Abuzer Bali Han

Abuzer Bali Han
Kerkük için Kürtler derler ki: “Kerkûk dilê Kurd e! Kerkük Kürd’ün kalbidir!..“ Tarihte Kürtler için üç önemli şehirden bahsedilir. Bunlardan biri Kürtlerin payitahtı olan Amed (Diyarbekir), diğerleri ise Musul ve Kerkük’tür. Eski Arap, Acem ve Türk ansiklopedilerinde de bu şehirler Kürt yerleşim yerleri olarak yazılarak vurgulanır. Zamanla yabancılar bu şehirlere sahip çıkarak onları zorla sahiplenmişler. Şimdi de bu büyük ve önemli Kürt şehirlerinde, Kürtlerin adına bile işgalci devletlerin ve onların yabancı yöneticilerinin tahammülleri yoktur. Yakın tarih bu şehirlerin devletlerarası el değiştirmeleriyle doludur. Günümüzde ise Kürtler kendi anavatanlarına sahip çıkarak şehirlerini de yabancıların kontrolünde arındırmak istemektedir…
Tarihte egemen devletler ve onların yabancı yöneticileri Kürtleri hep aşağılayarak onları yönetmeye çalışmışlar. Örneğin: „Ağaçtan maşa, Kürt’ten paşa olmaz!“ diye Kürt beylerini birbirine düşürerek büyük devlet kurmasını engellemişler. Atalarının binlerce yıllık eski Zedüşt kültünü, katliamlar altında onlara unutturan siyasal İslam da devlet kurmalarının önünde engel olmuştur. İslamı şiddet kullanarak çok geniş coğrafyaya yayan arkadaki gizli ve egemen güçler bu emellerini, köleleri inansın diye „Muhamammed’in hadisidir“ diye birbirini tutmayan hikâye ve söylentiler yaymışlardır. Örneğin, Bitlis Kürt Miri Şeref Han’ın “Şerefname“ adlı yapıtında, o dönemde İslam‘ın işgali altındaki bölgelerde anlatılan bir rivâyetten bahseder.
Dedeleri çoktan beri kılıç zoruyla İslamlaştırılıp Araplar gibi düşünen Şeref Han, Dede Korkut masalını anlatır gibi „tüm dünya hükümdarları Muhammed’e inandıklarını beyan etmek üzere birer elçi gönderdiğini“ ‘Şerefname‘ kitabında ballandıra ballandıra şöyle anlatır:
„Hazreti Muhammed’in peygamberliğinin ünü ufuklara yayıldığı, İslâmiyetin çağrı sesinin yankısı dünyanın her tarafına yansıdığı, ülkelerin kralları ve memleketlerin, iklimlerin sultanları bu yeni görünümle ilgilenip, bu yüce efendinin önünde eğilmek ve ona bütün içtenlik ve coşkunluklarıyla itaatlerini sunmak şerefini kazanmak istedikleri zaman; o sırada Türkistan’nın en büyük hükümdarlarından biri olan Oğuz Han, Medine’de bulunan peygamberlerin övüncü ve yaratılışların efendisi Hz. Muhammed’e bir heyet gönderdi. Bu heyetin başında da, Kürd büyüklerinden ve ileri gelenlerden Buğduz adlı bir kişi vardı; kendisi çirkin görünüşlü, kaba, katı kalbli, ele avuca sığmaz sığmaz bir kişiydi. Çirkin görünüşlü, iri yapılı bu elçi, Peygamber aleyhisselam’ın gözüne görününce, Peygamberin canı sıkıldı ve ondan şiddetle nefret etti. Elçiye, kabilesi ve mensup olduğu soy sorulunca, Kürd topluluğundan olduğu cevabını verdi. İşte o zaman Peygamber aleyhisselam Kürdlere beddua ederek şöyle dedi: ‚Yüce Allah bu topluluğu, kendi arasında ittifaka ve birleşmeye muvaffak etmesin; yoksa birleştikleri taktirde, onların elleriyle dünya yok olur.’“[1]
Bir kere Muhammed öldüğünde İslam henüz Arap Yarımadası dışına yayılmış değildi. Türkler de yüzyıllar sonra, ilk kez 11. Yüzyılda Karahanlılar döneminde müslümanlığı kabul etmişler. Türk hükümdarı Oğuz Han’ın peygamber ile bir araya gelmesi, ona bir heyet göndermesi tarihsel olarak mümkün değil. Ayrıca adı geçen hükümdarlar tarihte var olduğu düşünülen hükümdarlardır. Sadece Dede Korkut hikâyelerinde adları geçer…
Şeref Han, adı geçen rivayeti naklederken, o dönemdeki siyasal İslam‘ı kendi ekonomik, siyasi çıkarları için kullanan egemen sınıfın yaymak istediği bir söylentiyi dile getirdiğinin farkında değildir. Ayrıca adı geçen bölgedeki halklar ile Kürtler hep savaşarak asırları geride bırakmışlar. En sonunda Kürtlerin bir kısmı müslümanlığı kılıç zoruyla kabul etmiş, Zerdüşt kökenli Kızılbaşlar (bugün ise yönetici sınıf ‘Aleviler‘ diyor), Êzîdî ve Durzîler ise halen eski inançlarını günümüzde yaşatmaktalar! İnançları nedeniyle Farslar, Türkler ve Araplar günlük yaşantılarında sırf inançlarından dolayı Kürtleri küçük düşürmek için onlar için uydurmadıkları atasözler, önyargılı hikâyeler ve deyimler bırakmamışlar. Kendi kötü meziyetlerini hep Kürtlere yüklemişler. Bu demek değildir ki işbirlikçi Kürtlerin kötü meziyeti yoktur! Mal-mülk, makam, para ve altın ile vicdanını satan „Kürd’ün Kürd’e ettiğini düşmanları bile etmemiştir!“ derler!.. Biz bunlara aile ve aşiret çıkarınıı düşünen işbirlikçi Kürd diyoruz.
Acaba İslam Peygamberi gerçekten Kürt kavimine beddua etmiş midir? Orasını bilmem. Ama Emevi döneminden beri, yüzyıldır siyasal İslamın Kürtler üzerinde katliam ve soykırımlarını hiç eksik etmediği, yakın geçmişte Türkiye ve Irak’ın İslam adına Kürtleri korkunç katliamlardan geçirdikleri; hatta Saddam Hüseyin bile İslam‘nın kitabı olan Kuran’daki El-Enfal sure adını kullanarak, 23 Şubat – 16 Eylül 1988 tarihleri arasında El-Enfal Harekâtı kapsamında Halepçe’de Avrupalılardan aldığı yasak kimyasal silah kulanarak 180 bin Kürdü Katletmediğine göre; bu demek oluyor ki, Kuran’nın Allahısı da, İslam Peygamberi de, İslam’ın Allahı da egemen sınıflar adına Kürtleri sevmiyor. Dahası var; Emevi ve Abbasi İslam devletleri bu bölgeleri işgal edip, bir kısım Kürtleri cihat ve kılıç zorlayla İslamlaştırıp Eba Müslümi Horasa-i ve Selahaddin Eyyubi gibi Kürtleri Arapların çıkarları çerçevesinde yetiştirip ordu komuntanları olarak İslam olmayan Zerdüşt ve Êzdî Kürtlerine karşı kullandıktan sonra, Kürtler artık belalarını bulmuş, peygamberin bedduasını almış bir halk olarak bir daha biraraya gelemediler. Bunu hâlâ din kılıfı altında beyinleri ancak Arabizm kültürüyle yıkanıp vicdaları teslim alınmiş, sonra ülkeleri Arap ve Türk orduları tarafından işgal edilmiş Sünni Kürtler henüz anlamış değildir. Tabbii ki, Arabistan merkezci ideoloji olan İslam‘ın Peygamberi, Kitabı ve Allahı Kürtlerin birleşmesini, devlet kurmasını istemiyor. İslam dünyasında bu söylentiler onun için uydurulmuş ve uydurulmaya devam ediliyor. Çünkü Kürtler birleşip Ortdoğu’da devlet kurarlarsa Arapların yeri dar olur.
Öte yanda yazar Azad Ronî’ye göre, Musa ve Muhammmed’in atası olduğunu iddia ettikleri Hz. İbrahim (tarihçilerin ateşten gelen Huşeng dedikleri, halk arasında ise Brahim M.Ö.2040 olarak bilinen) Rıha (Urfa) çevresinde oturan Hurrili Kürtlerinden. Tevrat, İncil ve Kuran’nın kökeninin Sümer kültürüne dayandığını arkeolojik buluntular ve tabletlerdeki yazılı belgelerle ortaya çıkan gerçeklerdir. Bu, gerici Semitik halkların, erdemli Aryen halkların eski kültürüne, din kılıfı altında Tanrı’dan geldiklerini iddia ettikleri Tevrat, İncil ve Kuran’la sahip çıktıklarını görüyoruz. Arabistan merkezci dini ideolojiler ve özellikle Arabizm kültürüyle asimile olup İslam‘a inanan Şeref Han, Muhammed’in bu bedduası nedeniyle, kavmi olan Kürtler’in yeryüzünde hiçbir zaman devlet kuramadıklarına ve kurmalarının da mümkün olmadığına dikkati çekerek sözlerini şöyle bitirir: “Onun için Kürtler’e büyük devlet kurmak ve saltanat sürmek nasip olmamıştır!“ der. Neden nasip olmadığını düşünmez.
İslam dünyasında yaşayan Şeref Han, bu notu tarihe niçin düşürdüğünü bilme zahmetine katlanmaz! Bilinen odur ki o dönemde Şeref Han’ın babası olan Bitlis Kürt Beyi Mir Şemseddin, henüz İslam olayan diğer Kürt beyleri ile çatışmış ve sonunda yenilerek İran’a sığınmıştır. O dönemde de Kürt beyleri bugünkü Kürt örgütleri gibi birleşememiş ve düşmanlarına hep yenile gelmişlerdi.
Ayrıca „Kürt büyüklerinden Buğduz“ diye bahsettiği ad ve kavim Kaşgarlı Mahmud’un yazmış olduğu Divanü Lügat-it Türk’te belirtilen Oğuzların Üçok kolunda olan bir Türk kavimidir.[2] Kürtler arasında „Buğduz“ adı hiç bir zaman ad olarak da kullanılmamıştır. Doğa ve hümanist felsefi düşüncelerine sahip Zerdüşt, Budist ve Confucius gibi iyi filozoflar hiç bir zaman lanet etmeyi hoş görmezler, en azılı düşmanlarını bile lanetlememişledir. Yani bu ilk üç doğa ve hümanist dinlerde insanları aşağılayıp lanetleme diye bir olay yoktur. Ama ondan sonra gelen ve Semitik halkların öncülük ettikleri son üç dinin peygamberleri savaş sever oldukları için insanları kendi kabile reislerinin çıkarları için aşağılayıp lanetlemeyi severler.
Şimdi anlıyoruz ki, belki Müslüman Müslümana beddua etmez. Ama Mülüman olmayana düşman olduğu için beddua eder. Günümüz dünyasında, Kürt Özgürlük Hareketi’in büyümesi ve Kürtlerin özgürlüklerini daha gür sesle dile getirdikleri bir ortamda, artık öyle bir durum ortaya çıktı ki, Acemi, Türk’ü, Farsı ve Arab’ı elele vererek Müslüman olan ve olmayan Kürt halkını ortadan kaldırmak için elbirliği yapmaktalar! Peygamber’in beduasına ne gerek var! Bugün kendini müslüman sayan devletlerden İran, Türkiye, Irak ve Suriye’nin beduaları bir yana, Kürtlerin malına, canına kastetme yarışında birlik içinde hareket etmektedirler!..
Bence bu İslam devletlerin Kürtleri yok etme yarışı, halkları birbirine düşüren gerici İslam ideolojisinin tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte başladı ve hâlâ devam ediyor. Adı geçen yukardaki İslam devletlerin, Kürtler özgürlüklerini istedikçe savaşı daha kızıştırmaları bunun kanıtıdır!
Bir halk için en büyük beddua birliğini, dirliğini oluşturmamaksa, İslam Kürtlerin arasına ikilik sokarak, ülkelerini dört parçaya bölerek bunu sağlamıştır. İslam peygamberin beduası Kürt halkını birbirine düşürmüştür. Öylesine birbirine düşürmüşler ki, atalarının binlerce yıllık erdemli eski tarihlerini, etnik kimliklerini bırakmışlar, gerici Arap-Türk kültürüne mahkum olmuşlar. Bundan daha büyük felaket olabilir mi? Eski tarihlerini, kültürlerini unutup Fars, Arap ve Türk gibi düşünen Kürtlerin genleriyle oynanmış, başkalarının vekalet savaşçıları olarak ağacın kurdu gibi kendi kökekine, kendi halkına karşı sürekli savaş halindedirler. Dün olduğu gibi bugün de, Kürt beylikleri, aşiretleri birleşip güçleneceklerine, birbirleriyle savaşarak düşmanlarını hep sevindirerek, kendi sonlarını getirmişler!..
Geçen yüzyılın ilk yarısında güneş gibi doğan ve tüm dünyayı aydınlatan Bilimsel Sosyalizm ne yazık ki şavkını Kürdistan’a vurmadan geçip gitmişti!.. Günümüzde ise modern kapitalist devletler çıkarları doğrultusunda Kürtleri ve Kürdistan’ı oyalayıp durmaktalar. Kürtler için en büyük düşman, düşmanları değil, kendileri ve her dönemde kendi içlerinde barındırdıkları ağacın kurdu dediğimiz iç ihanetleridir! En hassas dönemlerde Kürtler bağımsızlığı ve özgürlüğü beklerken iç ihanetin Paslı Kürt Hanceri hep sırtlarına saplanıp durmuştur!..
Örneğin: Tarihin en hassas dönemi olan günümüzde ele geçen fırsatı Kürtler bağımsızlık ile taçlandırmazlarsa ve bunu başka bir yüzyıla bırakırlarsa, bu Kürtlerin yok oluşu anlamına gelir. Bir Kürt şehri olan tarihi Kerkük şehrini ve orada yaşayan çoğunluktaki Kürt halkını düşmana bırakıp kaçmakla Kürtler kendi kanatlarını bir kez daha kırdılar! Kırılan kanatları onarmak ise çok zaman ister…
Günümüzde dünyada var olan yaklaşık 3600 dilden biri her yıl yok olma ile karşı karşıyadır. Bir dilin yok oluşu ile birlikte, o dili konuşan halk da tarihten silinmiş oluyor. Dünyadaki asimilasyon çarkı eldeki iletişim araçlarıyla öyle hızlı dönüyor ki, gün gelecek Kürtler bağımsızlığını yakalamadıkları taktirde, yukarda belirtilen her yıl silinen bir dile, Kürtçe ve lehçelerine de sıra gelecektir! O zaman savaş ile insanları bitirmeye gerek olmayacak. Dillerini kaybedenler, konuştukları yeni dile ve o dilin etnik yapısına sarılacaklardır!.. Bir halk yok olurken, o halktan başka yeni bir halk yaratılıyor. Yani Kürt ve Kürdistan gerçeğine günümüzdeki Kürt örgütleri gereği gibi sahip çıkmadıkları taktirde, Kürtlerin de geleceği bu yok olan halklar gibi tehlikeye girer! Böylesi bir yok olma ile karşı karşıya gelmemek için Kürd’ü ve Kürdistan’ı yaşatmak, bugünkü Kürt örgüt ve partilerinin birliğine bağlıdır. Artık düşmanların Kürtlere olan beddualarını, duaya çevirme zamanı. Özgür olmak için Kürtler daha ne günü bekliyorlar sorusu akla gelen ilk soru oluyor?!.
Uzun söze ne gerek! Artık bedduaları, duaya çevirmenin anahtar sırrı Kürtlerin elindedir. O da bir an önce ulusal kongreye gidip güçlerini birleşme ve dayanışmalarının içinde saklıdır…
Güncelleştirilen Tarih: 10.10.2025
Kaynaklar:
[1] Şeref Han, Şerefname, Deng Yayınları, İstanbul 2009, s.22-23
[2] Bak: Kaşgarlı Mahmud’un yazmış olduğu Divanü Lügat-it Türk çizelgesi, wikipedia








