Juni 2, 2026

Abuzer Bali Han

Mehmet Bayrak 2

✍ Abuzer Balî Han

(Kurdolog)

Mehmet Bayrak, Anadolu’nun İç Toroslar Bölgesi‘nin Binboğa Dağları eteklerindeki Kayseri’nin Sarız İlçesi’ne bağlı Dallıkavak Köyü’nde 1948 yılında dünyaya gözlerini açtı. İlk, orta ve lise öğreniminden sonra, yüksek öğrenim için Ankara’ya gider. Kendisi Alevi-Kürt kökenli bir ailede yetişir. Her Kürt gibi O da ilkokula başlarken ilk kez kendisine yabancı gelen bir dil olan Türkçe ile tanışır. Zamanla kendisini iyi bir şekilde yetiştirerek, Türkçesini de çok güzel geliştirir. 1970 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi’nin Türkoloji Bölümü’ne kayıntını yaptırır. Türkoloji Bölümü’nün en başarılı öğrencilerinden biri olarak okulunu bitirir.

Ben, Mehmet Bayrak ile Ankara’da 1960’lı yıllarda ilk kez tanıştım. Tanıştığımızda ikimiz de Ankara’da memurluk yapıyorduk. Memurluğun yanı sıra Ankara Üniversitesinin yeni açılan Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi’nin gece bölümünde ilk kez tanışmıştık. Ayni sınıfta okulu bitirene kadar ilişkilerimiz dostane bir şekilde sürüp gitti.

Okulu bitirdiğimizde açılan o gece bölümü̈ ilk mezuniyetlerini verdiğinde de kapatılmıştı.
Mehmet Bayrak, entelektüel ve Kürt halk edebiyatına vakıf bir ailede yetişmişti. Ayrıca  çevresi ve yakınları halk ozanı olarak da yörede tanınmaktaydı. Böylesi bir çevre çocukluğunda O’na bir çok beceriler vermişti. Bu beceri ve kültür birikimini yıllar sonra O’nun çalışmalarına aksettiğini görüyoruz! Sadece Mehmet Bayrak, çevre kültürüyle değil, O’nun Türkloloji Bölümü’ne girişiyle, bugünkü düzeyde üretken olmasının da o bölümün büyük katkıları var. Girdiği bölümde ortaokuldan itibaren okuduğu yabancı dilin yanı sıra O’nun eski harflerle Osmanlıca ve Arapça’yı yazıp okuması, Farsça’yı yabancı dil olarak eski Fars alfabesiyle öğrenmesi O’nun araştırmacı olarak yetişmesine şüphesiz ki büyük katkılar sağladılar.

Bayrak’ın araştırmacı yönünü besleyen diğer hususlar da var. O’nun TRT’de görev yapması, İstanbul’da kütüphanelerde çalışırken pek az insanın yetişebileceği elyazmalı yapıtları incelemesi, belki de tek nushalı yapıtlar üzerinde inceleme ve onları kopyalama şansı O’nun araştırmalarına ışık tutarak kaynak oldular. Diğer bir husus da O’nun kaynaklarının çoğunluğunu kendi öz gücüyle araştırıp oluşturmasıdır. Dahası O, sadece araştırıp yazmamış! Derlediği yapıtları Öz-Ge yayınevini kurarak bizzat yayımcılık da yapmıştır. Yayımcılığıyla  yazdığı ve hazırladığı kitapların basımının yanı sıra, aylık bir de „Özgür Gelecek“ dergisini aksatmadan uzun süreli çıkarmıştı. Ayrıca bir çok dergi ve gazetede bilimsel araştırmalarını makaleler halinde yazarak Kürdoloji ve Türkoloji‘ye büyük katkılar sunmuştur…

Mehmet Bayrak’ın bunca başarılı çalışmasının arkasında büyük bir ekibin olduğunu da sanmıyorum. Sadece benim bildiğim hayat arkadaşı eşi Gülay Hanım’ın bu çalışmalarda büyük katkısı var. Araştırmacının geceli gündüzlü bu uzun nefesli çalışmasına katkı sunan, O’na olanaklar yaratan eşinin mutlaka katkısına değinmekte yarar var. Gülay Hanım’ı Mehmet Bayrak‘ı tanıdığımdan bu yana tanırım. Tavırlı duruşu, demokratik mücadeleye katkılarını daha devlet memuru iken izlemiştim. Galiba sonraları çalışmalarından dolayı iş ile ilgisi kesilmişti veya ayrılmak zorunda kalmıştı. Sendikal ve demokratik çalışmalardaki mücadelesiyle tanınan biri. Mehmet Bayrak’ın yarattığı emekte O’nun da katkısını göz ardı etmemek gerekir.

Elli-altmış yıla yaklaşan dost ve arkadaşlık bağıyla araştırmacının tüm yapıtlarının bir Kürdolog olarak izledim ve yararlandım.  Gerçi aradaki fark ben sadece Kürt dili ve lehçelerini Kürtçe olarak mercek altında tuttum. Zira Mehmet Bayrak gibi ilkokulda bana da yabancı olan Türkçe ile ilk kez karşılaşmıştım. İlk ve ortaokulda tam olarak Türkçeyi öğrenememiştim. Lisede düzeltirim diye edebiyat bölümünü seçmiştim. Liseyi bitirirken edebiyat derslerindeki sıkıntımı bir türlü giderememiştim. Ayni durumu Mehmet Bayrak ve diğer tüm Kürt öğrenciler yaşadıkları için bu konuya özellikle vurgu yapmak istedim.

Ankara Üniversitesi’nin Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi’nin  Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü özellikle diğer üniversitelerdeki Edebiyatı Bölümlerin eğitim ve öğretimiyle ayni değildi.  Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi’nin  Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü dil ve edebiyat araştırmalarını yapacak olan araştırmacı Türkologlar yetiştiriyordu. Bu bölümde mezun olanlar çalışma sahası bulmadıkları için lise ve dengi okullarda edebiyat öğretmeni olarak çalışmaktalar. Mehmet Bayrak okurken yanı sıra da bir vakıfta memurdu. Bu memurluğu diğer çalıştığı kurumlarda da devam etti. O’nun bu çalışma şekli araştırmacı olarak yapıtların hazırlanmasında hem zaman olarak, hem de bilgi olarak katkılar sundu.

Mehmet Bayrak, büyük bir araştırmacı olarak ufkunu genişleten hiç şüphesiz ki yaptığı sayısızca konferanslar, halkla olan ilişkiler ve kitaplarını imzalama gün ve toplantıları oldu. Bu yapılan toplantılarda yeni simalar tanırken, onların kanallarıyla yeni araştırma kaynaklarına kavuştuğunu da son hazırlayıp, yayımladığı yapıtı olan „İç Toroslar’da Alevi-Kürt Aşiretler; Sinemilli ve Komşu Aşiretlerin Tarihi – Edebiyatı“ araştırmasında görüyoruz. Adı geçen çalışma yılları içeren, uzun nefesli bir saha araştırma ve inceleme çalışması olduğu göze çarpar. Aslına bakıldığında araştırmacının tüm yapıtlarında ayni özelliği ve ayni hassasiyetle eğildiğini görüyoruz. Bu araştırmacı yazarın ancak son yapıtına biraz fazla değinmek istiyorum. Mehmet Bayrak’ın yazar olarak öne çıkan birçok yönü var. Yazar ve araştırmacı olmanın ötesinde O’nun Türkolog ve Kürdolog oluşu, araştırmalarında O’na kolaylıklar da sağlamış. Eski harflerle (Arami Alfabe, Osmanlıca eski harfler)  olan metin ve elyazması kitaplardan da yararlanan araştırmacı yazar, birçok kişinin faydalanamayacağı kaynakları da gün ışığına çıkardığı için çalışmaları daha da büyük bir anlam kazanmaktalar. Öğrenim yıllarında O’nun bu çalışkan özelliği zaten kendini ele veriyordu. Çalışkanlığı, kararlıca ve uzun nefesli araştırma özellikleri yazarın öne çıkan özellikleri arasında saymak gerekir.

Anadolu coğrafyası bir medeniyetler beşiğidir. Tarihin ilk önemli filozofları bu coğrafyada doğup büyümüşler. Dünyada felsefenin temelleri de Anadolu’da atılmış. Günümüzde islam dini alimleri halen felsefeye şüphe ile bakarken, Alevi ve Bektaşi dede, baba ve pirleri bu ilk çağların hümanist felsefesinden esinlenerek, günümüze kadar olan inançlarını bilim ile taçlandırmışlardır. Hacı Bektaş Veli’nin „ İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır!” Alevi ve Bektaşilerdeki bilim okuyup, onu ilgiyle, merakla araştırma konusu çok eskilere dayanmaktadır. Bu felsefe ve bilim ilgisi İslam‘daki Sun’i inanca halen günümüzde bile ters gelmektedir.

Bu çağdaş dünya görüşüyle Alevi ve Bektaşilerde tüm insanlar kardeş, yetmiş iki millete de bir göz ile bakılır! İnsana büyük değer verilir. Halk Ozanı Daimi’nin deyişiyle:

„Kâinatın Aynasıyım, Madem ki Ben Bir İnsanım!“

„Hakkın varlık deryasıyım,
Madem ki ben bir insanım!

İnsan Hak‘ta Hak insanda,
Ne arıyorsan bak insanda!
Hiç eksiklik yok insanda,
Madem ki ben bir insanım!“  der.

Anadolu’daki Alevi- Sun’i çelişkisinin temeli de bu tarihi dünya görüşünde kaynaklanıyor. Yıllarca Osmanlı’dan günümüze kadar gelip geçen hükümetlerin bu yasaklı olan konuları yazar cesaretle irdelemiş ve yapıtlarını kendi özel gayretleriyle okuyucularla da buluşturma işini de başarı ile sürdürmüştür. Alevi-Bektaşi dünya görüşünün yanı sıra Mehmet Bayrak yasaklı olan „Kürt, Kürdistan“ konularının üzerine de cesaretle giderek, onu kendisine  günlük bir uğraşı yapmıştır. Devlet bunun karşılığında O’na mahkemeler, tutuklanmalar ve sonuçta hapis yatma cezalarını vermiş. Bu davaların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘ne kadar gitmesini izledim. Bu arada benim de yurtdışında sürgünde kalmam, vatandaşlıktan atılmam, yirmi yıl kadar pasaporsuz kalma serüvenim devam etmişti. Türkiye’den uzak kalmam ve bu arada bir-iki kez de yazar ile görüştüğümü de anımsıyorum.

Birkaç sene önce Türkiye‘deydim. Yaz mevsimiydi. Malatya’da kalıyordum. Adıyaman’daki dostlarım bana telefon ederek, İsmail Beşikçi Hoca’yı bir hafta misafir edeceklerini bildirerek, Hoca‘ya eşlik yapmamı önerdiler. Bu öneriyi kabul ettim. İsmail Beşikçi’yi 1960’lı yıllarda Erzurum’da memur iken hocanın doktora tezi olan „Alikan Aşireti“ araştırmasını okurken tanımıştım. Bizler Adıyaman’da Hoca‘yı Demir Baba şenliğinde bekleyip, birlikte olan panele katıldığımızda  bir de baktım ki Mehmet Bayrak da panelistler içinde yer alıyor. İsmail Beşikçi’yi gördüğünde yanına gelerek beni de yanında görmesi O’na bir süperiz olmuştu. Bizler festivalden şehire erken dönmüştük. Mehmet Bayrak da kitaplarını imzalamayı geç saatlere kadar sürdürmüştü. Akşam yemeğini bizi konuk edenlerin evinde yedikten sonra Bayrak başka bir etkinliğe yetişmek üzere Adıyaman’dan ayrılmıştı. Bir haftalık sürede hep Kürtler için hapis yatan İsmail Beşikçi ilk kez böylesi bir gezintiye çıkmıştı. Bizleri konuk eden ev ise Hoca’ya yaraşırcasına hizmet edip, O‘nu bağırlarına basmışlardı.

Mehmet Bayrak ile ilişkilerim böylece sürüp gitti. Fakat her araştırmasından haberim oldu. Büyük bir kısmını da okuyarak yararlandım. Benim saham ise sadece Kürtçe dili ve edebiyatı ile uğraşmak ve onu geliştirmek oldu. Kısacası kırk yıl kadar Türkologluğumu bir yana bırakarak Kürdolog olarak araştırma ve çalışmalarımı aksatmadan sürdürdüm. Galiba ikimizin konumunda olan yazar ve araştırmacı Kürdologların sayısı ise Türkiye’de iki elin parmakları kadar az!

Mehmet Bayrak’ın kışın Almanya’da, yazın ise son yıllarda köyü Sarız’a bağlı Dallıkavak’ta  çalıştığını bana söylemesini hiç de yadırgamadım. Köyde ne ile uğraştığını sorduğumda ise: “Büyük bir ev yaptırma ile uğraştığını,  bir kütüphane, kültür ve eğitim evi“ oluşturmaya çalıştığını söylemişti. Yirmi binden fazla kitaptan ve pek az araştırmacıda bulunan büyük arşivini öğrenim ve doktora yapan öğrencilerin yararlanması için hazırladığı haberi beni çok sevindirdi.

Araştırmacının ilk ve son çalışmalarına biraz değinmek isterim. İlk çalışması Türkoloji alanındaki kitabı olan „Tevfit Fikret ve Devrim“ 1973’te yayımlandı. Daha sonra köy edebiyatı üzerinde yoğunlaşan araştırmaçı „Köy Enstitülü Yazarlar- Ozanlar“ adlı inceleme- antoloji çalışmasını 1978 yılında yayımlandı. Sonra sıralar halinde onlarca yapıt birbirini izledi…

Yazarın son araştırması „İç Toroslar‘da Hakikatçı Alevilik (Hümanist Bir Felsefe, Edebiyat ve Müzik Kültürü“ adıyla 1. Baskısı 2020 yılında yapılan 734 sayfadan oluşan ve okuyucularıyla buluşan yapıtıdır. Yazarın tüm yapıtları ilgi çekicidir. Fakat bu son araştırmasında yazar yılların biriken emeğini bir araya toplayarak, sabırla onu derleyip yayımlaması elbette okuyucusunu sevindirecek bir yeni yıl armağanı olacaktır!

Araştırmacını hazırladığı ve basımını ÖZ-Ge yayınları tarafından yaptırdığı yapıtların bir bölümünü 66 gibi büyük bir sayıya ulaşan liste ile aşağda okuyuculara sunuyorum. Okuyuculardan kitapları alarak, dağıtımında araştırmacıya yardımcı olacakları kanaatiyle ilgiyi bekler, yazarın kendisine de yeni yapıtlara imza atması dileğiyle başarılar beklerim.

„İç Toroslar‘da Hakikatçı Alevilik (Hümanist Bir Felsefe, Edebiyat ve Müzik Kültürü“ bu araştırma 5 ara bölümden oluşmaktadır:

  1. İç Torslar’da Bâtini-Hakikatçı İnanç Kültürü
  2. Sinemilli Pirleri ve Hakikatçı dervişleri
  3. Sinemilli Ocağı ve Hakikatçılar
  4. İç Torslar’da Dengbêjlik Âşıklık ve Ozanlık Geleneği
  5. İç Torslar’da Şairler Âşıklar ve Ozanlar

01.01.2021

Abuzer Balî Han

(Kurdolog)

ana dilde eğitim-

✍ Abuzer Balî Han Yazdı:

Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Genel Kurulu 1999 yılında, 21 Şubat gününü “Uluslararası Anadil Günü” olarak kabul etmiş. 2000 yılından beri de kabul edilen bu tarih “Uluslararası Anadil Günü” olarak bir çok ülkede kutlanılmaktadır. Yine UNESCO 2008 yılını “Uluslararası Diller Yılı” ilan ederek yayınladığı “Tehlike Altındaki Diller Atlası“na göre, dünyada devlet koruması altında olmayan dillerin gittikçe zayıfladığını ve yok olmayla başbaşa olduklarını açıklamıştı. Uluslararası bir kuruluş olan „National Geographic“in 2005 yılında yaptığı araştırmaya göre, dünyada 6912 dilin varlığı tesbit edilmişti. Bu dillerin bir kısmının yok olmaya yüz tutuğunu, hatta birkaç ayda bir, bir dilin konuşma sahnesinden çekilerek yok olduğu, yapılan çalışmaları sonucu ortaya konuldu.

Her ay kaybolmayla başbaşa olan dillerin sayısı yaklaşık olarak 2600 civarında olduğu, dilciler tarafından vurgulanmaktadır. Türkiye’de ise birbirinden farklı olan 28 dil var. UNESCO’nun yayınladığı dil atlasına göre, Türkiye’de konuşulan bu 28 dilden 18’i yok olmanın eşiğinde ve 3 dilin ise kaybolduğu belirtiliyor. Kaybolan diller arasında Kapadokya Yunancası, Mlahso ve bir Kafkas dili olan Ibıhça yer almaktadır.
Tehlikede olan diller arasında ise Abazaca, Homşetsi (Hemşince), Lazca, Pontus lehçesi (Rumca), Romanca (Sinti) ve Çerkezce yer alıyor. Kürtçe ise son yıllarda devletçe kaldırılan yasaklar neticesinde konuşma ve yazı dili gittikçe gelişmeler kaydetmektedir.

Dünya dillerinin tahminen ancak 300 kadarı resmi devlet dili veya devletlerin koruması altında olduğunu düşünürsek, geriye kalan 3600 kadar dilin her zaman yok olmayla karşı karşıya olduğunu söylemekte yarar var! Yapılan bir dil araştırmasına göre 1950 yılından günümüze kadar, dünyada yok olan dil sayısı 230 kadardır. Bu rakam da nerde ise her yıl dört dile yakın dilin tarih sahnesinden silinip yok olduğunu göstermektedir. Bu konuyu sadece dil ile sınırlamak doğal olarak yeterli değildir. Zira bir dilin yok olması demek, o dili konuşan halkın, başka bir halk tarafından asimile edilerek tarih sahnesinden silinip kaybedilmesi demektir.

Anadili, ana sütü gibi insana helaldir! Onu yasaklamak ve yok etmek, uluslararası insan haklarına da aykırıdır. Türkiye’den yabancı ülkelere göç eden işçi ve çocuklarının anadilleri olan Türkçe,  yurtdışında gittikçe özellikle de gençler arasında zayıflamakta olup, şimdiden bir çok çocuğun yaşadıkları ülkenin dilini konuşarak, kendi anadillerine yabancılaşması, ilerde telafisi zor olan olumsuzluklara yol açacaktır. Bu durum ister istemez kendisiyle birlikte bir asimilasyonu da gerçekleştirecek. Ana ve babalar anadillerine önem vermeli. Anadilini iyi bilen bir öğrencinin, kendi dilinin yanı sıra birkaç yabancı dili daha öğrenmesi de kolaylaşır.

Dil, yani anadil, bir insanın varlığı ve onurudur. Genel anlamda dil, halkların kimliği anlamını da birlikte taşır. Anadilini öğrenmek ve onunla temel eğitim almak insan hak özgürlüklerinin kopmaz bir parçasıdır.

Türkiye’de birden fazla dilin konuşulduğu bilinen bir gerçek. Bu diller arasında Türkçe resmi dildir. Bu çok dillilik sadece Türkiye’ye özgü bir durum değildir. Çok dilli ülkelerin sayısı dünyada oldukça fazladır. Örneğin: Dünyada 194 devletten, 113 devletin birden fazla resmi dili var.  Çok dilli memleketlerden biri de Çin’dir. Çin’de konuşulan dil sayısı 51, Bolivya’da 37, Hinditan’da 36, Rusya’da 34, Güney Afrika Cumhuriyeti’nde 11, İtalya’da 11, İngiltere’de 10, ABD’de 8, İran’da 8, Irak’ta 4, İsviçre’de de dört kantonda tam dört tane resmi dil var.

Yine UNESCO ve dilbilimcilerin çalışmalarına göre, dünyada sosyal ve ekonomik olarak güçlü olan devletlerin dilleri, diğer dünya dillerine egemen olduğu görülür. Dünyanın her yerinde konuşulan İngilizce, nerde ise bu dil, uluslararası bir anlaşma dili konumuna gelmiş olması, bu dilin önemini artırmıştır. Yine Almanca, Fransızca, İspanyolca, Rusça ve Çince gibi dillerin bir çok ülkede konuşularak, diğer azınlık dillerini etkiliyerek ezdiğini, Amerika, Afrika ve Avustralya gibi kıtalarda konuşulan yerli dillerin zamanla bu baskın dillerin etkisinde kalarak unutulduğu da bilinen tarihi bir gerçek.

Günümüzde UNESCO birçok ülkede tehlike altındaki diller için bazı koruma ve geliştirme  programlarını uygulamaktadır. Her devlet kendi içinde konuşulan dil ve kültürleri yaşatmak ve gelişmelerini sağlamakla sorumludur.

Dil, toplumsal hayatın en önemli damarlarından biridir. Anadil ise hayatın ta kendisidir. Bizden önceki kuşaklar da dillere çok önem vermişler. Kendi anadilinden başka birkaç dili konuşan birinin, bildiği dil kadar kişiliği bünyesinde taşıdığı sözünü en güzel ifade eden şu atasözüne ne demali? „Bir lisan bir insan; iki lisan iki insan!“

 Abuzer Balî Han

-Dilbilimci- 

Kerkuk-dile-Kurdistane-ye-768x95

✍ Abuzer Balî Han

Dîrokê de neyaran pir caran êrîş birine ser Kurdistanê. Ewna wek ba û baranê hatin û çûyîne. Lê gund û bajarên Kurdistanê tim li ciyê xwe mayîne. Wek Amedê, wek Mahabadê, Kerkûk jî bajarê Kurdan ji yên kevn berê vir de ji wana yek e. Di nav Kurdan de agir pir pîroz e. Li pêş ne nasîna petrolê dema zift bi axa vê li Kêrkûkê dişewitî mirov bi ecew diketin, ku agir çawa bi axê dikeve û ew dişewite.  Ji wê vir de ew ciyê agir ji aliyê Kurdan ve pîroz têt dîtin. Teybetiyek Kerkûkê din heye, ew ciyê agir û neftê ye.

Barzaniyê nemir ji bo ew ciyê bav û kalan: „Kerkûk jiyana Kurd e! Kerkûk dilê Kurd e! Kurd ji Kerkûkê qet tu caran destê xwe jê nakişînin! Bê dil jiyan çawa nabe, bê Kerkûk jî Kurdistan nabe“ digot. Ew gotina çiqas di ciyê xwe de ye; ewqas jî ji bo Kurdan girîngîya wê heye. Îro dost û dijmin li gora hesabê xwe yê neftê (petrolê) qîmetek mezin didin Kerkûkê. Lê ji bo Kurdan Kerkûk ne tenê neft, ew her tişt e. Pîroziya agir, agirê li navçeya „Baba-Gurgur“ ew wek serdanek (ziyaret) hêja ji aliyê Kurdan ve têye pejirandin. Bi germiya agir û alevê Baba-Gurgur, xwîna di dil û rehên Kurdistanê de dihêrike û di destpêka mejû de heya roja îro ew têt. Kurdistan bi jiyan , bi berxwedan Kerkûk anî meydan. Pîroziya Kerkûkê yek jî ji axa Kurdistanê ya pîroz têt. Ew tê wê wate ye, ku Kurd Kerkûkê tu caran bi hêsanî  nadin kesî. Dema Kerkûk ji dest biçe, Kurdistan jî yê ji dest derkeve û dijmin tu xêre nade Kurdan. Di meteloka Kurdî de têt gotin: „Berxê nêr ji bo kêr! (ji bo kêrê ye)“ Giyanfedayiyên Kurdistanê îro pê de ordî, ordî nebin, ew welatê pîroz yê ji aliyê  dijminan ve bête rûxandin û li ser pêyan namîne!

Kurdisatan di dîrokê de bûye ciyê şêran û mêran. Di şerê yek û yek de Kurd  tim serketine. Lêhengî (qehremanî) di hestên Kurdan de tim heye. Ji bo vê jî lêhengên Kurdistanê bê tirs in. Tirs, ji bo lêhengan mirin e! Yên di rêya azadiya welat de dimirin, dibin cangorî û ewna tu caran namirin. Çi şehîd bin, çi qazî ne; hemî Kurd ji wan razî ne!.. Lê ewqas razîbûyîn ji bo siyasetmedarên Kurd em nikarin bêjin. Ji bo ku heya ew salên dawî siyasetek baş û Kurdistanî di nav xwe de nemeşandin! Bereyek (enî, cephe), an jî Komcivîna Netewî Ya Kurdistan heya roja îro di nav xwe de avanekirin! Ji bo ku berpirsyarên gelê Kurd partî û siyasetmedarên Kurd in. Ji pirsgirekên rêzanî re jî dîsa ew mesûl in.

Îro Kurd û Kurdistan ketine qonaxek nû û girîng. Her dem firsetên ûsa ne ketine destê Kurdan. Ew firseta hezar salî carekê ketî dest me Kurdan pêwist e, ku em lê xwedî derkevin û wê ji dest xwe bernedin. Ji bo vê jî, dem dema yekîtiya Kurdan e.

Di dîroka cîhanê de tim Kurd hebûn. Îro şunda jî bi navê dewleta xwe „Komara Kurdistan“ yê her hebin. Ew erda pîroz ji bav û kalên me ji hezaran sal vir de,  ji me re yadîgar maye. Ew ji bilî Kurdan ji kesî re qet nabe yar! Ew diyar, ew diyarê pîroz Kerkûk canê Kurd e, dilê Kurd e!..

Abuzer Balî Han

i̇smail-el-cezeri-kimdir

Artuklu Devletinde Bir Kürt Bilgini

Bedî-ûz Zaman Ebul İz İsmail el-Rezzaz el-Cezîrî el-Kurdî

„Pratiğe dönüşmeyen bilgi, o yanlış ile doğru arasında kalır!..“

                                                                       Ciziri-

İSMAİL EL CİZİRİ  (1136-1206)

Kürtler arasında “bedî-ûz zaman“ ünvanını alan pek çok kişi olmasa gerek. Bunlardan sadece ikisinin adı ön plana geçerek, günümüzde halen Kürtler ve müslümanlar arasında anıla gelmekteler. “Bedî-ûz Zaman“ın anlam „harikulade zeka ve hafıza“sı olan kişi anlamına  gelen „Zamanın Harikası“olarak adlandırılır. Bu rastgele herkese verilen bir ünvan değildir. Birkaç milyon ve hatta milyarlar arasında, çok az düzeyde seçilen kişilere ancak bu ünvanın nasip olduğu görülür. Kürt asıllı “Bedî-ûz Zaman“lardan biri XII. yüzyıla yaşamış olan  “Bedî-ûz Zaman Ebûl-îz Îsmaîl bîn El-Razaz El-Cezîrî El Kurdî“ (1136-1206)‘ dir. Diğer “Bedî-ûz Zaman“ ise Bedî-ûz Zaman Saidi Kurdi’dir. Bazıları O’nun doğduğu yer Bitlis iline bağlı Hizan ilçesinin „Nurs“ köyü olduğundan dolayı „Nurslu“ anlamına gelen Bedî-ûz Zaman Saidi Nursi olarak da adlandırırlar.

PDF olarak okuyun..

 

Abuzer-Bali-Han

Abuzer Bali Han, 1940 yılında Malatya’da doğdu. Bugüne kadar yayınlanmış birçok kitabı olan yazar, Ankara Üniversitesi Genel Dilbilim ve Edebiyat Bölümü’nün yanısıra, Berlin Frei Üniversitesi’nde Siyasal Bilgiler Bölümü’nü ve İrani Diller Fakültesi’nin Kürdoloji Bölümü’nde Kürt Dili Grameri üzerine eğitim aldı.

Abuzer Balî Han yaşam öyküsünü şöyle anlatıyor:

„Bunlara ilave edeceğim birkaç noktaya da değinmek isterim. 68. Kuşaktan biri olarak yurtta iken uğradığım bazı hayati olaylardan sonra aranan biri olunca yurdışına çıkmıştım. Ecevit Hükümeti yurtdışındaki öğretmenlere çağrı yapınca da yaptığım doktorayı yarıda bırakarak hemen yurda dönüş yapmıştım. İkinci izinli çıkışımda konsolosluk pasaport ve kimliğime el koyarak, sonra da Türk vatandaşlığında atılmıştım. Bu olayı Ankara İdare Mahkemesine baş vurarak itiraz ettiğimde uzun yıllar süren davada mahkeme lehime karar vererek ben tekrar Türk vatandaşlığına alındım. 20 yıl kadar pasaportsuz ve kimliksiz olarak Almanyada yaşadım. Alman senatosunda resmi görevli iken Alman Devletinin anlaşılmayan bir nedenle „Alman Ekonomisine zarar verme“ gerekçesi ile Alman üst mahkemenin verdiği anlaşılmayan bir kararla yurtdışı edimem istendi. Sendikanın aracılığı ve yabancılar müdürünün araya girmesiyle tekrar Almanya’da oturma ve çalışma izni verildiği dönemde de halen resmi olarak Almanya’da öğretmenlik yapıyordum!

Uzun sözün kısası Almanya bana ve aileme pasaport verince Türk Konsolosluğu da bir ay geçmeden beni konsolosluğa çağırarak aldıkları pasaportumu geri verdiler. Kısacası pasaportsuz yaşarken siyasi sığınma istemediğim için birden iki pasaporta kavuştum!

Kısacası 50 yıldan beri (1973) yurtdışındayım. Suçum aşağıdaki bilimsel çalışmalara imza atmamdı! Bazı televizyon ve gazeteler benimle röportajlar -gündüzleri çocuklara ders veren öğretmen geceleri de boyu kadar basılan kitaplar yazdı!- diye yorumlar yaptı!.. Tüm bunlar olurken yoldaş diye güvendiğim bazı insanlar da konsolosluğa verilen ve başkonsolosun ifadesiyle -Seni şikayet eden 13 kişi- neden senden hep şikayetçidirler?

Kürtlerin bir atasözü var ve denilir ki: Kurmê darê ne ji darê be, zewala darê nabe! (Ağacın kurdu ağacın içinde olur!)

Bu konularda belki ilerde ilave edeceklerim de olur.“

Kürt Dili Grameri üzerine yaptığı doktora çalışması İstanbul’da 1992 yılında yayınlandı. Yazarın yayınlanan bazı eserleri şöyle:

Yazar Türkolog ve Kürdolog olarak tanınmaktadır.

Abuzer Bali Han‘ın yayınlanan yapıtları:

  1. Kürt Şairler Antolojisi “Berevoka Helbestvanên Kurd” Frankfurt/Almanya, 1982
  2. Kürtçe Alfabe “Alfabeya Kurdî” weşanên Rê, çapa yekemîn 1982, çapa duwemîn weşanên Rê, 1983, çapa sêyemîn, weşanên Komkar, 1983, çapa çaran weşanên Kurdî li Elmanyê, 2003, wêşanên Înstîtûta Kurdî li Elmanyê.
  3. Kudurmuş Kurt İle Yedi Oğlak “Gurê Har û Heft Kar” çîrok, weşanên Rê, 1983
  4. Hawar, helbest, weşanên Rê, 1983
  5. Zuladaki Sabır “Sebra Di Veşartgehê De” weşanên Rê, 1984
  6. Kurdisch-Deutsch Fibel, weşanên Senetoya Elman, 1985
  7. Yol Türküleri “Klama Rê” Tosinê Reşîd, Helbest, Kurdî-Tirkî, weşanên Rê
  8. Kürtçe Adlar “Navên Kurdî/Kurdische Namen” weşanên Komkar, 1990
  9. Kürtçe Dilbilgisi “Rêzimana Kurdî” weşanên Alan, 1991, Stenbol
  10. Biz Kimiz “Kîne Em” Cigerxwîn, Helbest, Kurdî-Tirkî, 1992, Stenbol, “Çapa duwemîn, 1993, Stenbol
  11. Kürtçe Şairler Antolojisi “Antolojiya Helbestvanên Kurd” weşanên Pelê Sor, 1992

12.Kürtçe Atasözleri “Gotinên Pêşiyan ên Kurdî, Kurdî-Tirkî” pelê Sor, 1993

  1. Osman Sabri Divanı “Dîwana Osman Sebrî” weşanên apec, Swêden, 1998

Çapa duwemîn, weşanên Evra, Elmanya 2005, Çapa sêyemîn Stenbol, 20006

  1. Beni Rüsva Etme “Min Risva Meke” helbest, weşanên a-Verlag, Berlin, 2006
  2. Karanfiller Barışa Hasret “Qerenfîl Hesreta Aşitiyê ne”, helbest, weşanên a-Verlag, 2006
  3. Helbestvanên Kurd yên Sedsala Dawî ( sedsala 20 an) çar berg, weşanên Rê
  4. Kürtçe -Türkçe Ansiklopedik Sözlük, resimli 3 cilt, 3. baskı, Malatya, 2011 “Ferhenga Kurdî-Tirkî ya Ansiklopedîk” bi wêneyan, 3 berg, çapa sêyemîn, Meletî, 2011″.

Yazar ayrıca, 2500 sayfalık 3 ciltlik “Kürtçe-Türkçe Ansiklopedik Sözlük” ve 5 ciltlik “Başlangıçtan günümüze Kürt Şairleri” gibi bu basılanlar kadar yayına hazır olan diğer birçok yapıt üzerinde çalıştı.

Basıma hazır diğer çalışmaları şunlar:

  1. Şairê Kurd 1 heya bergê 5 an

2.Kürtçe -Türkçe Ansiklopedik Sözlük, resimli 4 cilt, yeni baskı

3.Ansiklopediya Navên Kurdi bi wateyên Kurdî

4.Türkçe Adlar Ansiklopedisi (anlamlarıyla açıklamalı)

  1. Dîwana Helbestan ya ni navê “Welatê Bê Xwedî Kurdistan”
  2. DERSİM DÖRT DAĞ İÇİNDE (Tarihi Roman)
  3. Botan’dan Bedirhan’a CİZİRE
  4. Di Rêya Zanist de Turkoloj-Kurdolojî
  5. Ahmed Arif“in Ardından „Hasretinden Prangalar Dile Geldi“ şiir, çeviri (Kürtçe-Türkçe) birlikte
  6. Altmış Yıllık Politik Hayatta Sahte Politikacılardan Edindiğim Deneyimler (Gelecek Kuşaklar)

Berlin, 20.10.2025

Azad Ronî

IMG_2595 (1)

✍ Abuzer Bali Han Yazdı:

Kerkük için Kürtler derler ki: “Kerkûk dilê Kurd e! Kerkük Kürd’ün kalbidir!..“ Tarihte Kürtler için üç önemli şehirden bahsedilir. Bunlardan biri Kürtlerin payitahtı olan Amed (Diyarbekir), diğerleri ise Musul ve Kerkük’tür. Eski Arap, Acem ve Türk ansiklopedilerinde de bu şehirler Kürt yerleşim yerleri olarak yazılarak vurgulanır. Zamanla yabancılar bu şehirlere sahip çıkarak onları zorla sahiplenmişler. Şimdi de bu büyük ve önemli Kürt şehirlerinde, Kürtlerin adına bile işgalci devletlerin ve onların yabancı yöneticilerinin tahammülleri yoktur. Yakın tarih bu şehirlerin devletlerarası el değiştirmeleriyle doludur. Günümüzde ise Kürtler kendi anavatanlarına sahip çıkarak şehirlerini de yabancıların kontrolünde arındırmak istemektedir…

Tarihte egemen devletler ve onların yabancı yöneticileri Kürtleri hep aşağılayarak onları yönetmeye çalışmışlar. Örneğin: „Ağaçtan maşa, Kürt’ten paşa olmaz!“ diye Kürt beylerini birbirine düşürerek büyük devlet kurmasını engellemişler. Atalarının binlerce yıllık eski Zedüşt kültünü, katliamlar altında onlara unutturan siyasal İslam da devlet kurmalarının önünde engel olmuştur. İslamı şiddet kullanarak çok geniş coğrafyaya yayan arkadaki gizli ve egemen güçler bu emellerini, köleleri inansın diye „Muhamammed’in hadisidir“ diye birbirini tutmayan hikâye ve söylentiler yaymışlardır. Örneğin, Bitlis Kürt Miri Şeref Han’ın “Şerefname“ adlı yapıtında, o dönemde İslam‘ın işgali altındaki bölgelerde anlatılan bir rivâyetten bahseder.

Dedeleri çoktan beri kılıç zoruyla İslamlaştırılıp Araplar gibi düşünen Şeref Han, Dede Korkut masalını anlatır gibi „tüm dünya hükümdarları Muhammed’e inandıklarını beyan etmek üzere birer elçi gönderdiğini“ ‘Şerefname‘ kitabında ballandıra ballandıra şöyle anlatır:

„Hazreti Muhammed’in peygamberliğinin ünü ufuklara yayıldığı, İslâmiyetin çağrı sesinin yankısı dünyanın her tarafına yansıdığı, ülkelerin kralları ve memleketlerin, iklimlerin sultanları bu yeni görünümle ilgilenip, bu yüce efendinin önünde eğilmek ve ona bütün içtenlik ve coşkunluklarıyla itaatlerini sunmak şerefini kazanmak istedikleri zaman; o sırada Türkistan’nın en büyük hükümdarlarından biri olan Oğuz Han, Medine’de bulunan peygamberlerin övüncü ve yaratılışların efendisi Hz. Muhammed’e bir heyet gönderdi. Bu heyetin başında da, Kürd büyüklerinden ve ileri gelenlerden Buğduz adlı bir kişi vardı; kendisi çirkin görünüşlü, kaba, katı kalbli, ele avuca sığmaz sığmaz bir kişiydi. Çirkin görünüşlü, iri yapılı bu elçi, Peygamber aleyhisselam’ın gözüne görününce, Peygamberin canı sıkıldı ve ondan şiddetle nefret etti. Elçiye, kabilesi ve mensup olduğu soy sorulunca, Kürd topluluğundan olduğu cevabını verdi. İşte o zaman Peygamber aleyhisselam Kürdlere beddua ederek şöyle dedi: ‚Yüce Allah bu topluluğu, kendi arasında ittifaka ve birleşmeye muvaffak etmesin; yoksa birleştikleri taktirde, onların elleriyle dünya yok olur.’“[1]

Bir kere Muhammed öldüğünde İslam henüz Arap Yarımadası dışına yayılmış değildi. Türkler de yüzyıllar sonra, ilk kez 11. Yüzyılda Karahanlılar döneminde müslümanlığı kabul etmişler. Türk hükümdarı Oğuz Han’ın peygamber ile bir araya gelmesi, ona bir heyet göndermesi tarihsel olarak mümkün değil. Ayrıca adı geçen hükümdarlar tarihte var olduğu düşünülen hükümdarlardır. Sadece Dede Korkut hikâyelerinde adları geçer…  

Şeref Han, adı geçen rivayeti naklederken, o dönemdeki siyasal İslam‘ı kendi ekonomik, siyasi çıkarları için kullanan egemen sınıfın yaymak istediği bir söylentiyi dile getirdiğinin farkında değildir. Ayrıca adı geçen bölgedeki halklar ile Kürtler hep savaşarak asırları geride bırakmışlar. En sonunda Kürtlerin bir kısmı müslümanlığı kılıç zoruyla kabul etmiş, Zerdüşt kökenli Kızılbaşlar (bugün ise yönetici sınıf ‘Aleviler‘ diyor), Êzîdî ve Durzîler ise halen eski inançlarını günümüzde yaşatmaktalar! İnançları nedeniyle Farslar, Türkler ve Araplar günlük yaşantılarında sırf inançlarından dolayı Kürtleri küçük düşürmek için onlar için uydurmadıkları atasözler, önyargılı hikâyeler ve deyimler bırakmamışlar. Kendi kötü meziyetlerini hep Kürtlere yüklemişler. Bu demek değildir ki işbirlikçi Kürtlerin kötü meziyeti yoktur! Mal-mülk, makam, para ve altın ile vicdanını satan „Kürd’ün Kürd’e ettiğini düşmanları bile etmemiştir!“ derler!.. Biz bunlara aile ve aşiret çıkarınıı düşünen işbirlikçi Kürd diyoruz.

Acaba İslam Peygamberi gerçekten Kürt kavimine beddua etmiş midir? Orasını bilmem. Ama Emevi döneminden beri, yüzyıldır siyasal İslamın Kürtler üzerinde katliam ve soykırımlarını hiç eksik etmediği, yakın geçmişte Türkiye ve Irak’ın İslam adına Kürtleri korkunç katliamlardan geçirdikleri; hatta Saddam Hüseyin bile İslam‘nın kitabı olan Kuran’daki El-Enfal sure adını kullanarak, 23 Şubat – 16 Eylül 1988 tarihleri arasında El-Enfal Harekâtı kapsamında Halepçe’de Avrupalılardan aldığı yasak kimyasal silah kulanarak 180 bin Kürdü Katletmediğine göre; bu demek oluyor ki, Kuran’nın Allahısı da, İslam Peygamberi de, İslam’ın Allahı da egemen sınıflar adına Kürtleri sevmiyor. Dahası var; Emevi ve Abbasi İslam devletleri bu bölgeleri işgal edip, bir kısım Kürtleri cihat ve kılıç zorlayla İslamlaştırıp Eba Müslümi Horasa-i ve Selahaddin Eyyubi gibi Kürtleri Arapların çıkarları çerçevesinde yetiştirip ordu komuntanları olarak İslam olmayan Zerdüşt ve Êzdî Kürtlerine karşı kullandıktan sonra, Kürtler artık belalarını bulmuş, peygamberin bedduasını almış bir halk olarak bir daha biraraya gelemediler. Bunu hâlâ din kılıfı altında beyinleri ancak Arabizm kültürüyle yıkanıp vicdaları teslim alınmiş, sonra ülkeleri Arap ve Türk orduları tarafından işgal edilmiş Sünni Kürtler henüz anlamış değildir. Tabbii ki, Arabistan merkezci ideoloji olan İslam‘ın Peygamberi, Kitabı ve Allahı Kürtlerin birleşmesini, devlet kurmasını istemiyor. İslam dünyasında bu söylentiler onun için uydurulmuş ve uydurulmaya devam ediliyor. Çünkü Kürtler birleşip Ortdoğu’da devlet kurarlarsa Arapların yeri dar olur.

Öte yanda yazar Azad Ronî’ye göre, Musa ve Muhammmed’in atası olduğunu iddia ettikleri Hz. İbrahim (tarihçilerin ateşten gelen Huşeng dedikleri, halk arasında ise Brahim M.Ö.2040 olarak bilinen) Rıha (Urfa) çevresinde oturan Hurrili Kürtlerinden. Tevrat, İncil ve Kuran’nın kökeninin  Sümer kültürüne dayandığını arkeolojik buluntular ve tabletlerdeki yazılı belgelerle ortaya çıkan gerçeklerdir. Bu, gerici Semitik halkların, erdemli Aryen halkların eski kültürüne, din kılıfı altında Tanrı’dan geldiklerini iddia ettikleri Tevrat, İncil ve Kuran’la sahip çıktıklarını görüyoruz. Arabistan merkezci dini ideolojiler ve özellikle Arabizm kültürüyle asimile olup İslam‘a inanan Şeref Han, Muhammed’in bu bedduası nedeniyle, kavmi olan Kürtler’in yeryüzünde hiçbir zaman devlet kuramadıklarına ve kurmalarının da mümkün olmadığına dikkati çekerek sözlerini şöyle bitirir: “Onun için Kürtler’e büyük devlet kurmak ve saltanat sürmek nasip olmamıştır!“ der. Neden nasip olmadığını düşünmez.

İslam dünyasında yaşayan Şeref Han, bu notu tarihe niçin düşürdüğünü bilme zahmetine katlanmaz! Bilinen odur ki o dönemde Şeref Han’ın babası olan Bitlis Kürt Beyi Mir Şemseddin, henüz İslam olayan diğer Kürt beyleri ile çatışmış ve sonunda yenilerek İran’a sığınmıştır. O dönemde de Kürt beyleri bugünkü Kürt örgütleri gibi birleşememiş ve düşmanlarına hep yenile gelmişlerdi.

Ayrıca „Kürt büyüklerinden Buğduz“ diye bahsettiği ad ve kavim Kaşgarlı Mahmud’un yazmış olduğu Divanü Lügat-it Türk’te belirtilen Oğuzların Üçok kolunda olan bir Türk kavimidir.[2] Kürtler arasında „Buğduz“ adı hiç bir zaman ad olarak da kullanılmamıştır. Doğa ve hümanist felsefi düşüncelerine sahip Zerdüşt, Budist ve Confucius gibi iyi filozoflar hiç bir zaman lanet etmeyi hoş görmezler, en azılı düşmanlarını bile lanetlememişledir. Yani bu ilk üç doğa ve hümanist dinlerde insanları aşağılayıp lanetleme diye bir olay yoktur. Ama ondan sonra gelen ve Semitik halkların öncülük ettikleri son üç dinin peygamberleri savaş sever oldukları için insanları kendi kabile reislerinin çıkarları için aşağılayıp lanetlemeyi severler.

 Şimdi anlıyoruz ki, belki Müslüman Müslümana beddua etmez. Ama Mülüman olmayana düşman olduğu için beddua eder. Günümüz dünyasında, Kürt Özgürlük Hareketi’in büyümesi ve Kürtlerin özgürlüklerini daha gür sesle dile getirdikleri bir ortamda, artık öyle bir durum ortaya çıktı ki, Acemi, Türk’ü, Farsı ve Arab’ı elele vererek Müslüman olan ve olmayan Kürt halkını ortadan kaldırmak için elbirliği yapmaktalar! Peygamber’in beduasına ne gerek var! Bugün kendini müslüman sayan devletlerden İran, Türkiye, Irak ve Suriye’nin beduaları bir yana, Kürtlerin malına, canına kastetme yarışında birlik içinde hareket etmektedirler!..

Bence bu İslam devletlerin Kürtleri yok etme yarışı, halkları birbirine düşüren gerici İslam ideolojisinin tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte başladı ve hâlâ devam ediyor. Adı geçen yukardaki İslam devletlerin, Kürtler özgürlüklerini istedikçe savaşı daha kızıştırmaları bunun kanıtıdır!

Bir halk için en büyük beddua birliğini, dirliğini oluşturmamaksa, İslam Kürtlerin arasına ikilik sokarak, ülkelerini dört parçaya bölerek bunu sağlamıştır. İslam peygamberin beduası Kürt halkını birbirine düşürmüştür. Öylesine birbirine düşürmüşler ki, atalarının binlerce yıllık erdemli eski tarihlerini, etnik kimliklerini bırakmışlar, gerici Arap-Türk kültürüne mahkum olmuşlar. Bundan daha büyük felaket olabilir mi? Eski tarihlerini, kültürlerini unutup Fars, Arap ve Türk gibi düşünen Kürtlerin genleriyle oynanmış,  başkalarının vekalet savaşçıları olarak ağacın kurdu gibi kendi kökekine, kendi halkına karşı sürekli savaş halindedirler. Dün olduğu gibi bugün de, Kürt beylikleri, aşiretleri birleşip güçleneceklerine, birbirleriyle savaşarak düşmanlarını hep sevindirerek, kendi sonlarını getirmişler!..

Geçen yüzyılın ilk yarısında güneş gibi doğan ve tüm dünyayı aydınlatan Bilimsel Sosyalizm ne yazık ki şavkını Kürdistan’a vurmadan geçip gitmişti!.. Günümüzde ise modern kapitalist devletler çıkarları doğrultusunda Kürtleri ve Kürdistan’ı oyalayıp durmaktalar. Kürtler için en büyük düşman, düşmanları değil, kendileri ve her dönemde kendi içlerinde barındırdıkları ağacın kurdu dediğimiz iç ihanetleridir! En hassas dönemlerde Kürtler bağımsızlığı ve özgürlüğü beklerken iç ihanetin Paslı Kürt Hanceri hep sırtlarına saplanıp durmuştur!..

Örneğin: Tarihin en hassas dönemi olan günümüzde ele geçen fırsatı Kürtler bağımsızlık ile taçlandırmazlarsa ve bunu başka bir yüzyıla bırakırlarsa, bu Kürtlerin yok oluşu anlamına gelir. Bir Kürt şehri olan tarihi Kerkük şehrini ve orada yaşayan çoğunluktaki Kürt halkını düşmana bırakıp kaçmakla Kürtler kendi kanatlarını bir kez daha kırdılar! Kırılan kanatları onarmak ise çok zaman ister…

Günümüzde dünyada var olan yaklaşık 3600 dilden biri her yıl yok olma ile karşı karşıyadır. Bir dilin yok oluşu ile birlikte, o dili konuşan halk da tarihten silinmiş oluyor. Dünyadaki asimilasyon çarkı eldeki iletişim araçlarıyla öyle hızlı dönüyor ki, gün gelecek Kürtler bağımsızlığını yakalamadıkları taktirde, yukarda belirtilen her yıl silinen bir dile, Kürtçe ve lehçelerine de sıra gelecektir! O zaman savaş ile insanları bitirmeye gerek olmayacak. Dillerini kaybedenler, konuştukları yeni dile ve o dilin etnik yapısına sarılacaklardır!.. Bir halk yok olurken, o halktan başka yeni bir halk yaratılıyor. Yani Kürt ve Kürdistan gerçeğine günümüzdeki Kürt örgütleri gereği gibi sahip çıkmadıkları taktirde, Kürtlerin de geleceği bu yok olan halklar gibi tehlikeye girer! Böylesi bir yok olma ile karşı karşıya gelmemek için Kürd’ü ve Kürdistan’ı yaşatmak, bugünkü Kürt örgüt ve partilerinin birliğine bağlıdır. Artık düşmanların Kürtlere olan beddualarını, duaya çevirme zamanı. Özgür olmak için Kürtler daha ne günü bekliyorlar sorusu akla gelen ilk soru oluyor?!.

Uzun söze ne gerek! Artık bedduaları, duaya çevirmenin anahtar sırrı Kürtlerin elindedir. O da bir an önce ulusal kongreye gidip güçlerini birleşme ve dayanışmalarının içinde saklıdır…  

Güncelleştirilen Tarih: 10.10.2025

Kaynaklar:

[1] Şeref Han, Şerefname, Deng Yayınları, İstanbul 2009, s.22-23

[2] Bak: Kaşgarlı Mahmud’un yazmış olduğu Divanü Lügat-it Türk çizelgesi, wikipedia