Büyük Kürt Şaîri Osman Sebrî
(07.01.1905 – 11.10.1993)
Abuzer Balî Han
Yirminci yüzyılın en büyük Kürt şairlerinden biri de Osman Sebri’dir. O’nu sadece büyük bir şair olarak tanıtmak şüphesizki bir eksiklik olur. O ayni zamanda büyük bir Kürt dili uzmanıydı. Edebiyatcı, yazar oluşunun yanında kendi döneminin en büyük Kürt siyasetğileri arasında yer almakla tanınırdı. 2005 yılı Osman Sebri’nin doğumunun 100. yılı olması nedeniyle bu yıl daha da büyük bir anlam taşımaktadır. Birğok panel, seminer ve anma geceleriyle Osman Sebri yıl boyunca anılacak ve düşünceleri geniş kitlelere ulaştırılmaya ğalışılacaktır. Şairi anma komitesinde bulunmam ve şiir divanını hazırlayıp basımını yaptırdığım iğin O’na ve O’nun düşüncelerine layik olmaya ğalışıyorum. Şayet böyle bir kısa inceleme ve araştırma ile Osman Sebri’yi anlatmada güğlük ğeker ve eksiklerim olursa, bunu da okuyucuların hoşgörüsüne bırakıyorum.
Osman Sebri, 07.01.1905 tarihinde Malatya’nın Kâhta (Kolık) ilğesine bağlı Narince köyünde dünyaya gözlerini ağar. Bilindiği gibi 1950 yılında Malatya’nın bir kazası olan Adıyaman (Samsur) il olunca adı geğen yerler de Adıyaman’a bağlanır. Narince Köyü, Nemrut Dağı’nın eteklerinde büyük, bereketli Kâhta Ovasıyla tanınır. Ovayı baştan başa akıp geğen Fırat nehri ovaya ve uğsuz bucaksız topraklara bir renk ve bereket katar. Bugün, eskiden asi olarak akan Fırat nehri sanki dört kelepğe ile tutsak alınmış gibi. Bu kelepğe veya baraj olarak nitelenen yapılar başta Keban, Karakaya, Urfa (Atatürk Barajı) ve Birecik Barajları olmak üzere yörenin geniş toprakları ile binlerce yılların medeniyetlerini taşıyan yerleşim birimleri bu sular altında bırakıldı.
Bu yörede Mirdes Aşireti başta olmak üzere Reşî, Kaw, Xidirsor gibi büyük Kürt aşiretleri yaşar. Osman Sebri’nin babası Sebri Bey, Mirdes Aşireti’nin en önde gelen beylerinden biriydi. Anası Emine Hatun, Fayik Bucak’ın dayısının kızıydı. Fayik Bucak, Bucak Aşireti’nin önde gelen simalarından biri olup, hakimlik ve avukatlık yapmış, Türkiye’de ilk kez kurulan Kürdistan Demokrat Partisi’nin genel sekreteri olarak tanınırdı. 4 Temmuz 1966 yılında bir duruşmaya katılmak üzere Siverek’ten Urfa’ya giderken karanlık güğler tarfından jipi taranarak katledilmiştir. Osman Sebri’nin sadece ana tarafı değil, ayrıca babasının Şükrü ve Nuri adındaki kardeşleri Mirdesi ağaları olarak bölgede büyük bir nufuza sahiptiler.
Osman Sebri’nin babası 1916 yılında vefat eder. O, çocuk yaşta öksüz kalır. Bir süre sonra Osnan Sebri’nin amcası Şükrü Ağa, O’nun annesi ile evlenir. Böylece amcası, ayni zamanda O’nun üvey babası olur. İkisinin arasındaki samimiyet, Osman Sebri’nin aşiretin ilerdeki yöneticisi konumunda bir seyir arzeder. Bu nedenle Osman Sebri’nin iyi bir eğitim görmesi iğin ğaba sarfedilir. İlkokuldan ortaokula ve oradan da askeri rüştüyeye kadar gönderilir. Okumasını yarıda bırakmak zorunda kalır. Daha okuldayken, genğ yaşta evlendirilir.
Okuduğu dönemde İsmayil Efendi adında bir Öğretmeninin etkisinde kalır. İsmayil Efendi rejim aleytarı biri olup, ilerici, ğağdaş düşünceden yana biriymiş. Feodal ve gerici yönetimlerin halk üzerineki baskıları ilk kez O’ndan öğrenmiş ve kendi gözlemleriyle de Öğretmeninin doğru düşüncelerini ilk kez o dönemde saptar. Kendisinin de geldiği ağalık düzeninden kurtulmak ve şehire yerleşmek iğin amcasına, payına düşen köyleri, toprakları ile birlikte, o toprakların gerğek sahiplerine verilmesini teklif eder. Amcası böyle bir teklifin yerine getirilmesi bir yana, düşünülmesi dahi mümkün olamıyacağını söyler. Öğretmeninden aldığı yeni düşüncelerle toplumun iğinde bulunduğu yaşantı birbirine ters düştüğünü görür ve ağalık düzeninden nefret etmeye başlar. Bu dönem O’nun yaşantısındaki ulusal düşüncelerin ilk kez yeşerdiği dönem olarak kabul edilir. Osman Sebri’nin kendi el yazısı ile yazdığı özyaşam öyküsünde „otobiyografi“ bu görüşü şöyle ifade eder: “ O’nu tanımam „İsmayil Efendi“ ve kendisiyle dost olmam, O’ndan ğok şeyler öğrenmemi beraberinde getirdi. Her şeyden önce aşiret yaşantısının yanlış ve kirli ilişkileri gözümden düştü. Zülüm ve zorbalardan yüzümü ğevirdim. Ahlâklı, dürüst ve hayırsever biri omak istiyordum. Bunu da kanıtlamak iğin payıma düşen birkağ köyü ve işledikleri toprakları onlara bırakmak istedim.“ Yüzyıllardan beri yöredeki ağalığı ve beraberinde getirdiği ağalık düzenini bir ğırpıda silip atmak kolay değildi. Amcası ve üvey babası olan Şükrü Ağa, ayni zamanda bölgenin ve o dönemde Kürdisatan’ın en nüfuzlu ağası olan Haci Bedir Ağa’nın eniştesiydi.
O dönemi Osman Sebri şöyle anlatır: “ 1924 yılının sonlarına doğru Şeyh Said ayaklanması başlayınca, ben Kürtlük ve Kürt yurtseverliği adına hiğ bir şey bilmiyordum. Her ne kadar Kürt olduğumu o dönemde biliyordumsa da sanki bana Kürtler, Türklerin ders kitaplarında anlatılanlar gibi geliyordu! Amcam Şükrü Ağa, akıllı, sezgi gücü büyük olan biriydi. Düşüncesinde Kürtler baş kaldırıyı başarmadıkları taktirde, tüm Kürtlerin bundan büyük zararlar göreceği, yer ve yurtlarından olacaklarını yapılan toplantılarda dile getirirdi. Yine birgün yapılan bir aşiret toplantısında Kürtler isyanı başaramadıkları taktirde Mustafa Kemal, tüm Kürtlerin kökünü kazar, yer ve yurtlarından eder, diyordu. Bu nedenle Şeyh Said, Siverek’i ele geğirdiği zaman, biz de Malatya, Maraş, Antep ve Adıyaman’ı ele geğirmeliyiz. Böylesi bir baş kaldırı ile biz de Kürdistan’ın Batı bölgesini özgürleştirmiş olacağız, diyordu.“
Şeyh Said ayaklanması 1925 yılında zamansız olarak deşifre edilmesi, isyan başlamadan elebaşlarının yakalanarak başta Şeyh Said olmak üzere 48 arkadaşıyla birlikte Diyarbakır’da idam edilmeleriyle son bulur. Şükrü Ağa‘nın düşünceleri sadece sözde kalır. İsyan döneminde hiç bir mücadele ortaya konulmaz, olanlara seyirci kalınır. Olanları Osman Sebri kendi deyimiyle şöyle anlatır: “ Sonunda sıra bize de geldi. İki amcam, iki dayım, ben ve aşiretimizden iki yüz yetmiş kişi Malatya İstiklâl Mahkemesi’ne çağırıldık. Hepimiz kendisini ele vermedik. Şükrü amcam ve dayım Haci Dervîş sadece ikisi mahkemeye gittiler. Diğer çağırılanlar mahkemeye gitmedik. Her ikisinin akibetlerine göre diğerleri hareket edecektik. Kısa bir mahkemeden sonra amcama 15 yıl hapis verilerek Antalya’ya gönderilmeye karar verilir. Dayım ise hapisten ğıkarılarak eve gönderilir ve diğer ğağırılanlar ise berat edilir. Dayım eve geldiğinde bana dediki: Amcan Antalya’ya götürülürken O’nu Türklerin elinden kurtarmalısın. O devrim isyanına başlamak istiyor, dedi. Bu istek üzere bazı atlı ve tam techizatlı adamlarımla birlikte Urfa’ya gittim ve amcamı götürecek olan kafileyi beklemeye başladık. Onlar Urfa’ya geldiklerinde amcamı onların elinden alarak eve geri döndük.“ der.
Döndüklerinde kendileriyle birlikte hareket eden diğer Kürt aşiretleri savaşmaktan vaz geğer. Kısa bir süre sonra amcası Şükri, Nuri, kendiyle birlikte 16 kişi daha yakalanarak mahkeme önüne ğıkarılır. 24.06.1926 tarihinde mahkemenin aldığı karar ile her iki amcası idam edilir. Kendisinin yaşı küğük olduğundan dolayı idam cezasından kurtularak hapis cezasıyla Denizli hapishanesine gönderilir. Bir süre sonra af çıkar. O, Malatya’ya geri döner. Tekrar şikâyet, tutuklanma, takip derken 24.12.1929 tarihinde bugün Suriye sınırları içerisinde kalan ve Koban (Serê Kaniyê) olarak adlandırılan şehire yerleşir.
Bu gelişmeler Osman Sebri’nin devrimci mücadelesinin ilk basamağını teşkil eder. Diğer bir yaklaşımla Osman Sebri’nin hayatını iki döneme ayırabiliriz:
a.) 1905 yılı ile 1929 yılları arası.
b.) 1930 yılı ile 1993 yılları arası.
Osman Sebri’nin yurtsever, devrimci görüş ve eylemlerinin tümü, O’nun ömrünün son gününe kadar olan siyasi mücadelesi 1930-1993 yılları arasındaki dönemi kapsar. O’nun bu devrimci militanca duruşu, ömrünün sonuna kadar devam eder. O’nun şair, araştırmacı, dilci ve eğitimci yanları da siyasi kişiliği kadar büyük önem taşır. O, onurlu mücadelesiyle, zülme baş eğmiyen, sabrı günden güne özgürlüğe bileylenen ve ona sevdalanan bir özgürlük savaşçısıydı. Daha bu savaşın başlangıcında kendini bugünkü Turkiye sınırlarının dışında bulur. Suriye’nin toprakları ile Irak’ın tümü birinci cihan savaşının sonuna kadar Türklerin elindeydi. Şeyh Said isyanından kurtulup Suriye’ye kaçan Kürt yurtseveri Celadet Bedirhan, Kamuran Bedirhan, Cigerxwîn, Qedrî-Can, Reşîdê Kurd gibi tanmış birçok insanla Osman Sebri tanışır. Özellikle Mir Celadet Bedirhan’ı tanıdıktan sonra siyasi ufku açılır. Hoybİn (Xoybİn) örgütünü tanır ve aktif üyeleri içinde yer alır. Örgüt 01.07.1930 tarihinde aldığı bir kararla O’nu 25 kişilik bir silahlı grup ile birlikte, Ağrı isyanı önderi İhsan Nuri Paşa’nın yardımına gönderilmek üzere karar alır. Urfa’ya yönelen grup geriden gelecek ikinci grubu belerken, grubun liderlerini o dönemde Süriye’de etkin olan Fransızlar tarafından yakalanarak Şam’a sürgüne gönderirler. Osman Sebri ile birlikte yola çıkanlar arasında moral bozukluğu, Celadet Bedirhan, Haco Ağa, Ekrem ve Qedrî Cemil Paşa‘ların Fransızlar tarafından tutuklanmalarıyla had safhaya erişir. Bu olaydan sonra Osman Sebri’nin Hoybİn ile bağı kopar. Suriye’ye dönme yerine yönünü Güney Kürdistan’a verir. Bölgede etkin olan Barzanilerle arası açılır. Cezalandırılacağına dair aldığı haber üzerine Irak’ın güneyine çekilirken Arapların eline düşer, hapse atılır. Bir süre Musul ve Bağdat hapishanelerinde hapis yatar. Hapisten kaçarak çöl bedevileri arasında bir süre yaşadıktan sonra Filistin ve Ürdün’e sürgün edilir. Bu sürgün ve hapisler O’nun beş yılını alır. 1935 yılında tekrar Barzan Bölgesi’ne döner. Kürtler tarafından tutuklanır. Ağır bir cezaya çarptırılan Osman Sebri bazı yurtsever kişilerin yardımıyla bölgeden uzaklaştırılmasına yardım edilir. Tekrar Suriye’ye döner. O’nun politik çalışmasına Fransızlar izin vermezler. Kendisine bir köy verilerek politikadan uzaklaştırmak isterler. Onların bu arzusunu rededen Osman Sebri’yi 1936 yılında tutuklatarak Afrika’daki Madakaskar Adası’na sürgüne gönderirler. Bu sürgün olayını Cigerxwîn „Otobiyografim-Jînenîgasriya Min“ adlı yapıtında olaya şöyle yaklaşır: “ Bedirxan ailesi, Haco Ağa ve yakınları o yaz Hevêrkan dağına, Cemil Paşa ailesi, İlyas Ağa ve yakınları da Xursê dağı yaylasına gittiler. Sadece Osman Sebrî Bey ve mahiyetindeki silahlı güçler Berazan aşiretini geçerek düşman noktalarına baskın yapıp, silah ve cephanelerle geri döner. Bu olay nedeniyle Osman Sebri, Fransızlar tarafından yakalanarak Madagaskar’a sürgüne gönderildi.“ der. Osman Sebri’nin eylemci bir militan olması, herkesin izin yaptığı bir mevsimde O’nun eylemler yaparak hedefine yönelmesi, O’nun birçok kişiden ayıran en belirgin yönü. Bu nedenledirki O, herkes tarafından sevilmiş ve korunmuştur. 1937 yılında izinsiz olarak adadan ayrılır, Lübnan’a döner. Bir yıl kadar Lübnan’da kaldıktan sonra 1938 yılında Şam’a döner ve ömrünün son gününe kadar yaşamını kimliksiz ve pasaportsuz olarak orada geçirir.
Osman Sebri 1941 yılına kadar „Nadî Selahedîn“ okulunda Kürt çocuklarına Kürtğe dil derslerini verir. çeşitli yerlerde çalıştıktan sonra 1956 yılında Süriye Kürt Demokrat Partisi’nin kurucuları arasında yer alır. Sonra yine arkadaşları ile yolları birbirinden ayrılır. 1960 ile 1973 yılları arasında bir çok kez hapise düşer; toplam yılları aşan sürelerde çeşitli hapishanelerde 18 kez hapise girip, çıkar. Geride kalan yıllarda ise sürgün ve gözetim altında yıllarını geçirir. Düşmanın zapt edemediği bir kale olarak ömrünün son anına kadar başı dik, alnı açık olarak yaşamını sürdürür.
O’nun kadar düşmanı tanıyan Kürt çok azdı. Hata yapan, ya da politika deyip düşmandan yana davranan Kürtlere çok kızardı. Derdiki: „Düşman, düşmandır. Ne yapsalar düşmanca yaptıkları için, insan ona göre tedbirini hazırlar. Bu nedenledir ki, düşmana düşman denilmiş!.. Ya kardeş kanını düşmandan daha düşman akıtanlara ne demeli?. Düşmana uşaklık yapan ve hatta düşmanın kapısı önünde kendi halkına köpek gibi saldıranlara ne demeli?“ diyordu. Kendi deyimiyle: „Ben hayatımda kendime büyük düşmanlar yarattım. Ne yazık ki bu düşmanların çoğu tanınmış Kürt büyükleriydi. Bu nedenledir ki birçoğuyla ilişkimi keserek kendi köşeme çekilmek zorunda kaldım. “ diyordu. O’nun bu görüşü düşmana sırtını dayıyarak hiç bir zaman mücadelenin yapılamıyacağı, er veya geç düşmana sırtını dayıyanların hüsrana uğrayacakları muhakaktı. Onun, bunun adamı olarak politika yapılmaz. O’na göre politika Kürt halkının birlik ve beraberliğine dayanılarak, onun gerçek özgücüyle ancak mücadele yürütülürse başarıya ulaşma şansı mümkümdür, diyordu. Bu düşünceleriyle Osman Sebri, birleşik, özgür bir vatan için O, bir meşaleydi. Osman Sebri de arkadaşları olan Cigerxwîn ve Qedrî-Can gibi Kürtlerin birlikte yaşadıkları Türk, Arap ve Fars halklarının kardeşliğine büyük önem veriyordu. Sınıfsal bilinç almış halkların emekçileri tarafından sevilen Osman Sebri, kardeş halkların duygu ve düşüncelerini de dile getiren bir Kürt şairiydi.
Ömrünün son döneminde Kuzey Kürdistan’ın yurtsever güçlerine büyük bir önem vererek, bu güçlerin birleşmelerini bir zorunluluk olarak görüyordu. Bu doğacak gücün tüm Kürdistan’ı etkiliyeceğini düşünmekteydi. Güney Kürdistan’da oluşan bugünkü ortamı görmek, O’nu sevindirecek bir husustu. Güney Kürdistan’dan önce Kuzeyin kurtuluşa ve özgürlüğe daha yakın olarak görmesi belki O’nun bir yanılgısıydı. Fakat o günkü şartlarda durum öyle göstermekteydi. Çünkü güneyli örgütlerin çoğu Kürdistan’ı aralarında bölüşen devletlerle iç içe yıllarca yürüttükleri politikadan nefret etmekteydi. Bu ilişkilerde Kürtlere fayda yerine ancak sadece zarar gelebileceğini edindiği tecrübelerden öğrenmişti. Günümüzde tüm Kürt örgütlerinin birbirine yaklaşımı, birlik ve beraberliğin günden güne pekişmesi Osman Sebri’nin nihayi arzusuydu. O’nun bu arzunu Kürtler arasında sağlam bir temelde geliştirmek tüm yurtsever Kürtlere düşen bir görev.
Osman Sebri’nin yaşam öyküsünü birkaç sayfaya sığdırmak çok zor. O’nu daha iyi tanımak için Kürdistan tarihinin son dönemini, yani O’nun 88 yıllık ömrünü iyi bilmek gerekir. Zira bu süre içerisinde Kürdistanın en büyük olayları geçerken, O, bunların birçoğuna tanıklık eder.
Osman Sebri, Cigerxwîn, Qedrî-Can İ Goran’ın düşüncelerine Kürtler her zamankinden daha çok bu gün ona biraz daha yakınlar. Elbet bir gün gelecek, Kürtler de her halk gibi kendi başına ve özgür olarak yaşıyacaklar. Osman Sebri gibi şaîrlerin kurtuluş mücadelesine verdikleri emekler ise asla unutulmayacak. Bu yönüyle de O, unutulmaz Kürt büyükleri içindeki yerini korurken, mihnetle anılacaktır. Kendine ait istemini şu dizelerle açıklar:
„Xwe danînim bo sîtem û zorê,
Bi vê serbilind ez biçim gorê.
Gava bi rûmet çûme goristan
Hêja ye, bibim lawê Kurdistan!..“
Bu dizelerin yaklaşık olarak bugünkü Türkçe karşılığı şöyledir:
Sitem ve zulme hiç bir zaman baş eğmem,
Mezara ise asla başı eğilmiş olarak gitmem.
Şayet mezarlığa yüzü ak onurumla gidersem,
O zaman değerlidir, Kürdistan genci olmam!..
Ölümsüz şaîrin doğumunun yüzüncü yılı tören ve panelinde O’na yukardaki dileğine yanıt olarak şu dizelerle yanıt verdim ve dedimki:
Îro di ser bûyîna te re sed sal bi şahî derbas bû,
Tu bi dengê helbestên xwe heya qatê erşan çû.
Em ji bo te dibêjin, tu her hêja ye, li jor, asûman,
Tu bû lawê Kurdistan, tu her tim bijî Apê Osman!..
Bu dizelerin Türkçe olarak karşılığı şöyle:
Bugün doğumunun üzerinden tam yüz yıl geçti,
Senin şiirlerindeki sesin gök yüzüne kadar erişti.
Senin için deriz ki, zaten sen yücelerden yücesin,
Apê Osman, Kürdistan genci olarak hep yaşayacaksın!..
Şaîr ve yazar olarak Osman Sebri
Şaîr olarak Osman Sebri mütevazi ifadesiyle „Ben şaîr değilim. Düşüncelerimi şiir ile ifade ettimse insanlar onu sevip, daha iyi anlayabilsinler diye o yolu denedim. Onlar düşüncelerimi şiirde sevdikçe de ben şiir yazdım. Şiirlerimi bir divanda toplayacağımı hayatta hiç düşünmemiştim. Siz divanımı hazırlayacağınızı söyleyince hem sevindim, hem de halen yıllar öncesi şiirlerimde dile getirdiğim düşüncelerimin güncel olması ve Kürdistan’da gündemi oluşturması bakımından şiirlerimin büyük bir önem taşıyacağına inanıyorum. “ demesi, O’nun büyüklüğünden kaynaklanıyordu. Çok şiir yazmakla şair büyük olmaz. Şairin şiirde yakaladığı sanat ve şiirin içeriği, onun sanata bakış açısı, dünya görüşü, sanatta yeni çığır açma becerisi şaîri yücelten ve onu ölümsüz kılan etkenler arasında saymak gerekir. Osman Sebri’nin şiirlerinin içeriği bu yönüyle ele alındığında oldukça zengin bir anlatıma sahip olduğunu okuyucu hemen fark eder. Şiirlerinin ana temasını doğa ve yurt sevgisi, yurt ve yaşam, fabl türü olarak hayvanları konuşturarak insanlara ders ve öğüt verme, siyasi düşüncelerini şiir yoluyla topluma sunma, kahramanlık olaylarını destanımsı bir ifadeyle anlatma, marş ve çocuk şiirleri teşkil eder. O da çağdaşı olan diğer Kürt şairlerinden Cigerxwîn, Qedrî-Can, Hêjar, Ebdula Goran gibi büyük bir üne sahip ve kendi açısında bir otoritedir.
Kendisi Süriye’ye geçtiği dönemde hiç Kürtçe yazılmış bir kitapla karşılaşmadığı için, Kürtçe yazma ve okumasını da bilmiyordu. Kendisine ilk kez Mîr Celadet Bedirhan öğretmenlik yapar ve O’ndan Kürtçe yazıp, okumasını öğrenir. Kürtçesini kısa bir sürede geliştiren Osman Sebrî, 1932 yılında yayın hayatına başlatılan „Hawar“ ve diğer birçok dergide Latin Kürt Albabesi’yle şiir ve çeşitli konuları kapsayan makaleler yazar. Artık O, Kürt dili öğretmeni olarak tüm hayatını bu sahaya ayırır. O’nun şu sözleri Kürt diline ne kadar büyük önem verdiğinin bir göstergesidir:
“Kendi diliyle ilgilenmiyen insanın, kendi yurdunu sevdiği idiası yersizdir!
Her söz, dilin gelişmesinde bir yapı taşı görevini görür.
Kendi diline önem veremiyen kişinin ulusal yaşantıdaki yeri bir hiçtir!..
Dil, denizdeki ufuka benzer; yakın gözükür, fakat sen ne kadar yaklaşırsan, o hep ayni mesafeyi korur!”
Şiir kitabı olarak Bahoz 1956’da, şiir divanı da ölümünden sonra 1998 yılında İsveç’in başkenti Stockholm’da basımı yapıldı. Derdên Me, 1956, Alfabeya Kurdî, 1954, Çar Leheng, 1984’te basımları yapıldı.
Özel aile yaşantısından birkaç söz
Ailesi köklü bir aşiret yapısına dayanmakta. Mirdesi Aşireti’nin kökü çok eskilere dayanır. Şerefxanê Bitlisî’nin (1543-1599) yazmış olduğu Şerefname’ye (1597-1599) göre Mirdesiler başlangıçta devlet olarak varlıklarını tarihte sürdürmüş, merkez olarak bugünkü Egil’de (Kela Gêlê) oturarak hükümranlığını sürdürmüşler. Devletin yönetenlerin soyunun Abbasilere dayandığı söylenir. Bu devletin ilk kurucusu Şeyh Pîr Mensur, Hakkari’den gelerek Gêlê Kalesi’ne yerleşir. O’ndan sonra oğlu Pîr Musa ve Musa’nin oğlu Pîr Bedîr döneminde Kale’nin yönetimi tamamen bu ailenin eline geçer. Bu ailenin hükümranlığını ayakta tutan aşiret ise Mirdesi aşiretiydi. Bu nedenledir ki, devlet şeyhlerin sülalesi adına değil, Mirdesi Aşireti adına tanınır. Gerçi Kürt, Arap, Fars ve Türkmen soyundan olan tüm şeyhler kendileri Ehlibeyt veya Abbasi soyuna dayandırmak isterler. Bu istekle kendilerini kutsal peygamber soyuna dayandırarak büyük nüfuz elde etmek isterlerdi. Bu geleneğin izleri halen günümüzde de görülür. Bu aslında doğru bir görüş değildir. Kanımca Hakkarili olan Kürt şeyhlerin kendilerini Abbasi soyuna dayandırmaları da böylesi bir söylenti olsa gerek. Gerçek olan ve tarihe geçen bu devletin yöneticilerinin hem adil ve hem de halkına olan yakınlıkları ile tanınmasıdır. Bu hükümranlık Pîr Bedir döneminde, Selçuklular’ın kaleye saldırıp, kaleyi ele geçirmesiyle son bulur. Pîr Bedir Meyafarqîn’e (Silvan) sığınır. Daha sonraları Alpaslan’ın Meyafarqîn’e saldırmasiyle Pir Bedir öldürülür. Oğlu Bulduk’ta Gêlê Hanedanlığını yeniden kurar. Bir süre sonra Palo ve Çermİk bu hanedandan ayrılırlar. Şah İsmail’in tesirinde olan hanedanlık Şah İsmail ile Osmanlıların arasının açılmasıyle hanedanlık Osmanlıların denetimine geçer. Mirdes egemenliğinin yıkılışından sonra, bir kısım Mirdesliler Batı Anadolu’ya göç ederek Kütahya yöresine yerleşerek, Germiyanoğulları Beyliği’ni kurarlar. Yine Mirdes beylerinden üç kardeş Gerger şehrinin Heşİrê köyünde çocukları olmayan bir ağanın yanına yerleşirler. Ağanın ölümünden sonra yörede egemenliği ele geçiren kardeşler sınırlarını Kâhta Ovası’ndan (Deşta Kolikê) Cendere suyuna ve Gevoz aşiretine kadar genişletirler. Bu aileden olan Sebrî Bey öldüğünde oğlu Osman genç yaşta öksüz kalır. Daha çocuk yaşta evlendirlen Osman Sebri’nin ilk evliliğinde oğlu Welato (Şİkrî) ile kızı Horê doğar. İkinci evliliğini 1942 yılında Şam’da yapar. Bu evlilikten Hoşeng, Hoşîn, Heval adlı üç erkek ile Hîngur ve Hêvî adında iki kızı doğar. Politik baskılar nedeniyle tüm çocukları yurtdışına çıkar. Çocuklarıyla bağlantısı yıllarca kesilir. Tek başına Şam’da yaşıyan Osman Sebri’nin hizmetine öz yeğeni olan Kewê yetişir. Kawê’yi evlat edinir. O’nu öz evlatlarından ayırmayan Osman Sebri, ikinci evlilikte üç erkek ve üç kız evladının olduğunu belirtir. Ayrıca Kawê, şaîrin öldüğü son güne kadar O’na hizmet ederek, yardımcı olur, bakımını üstlenir.
Osman Sebrî 11.10.1993 tarihinde pazartesi günü saat 15.30 da Şam’da hayata veda eder. Naaşı Dirbasiye’ye bağlı Berkevirê’de toprağa verilir.
Kasım, 2025
Abuzer Balî Han








