Oktober 27, 2026

Azad Ronî

✍ Azad Ronî Yazdı:

Hem 2013-2015 döneminde, hem de 28.12.2024-2025 döneminde İmralı heyeti içinde yer alan barış elçisi, DEM Partili Sırrı Süreyya Önder, ‘Barış Anneleri’ ve seven yoldaşları tarafından Berlin Dêrsim Cemaatı’nda anıldı. Önder; yazar, sanatçı, siyaset ve 68 kuşağın devrimci kişiliğiyle toplumun her kesiminden sempati toplayan uzman bir dil ustalığına sahipti. O, tutarlı bir devrimci olduğu kadar, halkların ve etnik grupların birbirine düşman edildiği bir toplumda bir barış elçisiydi. İmralı heyeti içinde barış çalışmalarını aksatmamak için bilinen kalp rahatsızlığı tedavisini bilerek ertelemişti. “Önemli olan ülkeye barışı getirmek, sonra tedaviye başlarız,” demişti. Fakat belki de yorgun kalbi o hızlı tempoya, heyecana daha fazla dayanamadı, barış mücadelesi verirken aniden kalp krizi geçirdi.

Oysa o, kendisine ve çevresindeki insanlara, “Bu ülkeye barışı getirmeden ölmek yok,” diyordu, her seferinde. Ama rahatsız kalbine söz geçirememişti. Barışı görmeden 15.04.2025 tarihinde aniden kalbi durdu. Saat 23:00 sıralarında kalbi durmuş bir şekilde hastaneye yetiştirilen Önder’in kalbi durdu mu, durduruldu mu açıkçası kesin bir şey bilmiyoruz. Kalp krizi geçirmeden iki hafta önce, 02.04.2025 tarihinde kendisine karşı bir suikast girişimi olduğunu öğrendik. DEM Parti 8 Mayıs 2025’de, ”2 Nisan’da, Sırrı Süreyya Önder’in kullandığı aracın sol arka lastiğini patlatabilecek, demirden yapılmış keskin bir düzeneğin yerleştirildiğinin tespit edildiğini” açıkladı. Bu açıklamanın 3 Mayıs’ta vefat eden Önder’in ölümünden 5 gün sonra açıklanması kaygıları arttırıyor.[1] MİT içinde dış güçlere bağlı çalışan hücreler tarafından öldürülse de, öldürülmese de halk, onu ’barış şehidi’ diye sahiplendi. Evindeki yatağında doğal ölümle ölseydi, hiç kuşkusuz Çetin Altan gibi hüzünlü bir biçimde, “Ülkeye barışı getirmek istedik, ama olmadı. Çocuklarımıza bırakmak istediğimiz ülke bu değildi!” diyecekti.

Sırrı Süreyya Önder’in ikinci defa İmralı heyetinde yer alarak başlattığı barış sürecin nereye evirileceğini henüz bilmiyoruz. Yaşayarak öğreneceğiz. Fakat hatırlatmak gerekir ki; AKP Hükümeti, birinci İmralı barış sürecinde heyetin Öcalan’la yaptıkları görüşmeleri,[2] onun hangi örgüte mektup gönderdiğini, kimin kim ile ilişkisinin olduğunu öğrenip, bunu daha sonra Kürtlere karşı başlatacakları ‘Çöktürme Planı’nda suç delili olarak kullanmak üzere Özel Harp Dairesi tarafından kayıt altına alındığını biliyoruz. Özel Harp Dairesi kayıt altına aldığı bu bilgileri hizmet ettikleri İngiliz ve Semitik tüccarların devlete danışmanlık yapan heyetlerine bildiriyor. Uygarlık güçleri de taşeron devşirme Türk politikacılarına ve ordusuna Kürtlere karşı nasıl bir özel savaş yürütmesi gerektiği planlarını çizip kendilerine bildiriyorlardı. Onun için başbakanın, bakanların pek bir şeyden haberleri olmuyor. İş olup bittikten sonra haberleri oluyor. İmralı heyetinde yer alan HDP milletvekilleri Selahattin Demirtaş, Sırrı Süreyya Önder, İdris Baluken ve Pervin Buldan barış sürecinde halkın ve ülkenin çıkarları için sarf ettikleri sözleri ve tavırlarından dolayı, -Kürtlere karşı Şark Islahat Plan’ın bir devamı olan ‘Çöktürme Planı’n başlatılmasıyla birlikte- tutuklandılar. AKP Hükümeti tarafından Kandil’e gönderilen Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder daha sonra, Kandil’de görüştükleri KCK yöneticileriyle birlikte çektikleri fotoğrafı suç delili olarak gösterdiler. İddianamede, ”örgütün destekçileri olduğunu belli edecek şekilde hareket etmek suretiyle terör örgütünün propagandasını yapmak suçunu işlediği” diye savunularak ağır hapisle cezalandırılmaları isteniliyordu.

Bu sefer öyle olmamasını diliyoruz, arzuluyoruz. Ama pek umudum da yok. Bunun için haklı nedenlerim var. Ben, tarihte ‘taşeron devşirme Türklerin’ uyarlık güçlerine ihanet ettiğini hiç görmedim. Hep Türkmenlere ve yerli halklara -uygarlık güçleri adına- ihanet ettiğini gördüm.

O coğrafyada barışa ve gerçek demokratik sisteme susamış bu kadar insanın Sırrı Süreyya Önder’e sahiplenmesi, bana Bawa İshak İsyanından (1239-1240) bu yana iktidar sahiplerine karşı hep yerli halklarla zalime karşı birlikte mücadele etmek isteyen gerçek Türklerin barış severliğini tekrar hatırlattı. Gerçek Türklerin yerli halklarla barış içinde bir arada yaşaması ve birlikte mücadele etmesi önünde, hep Türk olmayıp Türkler adına iktidarda olan devşirme Türkler engel olmaya çalıştılar. Ama her dönemde engel olmaya çalıştılar. Selçuklu devleti kurulduğunda, Osmanlı devleti kurulduğunda, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda hep gerçek Türk olmayan, uygarlık güçlerine çalışan devşirme Türkler söz ve iktidar sahibiydi. Bin yıldan beri biz halklar arasında birliği ve birleşik mücadele cephesini kurmayı başaramadık.

Bawa İshak İsyanı

M.S. 1239 Yılında  Bawa İshak önderliğinde özellikle Zerdüşt inancındaki halklar; kadın, erkek, genç, yaşlı, çocuk hep birlikte Dêrsim, Sivas, Bingöl, Malatya, Yozgat, Tokat, Çorum ve Amasya kentlerinde, uygarlık güçlerine çalışan Selçuklu Sultanlarının İslam’ı Anadolu’ya sokmaya, ayrı inançlardaki halkları, aşiretleri birbirine karşı kullanıp kırdırmak amacıyla bazı Dêrsim eyalet aşiret reislerine “peygamberin sülalesinden“ geldiklerine dair şerece dağıtma soy küstahlığına, katliam ve zulümlerine  karşı ayaklandılar. Üstün ahlak, kültür, barış ve kaynağını doğadan alan bir tabiat anlayışındaki Zerdüşt öğretisine sahip Bawa İshak bütün yerli halkları birleşik cephede buluşturarak görkemli bir yürüyüş yaratıp kısa zamanda Anadolu ve Kürdistan’da -bugünkü Kürt Özgürlük Hareketi gibi- bir insan seline dönüştürmeyi başarmıştı.

Yağma ve talancı devşirme Türkleri Anadolu’dan çıkarmak için, kendiliğinden büyük bir tepkiyle gelişen bu görkemli hareketin doğuşuna yol açan Bawa İshak belli bir yol güzergahında, Semitik tüccarların altın gücüyle kullandıkları ‘uygarlık yıkıcı paralı Türk Ordusu’nun üzerlerine bir insan seli gibi yürür de yürür…

Ayaklanmalar kısa zamanda Adıyaman, Urfa, Antep ve Elbistan’a kadar, nerdeyse bütün Anadolu ve Kürdistan’a yayılınca, Selçuklu devletinde deprem olmuş gibi sarsılıp çöküşe doğru hızla yol alır. ‘Uygarlık yıkıcı devşirme Türk (Selçuklu) ordusu‘ önce Sivas’ı, sonra Amasya ve Kayseri’yi terk etmek zorunda kalır.  Semitik tüccarların altın gücüyle besledikleri devşirme Türk ordusu arkasına bile bakmadan kaçar. Tam Selçuklu Sultanları başkent Konya’yı da terk edip Anadolu’dan kaçmayı planladıkları sırada; hatta Selçuklu Sultan’ı II. Gıyaseddin Keyhüsrev savaşı tümüyle kaybettiğini gözleriyle görerek Konya’dan ayrılıp gider. Uygarlık güçlerin, Anadolu’ya Zerdüşt ve Hıristiyanlığa karşı yerleştirdikleri İslam’ın İleri karakolu Selçuklu devletin yıkım çanları çalmaya başlar!

İşte tam bu sırada kral ve devletlerin arkasındaki uygarlık güçleri dediğimiz yeryüzü tanrılarımızın, o (günkü NATO olarak görün) askerî komuta teşkilatı devreye girer; Semitik tüccarların altın gücü sayesinde bolca paralı Hıristiyan zırhlı Frenk askerleri ve beyni siyasal İslam‘ın ideolojik silahıyla körleştirilmiş Sünni Kürt savaşçılarına (Bugün devletin kullandığı Hizbullah ve Hüda Par gibi Sünni Kürt derebeyleri) kavuşup taze kan alan devşirme Selçuklu ordusu kendisini çarçabucak toparlar. Selçuklu ordusunun kendisini çarçabucak toparlamasında paralı zırhlı Frenk askerleri çok büyük rolleri vardır. Tam Anadolu ve Kürdistan halkları Bawa İshak önderliğinde bir zafer elde edecekleri sırada; biri Hıristiyanlık dini, biri İslam dini için çalışan bu iki düşman askerleri kim bir araya getirdi? Uygarlık güçleri. Kırşehir yakınlarındaki Malya Ovası’nda, davalarında haklı olan ve tüm pozitif güçleri içinde barındıran Bawa İshak’ın arkasındaki yerli Aryen halklarını; yani çoluk çocuk, ihtiyar, kadın, bebek, erkek, genç demeden korkunç katliamlarla işgalcı din İslam’a karşı ayaklananların büyük bir kısmını kılıçtan geçirirler. Kaynağını doğadan alan bir tabiat inancına sahip en az 40-50 bin insan öldürülür. Ve bir daha gerici İslam’a karşı çıkıp ayaklanmasınlar, karşı çıkmasınlar zihniyetiyle ibret olsun diye, kılıçtan geçirilip koparılan insanların kanlı kafalarından tepeler oluşturulur. İsyanın önderi Bawa İshak Amasya Kalesi’de 1240’da, aşağı yukarı yüz yetmiş yıl sonra, uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin Selçuklu mirasını devralan ve ikinci aşaması olan Osmanlı devşirme sistemine karşı aynı felsefi anlayışla isyan eden Şeyh Bedrettin gibi idam edilir.

Bunu neden anlatıyorum? Bawa İshak ve Şeyh Bedrettin‘in arkasında devletin ordusundan on kattan fazla bir halk ordusu, daha fazla güç, daha fazla doğal bir inanç olmasına rağmen neden başarısızlıkla sonuçlandı? Çünkü o uygarlık ‘yıkıcı Türk egemenlik sistemin‘ arkasında tarihin derinliklerinde yaşayan bir beynin, yani uygarlık güçlerin askerî komuta teşkilatı olduğunun farkına varamadılar. İkincisi, Selçuklu devletin kurucusu Tuğrul Bey’i, Osmanlı devletin kurucusu Osman Bey’i Türkiye devletin kurucusu Mustafa Kemal’ın bizim için çalıştıkları yanılgısına kapıldık; yani bizim gibi görünüp, uygarlık güçlerin safında bize karşı savaşan paralı devşirme Türklerin, gerçek Türkler olmadığının farkına varamadık. Belki bundan sonra farkına varırız ve Bawa İshak, Şeyh Bedrettin ve Sırrı Süreyya Önder’in barış mücadelelerini bu topraklarda yaşatabiliriz diye yazıyorum. (devam edilecek)

Berlin, 08.05.2025

Azad Roni

Notlar:

[1]. “Önder’in ölümünden 5 gün sonra açıklanması kaygıları arttırıyor” cümlesinin arkasındaki not: Biliyoruz ki, NATO Gladiosu boş durmuyor. Kürt sorununu çözme üzerinde düşünen Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a önce 1988’de suikast düzenlendi. Suikasttan yaralı kurtulur Özal 1993’le zehirlenerek öldürüldü. Dünyanın her yerinde uygarlık güçleri, Barış süreçlerinde yer alanları suikast ve zehirlemelerle öldürerek, barışı engel olmaya çalışıyorlardı. Örneğin 20.08.1993 tarihinde Oslo barış görüşmeleri sonuçlandı. Filistin Kurtuluş Örgütü Başkanı Yaser Arafat ile İsrail Başbakanı İzak Rabin tarafından 13.09.1993 tarihinde Washington’da halka açık bir törenle “Oslo Barış anlaşması“ imzalandı. Filistin topraklarında barışı gerçekleştiren Yaser Arafat ile İsrail Başbakanı İzak Rabin’e Nobel Barış ödülü verildi. Fakat ne yazık ki, iki yıl sonra Oslo Barış anlaşmasını imzalayan İzak Rabin, 04.11.1995 tarihinde uygarlık güçlerin vekalet savaşçılarından biri olan aşırı sağcı Yigal Amir’in suikast girişi sonucu öldürüldü. Yaser Arafat ise 2004 yılında radyoaktif “polonium 210“ zehirlenerek öldürüldü. Türk MİT’i ise, her zaman NATO Gladiosu ile beraber çalıştığı herkes tarafından bilinmektedir. Bu yüzden Türkiye’de her şey olabilir. Olmayacak diye bir şey yok.

2. “İmralı barış sürecinde heyetin Öcalan’la yaptıkları görüşmeler” cümlesin arkasındaki not: Abdullah Öcalan, “Demokratik Kurtuluşun ve Özgür Yaşamı İnşa (İmralı Notları), Mezopotamien Verlag, Neuss, Deutschland” kitabını bakın.

[1]. Biliyoruz ki, NATO Gladiosu boş durmuyor. Kürt sorununu çözme üzerinde düşünen Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a önce 1988’de suikast düzenlendi. Suikasttan yaralı kurtulur Özal 1993’le zehirlenerek öldürüldü. Dünyanın her yerinde uygarlık güçleri, Barış süreçlerinde yer alanları suikast ve zehirlemelerle öldürerek, barışı engel olmaya çalışıyorlardı. Örneğin 20.08.1993 tarihinde Oslo barış görüşmeleri sonuçlandı. Filistin Kurtuluş Örgütü Başkanı Yaser Arafat ile İsrail Başbakanı İzak Rabin tarafından 13.09.1993 tarihinde Washington’da halka açık bir törenle “Oslo Barış anlaşması“ imzalandı. Filistin topraklarında barışı gerçekleştiren Yaser Arafat ile İsrail Başbakanı İzak Rabin’e Nobel Barış ödülü verildi. Fakat ne yazık ki, iki yıl sonra Oslo Barış anlaşmasını imzalayan İzak Rabin, 04.11.1995 tarihinde uygarlık güçlerin vekalet savaşçılarından biri olan aşırı sağcı Yigal Amir’in suikast girişi sonucu öldürüldü. Yaser Arafat ise 2004 yılında radyoaktif “polonium 210“ zehirlenerek öldürüldü. Türk MİT’i ise, her zaman NATO Gladiosu ile beraber çalıştığı herkes tarafından bilinmektedir. Bu yüzden Türkiye’de her şey olabilir. Olmayacak diye bir şey yok.

[2].  Abdullah Öcalan, “Demokratik Kurtuluşun ve Özgür Yaşamı İnşa (İmralı Notları), Mezopotamien Verlag, Neuss, Deutschland” kitabını bakın.

3. Video: Endam Huner “Barış’ın Sırrı” barış elçisi Sırrı Süreyya Önder anısına

✍ Azad Ronî Yazdı:

Devşirme Turhan Çömez’in İttihatçı Faşist Zihniyetini Kınıyoruz!

Gerçek Türkler, Kürtler, Aleviler Türkiye’de barış istiyor. Savaş istemiyor. Fakat Turhan Çömez, Ümit Özdağ, İlber Oltaylı, MHP’den ayrılıp İYİ Parti kuran Müsavat Dervişoğlu ve MHP’den CHP’ye transfer edilen Mansur Yavaş gibi savaştan, kandan, kaostan beslenen ırkçı faşist devşirmeler o ülkede hiçbir zaman barış istemediler ve istemiyorlar. Bulgaristan göçmeni devşirme Turhan Çömez, 14.10.2025 tarihinde Meclis’i yöneten ve kocası, devletin kontrgerillası tarafından öldürülmüş olan Pervin Buldan’a, Kürtlere ve Abdullah Öcalan’a Meclis kürsüsünden bir sürü hakaretler yağdırdı. Bu, ‚Terör‘ kelimesi bahanesini ağzından hiç düşürmeyerek, herkesi ‘Terör’ yaftasıyla suçlayan, yerli halkları ve çocuklarını sürekli terörize ederek ve özellikle barış isteyen Kürt önderlerine ve değerlerine yönelik küçümseyici aşağılamalarla “alçaktır!” diye ağır bir şekilde suçlayarak savaştan, kandan beslenen köle ruhlu Bulgar devşirmesi İYİ Parti Milletvekili Turhan Çömez’in İttihatçı faşist zihniyetini kınıyoruz!

Bu savaş sever ve Türkçülük pazarında servetlerine servet katan devşirmeleri deşifre etmek gerekiyor. Henüz barış ve Öcalan’ın özgürlüğü konusunda, Kürt sorunun çözümü konusunda ortada hiçbir şey yokken, barış gelecek diye rahatsız oluyorlar, korkuyorlar, kıyameti koparıyorlar!

Kendi soyunu sopunu inkâr edip Türkçülük adına iktidara çalışan köle ruhlu devşirmeler kendilerini aşağılanmış ve alçalmış olarak hissederler. Hakikatleri dile getiren insanları da kendileri gibi aşağılık psikolojisi içinde gördükleri için, karşıda aynada gördüğü kendisine zehirli dil kullanarak hakaret etmeyi, küfür etmeyi, ahlaksızca davranmayı, köpeğin sahibinin kapısında havlama karakterinden farksız bir şey değildir.

Asıl bu coğrafyada barış isteyen yerli halklar değil, savaş isteyen (Çömez’in kullandığı kelimeyi ödünç alarak söylüyorum. Ben böyle bir kelimeyi kullanmak istemiyorum. Okuyucularımdan özür diliyorum.) devşirmeler ‘alçaktır’!

Bu ülkenin çocuklarına “terörist” diye hakaret ederek İttihatçıların Türkçülük söylemleri, savaş oyunları ve nâralarıyla servetlerine servet katan devşirmeler ‘alçaktır’!

Meclis’te kurulan ‘Demokrasi Komisyonun Barış’ masasına oturmayarak savaşın sürmesini, ölümlerin olmasını, ekonominin daha da kötüye gitmesini isteyen savaş severler ‘alçaktır’!

Savaş baronlarına çalışan köle ruhlu devşirmeler ‘alçaktır’!

İmralı Adası’da “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” yaparak, örgütünü feshedip silahlarını sembol bir törenle yakarak ülkede barışın kapılarını sonuna kadar aralayarak, “Biz İsrail-Filistin gibi, Rusya-Çeçenler gibi kör bir savaşı tırmandırma değil, çoktan beri barışçı çözümü zorlamak istiyoruz,” diyerek barışçı çözümden yana tavrını defalarca açıkça ilan eden Öcalan ile kalıcı bir barış için görüşmek istemeyenler ‘alçaktır’!

Türkiye’ye barışın gelmemesi için kurulan, çatışmalardan rant devşiren, kışkırtıcı ve nefret dili kıllanan ırkçı-faşist partilerden olan Zafer Parti ve  İYİ Parti, şu an Meclis’te kurulan “Demokrasi Komisyonun Barış” masasına oturmayarak, Turhan Çömez gibi provokatörlerin iğrenç ve ahlaksız söylemleriyle de barışın önünde en büyük engel oluşturan devşirmeler toplulukları olduğunu açıkça göstermiştir!

Osmanlıdan beri bu ülkeye göç eden devşirmeler önce isimlerini, sonra dinlerini ve daha sonra etnik kimliklerini değiştirirler. Sonra makam, para, servet peşinde koşuyorlar. Bunun örnekleri çok…

Devşirmeler Makam, Para, Servet Peşinde Koşuyorlar

Oturduğum Berlin’de yıllar önce Arnavutlu bir komşum vardı. Türkiye’de, iktidardaki devşirme Türkler üzerine konuştuğumuzda, ikimizin de aynı hakikatleri dile getirdiğimize şaşıyorduk. Ben Türkiye’de 4 milyon Arnavutlu olduğunu söyleyince, o Arnavutlu komşum bu rakamın daha fazla olabileceğini belirterek bana aynen şunları söyledi:

”Biz Arnavutlar daha iyi biliriz. Şu an Türkiye’de 4,5 milyon Arnavutlu yaşıyor. Mustafa Kemal’in annesi de Arnavutludur. Türkiye Arnavutluları çok seviyor. Bizim köyümüzden İstanbul, İzmir, Ankara’ya göç eden aileler var. Bu tanıdığım ailelerle konuştuğumda diyorlar ki, ’Biz Edirne’nin kapısından içeriye, yani Türkiye sınırından içeriye girdik mi, Türk olduğumuzu söylüyoruz. Hem de birinci derecede Türküz! Böyle söylersek bize güveniyorlar, devletin sırlarını bizimle paylaşıyorlar ve devletin en iyi görevlerini bize veriyorlar. Devlet yerli halklara karşı nasıl davranacağımız konusunda sırlarını sadece biz göçmenlerle paylaşıyor. Yani devlet bizi, biz devleti kandırıyoruz. Edirne’nin kapısından dışarıya çıktık mı biz kendi kimliğimize bürünüp Arnavutlu oluyoruz!’ Böylece makam, para, servet peşinde koştuklarını açıkça dile getiriyorlar. Hele fakir bir köylüm var ki, 1990’ların başında çırıl çıplak İzmir’e gitmişti. Hiçbir şeyi yoktu. Göç ettiği ülkede İsmini değiştirdi, Osman yaptı. Dinini değiştirdi, Sünni İslam oldu. Etnik Arnavut kimliğini değiştirdi, Türk oldu. MHP’liler eline sopa verip sokaklardaki eylemlerde yıllarca kullandılar. Şimdi İzmir’de iki mağaza sahibi! Ekonomik durumu çok iyi.

2008’de beni iki haftalığına Türkiye’ye davet etti. Oraya gittiğimde onun o ülkede Kürtlere ne kadar düşman olduğunu gördüm. Tanıyamadım. Sordum, dedim ki, ‘köydeyken sen böyle değildin. Mazlum Kürtlerin dostuydu. Ne oldu sana böyle değiştin, ırkçı bir Türk oldun ve çok kısa zamanda iki mağaza sahihi oldun?’ Çok şey anlattı bana. Onun o iğrenç hayatını, köyümüzdeyken Kürtlere olmayan düşmanlığını görünce, yanında fazla kalamadım, kendisine çok kızdım, darıldım bir hafta sonra hemen Almanya’ya dönmek zorunda kaldım.”
İşte orası Türkiye… ‘Olmuyor‘ diye bir şey yok!

Dünyanın hiçbir yerinde olmayacak şeyler oluyor.

Şeytanın aklına bile gelmeyen şeyler o ülkede oluyor.

Görüldüğü gibi, ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi’ sadece Tük-İslam-Sentezi ideolojileriyle toplumu yukardan aşağıya örgütlemiyor; Arnavutlu Osman gibi, aynı zamanda en sıradan ilişkilerde de devşirmeciliği sürekli üretiyor.

Hazineden Çaldığı Paralarla Otel Sahibi Olan Başbakan

Kendilerini vatan sever olarak gösteren, vatanı babalarının çiftliği olarak görerek yağmalayıp talan edenler, devletin kullandığı bir kontrgerilla elemanı olan Abdullah Çatlı konuşmasında, “Bu Millet uğruna, bu vatan uğruna, bu devlet uğruna kurşun atan da, yiyen de şeriflidir! Her şey vatan için!” diye kötülüklerini örtmek için nâralar atan eski Başbakan Tansu Çiller ve Çiller Hükümetin kontrgerilla ayağında yer alan Mehmet Ağar gibi devşirmeler, makam, para, servet için ırkçı devletin her tür kötü (kontrgerilla) işlerini yapıyorlardı. En yüksek sesle, ”vatan, millet, Sakarya! Bu devlet uğruna kurşun atan da, yiyen de şeriflidir!” Sloganlarını seslendirenler en büyük yolsuzluğu yapıyorlardı. İşe alındıkları devlet kapısında yağma ve talanlarını bir elinde Türk bayrağı, öbür elinde Atatürk portresi dalgalandırarak servetlerine servet katan yolsuzluklarını gizliyorlardı.

17 bin faili meçhul cinayetin işlendiği ve 1991-1993 yılları arasında insanlara, ”Bu devletin malı deniz, yemeyen domuz!” dedirten Süleyman Demirel tarafında kurulan koalisyon hükûmetinde Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı, 1993-1996 yılları arasında başbakan olduğu dönemlerde kılıfına uydurarak devlet hazinesinden çaldığı paralarla Amerika’da New Hampshire Eyaletin Selam şehrinde iki buçuk milyon dolara satın aldığı 5 yıldızlı otelin bugünkü değeri dört-beş katı değerindedir.

Çok açık görülüyor ki, Türkiye’de kurulan Türkçülük pazarında beslenen devşirmeler ‚deniz‘ olarak gördükleri toplumun malından-servetinden yiye yiye denizi, yani toplumun malını kurutma eşiğine getirerek toplumu topyekün yoksullaştırdılar.

Derin devletin kontrgerilla kanadına çalıştığı dönemlerde hazineden çaldığı paralarla servetine servet katarak Amerika‘da satın aldığı Otelde kraliçeler gibi yaşayan Balkan göçmeni bir ailenin kızı olan eski başbakan devşirme Tansu Çiller’in; bugün Türkçülük söylemleriyle  aynı derin devletin gizli bir gücüne çalışarak servetlerine servet katan Turhan Çömez, Müsavat Dervişoğlu, Ümit Özdağ ve İzmir’de MHP’lilerin sokak eylemlerinde kullanarak iki mağaza sahibi yaptıkları Arnavutlu Osman’dan ne farkları var? Biri devletin en üst makamında bu devletin yolsuzluklarına bulaşmayan en iyi, en temiz, adelet ve insanca yaşamak isteyen vatandaşları olan devrimcileri, Kürtleri katlederek servetine servet katıyordu. Biri de en alt tabakada, sokaklarda haksızlığa karşı gösteri yapan vatandaşların üzerine sopa ile saldırıp, kimi zaman birkaçını öldürerek servetine servet katıyordu!

‘Alçaklık’ bu değil de nedir?

Vatan hainliği bu değil de nedir?

Tansu Çiller Hükümetin Cinayetleri

Çiller-Ağar-Güreş-Demirel hükümet çetesi de, bugünkü AK Partisi’nin 2014’deki “Çöktürme Planı“ ve ondan önceki hükümetler gibi hep Kürtleri hukuk dışı ilan edip, “eşkıya, vahşi, terör”  yaftalarıyla “Kürtlük fobisi” yaratarak „Şark Islahat Planı“nı güncelleştirmişlerdi:

‘1993 Konsepti’ denilen bir planla dört bin Kürt köyünü önce barbar Türk askerleri tarafından yağmaladılar, sonra da yakıp yıktılar. On binlerce insanı katlettiler. Cenazeler günlerce sokaklarda bekletildi. 5 milyon Kürdistanlıyı kendi topraklarından zorla göç ettirdiler. Binlerce Kürt genci dağa çıkmak zorunda bırakıldı. O dönemde devletin resmi polisi, jandarması, askeri dışında kurduğu JİTEM ve onun yardımcı tetikçileri olan Hizbullah örgütü tarafından kaçırılan insanlar karanlık köşelerde beyinlerine birer kurşun sıkıp infaz ediyorlardı. İnfaz edilenlerin cenazeleri, asit kuyularında, yol kenarlarında, çöplerin döküldü derelerde ya da bir mağaralarda bulunuyordu. Bu Mussolini ve Hitler rejimlerine örnek olmuş nasıl faşist bir devlet ki, bu köy yakmaları, katliamları, soykırımları yapan, işkenceyle on binlerce insanı paramiliter örgütleriyle ortadan kaldıran bu devletin insanları hâlâ bütün bunlara seyirci nasıl kalabiliyorlar? İnsanın aklı almıyor.

Devletin gizli ve paramiliter örgütleri tarafından işlenen bu katliam ve cinayetlerin faillerini herkes tarafından biliyordu. Ama bu katliamların ve cinayetlerin üstü devlet tarafından bilinçli bir şekilde örtülüyordu. „Faili meçhul“ oluyordu. Faili bilinen ve faili meçhul katliam ve cinayetler olduğu için devlet tarafından failleri bulunmak bir yana, ortada olan deliller yok ediliyordu. Çiller-Ağar-Güreş Hükümetin kurduğu bu JİTEM ve Hizbullah örgütlerin vahşi yöntemlerle katlettikleri insanlara “kimin öldürdüğü belli değil“ diyorlardı. Ve dava dosyaları vatandaşlarını mafya yöntemleriyle ortadan kaldıran devlet adliyesinin tozlu arşivlerine atılıyordu.

Türkiye’de Türkçülük Geçim Kapısı Mı?

Uygarlık güçleri, Avrupa merkezci ırkçı Türk milliyetçiliği ideolojisini hiçbirisi Türk olmayan İttihatçıların kafalarına onlarca yıl boyunca yerleştirdikten ve Erzurum-Sivas kongrelerinde, “Anadolu‘yu emperyalist devletlerden kurtarırsak bu ülke hem Kürtlerin hem de Türklerin ülkesi olacak! Emperyalizme karşı birlikte savaşalım!“ deyip kandırarak güçlerini yanına aldıkları Kürt aşiretlerine ihanet edip yok sayarak ve Kürtleri inkâr ederek kurulan Türkiye’de; İttihatçı zihniyetin Türkçülüğü bir üstünlük olarak mal-mülk, makam, para, servet edinmek isteyenlerin geçim kapısı olmuştur. Türkiye, yüz yıldır Türkçülük kimliği altında kendisini satışa çıkaran köleci devşirmelerin bir Pazarı oluşmuştur! Yani Türkiye’de devşirmeler için bir Türkçülük Pazarı kurulmuştur! Devşirmeler, o ekonomik-politik pazarda kendilerini modern köleler gibi satışa çıkarırlar. Kim daha çok Türk olduğunu bağırırsa o daha çok mal-mülk, makam, para ve servete sahip olur.

Devşirilerek Yeniçeri Askeri yapılmak üzere İslamlaştırılan Hıristiyan ve Zerdüşt halkların çocukları

Osmanlı yerli halklardan devşirdiği çocukları onlara karşı savaştırıyordu

‘Uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sisteminin ulus-devlet çağında, Türkiye’nin Selçuklu ve Osmanlıdan devraldığı devşirmeciliği modern Yatılı Bölge Okulları ve askeri okullar ile daha da derinleştirilmiştir. Yani Türkçülük pazarı yeni değildir. Bu sistem; Selçuklu devletinde ‘Gulam Sistemi’,  1362-1389 I. Murat döneminde Pençik Kanunu ile ‘Acemi Oğlanlar’ ordusu kurularak ‘Yeniçeri Askeri Ocakları’n temeli atıldı. Ülkeye göç edenler ve yerli halkların çocuklarını devşirerek kendilerine karşı kullanıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu, Anadolu ve Mezopotamya bölgelerinde yerleşim yerlerini, köy ve kasabalarını yağmalayıp talan ederek yaktığı Hristiyan ve Zerdüşt inancındaki halkların erkeklerini öldürüyorlardı, güzel kadınlarını alıp cariye olarak padişahın Haremliğine götürüyorlardı. Küçük yaştaki çocuklarını ise Yeniçeri askeri okullarında İslamcı cihadist ideolojiyle beyinlerini yıkayıp devşirilerek eğitiyorlardı. Ve bu Yeniçeri askeri okullarında devşirilerek köleleştirilen Hristiyan ve Zerdüşt halkların çocukları kendi halklarına karşı savaştırıyorlardı.

Yeniçeri askeri okullarında İslamcı cihadist ideolojiyle beyinlerini yıkayıp devşirilerek eğitiyorlardı. Ve bu Yeniçeri askeri okullarında devşirilerek köleleştirilen Hristiyan ve Zerdüşt halkların çocukları kendi halklarına karşı savaştırıyorlardı.                         

Padişahın Haremliğine götürülen yerli halkların kadınları

Barış Ne Zaman Gelir?

Toplum ancak, İttihatçıların, Kemalistlerin Türkçü üstünlüğü ile yüzleşirse, devşirmelerin mal-mülk, makam, para, servet edinme geçim kapıları kapanırsa, Türkçülük pazarı ortadan kalkarsa barış gelir ve ülke demokratikleşir!

Tabi ki, devşirmeler barışın gelmesiyle Türkçülük pazarın ortadan kalkacağını çok iyi biliyorlar. Bu yüzden barışın gelmesini, savaşın bitmesini kesinlikle istemiyorlar!

Çünkü devşirmeler Türkçülük pazarından besleniyorlar. Eğer Türkçülük pazarı ortadan kalkarsa herkes aslına geri geri döner, Türkçülük pazarı diye bir şey ortada kalmaz? Türkçülük pazarının olmadığı bir yerde, Türkçülük para etmez! Ülkede bir bilgi fışkırması yaşanır. Türkçülüğün para etmediği bir ortamda artık iktidarın o güne kadar yerli halklara yaşattığı soykırım ve katliamlar gibi tarihsel travmaları inkâr edemez duruma gelir ve gelişmiş bir ülke olarak öz eleştirel bir hafıza politikasıyla sorunu kolay çözmeye çalışır.

Yerli Halklara Düşman Edilmiş Sistemin Üç Ayağı

Kapitalist sistemin ulus-devlet çağında; devlet homojen bir kimlik yaratma uğruna kültürel farklılıkları ve bütün etnik kimlikleri bir tek ‘ulusal bütünlük,‘ ya da ‚ulusal üstünlük‘ adına asimile etmeye çalışırken, bu “ulusal üstünlük kimliği” içine girmeyen öbür bütün farklı etnik kimliklere acımasız bir katliam ve soykırım politikası uygular. Bu yüzden tarihin en büyük soykırımları ulus-devlet çağında yapılmıştır.

Oysa doğada ve toplumda her şey kendi farklılığını koruyup bütüne katkı sunarsa zenginleşir ve toplum o zaman renga renk bir gül bahçesine dönüşebilir. Burada ulus-devletlerin Avrupa merkezci milliyetçi ideolojiyle sunduğu tekleştirme bir çürüme iken,  karşıtı olan farklılık ise bir zenginliktir. İnsanlar bunu anlamış değiller.

Beyinleri, “tek milliyet, tek din, tek bayrak, tek dil“ diyen Türk milliyetçiliğin ırkçı eğitimiyle aşılanmış İttihatçılar ve geçmişin Yeniçeri devşirmelerine, güç ve çıkar devşirmek üzerine kurulmuş olan ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi’ devşirme üretici bir sistem olarak kurulmuştur. Fabrika gibi sürekli devşirme üreten bu ’uygarlık yıkıcı Türk egemenlik istemin‘ üç ayak saçağı var. İdeolojik olarak iki ayak saçağı var: Birincisi, herkesi Arabistan merkezci ideoloji olan cihadist Sünni İslam ideoloji ile devşirerek tek İslam bayrağı altında toplayarak tekleştiriyor. Devlet burada İslam bayrağını, siyasi çıkarlarını, yağma ve talanlarını örtme araçı olarak kullanmaktadır. İkincisi, ulus-devlet çağında ise herkesi Avrupa merkezci Türk milliyetçiliği ile Türk bayrağı altında toplayarak tekleştiriyor. Burada, insanları kendi geçmiş etnik ve inanç kimliğinden uzaklaştırarak insanı insanlığından uzaklaştırmak istiyorlar. Soyunu sopundan uzaklaştırıyorlar. Üçüncü ayak saçağı ise ekonomik-politiktir. Ekonomik olarak üçüncü ayak saçağı, ’uygarlık yıkıcı Türk egemenlik istemin‘ yüzyıllardır devşirdiği bu devşirmelere, her değişen devlet (Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye) döneminde iktidarın koruculuğu karşılığında sürekli mal-mülk, makam, para, servet dağıtarak ayakta kalabilmiştir! Tarihsel olarak bu üç ayak saçağı ile düşmanlık duygusu ve bu düşmanlığı meşrulaştıracak gerekçeler üretilmiştir. Bu üç ayak saçağını kırarsanız, yerli halklarla sürekli savaş halindeki ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi‘ çöker! Çökerse Mezopotamya’da büyük bir kültürel devrimi gerçekleşir. Çökmezse insanlığın başına bela olmaya devam edecektir!

20.10.2025

Azad Ronî

Meclis’te kavga, İyi parti haddini aştı Pervin Buldan had bildirdi. Adem Karacoban,

 

Die Berliner „Dersim-1937-1938-Konferenz“ und die Völkermorde an den Kurden

Am 3. Dezember 2017 stellte der Autor Azad Roni in den Räumen der Berliner Dersim-Gesellschaft sein neuestes Buch vor.

Die Anwesenden wurden von Müslüm Karataş, dem Vorsitzenden der Dersim-Gesellschaft, begrüßt, danach las Dorothee-Charlotte Eren, die für die Übersetzung ins Deutsche verantwortlich zeichnet, zunächst ein Kapitel aus Ronis Werk: „Die Hinrichtung“, gefolgt von den Erinnerungen der Zeitzeugin Gülizar Kaytan.

Anschließend hielt Azad Roni folgende Rede:

Şima pıro xêr ame! Hoş geldiniz! Herzlich willkommen!

Ich möchte mich hiermit bei dem Vorsitzenden der Berliner Dersim-Gesellschaft, Müslüm Karataş herzlich bedanken.

Viele Wissenschaftler, Historiker, Schriftsteller, Juristen, Journalisten, Zeitzeugen haben Anteil an der Entstehung meines Buches. Meine Aufgabe war es, die Ergebnisse der Untersuchungen, Berichte, Wahrnehmungen und Erinnerungen aller dieser Menschen zusammenzutragen und zu veröffentlichen. Meine Arbeit bestand darin, nach einer Antwort auf die Frage, wer die Drahtzieher des Völkermords von Dersim waren, zu suchen und einen Zusammenhang zwischen den anderen Genoziden des 20. Jahrhunderts und dem von Dersim aufzudecken.

Bei der Lektüre einer Schrift, von Akademikern im ausgehenden 19. Jahrhundert verfasst, sträubten sich mir buchstäblich die Haare. Damals hatte es noch nicht die Völkermorde der Zeit zwischen den Weltkriegen gegeben, weder die Völkermorde an den Armeniern, Griechen, Assyrern, Kurden, Aleviten, Pontus-Griechen, Juden waren noch nicht verübt worden, noch die Massaker von Koçgiri, Zilan und Dersim. Und in genau dieser Zeit nahm der türkische Zeit allmählich Konturen an.

Zig Jahre zuvor hatten die Zöglinge der Religionsschulen, die Gründer des „Komitees für Einheit und Fortschritt“ und zionistische Kader in den sog. „Protokollen“ und „Rotbüchern“ Ideen entwickelt, wie im Nahen Osten ein türkisches Großreich und ein Groß-Israel installiert werden könne. Im Fokus standen die aus dem deutschen Nationalismus hervorgegangenen Nazis und ihr Ziel, die „Raubtiere“ (d.i. Sinti, Roma und Juden) aus Europa zu vertreiben und nach deren Vorbild eine Partei der Jäger zu gründen.

Ich zitiere:

„Wenn wir heute im Nahen Osten die Errichtung eines Großreiches wünschen und planen, dann dürfen wir dies nicht im Stil der Seldschuken oder der Osmanen vor tausend Jahren tun. Nicht wenige Zionisten und Anhänger des Komitees ziehen es vor, zurück zu kehren zu den Anfängen der Zivilisation, aber das ist schlicht nur dumm. Nehmen wir einmal an, ein Land muss Raubtiere vernichten. Nun können wir doch nicht wie die Europäer damals im 5. Jahrhundert die Ärmel hochkrempeln und loslegen. Wir müssen wie die Türken und Mongolen in Zentralasien uns mit Pfeil und Lanze gürten und allein auf die Bärenjagd ziehen. Wir müssen eine große, schlagkräftige Partei der Jäger gründen und die Tiere insgesamt jagen und am Tag, an dem sie endgültig vernichtet werden sollen, Bomben auf sie werfen.

Mit ihrem Gold regieren die Supermächte die Welt. Sie zetteln Kriege an, die von Stellvertretern, in deren Gehirne sie diese schrecklichen Gedanken gesenkt haben, geführt werden, deren einziges Ziel die Vernichtung der anderen ist. Gegen Mustafa Kemal, dem Begründer des völkermörderischen faschistischen Regimes, sind seine Schüler, die Hitlers, Mussolinis und Francos, nahezu Waisenknaben.

Von eigentlicher Bedeutung ist aber, dass eine Gesellschaft ihre Unabhängigkeit, ihre Kräfte zur Selbstverteidigung und ihre eigene Kultur entwickelt, und zwar bevor die bösen Geister, wie oben beschrieben, über ihre Henker bis in die feinsten Kanäle der akademischen Gehirne hinein dieses Gedankengut verbreiten können. Dann kann man die Herrschaft der Vampire, der Schizophrenen, der Mörder, Räuber und Durchgeknallten verhindern. Wenn es heute möglich ist, dank der Wissenschaft und Technik Licht ins Dunkel zu bringen, wahrhaft demokratische Organisationen zu gründen, dann wird man sie besiegen, diese Kräfte, die heimlich ihr Werk der Plünderung und der Völkermorde verrichten.

Auf Seite 14 (S.13 in der deutschen Übersetzung) meines Buches finden Sie folgenden Text:

„Keines der Mitglieder des Komitees war gebürtiger Türke, aber sie alle waren vom Virus des türkischen Nationalismus infiziert. Ihre Nachkommen, die sich in den Jahren 1909 – 1910 nachts in den Clubs von Saloniki trafen, wurden vereinnahmt gemäß den vor langer Zeit entstandenen Plänen und Projekten der semitischen Händler.“

Wir wollen nun ein Auge auf das herzzerreißende Drama von Dersim werfen, ein Drama, dessen Text Jahrzehnte zuvor unter dem Titel „Eine große und schlagkräftige Partei der Jäger“, vor der Gründung des modernen, kapitalistischen Groß-Reichs geschrieben wurde.

Ich werde nun das Kapitel „Die Menschenjäger“, Seite 256 (S. 297, dt.) lesen.

Berlin Dêrsim 1937-38 Konferansı ve Kürt Soykırımları 

03.12 2017 tarihinde, Berlin Dêrsim Cemaatı’nda “Berlin Dêrsim 1937-38 Konferansı ve Kürt Soykırımları” kitabın Almanca ve Türkçe tanımı yapıldı. Berlin Dersim Cemaat Başkanı sayın Müslüm Karataş kısa bir açılış konuşması yaptıktan sonra, ilk sözü kitabı Almancaya çeviren bayan Dorothee-Charlotte Eren verdi. Dorothee-Charlotte Eren, Azad Roni’nin yazdığı “Dêrsim’de katliamlar yapılırken halkın önderi de idam ediliyordu” (çevirisi: Im Zuge der Massaker in Dêrsim wurde auch der Führer des Volkes hingerichtet: Die Hinrichtung) bölümünden 8 sayfa ve soykırım tanığı Gülüzar Kaytan’nın anlatımndan iki sayfa Almanca okudu.

Azad Roni ise şöyle konuştu: Şema pîro xırame!  Herzlich willkommen! Hoş geldiniz!

Okuma günü için Berlin Dêrsim Cemaatı’na ve sayın başkan Müslüm Karataş’a teşekkür ediyoruz…

Bugün tanıtımını yaptığımız “Bu eser birçok bilim insanı, tarihçi, yazar, avukat, gazeteci, soykırım tanıklarının katkıları ve benim araştırmalarımın sonucu olarak bir araya getirilmenin” yanı sıra; 20. yüzyıl soykırımlar zincirinin bir halkası olan Dêrsim soykırımının perde arkasında hangi uluslararası süper güçlerin olduğu sorusuna, yanıt aramaya çalışmaktadır.

Dünyayı yöneten uygarlık güçlerin 19. yüzyılın sonlarına doğru kendi akademisyen kadrolarına yazdırdıkları bir yazıyı, yıllar önce okuduğumda tüylerim diken diken olmuştu. Henüz Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, Ermeni, Rum, Süryani, Kürt, Alevi, Roman, Yahudi, Koçgiri, Zilan ve Dersim gibi onlarca soykırım, binlerce katliam yapılmamıştı. İşte taa o zamanlar, ulus-devlet şafağında, Avrupa’da kovalayacakları “yırtıcı hayvanlar” için Alman milliyetçiliğiyle yetiştirilen vekalet savaşçıları olan Naziler eliyle nasıl bir av partisi düzenleyeceklerini, Ortadoğu’da inşa edecekleri yapay Türk ulus-devleti ve İsrail ulus-devleti için özel olarak onlarca yıl boyu Cemaat okullarında yetiştirdikleri İttihat Terakki ve Siyonist kadrolarını, “Protokol” ve “Kırmızı Kitap”çıklarla şöyle bilgilendiriyorlardı:

“Eğer bugün Ortadoğu’da bir ulus-devlet inşa etmeyi umuyor ve düşünüyorsak; bin yıl önce kurulması mümkün olan Selçuklu ya da Osmanlı tarzında onu inşa etmemeliyiz. Birçok Siyonist ve İttihatçı’nın yaptığı gibi medeniyetin ilk dönemlerine geri dönmek budalaca olur. Farz edelim, mesela bir ülkeyi yırtıcı hayvanlardan temizlememiz gerekiyor. Kolları sıvayıp beşinci yüzyılda Avrupalıların yaptığı gibi işe başlamamalıyız. Orta Asya’daki Türkler ve Moğollar gibi oku, mızrağı kuşanıp tek başımıza ayı avına çıkmamalıyız. Büyük ve etkin bir av partisi düzenleyip hayvanları toplu bir şekilde kovalamalıyız ve parçalayıcılığıyla gününde olan bombamızı tam ortalarına atmalıyız.”

Bunlar, bu korkunç fikirleri vekalet savaşçılarının beyinlerine yerleştirip, o canavarları yok etmek istedikleri halkların üzerine sürdüklerinde; soykırımcı faşist rejimin kurucu Mustafa Kemal, onun öğrencileri Hitler, Mussolini  ve Franco örneklerinde olduğu gibi her şey çok geç kalınmış oluyor. Bütün bunlar olmadan, yani kötü tanrılar celleatlarını yaratmadan önce, toplum kendi özerkliğini, özsavunmasını ve öz kültürünü geliştirip, günün bütün bilim dalları ve tekniğiyle karanlığı yırtarak gerçek demokratik-örgütlü kurumlara sahip olsa, gizli güçlerin ekonomik ve siyasi çıkarları çerçevesinde soykırımları yapacak olan ve hiç bir zaman başa gelmemesi gereken vampirlerin, şizofren, katil, hırsız ve delilerin iktidara gelmesi mümkün olmayacaktır.

“Hiçbiri Türk olmayan ve gözle görülmeyen gizli bir güce hizmet edebilmek amacıyla genleri Türk milliyetçiliği virüsü ile aşılanmış İttihat Terakki ve ardıllarının yerli halklar için 1909-1910 yılları arasında Selanik’teki cemiyetin merkezinde geceler boyu görüşüp Sami tüccarlar’ının tarihsel plan, program ve projeleri çerçevesinde aldıkları bu kararları,” kitabın 14. sayfasında okuyabilirsiniz.

Şimdi bunların yıllar önce, modern kapitalist sistemin ulus-devlet çağın şafağında planlayıp düzenledikleri “Büyük ve etkin av partisi”nin Dêrsim bölgesindeki acı dramına bir göz atalım.

Sayfa 256… „İnsan Avcıların Hikâyesi”ni okuyorum…

 

✍ Azad Ronî Yazdı:

“Hitler’in Sofra Sohbetleri“ (Hitlers Tischgespräche)[1] adlı kitapta, M. Kemal ve İttihatçı arkadaşlarının yerli halklara yaptıkları korkunç soykırımlardan cesaret alarak Almanya’da Yahudi soykırımını yapan faşist Hitler,  “Bütün enerjimi Atatürk‘ten alıyorum. O‘nun hayatı bizim feyizli ışığımızdır.“ diyerek M. Kemal’in yolunda gittiğini açıklamaktadır. Yolunda giderek kendisi ve İttihatçı arkadaşlarını Birinci Dünya Savaşı’nda işlediği Ermeni, Süryani, Pontus Rum soykırımları gibi Yahudi soykırımı yaparak insanlık suçu işlemiştir.

Hitler, “Mustafa Kemal’in ilk öğrencisi Mussolini, ikinci öğrencisi de benimdir.”[2] diyor.

İlk Sümer şehir beyliklerinden beri devletlerin, kralların, firavunların, padişahların ve imparatorlukların arkasında hep uygarlık güçleri vardır. Bu uygarlık güçlerin ellerinde, dünya halkların, devrimcilerin ve aydınların ellerinde olmayan aygıtlar, olmayan daha fazla altın ve para gücü, daha fazla bilgi ve tarihin her bunalım dönemlerinde devrimci sürece daha hızlı müdahale edip yönlendirebilme kabiliyetleri vardır. Bunların bir yüz yıllık, bir de bin yıllık uzun vadeli tarihsel planlar ve programları var. Bu yaşayan beynin tarihsel planlarından haberi olmayan tarihçiler, bilim insanları ve yazarlar yanılgıdan kurtulmadılar, kurtulmayacaklardır.

Uygarlık güçleri bölgesel yönlendirme güçlerine sahip oldukları kadar, küresel yönlendirme güçlerine de sahipler. Sümer kaynaklarındaki bilgiye göre her üç bin altı yüz yılda bir dünya düzeni bir Tanrı’nın yönetimi altına giriyor. Bir zamanlar Sümer şehir Beyliklerin kralları uygarlık güçleriydi. Onlarla binlerce yıl siyasi mücadele yürüten Semitik halkların bir avuç elit zengin, saldırgan, çok gerici kabile şefleri, Sümer uygarlığını toprağın altına gömdüklerinden beri dünyanın uygarlık güçleri sıfatına sahipler.

Günümüzün uygarlık güçleri (Semitik tüccarlar) kapitalist sistemin şafağında tıpkı Sümer şehir beyliklerin saraylarını girip onları içten fethettikleri gibi Avrupa kralların saraylarına girerek onları içten fethederek hegemonyaları altına aldılar.

Amerikan bilim insanı Dr. John Coleman onlar için şöyle yazıyor:

”1815-1830 yılları arasında Rothschild’ler beş büyük gücü, yani İngiltere, Rusya, Fransa, Avusturya ve Prusya’yı tam anlamıyla yağma ettiler. Prusya yüzde 5 faizle 5 milyon pound borçlandı ama sadece 3,5 milyon pound eline geçti (borçlandığı miktarın yüzde 70’i). Rothschild’ler bu alış verişten 1,5 milyon pound faiz gelir ettiler. 1823’te James bütün Fransız borcunu üstüne aldı.”[3] Böylece Almanya, Fransa ve öbür devletleri para ve altın gücüyle hegemonyaları altına almışlardı.

Almanya’da açtıkları firmalar üzerinden Osmanlı’ya yatırım yaptılar ve bu yatırımların güvenceye alınması için Kaiser II. Wilhelm’e oraya eğitimci ve uzman askerler gönderme düşüncelerini aşılayarak Türk-Alman Silah Arkadaşlığı’nı geliştirdiler. Sadece bu cümle ekonomik politikaları üzerinden uygarlık güçlerin uzun vadeli planları için nasıl çalıştıklarını göstermektedir.

İttihatçıları iktidara getirip Birinci Dünya Savaşı’na sokan Alman subaylar, eğitim verdiği Türk ordusu, yerli halklar olan Ermenilere, Rumlara, Süryanilere, Kürtlere insanlık dışı korkunç katliamlar, soykırımlar ve zulümler yaparken başlarında durup bu soykırımları teşvik ediyorlardı. Uygarlık güçleri tarafından uzun vadeli planlanan Türk-Alman Silah Arkadaşlığı’nda, bu her iki arkadaş karşılıklı olarak birbirlerinden çok kötü vahşi şeyler öğrendiler. “Türklerin Orta Asya’daki atalarının en vahşi fikirleri ve barbarlığı” Almanlara da bulaştı. Uygarlık güçlerinin de istediği tam da buydu. Orta Asya’dan gelen Türklerin barbarlığını Türk-Alman Silah Arkadaşlığı’nı Alman askerlerine aşılamaktı. Ve aşıladılar. Alman subaylar; vahşi, barbar Türk ordusunun yerli halklara yaptıkları soykırımlardan Hitler’in de söylediği gibi çok şey öğrendiler. İttihatçıların yerli halklara yaptıkları korkunç vahşi soykırımların aynısını yirmi yıl sonra Alman SS subayları ve ordusu Hitler döneminde Yahudilere yaptılar.

Hitler, “Arkasında ordusu olmayan bir komutan uzun süre ayakta kalmaz. Atatürk de iktidarını Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) sayesinde güvenceye aldı. İtalya’da da aynı şey geçerli. Eğer Antonescu bugün ortadan kaybolacak olsa, ordu içinde onun yerine talip olacaklar arasında korkunç bir mücadele başlar. Ama onun yerine geçecek kişiyi belirleyecek bir örgüt olsa, bu olmaz.”[4] diyordu.

Uygarlık güçleri, 20. Yüz yılda soykırımları yaptıracakları faşist diktatörlere kendilerini ”uzun süre ayakta” tutacak faşist partileri yaratmalarını da onlara çok iyi anlatmış, öğretmiş olmalı ki, Mustafa Kemal, Mussolini ve Hitler aynı faşist zihniyetlerle birbirine benzer partiler kurmuşlardır.

Milliyet Gazetesi’nin 16 Temmuz 1993’te 24 putla attığı başlığı şöyle: Alman Başvekili Hitler diyor ki: ”Türkiye’de doğan ve parlayan yıldız bize takip edilecek yolu gösteriyor. (…) Faaliyet gayeleri aynı (ırkçılık zihniyetleri) olan Büyük Türk milleti ile Alman milleti arasında sempati çok kuvvetlidir.”

Yirminci yüzyılın en büyük diktatörleri ve Rothschild’lerin adamları olan Mustafa Kemal, Mussolini, Hitler, Franco; bunlar birbirini takip ederek, birbirinden cesaret alarak ulus-devlet döneminde o büyük soykırımları yaparak insanlık suçu işlediler.

24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan antlaşmasından birkaç ay sonra, 09 Eylül 1923’de devleti 15 yıl tek başına yönettiği, tek partili dönemde, İttihatçı zihniyetin ve faşizmin kurumsallaşmasını, herkesin Türkleştirilmesini gerçekleştiren Cumhuriyet Halk Partisi’ni kurdu ve ölene dek (10.11.1938) bu partinin Genel Başkanlığını yaptı. M. Kemal’in CHP’si, İngiliz Kraliyet Ailesi ve Rothshild’lerin Anadolu halklarını Türkleştirme projesidir. Bütün Kürt soykırımları ve Alevi katliamları CHP’nin iktidarda olduğu dönemlerde yapılmıştır. Fakat Kürtler ve Aleviler cumhuriyet döneminde hep yalan dünyasında yaşatıldıkları için olacak ki; hep katillerinin kendilerini yönetmesine rıza olmuşlardır. Faşist iktidar hile, yalan, dolan, darbeler, darbe girişimleri, suikastlar, işkenceler ve katliamlarla korkutup rızacıklarını alarak düzenlerini sürdürmüşlerdir.

Evet, M. Kemal’in kendisi hem Rothschild’lerin, hem de İngiliz ajanı olarak İngilizlerle beraber çalışıyordu. Fakat İngiliz ajanlığını bütün devşirme Türklerin yaptığı gibi Kürtlerin üstüne, yani Şeyh Said’in üzerine atıyordu. İngilizlerin ona kabul ettirdikleri şartlardan birisi de Halifeliği kaldırmaktı, Kürtlerin doğal insani haklarını savunan Azadi Hareketin önderi Şeyh Said hakkında “halifeliği tekrar getirmek için ayaklandı” diye devletin yalan propagandası olarak karalıyor ve suçluyorlardı. Halkı yüzyıldır bu yalanlarla kandırıp aldatıyorlar.

Mustafa Kemal‘in Kürtlere yaptığı soykırımların kendi ağzından itirafı

Hiçbir dönemde ‘uygarlık yıkıcı görevlerinden’ vazgeçmedikleri için aynı kısır döndü, -daha önce Enver Paşa, Talat ve Cemal Paşa döneminde İttihat Terakki’nin gizli örgütü Teşkilatı Mahsusa’da çalışan- İttihatçı M. Kemal’in iktidarı döneminde de aynen tekrarlandı.

1918-1923 yılları arasında Anadolu’nun bazı şehirlerine işgalci askerlerini konumlandıran İngiltere ve Fransa’nın gözetiminde Ankara’ya taşınan suçlu İttihatçıların iktidarına Lozan’da uluslararası devlet güvencesinin verilmesinden sonra; İngiltere valisi konumundaki diktatör M. Kemal Kürtlere özerklik tanıyan 1921 Anayasa’sını rafa kaldırdı. İngiltere’nin Ortadoğu politikalarını devreye soktu. 1924 Anayasası ve 24 Eylül 1925 tarihinde Şark Islahat Planı’nın onaylanmasıyla Kürtlüğün inkârı, imhası, göç ettirilmesi ve Türkleştirilmesi başlatıldı.

Gerçekten de o döneminde Koçgiri, Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim bölgelerinde Kürtler öylesine büyük korkunç soykırımlar yaşamışlar ki; M. Kemal‘in kendisi daha 1926 yılında, Şeyh Said ve arkadaşlarını 29 Haziran 1925’te Diyarbakır Dağıkapı Meydanında idam ettikten bir yıl sonra İsviçreli gazeteci Emile Hilderbrand’a şöyle açıklamalarda bulunuyordu:

“Geçmişte, birçok durumlarda Kürdistan’a ve Anadolu’nun diğer iç bölgelerinde, Cumhuriyet’in iradesine karşı çıkmak eğilimini gösterdikleri zaman, onları demirden bir elle ezdim. Örneğin bir defasında önderlerinden altmışını şafakla birlikte (Şeyh Said ve 46 arkadaşlarını) astırdım. O unsur (Kürtler) dersini almıştır ve bir daha benimle kılıç ölçüştürmeye kalkışmayacaktır!“

Kurduğu göstermelik İstiklal Mahkemeleri’nde bugün İran’daki Mollalar gibi binlerce Kürdü astırdı. Sadece Kürt oldukları için Şeyh Said ve 75 yaşındaki Seyid Rıza gibi Kürt önderlerini astırdı.

Kürtleri, “Size özerklik vereceğiz, bu ülke Kürtlerin ve Türklerin vatanı olacak” diye kandırıp aldatan, kendisini sosyal demokrat, Sovyetler Birliği heyetine Komünist olduğunu söyleyen, yeri geldiğinde sosyalist gösteren ulusal faşist parti ile 15 yıl tek başına devleti yönetir. Bu süre içerisinde ulus-devletin bütün yetkilerini kullanan tek yetkili, tek yargıç ve bütün devlet organların genel başkanı gibi davranan tek seçici ölene kadar ebedi şef unvanı ile anıldı. Ölümünden sonra da Hitler’in de dediği gibi, faşist Mustafa Kemal’in fikirleri İttihatçı arkadaşları tarafından pratiğe uygulanıp devam edilsin diye İttihatçı Celâl Bayar’dan sonra CHP’nin üçüncü Genel başkanı olan İsmet İnönü tarafından 1950 yılında “Milli Şef” ilan edildi. Cumhuriyet döneminde İttihatçıların ırkçı zihniyetiyle Türkleştirilen bütün devşirme Türkler, İngiliz valisi olarak kendi dedelerini katleden, Selanikli Beyaz Türklerden olan ve arkadaşı Rıza Nur’un deyimiyle “o Anadolu halkların ırzına geçen” İttihatçı M. Kemal’i önce ülkeyi kurtaran milli kahraman olarak göstererek, sonra da Tanrı ilan ederek her tarafa heykellerini dikip tapmaya başladılar. İttihatçıların, uygarlık güçlerin tarihsel projeleri çerçevesinde bütün topluma Türklük gömleğini giydirerek kimliğini değiştirip kendi insanlığından yabancılaştırması tarihin hiçbir döneminde bu kadar ileri gidilmemişti. Bu kadar cahillik, sahte bir kahramana, kendi halkını kandırıp aldatan bir İngiliz ajanına bu kadar tapma Firavunlar döneminde bile olmadı.

2000 yıllarından sonra Erdoğan, kendisini eleştireni, karşı çıkanı nasıl ceza evine atıp susturuyorsa, basını nasıl susturuyorsa, milletvekillerini, belediye başkanlarını nasıl ceza evine atıyorsa; İngiliz valisi M. Kemal da öyle yapıyordu. Hatta daha da fazlasını yapıyordu; hem idam ediyordu, hem muhaliflerini, Kürtleri, komünistleri Teşkilatı Mahsusa’nın Topal Osman gibi katil çetelerine öldürtüyordu, hem cezaevine atıyordu, hem basını susturuyordu, hem tek parti sistemini halka dayatarak başka partilerin ortaya çıkmasını engelleyerek daha fazlasını yapıyordu.

Türkiye Komünist Partisi’nin ilk önderi Mustafa Suphi ve 14 arkadaşını Karadeniz’de çetelerine öldürten M. Kemal’i, bugünkü (2025) ulusalcı Kemalist ‘Türkiye Komünist Partisi’ yöneticileri güya Erdoğan’ın baskılarına karşı “Diz Çökmüyoruz!” eylemi yaparken, gidip Mustafa Kemal’in heykeli önünde diz çöküyorlar! Halbuki ikisi de faşist bir sisteme çalıştığını, ikisinin de İngilizler tarafından bu halkın başına bela edildiğini, aynı şeyleri yaptıklarını çok iyi biliyorlar da faşist devlete yaranmaya çalışıyorlardı.

Sıradan insanları bırakın, kendisine aydınım diyen ulusalcı ‘Türkiye Komünist Partisi’ yöneticileri bile onca katliamları, soykırımları yapan ve Kürt önderlerini idam ederek insanlık suçu işleyen M. Kemal ve onun yalanlar üzerinde kurduğu sahte cumhuriyet ile hiçbir zaman yüzleşmemişler.

Ankara ve İstanbul üniversitelerinde mezun olan profesörler ve bilim insanları bile Atatürk ile yatarlar, Atatürk ile kalkarlar. Böyle yapmadılar mı, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başbakanı Ekrem İmamoğlu gibi diplomaların ellerinden alacaklarını, işsiz kalacaklarını biliyorlar, seziyorlar. İşte Türkiye, insanlar üzerinde öylesine geniş ve büyük faşist bir baskı sistemini kurmuş ki, böyle bir rejimle yönetilen ülkelerde diktatörler hem halkı yukardan uygarlık güçlerinden aldıkları emirleri daha kolay bir şekilde pratiğe uygulayarak istedikleri gibi yönetebiliyorlar, hem de topluma istedikleri yalanları rahatça kabul ettirebiliyorlardı.

Batının ileri karakolu Türkiye, Batı kurumlarından biri olan NATO’ya[5] alınsın diye göstermelik olarak 1946 yılında çok partili döneme geçmiştir. Ama kurumsal faşist karakteri hiç değişmeden bugüne kadar devam etmiştir.

Alman devleti, Hitler döneminde yaptığı Yahudi soykırımından dolayı işlediği büyük insanlık suçu ile yüzleşmek için “Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’ni” kurarak sorumlu devlet yöneticilerini yargıladı ve en ağır hapis cezalarıyla cezalandırarak bu soykırımla yüzleşmiştir. Irkçılığın suç olduğunun farkına vardılar ve bu suçu tekrar işlemeyeceklerini söylediler. Toplumsal olarak Alman yöneticilerin Hitler döneminde işledikleri Yahudi soykırımıyla yüzleştiler.

Fakat Türkiye’de böyle olmadı.

Yerli halkları defalarca soykırımlardan geçirerek insanlık suçu işleyen İttihat Terakki liderlerinden biri olan Talat Paşa’nın anısını yaşatmak için MHP’den gelme CHP’li Ankara Belediye Başkanı devşirme Mansur Yavaş, Yahudi Talat Paşa Bulvarı üzerinde, bir de o faşistin anıtını yerleştirerek soykırımı, yani ‘İnsan Öldürerek Övünmeyi’ teşvik eden devşirme bir Türk olduğunu ve İttihatçı zihniyetin hâlâ devam ettiğini göstermiştir!

Birincisi Türkiye; Enver, Talat ve Cemal Paşa gibi İttihatçı liderlerin, İttihat Terakki Parti’sinin iktidarda olduğu dönemlerde işledikleri Ermeni, Süryani ve Pontus Rum soykırımları; ikincisi de, Mustafa Kemal’in İttihatçılara liderlik yaptığı dönemde Koçgiri, Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim gibi tarihin en büyük Kürt soykırımlarını işleyip büyük insanlık suçu işledikleri halde, bu İttihatçılara Doğu’da daha büyük insanlık suçu işletmek için Batı hiçbir zaman Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi gibi bir uluslararası mahkeme kurup, üst üste çok büyük soykırımlar yaparak, büyük insanlık suçu isleyen bu suçlu devşirme Türk devlet yöneticilerini bilerek cezalandırmadılar. Dolayısıyla Batı’nın şımarık çocukları devşirme Türk devlet yöneticileri ne kendileri, ne de vatandaşları onlarca soykırımlarla yüzleşmediler. Ulus-devletin bir hastalığı olan ırkçılığın suç olduğunun farkına varmak istemediler. Yaptıkları soykırımlarla yüzleşmedikleri ve  işledikleri insanlık suçun bilincine varamadıkları için yerli halklara yaptıkları katliam ve soykırımlara hâlâ devam ediyorlar. Ve bu soykırımlar devşirme Türk’ün övünç kaynağı oluyordu.

Mustafa Kemal’in kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi, tıpkı İtalya’daki Benito Mussolini’nin ulusal faşist partisi (Partito Nazionale Fascista) ve Hitler’in Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei) gibidir. Sosyalistlere karşı savaşan Hitler bile partisinin ismini ‘Sosyalist Alman İşçi Partisi’ni vurmuş ki, sosyalistlerin içine girip onları içten yıksın diye. İtalya ve Almanya M. Kemal’in öğrencileri olan Mussolini ve Hitler faşist partileriyle yüzleştiler, ırkçılık yapan bu partileri yasakladılar.

Gelgelelim Türkiye, M. Kemal’in kurmuş olduğu faşist parti ve ona benzer MHP gibi faşist ve baskıcı devlet sistemini savunan faşist ırkçı partilerle hiçbir zaman yüzleşmedikleri için yüz yıllık kurumsal faşizm olduğu gibi devam edip gitmektedir. Bunun toplumsal, inançsal ve ekolojik-kırım savaşların cezalarını ve felaketlerini yüz yıldır bu coğrafyada yaşayan halklar ödüyor.

Gelgelelim Türkiye, İttihatçı M. Kemal’in kurmuş olduğu faşist parti ve daha sonra ona benzer NATO-Gladiosunun yetiştirdiği Alpaslan Türkeş öncülüğünde 1960 askeri darbesinden sonra sokak çatışmaları için organize ettiği MHP gibi faşist ve baskıcı devlet sistemini savunan faşist ırkçı partilerle hiçbir zaman yüzleşmedikleri için yüz yıllık kurumsal faşizm devam ettiği gibi İttihatçıların Avrupa merkezci devşirme Türk milliyetçiliği de devam edip gitmektedir. Bunun toplumsal, inançsal ve ekolojik-kırım savaşların cezalarını ve felaketlerini yüz yıldır bu coğrafyada yaşayan halklar ödüyor.

İnsanların fiziksel olarak yok edildiği tarihin en büyük Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim Kürt soykırımları M. Kemal’in kurduğu tek partili Cumhuriyet Halk Partisi döneminde (1923-1938) yapılmıştır. Gene Maraş, Çorum, Sivas gibi büyük Alevi katliamları Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidarda olduğu dönemlerde yapılmıştır. Almanya’da hiçbir Yahudi Hitlerin ırkçı düşüncelerini çağrıştıran Alternative für Deutschland (AFD) gibi sağcı partilere oy vermez. Ama Türkiye’de M. Kemal ve CHP’yi tanımayan Kürtler ve Aleviler en fazla “sosyal demokratik bir parti” sandıkları ve kendilerini sürekli katleden bu partiye oy verirler. Bu da toplumun İttihat Terakki zihniyetiyle ne kadar zehirlendiğini ve faşist ulus-devlet tarafından hafızasının nasıl köklü bir şekilde değiştirdiğini göstermektedir.

Ortadoğu halklarını 1500 yıl önceki tabularla dolu karanlığında tutmak isteyen Batı Uygarlığı, Soğuk Savaş döneminden sonra “Ilımlı İslam Projesi”ni Refah Partisi içinde çalışan Erdoğan ve Gül’e verdikten sonra, M. Kemal’ın ulus-devlet projesini çöpe attılar. CHP ve sempatileri henüz bunun farkında değiller. CHP”yi sadece ve sadece Kemal Kılıçdaroğlu döneminde olduğu gibi AKP ve Erdoğan’ı iktidarda tutacak şekilde ayarlanmıştır. Sert çıkışlar yapan Özgür Özel döneminde büyük şehirlerde CHP’li belediye başkanlarına siyasi darbe operasyonları düzenlenmesinin sebepleri budur. HDP, DEM gibi Kürt partilerine siyasi soykırım operasyonları yapıldığı dönemde sessiz kaldıkları için bugün aynı operasyonlar onlara yapılıyor. CHP biterse, Atatürk de bitecektir!

Uygarlık güçlerin ulus-devlet projesi döneminde M. Kemal ve partisi CHP’nin Anadolu halklarına yaptıklarının aynısını bugün ‘Ilımlı İslam Projesi’ ile Erdoğan ve AKP yapıyor. M. Kemal’in otoriter davranışlarını, verdiği sözlerde durmamasını sert bir şekilde eleştiren muhalif Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’i 1923’de Topal Osman’a öldürtüp cesedini Meclis’in bahçesine gömen, 1926’da İzmir suikast girişim planı nedeniyle İttihatçı arkadaşlarını Kürtler için kurduğu İstiklal Mahkemelerinde yargılayıp 17 tanesini idam etmesi ve yaptığı birçok Kürt soykırımları ile yüzleşmeyen, eleştirmeyen CHP’nin, AKP’nın aynı devletin ‘Ilımlı İslam Projesi’ ile yaptığı aynı katliamları, aynı siyasi soykırım operasyonları, aynı metot ile yapılan 16 Temmuz 2016’da yapılan darbe girişimini eleştirmeye hakları yoktur. Dün sizin Türkçülük adına yaptığınızı bugün onlar Ilımlı İslam adına yapıyorlar. Siz, devletin size yaptırdığı katliam ve soykırımlarla yüzleşmediğiniz için tarih bugün onu size ödetiyor!  

Türkiye’de demokratik toplum projesini pratiğe uygulamak isteyen üçüncü yol DEM parti dışında, kurumsal faşizmi savunan öbür bütün partiler birer devlet partileridir. AKP’nin yedeğindedirler.

Uygarlık Güçlerin Anadolu’yu Türkleşme Projelerin Sonuçları

Unutmayalım ki, yüz yıl önce Avrupa merkezci ırkçı Türk milliyetçiliği ile eğitilen ve hiç birisi Türk olmayan İttihat Terakki Cemiyeti’n üyeleri dışında, Sünni İslam dinine sahip Osmanlı toplumunda hiç kimse Türk değildi ve Türk olduğunu söylemiyordu. Müslüman olduğunu söylüyorlardı. M. Kemal’in İttihatçı arkadaşlarının yarıda kalan plan ve programlarını İngilizlerin valisi olarak 1923’de Lozan’da kendisine uluslararası devlet güvencesi verilip Anadolu’da Türk ulus-devletini kurduktan sonra, devamla yerli halkları soykırımlardan geçirmenin yanı sıra herkesi Türkleştirerek gerçekleştirdi.

Kemalizm, uygarlık güçlerin herkesi Türkleştirme ve yerli halkları soykırımdan geçirme projesidir. Bu, Batı projelerinin pratiğe uygulanabilmesi için hegemonik güçlerin sömürgeci, baskıcı, çürüyen ve kokuşan bölgesel iktidarlarını koruyup kollamak amacıyla kişilikleri iğdiş edilmiş bir cellat ordusu (devşirmeler ordusu ya da modern Yeniçeri Ordusu) yaratmak zorundaydılar. Yani Tevrat’ta Rab denilen efendinin toplumun genleriyle oynaması gerekiyordu. Genleriyle oynanmış homojen bir toplum çürümüş, aşağılanmış bir toplumdur. İttihatçıların genleriyle oynadıkları Türk toplumu şimdi bu çürümüşlüğü ve aşağılanmayı yaşıyor. Mustafa Kemal’in 1919 yılın başlarında İngiliz istihbaratının İstanbul’daki sorumlusu J. G. Bennett’e, “İngiliz kontrolü altında bir Türk ordusu kurmak istiyorum.”[6] demesinin amacı işte buydu. 

“Mustafa Kemal’in ilk öğrencisi Mussolini, ikincisi de benim.” diyen Hitler faşizmin de esin kaynağı olan Kemalizm 1924 Anayasası ile Anadolu’da herkesi Türkleştirdi. Dolayısıyla Türk ulus-devleti yalanlar üzerine inşa ettiği bir hafıza oluşturmuştur. Şimdi Anadolu’da herkes Türk’tür! Herkes İttihatçıların ırkçı Türk zihniyeti ile zehirlenmiştir. Herkes kendi kimliğine, inançlarına, insanlığına yabancılaştırılmış bilinçsiz, yarı hayvan bir insandır. Doğanın kanunlarına aykırı bir şekilde sadece savaş için homojenleştirilmiş bir toplum, aynılaştırılmış, kişilikleri iğdiş edilmiş bir devşirme ordu yaratılmıştır. Herkes yerli halklara düşman edilmiş birer İttihat Terakki üyesidir. Herkes Kürdün annesini görmemesi için çalışmaktadır. Doğru düşünemiyorlar. Yalan dünyasında yaşıyorlar.

Sırrı Süreyya Önder gibi her zaman katliam ve soykırımlardan geçirilen Anadolu ve Kürdistan halkların yanında yer alan Türk yazar Hasan Bildirici şöyle yazıyor:

“Türklerin savaş ve yıkım çağrısı yapan bir anayasası var. Bu anayasaya göre herkes Türk ve Sünni olmak zorundadır. Atatürkçülük mecburidir. Herkes Türk, Sünni ve Atatürkçü olmazsa ne olur? Tabii ki Türk ceza kanunu devreye girer. Bu ceza kanununa göre Kürdüm diyenler tutuklanır ve çoğu zaman öldürülür. Aleviyim diyenler korku içinde yaşar ve saldırıya uğrarlar. Düzenin değişmesini isteyen devrimciler anayasal düzeni değiştirme teşebbüsünden Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan gibi idam edilirler, Mahir Çayan gibi işkenceden geçirilip öldürülürler.”

Avrupalıların “Hasta Adam” dedikleri Osmanlı’nın son döneminde, yani Abdülhamit döneminde başlayan, İttihat ve Terakki’nin devam ettirdiği Avrupa merkezci Türk milliyetçilik geleneğini ve Osmanlı mirasını devralan İngilizlerin vekalet savaşçıları olan yeni İttihatçı kadrolar (Kemalistler) da Anadolu’da soykırımlardan arta kalan Pontus Rum, Grek, Ermeni, Süryani gibi tek bir Hristiyan kalmayıncaya kadar hepsi ile yoğun bir şekilde savaşıp yok ettiler. İttihatçı arkadaşlarının yarıda bıraktığı soykırımları devam ettiren İttihatçı Kemalistler, soykırım suçluları olduğunu örtmek, Kürtlere de soykırım uygulamak ve yerli halkları daha fazla kandırıp aldatmak için de yalanlara dayalı resmî ideoloji ve manipülasyon aracı olarak içi boşaltılmış bir kavram kullandılar: Cumhuriyet rejimi.

Cumhuriyet rejimine bakın: 1921 ile 1938 yılına kadar Koçgiri, Bingöl-Ahmed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim bölgelerinde art arda işlenen Kürt soykırımları. Şeyh Said ve Seyid Rıza gibi Kürt önderlerin idam edilmesi. İzmir Suikastı gibi Suikast girişimleri. 1960 ve 1980’de yapılan askeri darbeler. 1972 ve 28 Şubat 1997 askeri muhtıralar. 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimleri. Askeri darbeler ve askeri darbe girimleri mekaniği hep Demoklesin Kılıcı olarak halkın boynunda asılı durması. Sıkıyönetimler. Haksızlığa, adaletsizliğe ses çıkaran devrimcilere idamlar, işkenceler, hapishaneler, sürgünler… Süleyman Demirel ve Tansu Çiller Hükümeti döneminde devletin kurduğu paramiter örgütler olan JİTEM ve Hizbullah eliyle katledilen 17 bin Kürt cinayetine göstermelik Türk mahkemelerin tozlu dosyalarında “faili meçhul cinayetler” olarak kayıta geçirilmiş olması. Dört bin Kürt köyünü yerle bir etmeleri. On Kürt şehrin yerle bir edilmesi. Şehirlerin yerle bir edilmesi sırasında insanların günlerce yakınlarının cenazelerini yerden kaldıramama durumu. Beş milyon Kürdün yerinden yurdundan edilmesi. Siyasi barajlar ve HES’lerle Kürtlerin coğrafyası ekolojik-kırım-savaşlarıyla yağmalanıp talan edilmesi…

Bu kadarını ne İngiliz askeri, ne de Fransız askeri becerebilirdi. Bunu ancak “İngiliz kontrolü altında bir Türk ordusu kurmak istiyorum.”[7] diyerek Anadolu’da sahte bir cumhuriyet kuran İttihatçı Mustafa Kemal ve arkadaşları başarabildi!

Eğer Osmanlı devleti ve onun devamı olan Türk ulus-devletin Hıristiyan topluluklar olan Ermeniler, Grekler, Pontus Rum, Süryaniler ve öbür etnik ve inanç toplulukları olan Kürtler ve Alevilere yapılan katliamlar, soykırımlar ve zulümler hâlâ hızından hiçbir şey kaybetmeden sürüp gidiyorsa, bunun tek nedeni bin yıldan beri bu coğrafyada uygarlık güçlerine çalışan devşirme Türk ordusunu ya da vekalet savaşçıların ‘uygarlık düşmanı’ hallerini hiç anlamamış olmamızdan kaynaklanmaktadır! Tuğrul Bey ve Osman Bey’den Mustafa Kemal’e kadar uygarlık güçlerine çalışan köle ruhlu devşirmelerdir.

Gerçek Türkler ile hep iktidarın nimetlerinden yaralanmak için Türk olmuş, kişilikleri iğdiş edilmiş devşirme Türkleri birbirinden ayırt edemedik. İçimizdeki asıl her zaman iktidara oynayan düşmanı göremedik. Orta Asya’dan geldiğini söyleyen göçmen, yani aslında sonradan Türkleştirilmiş devşirme Türk’e uygarlık güçleri tarafından yüklenen hafızasına göre, yaşadığı coğrafya onun coğrafyası değil, birlikte yaşadığı yerli halklar da ondan değil; bu coğrafyayı öyle hoyratça kullanarak ekolojik-kırım savaşlarını yürütmeleri, yerli halkları katliam ve soykırımlardan geçirmelerinin tek sebebi bu ırkçı, ayrımcı zihniyetti!

Bizim gibi görünerek ve her seferinde halkı aldatıp kandırarak iktidarı eline alan ‘uygarlık yıkıcı devşirme Türkler’ yerli halkların en büyük düşmanlarıdır! Hatta İngilizlerden, Fransızlardan da daha büyük düşmanlardır! Çünkü iç işgalci Türk ulus-devletin bu coğrafyada yaşayan yerli halklara yaptıkları katliam ve soykırımları, ekolojik-kırım savaşlarını ne İngilizler ne de Fransızlar yapabilirlerdi! Ve eğer İngilizler ya da Fransızlar Anadolu’yu açıkça işgal etmiş olsalardı, yerli halklar şimdi onlardan çoktan kaç kez kurtulmuştu.

Türk yazar Hasan Bildirici ailesinden verdiği bir örnekle bu tarihsel gerçeği şöyle anlatıyor: “Resimde gördüğünüz sakallı adam babamdır, yanındaki de amcam oğludur. 1980 askeri diktatörlüğü babamı altmışında felç etti. İşkence merkezlerinin ve askeri cezaevi kapılarının önünde bir düşman ordusuyla karşılaştı. ‘Çok zalimler‘ diyordu babam, ‘İngilizin ve Fransızın işgal ordusu bu kadar gaddar değil‘ diyordu. İşkence altındaki bitkin hallerimizi görüş kabinlerinde gördükçe kahroluyordu. Duvarları parçalayamıyordu.

Uzak Asya’dan gelen bir Türk kabilenin torunuydu. Sırtını Kürdistan dağlarına verip, Kostantinopolis’i düşürüp, Viyan’a kapılarına kadar dayanmışlardı. İyi savaşçılardı, dedelerinin savaş anılarıyla büyümüşlerdi. Ancak Cumhuriyetin Türk ordusu Viyana kapılarına kadar ulaşan Türk ve Kürt boylarının torunlarına vuruyor ve buna da Türklüğün yüksek çıkarları adını veriyordu.

Sahi bu ordu neden bize vuruyordu? Hangi suçu işlemiştik ki, boyunlarımıza ölüm fermanları asmıştı? ‘Beni yasaklama, beni öldürme!‘ dediği için Kürtleri öldürüyordu. ‘Kürt sorununu çözelim, daha demokratik bir ülkede yaşayalım,‘ dedikleri için de Türkiyeli devrimcileri öldürüyordu.“

Kürtlerle gerçek Türkler Bawa İshak ayaklanmasında olduğu gibi birleşik bir ittifak kurmalı, M. Kemal ve Erdoğan gibi uygarlık güçlerin vekalet savaşçıları olan devşirme Türklere bir daha asla iktidarı teslim etmemelidirler. Anadolu ve Kürdistan halkların gerçek kurtuluşu ve özgürlüğü o zaman gerçekleşir.

Oturduğum Berlin’de yıllar önce Arnavutlu bir komşum vardı. Türkiye’de, iktidardaki devşirme Türkler üzerine konuştuğumuzda, ikimizin de aynı hakikatleri dile getirdiğimize şaşıyorduk. Ben Türkiye’de 4 milyon Arnavutlu olduğunu söyleyince, o Arnavutlu komşum bu rakamın daha fazla olabileceğini belirterek bana aynen şunları söyledi:

”Biz Arnavutlar daha iyi biliriz. Şu an Türkiye’de 4,5 milyon Arnavutlu yaşıyor. Mustafa Kemal’in annesi de Arnavutludur. Türkiye Arnavutluları çok seviyor. Bizim köyümüzden İstanbul, İzmir, Ankara’ya göç eden aileler var. Bu tanıdığım ailelerle konuştuğumda diyorlar ki, ’Biz Edirne’nin kapısından içeriye, yani Türkiye sınırından içeriye girdik mi, Türk olduğumuzu söylüyoruz. Hem de birinci derecede Türküz! Böyle söylersek bize güveniyorlar, devletin sırlarını bizimle paylaşıyorlar ve devletin en iyi görevlerini bize veriyorlar. Devlet yerli halklara karşı nasıl davranacağımız konusunda sırlarını sadece biz göçmenlerle paylaşıyor. Yani devlet bizi, biz devleti kandırıyoruz. Edirne’nin kapısından dışarıya çıktık mı biz kendi kimliğimize bürünüp Arnavutlu oluyoruz!’ Böylece makam, para, servet peşinde koştuklarını açıkça dile getiriyorlar. Hele fakir bir köylüm var ki, 1990’ların başında çırıl çıplak İzmir’e gitmişti. Hiçbir şeyi yoktu. Göç ettiği ülkede İsmini değiştirdi, Osman yaptı. Dinini değiştirdi, Sünni İslam oldu. Etnik Arnavut kimliğini değiştirdi, Türk oldu. MHP’liler eline sopa verip sokaklardaki eylemlerde yıllarca kullandılar. Şimdi İzmir’de iki mağaza sahibi! Ekonomik durumu çok iyi.

2008’de beni iki haftalığına Türkiye’ye davet etti. Oraya gittiğimde onun o ülkede Kürtlere ne kadar düşman olduğunu gördüm. Tanıyamadım. Sordum, dedim ki, ‘köydeyken sen böyle değildin. Mazlum Kürtlerin dostuydu. Ne oldu sana böyle değiştin, ırkçı bir Türk oldun ve çok kısa zamanda iki mağaza sahihi oldun?’ Çok şey anlattı bana. Onun o iğrenç hayatını, köyümüzdeyken Kürtlere olmayan düşmanlığını görünce, yanında fazla kalamadım, kendisine çok kızdım, darıldım bir hafta sonra hemen Almanya’ya dönmek zorunda kaldım.”

İşte orası Türkiye…‘Olmuyor‘ diye bir şey yok!

Dünyanın hiçbir yerinde olmayacak şeyler oluyor.

Şeytanın aklına bile gelmeyen şeyler o ülkede oluyor.

2010 yılında Berlin Teknik Üniversitesi’nde düzenlenen panelde konuşma yapan Doğu Türkistan Cumhuriyetli bir profesör, bana:

“Gerçek Türkler biziz. Biz Türkiye’deki Türkleri Türklerden saymıyoruz ki; onlar başka halklardan devşirilmiş, kendi kültürlerinden uzaklaştırılmış devşirme, sahte Türklerdir.” demişti.

Türkiye’deki Türkleştirme pazarında makam, para, servet peşinde koşma vardır. Bu yüzden milyonlarca Balkan ve Kafkas göçmenleri kendilerini gerçek Türk’ten daha fazla Türk olduklarını gösterip bağırıyorlar.

İşte İttihatçıların, uygarlık güçlerin tarihsel projeleri çerçevesinde başka halklardan devşirerek Anadolu’da oluşturduğu ya da icat ettiği yapay Türklüğün gerçek Türklükle hiçbir ilgisi yoktur. Unutmayın ki bu Türklük, mimar Tanrı’nın Anadolu Siyonizmidir. İsrail’deki Siyonizmin ikiz kardeşidir. Halklar, maskeli Tanrılarımızın bize hazırladığı Anadolu Siyonizminden kurtulmalıdır. Bunu yeni tarihsel süreçlerde iktidarı iradesi olmayan devşirme Türklere teslim etmemekle başarabilirler!

Almanlar kendi soykırımcı tarihleriyle yüzleştiler. Türkler ise kendi soykırımcı tarihleriyle hiçbir zaman yüzleşmediler. Almanlar neden soykırım suçlularını yargılayıp cezalandırarak ırkçı-soykırımcı tarihleriyle yüzleştiler de? Türkler neden soykırım suçlularını yargılayıp cezalandırarak ırkçı-soykırımcı tarihleriyle yüzleşmediler?

Bunun tarih arka planını birazcık araştırıp inceleyelim.

Ondan önce kendi kirli tarihi ve devletin yaptığı Yahudi soykırımla yüzleşen bir Alman öğretmen ile kendi kirli tarihi ve devletin yaptığı soykırımlarla yüzleşmek istemeyen bir Türk öğretmenin karşılaştırmasını pratik öğrenci hayatında kendisinden örnek vererek anlatan Cem Özdemir’i dinleyelim:

“Ben Almanya‘da sabahları Alman okuluna, öğleden sonraları ise Türk okuluna giderdim… Sabah Alman okuluna gittiğimde öğretmenlerimiz bizi Nazi kamplarına götürürlerdi ve ‘Sizin dedeleriniz devletin emriyle bu katliamları yaptı. Kendi komşularını öldürdüler, işkence Yaptılar. Bu katliamlar sizin dedelerinizin eseri. Ama siz dedeleriniz gibi olmayacaksınız. Eğer devlet sizden böyle bir şey isterse karşı duracaksınız. Onlar bizim komşularımız diyerek sahip çıkacaksınız‘. derlerdi!!..

Öğleden sonra Türk okuluna gittiğimde ise, durmadan savaş kazanıyorduk, hem de her gün! Bir gün Türk öğretmenime bir soru sormak istedim: ‘Hocam biz durmadan savaş kazanıyoruz. Ama orada her geçen gün küçülen bir harita var, bu nasıl oluyor?’ diye sordum. Hoca; ‘Sen dedelerimizi yalancılıkla mı suçluyorsun’ diyerek bana bir tokat patlattı!!..

Alman Okulu’nda ‘İnsan Öldürmemeyi’ Türk Okulu’nda ise ‘İnsan Öldürerek Övünmeyi’ öğretiyorlardı!!..”[8]

Evet, Almanya halkı bir daha faşizmi yaşamayalım diye okuldaki çocuklarını gruplar halinde Nazi kamplarına götürüp Hitler’in işlediği insanlık suçlarını yerinde onlara gösteriyor. Hitler faşizmi ile yüzleşen Alman halkın çocukları atalarının işlediği insanlık suçlarından dolayı utanç duyuyorlar. Peki, kurumsal faşizm ile yüzleşmeyen devşirme Türklerin çocukları atalarının insanlık suçlarından utanç duyuyorlar mı?

15.07.2025

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. Dr. Henry Picker, Hitlers Tisch gesprâche im Führer Hauptquartier, Seewald Verlag, Stuttgart 1976 

[2]. Age.

[3]. Dr. John Coleman, Rothschild Hanedanlığı, Destek Yayınları, İstanbul 2017.s.36

[4]. Age.

[5]. Çünkü NATO’ya ancak demokrasinin olduğu çok partili devletler alınıyordu.

[6]. Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000, sayfa 358, 359

[7]. Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000, sayfa 358, 359

[8]. Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir

✍ Azad Ronî Yazdı:

MEZOPOTAMYA NERESİDİR?

Mezopotamya; Kuzeyde doğu Akdeniz, Kuzey Zağros Dağları, Fırat, Dicle, Zap, Aras ırmakların yüzlerce gözelerin çıktığı yüce dağlardan Fırat ve Dicle arasındaki verimli geniş ovaları takip ederek iki ırmağın döküldüğü Basra körfezine kadar uzanan ‘Bereketli Hilal’ ve ‘Medeniyetin Beşiği’ olarak bilinen eski coğrafi bölgenin adıdır. Ulus-devlet çağında ise İngiltere öncülüğünde sınırları cetvelle çizilmiş Irak, İran, Türkiye, Suriye, Kuveyt sınırları içinde kalan bölgenin adıdır.

Mezopotamya, günümüzde Kürdistan denilen toprakların Büyük Britanya Krallığı’n Birinci Dünya Savaşı’nda böl-parçala-yönet siyasi projeleriyle İran, Irak, Suriye ve Türkiye ulus-devletleri arasında bölüp parçaladığı toprakların tümü dışında, Irak ve Kuveyt Basra Körfezine kadar uzanan bölgenin adıdır. Bugün buraya yüzyıldan beri Batılılar ‘Ortadoğu’ diyorlar.

TEVRAT’DA ‘ADEN’ DİYE TABİR EDİLEN YER NERESİ?

14 bin yıl önce, Göbekli Tepe’den (M.Ö. 12.000) önce başlayarak biriktirdikleri bilgi, tecrübe ve Neolitik devrim sonucu olarak Zağros dağların yüceltilerinden MÖ. 6 bin yıllarında akın akın deltaya inerek, Sümer Şehir Beyliklerini kuran ve binlerce yıl dünyanın güneş kültü ve kaynağını doğadan alan Zerdüşt-Êzîdî felsefi kültür merkezi sayılan bugünkü Fırat, Dicle, Zap, Aras ırmakları arasında ilk ekolojik köy komünlerin yaşandığı ve ‘Tevrat’ta insanoğlunun ‘Aden’ diye ilk cenneti yaşadığı’ diye tabir edilen ve kuzey Mezopotamya’nın dört Irmak’ın gözelerinin çıktığı bölgenin adıdır.

Kuzey Mezopotamya’nın dağ yüceltilerindeki yüzlerce, binlerce soğuk gözelerden akıp aşağılarda Fırat ve Dicle ırmakları arasında insanlığın ilk kadim uygarlığını kuranlar Sümerlilerdir. Sümer şehir beyliklerini kuran ve bu uygarlığı besleyen kuzey Mezopotamya’nın yerli halkları M.Ö. 5.000 ile 600 yılları arasında kaynağını doğadan alan güneş kültü inançlarını geliştirip kültürlerinde büyük reformlar yapan birinci Zerdüşt Ziusudra, ikinci Zerdüşt ateşten gelen Huşeng (Brahim), üçüncüsü Zerdüşt  olmak üzere üç büyük filozof yetiştirmiştir.

Kürdistan bölgesinde, 200 yıldan beri Batı arkeologların Göbekli Tepe (Urfa), Çayönü (Amed), özellikle İngiliz arkeolojik keşiflerin 1876-1909 yılları arasında Musul, Ninova, Duhok gibi Kürtlerin ön ataları olan Guti, Hurri, Kassit Kabilelerin Neolitik (tarım, hayvancılık ve ekolojik köy komün yaşamının geliştirildiği) dönemde yaşadıkları yerleşim yerleri Kuzey Mezopotamya’da göze çarpan yerleşim bölgeleridir.

M.Ö. 10.000-1.000 yılları arasında, binlerce yıl dünyanın kültür merkezi olan Mezopotamya, insanlığın ilk ekolojik köy komünlerine, ilk uygarlığına, ilk yazılı kanunlarına, kültürlerine, mitoslarına, efsanelerine, dini inançlarına ve sosyal gelişmelerine büyük ve önemli katkıları olan ve birçok devlete, farklı medeniyetlere ev sahipliği yapan, ‘Bereketli Hilal’ dedikleri coğrafyanın adıdır.

Sümer Uygarlığın M.Ö. 4.000 yıllarında keşif ettiği çivi yazısı, kendisinden sonra Babiller, Akadlar, Asurlar ve Mısır Firavunları edebiyat, tarih, hukuk ve günlük kayıtların oluşturulmasında aynen kullanmışlardır.

Mezopotamya coğrafyası; tarım, hayvancılık, yazı, 24 saatlik gün kavramı, yıl, takvim, tapınaklardaki rahiplerin dini ayinlerine, tekerleğin bulunmasına, ekin arazilerin sulama işlerine, ekolojik köy komün yaşantısından ‘uygar şehir’ yaşantısına geçiş, medeni hakların düzenlenmesine ve Hindistan-Avrupa koridorunda yaşayan Aryan halkların dillerinin ve güneş kültü kültür, örf, adet ve yıllık bayramların oluşmasına on bin yıl ev sahipliği yaptı.

MEZOPOTAMYA’NIN ADINI İNGİLTERE DEĞİŞTİRDİ

Mezopotamya’nın büyük bölümü bugünkü Irak’ın sınırları içinde kalan bölgedir. Sümer uygarlığından Birinci Dünya Savaşı’na kadar binlerce yıl, yaklaşık 6 bin yıldan beri bu bölgenin ismi Mezopotamya idi.

Ulus-devlet çağında, Avrupa merkezci milliyetçiliğin öncülüğü ve modern sömürgeciliğin yayılmacılığını yapan, Güney Afrika’da 1899-1902 yılları arasında toprakları altında altın bulunan Boer halkına tarihin o güne kadar işlenmiş “en büyük soygun ve soykırım”ından[1] beri Rothschild’lerin ve “British East India Co’nun Çin afyon ticaretinden kazandığı paralar”[2] ve Anglo American Corporation gibi 300’ler Komitesi’nin küresel firmaları tarafından savaşları finanse edilen İngiltere (Birleşik Krallık); Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Çar İmparatorluğu ve Doğu’da Osmanlı İmparatorluğu’nu ekmek gibi küçücük ulus-devletlere ayırdığı Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra; Fransa’yı yanına alarak Ortadoğu’yu 1916’da Sykey-Picot Anlaşması ile istedikleri gibi dizayn ederek Mezopotamya topraklarını yönetimleri altına aldılar; ve o bölgede sınırları cetvelle çizilmiş Türkiye, Irak, İran ve Suriye ulus-devletlerini inşa ettikleri bir dönemde Mezopotamya’nın ismini değiştirdiler.

Çünkü artık -her ne kadar yeniden inşa ettikleri her ulus-devletin başına kendilerine çalışacak birer figüran kral ya da diktatör yerleştirmişlerse de- asıl Mezopotamya’nın topraklarına ve siyasi egemenliğine onlar sahip olmuşlardı. Modern sömürgecilikte onlara toprak lazım değildi; yeraltı, yerüstü zenginlikleri sömürmek yeterliydi.

İngiltere, Güney Afrika’da 1899-1902 yılları arasında toprakları altında altın bulunan Boer halkına yaptığı katliam ve soykırımların aynısını; yıllarca Selanik’te Avrupa merkezci Türk milliyetçiliği ile yetiştirdikleri vekalet savaşçıları olan İttihatçılar eliyle Türkçülük projelerini Anadolu’da gerçekleştirmek için Ermenilere, Pontus Rumlarına ve Mezopotamya’da ise toprakları altında petrol bulunan Kürtlerin topraklarını dört parçaya ayırarak tarihin en büyük katliam ve soykırımlarını onlara da yaptılar.

1-7 Eylül 1920’da Bakü’de yapılan Birinci Doğu Halkları Kurultayı’ndan sonra, Mezopotamya’nın başındaki İngiliz Sömürge valisi ya da Yüksek Komiser Sir Percy Cox, Birleşik Krallık’a, 27 Ekim 1920 tarihinde çektiği telgrafta şöyle diyordu:

“’Ülke’ artık Mezopotamya olarak değil, Irak olarak adlandırılacaktır!”

İşte Irak, İngiltere’nin mandası olduğundan beri Mezopotamya’nın ismi Irak’tır. Türkiye’nin doğusudur. İran’nın güneyidir. Suriye’nin tümüdür.

Jeopolitik tanımla coğrafyanın kadim ismi Mezopotamya olarak değiştirilerek, Batı kapitalist sistemin ulus-devlet dönemindeki ideolojisinin yayılmacı alanına dönüştürüldü. Günümüzde ne acıdır ki “Mezopotamya,” “Anadolu” vb. kadim tanımların yerini kapitalist modernitenin coğrafya tanımları ‘Ortadoğu’ kabul görülerek korkunç kültürel asimilasyon süreçleri ve tarihin hiçbir döneminde görülmemiş ekolojik-kırım-savaşları yaşanmaktadır.

İNGİLTERE’NİN PROJELERİNİ MEZOPOTAMYA’DA UYGULAYAN TÜRKİYE

Rothschild’lerin adamı ve Birleşik Krallık ajanı olan Mustafa Kemal’ın İngilizler’in yardımı ile “İngiliz kontrolü altında kurduğu Türk ordusu”[3] ile Osmanlı’nın mirasını devralarak[4] yeniden Doğu’da inşa ettiği Batı’nın ileri karakolu Türkiye; Pontus Rum, Koçgiri, Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan soykırımlarından sonra, en son soykırımın yapılacağı Dêrsim’in adını 25.12.1935 tarihinde Tunceli olarak değiştirmeye başlayarak, 1952 yılına kadar Kürdistan’ın, yani Kuzey Mezopotamya’nın bütün köy, kasaba, il ve coğrafya isimlerini İngilizlerin tarihsel projeleri çerçevesinde değiştirdiler. Kürdistan’ın 12 bin köyün adını, dağlarının ve ovalarının adlarını Türkçe isimleriyle değiştirdiler.

Yetmedi, Kürtlerin Hind-Avrupa dil grubu içindeki kadim Kürtçe dilini de yasakladılar.

20.10.2025

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. Dr. Joohn Coleman, Das Komitee der 300, J. K. Fischer Verlag, Gelnhausen Hailer 2018, 4. Baskı, s.287. / İngiltere, Güney Afrika’da 1899-1902 yılları arasında toprakları altında altın bulunan Boer halkına yaptığı katliam ve soykırımların aynısını Birinci Dünya Savaşı sırasında Mezopotamya’da toprakları altında petrol bulunan Kürtlerin topraklarını dört parçaya ayırarak tarihin en büyük katliam ve soykırımlarını onlara da yaptırdılar. A.R.

[2] . Dr. Joohn Coleman, Das Komitee der 300, J. K. Fischer Verlag, Gelnhausen Hailer 2018, 4. Baskı, s.287

[3]. Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000, sayfa 358, 359.

[4]. Ki bu Türk ordusu Mondros Mütarekesi ile dağıtılması gereken Osmanlı ordusu idi. İngilizler Anadolu ve Kürdistan’da kendi tarihsel projelerini pratiğe uygulayabilmek için Osmanlı’nın mirasını yıllardır İttihat Terakki Cemiyeti’n istihbarat, propaganda, sabotaj ve cinayet faaliyetlerini yürüten gizli örgütü Teşkilatı Mahsusa’da çalıştırıp yetiştirdikleri ajanları Mustafa Kemal’a çeşit savaş oyunlarıyla devrettiler. Kimlikleri yok edilmiş, çıkarını düşünen cahil devşirme Türkler de bunu, “Türklerin Kurtuluş Savaşı” diye resmi tarihlerine geçirdiler. Bu yüzden Türkiye’de herkes İttihatçıların son önderi “Atatürk”ün ortaya attığı “Kurtuluş Savaşı, Türk Tarihi, Güneş Dil Teorisi” gibi yalanlarla yatıp kalkıyorlar. Yüzyıldır Mussolini ve Hitlerin öğretmenin bu yalanlarıyla yatıp kaldıkları için ülke ne askeri darbeler, darbe girişimleri, suikastlar, faili meçhul cinayetler ve her türlü felaketlerden kurtulabiliyor, ne de Osmanlı’nın daha gerisine düşerek bir türlü demokratikleşemiyor.

L E S U N G

Die Berliner „Dersim–1837-38–Konferenz“ und die Völkermorde an den Kurden

Am 3. Dezember 2017 stellte der Autor Azad Roni in den Räumen der Berliner Dersim-Gesellschaft sein neuestes Buch vor.

Die Anwesenden wurden von Müslüm Karataş, dem Vorsitzenden der Dersim-Gesellschaft, begrüßt, danach las Dorothee-Charlotte Eren, die für die Übersetzung ins Deutsche verantwortlich zeichnet, zunächst ein Kapitel aus Ronis Werk: „Die Hinrichtung“, gefolgt von den Erinnerungen der Zeitzeugin Gülizar Kaytan.

Anschließend hielt Azad Roni folgende Rede:

Şima pıro xêr ame! Hoş geldiniz! Herzlich willkommen!

Ich möchte mich hiermit bei dem Vorsitzenden der Berliner Dersim-Gesellschaft, Müslüm Karataş herzlich bedanken.

Viele Wissenschaftler, Historiker, Schriftsteller, Juristen, Journalisten, Zeitzeugen haben Anteil an der Entstehung meines Buches. Meine Aufgabe war es, die Ergebnisse der Untersuchungen, Berichte, Wahrnehmungen und Erinnerungen aller dieser Menschen zusammenzutragen und zu veröffentlichen. Meine Arbeit bestand darin, nach einer Antwort auf die Frage, wer die Drahtzieher des Völkermords von Dersim waren, zu suchen und einen Zusammenhang zwischen den anderen Genoziden des 20. Jahrhunderts und dem von Dersim aufzudecken.

Bei der Lektüre einer Schrift, von Akademikern im ausgehenden 19. Jahrhundert verfasst, sträubten sich mir buchstäblich die Haare. Damals hatte es noch nicht die Völkermorde der Zeit zwischen den Weltkriegen gegeben, weder die Völkermorde an den Armeniern, Griechen, Assyrern, Kurden, Aleviten, Pontus-Griechen, Juden waren noch nicht verübt worden, noch die Massaker von Koçgiri, Zilan und Dersim. Und in genau dieser Zeit nahm der türkische Zeit allmählich Konturen an.

Zig Jahre zuvor hatten die Zöglinge der Religionsschulen, die Gründer des „Komitees für Einheit und Fortschritt“ und zionistische Kader in den sog. „Protokollen“ und „Rotbüchern“ Ideen entwickelt, wie im Nahen Osten ein türkisches Großreich und ein Groß-Israel installiert werden könne. Im Fokus standen die aus dem deutschen Nationalismus hervorgegangenen Nazis und ihr Ziel, die „Raubtiere“ (d.i. Sinti, Roma und Juden) aus Europa zu vertreiben und nach deren Vorbild eine Partei der Jäger zu gründen.

Ich zitiere:

„Wenn wir heute im Nahen Osten die Errichtung eines Großreiches wünschen und planen, dann dürfen wir dies nicht im Stil der Seldschuken oder der Osmanen vor tausend Jahren tun. Nicht wenige Zionisten und Anhänger des Komitees ziehen es vor, zurück zu kehren zu den Anfängen der Zivilisation, aber das ist schlicht nur dumm. Nehmen wir einmal an, ein Land muss Raubtiere vernichten. Nun können wir doch nicht wie die Europäer damals im 5. Jahrhundert die Ärmel hochkrempeln und loslegen. Wir müssen wie die Türken und Mongolen in Zentralasien uns mit Pfeil und Lanze gürten und allein auf die Bärenjagd ziehen. Wir müssen eine große, schlagkräftige Partei der Jäger gründen und die Tiere insgesamt jagen und am Tag, an dem sie endgültig vernichtet werden sollen, Bomben auf sie werfen.

Mit ihrem Gold regieren die Supermächte die Welt. Sie zetteln Kriege an, die von Stellvertretern, in deren Gehirne sie diese schrecklichen Gedanken gesenkt haben, geführt werden, deren einziges Ziel die Vernichtung der anderen ist. Gegen Mustafa Kemal, dem Begründer des völkermörderischen faschistischen Regimes, sind seine Schüler, die Hitlers, Mussolinis und Francos, nahezu Waisenknaben.

Von eigentlicher Bedeutung ist aber, dass eine Gesellschaft ihre Unabhängigkeit, ihre Kräfte zur Selbstverteidigung und ihre eigene Kultur entwickelt, und zwar bevor die bösen Geister, wie oben beschrieben, über ihre Henker bis in die feinsten Kanäle der akademischen Gehirne hinein dieses Gedankengut verbreiten können. Dann kann man die Herrschaft der Vampire, der Schizophrenen, der Mörder, Räuber und Durchgeknallten verhindern. Wenn es heute möglich ist, dank der Wissenschaft und Technik Licht ins Dunkel zu bringen, wahrhaft demokratische Organisationen zu gründen, dann wird man sie besiegen, diese Kräfte, die heimlich ihr Werk der Plünderung und der Völkermorde verrichten.

Auf Seite 14 (S.13 in der deutschen Übersetzung) meines Buches finden Sie folgenden Text:

„Keines der Mitglieder des Komitees war gebürtiger Türke, aber sie alle waren vom Virus des türkischen Nationalismus infiziert. Ihre Nachkommen, die sich in den Jahren 1909 – 1910 nachts in den Clubs von Saloniki trafen, wurden vereinnahmt gemäß den vor langer Zeit entstandenen Plänen und Projekten der semitischen Händler.“

Wir wollen nun ein Auge auf das herzzerreißende Drama von Dersim werfen, ein Drama, dessen Text Jahrzehnte zuvor unter dem Titel „Eine große und schlagkräftige Partei der Jäger“, vor der Gründung des modernen, kapitalistischen Groß-Reichs geschrieben wurde.

Ich werde nun das Kapitel „Die Menschenjäger“, Seite 256 (S. 297, dt.) lesen.

Berlin Dêrsim 1937-38 Konferansı ve Kürt Soykırımları

„Bu kitabı okudum kimliğim değişti.“ diyor genç bir kadın.

Fanco, Guernica’yı nasıl bombaladıysa, Türkiye’nin diktatör önderi M. Kemal’in Dêrsim’i nasıl bombaladığını, orda Kürtlere nasıl soykırım yaptığını, mağaralara sığınan insanları nasıl kimyasal gazlarla yok ettiğini, Dêrsim önderi Seyit Rıza idam edilmeden hemen önce M. Kemal ile görüştüğü metnini… Dêrsim’de çoktan beri planlanıp organize edilen soykırıma gerekçe oluşturmak için 33 askerin nasıl devlet tarafından öldürülüp Dêrsimlilerin üzerine atıldığını… Türkiye’nin, Cihatçı ve MİT TIR’larıyla Ortadoğu’da IŞİD’i nasıl desteklendiğini… Yapay Türklüğün Anadolu’ya yerleştirilmesi için yapılan soykırımların perde arkasını… Türkleştirme projesi kesinlikle Türklerin projesi değilse, kimin projesidir? Ve yerli halkların cellatlarına neden bu kadar ‘aşık‘ olduğunun çarpıcı belgelerini ve benzeri birçok sorunun cevabını ilk defa bu kitapta okuyacaksınız…

NATO üyesi ve Avrupa Birliği’ne aday Müslüman Türkiye’nin gerçek yüzünü bilmek istiyorsanız bu kitabı mutlaka okuyun!.. Avrupa’da Almanca ve Türkçesi Mezopotamya Yayınları’ndan çıktı.

Cumhuriyet’in Kürtleri yok etme planların bir parçası olarak eski Kürt kültürünün olduğu Dersîm’i tarihten silme programların perde arkasında hangi yeryüzü tanrılarımız var? Bu yeryüzü tanrılarımız neden yüzyıllardır uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemlerine meşrutiyet kazandırdıkları Türk-İslam ideolojileriyle beyinlerini yıkayıp vicdanlarını satın aldıkları vekalet savaşçıları olan devşirme-beyaz Türkler eliyle Anadolu ve Kürdistan’ın yerli halklarını mezara gömmek istiyorlar? Neden Ermeni, Rum, Süryani ve Kürtleri uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi ve Arabizm eliyle özellikle ilk neolitik devrimin yaşandığı bu bölgede mezara gömmek istiyorlar? Türkiye’nin arkasında hangi güçler var? Bu dış güçlerin yardımı olmadan kapitalist sistemin Ortadoğu’daki jandarması olan Türkiye iki yıl Kürt Özgürlük Hareketi’ne dayanabilir mi? gibi çarpıcı soruların yanıtlarını ilk defa genişletilmiş bu kitabın 4. baskısında okuyacaksınız…

Almancası ofset baskı, 640 sayfa. Türkçesi 560 sayfa.

ÖLMEDİM

Azad Roni’nin Ölmedim kitabı, Gönül Ağacı, Kürt müsün?, Direnme Kursları, Başlık, Ölmedim ve Öğretmen Kıyımı olmak üzere yedi hikâyeden oluşuyor. Yazar akıcı bir dille yazdığı bu hikâye kibanında dilinin hikâye ve roman diline nasıl yatkın olduğunu başarılı bir şekilde okuyucuya gösteriyor.

 

DER GROSSE AUFSTAND / BÜYÜK İSYAN

Azad Ronî’nin büyük bir araştırma yaparak insanlık tarihini şiire döktüğü kitap..

Bir solukta, severek okuyacağınız bu uzun şiir dizisi kitap Almanca ve Türkçe karşılıklı safyfalar halinde…