Kürdistan’ı bölen Kasr-ı Şirin’e tepki olarak Mem û Zîn mesnevisi

Mehmet Bayrak
Saygın Kürt aydını Celadet Ali Bedirxan’ın dediği gibi; Ehmedê Xanê bugünkü milliyet cereyanının ilk mübeşşiri; yani ilk habercisidir. Bu doğru. Peki, Türk raportör Koylan’ın “Ahmed-i Hani’nin serptiği bu milliyet tohumları Kürt milletinin kuraklığı içinde mahvoldu” saptaması çok mu yanlış?
Kasr-ı Şirin Antlaşması, kuşkusuz gerek Osmanlı gerekse İran tarihi açısından önemlidir ve çeşitli yorumları vardır. Osmanlı, bunu dönemin padişahı IV. Murad’ın dirayetine, İran tarihleri ise I. Şah Abbas’ın ölümü üstüne tahta geçen I. Safi’nin dirayetsizliğine bağlar.
Kuşkusuz, bugün de çok az değişiklikle Türkiye-İran sınırını belirleyen ve 1639 tarihinde bağıtlanan bu antlaşmanın, Kürt ve Kürdistan tarihi açısından çok daha derin ve önemli bir anlamı vardır. Olmaması da zaten mümkün değildir. Geçmişte muhtar ya da yarı-muhtar (otonom) yaşayan Kürt mîrlikleri, bu antlaşmayla daha da bağımlı duruma gelmiş ve geçmişte sınırları neredeyse günübirlik değişen Kürdistan toprakları, resmen ikiye bölünmüştür. Dahası, bu güvenceyle durumu uygun gören Osmanlı Sultanı, Sincar bölgesindeki Êzîdî Kürtlere ölümcül bir darbe vurma fırsatını da yakalamıştır.
Gerek Türk gerekse İran resmi tarihleri bu antlaşmanın sonuçlarını kendileri açısından değerlendirseler de, bunun Kürtler açısından daha derin ve kalıcı izleri vardır.
Bir kez, bu antlaşmadan önce büyük bölümü Safeviler’e bağlı olan Dêrsim ve Doğu Kürdistan’daki Kızılbaş ve Yaresan Kürt topluluklardan, geçmişte Horasan’da mecburi iskâna tabi tutulan onbinlerce aile, bu antlaşmayla sınırların yeniden belirlenmesi üzerine eski yurtluklarına geri dönmüşlerdir. Yani „Horasan’dan gelme“ hikâyesinin altında bu göç hareketi yatmaktadır.
Bundan daha önemli sonucu ise, Kürdistan’ın iki büyük devlet arasındaki bir anlaşma ile resmen ikiye bölünmesi ve bunun Kürt aydın hareketi üzerinde yarattığı travmadır. Lozan Antlaşması ile Kürdistan’ın dörde bölünmesi nasıl Kürt aydınlanma hareketi üzerinde bir travma yaratmışsa, kendi arzusu dışında gerçekleşen bu bölünme de büyük bir travma yaratmıştır.
Peki, bunu nereden biliyoruz? Her şeyden önce, „Kürtler’de istiklâl ve milliyet aşkının ilk habercisi“ kabul edilen ünlü Kürt şairi Ehmedê Xanê’den ve ünlü eseri Mem û Zîn’den…
Yaklaşık 20 yıl önce yazdığım bir köşe yazısında, „Devlet Mem û Zîn’den Neden Korkuyor?“diye sormuştum. Biliyordum ki, kimi Türk, Arap veya Fars edebiyat araştırmacılarının iddia ettiği gibi Mem û Zîn; Leyla İle Mecnun, Ferhad İle Şirin veya Hüsrev İle Şirin gibi sıradan bir aşk hikayesi değildir. Böyle olsa, ünlü Kürt aydınlarından Müküslü Hamza Efendi 1919’da „önemli“ bir önsözle bunu yayımlamaz, yine tanınmış Kürt yazarlardan Mehmed Emin Bozarslan, yaklaşık 50 yıl sonra Mem û Zîn destanını ancak sansürleyerek yayımlamazdı. Daha da önemlisi, ünlü Kürt aydını Celadet Ali Bedirxan, daha 1933’te Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’e gönderdiği Açık Mektub’da; İdris-i Bidlisi’nin Kürt mîrliklerine dönük politikasını, „Kürt sorununun başlangıcı“olarak sunup, Ehmedê Xanî’yi „Kürt vatanseverlik ve milliyet aşkının ilk mübeşşiri“ olarak sunmaz ve aynı ifadeler TC Devleti’nin resmi raportörü Ahmed Hasip Koylan’ın 1946’da hazırlayıp dönemin hükümetine sunduğu önemli Kürt Raporu’nda ifadesini bulmazdı.
Ehmedê Xanî’nin; Kürdistan’ın Türkler, Acemler ve Araplar arasında bölünmesine gösterdiği büyük tepki ve vatanseverlik bağlamında dile getirdiği bağımsız ve özgür yaşama çığlığı, devletin gizli raporunda da yer almış ve bunu ‚Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri‘ kitabımda gören Prof. Dr. Baskın Oran, aynen şöyle demişti: „Mehmetçiğim, devletin gizli raporunda görmesem, daha 17. yüzyılda söylenen bu ileri sözlere inanmayacak ve bunları senin ürettiğini sanacaktım!…“
Aynı kitabı, 1993 yılında dönemin ünlü Kemalist kalemşörü İlhan Selçuk’a gönderdiğimde ise, Cumhuriyet’teki köşesinde beni „21. yüzyılın eşiğinde ırkçılık yapmakla“ suçlamış ve tabii cevabını almıştı. Oysa, 1925’te Şark İstiklal Mahkemesi Savcısı Avni Doğan, Birinci Umumi Müfettiş sıfatıyla 1943’te hazırladığı Kürt Raporu’nda, bu hususu şu sözlerle vurguluyordu:
„Nakşibendi Şeyhlerinin, Ehmedê Xanê adındaki tanınmış Kürt milliyetçi yazarının yazdığı Mem û Zîn adlı eseri, âyinlerden sonra okutarak Kürtler’de milli duygu cereyanlarını uyandırmağa çalıştıkları, Şark İstiklal Mahkemesi tarafından tespit edilmiştir.“
Kürt sorununun yeniden kapılarını çalacağını bilen devletin resmi raportörü Ahmed Hasip Koylan bile, daha 1946 yılında şunları söyleyecekti: „Kürtler’e milliyet ve istiklâl fikir ve aşkını ilk defa telkin eden, meşhur Kürt şairi Ahmed-i Hani’dir. Mem û Zîn adlı destanı, Kürtler’i övüp, onların milli duygularını harekete geçiren şiirler içermektedir.“ (Bkz. M. Bayrak: Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri, Özge Yay. Ank. 1993, 2. bas. 2013, s. 79).
Tam da Kasr-ı Şirin Antlaşması’na bir tepki olarak ne diyordu bilge Kürt şairi Ehmedê Xanê, daha 17. yüzyılda? „Bizden çıksın cihanı fethedecek bir fedakâr. Bundan bize bir padişah meydana gelsin. Eğer bizim bir padişahımız olsaydı, Allah ona layık bir taç verseydi, ona bir taht ayırırdık. Bize bir şans tecelli ederdi. Onun bir tacı yetimleri teselli edecekti, bizi bîçarelerin elinden kurtaracaktı. Bu Rumlar ile Türkler bize hâkim olmaktan el çekecekler, memleket Türk ve Acemler tarafından harap, mahkum, mağlup, aşağılanmış ve köle olmaktankurtulacaktı!..“
Evet, saygın Kürt aydını Celadet Ali Bedirxan’ın dediği gibi; Ehmedê Xanê bugünkü milliyet cereyanının ilk mübeşşiri; yani ilk habercisidir, bu doğru. Peki, Türk raportör Koylan’ın, „Ahmed-i Hani’nin serptiği bu milliyet tohumları Kürt milletinin kuraklığı içinde mahvoldu“saptaması çok mu yanlış? Feodalizmin ve onun ideolojisi ümmetçiliğin Kürt halkını çoraklaştırdığı bir gerçek; peki ya İttihad’ın devamı Kemalizm’in yarattığı „etnik temizlik, tek tipleştirme, Türk-İslamlaştırma“ tahribatına ne diyeceğiz? Daha fazla yoruma bilmem gerek var mı?.








