürtleri de Şii Safevi devleti yanına çekip ikiye bölerek birbirine karşı savaştırıldığını, Alevi kelimesini henüz kullanılmadığını görmekteyiz.
Bana göre Şeref Han, her ne kadar bir Kürt yurtseveriyse, bir o kadar da Arabizm kültürüyle asile edilmiş, Osmanlı egemenliği altındaki Kürdistan’da, Arap ve Türk sömürgeciliğini kabullenmiş, bugünkü AKP içindeki Kürtler gibi siyasal İslama hizmet eden Sünni bir Kürt Beyidir. Hele Arap ve Türk sömürgeciliğinin önyargılı bir biçimde Kürtleri vahşi ve aşağılık bir topluluk olarak göstermek amacıyla anlattıkları, „Muhammed’in Kürtd’e Bedduası“nı ciddiymiş gibi eleştirisiz bir şekilde aktarması utanılacak bir şeydir. Uygarlık güçleri, Sümerliler’den beri tarihin her döneminde Kürtlerin birliğini engellemek, bölüp parçalamak için siyasi önyargılarla propaganda ederler, krallar, peygamber ve siyasetçiler ağzıyla onlara beddualar ederler.
Örneğin Medler bin yıllık Asur tiranlığını yıkınca bütün Mezopotamya halklarına özgürlük getirdi. İsrailoğulları’nı Babil sürgününden kurtardı. Medler iktidarda olduğu sürece; doğu, batı, kuzey ve güney komşularına saldırmayacaklarını, dolayısıyla o bölgede savaşların kolay kolay olmayacağını çok iyi bilen uygarlık güçleri, her dediklerini yapabilen göçmen bir Persli olan Kyros’u iktidara getirmeyi planladılar. Çünkü İktidara geçecek olan „Kyros’un rahat durmayacağını, tersine hiçbirini ayırmadan bütün uluslara saldıracağını çoktan biliyorlardı.“ (Herodotos Tarih, s.102.)
Kyros, Med kralı Astyages’ın damadıydı. Semitik tüccarları, onu kayınpederine karşı kışkırttılar. İki yıl boyunca Medlere karşı savaşan Kyros başarılı olmayınca, Med başkomuntanı Harpagos’u birkaç çuval altınla satın alarak Kyros’un tarafına geçmesini sağlıyorlar. Ve böylece göçmen Persli Kyros’u iktidara getiren Semitik tüccarları, hem Asurları yıkan, hem de kanunlar önünde herkesin eşit olduğu, kanunlara uymayı, özgürlüğü ve barışı seven Medler’den intikam almış oldu. Fakat Med başkomuntanı Harpagos’un neden Kyros tarafına geçtiğine dair siyasi önyargılarla öylesine aşağılayıcı, yaralayıcı ve ancak vahşi bir toplumun yapabileceği „iğrenç propagandalar“ yapıyorlar ki, uydurulup yaydırılan bu hikâyeleri okuyan ve duyanlar iktidarın hiç bir zaman Kürtlerin eline geçmesini istemez. Ve öyle bir niyeti de beyinlere kazmışlar. Herodotos, Med ülkesine kadar gidip savaşan Roma askerleri ve komuntanlarından bu uydurulmuş hikâyeleri duymuş ve ilginçtir, tıpkı Tevrat yazarlarının Daniel’de anlattıkları rüyalı hikâyeler ve aynı benzer ağızla anlatmış:
Güya „Med kralı Astyages, evine çağırdığı Harpagos’un çocuğunu kurban niyetine kesmiş, parçalatmış, pişirtmiş, akşam yemeğine çağırdığı başkomuntanı Harpagos’a yedirmiştir. Astyages, sordu: ‚Et iyi miydi?’ Harpagos, ‚Çok güzeldi,’ dedi. Ve orda hizmetçiler kendisine oğlunun eti olduğunu söylüyorlar. Bu yüzden Harpagos, Kyros’un tarafına geçmiştir.“ ‚Ve böylece iktidar bir daha bu vahşi Kürt toplumun eline geçmemek üzere Perslerin eline geçmiş.’ Hikâye çok uzun isteyen Herodotos Tarih’inde okuyabilir. (Kaynak: Herodotos Tarih, s.60-74)
„Muhammed’in Kürtd’e Bedduası,“ işte bu, -Harpagos’un kendi halkına yaptığı ihanet Bedduası- uydurma Hikâyelerin devamıdır. (Günümüzde de Harpağos’un altın karşılığında kendi halkına yapmış olduğu ihaneti, petrol paraları cebine akıtılan milyarder Barzani ailesi yapmaktadır.) Rum devşirmesi, baba ve kardeş katili Yavuz Sultan Selim’in 1516 yılında Kürdistan seferine çıkarken Kürd’e ettiği beddua ise, Muhammed’in bedduası’nın devamıdır:
„Kürd’e fırsat verme ya Rab, dehre Sultan olmasın, ayağını çarık sıksın, gönlü huzur bulmasın, vur sopayı, al haracı, karnı bile doymasın, ol çeşme’den gavur içsin, Kürd’e nasip olmasın, vasiyetim oldur ki kim, Kürd bin kere yalvarsın, inanma kanma, yakana bit, kapına Kürd dadandırma.“
Hepsi Semitik tüccarları’n, vekalet savaşçıların eline verdikleri önyargılı siyasi operasyon propagandalarıdır. Kürtler, eğer o coğrafyada devlet kurarlarsa, Sümerlilerden beri devam etmekte olan „Mezopotamya’nın topraklarına ve siyasi egemenliğine sahip olma projeleri“nin (ulus-devlet sisteminde ise Büyük Ortadoğu Projeleri’nin) gerçekleşmeyeceklerini çok iyi biliyorlar.
Şerefname’de, Arabistan çöl merkezci siyasal İslamın Kürtlerin birliğini engellemek için onları Sünni-Şii, Kızılbaş diye mezheplere ayırıp parçalayarak birbirlerine karşı savaştırdığını görmüyor, henüz İslamlaştırılmayan Zerdüşt kökenli Kızılbaş ve Êzîdî Kürtlerini düşmanmış gibi göstermeye çalışıyor.
Şeref Han, Kızılbaş Kürtler hakkında şöyle yazıyor:
„Kızılbaşlar bu hızla saldırıyı Rum (Osmanlı) ordusuna karşı koymak için ayırmış oldukları birkaç bin kişilik öncü birlikleriyle karşıladılar; eğitilmiş ve tecrübeden geçmiş askerlerden meydana gelen çoğunluklarını da dağın arkasında pusuda gizleyerek fırsatın çıkmasını beklediler. İslam ordusunun öncülüğünde bulunan Kürd kahramanları, kükreyen arslanlar gibi bu Kızılbaşlara saldırdılar ve göz açıp kapayıncaya kadar onları darmadağan ettiler. Tam o sırada birkaç bin eğitilmiş süvariden meydana gelen pusudaki Kızılbaşlar, ansızın dağın arkasından çıktılar ve saldıran Kürdlere birdenbire hücum ederek, bileziğin bileği sarması gibi onları sardılar. Bunun üzerine savaş daha da şiddetlendi.“ (Şeref Han, Şerefname, Deng Yayınları, İstanbul 2009, s.105)
„Mırdasî Hükümdarlarından olan Pir Mansur Egil tarafına gitti ve Egil kalesi yakınlarında Piran köyüne yerleşti… Oğlu Pir Musa’nın ünü, o yörelerde „Mırdasî ve diğer Kürd aşiretleri ve kabileleri arasında da yayıldı.“ (Şeref Han, Şerefname, Deng Yayınları, İstanbul 2009, s.138)
Şeref Han, Bingöl ve Genç’te Süveydi Beylerini, Pertek ve çemişkezek’te Pîr Hüseyin oğullarını Osmanlı Padişahı Sultan Selim’e bağlı Kürt aşiret Beyleri olarak yazar.
Bin yılların başından sonra bazı İslam devletlerin kaynaklarında Dûnbelî (Dımılî), Zerzârî, Süveydi, Mırdasî, Dersiman aşiret ve kabile isimleri geçse de bunun, bugün uygarlık güçlerin „Zazalar ayrı millettir“ dediği Kırmac ve Dımılkî Kürtler olabilir ama Zaza kelimesiyle bir ilişkisi yoktur.
Şeref Han, Lorlar hakkında şöyle yazıyor:
“Zübdet el-Tevarih adlı kitapta yazıldığına göre ‘Lor’ adının bu kavme verilmesinin hikâyesi şöyle olmuştur:
… Loristan bölgesi iki kısma ayrılır: Büyük Lor ve Küçük Lor. Bunun nedeni, aynı çağda yaşamış olan iki kardeşin 300 (913) yılı dolaylarında ülkelerini yönetmeleriydi. Büyük Lor’un hükümdarının adı Bedir, Küçük Lor’un hükümdarının adı ise Ebu Mansur’du. Bedir’in ülkedeki iktidar dönemi uzin sürdü. Ondan sonra yerine gelen torunu Nasirereddin Muhammed bin Hilal bin Bedir geçti; vezirliğine de Muhammed Hurşid’i getirdi.
500 (1107) yılında 400 kadar Kürt ailesi, Şam ülkesindeki sımaq (Sımak) dağından Loristan’a göç etti.” (Şeref Han, Şerefname, Deng Yayınları, İstanbul 2009, s.30)
Demek ki eski kaynaklarda Şerefname’nin yazıldığı tarihe kadar, lor ismi hâlâ bir Kürt kabilesi olarak geçiyor.
Şimdiye kadar araştırdığımız bütün Arap, İslam, Osmanlı, Rusya ve Avrupa kaynaklarında, ancak 17. Yüzyılından sonra Zazalar ve Zazaca kelimelerine rastlayabiliyoruz. Ondan önceki eski kaynaklarda Zazarlar, Zazaca ve Alevi kelimelerine rastlanmamaktadır. Bu da bize uygarlık güçlerin Batı’da “Avrupa merkezci milliyetçiliğin” geliştirildiği ulus-devlet çağında Kürt boylarına dışardan verilen isimler olduğu gerçeğini gösteriyor.
Şimdi burda çok önemli bir hatırlatma yapalım: 4500 yıl önce, Sami halkların bir avuç elit en zengin, en saldırgan, en gerici hanedan aile reisleri olan Semitik tüccarları; Sümer şehir beyliklerin saraylarına girerek, Sümerlileri yendiler. Aynı şeyi Avrupa’da yaptılar. Önce 1600 yıllarında İngiliz Kraliyet Ailesi’nin sarayına, sonra bütün Avrupa Kraliyet ailelerin sarayına girerek altın gücüyle içten fethederek egemenlikleri altına aldılar. Ardından uluslaşma hareketlerini başlatarak var olan bütün büyük imparatorlukları (Fransa, Çar Rusya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorlukları’nı) parçalayarak Birleşmiş Milletler çatısı altında ulus-devlet biçiminde küçük parçalar haline getirdiler. Şimdi bu ulus-devletlere bütün Batı kurumlarıyla (Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası, NATO, Roma Kulübü, 300’ler Komitesi) danışmanlık yapanlar, dünyanın bütün finans merkezlerini, merkez bankalarını, basın ve üniversitelerine hakim olanlar bu uygarlık güçleridir. Kürt soykırımlarını devşirme Türk vekalet savaşçıları eliyle sürdürenler de onlar.
Ve bu yüzden biliyoruz ki, 17. Yüzyılından sonra uygarlık güçleri Batı’da Avrupa merkezci milliyetçiliği geliştirdikleri tarihtir. Batı’da Fransa merkezli uluslaşma hareketleri başlayınca, uygarlık güçleri -kapitalist ulus-devlet çağında- kendi çıkarlarına hizmet eden bir anlayış çerçevesinde bilim insanlarına her ulusa ilk etnik köken hikâyesi bulma görevlerini verdiler.
İngilizlerin kökenini Beowulf destanına bağladılar. Almanların kökenini Nibelungenlied destanına bağladılar. Hintlilerin kökenini Ramayana destanına bağladılar. Eski Çin kaynaklarını araştırarak, Doğu’da uygarlık yıkıcı etmen olarak kullanacakları Türk egemenlik sistemi için Dişi Kurt Asena efsanesini uydurdular.
Beowulf Destanı
İngilizlerin en eski destanı olarak bilinen Beowulf, aslında Anglosaksonlar’dan değil, İskandinavyalılar’dan bahseder. Beowulf adında çok güçlü bir İskandıvav savaşçını şiirsel bir dille anlatan destandır. 3,182 dizeden oluşan bu destan eski İngiliz şiirleri gibi adsızdır. 11. yüzyılda yazıya geçirilen bu şiirsel destan, Beowolf adını 1805 yılında aldı. Ve 1815 yılında ilk kez destan olarak basıldı. İngiliz milliyetçiliği bu destanla şahlandırıldı.
Nibelungenlied Destanı
Almanların „Nibelungenlied“ destanı Ortaçağ olaylarını yorumlayıp değerlendiren hayali bir destandır. 1815 yılından sonra altın gücüyle Alman derebeyliklerini Prusya krallığı adı altında Bismarck döneminde tek bir ulus-devlet çatısı altında birleştiren Semitik tüccarları (O günün Rothschild Hanedanı), Nibelugenlied’i 19. Yüzyılda Almanların ulusal destanı olarak kabul ettirdi. Ejderja avcısı Siegfried bir Alman ulusal kahraman olarak gösterildi. Alman milliyetçili geliştirildi. Ve daha sonra bu ulusal kahraman Hitler olarak Almanlara görünerek, Avrupayı kasıp kavurarak Alman halkını insanlık suçu işleyen suçlu bir duruma getirdi.
Dişi Kurt Asena efsanesi
Eski Çin kaynaklarına göre, çok önceleri totem dinine inanan ilkel Türk kabileleri atalarının, „İki ak köpekten türediklerine inanıyorlardı. Köpek tabularıdır…“(Kaynak: W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 126) Bu, birinci türeyiş hikâyeleri.
Evcilleştirilmiş „iki ak köpek“ totem dininden vahşi „dişi kurt“ totem dinine evrilme aşaması tam da Çin seddin temelinin atıldığı; yani yağma ve talanla geçinmenin yüzlerine kapanacağı zor koşulların ve Batı’ya doğru göçlerin başlanacağı yüzyıllar dönemine denk geliyor:
„Bunlar Tu-cüe’ler hakkında en eski haberler meyanındadır. Kurt efsaneleri yalnız Tu-cüe’ler için değil, fakat bütün Türkler için tipiktir. Burada bildirilmiş olandan başka, bir de Hie-yen-to (Sir Tarduş)’lar kabilesine ait bir kurt efsanesi vardır. Bunda, bu kabileye başı kurt başı olan bir adam görünmüş ve mahvolacaklarını bildirmiş. Bu vaka, Şa-do-mi’in başına Yü-du-cün dağın civarında gelmiştir. Bu dağ Türklerin kutsal bir dağıdır.“ (Kaynak: W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 87-88)
TC’nin kuruluşuyla birlikte, „bu kabileye başı kurt başı olan bir adam görünmüş ve mahvolacaklarını bildirmiş“ tarihi köklerinden dişi bir Bozkurt hikâyasi çıkartıldı. Ve Asena adında dişi bir Bozkurt Türk boylarına yol gösterdi diye bir „Ergenekon“ destanı uyduruldu. O vahşi kurt, Türklerin Orta Asya’daki barbar vahşi atalarının ruhunu Anadolu ve Kürdistan’da canlı tutarak, hâlâ yerli halkları parçalayıp yemeye devam ediyor. Ve bu Orta Asya’daki vahşi atalarının ırkçılık ruhu aşılanmış dişi Kurt (Devşirme Türkler) Ortadoğu’da onlarca kadim halkı katliam ve soykırımlarla yok etti. Anadolu’yu bir halklar mezarlığına çevirdi.
**
Elbette son üç bin yıldan biri dünyamızın tanrıları ve 5 bin yıl önce Sümer şehir beylikleriyle hep savaş halinde olan ve bugün Avrupa saraylarını egemenlikleri altına alan Sami tücccarları, Medler’den beri devlet olma haklarını gaspeden ve devşirme Türk vekalet savaşçıları eliyle soykırım kıskacına aldıkları Kürtlerin Sümerliler dönemindeki efsanelerini, destan ve bayramlarını çok iyi biliyorlardı. Guti, Lulubi, Lor ve Hurri Kürtlerin 21 Mart’ta Za’gmuk (Newroz) bayramı kutladıklarını çok biliyorlardı. Ulus-devlet çağında onları öbür Kürt aşiretlerinden ayırmak için, ilk kök destanlarındaki Zagmuk bayramlarından, Kürtler vahşi ve cahildir anlamında alay ederek, „Zazaca ayrı bir dildir. Zazalar ayrı bir millettir!“ hikâyesini uydurdular.
2. Bölüm ile devam edilecek…
Berlin, 10.01.2022
AZAD RONÎ
Yaralanan kaynaklar:
- Samuel Noam Kramer, Sümer Mitolojisi
- Cemşid Bender, Kürt Mitolojisi -1
- Etem Xemgîn, İslamiyet ve Alevilik
- Etem Xemgîn, Aleviliğin Kökenindeki Mazda İnancı ve Zerdüşt Öğretisi
- Demir Çelik, Alevilik, Raya Heqî
- Şerf Han, Şerefname, Deng Yayınları, İstanbul 2009
- Herodotos, Tarih
- Evliye Çelebi, Seyahatnâmesi
- Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri hakkında Sosyolojik Tetkikler
- Dr. John Coleman, Rothschil Hanedanlığı
- Prof. Egon von Eickstedt, Türken, Kurden und Iraner seit dem Altertum
- Terry Lynn Todd, „A Grammar of Dimili /Also Known as Zaza“, First edition1985
- Ermeni arşivlerinde, B. Natanyan 1878/Raporlar
- Cladius James Rich, „Narrative of a Residence in Koodistan“ 1836
- Dr. Friedrich Müller, „Neue Persischen Dialekte /Zaza-Dialekt der Kundensprache“ 1865
- Muazzez İlmiye Çığ, Sümerli Ludingirra, Ludingirra’nın Yaşamöyküsü Tablet 1, Kaynak Yayınları, İstanbul 1996, s. 12
- Azad Ronî, Berlin Dêrsim 1937-38 Konferansı ve Kürt Soykırımları, Mezopotamya Yayınları, Neuss 1917, s.216)








