Kürtlerin insanlığa armağan ettiği devrimler

Azad Ronî
Dünyanın ilk neolitik devrimin Fırat ve Dicle ırmağı arasında yaşandığı, ilk yazılı kanunların, ilk doğa inançların ve güneş kültünün keşfedildi Mezopotamya coğrafyası, binlerce yıl çeşitli yerli halklara ev sahipliği yaptığı gibi kadim Kürt halkın ön atalarına da ev sahipliği yapmıştır. Kürtlerin ön atalarının Mezopotamya coğrafyasına ve siyasi egemenliğinde söz sahibi olabilmeleri için birlikteliklerini mutlaka sağlamaları gerekir. Eğer Kürtler birlik olurlarsa Kürdistan’nın ve Mezopotamya’nın kaderini belirleyecek güçleri vardır. Birlik olurlarsa Sümerler ve Medler döneminde olduğu gibi onların yenemeyecekleri güç yoktur. Osmanlı İmparatorluğu’n ordusuna 1835-1939 yılları arasında danışmanlık yaptığı sıralarda Kürdistan’ı dolaşıp tanıyan Alman general Moltke, hizmet ettiği Prusya İmparatorluğu’na şöyle bir not gönderiyordu: ”Kürtler çok dağınık. Eğer Kürtler birleşirse Mezopotamya’da yenemeyecekleri bir güç yoktur!”
Sümer kültüründe Guti-Gudea dönemi
İsterseniz tarihten birkaç örnek verelim: M.Ö. 2.150’de o coğrafyaya musallat olan Semitik kökenli Akad devletini bugünkü Kürtlerin ataları olan Guti, Lulubi, Hurri ve Kassit aşiretlerin önde gelen liderleri ve kabile reisleri Zağros dağların yücelerinde Hurri-Kassit’lerin Güneş Tanrısı Mitra (Metra) inancı etrafında güçlerini birleştirip konfederasyon oluşturarak, Mezopotamya’nın topraklarına ve siyasi egemenliğine sahip olmak için Sümer şehir beyliklerini yağmalayıp talan eden 200 yıllık işgalci zalim Akad devletini tarihin geri dönüşü olmayan çöplüğüne attılar. Guti, Hurri, Lulubi kabilerin Sümerler birlikte iktidara geldikleri ve Tanrı-Kral anlamına gelen Guti-Gudea kültürel dönemi ve devrimleri başladı. Aryan kabilelerinde ‘Gudea’ aynı zamanda ‘Gott’ anlamına gelmektedir. Kil tabletlerinden öğreniyoruz ki, Sümerlerin en eski kralları Guti ve Hurrilerin yoğun olarak yaşadıkları Şuruppak ve Lagaş şehrinden gelmektedir. Lagaş şehir Kralı Gudea, Sümerlilerin ilk krallarından ve tufanı yaşayan Şuruppak şehir Kralı Ziusudra gibi Guti-Hurri kabilelerinden geliyorlardı. Ve Sümerlerin Emesal lehçesini de çok iyi konuşuyorlardı. Sümerlerin Emesal lehçesini o bölgede neolitik devrimi yaratan Guti-Hurrilerin diliydi ve bugünkü Kürtlerin konuştuğu çok eski Kürtçe’nin Kirmanckî lehçesiydi.
M.Ö. 5000 yılından beri verimli Mezopotamya topraklarına ve siyasi yönetimine sahip olmak isteyen Semitik halkların bir avuç elit zengin, saldırgan, çok gerici, barbar hanedan aile şeflerin Sümer şehir beylikleriyle mücadele eden kavgaları, savaşları, öncülük ettikleri barbar göç akınları binlerce yıl hiç bitmeden sürüp gitti.
Barbar Semitik aile şef hanedanlarının Mezopotamya’da kurdukları Akad ve Asur devletlerin bugünkü Kürtlerin ataları, Sümerler ve yerli halklar tarafından yenilgiye uğratıldıktan sonra da, onların Mezopotamya’nın toprakları ve yönetimi için baş gösteren mücadeleleri hiç bir zaman bitmedi. Bugün ise, “Büyük Ortadoğu Projesi” adıyla devam etmektedir. Ve Medler’den sonra ilk Sümer uygarlığına büyük katkıları olan Kürtlerin de hiçbir zaman devlet sahibi olmalarını istememektedirler. Onların siyasi ve ekonomik çıkarları çerçevesinde çalışmayacak olan bir Kürt devletin kurulmasına engel olan güçler de işte bu küresel uygarlık güçlerin derin tarih anlayışıdır. Yani bu Semitik tüccarların Sümerlerden beri Kürtlere çok büyük ve hiç unutmadıkları tarihi kinleri vardır!
İçki dağıtıcı hilesiyle Sümer Saray Beylikleri’ne giren Büyük Sargon
M.Ö. 2800 yıllarında Semitik halkların bir avuç zengin elit, saldırgan, çok gerici kabile reisleri Arap yarımadasından toplayıp öncülük ettikleri tarihin büyük barbar göç akınlarıyla Mezopotamya bölgesindeki Sümer Şehir Beylikleri’ni saldırıp yağmaladılar. Dikkatınızı çekmek istiyorum ki, o dönemlerdi henüz İsrailoğulları ve Araplar henüz tarih sahnesine çıkmış değillerdi. O tarihlerde adı geçen Semitik halkları; Akadlar, Asurlar, Amoriler ve Aramiler’dir. Yerli halklar her seferinde bu barbar yağmacıları ülkelerinden çıkarmasına rağmen, bu Semitik kabile reislerin öncülük ettikleri barbar yağmacı göç akınları hiç bitmeden devam etti. Bu barbar göç akınları ve Mezopotamya bölgesini yüzyıllarca yağmalama sonucu İlk Semitik tüccar olan Büyük Sargon, Sümer şehir beyliklerin saraylarına içki satıcılığı olarak girerek, Sümer şehir beyliklerini nasıl hile ve tuzaklarla içten yıkmaya çalıştığını Sümer yazarı Ludingirra 4.350 yıl önce kil tabletlerine şöyle yazmıştır:
“Yönetimin Akadlılara ilk geçişi nasıl oldu bir bilseniz! Kiş’te Kraliliçe olan Kubau vardı ya, işte onun ailesinin 400 yılllık krallık yaptığı yazılan oğlunun sarayında, içki dağıtıcılığı yapan Sargon adında biri varmış. Adam sarayda çalışırken yalnız içki işiyle vaktini geçirmemiş. Sümerlilerin askerlik tekniğini, politikasını, yağmalarla güçlerini nasıl yitirdiklerini incelemiş, kendi halkından olan kimseleri etrafına toplamış ve önce içinde çalıştığı sarayı (altın gücüyle) eline geçirmiş, sonra da Sümer şehirlerini birer birer idaresi altına almaya başlamış. Derken etrafındaki yerli halklara saldırmaktan kendini alamamış ve kendini kral yaparak Sümer devleti temelleri üzerine koca bir Akad devletini Kurmuş. Kurmuş ama halkın büyük kısmı Sümerliler, onları darıltmamak ve iktidarını sağlamlaştırmak için, ‘Dört bucağın, Sümer ve Akad’ın Kralı unvanı vermiş! Agada adı altında yepyeni bir başkent Kurmuş! Saldırdığı yerli halklardan yağma ettiği altın, gümüşle değerli taşları, bol tahılı Agade’ye yığmış. Bu zengin ve görkemli kente kendi cinsinden olanlar akın etmiş. Çünkü herkes rahat ve zengin yaşamaya başlamış orada. Magan ve Meluhha gibi çok uzak ülkelerde bile değerli ne varsa gemilerle Agade’ye taşımış. Sümerlileri darıltmamak ve bu krallığı haklı olarak aldığını göstermek için kanıma göre, (Akad devletinin yalan resmi ideolojisi olarak bugünkü devletlere örnek oluyor.A.R.) bir neden de hazırlamış. Ben buna ait öyküyü (resmi ideolojiyi) okul kitaplığımızda bulunan bir tablette okudum. Krallığı nasıl eline geçirdiğini anlatması bakımından çok ilginç gelmişti. Aslında bu (yanlış) öykü daha geç çağda yazılmış, yazısına göre. Fakat bana kalırsa, Sargon, kralığını Tanrılarımızın da onayladığını göstermek için kendisi (uydurarak) yazmış olmalı. Daha sonra arşivcinin biri bunun kopyalarını yaparak kitaplarda ve arşivlerde saklamasını sağlamış herhalde…”
O’dur bugündür dört bin yıldan beri, Sümer Rahip Devletine rahmet okutarak egemenlere hizmet eden “ilk örgütlü aygıt Akad devleti” örneğinde olduğu gibi bütün devletlerin yalana dayalı resmi ideolojileri aşağı yukarı bu şekilde kendilerine ve zamana ayarlı olarak uydurulup halklara kabul ettirilmiştir. Başka türlü art arda köleci, feodal ve kapitalist sömürü zincir mekanizmalarını kurmaları mümkün olmayacaktı.
Sümer yazarı Ludingirra birkaç paragraf sonra şöyle devam ediyor:
“Sargon kendisi hakkında şöyle yazdırmış kitaplara: ‘O, fakir bir kadının oğlu imiş. Babası belli değil. Babasının kardeşi dağlarda yaşarmış. Annesi, onu, Fırat nehrinin kıyısındaki bir şehirde, gizlice doğurmuş ve etrafı ziftle kaplanmış kamış bir sepete koyarak nehrin sularına bırakıvermiş. (Aynı Semitik tücarlar bin beş yüz yıl sonra İsrailoğulları’n peygamberi yaptıkları Musa’nın da hikâyesini aynen böyle uydurmuşlardı. Demek ki bu Semitik tüccarlar, ‘bir bebeği, etrafı ziftle kaplanmış kamış bir sepete koyarak nehrin sularına bırakma’ hikâyelerini çok seviyorlar. Bu uydurulmuş hikâyelerle insanları kandırdılar. A.R.) Onu Akik adındaki bir bahçıvan bularak büyütmüş. Sonra da Tanrıçamız İnanna’nın sevgiyle biz Karabaşlılar’ın kralı olmuş. Herhalde o (Zigguratlar’da çalışan) bir rahibenin çocuğu idi. Daha önce de yazdığım gibi rahibelerin çocuğu olmaması gerekir, çünkü onlar Tanrı’nın çocuğu sayılır. Annesi onu bu yüzden suya bırakmış olmalı. Hakikaten bir yerde annesinin rahibe olduğunu da okumuştum.”[1]
Semitik tüccarlar Arabistan merkezli Semavi dinlerini nasıl inşa ettiler
Semitik tüccar hanedan Büyük Sargon, İnanna’nın Sümerliler için aşk, güzellik, savaş, adalet ve siyasi güç anlamına geldiğini, onun emriyle krallığının geldiğini söylerse kimsenin itiraz etmeyeceğini çok iyi biliyordu. Semitik tüccarların bundan sonraki, Arap yarımadası merkezci üç bin yıllık dini ve kültürel tarihi hep böyle yalan, yanlış, Sümerlerden duyduklarını değiştirerek kendilerine ait olmayan Sümer kültürü üzerine inşa edeceklerdi. Ne var ki, Semitik halkları Aryan halklarından inanç, kültür ve ekonomik olarak dört bin yıl gerilerde yaşıyorlardı. Dolayısıyla Sümerlerden öğrenip kopyalayıp çaldıkları teoloji kültürünü kendi ekonomik ve siyasi çıkarları çerçevesinde Semitik halkların kafalarına yukardan aşağıya doğru şiddet kullanarak yerleştirmeye çalıştıkları için büyük sıkıntılar çektiler ve her seferinde şiddete başvurmak zorunda kaldılar.
Museviliği İsrailoğulları’n kafalarına Musa önderliğinde aşılamaya giriştiklerinde hazinelerine baktıkları Firavunlar’ın şiddetini kullandılar. Muhammed önderliğinde İslam’i Araplara aşılamaya çalıştıklarında, ”Allah için savaşın, bunun karşılığında cennete gidersiniz!” diye kandırıp topladıkları barbar katiller ordusu ile büyük katliam ve soykırımlara varan cihadist şiddet kullanarak onlarca ülkeyi işgal ettiler. 1400 yıl geçmesine rağmen, Mezopotamya’daki son 2012-2025 yılları arasındaki Suriye savaşında görüldüğü gibi hâlâ Müslüman olmayan yerli halkların mal-mülk varlıklarına, topraklarına, kadın ve kızlarına el koymak için aynı cihadist şiddet kullanıyorlar. Bu, Semitik tüccarların Semavi din kılıfları altında insanlığın boynuna astıkları büyük utançlardır!
İnsanlık bu utançlardan nasıl kurtulacağını sorgulamalıdır!
Profesör Reinhart Dozy, Spanish İslam kitabında, “Muhammed devrinde Müslümanların kılıçlarının korkusu uzak ülelere kadar ün salmıştı. Bu korku neticesinde insanlar Müslüman olmaya mecbur kalmışlardır. (…)
Araplar, kendi mallarını kaybetmek korkusu ve aynı zamanda başkalarının mallarını gaspetmek arzusu ile İslam bayrağı altında toplanıyorlardı.“[2] diye yazar.
Hindu halkın önderi Mahatma Gandhi:
“Elbette İslam kılıçla yayılmıştır! İslam’ın yayılmasının vasıtası Kılıçtır; o gün kılıçtı, bugün de kılıçtır!“ diye belirtmektedir.
Hinduların dini önderlerinden Pandit Jawahir Lal Nehru, İslam’ın Kutsal Kitabı, “Kuran’ın Allahı da, Peygamberi de savaş severdir!“ açıklamasında bulunur.
Bugün (2012-2025) Mezopotamya’nın Rojava, Suriye ve Irak bölgelerinde IŞİD, El-Kaide ve El-Nusra gibi cihatçı İslam örgütlerine karşı cesurca savaşan Kürtler, barbar İslam ordusunun ülkelerini din kılıfı altında ilk işgal ettikleri dönemlerde de çok büyük savaştılar! Fakat onların, “işgal ettiğiniz ülkeleri yağmalayıp talan edin!“ gerçeği yerine, “Allah için savaşın bunun karşılığında cennete gidersiniz!“ gibi hile ve tuzaklarına yenildiler.
Arabistan merkezci Semavi dinlerin (Musevilik, Hristiyanlık ve İslam) mitos, destan, efsane, inanç ve masalların kökenini Sümerlilerden aşırıp kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda köklü düzeltmeler ve eklemeler yaparak inşa ettiler, bugünkü dünya para imparatorlukları için. Amaçları, dini inanç kılıfları adı altında başka bölgelerin ve özellikle Sümer kültüründen beslenen Aryan halkların ekolojik köy komünleri şeklinde yaşadıkları zengin bölgeleri yağma, talan ve hırsızlıkla elde edecekleri zenginlikleri Arap yarımadasındaki bölgeye çekerek, o bölgeyi Mezopotamya gibi dünyanın kültür merkezi ve zenginlik bölgesi haline getirmekti.
Aşağı yukarı bin yedi yüz yıl süren (M.Ö.2350-612) Akad ve Asur devlet projeleriyle Mezopotamya’nın toprakları ve siyasi yönetimine bugünkü Kürtlerin ön ataları yüzünden sahip olamayacaklarını anlayan Semitik tüccarlar, daha güçlü dini ideolojilerle art arda Arabistan merkezci Semavi dinlerini inşa ettiler. Firavun saraylarında yetiştirdikleri Musa’ya Büyük Sargon gibi bir hikaye uydurdular. Musa önderliğinde Babil’e karşı Mısır’a Mezopotamya’nın kapısı önünde bir ileri karakol kurmak amacıyla 12 kabileli İsrailoğulları üzerinde, tıpkı 20. Yüzyıl Avrupa’da Hitler soykırımıyla yaptıkları gibi büyük baskı uygulayarak onları zorla Musa önderliğinde Filistin topraklarına getirdiler. Kendi siyasi çıkarları için Mezopotamya’nın kapısı önünde Babil’e karşı Mısır Firavunlarına ileri karakol kurmak istiyorlardı. Kurban olarak İsrailoğulları’nı seçtiler. Tevrat’a göre Musa, yolda kendi Yahuda inancında olmayan, altından buzağı yapıp tapan ve Mısır’a dönmek isteyen üç bin İsrailli’yi en yakın akrabaları eliyle kılıçtan geçirdi. Güya “İsrailoğulları’nı Firavun köleliğinden kurtarmak için” miş, diye büyük bir tarihi yalan uydurdular.
Oysa Semitik halkların bir avuç zengin elit, saldırgan, gerici kabile reisleri olan Semitik tüccarlar, geleceğin dünya para İmparatorluğunu kurmak için kendilerine Sümerlilerin “seçilmiş bir ulus” ile uygarlıklarını yarattıkları gibi, yaratacakları bir “dünya uygarlığı” için ‘seçilmiş bir ulus’ olarak bir ‘Yahudi’ halk icat etmek istiyorlardı. Ve yüzyıl boyu süren tarihi projeleriyle bir ‘Yahudi’ halk da icat ettiler, O’nu dünyanın her yerinde kullanmaktadırlar!
Tabii ki onlara yeni etnik kimlik vermeye çalışırken İsrailoğulları’nı düşündükleri için değil, onları dünyanın her yerinde siyasi ve ekonomik amaçları için kullanmak içindi. Üç bin yıldan beri İsrailoğulları Semitik tüccarların çizdiği yoldan gitmedikleri tarihin her dönemecinde krallar (Firavunlar, Babil Kralı) ve diktatörler (Hitler) eliyle katliam ve soykırımlar yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar. Siyasetleri icabı kurdukları ilk İsrail devleti Semitik tüccarların ekonomik ve ticari çıkarları çerçevesinde hep Mısır orduların yanında Babil’e karşı savaştılar. Museviliğin fazla yayılmadığını gören Semitik tüccarlar, Musevilikten sonra, Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılan Aryan Mitra inanç ve güneş kültünün önünü kesmek ve Museviliğin yayılmadığı topraklarda Hristiyanlığı yaymak için Kudüs’den Atina’ya o güne kadar Musevilik inancında olan Pavlus öncülüğünde bir heyet gönderdiler. Ve Museviliğin bir kolu olarak Avrupa kıtasında Hristiyanlığı yaymaya çalıştılar.
İsrail devletinde güya çarmıha gerilen İsa’nın öyküsünü, kurtuluş teolojisini Pavlus usanıp bıkmadan yalan yanlış yıllarca anlata anlata şekillendirecekti. Oysa orda yaşayan İsrailoğulları da çok iyi biliyordu ki, o tarihlerde Kudüs ve çevresinde böyle İsa’nın çarmıha gerildiği bir olay yaşanmamıştı. Onun için o yaşanmamış hikâyeyi ve Arabistan merkezci dini, inandırıcı olsun diye Kudüs’ten uzak bir yerde anlatmaları gerekiyordu. Pavlus’un yolunda gidenler de, Semitik tüccarların altın gücüyle yüzlerce yıl anlata anlata, Mitra inancındaki Aryan halklarıyla savaşa savaşa, o Aryan kültüründe olan halklara zorluk çıkarak, bir kısım kralları altın ile satın alarak ancak üç yüzyıl sonra Hristiyanlığı Roma imparatorluğun resmi dini haline getirebildiler.
Kapitalist sistemin ulus-devlet çağında büyük soykırımlar
Bütün insanlığa -kapitalist sistemin alt yapısını oluşturan- bu teoloji yalanlarını, yanlış yaşamı insanlara inandırmışlardı. Ve artık kapitalist sisteme geçişle dünyada bu maskeli tanrılar devletin ve uluslararası her kurumunu yönetebilecek para imparatorluklarını kurmuş oluyorlardı. Bu, barbar kapitalist sistemde binlerce yıldır doğayla iç içe, anne ile çocuk gibi kucak kucağa ekolojik köy komün yaşamlarını sürdüren yerli halklara katliam ve soykırımlar demekti. Sadece insanlara, halklara tarihte görülmemiş soykırımlar yapmayacaklardı. Yeraltı zenginlikleri sömürmek için dünyanın her yerinde doğayı da katliamlardan geçirerek ekolojik sistemi bozacaklardı. Ve bozdular da.
Hangi toprakların altında altın ve petrol varsa, o toprakların üzerinde doğayla iç içe, özerk, ekolojik köy komün yaşamlarını sürdüren halklara, Sümer şehir beyliklerin saraylarına hangi hilelerle girmişlerse, aynı o şekilde saraylarına girip altın gücüyle içten fethettikleri Avrupa krallarının; yani İngiliz, Fransız, İtalya ve en son Amerikan askerleriyle tarihte görülmemiş soykırımlar yaptılar. Toprakları altında altın bulunan Güney Afrika’daki Boer halkına İngiliz Kraliyet ailesi askerleri eliyle 1899 ile 1902 yılları arasında korkunç bir soykırım yaptılar.
Kendilerine Mezopotamya’nın kapısı önünde, Türk devşirmelerinden oluşan vekalet savaşçılarını yaratarak bir ileri karakol kurmak ve İsrail devletin ön koşulu olarak Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın ordusuna danışmanlık yaptığı askerleri eliyle Ermenilere, Rumlara, Süryanilere ve Kürtlere büyük soykırımlar yaptılar. Anadolu ve Mezopotamya’yı istedikleri gibi dizayn etmek için yol temizliğini yaptılar. Ayrıca toprakları altında petrol bulunan Kürtlerin ülkelerini 1916’ta yapılan Sykes-Picot Antlaşması ile dört ulus-devlet arasında dört parçaya bölerek, yüzyıldan beri Kürtleri hukuk dışı bırakarak, eşkıya ve terörist ilan ederek sürekli katliam ve soykırımlara tabi tuttular. İkinci Dünya Savaşı’da ise, Ortadoğu’ya ikinci bir ileri karakol olarak İsrail devletini kurmak ve Avrupa’daki Yahudileri Firavunlar dönemindeki gibi zorla Filistin topraklarına doğru göçe zorlamak amacıyla Hitler Almanya’sı döneminde Yahudilere korkunç soykırımlar yaptılar.
Eğer insanlık Güney Afrika’daki Boer halkına, Ermeni, Rum ve Süryanilere yapılan korkunç soykırımlar sırasında ayağa kalkıp “küresel uygarlık güçleri”ne şiddetle karşılık verselerdi, onların tarihsel planlarını deşifre etseydi ne Yahudi soykırımı yaşanacaktı, ne de bugüne kadar uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi eliyle hala sürdürülen Ermeni, Pontus Rum, Süryani ve Kürt soykırımları yaşanacaktı.
Kürtleri neden devlet sahibi yapmak istemiyorlar
Semitik tüccarlar, çok derin tarihsel plan, proje ve programları çerçevesinde Akad ve Asur devletleri eliyle Sümer uygarlığını yağmalayıp talan ederek ortadan kaldırdılar. Bu tarihsel planlarının birinci aşamaydı. İkinci aşama ise, Arabistan merkezci tek tanrılı dinler, özellikle İslam ve bin yıldan beri Mezopotamya ve Anadolu’da vekalet savaşçıları olarak kullandıkları ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi’ ile Sümer uygarlığın kalıntılarını ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar. Onlara göre Kürtler Sümer uygarlığın kalıntılarıdır! Ulus-devlet çağında hukuk dışına attıkları Kürtleri bu yüzden devlet sahibi yapmak istemiyorlar. Uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi eliyle mezara gömmek istiyorlar.
Sümerliler her sıkıştıklarında Gutiler ve Hurriler imdatlarına yetişiyordu
Zağros dağlarının yüceltilerinde doğayla iç içe özerk bir yaşam süren Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassit kabilelerinden bir kısım insanlar, Göbekli Tepeden beri oralarda binlerce yıldır biriktirdikleri tecrübelerini, bilgilerini, mitoslarını, efsanelerini, destanlarını Fırat ve Dicle arasındaki deltaya doğru inerek; M.Ö. 6000 ile 2000 yılları arasında insanlık tarihin ilk ve en gelişmiş şehir uygarlıklarını kurdular. Ovalarda şehir beyliklerini kuran Sümerliler, “uygar” olduklarını söyleyerek zamanla içinden çıkıp geldikleri ve köylerde ekolojik komün yaşamlarını sürdüren yerli halklardan uzaklaşıp yabancılaştılar. Fakat Sümerliler hem Arabistan çöllerinden hem de Kafkasya dağlarından gelen her barbar saldırılar karşısında sıkıştıklarında ya da yenildiklerinde köklerinin dayandıkları ve “ilkel kabileler” olarak gördükleri o dağlık ormanlarda özerk ve ekolojik köy komün yaşamını sürdüren yerli halklardan yardım istiyorlardı. Onlar da her seferinde yardımlarına koşuyorlardı. İşgalci ve talancı güçleri ülkelerinden çıkarıp kovuyorlardı.
Bunu Sümer yazarı Ludingirra yaşam öyküsünde şöyle açıklıyor:
“Kral Sargon’dan sonra oğulları Rimuş, Maniştusu ve torunu Naramsin ülkeyi genişlettikçe genişletmiş, bütün yörelere kol salmışlar. Hele Naramsin kendisine, ‘Tanrıyım’ diyecek kadar ileri gitmiş. Öyle şımarmış ki, büyükbabası Sargon’un aksine, Sümerlileri darıltmaktan korkmayarak bizim Tanrılarımıza, özellikle yüce Enlil’e ve onun tapınağı Ekur’a büyük saygısızlık etmiş. Askerlerini Ekur’a ve onun güzel koruluğuna saldırtmış. Ekur tapınağını bakır baltalarla yıktırmış. Koca tapınak ölü gibi yerlere yatmış. Bununla yetinmeyip tapınağın arpa kesilmeyecek kapısında arpa kestirmiş. Hele bizim o canım ‘Barış Kapısı’nı yerle bir etmiş. O günden beri Nippur’da barış kapısı yapılmamış. Onun yerine Akadlılar sokak fahişelerin iş yaptığı ‘Musakkatım Kapısı’nı oturmuşlar. Naramsin, Ekur’u yıktırırken içinde ne kadar değerli eşya varsa, tapınağın tam yanındaki iskeleye dayadığı teknelere doldurup Agade’ye götürmüş.
Buna son derece kızan ulu Tanrımız Enlil, önüne geçilemeyen bir sel gibi gürlemiş, coşmuş ve gözlerini doğudaki dağlara dikerek, orada yaşayan ilkel Gutileri Naramsin’in üzerine saldırtmış. Çekirge sürüleri gibi gelen bu (dağlarda doğa ile iç içe otonom yaşayan kabilelerin ayaklanmalarını. A.R.) insanları durdurmaya gücü yetmemiş Naramsin’in. Bunların ülkemize yayılmaları ile Sümerlerin hiçbir tarafından ne haber alınabilmiş ne de haber ulaştırılmış. Tekneler iskelelerde beklemiş. Yolları Haydutlar sarmış. Ülkenin kapıları kırılarak tozla buz olmuş. Bunların ardından büyük bir kıtlık başlamış. Çünkü insanlar korkudan ne tarlalara, ne bahçelere bakabilmiş. Sulardan balık bile tutulamamış. Her şeyin fiatı korkunç yükselmiş…
İnsanlar açlıktan düşüp düşüp ölmüşler. Buna benzer olaylar, ülkemize Elamlılar saldırdığında da yaşanmıştı. Ben o zamanlar çocuk denecek yaşta idim ve Nippur daha güvenliydi.
Gutiler tarafından, yarattıkları insanların acımasızca öldürüldüğünü gören büyük Tanrımız Nanna, Enki, İnanna, Ninurta, İşkur, Utu, Nusku ve Nidaba; Nippur’da toplanarak, ‘artık Enlil’i durdurma zamanı geldi’ demişler. Tanrı Enlil’e hep birden ‘ne olduysa kendi insanlarımıza oldu; yetsin, bitsin bu felaket’ diye yakarmışlar ve ‘ Agade, Nippur’u nasıl yakıp yıktıysa, o daha beter olsun ve yeryüzünden silinsin’ diye lanetlemişler.
Tanrılarımızın istediği olmuş, orası da (Gutiler tarafından) yıkılmış, yakılmış ve tümüyle ortadan kalkmış.”[3]
Bugünkü Kürtlerin ön ataları olan Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassit kabilelerin güçlerini güneş tanrısı etrafında birleştirerek Arap yarımadasından gelen işgalci Akad devletin kurucusu olan ilk Semitik tüccar Büyük Sargon ve Torunlarının hanedanlığını yıktıkları zaman bütün Mezopotamya halklarına özgürlük getirdiler. Ve o Mezopotamya topraklarda büyük bir bilgi fışkırması yaşandı. Bu büyük devrim Hindistan üzeri Çin’e, Yunanistan üzeri Avrupa’ya dalga dalga yayıldı.
İnsanlığın ilk yazılı kanunlarını Sümerliler keşfetti
İlk kanun kitabı Lagaş Kralı Urukagina tarafından M.Ö. 2375’de, daha Akadlar o coğrafyada devlet kurmadan 25 yıl önce tabletlere yazılmıştı. İşte o insanlığın ilk yazılı Sümer kanunları Guti ve Sümerlerin iktidara ortak oldukları, Akadların ortadan kaldırıldığı dönemde yeniden geliştirip düzeltilerek (M.Ö. 2100-2050) tabletlere yazıldı. Yani yenilenen Sümer kanun kitabı, üçüncü Ur sülalesinin kurucusu Ur-Nammu tarafından yeniden kaleme alındı, oğlu Shulgi döneminde tamamlandı. Bugüne kadar ki bütün medeni insanlık kanunlarına yol gösterip ışık tutan medeni Sümer kanunlarına göre, her kim olursa olsun kanunlar önünde eşittir. Kimse herhangi bir insanı öldürmeyecek. Herkes anne ve babasına saygı gösterecek. Saygı duyduğu komşusunun malına göz dikmeyecek. Çalmayacaksın. Hırsızlık yapmayacak. Zina etmeyeceksin. Ayrıca Ticaret Kanunları. Sosyal Kanunlar. Aile hukuku. İnsanların birbirlerine karşı işledikleri suçlara yönelik kanunlar. Kimsesizlerin ve korunmasız azınlıkların hakları güvence altına alınmıştır. Bu kanunlara uymayanlar yargıçların bulunduğu adalet mahkemesinde yargılanacaklardı.
Sümer kanunları, 625 yıl sonra Hummurabi kanunlarına, 1075 yıl sonra da Musa’nın İsraillilerin Tanrı’sı Yehova’dan aldığını iddia ettiği Musa’nın on Emir denilen Yahudi kanunlarına temel teşkil etmiştir.
Hurrilerin Goş aşireti bugünkü Kürtlerin Medler olan M.Ö.
Devam edecek…
Yazar daha bu araştırma inceleme yazısı üzerinde çalışmaktadır.
12.12.2025
Azad Ronî
Kaynaklar:
[1]. Sümerli Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü, tablet 10
[2]. Profesör Reinhart Pieter Anne Dozy, Spanish Islam
[3]. Sümerli Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü, Tablet 11








