✍ Azad Ronî Yazdı:
Yakın tarih kaynaklar:
1700 yılından sonraki Rusya, Arap, İslam, Osmanlı kaynakları-Arşiv belgeleri, Avrupalı misyonerlerin ve araştırmacıların eserlerinde Kirmancî (Zazakî) dili konuşan Zazalar’dan Kürt olarak bahsedilir. Evliya Çelebi, 17. Yüzyılda (1742’de Mısır’da basılmıştır) yazdığı ve Kürdistan şehirlerini dolaşırken sık sık “Kürdistan, Kürdistan diyarı, Musul’dan Kürdistan içine gidişim” diye bahsettiği Seyahatnâme kitabında, “Akar toprağında ve Musul’a bağlı beşyüz evli saf Êzîdî Kürtleridir ki, Allah korusun insanı kesmek için fırsat gözetirler.“ diye Osmanlı devletin resmi ideolojisiyle Müslüman olmayan ve kendi öz savunmalarını geliştirmiş olan Êzîdî Kürtleri ve Zaza Kürtleri’ni yer yer „şeytana, ateşe tapan ve insanı kesen“ vahşiler olarak önyargılı göstermesine rağmen, her iki grubun da Kürt olduğunu söyler. Hoy-Şuhoy Kalesi’ni anlatırken, “…vech-i tesmiyesi lisân-ı Ekrâd-ı Zâzâ’da Şuhoy derler. Anunçün kal‘a-i Şuhoy dediler.” Kirmancî (Zazakî) koşuşan Zazalar’dan, “Zaza Kürtleri, Zazaca konuşan Kürtler” anlamına gelen “Ekrâd-ı Zaza” diye bahseder. Bingöl Yaylası ve Çapakçur’a geldiğinde yörede gördüğü Kürt aşiretlerin isimleri ve mallarını sayar. Bunlar arasında birinci sırada Ekrad-ı Zaza (Zaza Kürtleri) diye sayar. Daha sonra, “Burası Kürdistan ise de halkı Arapça konuşur. Kürtçe, Türkçe ve Ermeni dilini de bilirler.” diyerek Arapların İslam din ideolojisi altında işgal ettiği Kürdistan ülkesinde resmi dilin Arapça olduğunu söyler. “Burası Kürdistan” diye gerçeği dile getirir. Kürdistan halkı, “Arapça, Kürtçe Türkçe ve Ermeni dilini bilir” diyor. Türkiye ise Osmanlı’nın çok daha gerisine düşerek, Kürdistan kelimesini ve Kürtçe’yi yasaklamıştır.
Tabii ki, hiç kimse halklara vahşet dolu katliamların yapıldığı, ölüm emrinin padişahın ağzına bağlı olduğu Osmanlı İmparatorluğu’nu övmek istemez, o döneme geri dönmek istemez; ama henüz ulus-devletlerin kurulmadığı o dönemlerde İmparatorluğun bir ucundan diğer ucuna, Kürdistan’ın bir ucundan bir ucuna mayınsız, sınırsız, kontrolsüz geçilebiliyordu. Kürdistan bölgelerinde olduğu gibi birçok bölgenin de kendi özerk iç yönetimleri vardı. Her halk, resmi dil Arapçanın yanısıra kendi anadilini konuşabiliyordu. Koçgiri’nin otonomi hakkını 1921’de, Dêrsim’in otonomi hakkını 1937-38’de Ankara Hükümeti o bölgelerde Kirmancî (Zazakî) dilini konuşan Kürtlere korkunç katliam ve soykırımlar yaparak ortadan kaldırdı. Ulus-devlet sistemi bu olumlu yanlarını da rafa kaldırdı. Herhalde insanlık ilerledikçe yerli halkların özerk ya da otonomi hakları, etnik kimlikleri, insan hakları, anadil hakları gittikçe kısıtlanıyor ve yok ediliyor.
Yapay “Türk milliyeti”ni oluşturmak için, Anadolu’da bütün öbür etnik kökenli halklar gibi Türk ulus-devleti şu an, “Zazalar” dediği Kırmac Kürtleri de uzun vadede Türkleştirmeye çalışmaktadır. Bugün birisi Evliya çelebi gibi Kürt şehirlerinde, “Burası Kürdistan” dedi mi hemen anında yakasından tutup cezaevine atıyorlar. Ekim 2021’de Siirt’te mikrofon başında İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener’e, “Burası Kürdistan” diyen esnaf Cemil Taşkesen, “Terör örgütü propagandası” yaptığı iddiasıyla hemen tutuklanıp gözaltına alınmıştı. İşkence, katliam, soykırım ve siyasi asimilasyon politikaların yoğun yaşandığı Türkiye’de, “Ben Kürdüm, burası Kürdistan” demenin faturası Kürtlere çok ağır oluyor. Kürt milletvekilleri parlamento’da kendi anadillerinde Kürtçe konuştukları için yıllarca cezaevlerine konuldu. Milletvekili ve Bakan Şeraffettin Elçi, “Türkiye’de Kürtler var. Ben de bir Kürdüm.” dediği için 2 yıl, 4 ay cezaevine konuldu.
Carsten Niebuhr, 1765’de Erzurum, Diyarbakir ve Urfa bölgelerine yaptığı gezisini kaleme aldığı eserinde, Erzurum ve Siverek arasında 20.000 çadırlık Zaza aşireti, Diyarbakir’in güneyinde 500 çadırlık Dünbülî, (Dimilkî) aşiretini kaydeder.
Yukarda anlatımız gibi Osmanlı dönemin resmi yazışmalarında Kürtler içinde Kurmanci’den farklı bir lisanı kullanan bir grubun varolduğu arşivlerde yazılı. Bu dönemde Dêrsim’deki Alevi Kırmanc Kürtlerle (Zazalarla) ilgili kayıtlar şöyle:
„Fakîr (Mehmet Arif), bin ikiyüz doksan bir (1291/1875) sene-i hicriyesinde bir memuriyet-i muvakkata ile Erzincanın civarında bulunan bir aralık Dersim Vilayeti namıyla bir vilayet teşkil olunan mahallin bazı nevahi ve kazalarına gitmiştim. Oralar ahalisi Kürddür. Lisanları Kurmanc değil, Zaza lisanıdır….“ (Mehmet Arif, Binbir Hadis-i Şerif, 1325/1908, Kahire, s. 408)
Zazaca mevlidin basımı için Şubat 1314’de (1898) yapılan Osmanlı resmi yazışmalarında, Zazaca’nın Kürtçe olduğu şöyle kaydedilmiştir: “Diyarbakır vilayet-i aliyyesinden işbu tahriratıyla li ecli’t-tedkik irsal buyrulan Zaza lisanı üzerine muharrer Kürdçe medlüd-i şerifin tab’ve neşrinde be’s olmadığı lede’l-mu’ayene anlaşılmış olduğu ale’l-usul tanzim olunacak…”
Ahmedê Xasî’nın (Osmanlı Zaza din âlemi) Kırmancî/Zazakî Mevlidi’nin basımı ile ilgili resmi yazışma belgelerinde:
“Diyarbekir vilayet-i âliyet-i âliyesine,
4 Kanun-ı sani 1314 (1898) tarihli 13 numaralı athrirat-ı valayi vilayetpenahileriyle li-ecli’t-tedkik irsal olunan Zaza lisanı üzerine muharrer Kürd’çe menkıbe-i velad-i Hazret-i Risaletpenâhi’nin tab’ ve neşrinde be’is olmadığı lede’l-mü’ayene anlaşılmış olduğundan…”
Kirmancî Kürtleri’n lakap ismi „Zazalar“
Osmanlı, Kürtler içinde Kurmanci’den farklı bir lisan konuşan bir grup olduğunu biliyordu. Genellikle Kurmarci konuşan Kürtler Osmanlı’nın Sünni mezhebine bağlılar, merkezi uygarlıkla, yani Sünni Osmanlı merkeziyle ilişkileri iyidir. Kürtçe ders veren medreseleri vardır. Kurmanci ders veren bu medreselere okuma yazma öğrensinler diye Kirmancî konuşan Kürtler de çocuklarını gönderirlerdi. Zaten az bir lehçe farkı olduğu için Kurmanci’yi bilen Kirmancî lisanını, Kirmancî bilen ise Kurmanci’yi rahatlıkla konuşabiliyordu. Anne babalarımız her iki lehçeyi de çok iyi konuşuyorlardı. Osmanlı devletiyle ilişkileri iyi olan Sünni Kurmac Kürtler, şehirlerde açtıkları medreselerde kendi dillerini azbiraz geliştiriyorlardı. Müslüman olmayan Kürtlerin böyle bir şansları yoktu. Kirmancî konuşan Kürtler genelikle Müslüman değildi, Aleviydiler, baskıcı Sünni Osmanlı siyasi iktidarından uzak duruyorlardı. Yüksek dağlık bölgelerde özerk bir yaşamları vardı. İslam devletin baskıları altında kendi kültürlerini, inançlarını ve dillerini geliştirme olanakları pek yoktu. Şehirlerde, köylerde okulları yoktu. Okula gitmek isteyenler Kurmaci konuşan Sünni Kürtlerin medreselerine gidiyorlardı.
Hem dinleri Osmanlı ile aynı değildi, hem Sünni Kurmarc Kürtler’den farklı bir lehçe konuşuyorlardı, hem de Êzîdî ve Hıristiyanlar gibi sürekli İslam devletlerin katliamlarına uğruyorlardı. Emevi, Abbasi, Selçuklu mirasını devralan Osmanlı devleti de Zerdüşt kökenli Alevi Kirmancî Kürtleri ve Êzîdî Kürtlerine düşmandı. Devşirme ordusu yetmiyormuş gibi bir de Osmanlı yüzyıllar boyu İslamlaştırılan Sünni Kurmanc Kürtleri kendi kardeşleri olan Kırmanc Kürtleri ve Êzîdî Kürtleri üzerine, „bunlar ateşe, şeytana tapıyorlar, katli helaldır“ diyerek Maraş, Çorum, Sivas ve Şengal’daki gibi saldırtır, katliam ve soykırımlar yapardı. Osmanlı dillerini bilmedikleri, bir türlü Müslümanlaştırmadığı ve merkezi uygarlığın yetişemedi dağlık bölgelerde oturan bu Kırmanc Kürtleri’ne, biraz da aşağılamak ve alay etmek anlamında, kendisinden önceki İslam devletleri gibi „dağlılar“ ya da „Zazalar“ diye bir lakab isim takmıştı. Osmanlı devletine gelen konsolosluklar, biliminsanları, arkeologlar ve dilbilimciler ve akademisyenler, tabi ki devletin resmi ideolojisi çerçevesinde ve Osmanlı’nın resmi yazışmalarında onların lakab ismi „Zaza Kürtleri“ olarak gördü, öyle işlem yaptılar, ve öyle yazılı kaynaklara geçti. Kimse onların içine girerek, gerçek isimlerini öğrenme zahmetine katlanmadı.
Oysa gerçek daha farklıdır. Babam bir keresinde bana şöyle demişti: „Oğlum biz kendimizi Kırmanc Kürtleri olarak biliriz. Kirmancî/Kirmanckî konuşuruz. Ama şehire indiğimizde yabancıların bize Zaza dediğini öğrendim. Biz Za-za değiliz. Bizim aşiretimizin ismi Lolan. Lolan aşireti Kürt bir aşirettir.“
Burda çok açık ki, yukarda anlantığımız gibi binlerce yıldır merkezi uygarlıktan uzuk, o yüksek dağlık bölgelerde Kirmancî (zazakî) konuşan Kürtlere, eskiden tapınaklarda kullandıklar Za’gmuk bayramından beri Za-za lakab ismini takanlar uygarlık güçleridir. Dışarıdan verilen bir isimdir. Onları tam anlatamaz. Tersine sakatlamak için, bitirmek için, dil bilmeyen, „kekeleyen tarzda konuşan vahşiler“ olarak göstermek istemişlerdir. Osmanlı’nın devamı olan Türkiye’ye danışmanlık eden küresel uygarlık güçleri, 1980 askeri cuntadan sonra, vekalet savaşçıları olan devşirme Türklerin eline verdikleri Beyaz Kitap’ta, „Dağların yüksek kısımlarında, tepelerde yaz kış erimeyen karlar vardı. Güneş açınca karın yüzü, üzerleri buzlaşan camsı parlak bir tabaka ile örtülürdü. Üstü sert altı yumuşak olurdu. Bu karın üstünde yürüyünce, ayağın bastığı yer içeriye çöker, ’kırt-kürt’ diye ses çıkarırdı. Doğulu Türkmenlere Kürt demesinin nedeni buydu. Bölücülerin Kürt dedikleri, yüksek yaylalarda, karlık bölgelerde yaşayan Türklerin karda yürürken ayaklarından çıkan sesin adıydı aslında.“ diyerek Kürtler dağlı Türkler ilan edildi. Bu projeleri tutmayınca, Kürtler birliklerini oluşturmasınlar, bölüp parçalayalım diye “B” planını devreye soktular: “Zazalar, yüksek dağlık bölgelerde yaşayan Türkmenlerdir. Zazalar, Kürt değil, ayrı bir millettir. Çin, Afganistan, Horasan’dan buraya geldiler.” diye başka yalanlara başvurdular. Devşirilip Türkleştirilen ve maddi çıkarları için bu projenin arkasında koşan Zazalar olsa da, bu projeleri de tutmayacaktır!
Dört bin iki yüz yıl önce Mezopotamya’nın yerli halklarına karşı savaşan Akad devleti de bugünkü Kürtlerin ataları olan Guti, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassitler’e “dağlılar” diyorlardı. Asurlar da savaştıkları bu yerli halklara “dağlılar” diyorlardı. Bugün Türkler de “dağlılar” diyor. Yani “dağlılar” kelimesi gibi “Zazalar” kelimesi de Türk barbarlığın icat ettiği bir kelime değil, uygarlık güçlerin vekalet savaşçıların eline verdikleri bir silahtır. Böyle keskin bir çizgi çekelim ki, “Ben Kürt değilim, Zazayım. Zaza milletindeyim.” diyerek kendi kimliğini ve inancını inkar eden devşirmelerin soyuna ihanet ettiğini gösterebilelim.
Osmanlı yetmiş katliam yapmasına rağmen bir türlü İslamlaştırmadığı Êzîdî Kürtleri’ne de aşağılamak anlamında bilinçli bir şekilde onların ismini yanlış telaffuz ederdi. „Êzîdî“ değil de, „Yezidi“ diyorlardı. Ve hâlâ öyle devam ediyorlar. Ve hâlâ Türk devleti aynı dini kodlara sahip IŞİD ile birlikte Şengal’daki Êzîdî Kürtlere soykırım yapmaya devam ediyor. Arapların kendi aralarındaki siyasi İslam iktidar kavgasında Hüseyin ve arkadaşlarının başını MS. 680’de Kerbela’da kesen Muaviye oğlu „Yezid“ ismini takmışlardı. Yezid, Hüseyi’nin başını kestiği için Alevi Kırmanc Kürtleri ve Sünni Kurmanc Kürtlerin nefret ettiği bir isim. Êzîdîler’e, „Yezid“ lakab ismi takmişlar ki, hem Alevi Kırmanc Kürtleri, hem de Sünni Kurmanc Kürtleri onlardan nefret etsin ve düşman olarak görsün. Uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin bu fesat, çirkin, insanlık dışı oyunlarına bakın.
Gene Osmanlı’nın İttihat Terakki döneminde Diyarbakırlı Kirmancî (Zaza) Kürtlerinden olan ve henüz İttihatçıların Türkçülük tezine sarılmadan önce; İstanbul’da 1898-1900 yılları arasında yazdığı, “Kürt Aşiretleri hakkında Sosyolojik Tetkikler” tez kitabında Ziya Gökalp, “Kürtlerin eskiden beri Kurmanc, Zaza (Kirmanc), Soran, Gûran (Goran Hewrami), Lur (Lorî) diye beş ayrı dil, beş ayrı kavme (kabileye) ayrıldığını, Gûran diliyle Zaza’nın birbirine çok yakın olduğunu, Zazaların Kürt kavmi içinde olduklarını yazmıştır.
Tabi sadece sonradan Türkçülüğün teorisiyenliğine yükseltilen Ziya Gökalp değil, antropolog dilbilimci Dr. Orville Boyd Jenkins da, Zazaların Kürt boylarından biri olduğunu yazar.
Batı’nın Osmanlı’ya „hasta adam“ dediği ve onun ölmekte olan ceseti üzerine üşüstükleri bir dönemde Anadolu, Kürdistan ve Mezopotamya’da İngiliz, Fransız ve Amerikan misyonerleri, arkeologları inceleme ve araştırmalar yapıyorlardı. 1800 yıllarından sonra Doğu kültürünü oryantalist düşünceyle Batı’ya taşıyorlardı. Bir de bu misyonerlerin dışardan Kürtlere nasıl baktıklarına bakalım.
Profesör Ellsworth Huntington, Fırat Nehri ile ilgili gezi ve gözlemlerine dayanan 1902 tarihli bilimsel makalesinde Zazaların Kürt etnik kimliğinde olduğunu yazar.
İngiliz diplomat, coğrafyacı, arkeolog Charles W. Wilson, 1895’de yayınladığı “Handbook for Travelers” adlı kitabında, Kürtlerin Kurmanci ve Zaza diye iki diyalektiği konuştuklarını ve Zazaca konuşan Kürtlerin Dêrsim, Harput, Palu, Muş, Diyarbakır vilayetlerinde yaşadıklarını yazmıştır.
Henüz Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan ve İttihatçıların ardılları olan Kemalist-İttihatçılar Dêrsim hakkında üst üste raporlar yazmadan önce; İngiliz yüzbaşı L. Molyneux-Seel, Dêrsim ve Koçgiri’de iki ay boyu süren gezisinde bir inceleme raporunu yazdı. İngiliz Kraliyet Ailesine sunulan bu rapordan kısa alıntıların anlatıldığı 1914 tarihli makalesinde, Müslüman olmayan Zazaları ve “Kızılbaş” olarak belirttikleri Koçgiri ve Dêrsim Alevilerin Kürt olduğunu ve Kürtlük için çalıştıklarını yazar. İşte bunun üzerine 300’ler Komitesi’nin başkanlığını yapan İngiliz Kraliyet Ailesi, (Rothschildler, Kürtlerin toprakları altındaki petrollara sahip olmak, bu petrolları dünya pazarlarında satmak ve Ortadoğu’yu istedikleri gibi dizayn etmek için o dönem kapitalist sistemin motor güçü olan İngiltere’yi kullanıyorlardı. Daha sonra eski İttahatçılar Kerkük ve Musul’u bu yüzden hiç ses çıkarmadan İngilizler’in isteği üzerine, 1926’da İngilizler’in mandası olan Irak’a bıraktılar. İngilizlerin Irak mada süresi bittikten sonra, 1961’de zengin petrol bölgesi Kuveyt’i Irak’tan ayırarak iki parçaya böldüler. Osmanlı’yı, sınırları tel örgülerle sarılmış 24 ulus-devlete ayırarak bu bölgeleri daha iyi daha kolay kontrol etmeyi amaçladılar.) suçlu eski İttahatçılarla Anadolu’da kurdukları ileri karakolları olan Türk ulus-devlet eliyle Koçgiri ve Dêrsim sorununu acilen hal etme görevleri verildi. Ve sonuçta İngilizler’in vekalet savaşçıları olan eski İttihatçılar dünyanın gözleri önünde Koçgiri ve Dêrsim’de tarihin o ana kadar hiç görmediği çok korkunç katliam ve soykırımlar yaptılar. Tıpkı daha önce Ermeni, Pontus Rumları ve Süryanilere yaptıkları soykırımlar gibi. Hiç kimse ses çıkarmadı. Ve Batı uygarlığı, büyük insanlık suçu işleyen bu katillerini hiçbir zaman uluslararası ceza mahkemesinde yargılayıp cezalandırmadı. Bugün aynı insanlık suçlarını işleyen diktatörleri Erdoğan’i uluslararası ceza mahkemesinde yargılamak istemedikleri gibi.
Gene İngilizlerin Ortadoğu uzmanı ve 1916 yılında Sykes-Picot Antlaşmasıyla Kürdistan’ı dört parçaya bölen Mark Sykes, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Kürt aşiretlerini ele aldığı ayrıntılı çalışmasında Zazaları ve Zaza dilini konuşan aşiret ve kabilelerin çok eski kültür inançlarını sürdüren Kürtler olduğunu yazar. Zaza Kürtler hakkındaki çalışmalarını İngiliz Kraliyet Ailesi’ne raporlar halinde sunar. İslamlaştıran Sünni Kürtlerle ile henüz tümüyle İslamlaştırılmayan Zerdüşt kökenli Alevi ve Êzîdî Kürtlerini topraklarıyla birlikte birbirinden uzaklaştırıp parçalasalar işleri daha da kolaylaşacaktı. İngilizlerin, “böl-parçala-yönet” siyaseti çoktan devreye girmişti. „Kürtler birlik olursa, dünyanın en güçlü orduları bile bu savaşçı halkı yenmeleri mümkün olmayacaktı. Bunları dil, kabile ve aşiretler üzerinden ne kadar parçalayıp bölersek o kadar Mezopotamya’ya sahip olmuş olacağız.“ diye düşünüyorlardı. Bu bilgiyi altın gücüyle saraylarını hâkimeyleri altına alan günümüzün Büyük Sargon’u Sami tüccar olan Rothschildler’den almışlardı. (Kaynak, Dr. John Coleman, Rothschild Hanedanlığı)
İngiliz askeri doktor-yazar H. Sandwith, 1853-1856 Kırım Savaş’ı sırasında bölgede görev yaptığı sıralarda derlediği Zazaca sözcükler listesini sunarken, Zazaları bir Kürt aşireti olarak tanıtır
H. Sandwith’in sözcükler üzerine yaptığı çalışmasını, İngiliz etnolog, dilbilimci ve Londra Kraliyet Cemiyeti üyesi, Robert Gordon Latham aracılığıyla 1856’da yayınlanmıştır. Yalnız İngiliz Kraliyet Ailesi’nin düşünceleri ve oryantalist zihniyet çerçevesinde önce Zazaları Kürt aşiretleri olarak tanımlamak istemedi. Bilimdışı siyasi açıklamalarla meslektaşlarından eleşiri alınca ve kariyerine leke düşürdüğünü anladıktan çok sonra, söylediklerinden vazgeçerek, H. Sandwith gibi, Zazaları bir Kürt boyu olarak değerlendirmek zorunda kaldı.
Kürdolog Basile Nikitine Zazalar’ın Kürt olduğunu yazıyor.
1878-1893 yılları arasında Harput’ta Fırat Koleji (Amerikan Misyoner Okulu) idareciliğini yapmış Amerikalı misyoner Crosby H. Wheeler ve eşi Susan A. Wheeler, 1876’da yayınladıkları kitapta Kürtlerin Kurmanci ve Zaza (Kırmancî) Kürtçelerini konuştuklarını yazdılar.
Arkeolog ve dilbilimci Peter Lerch, 1856-58’de Almanca „Forschungen über die Kurden und Die Iranischen Nordchaldäer” adlı kitabında Zazakî ve Kurmanci’yi Kürtçenin diyalektleri olarak sınıflandırır.
Dilbilimci, etnolog Dr. Friedrich Müller, 1865 yılında yayımlanan „Neue Persischen Dialekte /Zaza-Dialekt der Kundensprache“ adlı kitabında Peter Lerch’in metinlerini esas alarak Zazaca’yı dilbilimsel olarak analiz eder; Zazakî’yi (Kirmancî’yi) Kurmanci ile karşılaştırır ve Kürt dilinin bir dialektiği olarak sınıflandırır.
İngiliz doğubilimci ve Kürtler üzerine çalışmaları bulunan Godfrey Rolles Driver, Kürdistan’da Zaza (Kırmancî) dilini konuşan kabilelerin Kürt olduğunu söylüyor.
Cladius James Rich’in 1836’da yayınlanan, „Narrative of a Residence in Koodistan“ adlı Seyahatnamesi’nde Diyarbakır, Palu, Bingöl, Muş çevresindeki dağlık bölgelerde yaşayanlardan bahsederken, „Burada yaşayan halk tamamen bağımsız hareket etmektedir. Burada yaşayan Kürtlere Zaza adı verilmektedir.“ diye yazmaktadır.
Seyahatnamenin 376 sayfasında şu açıklamayı yapar:
„Hassan Dağı, Zagros ve Toros dağlarının bir parçası olup Diyarbakır, Palu ve Muş arasında kalan bir coğrafyada yer almaktadır. Bu yöre pek işlek bir güzergahta bulunmaktadır. Fakat burada yaşayan halk tamamen buyruk ve bağımsız hareket etmektedir. Burada yaşayan Kürtlere Zaza adı verilmektedir. Bu isim bir lakab/nickname gibi görünüyor. Anlamına gelince ise kekeleyen tarzda konuşan kimselerdir.“
Cladius James Rich’in kuşkusuz çok haklı. Kürtlerin Guti, Lulubi, lor aşiretlerinden bugünkü Lolan, Gron, Dimlîj aşiretlerine kadar tarih boyunca uygarlık güçleri dağlarda yaşayan bağımsız özgürlükçü Kürtleri kıskanıp aşağılamak için ve alay etme için „dağlılar“, „Zazalar,“ „vahşiler“ diye çeşitli lakablı isimler takmışlardır.
Ziya Gökalp’ın “Kürt Aşiretleri hakkında Sosyolojik Tetkikler” kitabında yazdığı gibi „Zaza“ kelimesini ne Kırmanc’lar, ne de Kurmac’lar kullanmazlar! Kırmanc’lara Zaza ismini verenler Türklerdir. Zazalar, uygarlık güçlerin Kürtçe’nin Kirmancî dilayektiğini konuşan ve Êzîdîler gibi Kürtlerin en eski inançlarından biri olan Zerdüşt kültünü İslamın baskıları altında sürdürenlere verdiği isimdir.
Kadim bir dil için bölgelere göre; Kirmancî, Kirmanckî, Zazakî, Dimilkî diye çeşitli isimler kullanılır. Bugün Koçgiri, Dêrsim, Çorum, Sivas, Elağız, Bingöl, Gımgım, Amed’in kuzeyi, Adıyaman, Maraş gibi bölgelerde kullanılan Kirmancî lisanın ağız farklılıkları çok fazladır. Kelimeler bölgelere göre farklı kullanılıyor. Kötü diyetli ve bilbilgisi olmayan birileri bunların her birisinin ayrı bir dil olduğunu iddia edebilir. TC. Üniversitelerindeki sözüm ona devşirme dilbilimcilerin(!) yaptığı işte bu.
Zazalar, yanyana komşu olarak birlikte yaşadıkları Ermeni arşivlerinde de, „Kürd“ olarak kayıtlara geçmişlerdir. Boğos Natanyan’nın 1878 tarihli raporunda, „Palu yedi eyalete bölünmüştür; Karaçor, Bulanık, Okhu, Oşin, Karabegyan, sivan ve Gökdere. Bunları Palu idaresi yönetir. Diğer Kürtler ise iki çeşittir. Zaza ve Kırmancî diye adlandırılıyorlar….
Toprak sahibi ağalar ve beyler haricinde bir de Bulanık ve Gökdere nahiyesinde Zaza Kürtler var…. Hem Ermenilerle karışık halde, hem de tek başlarına ikamet eden diğer milletler Türkler, Kırmaçi Kürtleri ve Zaza Kürtleridir. Zazalar daha kalabalıklar. Dêrsim’lilerle aynı dil ve dine sahipler.“ (B. Natanyan 1878/Raporlar)
Antroplog Ernest Chantre, Kürtler üzerine yaptığı araştırmalarda Zazaları da Kürt grupları içinde incelemiş ve Zazalardan bahsederken, “Kurde Zaza” “Kurdes Zazas” diye yazmıştır.
Arkelolog-antropolog Ernest Chantre, 1890-1894 yılları arasında çeşitli milletleri araştırıp incelediği kitabında, Kürtler ile ilgili bölümde; Êzîdî, Zaza, Kîkan, Mîlan, Rojkî, Kurmancî, Burukî gibi çeşitli Kürt boy aşiretlerini ayrı ayrı incelemiştir.
Terry Lynn Todd, „A Grammar of Dimili /Also Known as Zaza“ adlı gramer kitabında, Zazalar’ın Kürt olduklarını yazar.
Rus coğrafyacı ve etnograf Petr Petrovich Nadezhdin, Kakkasya coğrafyası ve halklarını konu aldığı 1891 tarihli kitabında Kürtleri tanıtırken şöyle yazar:
“Kürt dili İrani diller grubuna aittir ve iki kısma ayrılır: Kurmancî ve Zaza.”
Xaçatur Abovan, Kavkaz Gazetesin’de 1848’de çıkan “Kürtler” adlı makalesinde şunları yazar: “Kürt dili temelde iki lehçeden oluşur: Kurmancî ve Zaza. Zazakî, Kurmancî’den o kadar farklıdır ki, Kurmancî konuşan ve Zazakî öğremeyen biri onu zorlukla anlar. Egnus, Tujik, Muş ve diğer şehirlerde kalanlar Zaza lehçesini konuşurlar.“ (Xaçatur Abovan, “Kürtler” ,Kavkaz Gazetesi, sayı:46, Tiflis, 15 Kasım 1848)
Alman tarihçi Prof. Egon von Eickstedt, „Türken, Kurden und Iraner seit dem Altertum“ (İlk Çağlardan beri Türkler Kürtler ve İranlılar) adlı araştırma kitabında bugünkü Kürtlerin ataları olan Lorlar’dan (yani bugün Kirmancî dilini konuşan Lolan aşireti’nden) bahsederken şöyle yazıyor:
„Ortaçağda, özellikle ilk çağlarda Lor aşireti önemli bir role sahipti. Hatta dünya tarihi içinde bunların önemli bir yeri var.
MÖ. 3000 yılların sonlarına doğru LULUBU veya LULU adı verilen bir halkın olduğunu ve bu halkın ülkesine de LULUBİUM adı verildiğini bugün biliyoruz. İşte bu halkın adının anıldığı eserlerde, GUTİ ülkesi Kürdistan’la birlikte anıldığını da biliyoruz. Bu durum coğrafi konuma da uygun düşmektedir. İşte bu nedenle Lulu hemen hemen Gutiler kadar bir öneme sahip oluyor. Lulu’ların beyleri, kralları şehirleri ve hazineleri tarihi öneme sahiptir.“
Bu tarihi gerçekler, Zaza Kürtlerin kökünü götürüp Tevrat’a bağlayarak Yahudi’lere, İncil’e bağlayarak, „Pallu ve Zara’nın Dêrsim ve Koçgiri’ye geldiğini, Düzgün Baba dağındaki Düzgün’ün Hıristiyanlığı yayan Aziz Paul’un mezarı olduğu, İbrani soyunun bir kolu Zara’nın bugünkü Sivas’ın Zara’ya (Koçgiri’ye) geldiğini“, Orta Asya ya da Horasan’dan getirip Türkmenlere bağlayanların iddialarını yalanlıyor.
MÖ. 3000 yıllarında şehir beylikleri kurmuş bugünkü Zazaların ataları olan olan Guti, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassitler’in Tevrat’taki İsrailoğulları ile arasında iki bin yıl, İncil’de anlatılan hikâyelerle arasında üç bin yıllık zaman farkı var. Daha İsrailoğulları tarih sahnesine çıkmadan Kürtlerin ataları o coğrafyada yaşıyorlardı.
İttihatçıların hiç biri gerçek Türk değildi
Gerçek buyken, yüzyıldır hiç birisi gerçek Türk olmayan İttihatçıların fikirlerini devletin her türlü baskı ve şiddet araçlarını devreye koyarak, Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinde herkesin Türkleştirilip kendi etnik kimliğinden uzaklaştırıldığı Türkiye sınırları içinde üniversiteye kadar okuyup resmi ideolojiyi savunan hiç bir biliminsanı, profesör, doktor, siyasetçi ve akademisyenin, „Zazalar Türktür, ayrı bir millettir“ söylemlerine asla inanmayın. Çünkü size yalandan başka anlatacakları birş eyleri yoktur. Çünkü belki size, „Zazalar Çin, Afganistan’dan, Horasan’dan geldiler“ diye yalan söyleyecekler; ve zorla Türk kimliği dayatmak için böyle yalan-yanlış iddialar ortaya atarak asimile etme politikalarını dayatmaya çalışacaklar. Çünkü son yüzyılda Türkleştirilen bu devşirmelerin çoğu, kendileri bile Türk olmadıklarının farkında değiller. „Zazaların ayrı bir millet“ olduğunu nasıl bilebilirler? Kürtler hakkında tarih bilgileri olmadığı halde düşmanlıklarından, Kürt olmasınlar da ne olurlarsa olsunlar anlayışıyla Zazaların kökünü Tevrat’a, İncil’e, Kuran’a dayandıraya çalışıyorlar, zavallılar. Halbuki Tevrat, İncil, Kuran daha dünün çocukları. Bu „Kutsal“ denilen kitaplar daha ortalıkta yokken, binlerce yıl önce Kürtler o bölgelerde yaşıyordu. Bugünkü Zaza Kürtlerin ataları olan Gutiler Lulubiler, Lorlar, Hurriler ve Kassitler en az 9-10 bin yıldan beri o coğrafyada yaşamaktadırlar.
Bir Sümer Yazarı
Sami halkların bir avuç elit en zengin, en saldırgan, en gerici hanedan aile reisleri, Mezopotamya’nın en iyi topraklarını ve siyasi egemenliğini ele geçirmek için Akad ve Asur devletlerinden sonra, Arabistan çöl merkezci semavi (Musevi, Hıristiyan, İslam) dinlerini daha inşa edip Sami halkların kafalarına yukardan aşağıya boca etmeden 2100 yıl önce, yani MÖ. 2150’lerde Lulubi-Sümerli yazar Lu’dingira, yaşam öyküsünü çivi yazısıyla yazdığı birinci Tablet’te şunları kaydediyor:
„Bu öyküleri neden yazıyorum?
Ben bir Sümerli öğretmen, şair ve yazarım. Yaşım yetmiş beşi bulduğundan öğretmenliği bıraktım çoktan; fakat şairlik ve yazarlığım ölünceye kadar sürecek herhalde.
Bu yaşamöykümü daha çok gelecek kuşaklar için yazmaya başladım. Bizim ulusumuz, dilimiz, geleneklerimiz, sosyal yaşantımız, sanatımız unutuluyor artık.
Bu güzel ve uygar ülkemize her taraftan göz diktiler. Göklere uzanan basamaklı kulelerimizin, görkemli tapınaklarımızın, arı gibi işleyen çarşılarımızın her tarafa ulaşan kervanlarımızın, dümdüz uzanan yollarımızın, bol ürün veren tarlalarımızın, nehirlerimizde ve açtığımız kanallarda salına salına yüzen teknelerimizin, dolup taşan iskelelerimizin, her tür bilgiyi veren okullarımızın ünü uzak ülkelere kadar yayıldığından; ilkel olan bu ülkelerin halkı kıskandı bizi. Fırsat buldukça üzerimize saldırdılar. Kentlerimizi yakıp yıktılar. Biz yaptık, onlar yıktılar; biz yaptık onlar yaktılar. Halkımız hatta krallarımız tutsak oldu. Ailelerimiz dağıldı. Tarlalarımız, bahçelerimiz bakımsızlıktan kurudu; hayvanlarımız açlıktan öldü ve böylece kökü binlerce yıl önceye dayanan ulusumuz yoruldu, dayanamayacak hale geldi ve içimize yavaş yavaş sızıp bizi yiyen yabancıların kucağına bırakıverdi kendini. Onlar yönetiyor bizi şimdi. Topraklarımıza ilkel geldiler; sayemizde uygar olmaya başladılar. Ne yazıdan, ne tarımdan, ne sanattan, ne dinden, ne okuldan, ne attan, ne arabadan, ne aydan, ne yıldan haberleri vardı. Hepsini bizden öğrendiler. Sonra da „biz yaptık, biz bulduk“ diye övünmeye başladılar. Hep korkuyorum, bir gün gelecek, adımız da uygarlığımız da unutulacak. Biz ne yaptık, ne başardıysak hepsini onlar üstlenecekler. (Muazzez İlmiye Çığ, Sümerli Ludingirra, Ludingirra’nın Yaşamöyküsü Tablet 1, Kaynak Yayınları, İstanbul 1996, s. 12)
Annesi Arnavut, babası Yahudi olan Selanik’li Mustafa Kemal, Kürt İsmet İnönü, Sırplı Süleyman Demirel, Makedonya’lı göçmen Kenan Evren, Gürcü Tansu Çiller, Gürcü R. Tayyip Erdoğan, ve Dêrsim’li Kürt Kemal Kılıçdaroğlu gibi devşirme Türk siyasitçileri bilinç altında Türk olmadıklarının farkında olsalar bile, kendi çıkarları için Türklük pazarında uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi için çalışmak ve yerli halklara düşmanlık yapmak zorunda olduklarını biliyorlar. Çulsuz-pulsuz iktidara gelen bu devşirmeler hazineden çalıp çarparak, hırsızlık yaparak, mafya ve devlet ihale satışlarından aldıkları % 10 komusiyonla dünyanın zenginleri arasına girdiler. Onun için İttihatçı devşirme Türklerin uydurduğu yakın Türk kaynaklara değil, eski kaynaklara bakın. 5000 yıl önce Sümerlilerin çivi yazısıyla tabletlere yazdığı ve günümüze kadar hiç değişime uğramadan gelen ve Arkeologların toprak altından yeni çıkardığı tabletlerin çevirisini okuyun, Turan Dursun gibi.
Hasan Cemal Berlin’deki Dêrsim Konferansı’da şöyle konuşuyordu:
“Resmi tarih buyurdu ki: Yalanda yaşayacaksın!
Bir süre yalanda yaşadık, ama sonra resmi tarihe burada -Dêrsim katliamında- olduğu gibi isyan ettik…
Ben 66 yaşındayım. 1961 yılında, 17 yaşında Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdim. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, 1965’de çıktığım vakit; ne Kürt, ne Alevi, ne Dêrsim, ne Cemevi, ne Çerkez, ne Laz, ne de Kürt sorunu konusunda hiçbir şey bilmiyordum. Bunların hiçbirini öğrenmeden Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden çıkmıştım. Sözde Türkiye’de Siyasal Bilgiler’i okumuştum; sözde siyasi tarihi okumuştum. Hayır, aslında bunların hiçbirini öğrenmeden çıktık. Ancak Siyasi Bilgiler’den çıktıktan 4-5 yıl sonra, 1969’da Kürtlerin varlığı konusunda bir şeyler öğrenmeye başladım. Düşünebiliyor musunuz, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde değil, pratik yaşamda kendi çabamla Kürtlerin, Alevilerin varlığından haberdar oluyorum. O da gizli saklı baskılar altında; önce Güneydoğu sorunu olarak, sonra Doğu Sorunu şeklinde kulağıma çalındı. 1970’lerde henüz Kürt sözcüğü yoktu. Devletin gizli kapılar ardına kilitleyip çeşitli yabancı kelimelerle ifade ettiği Kürt sözcüğü üzerindeki yasak, Kürtlerin yok edilmek istenen etnik ve dinsel kimlikleri için 1974’lerden sonra mücadeleye girişmeleriyle parçalandı. Biz de duymaya başladık…“ (Azad Ronî, Berlin Dêrsim 1937-38 Konferansı ve Kürt Soykırımları, Mezopotamya Yayınları, Neuss 1917, s.216)
Türkiye’de Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuyan biri bile, o ülkede Kürtlerin, Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin, Çerkezlerin Alevilerin varlığından bile habersiz. Devşirilip Türkleştirilen Zaza Kürtleri ve Korucu Kırmac Kürtlerin halini varın siz düşünün!
Yakın zamanda planlı ve programlı olarak yetiştirilen Zazacı Kürtler
Eski Kürtçü Zülfü Selcan Almanya’da Zazacı olarak yetiştirildi. Asıl mesleği makine mühendisliği olan Selcan’a 1978’de TU Berlin’de (Technische Universität Berlin) öğretmeni Georg Hincha tarafından hiç hak etmediği dilbilimi koltuğu verilerek satın alındı. Kirmancî konuşan Kürt çocuklarına, “siz Kürt değilsiniz, Zazasınız” diye yıllarca Berlin’de siyasi Zaza kurslarını düzenledi. Sonra bu siyasi Zaza kursları bütün Avrupa üniversitelerine yayıldı. Selcan, Zaza projesinin daha da yaygınlaştırması çerçevesinde 2010 yılında Tunceli Üniversitesine gönderildi. Binlerce akademisyenleri üniversitelerden atıp açlığa mahkum eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, Zülfü Selcan’a bu baskıcı dönemde hiç dokunmaması, tek başına onun kimler için çalıştığının bir kanıtıdır. 12 yıldır “Tunceli Üniversitesi”nde soykırımcı devlete “biz Kürt değiliz” diyen Zaza öğretmenleri yetiştiriyor. “Ben Kürdüm” diyen öğrencileri de sınıfından kovuyor.
Türk devleti bilinçaltında şöyle düşünüyor: “Küresel uygarlık güçleri bana Kürtleri soykırımdan geçirip yok etme görevi vermiştir. Kürt olmayın, Kürt Özgürlük Hareketi ile yan yana gelmeyin, onlarla birlikte yürümeyin de, ne olursanız olun!” Bu yüzden devşirilip Türkleştirilen Zazalara dokunmuyorlar.
Zülfü Selcan’nın kimler tarafından Almanya’da Zazacı olarak yetiştirildiğini çok geniş bir şekilde “Berlin Dêrsim 38 Konferansı ve Kürt Soykırımları” kitabımızda anlatmıştık. Daha fazla bilgi için bu kitaba başvurabilirsiniz.
Avrupa merkezci milliyetçilik anlayışıyla özellikle 1980’lerden sonra Almanya ve İsveç’de Zaza dili ve kültürü tezleri üzerine akedemik çalışmalar başlatıldı. Avrupa devletleri tarafından finanse edilen dergiler ve çeşitli yayınlar yapıldı. Bu yayınlarda, “Zazaların ayrı bir millet, Zazaca’nın da ayrı bir dil olduğu” vurgulanıyordu.
Bir zamanlar MİT ile birlikte çalışan eski solcu Ebubekir Pamukçu ise İsveç’te Zazacı olarak yetiştirildi. O da İsveç’te Kirmancî konuşan Kürt çocuklarına, “siz Kürt değilsiniz, Zazasınız. Zazalar ayrı bir millettir.” diye yıllarca Stockholm’de Zaza kurslarını düzenledi. Pamukçu, 1991 yılında Stockholm’e vefat etti. Cenazesi Türkiye götürülerek, Çermik’in Buderan köy mezarlığında toprağa verildi. Ama onun Zaza çalışmalarını öğrencileri devam ettirdi.
Şimdi Türkiye; Zazacı Georg Hincha, Zazacı Zülfü Selcan ve Zazacı Ebubekir Pamukçu’nun yaptıkları çalışmalarının ürününü biçiyor. Bunlar uygarlık güçlerin plan ve projeleri çerçevesinde yapıldı.
Kendi Katillerinize Aşık Olmayın!
Sırf Kürtlerden ayrı durmak için kendilerine Zazayım diyenler AKP ve MHP’nin propagandasını yapacak olan Zaza televizyonu açıyorlar. Yani onların Kirmancî (Zaza) diliyle onlara hem küfür edecekler, hem de onlara uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin yaptığı katliam ve soykırımları meşrulaştırmak istiyorlar.
Öyle değilse devlet neden Berlin’de yıllardır çok kısıtlı olanaklarla Kirmancî (Zazakî) dilini geliştiren, Vate Dergisini çıkaran, dil konusunda konferaslar düzenleyen „Înstîtutê Ziwan û Kulturê Kirmancî (Zaza) –IKK- e. V“ kurumunu desteklemelerini bir yana bırakalım, İstanbul’daki Enstîtuya Kurdî’ye yaptıkları gibi engel çıkarmaya çalışıyorlar, ama kendilerine „Zaza’yım“ diyen devlet yanlılarını uygarlık güçlerin projeleri çerçevesinde destekliyorlar? Propagandalarını yapan onca televizyon yetmiyormuş gibi, şimdi Zaza dilinde siyasi propagalarını yapacak olan bir televizyon daha açıyorlar.
2018 yılında Rusya’nın hava sahasını açıp yardım etmesi ardından Batı’nın ileri karakolu olan Türkiye’nin „Zeytin Dalı Harekâtı“ adı altında Kürtlerin yaşadığı Afrin’i işgal edip, oraya IŞİD’lileri yerleştirmeye çalıştığı bir dönemde, Zaza Federasyonu Başkanı Murat Bukan, tıpkı Cumhurbaşkanı Erdoğan ve bugünkü içişler bakanı Süleyman Soylu gibi şöyle demeç vermişti:
„Ülkemiz ve milletimiz için hayırlı olsun. Allah ordumuzu muvaffak etsin… Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Afrin bölgesinden açılan taciz ateşlerine meşru müdafaa kapsamında mukabelede bulunuldu ve PKK/PYD-YPG terör örgütü mensuplarınca kullanılan barınak ve sığınakları vurdu… Böylece meşru müdafaa kapsamında Türk Silahlı Kuvvetleri, ’Zeytin Dalı Harekatı’ ile gereğini yapmıştır. Kahraman ordumuzun duacısıyız. Allah Ordumuzun yar ve yardımcısı olsun. Terör örgütleriyle mücadele kapsamında, yurt bütününde uygulanan Olağanüstü Hâlin uzatılmasını da destekliyoruz.’’
Sanırsınız ki, katliamcı, soykırımcı ve işgalcı Türkiye’nin işlediği insanlık suçlarını savunan Erdoğan ya da Süleyman Soylu’dur konuşan. Bu Kürtlükten devşirilen ve kendi soyuna ihanet eden adam Zaza Fedarasyonu Başkanı. Yazıklar olsun!
Kirmancî dilini konuşan okulsuz, kitapsız, kendi tarihinden habersiz cahil insanları, „Siz Kürt değil, Zazasınız! Zaza milletisiniz“ diye kandırmaya çalışıyorlar, bu bilgi kirliliği içinde. Hayatında hiçbir kitap okumayan cahil insanlar da bu barbar avcıların oltasına takılıyor. İşte bunlar, uygarlık güçlerin soykırımcı projeleri çerçevesinde kendilerine Zazacıyım diyen devşirmelerdir.
Sömürgeci, işgalcı, soykırımcı devletin kuyruğuna takılan bu devşirilmiş Zazalar hem kendi etnik kimliklerini inkar ediyorlar, hem Zerdüst ya da Raha Heqî inancından geldiklerini inkar ediyorlar. Günübirlik yaşayarak dolaylı yollardan Türkçülük ve İslama oynuyorlar. Kimisinin bunlardan hiç haberleri bile yok. Özel Harp Dairesi‘nin kuyruğuna takılmış gidiyorlar. Okumuyorlar, araştırmıyorlar, kendi tarihlerinden haberleri yok. Ama MHP’liler gibi sokak tetikcilerin dilini çok iyi biliyorlar. TC’nin milisleri gibi kendi insanlarına düşmandırlar ve onların diliyle konuşuyorlar. Her birisi Koçgirili Alişêr’in başını düşmanları için kesen Rehber ve bacanağı Şêx Seid’a ihanet eden Binbaşı Kasım Bey (Ataç) gibi sömürgecilere, kendi halkının düşmanlarına çalışıyorlar.
Devlet, MİT ve JİTEM elemanı „Yeşil“ kod adlı Bingöl’lü Zaza Mahmut Yıldırım gibi, en iyi tetikçilerini artık devşirilmiş Zazalardan seçiyor. Devşirilmiş Zazalar hiç kendilerine sormuyorlar mı, acaba neden?
İnsan bu kadar aptal ve cahil olur mu?
İnsan bu kadar kendi katillerine aşık olur mu?
Diyeceğim lütfen kendi geçmiş binlerce yıllık tarihinizi araştırın, okuyun, resmi ideolojilerin yalanlarına bu kadar saf saf inanmayın, bu kadar cahil olmayın, bu kadar kendi katillerinize aşık olmayın!..
Berlin, 10.01.2022
AZAD RONÎ
Yaralanan kaynaklar:
- Samuel Noam Kramer, Sümer Mitolojisi
- Cemşid Bender, Kürt Mitolojisi -1
- Etem Xemgîn, İslamiyet ve Alevilik
- Etem Xemgîn, Aleviliğin Kökenindeki Mazda İnancı ve Zerdüşt Öğretisi
- Demir Çelik, Alevilik, Raya Heqî
- Şerf Han, Şerefname, Deng Yayınları, İstanbul 2009
- Herodotos, Tarih
- Evliye Çelebi, Seyahatnâmesi
- Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri hakkında Sosyolojik Tetkikler
- Dr. John Coleman, Rothschil Hanedanlığı
- Prof. Egon von Eickstedt, Türken, Kurden und Iraner seit dem Altertum
- Terry Lynn Todd, „A Grammar of Dimili /Also Known as Zaza“, First edition1985
- Ermeni arşivlerinde, B. Natanyan 1878/Raporlar
- Cladius James Rich, „Narrative of a Residence in Koodistan“ 1836
- Dr. Friedrich Müller, „Neue Persischen Dialekte /Zaza-Dialekt der Kundensprache“ 1865
- Muazzez İlmiye Çığ, Sümerli Ludingirra, Ludingirra’nın Yaşamöyküsü Tablet 1, Kaynak Yayınları, İstanbul 1996, s. 12
- Azad Ronî, Berlin Dêrsim 1937-38 Konferansı ve Kürt Soykırımları, Mezopotamya Yayınları, Neuss 1917, s.216)








