Juli 28, 2026

Azad Ronî

Berlin Dêrsim 1937-38 Konferansı ve Kürt Soykırımları 

03.12 2017 tarihinde, Berlin Dêrsim Cemaatı’nda “Berlin Dêrsim 1937-38 Konferansı ve Kürt Soykırımları” kitabın Almanca ve Türkçe tanımı yapıldı. Berlin Dersim Cemaat Başkanı sayın Müslüm Karataş kısa bir açılış konuşması yaptıktan sonra, ilk sözü kitabı Almancaya çeviren bayan Dorothee-Charlotte Eren verdi. Dorothee-Charlotte Eren, Azad Roni’nin yazdığı “Dêrsim’de katliamlar yapılırken halkın önderi de idam ediliyordu” (çevirisi: Im Zuge der Massaker in Dêrsim wurde auch der Führer des Volkes hingerichtet: Die Hinrichtung) bölümünden 8 sayfa ve soykırım tanığı Gülüzar Kaytan’nın anlatımndan iki sayfa Almanca okudu.

Azad Roni ise şöyle konuştu: Şema pîro xırame!  Herzlich willkommen! Hoş geldiniz!

Okuma günü için Berlin Dêrsim Cemaatı’na ve sayın başkan Müslüm Karataş’a teşekkür ediyoruz…

Bugün tanıtımını yaptığımız “Bu eser birçok bilim insanı, tarihçi, yazar, avukat, gazeteci, soykırım tanıklarının katkıları ve benim araştırmalarımın sonucu olarak bir araya getirilmenin” yanı sıra; 20. yüzyıl soykırımlar zincirinin bir halkası olan Dêrsim soykırımının perde arkasında hangi uluslararası süper güçlerin olduğu sorusuna, yanıt aramaya çalışmaktadır.

Dünyayı yöneten uygarlık güçlerin 19. yüzyılın sonlarına doğru kendi akademisyen kadrolarına yazdırdıkları bir yazıyı, yıllar önce okuduğumda tüylerim diken diken olmuştu. Henüz Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, Ermeni, Rum, Süryani, Kürt, Alevi, Roman, Yahudi, Koçgiri, Zilan ve Dersim gibi onlarca soykırım, binlerce katliam yapılmamıştı. İşte taa o zamanlar, ulus-devlet şafağında, Avrupa’da kovalayacakları “yırtıcı hayvanlar” için Alman milliyetçiliğiyle yetiştirilen vekalet savaşçıları olan Naziler eliyle nasıl bir av partisi düzenleyeceklerini, Ortadoğu’da inşa edecekleri yapay Türk ulus-devleti ve İsrail ulus-devleti için özel olarak onlarca yıl boyu Cemaat okullarında yetiştirdikleri İttihat Terakki ve Siyonist kadrolarını, “Protokol” ve “Kırmızı Kitap”çıklarla şöyle bilgilendiriyorlardı:

“Eğer bugün Ortadoğu’da bir ulus-devlet inşa etmeyi umuyor ve düşünüyorsak; bin yıl önce kurulması mümkün olan Selçuklu ya da Osmanlı tarzında onu inşa etmemeliyiz. Birçok Siyonist ve İttihatçı’nın yaptığı gibi medeniyetin ilk dönemlerine geri dönmek budalaca olur. Farz edelim, mesela bir ülkeyi yırtıcı hayvanlardan temizlememiz gerekiyor. Kolları sıvayıp beşinci yüzyılda Avrupalıların yaptığı gibi işe başlamamalıyız. Orta Asya’daki Türkler ve Moğollar gibi oku, mızrağı kuşanıp tek başımıza ayı avına çıkmamalıyız. Büyük ve etkin bir av partisi düzenleyip hayvanları toplu bir şekilde kovalamalıyız ve parçalayıcılığıyla gününde olan bombamızı tam ortalarına atmalıyız.

Bunlar, bu korkunç fikirleri vekalet savaşçılarının beyinlerine yerleştirip, o canavarları yok etmek istedikleri halkların üzerine sürdüklerinde; soykırımcı faşist rejimin kurucu Mustafa Kemal, onun öğrencileri Hitler, Mussolini  ve Franco örneklerinde olduğu gibi her şey çok geç kalınmış oluyor. Bütün bunlar olmadan, yani kötü tanrılar celleatlarını yaratmadan önce, toplum kendi özerkliğini, özsavunmasını ve öz kültürünü geliştirip, günün bütün bilim dalları ve tekniğiyle karanlığı yırtarak gerçek demokratik-örgütlü kurumlara sahip olsa, gizli güçlerin ekonomik ve siyasi çıkarları çerçevesinde soykırımları yapacak olan ve hiç bir zaman başa gelmemesi gereken vampirlerin, şizofren, katil, hırsız ve delilerin iktidara gelmesi mümkün olmayacaktır.

“Hiçbiri Türk olmayan ve gözle görülmeyen gizli bir güce hizmet edebilmek amacıyla genleri Türk milliyetçiliği virüsü ile aşılanmış İttihat Terakki ve ardıllarının yerli halklar için 1909-1910 yılları arasında Selanik’teki cemiyetin merkezinde geceler boyu görüşüp Sami tüccarlar’ının tarihsel plan, program ve projeleri çerçevesinde aldıkları bu kararları,” kitabın 14. sayfasında okuyabilirsiniz.

Şimdi bunların yıllar önce, modern kapitalist sistemin ulus-devlet çağın şafağında planlayıp düzenledikleri “Büyük ve etkin av partisi”nin Dêrsim bölgesindeki acı dramına bir göz atalım.

Sayfa 256… „İnsan Avcıların Hikâyesi”ni okuyorum…

 

✍ Azad Ronî Yazdı:

“Hitler’in Sofra Sohbetleri“ (Hitlers Tischgespräche)[1] adlı kitapta, M. Kemal ve İttihatçı arkadaşlarının yerli halklara yaptıkları korkunç soykırımlardan cesaret alarak Almanya’da Yahudi soykırımını yapan faşist Hitler,  “Bütün enerjimi Atatürk‘ten alıyorum. O‘nun hayatı bizim feyizli ışığımızdır.“ diyerek M. Kemal’in yolunda gittiğini açıklamaktadır. Yolunda giderek kendisi ve İttihatçı arkadaşlarını Birinci Dünya Savaşı’nda işlediği Ermeni, Süryani, Pontus Rum soykırımları gibi Yahudi soykırımı yaparak insanlık suçu işlemiştir.

Hitler, “Mustafa Kemal’in ilk öğrencisi Mussolini, ikinci öğrencisi de benimdir.”[2] diyor.

İlk Sümer şehir beyliklerinden beri devletlerin, kralların, firavunların, padişahların ve imparatorlukların arkasında hep uygarlık güçleri vardır. Bu uygarlık güçlerin ellerinde, dünya halkların, devrimcilerin ve aydınların ellerinde olmayan aygıtlar, olmayan daha fazla altın ve para gücü, daha fazla bilgi ve tarihin her bunalım dönemlerinde devrimci sürece daha hızlı müdahale edip yönlendirebilme kabiliyetleri vardır. Bunların bir yüz yıllık, bir de bin yıllık uzun vadeli tarihsel planlar ve programları var. Bu yaşayan beynin tarihsel planlarından haberi olmayan tarihçiler, bilim insanları ve yazarlar yanılgıdan kurtulmadılar, kurtulmayacaklardır.

Uygarlık güçleri bölgesel yönlendirme güçlerine sahip oldukları kadar, küresel yönlendirme güçlerine de sahipler. Sümer kaynaklarındaki bilgiye göre her üç bin altı yüz yılda bir dünya düzeni bir Tanrı’nın yönetimi altına giriyor. Bir zamanlar Sümer şehir Beyliklerin kralları uygarlık güçleriydi. Onlarla binlerce yıl siyasi mücadele yürüten Semitik halkların bir avuç elit zengin, saldırgan, çok gerici kabile şefleri, Sümer uygarlığını toprağın altına gömdüklerinden beri dünyanın uygarlık güçleri sıfatına sahipler.

Günümüzün uygarlık güçleri (Semitik tüccarlar) kapitalist sistemin şafağında tıpkı Sümer şehir beyliklerin saraylarını girip onları içten fethettikleri gibi Avrupa kralların saraylarına girerek onları içten fethederek hegemonyaları altına aldılar.

Amerikan bilim insanı Dr. John Coleman onlar için şöyle yazıyor:

”1815-1830 yılları arasında Rothschild’ler beş büyük gücü, yani İngiltere, Rusya, Fransa, Avusturya ve Prusya’yı tam anlamıyla yağma ettiler. Prusya yüzde 5 faizle 5 milyon pound borçlandı ama sadece 3,5 milyon pound eline geçti (borçlandığı miktarın yüzde 70’i). Rothschild’ler bu alış verişten 1,5 milyon pound faiz gelir ettiler. 1823’te James bütün Fransız borcunu üstüne aldı.”[3] Böylece Almanya, Fransa ve öbür devletleri para ve altın gücüyle hegemonyaları altına almışlardı.

Almanya’da açtıkları firmalar üzerinden Osmanlı’ya yatırım yaptılar ve bu yatırımların güvenceye alınması için Kaiser II. Wilhelm’e oraya eğitimci ve uzman askerler gönderme düşüncelerini aşılayarak Türk-Alman Silah Arkadaşlığı’nı geliştirdiler. Sadece bu cümle ekonomik politikaları üzerinden uygarlık güçlerin uzun vadeli planları için nasıl çalıştıklarını göstermektedir.

İttihatçıları iktidara getirip Birinci Dünya Savaşı’na sokan Alman subaylar, eğitim verdiği Türk ordusu, yerli halklar olan Ermenilere, Rumlara, Süryanilere, Kürtlere insanlık dışı korkunç katliamlar, soykırımlar ve zulümler yaparken başlarında durup bu soykırımları teşvik ediyorlardı. Uygarlık güçleri tarafından uzun vadeli planlanan Türk-Alman Silah Arkadaşlığı’nda, bu her iki arkadaş karşılıklı olarak birbirlerinden çok kötü vahşi şeyler öğrendiler. “Türklerin Orta Asya’daki atalarının en vahşi fikirleri ve barbarlığı” Almanlara da bulaştı. Uygarlık güçlerinin de istediği tam da buydu. Orta Asya’dan gelen Türklerin barbarlığını Türk-Alman Silah Arkadaşlığı’nı Alman askerlerine aşılamaktı. Ve aşıladılar. Alman subaylar; vahşi, barbar Türk ordusunun yerli halklara yaptıkları soykırımlardan Hitler’in de söylediği gibi çok şey öğrendiler. İttihatçıların yerli halklara yaptıkları korkunç vahşi soykırımların aynısını yirmi yıl sonra Alman SS subayları ve ordusu Hitler döneminde Yahudilere yaptılar.

Hitler, “Arkasında ordusu olmayan bir komutan uzun süre ayakta kalmaz. Atatürk de iktidarını Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) sayesinde güvenceye aldı. İtalya’da da aynı şey geçerli. Eğer Antonescu bugün ortadan kaybolacak olsa, ordu içinde onun yerine talip olacaklar arasında korkunç bir mücadele başlar. Ama onun yerine geçecek kişiyi belirleyecek bir örgüt olsa, bu olmaz.”[4] diyordu.

Uygarlık güçleri, 20. Yüz yılda soykırımları yaptıracakları faşist diktatörlere kendilerini ”uzun süre ayakta” tutacak faşist partileri yaratmalarını da onlara çok iyi anlatmış, öğretmiş olmalı ki, Mustafa Kemal, Mussolini ve Hitler aynı faşist zihniyetlerle birbirine benzer partiler kurmuşlardır.

Milliyet Gazetesi’nin 16 Temmuz 1993’te 24 putla attığı başlığı şöyle: Alman Başvekili Hitler diyor ki: ”Türkiye’de doğan ve parlayan yıldız bize takip edilecek yolu gösteriyor. (…) Faaliyet gayeleri aynı (ırkçılık zihniyetleri) olan Büyük Türk milleti ile Alman milleti arasında sempati çok kuvvetlidir.”

Yirminci yüzyılın en büyük diktatörleri ve Rothschild’lerin adamları olan Mustafa Kemal, Mussolini, Hitler, Franco; bunlar birbirini takip ederek, birbirinden cesaret alarak ulus-devlet döneminde o büyük soykırımları yaparak insanlık suçu işlediler.

24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan antlaşmasından birkaç ay sonra, 09 Eylül 1923’de devleti 15 yıl tek başına yönettiği, tek partili dönemde, İttihatçı zihniyetin ve faşizmin kurumsallaşmasını, herkesin Türkleştirilmesini gerçekleştiren Cumhuriyet Halk Partisi’ni kurdu ve ölene dek (10.11.1938) bu partinin Genel Başkanlığını yaptı. M. Kemal’in CHP’si, İngiliz Kraliyet Ailesi ve Rothshild’lerin Anadolu halklarını Türkleştirme projesidir. Bütün Kürt soykırımları ve Alevi katliamları CHP’nin iktidarda olduğu dönemlerde yapılmıştır. Fakat Kürtler ve Aleviler cumhuriyet döneminde hep yalan dünyasında yaşatıldıkları için olacak ki; hep katillerinin kendilerini yönetmesine rıza olmuşlardır. Faşist iktidar hile, yalan, dolan, darbeler, darbe girişimleri, suikastlar, işkenceler ve katliamlarla korkutup rızacıklarını alarak düzenlerini sürdürmüşlerdir.

Evet, M. Kemal’in kendisi hem Rothschild’lerin, hem de İngiliz ajanı olarak İngilizlerle beraber çalışıyordu. Fakat İngiliz ajanlığını bütün devşirme Türklerin yaptığı gibi Kürtlerin üstüne, yani Şeyh Said’in üzerine atıyordu. İngilizlerin ona kabul ettirdikleri şartlardan birisi de Halifeliği kaldırmaktı, Kürtlerin doğal insani haklarını savunan Azadi Hareketin önderi Şeyh Said hakkında “halifeliği tekrar getirmek için ayaklandı” diye devletin yalan propagandası olarak karalıyor ve suçluyorlardı. Halkı yüzyıldır bu yalanlarla kandırıp aldatıyorlar.

Mustafa Kemal‘in Kürtlere yaptığı soykırımların kendi ağzından itirafı

Hiçbir dönemde ‘uygarlık yıkıcı görevlerinden’ vazgeçmedikleri için aynı kısır döndü, -daha önce Enver Paşa, Talat ve Cemal Paşa döneminde İttihat Terakki’nin gizli örgütü Teşkilatı Mahsusa’da çalışan- İttihatçı M. Kemal’in iktidarı döneminde de aynen tekrarlandı.

1918-1923 yılları arasında Anadolu’nun bazı şehirlerine işgalci askerlerini konumlandıran İngiltere ve Fransa’nın gözetiminde Ankara’ya taşınan suçlu İttihatçıların iktidarına Lozan’da uluslararası devlet güvencesinin verilmesinden sonra; İngiltere valisi konumundaki diktatör M. Kemal Kürtlere özerklik tanıyan 1921 Anayasa’sını rafa kaldırdı. İngiltere’nin Ortadoğu politikalarını devreye soktu. 1924 Anayasası ve 24 Eylül 1925 tarihinde Şark Islahat Planı’nın onaylanmasıyla Kürtlüğün inkârı, imhası, göç ettirilmesi ve Türkleştirilmesi başlatıldı.

Gerçekten de o döneminde Koçgiri, Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim bölgelerinde Kürtler öylesine büyük korkunç soykırımlar yaşamışlar ki; M. Kemal‘in kendisi daha 1926 yılında, Şeyh Said ve arkadaşlarını 29 Haziran 1925’te Diyarbakır Dağıkapı Meydanında idam ettikten bir yıl sonra İsviçreli gazeteci Emile Hilderbrand’a şöyle açıklamalarda bulunuyordu:

“Geçmişte, birçok durumlarda Kürdistan’a ve Anadolu’nun diğer iç bölgelerinde, Cumhuriyet’in iradesine karşı çıkmak eğilimini gösterdikleri zaman, onları demirden bir elle ezdim. Örneğin bir defasında önderlerinden altmışını şafakla birlikte (Şeyh Said ve 46 arkadaşlarını) astırdım. O unsur (Kürtler) dersini almıştır ve bir daha benimle kılıç ölçüştürmeye kalkışmayacaktır!“

Kurduğu göstermelik İstiklal Mahkemeleri’nde bugün İran’daki Mollalar gibi binlerce Kürdü astırdı. Sadece Kürt oldukları için Şeyh Said ve 75 yaşındaki Seyid Rıza gibi Kürt önderlerini astırdı.

Kürtleri, “Size özerklik vereceğiz, bu ülke Kürtlerin ve Türklerin vatanı olacak” diye kandırıp aldatan, kendisini sosyal demokrat, Sovyetler Birliği heyetine Komünist olduğunu söyleyen, yeri geldiğinde sosyalist gösteren ulusal faşist parti ile 15 yıl tek başına devleti yönetir. Bu süre içerisinde ulus-devletin bütün yetkilerini kullanan tek yetkili, tek yargıç ve bütün devlet organların genel başkanı gibi davranan tek seçici ölene kadar ebedi şef unvanı ile anıldı. Ölümünden sonra da Hitler’in de dediği gibi, faşist Mustafa Kemal’in fikirleri İttihatçı arkadaşları tarafından pratiğe uygulanıp devam edilsin diye İttihatçı Celâl Bayar’dan sonra CHP’nin üçüncü Genel başkanı olan İsmet İnönü tarafından 1950 yılında “Milli Şef” ilan edildi. Cumhuriyet döneminde İttihatçıların ırkçı zihniyetiyle Türkleştirilen bütün devşirme Türkler, İngiliz valisi olarak kendi dedelerini katleden, Selanikli Beyaz Türklerden olan ve arkadaşı Rıza Nur’un deyimiyle “o Anadolu halkların ırzına geçen” İttihatçı M. Kemal’i önce ülkeyi kurtaran milli kahraman olarak göstererek, sonra da Tanrı ilan ederek her tarafa heykellerini dikip tapmaya başladılar. İttihatçıların, uygarlık güçlerin tarihsel projeleri çerçevesinde bütün topluma Türklük gömleğini giydirerek kimliğini değiştirip kendi insanlığından yabancılaştırması tarihin hiçbir döneminde bu kadar ileri gidilmemişti. Bu kadar cahillik, sahte bir kahramana, kendi halkını kandırıp aldatan bir İngiliz ajanına bu kadar tapma Firavunlar döneminde bile olmadı.

2000 yıllarından sonra Erdoğan, kendisini eleştireni, karşı çıkanı nasıl ceza evine atıp susturuyorsa, basını nasıl susturuyorsa, milletvekillerini, belediye başkanlarını nasıl ceza evine atıyorsa; İngiliz valisi M. Kemal da öyle yapıyordu. Hatta daha da fazlasını yapıyordu; hem idam ediyordu, hem muhaliflerini, Kürtleri, komünistleri Teşkilatı Mahsusa’nın Topal Osman gibi katil çetelerine öldürtüyordu, hem cezaevine atıyordu, hem basını susturuyordu, hem tek parti sistemini halka dayatarak başka partilerin ortaya çıkmasını engelleyerek daha fazlasını yapıyordu.

Türkiye Komünist Partisi’nin ilk önderi Mustafa Suphi ve 14 arkadaşını Karadeniz’de çetelerine öldürten M. Kemal’i, bugünkü (2025) ulusalcı Kemalist ‘Türkiye Komünist Partisi’ yöneticileri güya Erdoğan’ın baskılarına karşı “Diz Çökmüyoruz!” eylemi yaparken, gidip Mustafa Kemal’in heykeli önünde diz çöküyorlar! Halbuki ikisi de faşist bir sisteme çalıştığını, ikisinin de İngilizler tarafından bu halkın başına bela edildiğini, aynı şeyleri yaptıklarını çok iyi biliyorlar da faşist devlete yaranmaya çalışıyorlardı.

Sıradan insanları bırakın, kendisine aydınım diyen ulusalcı ‘Türkiye Komünist Partisi’ yöneticileri bile onca katliamları, soykırımları yapan ve Kürt önderlerini idam ederek insanlık suçu işleyen M. Kemal ve onun yalanlar üzerinde kurduğu sahte cumhuriyet ile hiçbir zaman yüzleşmemişler.

Ankara ve İstanbul üniversitelerinde mezun olan profesörler ve bilim insanları bile Atatürk ile yatarlar, Atatürk ile kalkarlar. Böyle yapmadılar mı, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başbakanı Ekrem İmamoğlu gibi diplomaların ellerinden alacaklarını, işsiz kalacaklarını biliyorlar, seziyorlar. İşte Türkiye, insanlar üzerinde öylesine geniş ve büyük faşist bir baskı sistemini kurmuş ki, böyle bir rejimle yönetilen ülkelerde diktatörler hem halkı yukardan uygarlık güçlerinden aldıkları emirleri daha kolay bir şekilde pratiğe uygulayarak istedikleri gibi yönetebiliyorlar, hem de topluma istedikleri yalanları rahatça kabul ettirebiliyorlardı.

Batının ileri karakolu Türkiye, Batı kurumlarından biri olan NATO’ya[5] alınsın diye göstermelik olarak 1946 yılında çok partili döneme geçmiştir. Ama kurumsal faşist karakteri hiç değişmeden bugüne kadar devam etmiştir.

Alman devleti, Hitler döneminde yaptığı Yahudi soykırımından dolayı işlediği büyük insanlık suçu ile yüzleşmek için “Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi’ni” kurarak sorumlu devlet yöneticilerini yargıladı ve en ağır hapis cezalarıyla cezalandırarak bu soykırımla yüzleşmiştir. Irkçılığın suç olduğunun farkına vardılar ve bu suçu tekrar işlemeyeceklerini söylediler. Toplumsal olarak Alman yöneticilerin Hitler döneminde işledikleri Yahudi soykırımıyla yüzleştiler.

Fakat Türkiye’de böyle olmadı.

Yerli halkları defalarca soykırımlardan geçirerek insanlık suçu işleyen İttihat Terakki liderlerinden biri olan Talat Paşa’nın anısını yaşatmak için MHP’den gelme CHP’li Ankara Belediye Başkanı devşirme Mansur Yavaş, Yahudi Talat Paşa Bulvarı üzerinde, bir de o faşistin anıtını yerleştirerek soykırımı, yani ‘İnsan Öldürerek Övünmeyi’ teşvik eden devşirme bir Türk olduğunu ve İttihatçı zihniyetin hâlâ devam ettiğini göstermiştir!

Birincisi Türkiye; Enver, Talat ve Cemal Paşa gibi İttihatçı liderlerin, İttihat Terakki Parti’sinin iktidarda olduğu dönemlerde işledikleri Ermeni, Süryani ve Pontus Rum soykırımları; ikincisi de, Mustafa Kemal’in İttihatçılara liderlik yaptığı dönemde Koçgiri, Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim gibi tarihin en büyük Kürt soykırımlarını işleyip büyük insanlık suçu işledikleri halde, bu İttihatçılara Doğu’da daha büyük insanlık suçu işletmek için Batı hiçbir zaman Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi gibi bir uluslararası mahkeme kurup, üst üste çok büyük soykırımlar yaparak, büyük insanlık suçu isleyen bu suçlu devşirme Türk devlet yöneticilerini bilerek cezalandırmadılar. Dolayısıyla Batı’nın şımarık çocukları devşirme Türk devlet yöneticileri ne kendileri, ne de vatandaşları onlarca soykırımlarla yüzleşmediler. Ulus-devletin bir hastalığı olan ırkçılığın suç olduğunun farkına varmak istemediler. Yaptıkları soykırımlarla yüzleşmedikleri ve  işledikleri insanlık suçun bilincine varamadıkları için yerli halklara yaptıkları katliam ve soykırımlara hâlâ devam ediyorlar. Ve bu soykırımlar devşirme Türk’ün övünç kaynağı oluyordu.

Mustafa Kemal’in kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi, tıpkı İtalya’daki Benito Mussolini’nin ulusal faşist partisi (Partito Nazionale Fascista) ve Hitler’in Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (Nationalsozialistische Deutsche Arbeiterpartei) gibidir. Sosyalistlere karşı savaşan Hitler bile partisinin ismini ‘Sosyalist Alman İşçi Partisi’ni vurmuş ki, sosyalistlerin içine girip onları içten yıksın diye. İtalya ve Almanya M. Kemal’in öğrencileri olan Mussolini ve Hitler faşist partileriyle yüzleştiler, ırkçılık yapan bu partileri yasakladılar.

Gelgelelim Türkiye, M. Kemal’in kurmuş olduğu faşist parti ve ona benzer MHP gibi faşist ve baskıcı devlet sistemini savunan faşist ırkçı partilerle hiçbir zaman yüzleşmedikleri için yüz yıllık kurumsal faşizm olduğu gibi devam edip gitmektedir. Bunun toplumsal, inançsal ve ekolojik-kırım savaşların cezalarını ve felaketlerini yüz yıldır bu coğrafyada yaşayan halklar ödüyor.

Gelgelelim Türkiye, İttihatçı M. Kemal’in kurmuş olduğu faşist parti ve daha sonra ona benzer NATO-Gladiosunun yetiştirdiği Alpaslan Türkeş öncülüğünde 1960 askeri darbesinden sonra sokak çatışmaları için organize ettiği MHP gibi faşist ve baskıcı devlet sistemini savunan faşist ırkçı partilerle hiçbir zaman yüzleşmedikleri için yüz yıllık kurumsal faşizm devam ettiği gibi İttihatçıların Avrupa merkezci devşirme Türk milliyetçiliği de devam edip gitmektedir. Bunun toplumsal, inançsal ve ekolojik-kırım savaşların cezalarını ve felaketlerini yüz yıldır bu coğrafyada yaşayan halklar ödüyor.

İnsanların fiziksel olarak yok edildiği tarihin en büyük Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim Kürt soykırımları M. Kemal’in kurduğu tek partili Cumhuriyet Halk Partisi döneminde (1923-1938) yapılmıştır. Gene Maraş, Çorum, Sivas gibi büyük Alevi katliamları Cumhuriyet Halk Partisi’nin iktidarda olduğu dönemlerde yapılmıştır. Almanya’da hiçbir Yahudi Hitlerin ırkçı düşüncelerini çağrıştıran Alternative für Deutschland (AFD) gibi sağcı partilere oy vermez. Ama Türkiye’de M. Kemal ve CHP’yi tanımayan Kürtler ve Aleviler en fazla “sosyal demokratik bir parti” sandıkları ve kendilerini sürekli katleden bu partiye oy verirler. Bu da toplumun İttihat Terakki zihniyetiyle ne kadar zehirlendiğini ve faşist ulus-devlet tarafından hafızasının nasıl köklü bir şekilde değiştirdiğini göstermektedir.

Ortadoğu halklarını 1500 yıl önceki tabularla dolu karanlığında tutmak isteyen Batı Uygarlığı, Soğuk Savaş döneminden sonra “Ilımlı İslam Projesi”ni Refah Partisi içinde çalışan Erdoğan ve Gül’e verdikten sonra, M. Kemal’ın ulus-devlet projesini çöpe attılar. CHP ve sempatileri henüz bunun farkında değiller. CHP”yi sadece ve sadece Kemal Kılıçdaroğlu döneminde olduğu gibi AKP ve Erdoğan’ı iktidarda tutacak şekilde ayarlanmıştır. Sert çıkışlar yapan Özgür Özel döneminde büyük şehirlerde CHP’li belediye başkanlarına siyasi darbe operasyonları düzenlenmesinin sebepleri budur. HDP, DEM gibi Kürt partilerine siyasi soykırım operasyonları yapıldığı dönemde sessiz kaldıkları için bugün aynı operasyonlar onlara yapılıyor. CHP biterse, Atatürk de bitecektir!

Uygarlık güçlerin ulus-devlet projesi döneminde M. Kemal ve partisi CHP’nin Anadolu halklarına yaptıklarının aynısını bugün ‘Ilımlı İslam Projesi’ ile Erdoğan ve AKP yapıyor. M. Kemal’in otoriter davranışlarını, verdiği sözlerde durmamasını sert bir şekilde eleştiren muhalif Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’i 1923’de Topal Osman’a öldürtüp cesedini Meclis’in bahçesine gömen, 1926’da İzmir suikast girişim planı nedeniyle İttihatçı arkadaşlarını Kürtler için kurduğu İstiklal Mahkemelerinde yargılayıp 17 tanesini idam etmesi ve yaptığı birçok Kürt soykırımları ile yüzleşmeyen, eleştirmeyen CHP’nin, AKP’nın aynı devletin ‘Ilımlı İslam Projesi’ ile yaptığı aynı katliamları, aynı siyasi soykırım operasyonları, aynı metot ile yapılan 16 Temmuz 2016’da yapılan darbe girişimini eleştirmeye hakları yoktur. Dün sizin Türkçülük adına yaptığınızı bugün onlar Ilımlı İslam adına yapıyorlar. Siz, devletin size yaptırdığı katliam ve soykırımlarla yüzleşmediğiniz için tarih bugün onu size ödetiyor!  

Türkiye’de demokratik toplum projesini pratiğe uygulamak isteyen üçüncü yol DEM parti dışında, kurumsal faşizmi savunan öbür bütün partiler birer devlet partileridir. AKP’nin yedeğindedirler.

Uygarlık Güçlerin Anadolu’yu Türkleşme Projelerin Sonuçları

Unutmayalım ki, yüz yıl önce Avrupa merkezci ırkçı Türk milliyetçiliği ile eğitilen ve hiç birisi Türk olmayan İttihat Terakki Cemiyeti’n üyeleri dışında, Sünni İslam dinine sahip Osmanlı toplumunda hiç kimse Türk değildi ve Türk olduğunu söylemiyordu. Müslüman olduğunu söylüyorlardı. M. Kemal’in İttihatçı arkadaşlarının yarıda kalan plan ve programlarını İngilizlerin valisi olarak 1923’de Lozan’da kendisine uluslararası devlet güvencesi verilip Anadolu’da Türk ulus-devletini kurduktan sonra, devamla yerli halkları soykırımlardan geçirmenin yanı sıra herkesi Türkleştirerek gerçekleştirdi.

Kemalizm, uygarlık güçlerin herkesi Türkleştirme ve yerli halkları soykırımdan geçirme projesidir. Bu, Batı projelerinin pratiğe uygulanabilmesi için hegemonik güçlerin sömürgeci, baskıcı, çürüyen ve kokuşan bölgesel iktidarlarını koruyup kollamak amacıyla kişilikleri iğdiş edilmiş bir cellat ordusu (devşirmeler ordusu ya da modern Yeniçeri Ordusu) yaratmak zorundaydılar. Yani Tevrat’ta Rab denilen efendinin toplumun genleriyle oynaması gerekiyordu. Genleriyle oynanmış homojen bir toplum çürümüş, aşağılanmış bir toplumdur. İttihatçıların genleriyle oynadıkları Türk toplumu şimdi bu çürümüşlüğü ve aşağılanmayı yaşıyor. Mustafa Kemal’in 1919 yılın başlarında İngiliz istihbaratının İstanbul’daki sorumlusu J. G. Bennett’e, “İngiliz kontrolü altında bir Türk ordusu kurmak istiyorum.”[6] demesinin amacı işte buydu. 

“Mustafa Kemal’in ilk öğrencisi Mussolini, ikincisi de benim.” diyen Hitler faşizmin de esin kaynağı olan Kemalizm 1924 Anayasası ile Anadolu’da herkesi Türkleştirdi. Dolayısıyla Türk ulus-devleti yalanlar üzerine inşa ettiği bir hafıza oluşturmuştur. Şimdi Anadolu’da herkes Türk’tür! Herkes İttihatçıların ırkçı Türk zihniyeti ile zehirlenmiştir. Herkes kendi kimliğine, inançlarına, insanlığına yabancılaştırılmış bilinçsiz, yarı hayvan bir insandır. Doğanın kanunlarına aykırı bir şekilde sadece savaş için homojenleştirilmiş bir toplum, aynılaştırılmış, kişilikleri iğdiş edilmiş bir devşirme ordu yaratılmıştır. Herkes yerli halklara düşman edilmiş birer İttihat Terakki üyesidir. Herkes Kürdün annesini görmemesi için çalışmaktadır. Doğru düşünemiyorlar. Yalan dünyasında yaşıyorlar.

Sırrı Süreyya Önder gibi her zaman katliam ve soykırımlardan geçirilen Anadolu ve Kürdistan halkların yanında yer alan Türk yazar Hasan Bildirici şöyle yazıyor:

“Türklerin savaş ve yıkım çağrısı yapan bir anayasası var. Bu anayasaya göre herkes Türk ve Sünni olmak zorundadır. Atatürkçülük mecburidir. Herkes Türk, Sünni ve Atatürkçü olmazsa ne olur? Tabii ki Türk ceza kanunu devreye girer. Bu ceza kanununa göre Kürdüm diyenler tutuklanır ve çoğu zaman öldürülür. Aleviyim diyenler korku içinde yaşar ve saldırıya uğrarlar. Düzenin değişmesini isteyen devrimciler anayasal düzeni değiştirme teşebbüsünden Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan gibi idam edilirler, Mahir Çayan gibi işkenceden geçirilip öldürülürler.”

Avrupalıların “Hasta Adam” dedikleri Osmanlı’nın son döneminde, yani Abdülhamit döneminde başlayan, İttihat ve Terakki’nin devam ettirdiği Avrupa merkezci Türk milliyetçilik geleneğini ve Osmanlı mirasını devralan İngilizlerin vekalet savaşçıları olan yeni İttihatçı kadrolar (Kemalistler) da Anadolu’da soykırımlardan arta kalan Pontus Rum, Grek, Ermeni, Süryani gibi tek bir Hristiyan kalmayıncaya kadar hepsi ile yoğun bir şekilde savaşıp yok ettiler. İttihatçı arkadaşlarının yarıda bıraktığı soykırımları devam ettiren İttihatçı Kemalistler, soykırım suçluları olduğunu örtmek, Kürtlere de soykırım uygulamak ve yerli halkları daha fazla kandırıp aldatmak için de yalanlara dayalı resmî ideoloji ve manipülasyon aracı olarak içi boşaltılmış bir kavram kullandılar: Cumhuriyet rejimi.

Cumhuriyet rejimine bakın: 1921 ile 1938 yılına kadar Koçgiri, Bingöl-Ahmed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim bölgelerinde art arda işlenen Kürt soykırımları. Şeyh Said ve Seyid Rıza gibi Kürt önderlerin idam edilmesi. İzmir Suikastı gibi Suikast girişimleri. 1960 ve 1980’de yapılan askeri darbeler. 1972 ve 28 Şubat 1997 askeri muhtıralar. 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimleri. Askeri darbeler ve askeri darbe girimleri mekaniği hep Demoklesin Kılıcı olarak halkın boynunda asılı durması. Sıkıyönetimler. Haksızlığa, adaletsizliğe ses çıkaran devrimcilere idamlar, işkenceler, hapishaneler, sürgünler… Süleyman Demirel ve Tansu Çiller Hükümeti döneminde devletin kurduğu paramiter örgütler olan JİTEM ve Hizbullah eliyle katledilen 17 bin Kürt cinayetine göstermelik Türk mahkemelerin tozlu dosyalarında “faili meçhul cinayetler” olarak kayıta geçirilmiş olması. Dört bin Kürt köyünü yerle bir etmeleri. On Kürt şehrin yerle bir edilmesi. Şehirlerin yerle bir edilmesi sırasında insanların günlerce yakınlarının cenazelerini yerden kaldıramama durumu. Beş milyon Kürdün yerinden yurdundan edilmesi. Siyasi barajlar ve HES’lerle Kürtlerin coğrafyası ekolojik-kırım-savaşlarıyla yağmalanıp talan edilmesi…

Bu kadarını ne İngiliz askeri, ne de Fransız askeri becerebilirdi. Bunu ancak “İngiliz kontrolü altında bir Türk ordusu kurmak istiyorum.”[7] diyerek Anadolu’da sahte bir cumhuriyet kuran İttihatçı Mustafa Kemal ve arkadaşları başarabildi!

Eğer Osmanlı devleti ve onun devamı olan Türk ulus-devletin Hıristiyan topluluklar olan Ermeniler, Grekler, Pontus Rum, Süryaniler ve öbür etnik ve inanç toplulukları olan Kürtler ve Alevilere yapılan katliamlar, soykırımlar ve zulümler hâlâ hızından hiçbir şey kaybetmeden sürüp gidiyorsa, bunun tek nedeni bin yıldan beri bu coğrafyada uygarlık güçlerine çalışan devşirme Türk ordusunu ya da vekalet savaşçıların ‘uygarlık düşmanı’ hallerini hiç anlamamış olmamızdan kaynaklanmaktadır! Tuğrul Bey ve Osman Bey’den Mustafa Kemal’e kadar uygarlık güçlerine çalışan köle ruhlu devşirmelerdir.

Gerçek Türkler ile hep iktidarın nimetlerinden yaralanmak için Türk olmuş, kişilikleri iğdiş edilmiş devşirme Türkleri birbirinden ayırt edemedik. İçimizdeki asıl her zaman iktidara oynayan düşmanı göremedik. Orta Asya’dan geldiğini söyleyen göçmen, yani aslında sonradan Türkleştirilmiş devşirme Türk’e uygarlık güçleri tarafından yüklenen hafızasına göre, yaşadığı coğrafya onun coğrafyası değil, birlikte yaşadığı yerli halklar da ondan değil; bu coğrafyayı öyle hoyratça kullanarak ekolojik-kırım savaşlarını yürütmeleri, yerli halkları katliam ve soykırımlardan geçirmelerinin tek sebebi bu ırkçı, ayrımcı zihniyetti!

Bizim gibi görünerek ve her seferinde halkı aldatıp kandırarak iktidarı eline alan ‘uygarlık yıkıcı devşirme Türkler’ yerli halkların en büyük düşmanlarıdır! Hatta İngilizlerden, Fransızlardan da daha büyük düşmanlardır! Çünkü iç işgalci Türk ulus-devletin bu coğrafyada yaşayan yerli halklara yaptıkları katliam ve soykırımları, ekolojik-kırım savaşlarını ne İngilizler ne de Fransızlar yapabilirlerdi! Ve eğer İngilizler ya da Fransızlar Anadolu’yu açıkça işgal etmiş olsalardı, yerli halklar şimdi onlardan çoktan kaç kez kurtulmuştu.

Türk yazar Hasan Bildirici ailesinden verdiği bir örnekle bu tarihsel gerçeği şöyle anlatıyor: “Resimde gördüğünüz sakallı adam babamdır, yanındaki de amcam oğludur. 1980 askeri diktatörlüğü babamı altmışında felç etti. İşkence merkezlerinin ve askeri cezaevi kapılarının önünde bir düşman ordusuyla karşılaştı. ‘Çok zalimler‘ diyordu babam, ‘İngilizin ve Fransızın işgal ordusu bu kadar gaddar değil‘ diyordu. İşkence altındaki bitkin hallerimizi görüş kabinlerinde gördükçe kahroluyordu. Duvarları parçalayamıyordu.

Uzak Asya’dan gelen bir Türk kabilenin torunuydu. Sırtını Kürdistan dağlarına verip, Kostantinopolis’i düşürüp, Viyan’a kapılarına kadar dayanmışlardı. İyi savaşçılardı, dedelerinin savaş anılarıyla büyümüşlerdi. Ancak Cumhuriyetin Türk ordusu Viyana kapılarına kadar ulaşan Türk ve Kürt boylarının torunlarına vuruyor ve buna da Türklüğün yüksek çıkarları adını veriyordu.

Sahi bu ordu neden bize vuruyordu? Hangi suçu işlemiştik ki, boyunlarımıza ölüm fermanları asmıştı? ‘Beni yasaklama, beni öldürme!‘ dediği için Kürtleri öldürüyordu. ‘Kürt sorununu çözelim, daha demokratik bir ülkede yaşayalım,‘ dedikleri için de Türkiyeli devrimcileri öldürüyordu.“

Kürtlerle gerçek Türkler Bawa İshak ayaklanmasında olduğu gibi birleşik bir ittifak kurmalı, M. Kemal ve Erdoğan gibi uygarlık güçlerin vekalet savaşçıları olan devşirme Türklere bir daha asla iktidarı teslim etmemelidirler. Anadolu ve Kürdistan halkların gerçek kurtuluşu ve özgürlüğü o zaman gerçekleşir.

Oturduğum Berlin’de yıllar önce Arnavutlu bir komşum vardı. Türkiye’de, iktidardaki devşirme Türkler üzerine konuştuğumuzda, ikimizin de aynı hakikatleri dile getirdiğimize şaşıyorduk. Ben Türkiye’de 4 milyon Arnavutlu olduğunu söyleyince, o Arnavutlu komşum bu rakamın daha fazla olabileceğini belirterek bana aynen şunları söyledi:

”Biz Arnavutlar daha iyi biliriz. Şu an Türkiye’de 4,5 milyon Arnavutlu yaşıyor. Mustafa Kemal’in annesi de Arnavutludur. Türkiye Arnavutluları çok seviyor. Bizim köyümüzden İstanbul, İzmir, Ankara’ya göç eden aileler var. Bu tanıdığım ailelerle konuştuğumda diyorlar ki, ’Biz Edirne’nin kapısından içeriye, yani Türkiye sınırından içeriye girdik mi, Türk olduğumuzu söylüyoruz. Hem de birinci derecede Türküz! Böyle söylersek bize güveniyorlar, devletin sırlarını bizimle paylaşıyorlar ve devletin en iyi görevlerini bize veriyorlar. Devlet yerli halklara karşı nasıl davranacağımız konusunda sırlarını sadece biz göçmenlerle paylaşıyor. Yani devlet bizi, biz devleti kandırıyoruz. Edirne’nin kapısından dışarıya çıktık mı biz kendi kimliğimize bürünüp Arnavutlu oluyoruz!’ Böylece makam, para, servet peşinde koştuklarını açıkça dile getiriyorlar. Hele fakir bir köylüm var ki, 1990’ların başında çırıl çıplak İzmir’e gitmişti. Hiçbir şeyi yoktu. Göç ettiği ülkede İsmini değiştirdi, Osman yaptı. Dinini değiştirdi, Sünni İslam oldu. Etnik Arnavut kimliğini değiştirdi, Türk oldu. MHP’liler eline sopa verip sokaklardaki eylemlerde yıllarca kullandılar. Şimdi İzmir’de iki mağaza sahibi! Ekonomik durumu çok iyi.

2008’de beni iki haftalığına Türkiye’ye davet etti. Oraya gittiğimde onun o ülkede Kürtlere ne kadar düşman olduğunu gördüm. Tanıyamadım. Sordum, dedim ki, ‘köydeyken sen böyle değildin. Mazlum Kürtlerin dostuydu. Ne oldu sana böyle değiştin, ırkçı bir Türk oldun ve çok kısa zamanda iki mağaza sahihi oldun?’ Çok şey anlattı bana. Onun o iğrenç hayatını, köyümüzdeyken Kürtlere olmayan düşmanlığını görünce, yanında fazla kalamadım, kendisine çok kızdım, darıldım bir hafta sonra hemen Almanya’ya dönmek zorunda kaldım.”

İşte orası Türkiye…‘Olmuyor‘ diye bir şey yok!

Dünyanın hiçbir yerinde olmayacak şeyler oluyor.

Şeytanın aklına bile gelmeyen şeyler o ülkede oluyor.

2010 yılında Berlin Teknik Üniversitesi’nde düzenlenen panelde konuşma yapan Doğu Türkistan Cumhuriyetli bir profesör, bana:

“Gerçek Türkler biziz. Biz Türkiye’deki Türkleri Türklerden saymıyoruz ki; onlar başka halklardan devşirilmiş, kendi kültürlerinden uzaklaştırılmış devşirme, sahte Türklerdir.” demişti.

Türkiye’deki Türkleştirme pazarında makam, para, servet peşinde koşma vardır. Bu yüzden milyonlarca Balkan ve Kafkas göçmenleri kendilerini gerçek Türk’ten daha fazla Türk olduklarını gösterip bağırıyorlar.

İşte İttihatçıların, uygarlık güçlerin tarihsel projeleri çerçevesinde başka halklardan devşirerek Anadolu’da oluşturduğu ya da icat ettiği yapay Türklüğün gerçek Türklükle hiçbir ilgisi yoktur. Unutmayın ki bu Türklük, mimar Tanrı’nın Anadolu Siyonizmidir. İsrail’deki Siyonizmin ikiz kardeşidir. Halklar, maskeli Tanrılarımızın bize hazırladığı Anadolu Siyonizminden kurtulmalıdır. Bunu yeni tarihsel süreçlerde iktidarı iradesi olmayan devşirme Türklere teslim etmemekle başarabilirler!

Almanlar kendi soykırımcı tarihleriyle yüzleştiler. Türkler ise kendi soykırımcı tarihleriyle hiçbir zaman yüzleşmediler. Almanlar neden soykırım suçlularını yargılayıp cezalandırarak ırkçı-soykırımcı tarihleriyle yüzleştiler de? Türkler neden soykırım suçlularını yargılayıp cezalandırarak ırkçı-soykırımcı tarihleriyle yüzleşmediler?

Bunun tarih arka planını birazcık araştırıp inceleyelim.

Ondan önce kendi kirli tarihi ve devletin yaptığı Yahudi soykırımla yüzleşen bir Alman öğretmen ile kendi kirli tarihi ve devletin yaptığı soykırımlarla yüzleşmek istemeyen bir Türk öğretmenin karşılaştırmasını pratik öğrenci hayatında kendisinden örnek vererek anlatan Cem Özdemir’i dinleyelim:

“Ben Almanya‘da sabahları Alman okuluna, öğleden sonraları ise Türk okuluna giderdim… Sabah Alman okuluna gittiğimde öğretmenlerimiz bizi Nazi kamplarına götürürlerdi ve ‘Sizin dedeleriniz devletin emriyle bu katliamları yaptı. Kendi komşularını öldürdüler, işkence Yaptılar. Bu katliamlar sizin dedelerinizin eseri. Ama siz dedeleriniz gibi olmayacaksınız. Eğer devlet sizden böyle bir şey isterse karşı duracaksınız. Onlar bizim komşularımız diyerek sahip çıkacaksınız‘. derlerdi!!..

Öğleden sonra Türk okuluna gittiğimde ise, durmadan savaş kazanıyorduk, hem de her gün! Bir gün Türk öğretmenime bir soru sormak istedim: ‘Hocam biz durmadan savaş kazanıyoruz. Ama orada her geçen gün küçülen bir harita var, bu nasıl oluyor?’ diye sordum. Hoca; ‘Sen dedelerimizi yalancılıkla mı suçluyorsun’ diyerek bana bir tokat patlattı!!..

Alman Okulu’nda ‘İnsan Öldürmemeyi’ Türk Okulu’nda ise ‘İnsan Öldürerek Övünmeyi’ öğretiyorlardı!!..”[8]

Evet, Almanya halkı bir daha faşizmi yaşamayalım diye okuldaki çocuklarını gruplar halinde Nazi kamplarına götürüp Hitler’in işlediği insanlık suçlarını yerinde onlara gösteriyor. Hitler faşizmi ile yüzleşen Alman halkın çocukları atalarının işlediği insanlık suçlarından dolayı utanç duyuyorlar. Peki, kurumsal faşizm ile yüzleşmeyen devşirme Türklerin çocukları atalarının insanlık suçlarından utanç duyuyorlar mı?

15.07.2025

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. Dr. Henry Picker, Hitlers Tisch gesprâche im Führer Hauptquartier, Seewald Verlag, Stuttgart 1976 

[2]. Age.

[3]. Dr. John Coleman, Rothschild Hanedanlığı, Destek Yayınları, İstanbul 2017.s.36

[4]. Age.

[5]. Çünkü NATO’ya ancak demokrasinin olduğu çok partili devletler alınıyordu.

[6]. Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000, sayfa 358, 359

[7]. Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000, sayfa 358, 359

[8]. Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Cem Özdemir

✍ Azad Ronî Yazdı:

MEZOPOTAMYA NERESİDİR?

Mezopotamya; Kuzeyde doğu Akdeniz, Kuzey Zağros Dağları, Fırat, Dicle, Zap, Aras ırmakların yüzlerce gözelerin çıktığı yüce dağlardan Fırat ve Dicle arasındaki verimli geniş ovaları takip ederek iki ırmağın döküldüğü Basra körfezine kadar uzanan ‘Bereketli Hilal’ ve ‘Medeniyetin Beşiği’ olarak bilinen eski coğrafi bölgenin adıdır. Ulus-devlet çağında ise İngiltere öncülüğünde sınırları cetvelle çizilmiş Irak, İran, Türkiye, Suriye, Kuveyt sınırları içinde kalan bölgenin adıdır.

Mezopotamya, günümüzde Kürdistan denilen toprakların Büyük Britanya Krallığı’n Birinci Dünya Savaşı’nda böl-parçala-yönet siyasi projeleriyle İran, Irak, Suriye ve Türkiye ulus-devletleri arasında bölüp parçaladığı toprakların tümü dışında, Irak ve Kuveyt Basra Körfezine kadar uzanan bölgenin adıdır. Bugün buraya yüzyıldan beri Batılılar ‘Ortadoğu’ diyorlar.

TEVRAT’DA ‘ADEN’ DİYE TABİR EDİLEN YER NERESİ?

14 bin yıl önce, Göbekli Tepe’den (M.Ö. 12.000) önce başlayarak biriktirdikleri bilgi, tecrübe ve Neolitik devrim sonucu olarak Zağros dağların yüceltilerinden MÖ. 6 bin yıllarında akın akın deltaya inerek, Sümer Şehir Beyliklerini kuran ve binlerce yıl dünyanın güneş kültü ve kaynağını doğadan alan Zerdüşt-Êzîdî felsefi kültür merkezi sayılan bugünkü Fırat, Dicle, Zap, Aras ırmakları arasında ilk ekolojik köy komünlerin yaşandığı ve ‘Tevrat’ta insanoğlunun ‘Aden’ diye ilk cenneti yaşadığı’ diye tabir edilen ve kuzey Mezopotamya’nın dört Irmak’ın gözelerinin çıktığı bölgenin adıdır.

Kuzey Mezopotamya’nın dağ yüceltilerindeki yüzlerce, binlerce soğuk gözelerden akıp aşağılarda Fırat ve Dicle ırmakları arasında insanlığın ilk kadim uygarlığını kuranlar Sümerlilerdir. Sümer şehir beyliklerini kuran ve bu uygarlığı besleyen kuzey Mezopotamya’nın yerli halkları M.Ö. 5.000 ile 600 yılları arasında kaynağını doğadan alan güneş kültü inançlarını geliştirip kültürlerinde büyük reformlar yapan birinci Zerdüşt Ziusudra, ikinci Zerdüşt ateşten gelen Huşeng (Brahim), üçüncüsü Zerdüşt  olmak üzere üç büyük filozof yetiştirmiştir.

Kürdistan bölgesinde, 200 yıldan beri Batı arkeologların Göbekli Tepe (Urfa), Çayönü (Amed), özellikle İngiliz arkeolojik keşiflerin 1876-1909 yılları arasında Musul, Ninova, Duhok gibi Kürtlerin ön ataları olan Guti, Hurri, Kassit Kabilelerin Neolitik (tarım, hayvancılık ve ekolojik köy komün yaşamının geliştirildiği) dönemde yaşadıkları yerleşim yerleri Kuzey Mezopotamya’da göze çarpan yerleşim bölgeleridir.

M.Ö. 10.000-1.000 yılları arasında, binlerce yıl dünyanın kültür merkezi olan Mezopotamya, insanlığın ilk ekolojik köy komünlerine, ilk uygarlığına, ilk yazılı kanunlarına, kültürlerine, mitoslarına, efsanelerine, dini inançlarına ve sosyal gelişmelerine büyük ve önemli katkıları olan ve birçok devlete, farklı medeniyetlere ev sahipliği yapan, ‘Bereketli Hilal’ dedikleri coğrafyanın adıdır.

Sümer Uygarlığın M.Ö. 4.000 yıllarında keşif ettiği çivi yazısı, kendisinden sonra Babiller, Akadlar, Asurlar ve Mısır Firavunları edebiyat, tarih, hukuk ve günlük kayıtların oluşturulmasında aynen kullanmışlardır.

Mezopotamya coğrafyası; tarım, hayvancılık, yazı, 24 saatlik gün kavramı, yıl, takvim, tapınaklardaki rahiplerin dini ayinlerine, tekerleğin bulunmasına, ekin arazilerin sulama işlerine, ekolojik köy komün yaşantısından ‘uygar şehir’ yaşantısına geçiş, medeni hakların düzenlenmesine ve Hindistan-Avrupa koridorunda yaşayan Aryan halkların dillerinin ve güneş kültü kültür, örf, adet ve yıllık bayramların oluşmasına on bin yıl ev sahipliği yaptı.

MEZOPOTAMYA’NIN ADINI İNGİLTERE DEĞİŞTİRDİ

Mezopotamya’nın büyük bölümü bugünkü Irak’ın sınırları içinde kalan bölgedir. Sümer uygarlığından Birinci Dünya Savaşı’na kadar binlerce yıl, yaklaşık 6 bin yıldan beri bu bölgenin ismi Mezopotamya idi.

Ulus-devlet çağında, Avrupa merkezci milliyetçiliğin öncülüğü ve modern sömürgeciliğin yayılmacılığını yapan, Güney Afrika’da 1899-1902 yılları arasında toprakları altında altın bulunan Boer halkına tarihin o güne kadar işlenmiş “en büyük soygun ve soykırım”ından[1] beri Rothschild’lerin ve “British East India Co’nun Çin afyon ticaretinden kazandığı paralar”[2] ve Anglo American Corporation gibi 300’ler Komitesi’nin küresel firmaları tarafından savaşları finanse edilen İngiltere (Birleşik Krallık); Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Çar İmparatorluğu ve Doğu’da Osmanlı İmparatorluğu’nu ekmek gibi küçücük ulus-devletlere ayırdığı Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra; Fransa’yı yanına alarak Ortadoğu’yu 1916’da Sykey-Picot Anlaşması ile istedikleri gibi dizayn ederek Mezopotamya topraklarını yönetimleri altına aldılar; ve o bölgede sınırları cetvelle çizilmiş Türkiye, Irak, İran ve Suriye ulus-devletlerini inşa ettikleri bir dönemde Mezopotamya’nın ismini değiştirdiler.

Çünkü artık -her ne kadar yeniden inşa ettikleri her ulus-devletin başına kendilerine çalışacak birer figüran kral ya da diktatör yerleştirmişlerse de- asıl Mezopotamya’nın topraklarına ve siyasi egemenliğine onlar sahip olmuşlardı. Modern sömürgecilikte onlara toprak lazım değildi; yeraltı, yerüstü zenginlikleri sömürmek yeterliydi.

İngiltere, Güney Afrika’da 1899-1902 yılları arasında toprakları altında altın bulunan Boer halkına yaptığı katliam ve soykırımların aynısını; yıllarca Selanik’te Avrupa merkezci Türk milliyetçiliği ile yetiştirdikleri vekalet savaşçıları olan İttihatçılar eliyle Türkçülük projelerini Anadolu’da gerçekleştirmek için Ermenilere, Pontus Rumlarına ve Mezopotamya’da ise toprakları altında petrol bulunan Kürtlerin topraklarını dört parçaya ayırarak tarihin en büyük katliam ve soykırımlarını onlara da yaptılar.

1-7 Eylül 1920’da Bakü’de yapılan Birinci Doğu Halkları Kurultayı’ndan sonra, Mezopotamya’nın başındaki İngiliz Sömürge valisi ya da Yüksek Komiser Sir Percy Cox, Birleşik Krallık’a, 27 Ekim 1920 tarihinde çektiği telgrafta şöyle diyordu:

“’Ülke’ artık Mezopotamya olarak değil, Irak olarak adlandırılacaktır!”

İşte Irak, İngiltere’nin mandası olduğundan beri Mezopotamya’nın ismi Irak’tır. Türkiye’nin doğusudur. İran’nın güneyidir. Suriye’nin tümüdür.

Jeopolitik tanımla coğrafyanın kadim ismi Mezopotamya olarak değiştirilerek, Batı kapitalist sistemin ulus-devlet dönemindeki ideolojisinin yayılmacı alanına dönüştürüldü. Günümüzde ne acıdır ki “Mezopotamya,” “Anadolu” vb. kadim tanımların yerini kapitalist modernitenin coğrafya tanımları ‘Ortadoğu’ kabul görülerek korkunç kültürel asimilasyon süreçleri ve tarihin hiçbir döneminde görülmemiş ekolojik-kırım-savaşları yaşanmaktadır.

İNGİLTERE’NİN PROJELERİNİ MEZOPOTAMYA’DA UYGULAYAN TÜRKİYE

Rothschild’lerin adamı ve Birleşik Krallık ajanı olan Mustafa Kemal’ın İngilizler’in yardımı ile “İngiliz kontrolü altında kurduğu Türk ordusu”[3] ile Osmanlı’nın mirasını devralarak[4] yeniden Doğu’da inşa ettiği Batı’nın ileri karakolu Türkiye; Pontus Rum, Koçgiri, Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan soykırımlarından sonra, en son soykırımın yapılacağı Dêrsim’in adını 25.12.1935 tarihinde Tunceli olarak değiştirmeye başlayarak, 1952 yılına kadar Kürdistan’ın, yani Kuzey Mezopotamya’nın bütün köy, kasaba, il ve coğrafya isimlerini İngilizlerin tarihsel projeleri çerçevesinde değiştirdiler. Kürdistan’ın 12 bin köyün adını, dağlarının ve ovalarının adlarını Türkçe isimleriyle değiştirdiler.

Yetmedi, Kürtlerin Hind-Avrupa dil grubu içindeki kadim Kürtçe dilini de yasakladılar.

20.10.2025

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. Dr. Joohn Coleman, Das Komitee der 300, J. K. Fischer Verlag, Gelnhausen Hailer 2018, 4. Baskı, s.287. / İngiltere, Güney Afrika’da 1899-1902 yılları arasında toprakları altında altın bulunan Boer halkına yaptığı katliam ve soykırımların aynısını Birinci Dünya Savaşı sırasında Mezopotamya’da toprakları altında petrol bulunan Kürtlerin topraklarını dört parçaya ayırarak tarihin en büyük katliam ve soykırımlarını onlara da yaptırdılar. A.R.

[2] . Dr. Joohn Coleman, Das Komitee der 300, J. K. Fischer Verlag, Gelnhausen Hailer 2018, 4. Baskı, s.287

[3]. Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000, sayfa 358, 359.

[4]. Ki bu Türk ordusu Mondros Mütarekesi ile dağıtılması gereken Osmanlı ordusu idi. İngilizler Anadolu ve Kürdistan’da kendi tarihsel projelerini pratiğe uygulayabilmek için Osmanlı’nın mirasını yıllardır İttihat Terakki Cemiyeti’n istihbarat, propaganda, sabotaj ve cinayet faaliyetlerini yürüten gizli örgütü Teşkilatı Mahsusa’da çalıştırıp yetiştirdikleri ajanları Mustafa Kemal’a çeşit savaş oyunlarıyla devrettiler. Kimlikleri yok edilmiş, çıkarını düşünen cahil devşirme Türkler de bunu, “Türklerin Kurtuluş Savaşı” diye resmi tarihlerine geçirdiler. Bu yüzden Türkiye’de herkes İttihatçıların son önderi “Atatürk”ün ortaya attığı “Kurtuluş Savaşı, Türk Tarihi, Güneş Dil Teorisi” gibi yalanlarla yatıp kalkıyorlar. Yüzyıldır Mussolini ve Hitlerin öğretmenin bu yalanlarıyla yatıp kaldıkları için ülke ne askeri darbeler, darbe girişimleri, suikastlar, faili meçhul cinayetler ve her türlü felaketlerden kurtulabiliyor, ne de Osmanlı’nın daha gerisine düşerek bir türlü demokratikleşemiyor.

L E S U N G

Die Berliner „Dersim–1837-38–Konferenz“ und die Völkermorde an den Kurden

Am 3. Dezember 2017 stellte der Autor Azad Roni in den Räumen der Berliner Dersim-Gesellschaft sein neuestes Buch vor.

Die Anwesenden wurden von Müslüm Karataş, dem Vorsitzenden der Dersim-Gesellschaft, begrüßt, danach las Dorothee-Charlotte Eren, die für die Übersetzung ins Deutsche verantwortlich zeichnet, zunächst ein Kapitel aus Ronis Werk: „Die Hinrichtung“, gefolgt von den Erinnerungen der Zeitzeugin Gülizar Kaytan.

Anschließend hielt Azad Roni folgende Rede:

Şima pıro xêr ame! Hoş geldiniz! Herzlich willkommen!

Ich möchte mich hiermit bei dem Vorsitzenden der Berliner Dersim-Gesellschaft, Müslüm Karataş herzlich bedanken.

Viele Wissenschaftler, Historiker, Schriftsteller, Juristen, Journalisten, Zeitzeugen haben Anteil an der Entstehung meines Buches. Meine Aufgabe war es, die Ergebnisse der Untersuchungen, Berichte, Wahrnehmungen und Erinnerungen aller dieser Menschen zusammenzutragen und zu veröffentlichen. Meine Arbeit bestand darin, nach einer Antwort auf die Frage, wer die Drahtzieher des Völkermords von Dersim waren, zu suchen und einen Zusammenhang zwischen den anderen Genoziden des 20. Jahrhunderts und dem von Dersim aufzudecken.

Bei der Lektüre einer Schrift, von Akademikern im ausgehenden 19. Jahrhundert verfasst, sträubten sich mir buchstäblich die Haare. Damals hatte es noch nicht die Völkermorde der Zeit zwischen den Weltkriegen gegeben, weder die Völkermorde an den Armeniern, Griechen, Assyrern, Kurden, Aleviten, Pontus-Griechen, Juden waren noch nicht verübt worden, noch die Massaker von Koçgiri, Zilan und Dersim. Und in genau dieser Zeit nahm der türkische Zeit allmählich Konturen an.

Zig Jahre zuvor hatten die Zöglinge der Religionsschulen, die Gründer des „Komitees für Einheit und Fortschritt“ und zionistische Kader in den sog. „Protokollen“ und „Rotbüchern“ Ideen entwickelt, wie im Nahen Osten ein türkisches Großreich und ein Groß-Israel installiert werden könne. Im Fokus standen die aus dem deutschen Nationalismus hervorgegangenen Nazis und ihr Ziel, die „Raubtiere“ (d.i. Sinti, Roma und Juden) aus Europa zu vertreiben und nach deren Vorbild eine Partei der Jäger zu gründen.

Ich zitiere:

„Wenn wir heute im Nahen Osten die Errichtung eines Großreiches wünschen und planen, dann dürfen wir dies nicht im Stil der Seldschuken oder der Osmanen vor tausend Jahren tun. Nicht wenige Zionisten und Anhänger des Komitees ziehen es vor, zurück zu kehren zu den Anfängen der Zivilisation, aber das ist schlicht nur dumm. Nehmen wir einmal an, ein Land muss Raubtiere vernichten. Nun können wir doch nicht wie die Europäer damals im 5. Jahrhundert die Ärmel hochkrempeln und loslegen. Wir müssen wie die Türken und Mongolen in Zentralasien uns mit Pfeil und Lanze gürten und allein auf die Bärenjagd ziehen. Wir müssen eine große, schlagkräftige Partei der Jäger gründen und die Tiere insgesamt jagen und am Tag, an dem sie endgültig vernichtet werden sollen, Bomben auf sie werfen.

Mit ihrem Gold regieren die Supermächte die Welt. Sie zetteln Kriege an, die von Stellvertretern, in deren Gehirne sie diese schrecklichen Gedanken gesenkt haben, geführt werden, deren einziges Ziel die Vernichtung der anderen ist. Gegen Mustafa Kemal, dem Begründer des völkermörderischen faschistischen Regimes, sind seine Schüler, die Hitlers, Mussolinis und Francos, nahezu Waisenknaben.

Von eigentlicher Bedeutung ist aber, dass eine Gesellschaft ihre Unabhängigkeit, ihre Kräfte zur Selbstverteidigung und ihre eigene Kultur entwickelt, und zwar bevor die bösen Geister, wie oben beschrieben, über ihre Henker bis in die feinsten Kanäle der akademischen Gehirne hinein dieses Gedankengut verbreiten können. Dann kann man die Herrschaft der Vampire, der Schizophrenen, der Mörder, Räuber und Durchgeknallten verhindern. Wenn es heute möglich ist, dank der Wissenschaft und Technik Licht ins Dunkel zu bringen, wahrhaft demokratische Organisationen zu gründen, dann wird man sie besiegen, diese Kräfte, die heimlich ihr Werk der Plünderung und der Völkermorde verrichten.

Auf Seite 14 (S.13 in der deutschen Übersetzung) meines Buches finden Sie folgenden Text:

„Keines der Mitglieder des Komitees war gebürtiger Türke, aber sie alle waren vom Virus des türkischen Nationalismus infiziert. Ihre Nachkommen, die sich in den Jahren 1909 – 1910 nachts in den Clubs von Saloniki trafen, wurden vereinnahmt gemäß den vor langer Zeit entstandenen Plänen und Projekten der semitischen Händler.“

Wir wollen nun ein Auge auf das herzzerreißende Drama von Dersim werfen, ein Drama, dessen Text Jahrzehnte zuvor unter dem Titel „Eine große und schlagkräftige Partei der Jäger“, vor der Gründung des modernen, kapitalistischen Groß-Reichs geschrieben wurde.

Ich werde nun das Kapitel „Die Menschenjäger“, Seite 256 (S. 297, dt.) lesen.

Berlin Dêrsim 1937-38 Konferansı ve Kürt Soykırımları

Bu kitabı okudum kimliğim değişti.“ diyor genç bir kadın.

Fanco, Guernica’yı nasıl bombaladıysa, Türkiye’nin diktatör önderi M. Kemal’in Dêrsim’i nasıl bombaladığını, orda Kürtlere nasıl soykırım yaptığını, mağaralara sığınan insanları nasıl kimyasal gazlarla yok ettiğini, Dêrsim önderi Seyit Rıza idam edilmeden hemen önce M. Kemal ile görüştüğü metnini… Dêrsim’de çoktan beri planlanıp organize edilen soykırıma gerekçe oluşturmak için 33 askerin nasıl devlet tarafından öldürülüp Dêrsimlilerin üzerine atıldığını… Türkiye’nin, Cihatçı ve MİT TIR’larıyla Ortadoğu’da IŞİD’i nasıl desteklendiğini… Yapay Türklüğün Anadolu’ya yerleştirilmesi için yapılan soykırımların perde arkasını… Türkleştirme projesi kesinlikle Türklerin projesi değilse, kimin projesidir? Ve yerli halkların cellatlarına neden bu kadar ‘aşık‘ olduğunun çarpıcı belgelerini ve benzeri birçok sorunun cevabını ilk defa bu kitapta okuyacaksınız…

NATO üyesi ve Avrupa Birliği’ne aday Müslüman Türkiye’nin gerçek yüzünü bilmek istiyorsanız bu kitabı mutlaka okuyun!.. Avrupa’da Almanca ve Türkçesi Mezopotamya Yayınları’ndan çıktı.

Cumhuriyet’in Kürtleri yok etme planların bir parçası olarak eski Kürt kültürünün olduğu Dersîm’i tarihten silme programların perde arkasında hangi yeryüzü tanrılarımız var? Bu yeryüzü tanrılarımız neden yüzyıllardır uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemlerine meşrutiyet kazandırdıkları Türk-İslam ideolojileriyle beyinlerini yıkayıp vicdanlarını satın aldıkları vekalet savaşçıları olan devşirme-beyaz Türkler eliyle Anadolu ve Kürdistan’ın yerli halklarını mezara gömmek istiyorlar? Neden Ermeni, Rum, Süryani ve Kürtleri uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi ve Arabizm eliyle özellikle ilk neolitik devrimin yaşandığı bu bölgede mezara gömmek istiyorlar? Türkiye’nin arkasında hangi güçler var? Bu dış güçlerin yardımı olmadan kapitalist sistemin Ortadoğu’daki jandarması olan Türkiye iki yıl Kürt Özgürlük Hareketi’ne dayanabilir mi? gibi çarpıcı soruların yanıtlarını ilk defa genişletilmiş bu kitabın 4. baskısında okuyacaksınız…

Almancası ofset baskı, 640 sayfa. Türkçesi 560 sayfa.

ÖLMEDİM

Azad Roni’nin Ölmedim kitabı, Gönül Ağacı, Kürt müsün?, Direnme Kursları, Başlık, Ölmedim ve Öğretmen Kıyımı olmak üzere yedi hikâyeden oluşuyor. Yazar akıcı bir dille yazdığı bu hikâye kibanında dilinin hikâye ve roman diline nasıl yatkın olduğunu başarılı bir şekilde okuyucuya gösteriyor.

 

DER GROSSE AUFSTAND / BÜYÜK İSYAN

Azad Ronî’nin büyük bir araştırma yaparak insanlık tarihini şiire döktüğü kitap..

Bir solukta, severek okuyacağınız bu uzun şiir dizisi kitap Almanca ve Türkçe karşılıklı safyfalar halinde…

Azad Ronî 1960 yılında, bir çifçi ailesinin çocuğu olarak Kürdistan’ın bir köyünde dünyaya geldi.

Kürtçe konuşulan bir köyde, 7 yaşına kadar sadece Kürtçe (Kirmanckî) konuşarak büyüdü. 7 Yaşında, farklı etnik ve dini grupları Türk-İslam ideolojileriyle inkar ve imha eden tek tipleşleştirici ırkçı-faşist eğitim ve öğretimin verildiği Türk okullarına başladığında Türkçe bilmiyordu.

Lise 2. sınıfında, daha 17 yaşındayken ilk hikaye kitabı „Ölmedim“ yayınlandı. Liseden sonra kayıp olup gittiği Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi’ne başladığı sıralarda, ülkede darbe öncesi fırtınanın çalkantıları yaşanıyordu; Tariş Olayları’n yaşandığı ve askeri cuntanın gelişine meşruiyet kazandırıldığı koşullarda, gazetede çıkan bir yazısı nedeniyle „Kürtçülük propagandası yapmak“ suçlamasıyla aranması ve yerli halklara sürekli katliamların, soykırımların yapıldığı, faili meçhul cinayetlerin işlendiği bir ülkede kendisini ölüm tehdidi altında hissetmesi üzerine, Mayıs 1980 yılında yurt dışına çıktı.

Ortalık biraz sakinleşince ülkesine geri dönmek istiyordu. Ne yazık ki yerli halklarla sürekli savaş halindeki Türkiye’de ortalık hiçbir zaman sakinleşmedi. Üç ay sonra askeri cuntanın iktidara el koyması nedeniyle bir daha ülkesine geri dönmedi. 1984’de Haydar Işık ve Yılmaz Güney’inde içinde bulunduğu 16 kişilik grupla (1980 cuntası 14 bin kişiyi vatandaşlıktan çıkarmıştı) birlikte siyasi sebeplerden dolayı vatandaşlıktan çıkarıldı. Kendi vatandaşlarına zorluk çıkarmaktan başka bir şey yapmayan bir devletin vatandaşlığından çıkarıldığına üzülmedi, tam tersine sevindi. Dört yıl vatandaşsız yaşadıktan sonra 1988’da Alman vatandaşlığına geçti. Azad Ronî Alman vatandaşıdır. Berlin’de yaşayan Ronî iki çocuk babasıdır.

Kendi deyimiyle, „ilkokuldan üniversiteye kadar Türkiye’deki bütün resmi ideoloji yuvaları olan ve çocuk yaştan, yetişkin yaşa kadar yalan ve gerçekleri tahribe dayalı faşist ideolojinin beyinlere aşılandığı ve ırkçılıktan başka insanlara hiçbir şey öğretmeyen, farklı etnik ve dinsel gruplara düşmanlık besleyen Türk-İslam ideolojileriyle eğitim-öğretim veren, çocuk eğer devletin tek tip faşist uygulamalarına ve ırkçı marşlarını okumak istemiyorsa çoğu zaman şiddetin de sık sık devreye sokulduğu Türk okullarını saymasak,“ Azad Ronî, Maksim Gorki gibi hiç resmi okullara gitmeyen biridir. Ama üniversite okuyandan daha çok kitap okumuş, daha çok kitap yazmış biri olarak pratik yaşamın kendisi onun okulu ve özgür üniversitesi olmuştur.

Resmi okullara hiç gitmemiştir; çünkü gittiği asimilasyoncu-ırkçı, gerçekleri tahrip eden Türk okullarında sadece ve sadece Türk-İslam ideolojileriyle beynini yıkamakla uğraşmışlardı. Türkiye’de; Farklı kimlikleri, farklı dini grupları inkar ve imha eden, halkları birbirine düşman eden tek tipleştirici faşist karakterli bir eğitim sistemine tabi tutulmuştu. 7 yaşına kadar bu çağa ait olmayan, sanki Sümerler dönemlerinden kalma doğayla iç içe, anne ile çocuk gibi kucak kucağa ekolojik köy komün yaşamının sürdüğü Kürdistanın 40 hanelik bir dağ köyün topluluğunda Kirmanckî (Zazakî) konuşarak büyüdü. Yedi yaşına kadar Türkçe bilmeyen o çocuğun gittiği asimilasyoncu Türk okullarında ayrıldığı zaman, ”Türk müyüm? Kürt müyüm?” “Kaynağını doğayı koruyan ve seven Zerdüşt-Êzîdî inancı, yani Rêya Haqî (Hakikat Yolu) inancında mıyım, yoksa İslam miyim? “ diye kendi kimliği, dili, inancı ve kültürü hakkında ikircikli sorular soracak kadar genleriyle oynamış olduklarını görmüştü.

Yurtdışına çıktıktan sonra, TC.’nin sınırları içindeki yalan dünyada ezberlediği yalana dayalı resmi tarihin farkına varabilmişti. Beynini zehirleyen o yalan-Türkleştirme dünyasından ancak 15 yıl boyunca Türk gazetelerini ve basını okumayarak, medyasını izlemeyerek kurtulabildi. Şimdi o birkaç yılda bir Türkiyeli bir ailenin evine misafir olduğunda tesadüfen yalan makinesi olan Türk televizyonları ya da gazetelerine göz atmak zorunda kaldığında, insanların nasıl o yalan dünyada yalanlarla uyutulduğunu hemen görebiliyor. Ve „Siz bu yalanları nasıl dinliyorsunuz?“ diye sorduğunda, onlar da, „Biz yalan olduğunu bilmiyoruz ki!“ diye yanıt veriyorlar.

1977’de „Ölmedim“ hikâye kitabı yayınlandı. Berlin’de edebiyat, araştırma-inceleme çalışmalarına daha da yoğunlaştı. 1985 yılında Almanca ve Türkçe olarak yayınlanan „Büyük İsyan“ şiir kitabında, insanoğlunun geçirmiş olduğu toplum evrelerini şiirsel bir dille anlatmaya çalıştı. Daha sonra „Berlin Dêrsim 1937-38 Konferansı ve Kürt Soykırımları” adlı araştırma-inceleme kitabı Türkçe ve Almanca olarak yayınlandı. Geldiği ülke dışında ABD, Küba, Jamaika, Yunanistan, Tunus, Fas, İtalya ve Fransa gibi ülkeleri gezdi. İncelemelerde bulundu.

1989 yılında Alman vatandaşı olarak Türkiye cezaevlerindeki siyasi suçluların durumunu yerinde incelemek, onlarla dayanışmayı yükseltmek ve yaşadıklarını yazmak üzere açık cezaevi olan Türkiye gitti. “Kürtçülük propagandası” yaptığı iddiasıyla ilgili adil olmayan mahkemenin kesinleşmiş kararı olması nedeniyle Alman vatandaşı olmasına rağmen yedi ay Buca cezaevinde yattı. Orada gördükleri korkunçtu. Yıllar önce hazırladığı bu projeye uygun olarak Türkiye’de gördüklerini yazdı.

Kürt PEN üyesi olan Azad Ronî, tarih, teoloji, araştırma-inceleme, hikâye ve şiir çalışmalarını sürdürüyor.

✍ Azad Ronî Yazdı:

Arkeolojik kazılarla toprak altında çıkan Sümer uygarlığı

Ulus-devlet çağında İngilizlerin modern sömürgeciliğin keşif kolu olan Batı arkeologların Mezopotamya’nın İslam’dan önceki geçmişi hakkında arkeolojik kazılara başladılar. 1843 yılında Musul’da Fransız konsolosu olarak çalışan ve aynı zamanda arkeolog olan Paul Emile Botta Kuzey Mezopotamya’da, Mossul’un Kezeyinde Khorsabat’da başladığı kazılarda Asur Kralı II. Sargon’nun başkentini ortaya çıkardı.

1845 yılında Musul’un batı kısmında, Dicle Irmak’ın sağ kıyısı üzerindeki Nimrud ve Koyuncuk Tepesi’nin altında İngiliz Austen Henry Layard kazılara başladı. Üç yıl süren bu Ninova kazılarında çok sayıda eski tarih eserin yanı sıra, Asur Kralı Asurbanipal’in (M.Ö.663-626) saray yıkıntıları arasındaki büyük kitaplıkta, dört bin yıl önceye ait Sümer kil tabletleri, Sümer kelimelerini Asur diline çeviren sözlükler, çok sayıda eski Sümer eserlerinin Asur dilindeki çevirileri bulundu.

Asur Kralı Assurbanipal sarayın zengin kitaplığında, M.Ö. 2000-2250 yılların tarihlerine kadar uzanan ve Sümerlere ait orijinal belgeler ve çeviriler bulunmaktaydı. Yani günümüzden  4250 yıl önceye kadar ki, bu tarih dünyamızdaki maskeli Tanrılarımızın bize ”Kutsal Kitaplar” diye yutturdukları Kitab-ı Mukaddes, İncil ve Kuran’dan en az 2250 yıldan daha fazla eski tarihe dayanıyordu. Sümerlerin meşhur Gılgamış Destanı 12 tablet üzerine yazılmış olarak bulundu.Sümerlerin meşhur Gılgamış Destanı 12 tablet üzerine yazılmış olarak bulundu. Her tablete bir öykü yazılmıştı. Eser üç bin satırla yazılmıştı. Metinde Šuruppag kentin Kralı ve Guti-Sümer kralı olan Ziusudra’nın henüz çivi yazısı icat edilmeden yüzyıllar önce yaşadığı orijinal tufan olayı edebi bir dille anlatılıyordu.

Semitik tüccarların son iki bin yıldan beri Arabistan merkezci dini ideolojilerle hafızalarını Musevilik ve Hristiyanlık inancıyla yükledikleri Batı bilim insanları ve arkeologlar şimdiye kadar okudukları Tevrat’ta tufanı Nuh peygamberin yaşadığını biliyorlardı. Sümerlerin orijinal Gılgamış Destan’ında 6 bin yıl önce tufanı yaşayanın Sümerlilerin Şuruppak şehiri Kralı Ziusudra olduğunu görünce şaşırdılar. Kimisi Semitik tüccarlar gibi bu gerçeği bir türlü kabullenmek istemedi.

Hurri ve Gutilerin yoğun olarak yaşadığı Şuruppag şehirin ilk Sümer Krallarından olan Ziusudra tufanı daha yazı icat edilmeden M.Ö. 4500-5000 yılları arasında yaşamıştı. Tarihte ilk Semitik tüccar olan Büyük Sargon, önce Sümer Kiş şehir beyliğin sarayına içki satıcısı olarak girerek orayı egemenliği altına almış, sonra sırasıyla öbür Sümer şehir beylerini teker teker yıkıp M.Ö. 2350 yılında 200 yıl sürecek olan Akad devletini kurunca, Akadlılar da Sümerlilerin bütün destanlarını, mitoslarını, masallarını, tufanlarını Akadça diline çevirip bütün Aryanlı Mezopotamya halkların on bin yıllık kültürleri üzerine oturdular. Değiştirip güncelleştirerek gerici Semitik tüccarların kabile ve aşiret çıkarları çerçevesinde kullanmaya başladılar.

Sümerlerin Şuruppak şehiri, Fırat Nehri kıyısında bugün Mezopotamya’da Al-Qâdisiyyah şehrin sınırları içinde bulunan ve arkeologların sık sık kazı çalışmaları yürüttüğü Tell Fara höyüğüdür.

Fakat Sümer tabletlerinin incelenmesi sonucunda tufanı yaşayan Ziusudra’nın Sümer kralı olduğu anlaşıldı. Sümerlerin orijinal Gılgamış Destanı’nı 2 bin yıl sonra Akadlar kendi dilleri olan Akadça’ya çevirince tufanı yaşayan Ziusudra’nın ismini Utnapiştim diye çevirip değiştirmişlerdi. Yani Sümerleri toprağın altına gömmek, mitos, destan ve efsanelerini kendilerine mal etmek  için tufanın yaşayan kişinin ismini bilinçli bir şekilde değiştirmişlerdi.

Dört bin yıl sonra M.Ö.612’de Medler Asur devletini yıkıp bütün Mezopotamya halklarına özgürlük getirdikleri gibi İsrailoğulları’nı da Babil köleliğinden kurtarıp özgürleştirince kendi ülkelerine döndüler. Ve yeniden inşa ettikleri Süleyman tapınağında hahamlarına M.Ö. 500 ile 150 yılları arasında Babil ve çevresinde duydukları efsane, destan ve mitosları yazdırdıkları Tevrat’taki tufan olayında, tufanı yaşayan Ziusudra’nın ismini bilinçli olarak İbranice Nuh diye değiştirdiler. 

Bugünkü tinsel uygarlığımızın üzerinde çok diren etkileri olan İbranilerin dini, edebi ve kimlik öğelerini oluşturan Kitab-ı Mukadde; Babil sürgününde öğrendikleridir; Mezopotamya’da toprağa gömülen kadim Sümer uygarlığın mitos, destan, efsane ve masalların öğrenilip daha sonra hahamlar tarafından değiştirilip genişleterek yazıya dökülmüş çok halinden başka bir şey değildir. Kötü bir kopyası diyoruz, çünkü Semitik tüccarların Arabistan merkezci dini ideolojilerle inşa ettikleri Semavi dinleri Kutsal Kitapları sayılan Tevrat, İncil ve Kuran’ın orijinal kökeni Sümerlerdedir.  Semitik tüccarlar son iki bin yıldan beri dünya kültürüne o kadar hâkim olmuşlar ki, bugün insanlar tufanı yaşayan kişinin Ziusudra değil, Nuh olduğunu biliyorlar. Kutsal kitaplara da geçen bu tarihi efsanede görüldüğü gibi, dünyamızı yöneten güçler eğer isterlerse manipülasyonla istedikleri tarihi yalanları insanların hafızalarına ‘doğru’ diye kayıt edebiliyorlar.

İngilizlerin Arap casusu “Lawrence gibi kültürlü, yorulmak bilmez bir İngiliz olan araştırmacı olan Sir Henry Rawlinson, politik ajan olarak Afganistan’da çalışmıştı. Bu uzman, İran’a yaptığı bir gezide Behistun yazısını okudu. 1944 yılında Bağdat’a konsolos olarak atanınca, iki dilde yazılmış olan bu belgeyi çözmeyi başardı; orijinal metnin yanında Babil dilindeki çevirisi de bulunuyordu.

1854 yılında Taylor ve Loftus adlı iki İngiliz eski Ur, Eridu, ve Uruk sitelerinin bulunduğu yerlerde kazılar yaptı. Tufandan önce kurulan Uruk şehri, Gılgamış’ın oturduğu yerdi. 19. yüzyılın son yıllarında Fransız arkeologları, Lagaş harabelerini ortaya çıkardılar, Sümer krallarının soy ağacı üzerinde kesin bilgiler mezar taşları buldular.”[1]

Sümer Kaynaklarında Tufan Efsanesi

Bütün bu arkeolojik kazı araştırmaları üç-dört bin yıl önce uygarlığı ve eserleri toprak ve kumla örtülüp zamanın karanlığında unutulup kaybolup gitmiş -ama Sümer uygarlığından beri Aryan halklarıyla hep kavgalı olan Semitik tüccarların hiç de istediği ve eserlerinin günümüz diline çevirmesine engel oldukları- Sümer uygarlığını ortaya çıkardılar.

Bulunan eserler arasında Sümer yazarı Ludingirra’nın çivi yazısıyla yazdığı 23 tabletini günümüz diline çevirdiler.

Sümerli Ludingirra, ‘ulusumuzun öyküleri 1” adlı 9 tablette tufan hakkında şunları yazıyor:

”İlk sekiz kraldan sonra ülkemizde öyle bir tufan felaketi olmuş ki, her şeyi silip süpürmüş. Anlatıldığına göre, nedense Tanrılamız yarattıkları insanları yeryüzünden yok etmeye karar vermişler. O sırada Šuruppag kentinde son derece iyi kalpli, Tanrı korkusu bilen, Tanrıların bildirilerini alabilen Ziusudra[2] adlı bir kral varmış. Bizim Bilgelik Tanrımız saygın Enki, Tanrıların insanları yok etme kararına çok üzülmüş; ama onları tek başına bundan caydıramayacağını anlayınca, Kral Ziusudra’ya bir duvar arkasından, bir tufan olacağını fısıldamış ve hemen verdiği ölçülere göre bir gemi yapıp içine alabildiği kadar insan ve hayvan sokmasını önermiş. Kral, Tanrının tarifine göre çok büyük bir gemi yapmış, insanları ve hayvanları içine sokup kapısını kapadığı anda, bir fırtınanın patlaması ile birlikte gökten sanki denizler gibi yağmur boşanıvermiş. Bir anda her şey, her yer sular altında kalmış. Buna karşılık kralın gemisi su yüzünde salına salına dolaşmaya başlamış. Bu, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur tam yedi gün yedi gece durmadan sürmüş. Yedinci gün Güneş Tanrımız Utu ışıklar saçarak gökyüzünde ortaya çıkmış. Yağmur dinmiş, sular çekilmeye, yer ısınmaya başlamış.[3]

Ziusudra, ortalığın yatıştığını görünce, koca gemiden çıkıp Güneş Tanrımız Utu, Gök Tanrımız An ve Hava Tanrımız Enlil’in önlerinde yere kapanıyor, onlar için kurbanlar kesiyor. Onun bu saygınlığına karşı Tanrılarımız ona, Tanrı gibi ölümsüz bir yaşam vererek güneşin doğduğu yerdeki Tanrılar bahçesi’ne gönderiyorlar.

Tufan gelip geçtikten sonra ülkemize yeniden krallık iniyor ve ilk krallık Kiş kentinde başlıyor. Bu kentte 23 kral 24 510 yıl 3 ay ve3,5 gün krallık yapıyor. Buna göre bir kral 1000 yıldan fazla yaşamış demektir. Doğrusunu isterseniz buna inanmak çok zor geliyor bana. O zamanlar henüz yazıyı icat etmemiş atalarımız. Bu sayılar ve kral adları ağızdan ağıza binlerce yıl sonraya ulaşırken belki arada birçok kral adı unutuldu. Her neyse, bu 23 kralın arasında 1560 yıl krallık yapmış Etana’ya ait bir olay beni pek ilgilendirir. Neden mi? Çünkü o ilk defa göğe çıkmış.”[4]

20.11.2025

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. Ivar Lissner, Uygarlık tarihi, Nokta Kitap, İstanbul 2008, 5. Baskı, s. 8,9

[2]. Bazı tarihçilere göre Kuzey Mezopotamya’nın Aryan kültüründe ilk reform hareketini geliştiren filozof birinci Zerdüşt’tür.

[3]. Gılgamış Destanı’nda anlatılan tufan olayı, yazının henüz icat edilmediği dönemlerde meydana geldiğini yazıyorlar Sümer yazarları. Onlara göre bu olay M.Ö. 4000 yıllarından önce meydana gelmiş. Arkeolojik kazılarda suların neden olduğu kalın bir sel tabakası altında eserlerin çıkması sonucunda, M.Ö. 4000 ile 5000 yılları arasın Mezopotamya’da büyük Tsunami olayın gerçekleşmiş olduğunu göstermektedir. O çağlardaki insanlar, oturdukları şehrin ve köyünün sular altında olduğunu görünce, bütün dünyanın sular altında kaldığını sandılar. Dünyayı yaşadığı şehir ve köyünden ibaret olduğunu görün insanlar için bundan doğal ne olabilir. Daha yazının icat edilmediği o dönemde bu olayı söylencede gelecek kuşaklara anlata anlata erdemli güzel bir tufan efsanesini oluşturdular.

26 Aralık 2004 tarihinde Endonezya’ya yakın deniz altında meydana gelen depremin tetiklediği tsunami olayı, Tayland ve Hint Okyanusu kıyısında bulunan bazı ülkelerin şehir ve köylerini denizden gelen çok yüksek dalgalarla silip süpürdü. Sular altında kalan Phang-nga gibi bazı eyaletler çok büyük zarar gördü. Bu tsunami olayında 5400 insan yaşamını yitirdi. Sümer Kralı Ziusudra büyük bir ihtimalle böyle bir  tsunami olayı yaşamıştır. A.R.

[4]. Sümerli Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü, Ulusumuzun Öyküleri 1, Tablet 9

✍ Azad Ronî Yazdı:

Sümer Uygarlığını Kim Yarattı?

MÖ. 12.000 (Göbekli Tepe’den başlayan tarih) ile MÖ. 2.000 yılları arası yukarı Mezopotamya ‘Bereketli Hilal’in en verimli bölgesidir. Dünya uygarlığın beşiği olarak bilinen coğrafyanın adıdır. İnsanlık ilk defa ekolojik köy komün yaşamlarıyla binlerce yıl bu bölgede cenneti yaşadı.

İsrailoğulları’na MÖ. 586 yılında yaşatılan Babil sürgününden sonra yazılan Tevrat’ın ‘Aden’ diye bahsettiği cennet bu bölgeye aittir. Daha Mezopotamya’nın verimli deltasında Sümer şehir beylikleri kurulmadan çok önceleri; ilk neolitik devrimi bu bölgenin yerli halkları olan Gutiler, Subarular, Lulubi, lorlar, Hurriler, Elamlar, Kassitler, Mittaniler, Urartular ve Hitit kabileleri ve bu kabilelerin öncüleri tarafından yaratıldı. Bu, neolitik devrimi yaratan yukarı Mezopotamya’daki Aryan halkları, yani Zağros yüceltilerinde ve Fırat, Dicle, Aras, Zap  ismiyle anılan dört ırmağın arasındaki cennet ovalarında doğayı seven ve koruyan, onunla iç içe, anne ile çocuk gibi kucak kucağa yaşam sürdüren ekolojik köy komün toplumlarıydı. Neolitik Devrim ile birlikte ambarları tahıl ile kom ve ahırları büyükbaş hayvanlar ve koyunlarla doluydu. Daha sonra uzun bir süreçte Mezopotamya’da kurulan merkezi Sümer şehir uygarlığın gelişimi için gerekli olan maddi koşulların şatlarını binlerce yıl boyunca yartttılar. Yani neolitik devrimle hayvancılık, tarım ve ekolojik köy komün yaşamı gibi araçların geliştirildiği dönemin ve manevi kültür, yani mitos, efsane, destan, masal, inanç, eğitim, örf-adetlerin hafıza birikimini altı bin yıl öncesinden başlatarak yavaş yavaş kendi bilgi ve doğal tecrübeleriyle olgunlaştırarak o Sümer uygarlığını yaraktttılar.

Ve sonra Zağros yüceltilerinden aşağlardaki deltaya inen bir kısım Guti, Subaru, Lulubi, Hurri, Kassit ve Lorlar güneydeki bataklıkları kurutarak önce iki ırmağın körfeze döküldüğü yere yakın Lagaş şehir beyliğini yüzyıllar boyunca yavaş yavaş inşa ettiler. Daha sonra Ur, Ninova, Nippur, Kiş, Umma, Uruk, Harran, Urkesh gibi şehir beyliklerin olgunlaşıp büyümesi sonucu M.Ö. 6.000 ile MÖ. 2.000 yılları arasında tarih sahnesine çıkmış ve böylece insanoğlunun ilk medeni uygarlığı olan Sümer Şehir Beylikleri ortaya çıkmış oluyordu.

Mezopotamya’nın topraklarına ve siyasi egemenliğine sahip olmak için beş bin yıldan beri sürekli savaşlar oluyor

Kuzey Mezopotamya bugün siyasi baraj ve HES’lerle gölcükler ülkesi haline getirilerek eski tarih eserleri yok edilen, kadim halklarını soykırımdan geçirilen ve ekolojik sistemini yok edilmek istenen Kürdistan topraklarıydı. Birçok uygarlığa devlete ev sahipliği yapan, beş bin yıldan beri bu Mezopotamya’nın cennet topraklarına sahip olmak ve siyasi egemenliğine hakim olmak için dinsel kılıf altında her seferinde bölge yeniden ve yeniden dizayn ediliyor. Savaş ve ekolojik yıkımlarla insanlar zorla göç ettiriliyor, işgal edilen bölgelerde sömürüyü genişletip derinleştirmek için bölge insanların hafızalarını kim, hangi Sümer mitos, efsane ve masal çalıntılarıyla yazılmış sözüm ona „Kutsal Kitap“larla sildi, süpürdü? Sonra da kadim halklarını soykırımdan geçirdiler?

 

Gutiler ve Hurriler Sümerliler’le aynı halktandı

Zagros Dağların yüceltilerinden deltaya inerek kuzey Mezopotamya’da uygarlık kuran Sümerliler’le dağ eteklerinde henüz doğa ile iç içe, ekolojik köy komünleri halinde yaşayan ve aşağıda Sümer şehir beylikleri’nde yaşayanlar tarafından ilkel olarak görülen Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Elamlar ve Hurri kabileleri arasında yüzyıllar sonra zaman zaman çatışmalara varan anlaşmazlıklar olsa da, birbirlerine sürekli ihtiyaçları olan ve dış güçlere karşı birbirlerini koruyorlardı.

Ne zaman ki, Sümer Kralı Lugal, Dumuzi ve en son Kral Gılgamış dağlardaki Sedir ormanlarında yaşayan Elamlar’ın Kralı Humbaba’ya karşı savaş açtı. Humbaba, Guti ve Hurri dilinde ’dağın ruhu’ anlamına geliyor. Yani doğa ile iç içe ve ekolojik köy komünleri şeklinde yaşayan Guti, Lulubi, Hurri Elamlar kabilelerin yaşam alanlarına saldıran Sümer şehir seylikleri yerli halklarla sürekli savaş halindeydi. Ne zaman ki Gılgamış, arkadaşı Engidu istememesine rağmen ve o dağlardan gelen ilkel Gutili arkadaşını kullanarak, şehirlerde ev yapma ihtiyaçlarını gidermek amacıyla Elamlar’ın yaşadı bölgeden ağaç kesme girişiminde bulundu ve savaş açma serüvenine girerek dağlarda yaşayan yerli kabileleri egemenlikleri altına almaya çalıştı ve bunun sonucunda Gılgamış’ın en sevdiği Gutili arkadaşı Enkidu’yu ölüm sonucu yitirmesi, yabancılaşarak kökeninden uzaklaşıp uygarlaştığını sanan Sümerliler’in çöküşünün başladığı anlamına geliyordu.

Nitekim dağlarda yaşayan Guti, Lulubu, Elamlar ve Hurri kabilelerin desteğini zaman zaman yitiren Sümerliler hem Sedir ormanları kesilmek istenen Elamlar, hem Gutiler, hem de Akadlar tarafından büyük saldırılara uğradılar. Sümer şehir beylikleri’ni işgal edip, orda 200 yıl boyunca tarihin ilk en güçlü ve baskıcı devletini kuran Semitik kökenli Akadlar’a saldırarak, onları ortadan kaldıran Gutiler, Sümerliler’in tekrar güçlü bir şekilde tarih sahnesine çıkmasını sağlamıştır. Bu da Sümerlilerin her sıkıştığında ya da onları yok etmeye çalışan düşmanlarına karşı onları koruyanların gene dağdaki Guti, Lulubi, Lor, Elamlar ve Hurri kabileleri olduğunun en iyi kanıtıdır.

Guti-Sümerler’de ‘Aden’ bahçesi efsanesi

Dilmun adında, saf, temiz, parlak tanrıların yaşadığı bir ülke var. Hastalık ve ölüm bilinmeyen yaşam ülkesiFakat orada su yok. Su tanrısı, güneş tanrısına, yerden su çıkararak orasını tatlı su ile doldurmasını söylüyor. Güneş tanrısı söyleneni yapıyor. Böylece Dilmun meyve bahçeleri, tarlaları ve çayırları ile tanrıların cennet bahçesi haline geliyor. Bu cennet bahçesi Aden’de yer tanrıçası 8 bitki yetiştiriyor. Bu ağaçlar meyvelenince bilgelik tanrısı Enki her birinden bir tane tadıyor. Buna yer tanrıçası çok kızıyor, tanrıyı ölümle lanetleyerek oradan yok oluyor. Bilgelik tanrısı çok ağır hastalanıyor. Diğer tanrılar büyük güçlüklerle yer tanrıçasını bularak bilgelik tanrısını iyi etmesi için yalvarıyorlar. Tanrıça, tanrının 8 bitkiye karşı hasta olan 8 organı için birer tanrı yaratıyor. Tanrılar’dan beşi (kadın) tanrıca, üçü (erkek ) tanrı. Hasta olan organlardan biri kaburga. Onu iyi eden tanrıcanın adı Ninti’dir. Guti-Sümer dilinde Nin hanım, ti kaburgadır. Ti’nin başka bir anlamı yaşam’dır; hasta organa yaşam soluğunu üflemektir.

Babil ve çevresinde yaşayan Hurri, Mittani, Kassit ve Medler’den cennetin yaratılış coğrafyasının yerini, Sümer mitoslarını, destanlarını, tufan efsanesi ve Huşeng-Brahim efsanesini öğrenen sürgündeki İsrailoğulları, Medler’in zalim Asur devletini tarihin geri dönüşü olmayan sayesinde çöplüğüne attıklarında özgürlüklerine kavuşup kendi ülkelerine döndüklerinde yeniden yaptıkları Süleyman tapınağında MÖ. 500-150 yılları arasında yazdıkları Tevrat’ta hiç kuşkuya yer vermeyecek şekilde bugünkü Kürtlerin ön atalarının neolitik dönemlerde yaşamış oldukları coğrafyayı ve ekolojik köy komünlerini cennet olarak tarif etmişlerdir.

Guti-Sümerler’den Tevrat’a geçen cennet tasfiri

„Aden’den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu. İlk Irmağın adı Pişon’dur (Kuzey Kürdistan’da Van dağlarında başlayan Zap Irmağı. A.R.); altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar. Orada iyi altın, ak günük ve akik taşı vardır. İkinci Irmağı’n adı Gihon’dur (Kuzey Kürdistan’da Erzurum’un güneyinde, Zağros dağların gözeneklerinden doğar, Ağrı dağın eteklerine uzanan Aras Irmağı. A.R.). Kuş sınırları boyunca akar. Üçüncü Irmağın adı Dicle’dir (Kuzey Kürdistan’da doğar. A.R.). Asur’un önünde akan odur. Dördüncü Irmak ise Fırat’tır (Kuzey Kürdistan’da doğar. A.R.). 

Rab Tanrı Aden bahçesine (Aden bahçesi Van ve çevresidir. A.R.) bakması, onu işlemesi için Adem’i oraya koydu. (Guti-Sümer cennet tasvirinde Adem “bilgelik tanrısı Enki’dir. A.R.) Ona, ‘bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin’ diye buyurdu. ‘Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.’

Sonra, ‘Adem’ın yalnız kalması iyi değil” dedi. Ona uygun bir yardımcı yaratacağım.’ Rab Tanrı, yerdeki hayvanları, gökteki kuşların tümünü topraktan yaratmıştı. Onlara ne ad vereceğini görmek için hepsini Adem’’e getirdi. Adem her birine ne ad verdiyse, o canlı o adla anıldı. Adem bütün evcil ve yabanıl hayvanlara, gökte uçan kuşlara ad koydu. Ama kendisi için uygun bir yardımcı bulamadı.

Rab Tanrı, Adem’e derin bir uygu verdi. Adem uyurken, Rab Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerine etle kapadı. Adem’den aldığı Kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi.” (Tevrat, Tekvin Bap 2)

Sümer uygarlığı, Mısır ve Ortaçağ Avrupa’sındaki şehir krallıkların öncüleridir!

Hiç kuşkusuz yukarda anlattığımız gibi 7-6 bin yıl önce dünyanın kültür merkezi Sümerliler’in ilk uygarlık kurduğu kuzey Mezopotamya denilen Fırat-Dicle-Zap-Aras Zağros yüceltileriydi. Zağros yüceltilerinde binlerce yıl boyunca kendi bilgi, tecrübe ve neolitik devrimle yarattıkları mitos, efsane, masal, destan ve kültürleriyle yaklaşık MÖ. 6.000 yıllarında verimli deltaya inmeye başlayan Guti, Subaru, Lulubi, Hurri, Kassit ve Lor gibi bir kısım yerleşik kabileleri dağ eteklerindeki ovalarda insanlığın ilk büyük erdemli uygarlığı olan Sümer uygarlığını önce tarımcılığa elverişli bereketli toprakların, bitum maddesini veren petrol, diroit taşları, altın, gümüş, bakır gibi maddeler, hayvan yetiştirmeciliği için yeşil otlak yaylalar ve barınaklar için kerestelik büyük sedir ormanların olduğu yukarı Mezopotamya’da yavaş yavaş şehir beyliklerini inşa edip başlattılar.

Yüzyıllar sonra büyük bir bölümü bataklıklardan oluşan, henüz tarım ve hayvancılık yapmanın olanağının olmadığı, barınaklar için kerestelik ormanların bulunmadığı aşağı Mezopotamya’ya indiler, bataklıkları kurutarak yavaş yavaş uygarlığı oraya da taşıdılar. 2-3 bin yıl içinde kurdukları şehir beylikleriyle yukarı Mezopotamya’dan aşağı Mezopotamya, Hindistan’dan Akdeniz’e kadar olmak üzere her tarafa yayıldılar.

M.Ö. 4 bin yıllarında yazıyı keşfettiler. Kil tabletlerine yazı yazmaya başlayarak; o güne kadar sadece söylencede gelecek kuşaklara aktarılan masallar, mitoloji, efsane, destan ve felsefi düşünceleri kalıcı bir şekilde kamış kalemlerle tabletlere yazmaya başladılar. Yazı sistemi ile yazılan tabletlerle kütüphaneler oluşturuldu. Okullar açıldı. Sümerlerin ‘Ludingirra’ takma adıyla yazan yazarın 4500 yıl önce tabletlere yazılan 23 tableti arkeologlar tarafında bulundu ve günümüz diline çevrildi. Biz bugün arkeologlar tarafından toprak altından çıkarılıp günümüz dile çevrilen o Sümer tabletlerini okuyarak, onların yaşantıları hakkında bilgi ediniyoruz.

Ateşten gelen Huşeng (Brahim) efsanesi

Doğa ile iç içe, ekolojik köy komün hayatını yaşayan aşiret ve kabilelere zulüm yağdırıp Sümerlilerin ülkesini yağmalayıp talan ederek karanlığa ve çöle çeviren Akad devletin M.Ö. 2150’de Guti, Lulubi, Hurri ve Kassitler tarafından yıkılmasından sonra Mezopotamya’da tam anlamıyla bir bilgi, buluş fışkırması ve devrim aydınlanması yaşandı. Kendi coğrafyasının doğasını koruyan, seven ve sahiplenen birinci Zerdüşt felsefesini reformdan geçiren ikinci Zerdüşt felsefesi geliştirildi. Sümerliler; Guti-Gudea (MÖ. 2150-2060) dönemi ve Üçüncü Ur Hanedanı (MÖ.2060-1960) dönemi ile birlikte yeniden tarih sahnesine çıkarken, insanlığın aydınlanıp ilerlemesinde büyük buluşlara imza attılar.

Mezopotamya’da yaşayan kabileler ve aşiretlerin Gutilerin oluşturduğu konfederasyon ile Hurri-Kassitler’in Mitra güneş tanrısı etrafında toplanarak coğraflarını korumalarından etkilenen ve M.Ö. 2040 tarihinde Hurrilerin Goş aşireti tapınağında güneş tanrısı Mitra dışında bütün tanrıların heykellerini kıran filozof ikinci Zerdüşt, yani tarihçilerin ateşten gelen Huşeng (Brahim) dedikleri filozofla kültür ve inançlarında ikinci reform yaptılar.

İnsanlığın ilk yazılı kanunlarını Sümerliler keşfetti

İlk kanun kitabı Lagaş Kralı Urukagina tarafından M.Ö. 2375’de, daha Akadlar o coğrafyada devlet kurmadan 25 yıl önce tabletlere yazılmıştı. İşte o insanlığın ilk yazılı Sümer kanunları Guti ve Sümerlerin iktidara ortak oldukları, Akadların ortadan kaldırıldığı dönemde yeniden geliştirip düzeltilerek (M.Ö. 2100-2050) tabletlere yazıldı. Yani yenilenen Sümer kanun kitabı, üçüncü Ur sülalesinin kurucusu Ur-Nammu tarafndan yeniden kaleme alındı, oğlu Shulgi döneminde tamamlandı. Bugüne kadar ki bütün medeni insanlık kanunlarına yol gösterip ışık tutan medeni Sümer kanunlarına göre, her kim olursa olsun kanunlar önünde eşittir. Kadınlara öncülük veren ve haklarını savunan yasalarb Kimse herhangi bir insanı öldürmeyecek. Herkes anne ve babasına karşı saygılı olmak zorunda. Saygı duyduğu komşusunun malına göz dikmeyecek. Kimse kimsenin malını çalmayacak. Hırsızlık yapmayacak. Zina etmeyecek. Ayrıca Ticaret Kanunları. Sosyal Kanunlar. Aile hukuku. İnsanların birbirlerine karşı işledikleri suçlara yönelik kanunlar. Kimsesizlerin ve korunmasız azınlıkların hakları güvence altına alınmıştır. Bu kanunlara uymayanlar yargıçların bulunduğu adalet mahkemesinde yargılanacaklardı.

Sümerlerin bu ilk yazılı kanunları, 290 yıl sonra Hammurabi kanunlarına (MÖ.1750) ve 790 yıl sonra Musa’nın on emir’ine (MÖ.1250) örnek teşkil ettiler. İlk yazılı medeni kanunları tabletlere yazan Sümerlerin insanlığa çok büyük katkıları oldu. Bu art arda büyük tarihi gelişmelerle dünyanın kültür merkezinin hâlâ Kuzey Mezopotamya olduğunu kanıtladılar.

Bütün dinlerin, yazılı kanunların, örf ve adetlerin, bayramların olduğu kadar,  bütün uygarlıkların yani Mısır Uygarlığı (M.Ö. 3.200), Hindistan uygarlığı (M.Ö. 3.300), Çin uygarlığı (M.ö. 2.000), Peru uygarlığı (M.Ö. 1200) ve Ortaçağ Avrupa’sındaki şehir krallıkların öncüleri Sümerliler’dir.

Şehir beylikleriyle ilk büyük ve erdemli uygarlığı inşa ettiklerinde bu Adem ile Havva’nın cennet coğrafyası en az 6 bin yıl dünyanın kültür merkezi oldu. Güneş kültü, mitoloji, efsane, destan, felsefi ideoloji, Adem ile Havva efsanesi, bütün dinlerin kökeni ve edebiyat bu merkezi Zağros kabileleri ve Sümer uygarlığı üzerinden dünyaya yayılıyordu. Doğu tarafına Hindistan üzerinden Çin‘e, Batı tarafına Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılıyordu. Bu durum altı bin yıldan fazla sürdü.

Bugün nasıl ki kültür ve yeni teknik gelişmeler Avrupa’dan dünyaya yayılıyorsa, o gün de kültür, teknik ve yeni buluşlar o Mezopotamya merkezli Sümer Uygarlığı üzerinden dünyaya yayılıyordu. Hindistan‘dan Avrupa‘ya kadar olan bu koridor bölgesi içinde yaşayan Aryen halkların dilleri, kültürleri, bayramları, felsefi ideolojileri, Zerdüşt ve Mitra İnançları, örf ve adetleri hatta klan, Kabile ve aşiretler bu embriyon döneminde (MÖ. 12.000-1.000) oluştu. Aryen halklarının kültürel embriyon süreci Zağros dağları eteklerinde Neolitik devrim (tarım ve hayvancılığı ilk geliştiren klan ve kabileler hiç kuşkusuz verimli ve bereketli Hilal olan Fırat-Dicle, Zap-Aras kenarlarında ve Zağros yüceltilerinde yaşayan ekolojik köy komün toplulukları tarafından gerçekleştirildi.) ve Göbekli Tepe’den beri doğa ile iç içe analık hukukunun yaşandığı çağda biriken bilgi, tecrübe ve neolitik devrimle başlayan tarihidir.

Sümer uygarlığı bu (MÖ.12.000-6.000) altı bin yıllık maddi ve manevi kültür birikimi üzerine kuruldu. Bu yüzden bazı Batı bilim insanların, „Sümerliler Orta Asya’dan geldiler, Mezopotamya’da uygarlık kurdular,“ gibi siyasi ve çıkarcı saçmalıklara kimse inanmasın. Çünkü bunlar doğru şeyler değil. Egemen sınıfların çıkarlarına hizmet eden resmi görüşlerdir

Berlin, 24.10.2025

Azad Ron