Juni 2, 2026

Azad Ronî

mezopotamya_azadroni_2

✍ Azad Ronî Yazdı:

MEZOPOTAMYA NERESİDİR?

Mezopotamya; Kuzeyde doğu Akdeniz, Kuzey Zağros Dağları, Fırat, Dicle, Zap, Aras ırmakların yüzlerce gözelerin çıktığı yüce dağlardan Fırat ve Dicle arasındaki verimli geniş ovaları takip ederek iki ırmağın döküldüğü Basra körfezine kadar uzanan ‘Bereketli Hilal’ ve ‘Medeniyetin Beşiği’ olarak bilinen eski coğrafi bölgenin adıdır. Ulus-devlet çağında ise İngiltere öncülüğünde sınırları cetvelle çizilmiş Irak, İran, Türkiye, Suriye, Kuveyt sınırları içinde kalan bölgenin adıdır.

Mezopotamya, günümüzde Kürdistan denilen toprakların Büyük Britanya Krallığı’n Birinci Dünya Savaşı’nda böl-parçala-yönet siyasi projeleriyle İran, Irak, Suriye ve Türkiye ulus-devletleri arasında bölüp parçaladığı toprakların tümü dışında, Irak ve Kuveyt Basra Körfezine kadar uzanan bölgenin adıdır. Bugün buraya yüzyıldan beri Batılılar ‘Ortadoğu’ diyorlar.

TEVRAT’DA ‘ADEN’ DİYE TABİR EDİLEN YER NERESİ?

14 bin yıl önce, Göbekli Tepe’den (M.Ö. 12.000) önce başlayarak biriktirdikleri bilgi, tecrübe ve Neolitik devrim sonucu olarak Zağros dağların yüceltilerinden MÖ. 6 bin yıllarında akın akın deltaya inerek, Sümer Şehir Beyliklerini kuran ve binlerce yıl dünyanın güneş kültü ve kaynağını doğadan alan Zerdüşt-Êzîdî felsefi kültür merkezi sayılan bugünkü Fırat, Dicle, Zap, Aras ırmakları arasında ilk ekolojik köy komünlerin yaşandığı ve ‘Tevrat’ta insanoğlunun ‘Aden’ diye ilk cenneti yaşadığı’ diye tabir edilen ve kuzey Mezopotamya’nın dört Irmak’ın gözelerinin çıktığı bölgenin adıdır.

Kuzey Mezopotamya’nın dağ yüceltilerindeki yüzlerce, binlerce soğuk gözelerden akıp aşağılarda Fırat ve Dicle ırmakları arasında insanlığın ilk kadim uygarlığını kuranlar Sümerlilerdir. Sümer şehir beyliklerini kuran ve bu uygarlığı besleyen kuzey Mezopotamya’nın yerli halkları M.Ö. 5.000 ile 600 yılları arasında kaynağını doğadan alan güneş kültü inançlarını geliştirip kültürlerinde büyük reformlar yapan birinci Zerdüşt Ziusudra, ikinci Zerdüşt ateşten gelen Huşeng (Brahim), üçüncüsü Zerdüşt  olmak üzere üç büyük filozof yetiştirmiştir.

Kürdistan bölgesinde, 200 yıldan beri Batı arkeologların Göbekli Tepe (Urfa), Çayönü (Amed), özellikle İngiliz arkeolojik keşiflerin 1876-1909 yılları arasında Musul, Ninova, Duhok gibi Kürtlerin ön ataları olan Guti, Hurri, Kassit Kabilelerin Neolitik (tarım, hayvancılık ve ekolojik köy komün yaşamının geliştirildiği) dönemde yaşadıkları yerleşim yerleri Kuzey Mezopotamya’da göze çarpan yerleşim bölgeleridir.

M.Ö. 10.000-1.000 yılları arasında, binlerce yıl dünyanın kültür merkezi olan Mezopotamya, insanlığın ilk ekolojik köy komünlerine, ilk uygarlığına, ilk yazılı kanunlarına, kültürlerine, mitoslarına, efsanelerine, dini inançlarına ve sosyal gelişmelerine büyük ve önemli katkıları olan ve birçok devlete, farklı medeniyetlere ev sahipliği yapan, ‘Bereketli Hilal’ dedikleri coğrafyanın adıdır.

Sümer Uygarlığın M.Ö. 4.000 yıllarında keşif ettiği çivi yazısı, kendisinden sonra Babiller, Akadlar, Asurlar ve Mısır Firavunları edebiyat, tarih, hukuk ve günlük kayıtların oluşturulmasında aynen kullanmışlardır.

Mezopotamya coğrafyası; tarım, hayvancılık, yazı, 24 saatlik gün kavramı, yıl, takvim, tapınaklardaki rahiplerin dini ayinlerine, tekerleğin bulunmasına, ekin arazilerin sulama işlerine, ekolojik köy komün yaşantısından ‘uygar şehir’ yaşantısına geçiş, medeni hakların düzenlenmesine ve Hindistan-Avrupa koridorunda yaşayan Aryan halkların dillerinin ve güneş kültü kültür, örf, adet ve yıllık bayramların oluşmasına on bin yıl ev sahipliği yaptı.

MEZOPOTAMYA’NIN ADINI İNGİLTERE DEĞİŞTİRDİ

Mezopotamya’nın büyük bölümü bugünkü Irak’ın sınırları içinde kalan bölgedir. Sümer uygarlığından Birinci Dünya Savaşı’na kadar binlerce yıl, yaklaşık 6 bin yıldan beri bu bölgenin ismi Mezopotamya idi.

Ulus-devlet çağında, Avrupa merkezci milliyetçiliğin öncülüğü ve modern sömürgeciliğin yayılmacılığını yapan, Güney Afrika’da 1899-1902 yılları arasında toprakları altında altın bulunan Boer halkına tarihin o güne kadar işlenmiş “en büyük soygun ve soykırım”ından[1] beri Rothschild’lerin ve “British East India Co’nun Çin afyon ticaretinden kazandığı paralar”[2] ve Anglo American Corporation gibi 300’ler Komitesi’nin küresel firmaları tarafından savaşları finanse edilen İngiltere (Birleşik Krallık); Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Çar İmparatorluğu ve Doğu’da Osmanlı İmparatorluğu’nu ekmek gibi küçücük ulus-devletlere ayırdığı Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra; Fransa’yı yanına alarak Ortadoğu’yu 1916’da Sykey-Picot Anlaşması ile istedikleri gibi dizayn ederek Mezopotamya topraklarını yönetimleri altına aldılar; ve o bölgede sınırları cetvelle çizilmiş Türkiye, Irak, İran ve Suriye ulus-devletlerini inşa ettikleri bir dönemde Mezopotamya’nın ismini değiştirdiler.

Çünkü artık -her ne kadar yeniden inşa ettikleri her ulus-devletin başına kendilerine çalışacak birer figüran kral ya da diktatör yerleştirmişlerse de- asıl Mezopotamya’nın topraklarına ve siyasi egemenliğine onlar sahip olmuşlardı. Modern sömürgecilikte onlara toprak lazım değildi; yeraltı, yerüstü zenginlikleri sömürmek yeterliydi.

İngiltere, Güney Afrika’da 1899-1902 yılları arasında toprakları altında altın bulunan Boer halkına yaptığı katliam ve soykırımların aynısını; yıllarca Selanik’te Avrupa merkezci Türk milliyetçiliği ile yetiştirdikleri vekalet savaşçıları olan İttihatçılar eliyle Türkçülük projelerini Anadolu’da gerçekleştirmek için Ermenilere, Pontus Rumlarına ve Mezopotamya’da ise toprakları altında petrol bulunan Kürtlerin topraklarını dört parçaya ayırarak tarihin en büyük katliam ve soykırımlarını onlara da yaptılar.

1-7 Eylül 1920’da Bakü’de yapılan Birinci Doğu Halkları Kurultayı’ndan sonra, Mezopotamya’nın başındaki İngiliz Sömürge valisi ya da Yüksek Komiser Sir Percy Cox, Birleşik Krallık’a, 27 Ekim 1920 tarihinde çektiği telgrafta şöyle diyordu:

“’Ülke’ artık Mezopotamya olarak değil, Irak olarak adlandırılacaktır!”

İşte Irak, İngiltere’nin mandası olduğundan beri Mezopotamya’nın ismi Irak’tır. Türkiye’nin doğusudur. İran’nın güneyidir. Suriye’nin tümüdür.

Jeopolitik tanımla coğrafyanın kadim ismi Mezopotamya olarak değiştirilerek, Batı kapitalist sistemin ulus-devlet dönemindeki ideolojisinin yayılmacı alanına dönüştürüldü. Günümüzde ne acıdır ki “Mezopotamya,” “Anadolu” vb. kadim tanımların yerini kapitalist modernitenin coğrafya tanımları ‘Ortadoğu’ kabul görülerek korkunç kültürel asimilasyon süreçleri ve tarihin hiçbir döneminde görülmemiş ekolojik-kırım-savaşları yaşanmaktadır.

İNGİLTERE’NİN PROJELERİNİ MEZOPOTAMYA’DA UYGULAYAN TÜRKİYE

Rothschild’lerin adamı ve Birleşik Krallık ajanı olan Mustafa Kemal’ın İngilizler’in yardımı ile “İngiliz kontrolü altında kurduğu Türk ordusu”[3] ile Osmanlı’nın mirasını devralarak[4] yeniden Doğu’da inşa ettiği Batı’nın ileri karakolu Türkiye; Pontus Rum, Koçgiri, Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan soykırımlarından sonra, en son soykırımın yapılacağı Dêrsim’in adını 25.12.1935 tarihinde Tunceli olarak değiştirmeye başlayarak, 1952 yılına kadar Kürdistan’ın, yani Kuzey Mezopotamya’nın bütün köy, kasaba, il ve coğrafya isimlerini İngilizlerin tarihsel projeleri çerçevesinde değiştirdiler. Kürdistan’ın 12 bin köyün adını, dağlarının ve ovalarının adlarını Türkçe isimleriyle değiştirdiler.

Yetmedi, Kürtlerin Hind-Avrupa dil grubu içindeki kadim Kürtçe dilini de yasakladılar.

20.10.2025

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. Dr. Joohn Coleman, Das Komitee der 300, J. K. Fischer Verlag, Gelnhausen Hailer 2018, 4. Baskı, s.287. / İngiltere, Güney Afrika’da 1899-1902 yılları arasında toprakları altında altın bulunan Boer halkına yaptığı katliam ve soykırımların aynısını Birinci Dünya Savaşı sırasında Mezopotamya’da toprakları altında petrol bulunan Kürtlerin topraklarını dört parçaya ayırarak tarihin en büyük katliam ve soykırımlarını onlara da yaptırdılar. A.R.

[2] . Dr. Joohn Coleman, Das Komitee der 300, J. K. Fischer Verlag, Gelnhausen Hailer 2018, 4. Baskı, s.287

[3]. Stanford Shaw, From Empire to Republic, The Turkish War of National Liberation, cild 1, Türk Tarih Kurumu, Ankara 2000, sayfa 358, 359.

[4]. Ki bu Türk ordusu Mondros Mütarekesi ile dağıtılması gereken Osmanlı ordusu idi. İngilizler Anadolu ve Kürdistan’da kendi tarihsel projelerini pratiğe uygulayabilmek için Osmanlı’nın mirasını yıllardır İttihat Terakki Cemiyeti’n istihbarat, propaganda, sabotaj ve cinayet faaliyetlerini yürüten gizli örgütü Teşkilatı Mahsusa’da çalıştırıp yetiştirdikleri ajanları Mustafa Kemal’a çeşit savaş oyunlarıyla devrettiler. Kimlikleri yok edilmiş, çıkarını düşünen cahil devşirme Türkler de bunu, “Türklerin Kurtuluş Savaşı” diye resmi tarihlerine geçirdiler. Bu yüzden Türkiye’de herkes İttihatçıların son önderi “Atatürk”ün ortaya attığı “Kurtuluş Savaşı, Türk Tarihi, Güneş Dil Teorisi” gibi yalanlarla yatıp kalkıyorlar. Yüzyıldır Mussolini ve Hitlerin öğretmenin bu yalanlarıyla yatıp kaldıkları için ülke ne askeri darbeler, darbe girişimleri, suikastlar, faili meçhul cinayetler ve her türlü felaketlerden kurtulabiliyor, ne de Osmanlı’nın daha gerisine düşerek bir türlü demokratikleşemiyor.

WhatsApp Image 2025-11-30 at 12.10.09

L E S U N G

Die Berliner „Dersim–1837-38–Konferenz“ und die Völkermorde an den Kurden

Am 3. Dezember 2017 stellte der Autor Azad Roni in den Räumen der Berliner Dersim-Gesellschaft sein neuestes Buch vor.

Die Anwesenden wurden von Müslüm Karataş, dem Vorsitzenden der Dersim-Gesellschaft, begrüßt, danach las Dorothee-Charlotte Eren, die für die Übersetzung ins Deutsche verantwortlich zeichnet, zunächst ein Kapitel aus Ronis Werk: „Die Hinrichtung“, gefolgt von den Erinnerungen der Zeitzeugin Gülizar Kaytan.

Anschließend hielt Azad Roni folgende Rede:

Şima pıro xêr ame! Hoş geldiniz! Herzlich willkommen!

Ich möchte mich hiermit bei dem Vorsitzenden der Berliner Dersim-Gesellschaft, Müslüm Karataş herzlich bedanken.

Viele Wissenschaftler, Historiker, Schriftsteller, Juristen, Journalisten, Zeitzeugen haben Anteil an der Entstehung meines Buches. Meine Aufgabe war es, die Ergebnisse der Untersuchungen, Berichte, Wahrnehmungen und Erinnerungen aller dieser Menschen zusammenzutragen und zu veröffentlichen. Meine Arbeit bestand darin, nach einer Antwort auf die Frage, wer die Drahtzieher des Völkermords von Dersim waren, zu suchen und einen Zusammenhang zwischen den anderen Genoziden des 20. Jahrhunderts und dem von Dersim aufzudecken.

Bei der Lektüre einer Schrift, von Akademikern im ausgehenden 19. Jahrhundert verfasst, sträubten sich mir buchstäblich die Haare. Damals hatte es noch nicht die Völkermorde der Zeit zwischen den Weltkriegen gegeben, weder die Völkermorde an den Armeniern, Griechen, Assyrern, Kurden, Aleviten, Pontus-Griechen, Juden waren noch nicht verübt worden, noch die Massaker von Koçgiri, Zilan und Dersim. Und in genau dieser Zeit nahm der türkische Zeit allmählich Konturen an.

Zig Jahre zuvor hatten die Zöglinge der Religionsschulen, die Gründer des „Komitees für Einheit und Fortschritt“ und zionistische Kader in den sog. „Protokollen“ und „Rotbüchern“ Ideen entwickelt, wie im Nahen Osten ein türkisches Großreich und ein Groß-Israel installiert werden könne. Im Fokus standen die aus dem deutschen Nationalismus hervorgegangenen Nazis und ihr Ziel, die „Raubtiere“ (d.i. Sinti, Roma und Juden) aus Europa zu vertreiben und nach deren Vorbild eine Partei der Jäger zu gründen.

Ich zitiere:

„Wenn wir heute im Nahen Osten die Errichtung eines Großreiches wünschen und planen, dann dürfen wir dies nicht im Stil der Seldschuken oder der Osmanen vor tausend Jahren tun. Nicht wenige Zionisten und Anhänger des Komitees ziehen es vor, zurück zu kehren zu den Anfängen der Zivilisation, aber das ist schlicht nur dumm. Nehmen wir einmal an, ein Land muss Raubtiere vernichten. Nun können wir doch nicht wie die Europäer damals im 5. Jahrhundert die Ärmel hochkrempeln und loslegen. Wir müssen wie die Türken und Mongolen in Zentralasien uns mit Pfeil und Lanze gürten und allein auf die Bärenjagd ziehen. Wir müssen eine große, schlagkräftige Partei der Jäger gründen und die Tiere insgesamt jagen und am Tag, an dem sie endgültig vernichtet werden sollen, Bomben auf sie werfen.

Mit ihrem Gold regieren die Supermächte die Welt. Sie zetteln Kriege an, die von Stellvertretern, in deren Gehirne sie diese schrecklichen Gedanken gesenkt haben, geführt werden, deren einziges Ziel die Vernichtung der anderen ist. Gegen Mustafa Kemal, dem Begründer des völkermörderischen faschistischen Regimes, sind seine Schüler, die Hitlers, Mussolinis und Francos, nahezu Waisenknaben.

Von eigentlicher Bedeutung ist aber, dass eine Gesellschaft ihre Unabhängigkeit, ihre Kräfte zur Selbstverteidigung und ihre eigene Kultur entwickelt, und zwar bevor die bösen Geister, wie oben beschrieben, über ihre Henker bis in die feinsten Kanäle der akademischen Gehirne hinein dieses Gedankengut verbreiten können. Dann kann man die Herrschaft der Vampire, der Schizophrenen, der Mörder, Räuber und Durchgeknallten verhindern. Wenn es heute möglich ist, dank der Wissenschaft und Technik Licht ins Dunkel zu bringen, wahrhaft demokratische Organisationen zu gründen, dann wird man sie besiegen, diese Kräfte, die heimlich ihr Werk der Plünderung und der Völkermorde verrichten.

Auf Seite 14 (S.13 in der deutschen Übersetzung) meines Buches finden Sie folgenden Text:

„Keines der Mitglieder des Komitees war gebürtiger Türke, aber sie alle waren vom Virus des türkischen Nationalismus infiziert. Ihre Nachkommen, die sich in den Jahren 1909 – 1910 nachts in den Clubs von Saloniki trafen, wurden vereinnahmt gemäß den vor langer Zeit entstandenen Plänen und Projekten der semitischen Händler.“

Wir wollen nun ein Auge auf das herzzerreißende Drama von Dersim werfen, ein Drama, dessen Text Jahrzehnte zuvor unter dem Titel „Eine große und schlagkräftige Partei der Jäger“, vor der Gründung des modernen, kapitalistischen Groß-Reichs geschrieben wurde.

Ich werde nun das Kapitel „Die Menschenjäger“, Seite 256 (S. 297, dt.) lesen.

Berlin-Dersim-37-38-Konferansi-Kurt-Soykirimlari

Berlin Dêrsim 1937-38 Konferansı ve Kürt Soykırımları

Bu kitabı okudum kimliğim değişti.“ diyor genç bir kadın.

Fanco, Guernica’yı nasıl bombaladıysa, Türkiye’nin diktatör önderi M. Kemal’in Dêrsim’i nasıl bombaladığını, orda Kürtlere nasıl soykırım yaptığını, mağaralara sığınan insanları nasıl kimyasal gazlarla yok ettiğini, Dêrsim önderi Seyit Rıza idam edilmeden hemen önce M. Kemal ile görüştüğü metnini… Dêrsim’de çoktan beri planlanıp organize edilen soykırıma gerekçe oluşturmak için 33 askerin nasıl devlet tarafından öldürülüp Dêrsimlilerin üzerine atıldığını… Türkiye’nin, Cihatçı ve MİT TIR’larıyla Ortadoğu’da IŞİD’i nasıl desteklendiğini… Yapay Türklüğün Anadolu’ya yerleştirilmesi için yapılan soykırımların perde arkasını… Türkleştirme projesi kesinlikle Türklerin projesi değilse, kimin projesidir? Ve yerli halkların cellatlarına neden bu kadar ‘aşık‘ olduğunun çarpıcı belgelerini ve benzeri birçok sorunun cevabını ilk defa bu kitapta okuyacaksınız…

NATO üyesi ve Avrupa Birliği’ne aday Müslüman Türkiye’nin gerçek yüzünü bilmek istiyorsanız bu kitabı mutlaka okuyun!.. Avrupa’da Almanca ve Türkçesi Mezopotamya Yayınları’ndan çıktı.

Cumhuriyet’in Kürtleri yok etme planların bir parçası olarak eski Kürt kültürünün olduğu Dersîm’i tarihten silme programların perde arkasında hangi yeryüzü tanrılarımız var? Bu yeryüzü tanrılarımız neden yüzyıllardır uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemlerine meşrutiyet kazandırdıkları Türk-İslam ideolojileriyle beyinlerini yıkayıp vicdanlarını satın aldıkları vekalet savaşçıları olan devşirme-beyaz Türkler eliyle Anadolu ve Kürdistan’ın yerli halklarını mezara gömmek istiyorlar? Neden Ermeni, Rum, Süryani ve Kürtleri uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi ve Arabizm eliyle özellikle ilk neolitik devrimin yaşandığı bu bölgede mezara gömmek istiyorlar? Türkiye’nin arkasında hangi güçler var? Bu dış güçlerin yardımı olmadan kapitalist sistemin Ortadoğu’daki jandarması olan Türkiye iki yıl Kürt Özgürlük Hareketi’ne dayanabilir mi? gibi çarpıcı soruların yanıtlarını ilk defa genişletilmiş bu kitabın 4. baskısında okuyacaksınız…

Almancası ofset baskı, 640 sayfa. Türkçesi 560 sayfa.

yeni ölmedim

ÖLMEDİM

Azad Roni’nin Ölmedim kitabı, Gönül Ağacı, Kürt müsün?, Direnme Kursları, Başlık, Ölmedim ve Öğretmen Kıyımı olmak üzere yedi hikâyeden oluşuyor. Yazar akıcı bir dille yazdığı bu hikâye kibanında dilinin hikâye ve roman diline nasıl yatkın olduğunu başarılı bir şekilde okuyucuya gösteriyor.

büyük

 

DER GROSSE AUFSTAND / BÜYÜK İSYAN

Azad Ronî’nin büyük bir araştırma yaparak insanlık tarihini şiire döktüğü kitap..

Bir solukta, severek okuyacağınız bu uzun şiir dizisi kitap Almanca ve Türkçe karşılıklı safyfalar halinde…

IMG_5015

Azad Ronî 1960 yılında, bir çifçi ailesinin çocuğu olarak Kürdistan’ın bir köyünde dünyaya geldi.

Kürtçe konuşulan bir köyde, 7 yaşına kadar sadece Kürtçe (Kirmanckî) konuşarak büyüdü. 7 Yaşında, farklı etnik ve dini grupları Türk-İslam ideolojileriyle inkar ve imha eden tek tipleşleştirici ırkçı-faşist eğitim ve öğretimin verildiği Türk okullarına başladığında Türkçe bilmiyordu.

Lise 2. sınıfında, daha 17 yaşındayken ilk hikaye kitabı „Ölmedim“ yayınlandı. Liseden sonra kayıp olup gittiği Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi’ne başladığı sıralarda, ülkede darbe öncesi fırtınanın çalkantıları yaşanıyordu; Tariş Olayları’n yaşandığı ve askeri cuntanın gelişine meşruiyet kazandırıldığı koşullarda, gazetede çıkan bir yazısı nedeniyle „Kürtçülük propagandası yapmak“ suçlamasıyla aranması ve yerli halklara sürekli katliamların, soykırımların yapıldığı, faili meçhul cinayetlerin işlendiği bir ülkede kendisini ölüm tehdidi altında hissetmesi üzerine, Mayıs 1980 yılında yurt dışına çıktı.

Ortalık biraz sakinleşince ülkesine geri dönmek istiyordu. Ne yazık ki yerli halklarla sürekli savaş halindeki Türkiye’de ortalık hiçbir zaman sakinleşmedi. Üç ay sonra askeri cuntanın iktidara el koyması nedeniyle bir daha ülkesine geri dönmedi. 1984’de Haydar Işık ve Yılmaz Güney’inde içinde bulunduğu 16 kişilik grupla (1980 cuntası 14 bin kişiyi vatandaşlıktan çıkarmıştı) birlikte siyasi sebeplerden dolayı vatandaşlıktan çıkarıldı. Kendi vatandaşlarına zorluk çıkarmaktan başka bir şey yapmayan bir devletin vatandaşlığından çıkarıldığına üzülmedi, tam tersine sevindi. Dört yıl vatandaşsız yaşadıktan sonra 1988’da Alman vatandaşlığına geçti. Azad Ronî Alman vatandaşıdır. Berlin’de yaşayan Ronî iki çocuk babasıdır.

Kendi deyimiyle, „ilkokuldan üniversiteye kadar Türkiye’deki bütün resmi ideoloji yuvaları olan ve çocuk yaştan, yetişkin yaşa kadar yalan ve gerçekleri tahribe dayalı faşist ideolojinin beyinlere aşılandığı ve ırkçılıktan başka insanlara hiçbir şey öğretmeyen, farklı etnik ve dinsel gruplara düşmanlık besleyen Türk-İslam ideolojileriyle eğitim-öğretim veren, çocuk eğer devletin tek tip faşist uygulamalarına ve ırkçı marşlarını okumak istemiyorsa çoğu zaman şiddetin de sık sık devreye sokulduğu Türk okullarını saymasak,“ Azad Ronî, Maksim Gorki gibi hiç resmi okullara gitmeyen biridir. Ama üniversite okuyandan daha çok kitap okumuş, daha çok kitap yazmış biri olarak pratik yaşamın kendisi onun okulu ve özgür üniversitesi olmuştur.

Resmi okullara hiç gitmemiştir; çünkü gittiği asimilasyoncu-ırkçı, gerçekleri tahrip eden Türk okullarında sadece ve sadece Türk-İslam ideolojileriyle beynini yıkamakla uğraşmışlardı. Türkiye’de; Farklı kimlikleri, farklı dini grupları inkar ve imha eden, halkları birbirine düşman eden tek tipleştirici faşist karakterli bir eğitim sistemine tabi tutulmuştu. 7 yaşına kadar bu çağa ait olmayan, sanki Sümerler dönemlerinden kalma doğayla iç içe, anne ile çocuk gibi kucak kucağa ekolojik köy komün yaşamının sürdüğü Kürdistanın 40 hanelik bir dağ köyün topluluğunda Kirmanckî (Zazakî) konuşarak büyüdü. Yedi yaşına kadar Türkçe bilmeyen o çocuğun gittiği asimilasyoncu Türk okullarında ayrıldığı zaman, ”Türk müyüm? Kürt müyüm?” “Kaynağını doğayı koruyan ve seven Zerdüşt-Êzîdî inancı, yani Rêya Haqî (Hakikat Yolu) inancında mıyım, yoksa İslam miyim? “ diye kendi kimliği, dili, inancı ve kültürü hakkında ikircikli sorular soracak kadar genleriyle oynamış olduklarını görmüştü.

Yurtdışına çıktıktan sonra, TC.’nin sınırları içindeki yalan dünyada ezberlediği yalana dayalı resmi tarihin farkına varabilmişti. Beynini zehirleyen o yalan-Türkleştirme dünyasından ancak 15 yıl boyunca Türk gazetelerini ve basını okumayarak, medyasını izlemeyerek kurtulabildi. Şimdi o birkaç yılda bir Türkiyeli bir ailenin evine misafir olduğunda tesadüfen yalan makinesi olan Türk televizyonları ya da gazetelerine göz atmak zorunda kaldığında, insanların nasıl o yalan dünyada yalanlarla uyutulduğunu hemen görebiliyor. Ve „Siz bu yalanları nasıl dinliyorsunuz?“ diye sorduğunda, onlar da, „Biz yalan olduğunu bilmiyoruz ki!“ diye yanıt veriyorlar.

1977’de „Ölmedim“ hikâye kitabı yayınlandı. Berlin’de edebiyat, araştırma-inceleme çalışmalarına daha da yoğunlaştı. 1985 yılında Almanca ve Türkçe olarak yayınlanan „Büyük İsyan“ şiir kitabında, insanoğlunun geçirmiş olduğu toplum evrelerini şiirsel bir dille anlatmaya çalıştı. Daha sonra „Berlin Dêrsim 1937-38 Konferansı ve Kürt Soykırımları” adlı araştırma-inceleme kitabı Türkçe ve Almanca olarak yayınlandı. Geldiği ülke dışında ABD, Küba, Jamaika, Yunanistan, Tunus, Fas, İtalya ve Fransa gibi ülkeleri gezdi. İncelemelerde bulundu.

1989 yılında Alman vatandaşı olarak Türkiye cezaevlerindeki siyasi suçluların durumunu yerinde incelemek, onlarla dayanışmayı yükseltmek ve yaşadıklarını yazmak üzere açık cezaevi olan Türkiye gitti. “Kürtçülük propagandası” yaptığı iddiasıyla ilgili adil olmayan mahkemenin kesinleşmiş kararı olması nedeniyle Alman vatandaşı olmasına rağmen yedi ay Buca cezaevinde yattı. Orada gördükleri korkunçtu. Yıllar önce hazırladığı bu projeye uygun olarak Türkiye’de gördüklerini yazdı.

Kürt PEN üyesi olan Azad Ronî, tarih, teoloji, araştırma-inceleme, hikâye ve şiir çalışmalarını sürdürüyor.

IMG_2594

✍ Azad Ronî Yazdı:

Arkeolojik kazılarla toprak altında çıkan Sümer uygarlığı

Ulus-devlet çağında İngilizlerin modern sömürgeciliğin keşif kolu olan Batı arkeologların Mezopotamya’nın İslam’dan önceki geçmişi hakkında arkeolojik kazılara başladılar. 1843 yılında Musul’da Fransız konsolosu olarak çalışan ve aynı zamanda arkeolog olan Paul Emile Botta Kuzey Mezopotamya’da, Mossul’un Kezeyinde Khorsabat’da başladığı kazılarda Asur Kralı II. Sargon’nun başkentini ortaya çıkardı.

1845 yılında Musul’un batı kısmında, Dicle Irmak’ın sağ kıyısı üzerindeki Nimrud ve Koyuncuk Tepesi’nin altında İngiliz Austen Henry Layard kazılara başladı. Üç yıl süren bu Ninova kazılarında çok sayıda eski tarih eserin yanı sıra, Asur Kralı Asurbanipal’in (M.Ö.663-626) saray yıkıntıları arasındaki büyük kitaplıkta, dört bin yıl önceye ait Sümer kil tabletleri, Sümer kelimelerini Asur diline çeviren sözlükler, çok sayıda eski Sümer eserlerinin Asur dilindeki çevirileri bulundu.

Asur Kralı Assurbanipal sarayın zengin kitaplığında, M.Ö. 2000-2250 yılların tarihlerine kadar uzanan ve Sümerlere ait orijinal belgeler ve çeviriler bulunmaktaydı. Yani günümüzden  4250 yıl önceye kadar ki, bu tarih dünyamızdaki maskeli Tanrılarımızın bize ”Kutsal Kitaplar” diye yutturdukları Kitab-ı Mukaddes, İncil ve Kuran’dan en az 2250 yıldan daha fazla eski tarihe dayanıyordu. Sümerlerin meşhur Gılgamış Destanı 12 tablet üzerine yazılmış olarak bulundu.Sümerlerin meşhur Gılgamış Destanı 12 tablet üzerine yazılmış olarak bulundu. Her tablete bir öykü yazılmıştı. Eser üç bin satırla yazılmıştı. Metinde Šuruppag kentin Kralı ve Guti-Sümer kralı olan Ziusudra’nın henüz çivi yazısı icat edilmeden yüzyıllar önce yaşadığı orijinal tufan olayı edebi bir dille anlatılıyordu.

Semitik tüccarların son iki bin yıldan beri Arabistan merkezci dini ideolojilerle hafızalarını Musevilik ve Hristiyanlık inancıyla yükledikleri Batı bilim insanları ve arkeologlar şimdiye kadar okudukları Tevrat’ta tufanı Nuh peygamberin yaşadığını biliyorlardı. Sümerlerin orijinal Gılgamış Destan’ında 6 bin yıl önce tufanı yaşayanın Sümerlilerin Şuruppak şehiri Kralı Ziusudra olduğunu görünce şaşırdılar. Kimisi Semitik tüccarlar gibi bu gerçeği bir türlü kabullenmek istemedi.

Hurri ve Gutilerin yoğun olarak yaşadığı Şuruppag şehirin ilk Sümer Krallarından olan Ziusudra tufanı daha yazı icat edilmeden M.Ö. 4500-5000 yılları arasında yaşamıştı. Tarihte ilk Semitik tüccar olan Büyük Sargon, önce Sümer Kiş şehir beyliğin sarayına içki satıcısı olarak girerek orayı egemenliği altına almış, sonra sırasıyla öbür Sümer şehir beylerini teker teker yıkıp M.Ö. 2350 yılında 200 yıl sürecek olan Akad devletini kurunca, Akadlılar da Sümerlilerin bütün destanlarını, mitoslarını, masallarını, tufanlarını Akadça diline çevirip bütün Aryanlı Mezopotamya halkların on bin yıllık kültürleri üzerine oturdular. Değiştirip güncelleştirerek gerici Semitik tüccarların kabile ve aşiret çıkarları çerçevesinde kullanmaya başladılar.

Sümerlerin Şuruppak şehiri, Fırat Nehri kıyısında bugün Mezopotamya’da Al-Qâdisiyyah şehrin sınırları içinde bulunan ve arkeologların sık sık kazı çalışmaları yürüttüğü Tell Fara höyüğüdür.

Fakat Sümer tabletlerinin incelenmesi sonucunda tufanı yaşayan Ziusudra’nın Sümer kralı olduğu anlaşıldı. Sümerlerin orijinal Gılgamış Destanı’nı 2 bin yıl sonra Akadlar kendi dilleri olan Akadça’ya çevirince tufanı yaşayan Ziusudra’nın ismini Utnapiştim diye çevirip değiştirmişlerdi. Yani Sümerleri toprağın altına gömmek, mitos, destan ve efsanelerini kendilerine mal etmek  için tufanın yaşayan kişinin ismini bilinçli bir şekilde değiştirmişlerdi.

Dört bin yıl sonra M.Ö.612’de Medler Asur devletini yıkıp bütün Mezopotamya halklarına özgürlük getirdikleri gibi İsrailoğulları’nı da Babil köleliğinden kurtarıp özgürleştirince kendi ülkelerine döndüler. Ve yeniden inşa ettikleri Süleyman tapınağında hahamlarına M.Ö. 500 ile 150 yılları arasında Babil ve çevresinde duydukları efsane, destan ve mitosları yazdırdıkları Tevrat’taki tufan olayında, tufanı yaşayan Ziusudra’nın ismini bilinçli olarak İbranice Nuh diye değiştirdiler. 

Bugünkü tinsel uygarlığımızın üzerinde çok diren etkileri olan İbranilerin dini, edebi ve kimlik öğelerini oluşturan Kitab-ı Mukadde; Babil sürgününde öğrendikleridir; Mezopotamya’da toprağa gömülen kadim Sümer uygarlığın mitos, destan, efsane ve masalların öğrenilip daha sonra hahamlar tarafından değiştirilip genişleterek yazıya dökülmüş çok halinden başka bir şey değildir. Kötü bir kopyası diyoruz, çünkü Semitik tüccarların Arabistan merkezci dini ideolojilerle inşa ettikleri Semavi dinleri Kutsal Kitapları sayılan Tevrat, İncil ve Kuran’ın orijinal kökeni Sümerlerdedir.  Semitik tüccarlar son iki bin yıldan beri dünya kültürüne o kadar hâkim olmuşlar ki, bugün insanlar tufanı yaşayan kişinin Ziusudra değil, Nuh olduğunu biliyorlar. Kutsal kitaplara da geçen bu tarihi efsanede görüldüğü gibi, dünyamızı yöneten güçler eğer isterlerse manipülasyonla istedikleri tarihi yalanları insanların hafızalarına ‘doğru’ diye kayıt edebiliyorlar.

İngilizlerin Arap casusu “Lawrence gibi kültürlü, yorulmak bilmez bir İngiliz olan araştırmacı olan Sir Henry Rawlinson, politik ajan olarak Afganistan’da çalışmıştı. Bu uzman, İran’a yaptığı bir gezide Behistun yazısını okudu. 1944 yılında Bağdat’a konsolos olarak atanınca, iki dilde yazılmış olan bu belgeyi çözmeyi başardı; orijinal metnin yanında Babil dilindeki çevirisi de bulunuyordu.

1854 yılında Taylor ve Loftus adlı iki İngiliz eski Ur, Eridu, ve Uruk sitelerinin bulunduğu yerlerde kazılar yaptı. Tufandan önce kurulan Uruk şehri, Gılgamış’ın oturduğu yerdi. 19. yüzyılın son yıllarında Fransız arkeologları, Lagaş harabelerini ortaya çıkardılar, Sümer krallarının soy ağacı üzerinde kesin bilgiler mezar taşları buldular.”[1]

Sümer Kaynaklarında Tufan Efsanesi

Bütün bu arkeolojik kazı araştırmaları üç-dört bin yıl önce uygarlığı ve eserleri toprak ve kumla örtülüp zamanın karanlığında unutulup kaybolup gitmiş -ama Sümer uygarlığından beri Aryan halklarıyla hep kavgalı olan Semitik tüccarların hiç de istediği ve eserlerinin günümüz diline çevirmesine engel oldukları- Sümer uygarlığını ortaya çıkardılar.

Bulunan eserler arasında Sümer yazarı Ludingirra’nın çivi yazısıyla yazdığı 23 tabletini günümüz diline çevirdiler.

Sümerli Ludingirra, ‘ulusumuzun öyküleri 1” adlı 9 tablette tufan hakkında şunları yazıyor:

”İlk sekiz kraldan sonra ülkemizde öyle bir tufan felaketi olmuş ki, her şeyi silip süpürmüş. Anlatıldığına göre, nedense Tanrılamız yarattıkları insanları yeryüzünden yok etmeye karar vermişler. O sırada Šuruppag kentinde son derece iyi kalpli, Tanrı korkusu bilen, Tanrıların bildirilerini alabilen Ziusudra[2] adlı bir kral varmış. Bizim Bilgelik Tanrımız saygın Enki, Tanrıların insanları yok etme kararına çok üzülmüş; ama onları tek başına bundan caydıramayacağını anlayınca, Kral Ziusudra’ya bir duvar arkasından, bir tufan olacağını fısıldamış ve hemen verdiği ölçülere göre bir gemi yapıp içine alabildiği kadar insan ve hayvan sokmasını önermiş. Kral, Tanrının tarifine göre çok büyük bir gemi yapmış, insanları ve hayvanları içine sokup kapısını kapadığı anda, bir fırtınanın patlaması ile birlikte gökten sanki denizler gibi yağmur boşanıvermiş. Bir anda her şey, her yer sular altında kalmış. Buna karşılık kralın gemisi su yüzünde salına salına dolaşmaya başlamış. Bu, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur tam yedi gün yedi gece durmadan sürmüş. Yedinci gün Güneş Tanrımız Utu ışıklar saçarak gökyüzünde ortaya çıkmış. Yağmur dinmiş, sular çekilmeye, yer ısınmaya başlamış.[3]

Ziusudra, ortalığın yatıştığını görünce, koca gemiden çıkıp Güneş Tanrımız Utu, Gök Tanrımız An ve Hava Tanrımız Enlil’in önlerinde yere kapanıyor, onlar için kurbanlar kesiyor. Onun bu saygınlığına karşı Tanrılarımız ona, Tanrı gibi ölümsüz bir yaşam vererek güneşin doğduğu yerdeki Tanrılar bahçesi’ne gönderiyorlar.

Tufan gelip geçtikten sonra ülkemize yeniden krallık iniyor ve ilk krallık Kiş kentinde başlıyor. Bu kentte 23 kral 24 510 yıl 3 ay ve3,5 gün krallık yapıyor. Buna göre bir kral 1000 yıldan fazla yaşamış demektir. Doğrusunu isterseniz buna inanmak çok zor geliyor bana. O zamanlar henüz yazıyı icat etmemiş atalarımız. Bu sayılar ve kral adları ağızdan ağıza binlerce yıl sonraya ulaşırken belki arada birçok kral adı unutuldu. Her neyse, bu 23 kralın arasında 1560 yıl krallık yapmış Etana’ya ait bir olay beni pek ilgilendirir. Neden mi? Çünkü o ilk defa göğe çıkmış.”[4]

20.11.2025

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. Ivar Lissner, Uygarlık tarihi, Nokta Kitap, İstanbul 2008, 5. Baskı, s. 8,9

[2]. Bazı tarihçilere göre Kuzey Mezopotamya’nın Aryan kültüründe ilk reform hareketini geliştiren filozof birinci Zerdüşt’tür.

[3]. Gılgamış Destanı’nda anlatılan tufan olayı, yazının henüz icat edilmediği dönemlerde meydana geldiğini yazıyorlar Sümer yazarları. Onlara göre bu olay M.Ö. 4000 yıllarından önce meydana gelmiş. Arkeolojik kazılarda suların neden olduğu kalın bir sel tabakası altında eserlerin çıkması sonucunda, M.Ö. 4000 ile 5000 yılları arasın Mezopotamya’da büyük Tsunami olayın gerçekleşmiş olduğunu göstermektedir. O çağlardaki insanlar, oturdukları şehrin ve köyünün sular altında olduğunu görünce, bütün dünyanın sular altında kaldığını sandılar. Dünyayı yaşadığı şehir ve köyünden ibaret olduğunu görün insanlar için bundan doğal ne olabilir. Daha yazının icat edilmediği o dönemde bu olayı söylencede gelecek kuşaklara anlata anlata erdemli güzel bir tufan efsanesini oluşturdular.

26 Aralık 2004 tarihinde Endonezya’ya yakın deniz altında meydana gelen depremin tetiklediği tsunami olayı, Tayland ve Hint Okyanusu kıyısında bulunan bazı ülkelerin şehir ve köylerini denizden gelen çok yüksek dalgalarla silip süpürdü. Sular altında kalan Phang-nga gibi bazı eyaletler çok büyük zarar gördü. Bu tsunami olayında 5400 insan yaşamını yitirdi. Sümer Kralı Ziusudra büyük bir ihtimalle böyle bir  tsunami olayı yaşamıştır. A.R.

[4]. Sümerli Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü, Ulusumuzun Öyküleri 1, Tablet 9

IMG_2591

✍ Azad Ronî Yazdı:

Sümer Uygarlığını Kim Yarattı?

MÖ. 12.000 (Göbekli Tepe’den başlayan tarih) ile MÖ. 2.000 yılları arası yukarı Mezopotamya ‘Bereketli Hilal’in en verimli bölgesidir. Dünya uygarlığın beşiği olarak bilinen coğrafyanın adıdır. İnsanlık ilk defa ekolojik köy komün yaşamlarıyla binlerce yıl bu bölgede cenneti yaşadı.

İsrailoğulları’na MÖ. 586 yılında yaşatılan Babil sürgününden sonra yazılan Tevrat’ın ‘Aden’ diye bahsettiği cennet bu bölgeye aittir. Daha Mezopotamya’nın verimli deltasında Sümer şehir beylikleri kurulmadan çok önceleri; ilk neolitik devrimi bu bölgenin yerli halkları olan Gutiler, Subarular, Lulubi, lorlar, Hurriler, Elamlar, Kassitler, Mittaniler, Urartular ve Hitit kabileleri ve bu kabilelerin öncüleri tarafından yaratıldı. Bu, neolitik devrimi yaratan yukarı Mezopotamya’daki Aryan halkları, yani Zağros yüceltilerinde ve Fırat, Dicle, Aras, Zap  ismiyle anılan dört ırmağın arasındaki cennet ovalarında doğayı seven ve koruyan, onunla iç içe, anne ile çocuk gibi kucak kucağa yaşam sürdüren ekolojik köy komün toplumlarıydı. Neolitik Devrim ile birlikte ambarları tahıl ile kom ve ahırları büyükbaş hayvanlar ve koyunlarla doluydu. Daha sonra uzun bir süreçte Mezopotamya’da kurulan merkezi Sümer şehir uygarlığın gelişimi için gerekli olan maddi koşulların şatlarını binlerce yıl boyunca yartttılar. Yani neolitik devrimle hayvancılık, tarım ve ekolojik köy komün yaşamı gibi araçların geliştirildiği dönemin ve manevi kültür, yani mitos, efsane, destan, masal, inanç, eğitim, örf-adetlerin hafıza birikimini altı bin yıl öncesinden başlatarak yavaş yavaş kendi bilgi ve doğal tecrübeleriyle olgunlaştırarak o Sümer uygarlığını yaraktttılar.

Ve sonra Zağros yüceltilerinden aşağlardaki deltaya inen bir kısım Guti, Subaru, Lulubi, Hurri, Kassit ve Lorlar güneydeki bataklıkları kurutarak önce iki ırmağın körfeze döküldüğü yere yakın Lagaş şehir beyliğini yüzyıllar boyunca yavaş yavaş inşa ettiler. Daha sonra Ur, Ninova, Nippur, Kiş, Umma, Uruk, Harran, Urkesh gibi şehir beyliklerin olgunlaşıp büyümesi sonucu M.Ö. 6.000 ile MÖ. 2.000 yılları arasında tarih sahnesine çıkmış ve böylece insanoğlunun ilk medeni uygarlığı olan Sümer Şehir Beylikleri ortaya çıkmış oluyordu.

Mezopotamya’nın topraklarına ve siyasi egemenliğine sahip olmak için beş bin yıldan beri sürekli savaşlar oluyor

Kuzey Mezopotamya bugün siyasi baraj ve HES’lerle gölcükler ülkesi haline getirilerek eski tarih eserleri yok edilen, kadim halklarını soykırımdan geçirilen ve ekolojik sistemini yok edilmek istenen Kürdistan topraklarıydı. Birçok uygarlığa devlete ev sahipliği yapan, beş bin yıldan beri bu Mezopotamya’nın cennet topraklarına sahip olmak ve siyasi egemenliğine hakim olmak için dinsel kılıf altında her seferinde bölge yeniden ve yeniden dizayn ediliyor. Savaş ve ekolojik yıkımlarla insanlar zorla göç ettiriliyor, işgal edilen bölgelerde sömürüyü genişletip derinleştirmek için bölge insanların hafızalarını kim, hangi Sümer mitos, efsane ve masal çalıntılarıyla yazılmış sözüm ona „Kutsal Kitap“larla sildi, süpürdü? Sonra da kadim halklarını soykırımdan geçirdiler?

 

Gutiler ve Hurriler Sümerliler’le aynı halktandı

Zagros Dağların yüceltilerinden deltaya inerek kuzey Mezopotamya’da uygarlık kuran Sümerliler’le dağ eteklerinde henüz doğa ile iç içe, ekolojik köy komünleri halinde yaşayan ve aşağıda Sümer şehir beylikleri’nde yaşayanlar tarafından ilkel olarak görülen Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Elamlar ve Hurri kabileleri arasında yüzyıllar sonra zaman zaman çatışmalara varan anlaşmazlıklar olsa da, birbirlerine sürekli ihtiyaçları olan ve dış güçlere karşı birbirlerini koruyorlardı.

Ne zaman ki, Sümer Kralı Lugal, Dumuzi ve en son Kral Gılgamış dağlardaki Sedir ormanlarında yaşayan Elamlar’ın Kralı Humbaba’ya karşı savaş açtı. Humbaba, Guti ve Hurri dilinde ’dağın ruhu’ anlamına geliyor. Yani doğa ile iç içe ve ekolojik köy komünleri şeklinde yaşayan Guti, Lulubi, Hurri Elamlar kabilelerin yaşam alanlarına saldıran Sümer şehir seylikleri yerli halklarla sürekli savaş halindeydi. Ne zaman ki Gılgamış, arkadaşı Engidu istememesine rağmen ve o dağlardan gelen ilkel Gutili arkadaşını kullanarak, şehirlerde ev yapma ihtiyaçlarını gidermek amacıyla Elamlar’ın yaşadı bölgeden ağaç kesme girişiminde bulundu ve savaş açma serüvenine girerek dağlarda yaşayan yerli kabileleri egemenlikleri altına almaya çalıştı ve bunun sonucunda Gılgamış’ın en sevdiği Gutili arkadaşı Enkidu’yu ölüm sonucu yitirmesi, yabancılaşarak kökeninden uzaklaşıp uygarlaştığını sanan Sümerliler’in çöküşünün başladığı anlamına geliyordu.

Nitekim dağlarda yaşayan Guti, Lulubu, Elamlar ve Hurri kabilelerin desteğini zaman zaman yitiren Sümerliler hem Sedir ormanları kesilmek istenen Elamlar, hem Gutiler, hem de Akadlar tarafından büyük saldırılara uğradılar. Sümer şehir beylikleri’ni işgal edip, orda 200 yıl boyunca tarihin ilk en güçlü ve baskıcı devletini kuran Semitik kökenli Akadlar’a saldırarak, onları ortadan kaldıran Gutiler, Sümerliler’in tekrar güçlü bir şekilde tarih sahnesine çıkmasını sağlamıştır. Bu da Sümerlilerin her sıkıştığında ya da onları yok etmeye çalışan düşmanlarına karşı onları koruyanların gene dağdaki Guti, Lulubi, Lor, Elamlar ve Hurri kabileleri olduğunun en iyi kanıtıdır.

Guti-Sümerler’de ‘Aden’ bahçesi efsanesi

Dilmun adında, saf, temiz, parlak tanrıların yaşadığı bir ülke var. Hastalık ve ölüm bilinmeyen yaşam ülkesiFakat orada su yok. Su tanrısı, güneş tanrısına, yerden su çıkararak orasını tatlı su ile doldurmasını söylüyor. Güneş tanrısı söyleneni yapıyor. Böylece Dilmun meyve bahçeleri, tarlaları ve çayırları ile tanrıların cennet bahçesi haline geliyor. Bu cennet bahçesi Aden’de yer tanrıçası 8 bitki yetiştiriyor. Bu ağaçlar meyvelenince bilgelik tanrısı Enki her birinden bir tane tadıyor. Buna yer tanrıçası çok kızıyor, tanrıyı ölümle lanetleyerek oradan yok oluyor. Bilgelik tanrısı çok ağır hastalanıyor. Diğer tanrılar büyük güçlüklerle yer tanrıçasını bularak bilgelik tanrısını iyi etmesi için yalvarıyorlar. Tanrıça, tanrının 8 bitkiye karşı hasta olan 8 organı için birer tanrı yaratıyor. Tanrılar’dan beşi (kadın) tanrıca, üçü (erkek ) tanrı. Hasta olan organlardan biri kaburga. Onu iyi eden tanrıcanın adı Ninti’dir. Guti-Sümer dilinde Nin hanım, ti kaburgadır. Ti’nin başka bir anlamı yaşam’dır; hasta organa yaşam soluğunu üflemektir.

Babil ve çevresinde yaşayan Hurri, Mittani, Kassit ve Medler’den cennetin yaratılış coğrafyasının yerini, Sümer mitoslarını, destanlarını, tufan efsanesi ve Huşeng-Brahim efsanesini öğrenen sürgündeki İsrailoğulları, Medler’in zalim Asur devletini tarihin geri dönüşü olmayan sayesinde çöplüğüne attıklarında özgürlüklerine kavuşup kendi ülkelerine döndüklerinde yeniden yaptıkları Süleyman tapınağında MÖ. 500-150 yılları arasında yazdıkları Tevrat’ta hiç kuşkuya yer vermeyecek şekilde bugünkü Kürtlerin ön atalarının neolitik dönemlerde yaşamış oldukları coğrafyayı ve ekolojik köy komünlerini cennet olarak tarif etmişlerdir.

Guti-Sümerler’den Tevrat’a geçen cennet tasfiri

„Aden’den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu. İlk Irmağın adı Pişon’dur (Kuzey Kürdistan’da Van dağlarında başlayan Zap Irmağı. A.R.); altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar. Orada iyi altın, ak günük ve akik taşı vardır. İkinci Irmağı’n adı Gihon’dur (Kuzey Kürdistan’da Erzurum’un güneyinde, Zağros dağların gözeneklerinden doğar, Ağrı dağın eteklerine uzanan Aras Irmağı. A.R.). Kuş sınırları boyunca akar. Üçüncü Irmağın adı Dicle’dir (Kuzey Kürdistan’da doğar. A.R.). Asur’un önünde akan odur. Dördüncü Irmak ise Fırat’tır (Kuzey Kürdistan’da doğar. A.R.). 

Rab Tanrı Aden bahçesine (Aden bahçesi Van ve çevresidir. A.R.) bakması, onu işlemesi için Adem’i oraya koydu. (Guti-Sümer cennet tasvirinde Adem “bilgelik tanrısı Enki’dir. A.R.) Ona, ‘bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin’ diye buyurdu. ‘Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.’

Sonra, ‘Adem’ın yalnız kalması iyi değil” dedi. Ona uygun bir yardımcı yaratacağım.’ Rab Tanrı, yerdeki hayvanları, gökteki kuşların tümünü topraktan yaratmıştı. Onlara ne ad vereceğini görmek için hepsini Adem’’e getirdi. Adem her birine ne ad verdiyse, o canlı o adla anıldı. Adem bütün evcil ve yabanıl hayvanlara, gökte uçan kuşlara ad koydu. Ama kendisi için uygun bir yardımcı bulamadı.

Rab Tanrı, Adem’e derin bir uygu verdi. Adem uyurken, Rab Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerine etle kapadı. Adem’den aldığı Kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi.” (Tevrat, Tekvin Bap 2)

Sümer uygarlığı, Mısır ve Ortaçağ Avrupa’sındaki şehir krallıkların öncüleridir!

Hiç kuşkusuz yukarda anlattığımız gibi 7-6 bin yıl önce dünyanın kültür merkezi Sümerliler’in ilk uygarlık kurduğu kuzey Mezopotamya denilen Fırat-Dicle-Zap-Aras Zağros yüceltileriydi. Zağros yüceltilerinde binlerce yıl boyunca kendi bilgi, tecrübe ve neolitik devrimle yarattıkları mitos, efsane, masal, destan ve kültürleriyle yaklaşık MÖ. 6.000 yıllarında verimli deltaya inmeye başlayan Guti, Subaru, Lulubi, Hurri, Kassit ve Lor gibi bir kısım yerleşik kabileleri dağ eteklerindeki ovalarda insanlığın ilk büyük erdemli uygarlığı olan Sümer uygarlığını önce tarımcılığa elverişli bereketli toprakların, bitum maddesini veren petrol, diroit taşları, altın, gümüş, bakır gibi maddeler, hayvan yetiştirmeciliği için yeşil otlak yaylalar ve barınaklar için kerestelik büyük sedir ormanların olduğu yukarı Mezopotamya’da yavaş yavaş şehir beyliklerini inşa edip başlattılar.

Yüzyıllar sonra büyük bir bölümü bataklıklardan oluşan, henüz tarım ve hayvancılık yapmanın olanağının olmadığı, barınaklar için kerestelik ormanların bulunmadığı aşağı Mezopotamya’ya indiler, bataklıkları kurutarak yavaş yavaş uygarlığı oraya da taşıdılar. 2-3 bin yıl içinde kurdukları şehir beylikleriyle yukarı Mezopotamya’dan aşağı Mezopotamya, Hindistan’dan Akdeniz’e kadar olmak üzere her tarafa yayıldılar.

M.Ö. 4 bin yıllarında yazıyı keşfettiler. Kil tabletlerine yazı yazmaya başlayarak; o güne kadar sadece söylencede gelecek kuşaklara aktarılan masallar, mitoloji, efsane, destan ve felsefi düşünceleri kalıcı bir şekilde kamış kalemlerle tabletlere yazmaya başladılar. Yazı sistemi ile yazılan tabletlerle kütüphaneler oluşturuldu. Okullar açıldı. Sümerlerin ‘Ludingirra’ takma adıyla yazan yazarın 4500 yıl önce tabletlere yazılan 23 tableti arkeologlar tarafında bulundu ve günümüz diline çevrildi. Biz bugün arkeologlar tarafından toprak altından çıkarılıp günümüz dile çevrilen o Sümer tabletlerini okuyarak, onların yaşantıları hakkında bilgi ediniyoruz.

Ateşten gelen Huşeng (Brahim) efsanesi

Doğa ile iç içe, ekolojik köy komün hayatını yaşayan aşiret ve kabilelere zulüm yağdırıp Sümerlilerin ülkesini yağmalayıp talan ederek karanlığa ve çöle çeviren Akad devletin M.Ö. 2150’de Guti, Lulubi, Hurri ve Kassitler tarafından yıkılmasından sonra Mezopotamya’da tam anlamıyla bir bilgi, buluş fışkırması ve devrim aydınlanması yaşandı. Kendi coğrafyasının doğasını koruyan, seven ve sahiplenen birinci Zerdüşt felsefesini reformdan geçiren ikinci Zerdüşt felsefesi geliştirildi. Sümerliler; Guti-Gudea (MÖ. 2150-2060) dönemi ve Üçüncü Ur Hanedanı (MÖ.2060-1960) dönemi ile birlikte yeniden tarih sahnesine çıkarken, insanlığın aydınlanıp ilerlemesinde büyük buluşlara imza attılar.

Mezopotamya’da yaşayan kabileler ve aşiretlerin Gutilerin oluşturduğu konfederasyon ile Hurri-Kassitler’in Mitra güneş tanrısı etrafında toplanarak coğraflarını korumalarından etkilenen ve M.Ö. 2040 tarihinde Hurrilerin Goş aşireti tapınağında güneş tanrısı Mitra dışında bütün tanrıların heykellerini kıran filozof ikinci Zerdüşt, yani tarihçilerin ateşten gelen Huşeng (Brahim) dedikleri filozofla kültür ve inançlarında ikinci reform yaptılar.

İnsanlığın ilk yazılı kanunlarını Sümerliler keşfetti

İlk kanun kitabı Lagaş Kralı Urukagina tarafından M.Ö. 2375’de, daha Akadlar o coğrafyada devlet kurmadan 25 yıl önce tabletlere yazılmıştı. İşte o insanlığın ilk yazılı Sümer kanunları Guti ve Sümerlerin iktidara ortak oldukları, Akadların ortadan kaldırıldığı dönemde yeniden geliştirip düzeltilerek (M.Ö. 2100-2050) tabletlere yazıldı. Yani yenilenen Sümer kanun kitabı, üçüncü Ur sülalesinin kurucusu Ur-Nammu tarafndan yeniden kaleme alındı, oğlu Shulgi döneminde tamamlandı. Bugüne kadar ki bütün medeni insanlık kanunlarına yol gösterip ışık tutan medeni Sümer kanunlarına göre, her kim olursa olsun kanunlar önünde eşittir. Kadınlara öncülük veren ve haklarını savunan yasalarb Kimse herhangi bir insanı öldürmeyecek. Herkes anne ve babasına karşı saygılı olmak zorunda. Saygı duyduğu komşusunun malına göz dikmeyecek. Kimse kimsenin malını çalmayacak. Hırsızlık yapmayacak. Zina etmeyecek. Ayrıca Ticaret Kanunları. Sosyal Kanunlar. Aile hukuku. İnsanların birbirlerine karşı işledikleri suçlara yönelik kanunlar. Kimsesizlerin ve korunmasız azınlıkların hakları güvence altına alınmıştır. Bu kanunlara uymayanlar yargıçların bulunduğu adalet mahkemesinde yargılanacaklardı.

Sümerlerin bu ilk yazılı kanunları, 290 yıl sonra Hammurabi kanunlarına (MÖ.1750) ve 790 yıl sonra Musa’nın on emir’ine (MÖ.1250) örnek teşkil ettiler. İlk yazılı medeni kanunları tabletlere yazan Sümerlerin insanlığa çok büyük katkıları oldu. Bu art arda büyük tarihi gelişmelerle dünyanın kültür merkezinin hâlâ Kuzey Mezopotamya olduğunu kanıtladılar.

Bütün dinlerin, yazılı kanunların, örf ve adetlerin, bayramların olduğu kadar,  bütün uygarlıkların yani Mısır Uygarlığı (M.Ö. 3.200), Hindistan uygarlığı (M.Ö. 3.300), Çin uygarlığı (M.ö. 2.000), Peru uygarlığı (M.Ö. 1200) ve Ortaçağ Avrupa’sındaki şehir krallıkların öncüleri Sümerliler’dir.

Şehir beylikleriyle ilk büyük ve erdemli uygarlığı inşa ettiklerinde bu Adem ile Havva’nın cennet coğrafyası en az 6 bin yıl dünyanın kültür merkezi oldu. Güneş kültü, mitoloji, efsane, destan, felsefi ideoloji, Adem ile Havva efsanesi, bütün dinlerin kökeni ve edebiyat bu merkezi Zağros kabileleri ve Sümer uygarlığı üzerinden dünyaya yayılıyordu. Doğu tarafına Hindistan üzerinden Çin‘e, Batı tarafına Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılıyordu. Bu durum altı bin yıldan fazla sürdü.

Bugün nasıl ki kültür ve yeni teknik gelişmeler Avrupa’dan dünyaya yayılıyorsa, o gün de kültür, teknik ve yeni buluşlar o Mezopotamya merkezli Sümer Uygarlığı üzerinden dünyaya yayılıyordu. Hindistan‘dan Avrupa‘ya kadar olan bu koridor bölgesi içinde yaşayan Aryen halkların dilleri, kültürleri, bayramları, felsefi ideolojileri, Zerdüşt ve Mitra İnançları, örf ve adetleri hatta klan, Kabile ve aşiretler bu embriyon döneminde (MÖ. 12.000-1.000) oluştu. Aryen halklarının kültürel embriyon süreci Zağros dağları eteklerinde Neolitik devrim (tarım ve hayvancılığı ilk geliştiren klan ve kabileler hiç kuşkusuz verimli ve bereketli Hilal olan Fırat-Dicle, Zap-Aras kenarlarında ve Zağros yüceltilerinde yaşayan ekolojik köy komün toplulukları tarafından gerçekleştirildi.) ve Göbekli Tepe’den beri doğa ile iç içe analık hukukunun yaşandığı çağda biriken bilgi, tecrübe ve neolitik devrimle başlayan tarihidir.

Sümer uygarlığı bu (MÖ.12.000-6.000) altı bin yıllık maddi ve manevi kültür birikimi üzerine kuruldu. Bu yüzden bazı Batı bilim insanların, „Sümerliler Orta Asya’dan geldiler, Mezopotamya’da uygarlık kurdular,“ gibi siyasi ve çıkarcı saçmalıklara kimse inanmasın. Çünkü bunlar doğru şeyler değil. Egemen sınıfların çıkarlarına hizmet eden resmi görüşlerdir

Berlin, 24.10.2025

Azad Ron

eski cin

✍ Azad Ronî Yazdı:

Eski Çin kaynaklarına göre; Çin seddi yapılmadan önce, binlerce yıl sürekli Çin uygarlığına saldırıp  katletdikleri köylülerin, kasabalıların mallarını yağmalayıp talan eden, hırsızlık yapan, çaldıklarıyla geçinmenin hesabını yapan göçmen barbar, vahşi Türkler (Jung Boyları, Die boyları, Tu-cüe boyları) hakkında W. Eberhard’ın eski Çin kaynaklarından çevirdiği „Çin’in Şimal Komşuları“ adlı kitapta şu bilgiler var:

„Yurtlarını sık sık değiştirirler ve toprağa pek az önem verirler. Yurtları satın alınabilir. Dil ve giysi ile  arazi ölçüsü ve kıymet ölçüleri bakımından Çinlilerden tamamıyla ayrıdırlar. Post giyerler. Hububat yemezler. Ölüleri yakarlar, dumanında tütsülenirler…Köpek tabu’ları olmuş olacak. İki ak köpekten türemişlerdir. Köpek tabularıdır… Yine dikkate şayan olarak Yav’ların  boy rivayetleri hakkındaki kayıtlarda Çüan-Junğ (Köpek-Junğ) memleketi de  düşman memleketi olarak gösterilir ve bilâhara köpek, düşmanlara karşı bunlara yardımda bulunur… Di işareti, köpeği gösteren işaretle yazılır; bundan kurda intikal olunabilir. Bunun da H’yunğ-nu kavimlerinin totem hayvanı olduğu malûmdur.„[1]

Önceleri “İki Ak Köpekten Türediklerine” İnanınlardı

Yukarda görüldüğü gibi, eski Çin kayıtlarında „Çüan-Junğ (Köpek-Junğ) memleketi de düşman memleketi olarak gösterilir…“

Eski Çin kaynakları, Çinlilerin Şimal komşuları hakkında bilgiler toplayan eserde; bu sürekli uygarlıklarını yağmalayıp talan eden barbar ve  Çinlilerin deyimiyle „uygarlık düşmanı“ Moğol ve Türk boyların saldırılarına karşı uygarlıklarını nasıl korumaya alacakları konusunda tedbir ve çarelerin araştırıldığı tarih olan M.Ö. 1.500 ile 400-300 yılları arasını taşıyor.

Bu eski kaynaklara göre, çok önceleri totem dinine inanan ilkel Türk kabileleri atalarının, „İki ak köpekten türediklerine inanıyorlardı. Köpek tabularıdır…“[2]

Bu, birinci türeyiş hikayeleri.

Birinci türeyiş hikayeleri; Çin seddin temelinin atıldığı M.Ö. 400 yıllarında totem dinleri „İki ak köpekten türedikleri“ inancından bu kez, milyonlarca olayın sonucu olarak Olympos Tanrı’larının kendilerine Doğu’da sistemli ve bilinçli bir şekilde uygarlık yıkıcı görev verdikleri dönemin başlangıcıyla birlikte, „ilk dedelerinin dişi kurt tarafından emzirilmiş olacağından dolayı, Türk boylarının vahşi dişi kurttan türedikleri totem dinine evriliyordu. İkinci türeyiş hikayeleri. Yani eski Çin kaynaklarında Moğol ve Türk boyların önce „iki ak köpekten“ türediklerine inandıkları ve Çin seddin yapılacağı haberlerin yayıldığı dönemden sonra da dedelerinin „dişi kurt“ tarafından emzirildiklerine dair olmak üzere iki türeyiş hikayeleri var.

Evcilleştirilmiş „iki ak köpek“ totem dininden vahşi „dişi kurt“ totem dinine evrilme aşaması tam da Çin seddin temelinin atıldığı; Yani yağma ve talanla geçinmenin yüzlerine kapanacağı zor koşulların ve Batı’ya doğru göçlerin başlanacağı yüzyıllar dönemine denk geliyor:

Çin Seddin Geçim Kapılarını Yüzlerine Kapatları İle

Dişi Kurttan Türediklerine İnanmaya Başladılar

„Bunlar Tu-cüe’ler hakkında en eski haberler meyanındadır. Kurt efsaneleri yalnız Tu-cüe’ler için değil, fakat bütün Türkler için tipiktir. Burada bildirilmiş olandan başka, bir de Hie-yen-to (Sir Tarduş)’lar kabilesine ait bir kurt efsanesi vardır.  Bunda, bu kabileye başı kurt başı olan bir adam görünmüş ve mahvolacaklarını bildirmiş. Bu vaka, Şa-do-mi’in başına Yü-du-cün dağın civarında gelmiştir. Bu dağ Türklerin kutsal bir dağıdır.“[3]

Evcilleştirilen hayvan inancından vahşi hayvan inancına yönelerek tersi yöne gidiş, iki bin yıldan beri yaşanan milyonlarca olay gösteriyor ki; birilerinin ‘uygarlık yıkıcı etmenleri’ olarak sürekli zor ve şiddete başvurarak geçimini sağlamaya çalışan barbar göçmen Moğol-Türk boyların insanlık ailesi içinde gittikçe medenileşme, toplumun yasalarına, insani değer ilişkilerine, vicdana, hukuka önem vermeleri bir yanı; gittikçe kendilerinden yabancılaşarak insanlıktan uzaklaştıkları, „uygarlık düşmanı, medeniyet düşmanı,“ yağma, talan, uygarlıkları yakıp yıkarak çöle çevirme yolunda ilerlediklerini göstermektedir. Dünyamızı yöneten uygarlık güçlerin (Olympos Tanrı’larının) bin yıldan beri bunları Doğu’da „uygarlık yıkıcı etmenler“ olarak kullanması bunun bir kanıtıdır.

Son yüzyılda Batı kapitalist-uygarlığın ileri karakolu olarak, çeşitli halklardan devşirilerek Anadolu’da oluşturulup inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan devşirme Türklerin, çekilen Çin seddi’ni Ergenekon bölgesi diye çarpıtması, vahşi dişi bozkurt’un „uygarlık düşmanı“ olarak kendilerine başka uygarlıkları yok etmek için Batı’ya doğru yol gösteriği bu aşamaya denk geliyor. Yani  başı kurt olan adam, Çin seddin çekilmesiyle birlikte, Çin uygarlığın açık olan sınırlarından içerilere sızıp katliam ve cinayet işleme, yağma, talan, hırsızlık yapma, çalıp-çırpdıklarıyla artık geçinmelerinin mümkün olmayacağından dolayı mahvolacaklarını bildirmiş!..

TC’nin kuruluşuyla birlikte yalana dayalı oluşturulan (Türk tarihi ve Güneş Dil Teorisi) resmi ideoloji, Çin seddin Moğol ve Türk boyların yağma ve talanlarına karşı oluşturduğu bu zor koşulları ya da ikinci türeyiş hikayelerini çarptırarak, çok yakın dönemde yazılan Ergenekon destanı adı altında şöyle anlatıyor:

”Türkler Orta Asya’da geçit vermez dağlarla çevrili (Çin Seddi) bir vadide çoğaldılar. Ergenekon adı verilen dar ve sarp bir bölgeye artık sığmaz oldular. İçlerinde demirciler vardı. Dağların demir olduğunu keşfettiler. Dağların üzerine büyük bir ateş yıkıp, dağları erittiler. Dağlar eriyince, yol göründü. Asena adında dişi bir Bozkurt Türk boylarına yol gösterdi. Batı’ya göç ettiler.“ diye birçok mitolojik masalllar uydurulmuş ve gerçeği ört-bas eden hikâyeler yazarak devşirme Türklere bir Ergenekon destanı yarattılar. Oysa Ergenekon diye bir destan yoktur. Uydurulan bir masal vardır.

Çin seddi çekildikten sonra yaratılan bir efsane daha vardır. Bu efsaneye göre,”Asene, Göktürklerin atası olduğuna inandıkları bir dişi Kurttur. Bir savaşta (Çin seddin çekilmesi sırasında) Çin askerleri tarafından Türkler yok edildiğinde, savaş harabeleri arasında geriye kalan küçük bir bebek dişi bir Kurt tarafından kurtalılır, mağaraya götürür ve orada büyütülür. Bu dişi Kurttun adı ’Asena’dır. Asena, -Çin seddin çekilmesinden sonraki- Türk soyunun devamını sağlayan figürdür.”

Türklerin eski yazılı tarihleri yok. Yakın tarihlerde Abbisilerin gözetiminde bazı Türk Sultanlarına Selçuk devleti ile birlikte Anadolu’da iktidar teslim edildikten sonra yerli bürokratlar sayesinde  yazılı tarihe geçtiler. Yazılı tarihi yazmaya başladıklarında da tarihi gerçekleri nasıl çarptırıp tahrip ettiklerini bütün tarihçiler tarafında biliniyor.

Türkler tarih gerçekleri ne kadar çarptırıp tahrip etseler de, sonradan yazdıkları efsane ve mitolojik olayların eski Çin kaynaklarıyla uyuştuklarını görmekteyiz.

Çok açık ki totem dinlerinin “iki ak köpekten” vahşi ‘dişi bozkurt’ta evrildikleri tarihlerde Çinliler, bunların yağma, talan ve hırsızlıklarından kurtulmak için önce hendekler kazdılar. Yüzyıllarca hendeklerle, hendekler koksun da sınıra yanaşmasınlar diye ölmüş hayvan leşlerini atarak oyaladılar ama baktılar ki, hendekler de çare etmiyor. Alimlerin toplanıp aldıkları kararlar çerçevesinde Çin seddin ilk set duvar temelleri M.Ö.403 yılında inşa edilmeye başlandı. Bu temeller ayrı ayrı 20 krallık tarafından 182 yıl boyunca yapılan duvarların birleştirilmesiyle uzatıldı. M.Ö.221 yılında ise asıl Çin seddin inşası başladı. M.S.608 yılında 8.851 kilometre uzunluğuyla tamamlandı.

Yapımı temeliyle birlikte 1.011 yıl sürmüştür. Çin seddi tamamlandıktan sonra, „Orta Asya’da geçit vermez dağlarla çevrili vadide çoğalan“ „uygarlık düşmanı“ Moğol ve Türk boyların yağma, talan ve hırsızlıktan geçinme kapıları yüzlerine kapanır. Geçinme kapıları kapanır kapanmaz, başka uygarlık bölgeleri çöle çevirmek, başka halkların başına mussalat olmak üzere Batı’ya göç etmek zorunda kaldılar. Horasan’ı çöle çevirip Abbasi ve Hazar Krallığı’n sınırına dayandıklarında, o devletlerin kralları, prensleri, halifeleri önce iktidarlarını korumak için onları paralı asker olarak alıp yıllarca kulladılar. Sonra 50 yıl boyunca Abbasilerin gözetiminde İslam’ın ileri karakolu görevi verilmek üzere Selçuklu devleti’ni Anadolu’ya yerleştirerek onları yerli halklara karşı “uygarlık yıkıcı etmem” olarak iktidara getirdiler. İşte Anadolu kapılarına geldiklerinde, onlar hiç farkına varmadan Semitik tüccarlar onları Bizans İmparatorluğu’na ve yerli halklara karşı kullanmak üzere görev verdi. Yani geldikleri Anadolu’da bu kez yeryüzü tanrılarımız (Semitik tüccarlar) bilinçli olarak onlara „uygarlık yıkıcı etmenler“ ya da İsrailoğulların kayıp olan 13. kabilesi olarak rol verdiler. Arabistan merkezci İslam ve Musevilik ideolojilerini kendilerine bayrak yaparak; yağma, talan, işgal, katliam ve soykırımlarını gizleme kılıfı altına sokarak hırsızlıklıklarına ve ‘uygarlık düşmanı’ rollerini o gün bugün oynamaya devam ediyorlar.

Çin’in Şimal Komşuları kitabında, Kültürel maddeler bakımında bunların hiçbir şeyinden bahsedilmiyor. Alfabeleri ve sayıları yoktur. Yalnız bir defa post hediye ederler deniliyor:

„Hububat kullanmazlar. Post giyinirler. Mağaralarda yerleşme bölgelerini çok iyi, sağlam kurdururlar….

İlk türedikleri yurt Altay eteklerinde olacak. Garp denizinin sağında yaşarlar. Sonraları Garp denizinin şarkında, Ga-çanğ’ın şimal garbisinde oturdular. Başkalarına göre, H’yunğ-nu’lar şimalindeki So ülkesinden türemişlerdir.

İlk dedeleri dişi kurt tarafından emzirilmiş olarak gösterilir ki, Tu-cüe boylarının ilk dedelerinin dişi kurt ile ilgilerini gösterir. Dişi kurttan türemişlerdir. (Bugünkü devşirme Türkler, eski Çin kaynaklarında bu birkaç rivayet çekirdek kelimeyi alarak, birkaç kelimelik rivayetten yalanlar uydurarak kocaman bir Ergenekon destanı yarattılar. Son 100 yıllık Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Orta Asya’daki barbar atalarının türediği ve yol gösterdiği iddia edilen Asena adlı dişi kurt efsanesi hakkında uydurma ve ısmarlama onlarca kitap yazıldı. A.R.)

Onların dedesi bir deniz ilahesi ile münasebette bulunuyordu. İlk dede avda bir ak geyik öldürdüğünden ilahe münasebetten vazgeçti. Bunun oymağından aveneler bu geyiği öldürmüş olduklarından o günden itibaren hep insan kurbanı için insanlar göndermek mecburiyetindeydiler. (Yani Aryen halklarından dört bin yıl gerilerde yaşıyorlard ve Araplar gibi çıktıkları ecdat mağarasına insan kurban ediyorlardı. A.R.) Ecdat mağarasından çıkmışlardır; Juan-juan’ların demircileridirler. Diğer kaynaklara göre Çi-gu’larla aynı soydandırlar; cetlerinden birinin yüzü kırmızı ve gözleri göktür. Elbiseleri soldan ilikli, saçları kesiktir. Üzeri keçe ile örtülü çadırlarda otururlar. Göç ederler, avla uğraşırlar; et yerler, kımız içerler. İhtiyarlara ehemmiyet vermezler.  Hakan şahsi kudrete bakılarak seçilir. 28 irsi rütbe vardır. Silahlar;  boynuzdan yay, vızlıyan ok, zırh takımı, uzun mızrak kılıç ve bıcaktır.  İyi at binici ve nişancıdırlar. Yazıları yoktur.  Sayılar için çetela kullanırlar; bu gibi vesikalar ok ucu ile balmumu üzerinde damgalanır.  Ölüler merasimle çadıra konulur; koyun ve at kurban edilir. Ölü çadırı etrafında at yarışları yapılır. Naaş bütün serveti ve atıyle birlikte yakılır. Külü sonradan mezara konularak tekrar kurban kesilir ve at yarışları yapılır…

 At, sığır ve koyunlarla birlikte göçerler. Yalnız hakan’nın doğan güneş kültünün bulunduğu yerde sağlam evleri vardır. Her yıl ecdat mağarasına kurban kesilir. Büyük bayram beşinci ayın ikinci yarısında göktanrı ve kara tanrı’ya kurban kesilmeye başlar…

Tu-cüe’ler hakkında en eski haberler meyanındadır. Kurt efsaneleri yalnız Tu-cüe’ler için değil, fakat bütün Türk boyları için tipiktir. Burada bildirilmiş olandan başka, bir de Hie-yen-to (Sir Tarduş) lar kabilesine ait bir kurt efsanesi vardır. Bunda, bu kabileye başı kurt başı olan bir adam görünmüş ve mahvolacaklarını bildirmiş. Bu vaka, Şa-do-mi’nin başına, Yü-du-cün dağının civarında gelmiştir. Bu dağ Türklerin kutsal bir dağıdır. To-ba’ların da bir kurt dinine sahip olmuş olmaları pek muhtemeldir. Çok kere şimali Çin’de kurt dağları, kurt nehirleri ve kurt dağının bir tanrısına ait tapınak zikredilmektedir.“[4]

Berlin. 10.10.2025

Azad Roni

Kaynaklar:

[1]. W.Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 115,118,126,134

[2]. W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 126

[3]. W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 87-88

[4]. W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 86, 87, 88, 115, 117, 126, 132, 134

IMG-20251127-WA0007

✍ Azad Ronî Yazdı:

Mezopotamya; Kuzeyde doğu Akdeniz’in altından, Kuzey Zağros Dağları, Fırat, Dicle, Zap, Aras ırmakların yüzlerce pınar gözelerin çıktığı yüce dağlardan Fırat ve Dicle arasındaki verimli geniş ovaları takip ederek iki ırmağın döküldüğü Basra körfezine kadar uzanan ‘Bereketli Hilal’ ve ilk ‘Medeniyetin Beşiği’ olarak bilinen kadim coğrafi bölgenin adıdır. Ulus-devlet çağında ise İngiltere öncülüğünde sınırları cetvelle çizilmiş Irak, İran, Türkiye, Suriye ve Kuveyt sınırları içinde kalan bölgenin adıdır.

Mezopotamya, M.Ö. 10.00 ile  M.Ö. 500 yılları arasında, filozof üçüncü Zerdüst düşüncelerinin doğuda Hindistan üzerinden Çin’e, batıda Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayıldığı döneme kadar dünyanın kültür merkezidir. Oradan dünyaya kültür yayılmaktadır. İnsanlık tarihinde çok önemli yeri olan ‚Neolitik Devrim‘ bu ‘Bereketli‘ topraklarda geliştirilmiştir. İlk yazılı kanunları tabletlere yazarak medeni kanunların yasalar olarak düzenlenmesi, bira ve şarap yapımı, ilk tekerleği keşfeden, 24 saatlik gün kavramı ile takvimi hesaplayan, tekneler yaparak denizciliği geliştiren, ekin alanların sulama işleri, bütün dinlerin, yazılı kanunların, örf ve adetlerin, bayramların, kısacası bugüne kadar günlük insan yaşamının seyrinde doğal bir şekilde yürüyen hemen hemen bütün faaliyetler ilk olarak Fırat ile Dicle nehirleri arasında yer alan Mezopotamya uygarlığın topraklarında geliştirilmiştir.

Medeniyetin Beşiği

Mezopotamya uygarlığı, insanoğlunun ekolojik köy komünlerinden şehir uygarlığına geçişi de içine alan ve hala Ana Tanrıca inancı ve Ana-ata kültürün devam etmesi nedeniyle kadınlara öncelik veren olumlu iyi tutumlarından dolayı kadınlar bugünkü kapitalist sistemden çok daha üst bir konumdaydı.

Sümerlilerin 1500 tanrısı vardır. Kuzey Mezopotamya’da yaşan Aryen halkları Zamanla bu çok tanrı dönemin tanrılarını büyük reformlarla azalta azalta en son Mezopotamya’nın geçmiş kültür ve inançlarında büyük reform yapan filozof üçüncü Zerdüşt felsefesinin zıtların çelişkisi yasasıyla iyilik tanrısı Ahura Mazda, kötülük tanrısı Ahriman ve güneş tanrı Mitra tanrılarına kadar indirgediler. Farklı bölgelerde, farklı dönemlerde Zigguratlar’da tapınılan tanrıların adları farklıdır. Kadın ve insan halklarının olması, ekolojik köy komün yaşamların çoğunlukla yoğun yaşanması, okur- yazarlığa önem vermeleri onları “Tanrılar tarafından seçilmiş bir ulus olduklarına” inandırmıştı.

Evet, tarihte ilk defa Sümer şehir beylikleri, o şehirlerde yaşayan ve o Sümer uygarlığına hizmet eden insanları, “Tanrı tarafından seçilmiş bir ulus olduklarına” inandırmıştı.

Sümer yazarı öğretmen Ludingirra bu konuda şöyle yazıyor:

”Bizim inancımıza göre, Tanrılarımız, bu kentleri, yolları ve çeşitli kurumlarıyla yapıp hazırlamışlar. Sonra biz insanları yaratıp ’buyurun kentlerimize’ demişler. Söz aramızda, ben buna hiç inanmıyorum doğrusu. Fakat Tanrı tarafından seçilmiş bir ulus olduğumuzdan kuşkum yok. Hatta atalarımızdan gelen bir söze göre, biz Sümerliler ’yeryüzün tuzu’ imişiz. Niçin ’tadı’ demediler de ’tuzu’ dediler, pek çözemedim.”[1]

Sümerlerle ticari ilişkileri olan Semitik tüccarlar binlerce yıl sonra Arabistan merkezci ilk Semavi dini olan Musevi inancını yukardan aşağıya doğru şiddet kullanarak İsrailoğulların hazıfalarına kayıt ederken, işte bu Sümerlerden çaldıkları şifreyi dünyanın her yerinde vekalet savaşçıları olarak kendilerine çalışsınlar diye, “Tanrı tarafından seçilmiş biri ulus olduklarına” inandırdılar. İnandıkları ve İsrailoğulları’ndan ‘Yahudi bir ulus icat ettikleri’ için, Yahudi halkın tarihin her dönemecinde onların çizdikleri yol güzergâhında gitmelerini istediler. Gitmedikleri anlarda ise Firavunlar, krallar, padişahlar, diktatörler eliyle üzerlerine katliamlar ve soykırımlar yağdırdılar. Yahudiler bunun farkında bile değil.

Sümerlilerin medeniyeti, dilleri, güneş kültü, daha sonra Mezopotamya’ya Arabistan çöllerinden gelen barbaların akınlarına öncülük eden Semitik kabile reislerin gelip Sümer şehir beyliklerini yağmalayıp yıkan Akad ve Babil’e hakim olan Asur devletlerinden farklıdır. Sümerliler Aryen dil ve güneş kültüne sahipti. Akad ve Asurlar ise Semitik dil ve kültüre sahipti.

Bu yüzden Mezopotamya, tanrılar panteonunun bölge genelinde paylaşıldığı gibi, Sümerliler dışında birçok imparatorluk, şehir beylikleri ve medeniyet üretmiş kadım bir coğrafya olarak anlaşılmalıdır.

Dünyanın ilk kültür merkezi Mezopotamya

M.Ö. 4.000 yıllarında Mezopotamya bölgesinde Sümerlilerin yerleşik kabilelerin Göbekli tepeden beri binlerce yıllık mitos, efsane, bilgi ve tecrübeleri sonucu dört önemli gelişmeden dolayı uygarlığın beşiği olarak bilinmektedir.

  1. Yazının icadı.
  2. Ekolojik köy komünlerinden şehir hayatına geçiş.
  3. Tekerliğin icadı. (Tarihin en eski dört tekerlekli arabası Sümerlerin Ur Şehrinde 1992 yılında arkeolog tarafından bulundu.)
  4. Evrenin düzenlenmesi, Mezopotamya bölgesinin ilk tanrılar panteonu olarak bilinmesi, Ziusudra’nın tufanı M.Ö. aşağı yukarı 4.500 yıl önce yaşamış bölge olması, Hurrilerin Goş aşiretinden ateşten gelen Huşeng (M.Ö.2040) adıyla bilinen ve halk arasında da Brahim olarak bilinen kişinin Babil Kralı Nemrut tarafından ateşe atma olayın yaşanmış olması nedeniyle ‘bütün kutsal kitapların kökeni’nin Sümerlerin yaratmış oldukları bu mitos, efsane, destan, inanç ve kültüre dayanmış olmasında dolayı uygarlığın beşiği olarak bilinmektedir.

Bu yüzdendir ki, Semitik halkların bir avuç elit zengin, saldırgan, gerici Semitik tüccarları, Orta Asya ve Avrupa bilginleri hep atalarının Mezopotamya’dan geldiğini ya da oraya göç yoluyla giderek orada uygarlık kurduklarını iddia ederek, o uygarlığa sahip çıkmaya çalışıyorlar.

Bütün dinlerin, yazılı kanunların, örf ve adetlerin, bayramların olduğu kadar, bütün uygarlıkların yani Mısır Uygarlığı (M.Ö. 3200), Hindistan uygarlığı (M.Ö. 3.300), Çin uygarlığı (M.Ö. 2.000), Peru uygarlığı (M.Ö. 1200), ve Orta Çağ Avrupa’sındaki şehir krallıkların öncüleri Sümerliler’dir. Dolayısıyla Taş Devri ve neolitik devrimden beri M.Ö. 12.000 ile 300-200 yılları arasında, yaklaşık 12 bin yıl Dünyanın ilk kültür merkezi Mezopotamya coğrafyasıdır.

Dünya uygarlığın beşiği, Kuzey Zağros Dağlarında Fırat, Dicle, Zap, Aras ırmakların bereketli topraklarından fışkıran yüzlerce pınar gözelerin çıktığı yüce dağlardan iki nehir arasındaki geniş, verimli ovaları oluşturan ve ilk neolitik devrimin (M.Ö.12.000-8.000) yaşandığı Mezopotamya coğrafyasıdır.

Sümer Arkeolog Samuel Noah Kramer, insanlığın gelişmesine ilişkin birçok konunun Sümer kökenli olduğuna dair şöyle bir liste hazırlamıştır:

“1. İlk Meclis Kongresi. 2. İlk sınır savaşları olayı. 3. İlk kurum olarak okullar. 4. İlk çocuk suçluluk olayları.  5.  İlk tarih yazımı. 6. İlk vergi indirim uygulaması. 7. İlk yasal uygulama. 8. İlk Farmakopei (tıbbi ilaç dozu), 9. İnsanın ilk Kozmogoni ve Kozmolojisi. 10. İlk ahlaki idealler. 11. İlk Meslek icrası. 12 İlk atasözleri ve deyişler. 13. İlk gölge ağaç bahçecilik deneyimi. 14. İlk hayvan masalları. 15. İlk diriliş hikayesi. 16.  İlk edebi tartışmalar. 17. İlk ‘Musa’ kişi. 18. İlk ‘Aziz Yorgi’ kişi. 19. İlk Edebiyat ödülünün verilmesi. 20. İlk kütüphane kataloğu. 21. İnsanın ilk kahramanlık çağı. 22. İlk aşk şarkısı. 23. İlk “hasta” toplum kavramı. 24. Zigguratlarda ilk ağıtlar, ilk ayinsel Mesihler. 25.  İlk uzun mesafe şampiyonu. 26. İlk edebi imge. 27. İlk çile yolu hikâyesi. 28. İlk seks sembolizmi. 29. İlk nini söyleme. 30. İlk Edebi porte. 31. İlk Mersiyeler. 32. İlk akvaryum. 33. Emeğin ilk zaferi.”[2]

Arkeolojik kazılarla toprak altında çıkan Sümer uygarlığı

Ulus-devlet çağında İngilizlerin modern sömürgeciliğin keşif kolu olan Batı arkeologların Mezopotamya’nın İslam’dan önceki geçmişi hakkında arkeolojik kazılara başladılar. 1843 yılında Musul’da Fransız konsolosu olarak çalışan ve aynı zamanda arkeolog olan Paul Emile Botta Kuzey Mezopotamya’da, Mossul’un Kezeyinde Khorsabat’da başladığı kazılarda Asur Kralı II. Sargon’nun başkentini ortaya çıkardı.

1845 yılında Musul’un batı kısmında, Dicle Irmak’ın sağ kıyısı üzerindeki Nimrud ve Koyuncuk Tepesi’nin altında İngiliz Austen Henry Layard kazılara başladı. Üç yıl süren bu Ninova kazılarında çok sayıda eski tarih eserin yanı sıra, Asur Kralı Asurbanipal’in (M.Ö.663-626) saray yıkıntıları arasındaki büyük kitaplıkta, dört bin yıl önceye ait Sümer kil tabletleri, Sümer kelimelerini Asur diline çeviren sözlükler, çok sayıda eski Sümer eserlerinin Asur dilindeki çevirileri bulundu.

Asur Kralı Assurbanipal sarayın zengin kitaplığında, M.Ö. 2000-2250 yılların tarihlerine kadar uzanan ve Sümerlere ait orijinal belgeler ve çeviriler bulunmaktaydı. Sümerlerin meşhur Gılgamış Destanı 12 tablet üzerine yazılmış olarak bulundu. Her tablete bir öykü yazılmıştı. Eser üç bin satırla yazılmıştı. Metinde Šuruppag kentin Kralı ve Guti-Sümer kralı olan Ziusudra’nın henüz çivi yazısı icat edilmeden yüzyıllar önce yaşadığı orijinal tufan olayı edebi bir dille anlatılıyordu.

Semitik tüccarların son iki bin yıldan beri Arabistan merkezci dini ideolojilerle hafızalarını Musevilik ve Hristiyanlık inancıyla yükledikleri Batı bilim insanları ve arkeologlar şimdiye kadar okudukları Tevrat’ta tufanı Nuh peygamberin yaşadığını biliyorlardı. Sümerlerin orijinal Gılgamış Destan’ında 6 bin yıl önce tufanı yaşayanın Sümerlilerin Şuruppak şehiri Kralı Ziusudra olduğunu görünce şaşırdılar. Kimisi Semitik tüccarlar gibi bu gerçeği bir türlü kabullenmek istemedi.

Hurri ve Gutilerin yoğun olarak yaşadığı Şuruppag şehirin ilk Sümer Krallarından olan Ziusudra tufanı daha yazı icat edilmeden M.Ö. 4500-5000 yılları arasında yaşamıştı. Tarihte ilk Semitik tüccar olan Büyük Sargon, önce Sümer Kiş şehir beyliğin sarayına içki satıcısı olarak girerek orayı egemenliği altına almış, sonra sırasıyla öbür Sümer şehir beylerini teker teker yıkıp M.Ö. 2350 yılında 200 yıl sürecek olan Akad devletini kurunca, Akadlılar da Sümerlilerin bütün destanlarını, mitoslarını, masallarını, tufanlarını Akadça diline çevirip bütün Aryanlı Mezopotamya halkların on bin yıllık kültürleri üzerine oturdular. Değiştirip güncelleştirerek gerici Semitik tüccarların kabile ve aşiret çıkarları çerçevesinde kullanmaya başladılar.

Sümerlerin Şuruppak şehiri, Fırat Nehri kıyısında bugün Mezopotamya’da Al-Qâdisiyyah şehrin sınırları içinde bulunan ve arkeologların sık sık kazı çalışmaları yürüttüğü Tell Fara höyüğüdür.

Fakat Sümer tabletlerinin incelenmesi sonucunda tufanı yaşayan Ziusudra’nın Sümer kralı olduğu anlaşıldı. Sümerlerin orijinal Gılgamış Destanı’nı 2 bin yıl sonra Akadlar kendi dilleri olan Akadça’ya çevirince tufanı yaşayan Ziusudra’nın ismini Utnapiştim diye çevirip değiştirmişlerdi. Yani Sümerleri toprağın altına gömmek, mitos, destan ve efsanelerini kendilerine mal etmek  için tufanın yaşayan kişinin ismini bilinçli bir şekilde değiştirmişlerdi.

Dört bin yıl sonra M.Ö.612’de Medler Asur devletini yıkıp bütün Mezopotamya halklarına özgürlük getirdikleri gibi İsrailoğulları’nı da Babil köleliğinden kurtarıp özgürleştirince kendi ülkelerine döndüler. Ve yeniden inşa ettikleri Süleyman tapınağında hahamlarına M.Ö. 500 ile 150 yılları arasında Babil ve çevresinde duydukları efsane, destan ve mitosları yazdırdıkları Tevrat’taki tufan olayında, tufanı yaşayan Ziusudra’nın ismini bilinçli olarak İbranice Nuh diye değiştirdiler.  

Bugünkü tinsel uygarlığımızın üzerinde çok diren etkileri olan İbranilerin dini, edebi ve kimlik öğelerini oluşturan Kitab-ı Mukadde; Babil sürgününde öğrendikleridir; Mezopotamya’da toprağa gömülen kadim Sümer uygarlığın mitos, destan, efsane ve masalların öğrenilip daha sonra hahamlar tarafından değiştirilip genişleterek yazıya dökülmüş çok halinden başka bir şey değildir. Kötü bir kopyası diyoruz, çünkü Semitik tüccarların Arabistan merkezci dini ideolojilerle inşa ettikleri Semavi dinleri Kutsal Kitapları sayılan Tevrat, İncil ve Kuran’ın orijinal kökeni Sümerlerdedir.  Semitik tüccarlar son iki bin yıldan beri dünya kültürüne o kadar hâkim olmuşlar ki, bugün insanlar tufanı yaşayan kişinin Ziusudra değil, Nuh olduğunu biliyorlar. Kutsal kitaplara da geçen bu tarihi efsanede görüldüğü gibi, dünyamızı yöneten güçler eğer isterlerse manipülasyonla istedikleri tarihi yalanları insanların hafızalarına ‘doğru’ diye kayıt edebiliyorlar.

**

İngilizlerin Arap casusu “Lawrence gibi kültürlü, yorulmak bilmez bir İngiliz olan araştırmacı olan Sir Henry Rawlinson, politik ajan olarak Afganistan’da çalışmıştı. Bu uzman, İran’a yaptığı bir gezide Behistun yazısını okudu. 1944 yılında Bağdat’a konsolos olarak atanınca, iki dilde yazılmış olan bu belgeyi çözmeyi başardı; orijinal metnin yanında Babil dilindeki çevirisi de bulunuyordu.

1854 yılında Taylor ve Loftus adlı iki İngiliz eski Ur, Eridu, ve Uruk sitelerinin bulunduğu yerlerde kazılar yaptı. Tufandan önce kurulan Uruk şehri, Gılgamış’ın oturduğu yerdi. 19. yüzyılın son yıllarında Fransız arkeologları, Lagaş harabelerini ortaya çıkardılar, Sümer krallarının soy ağacı üzerinde kesin bilgiler mezar taşları buldular.”[3]

Sümer kaynaklarında tufan efsanesi

Bütün bu arkeolojik kazı araştırmaları üç-dört bin yıl önce uygarlığı ve eserleri toprak ve kumla örtülüp zamanın karanlığında unutulup kaybolup gitmiş -ama Sümer uygarlığından beri Aryan halklarıyla hep kavgalı olan Semitik tüccarların hiç de istediği ve eserlerinin günümüz diline çevirmesine engel oldukları- Sümer uygarlığını ortaya çıkardılar.

Bulunan eserler arasında Sümer yazarı Ludingirra’nın çivi yazısıyla yazdığı 23 tabletini günümüz diline çevirdiler.

Sümerli Ludingirra, ‘ulusumuzun öyküleri 1” adlı 9 tablette tufan hakkında şunları yazıyor:

”İlk sekiz kraldan sonra ülkemizde öyle bir tufan felaketi olmuş ki, her şeyi silip süpürmüş. Anlatıldığına göre, nedense Tanrılamız yarattıkları insanları yeryüzünden yok etmeye karar vermişler. O sırada Šuruppag kentinde son derece iyi kalpli, Tanrı korkusu bilen, Tanrıların bildirilerini alabilen Ziusudra[4] adlı bir kral varmış. Bizim Bilgelik Tanrımız saygın Enki, Tanrıların insanları yok etme kararına çok üzülmüş; ama onları tek başına bundan caydıramayacağını anlayınca, Kral Ziusudra’ya bir duvar arkasından, bir tufan olacağını fısıldamış ve hemen verdiği ölçülere göre bir gemi yapıp içine alabildiği kadar insan ve hayvan sokmasını önermiş. Kral, Tanrının tarifine göre çok büyük bir gemi yapmış, insanları ve hayvanları içine sokup kapısını kapadığı anda, bir fırtınanın patlaması ile birlikte gökten sanki denizler gibi yağmur boşanıvermiş. Bir anda her şey, her yer sular altında kalmış. Buna karşılık kralın gemisi su yüzünde salına salına dolaşmaya başlamış. Bu, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur tam yedi gün yedi gece durmadan sürmüş. Yedinci gün Güneş Tanrımız Utu ışıklar saçarak gökyüzünde ortaya çıkmış. Yağmur dinmiş, sular çekilmeye, yer ısınmaya başlamış.[5]

Ziusudra, ortalığın yatıştığını görünce, koca gemiden çıkıp Güneş Tanrımız Utu, Gök Tanrımız An ve Hava Tanrımız Enlil’in önlerinde yere kapanıyor, onlar için kurbanlar kesiyor. Onun bu saygınlığına karşı Tanrılarımız ona, Tanrı gibi ölümsüz bir yaşam vererek güneşin doğduğu yerdeki Tanrılar bahçesi’ne gönderiyorlar.

Tufan gelip geçtikten sonra ülkemize yeniden krallık iniyor ve ilk krallık Kiş kentinde başlıyor. Bu kentte 23 kral 24 510 yıl 3 ay ve3,5 gün krallık yapıyor. Buna göre bir kral 1000 yıldan fazla yaşamış demektir. Doğrusunu isterseniz buna inanmak çok zor geliyor bana. O zamanlar henüz yazıyı icat etmemiş atalarımız. Bu sayılar ve kral adları ağızdan ağıza binlerce yıl sonraya ulaşırken belki arada birçok kral adı unutuldu. Her neyse, bu 23 kralın arasında 1560 yıl krallık yapmış Etana’ya ait bir olay beni pek ilgilendirir. Neden mi? Çünkü o ilk defa göğe çıkmış.”[6]

Eğitim ve inançlar

İnsanoğlu uygarlığının ilk beşiği sayılan Mezopotamya uygarlığı binlerce yıl dünyanın kültür, inanç, felsefe ve okul merkeziydi. Güneş kültü ve güneş Tanrıların inançları üçüncü Zerdüşt’a kadar buradan dünyaya yayılıyordu. Önceleri doğa ile iç içe yaşayan, ekolojik köy ve şehirlerde halk arasından seçilen yaşlılar ve gençlik meclisleri vardı. Bir konu hakkında Kral bile yaşlılar meclisi ve gençlik meclisinden onayı almadan hareket edemeyen adaletli bir sistem vardı. Şehir uygarlı, ekolojik köy komünlerine baskın geldikçe bu durum değişmeye başladı.

Sümer yazarı Ludingirra şöyle yazıyor:

”Kahraman Gılgamış’a ait başka bir öykü de beni çok ilgilendiriyor. Çok çok eski çağlarda ülkemizin kralları istediklerini yapamıyormuş. Bir konu hakkında karar almak için halk içinden seçilen yaşlılar ve gençlerden oluşan iki meclise başvurmaları gerekli imiş. Şimdi nerede sormak, krallar istediklerini yapmakta özgürler.”[7]

Devam edilecek…

28.10.2025

Azad Ronî

Kaynaklar

[1].  Sümerli Ludingirra’nın  Yaşam öyküsü, Tablet 2

[2].  Samuel Noah Kramer, Sümerler, Tarihleri, Kültürleri, Karakterleri, The University of Chicago, 1963

[3]. Ivar Lissner, Uygarlık tarihi, Nokta Kitap, İstanbul 2008, 5. Baskı, s. 8,9

[4]. Bazı tarihçilere göre Kuzey Mezopotamya’nın Aryan kültüründe ilk reform hareketini geliştiren filozof birinci Zerdüşt’tür.

[5]. Gılgamış Destanı’nda anlatılan tufan olayı, yazının henüz icat edilmediği dönemlerde meydana geldiğini yazıyorlar Sümer yazarları. Onlara göre bu olay M.Ö. 4000 yıllarından önce meydana gelmiş. Arkeolojik kazılarda suların neden olduğu kalın bir sel tabakası altında eserlerin çıkması sonucunda, M.Ö. 4000 ile 5000 yılları arasın Mezopotamya’da büyük Tsunami olayın gerçekleşmiş olduğunu göstermektedir. O çağlardaki insanlar, oturdukları şehrin ve köyünün sular altında olduğunu görünce, bütün dünyanın sular altında kaldığını sandılar. Dünyayı yaşadığı şehir ve köyünden ibaret olduğunu görün insanlar için bundan doğal ne olabilir. Daha yazının icat edilmediği o dönemde bu olayı söylencede gelecek kuşaklara anlata anlata erdemli güzel bir tufan efsanesini oluşturdular.

26 Aralık 2004 tarihinde Endonezya’ya yakın deniz altında meydana gelen depremin tetiklediği tsunami olayı, Tayland ve Hint Okyanusu kıyısında bulunan bazı ülkelerin şehir ve köylerini denizden gelen çok yüksek dalgalarla silip süpürdü. Sular altında kalan Phang-nga gibi bazı eyaletler çok büyük zarar gördü. Bu tsunami olayında 5400 insan yaşamını yitirdi. Sümer Kralı Ziusudra büyük bir ihtimalle böyle bir tsunami olayı yaşamıştır. A.R.

[6]. Sümerli Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü, Ulusumuzun Öyküleri 1, Tablet 9

[7]. Sümerli Ludingirra’nın yaşam Öyküsü, Tablet 9