Juli 28, 2026

Azad Ronî

Qalo_gaxan_4jpg

✍ Azad Ronî Yazdı:

Qalo Gaxan’nın Tarihçesi

Aryan halkların baş Tanrıları ve oğulları

Aryan halkların baş Tanrıları ve oğulları anlayışı aynen Hıristiyanlığa geçmiştir.

Sümer Mitolojisinde  Tanrıların babas An; Enlil, Enki ve İnanna’nın babasıdır.

Yerli kabiler olan Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassitler’de  Tanrıların babası Zervan;  iyi tanrı Ahura Mazda, kötü tanrı Ahriman ve Güneş Tanrısı Mitra’nın babasıdır. İyi tanrı Ahura Mazda ile kötü tanrı  Ahriman’ın karışımları sonucu her canlı yaratıkta iyi ve kötü iç içe var olduğuna inanılır. Mitra, Ahura Mazda ile Ahriman arasında hakimlik yapan bir tanrıdır.

Tarihçi Etem Xemgin zaman tanrısı Zervan hakkında şöyle yazar:

„Zervan’ın yaratan, kader belirleyen en yüksek tanrı sıfatı ile görüldüğü bu dini inancın tek tanrılı bir dini inanç olduğu ortaya çıkmaktadır. Ahura Marda ve Ahriman ise onun çocukları olup ikisi arasındaki mücadelelerde ise hakem olarak Mitra bulunmaktadır. Zervan’ın eşi ve Ahura Mazda ile Ahriman’ın anneleri olarak yazılı kaynaklarda Anahita ismi geçmektedir. Bazı kaynaklara göre ise Anahita’nın herkesi besleyen toprak veya ülke olarak geçtiği görülür. Böylece Anahita tanrısı toprak ana olarak yorumlanmaktadır.“[1] 

Kaynağını Mezopotamya’dan alan eski Yunanların Ana Tanrıça Rhea’dan doğan Baş Tanrı Zeus Gök Tanrısı, Kardeşi Poseidon denizler Tanrısı, Hades yeraltı Tanrısı, Apollon ise Güneş Tanrısıydı.

Hıristiyanlarda İsa Tanrı’nın oğludur.

İsa’nın doğu günü 353-354 yıllarından sonra Romalı Aziz Liberius tarafından Hıristiyanlara kabul ettirildi

Hense Leonard, „Helen-Lâtin Eski-Çağ Bilgisi” kitabında şöyle yazıyor:

“Roma devleti içinde en çok yayılan din, dünya dini olarak başta kalmak için yüzyıllar boyunca Hıristiyanlıkla çarpışan Mithra dinidir.”

Daha doğrusu, “Roma devleti içinde en çok yayılmak istenen ve dünya dini olabilmek için yüzyıllar boyunca Mithra ve Zerdüşt inancıyla çarpışıp savaşan Arabistan merkezci Hıristiyanlık dini olmuştur. Daha sonra da Doğu’da onun imdadına İslam yetişmiştir. Böylece Arabistan merkezci semavi dinleri Doğu’da ve Batı’da insanlığı üç-dört bin yıl gerilere götürmüş, karanlık tarihi bir tünele sokmuş, toplumları birbirine kırdıran büyük dünya savaşların koşullarını yaratmış, önünü açmıştır.” denilebilir.

Mithra ve Zerdüşt inançları aşağıdan yukarıya doğru toplum içinde doğal bir gelişim göstererek, birbirini izleyen reformlar yoluyla gelişirken; yani toplumun binlerce yıllık tecrübeleri, bilgi ve birikimleriyle oluşurken; Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam ise, uygarlık güçleri tarafından yukardan aşağıya doğru sistemli, planlı, programlı ve tarihsel bir projeler dahilinde geliştirilmiştir.

Hıristiyanlık dininde, İsa’nın MS. 29 ile 33 yılları arasında öldüğü kabul edilir. Kesin tarih yok. Çünkü o tarihlerde öyle bir olay gerçekleşmiş değil. Ölüm tarihi gibi doğum tarihi de yüzyıllarca Hıristiyanlar arasında tartışma konusu oldu. Doğumunu da kimse bilmiyordu. Sümerler’den beri dünyanın kültür merkezi sayılan Mezopotamya’dan dünyaya dağılan Güneş kültü ve inançlarında Mitra, Attis ve Dionysos’un doğumlarının 25 Aralık’ta olması, üçünün de tanrının oğlu olduğu, üçünün de öldükten sonra bir süre sonra dirilmeleri, ilgi çekici olmalı ki, İsa’nın da doğum gününü o güne getirdiler. Ya da kültür hırsızları olan Semitik tüccarları çok cahil, çok kültürsüz yobaz olduklarından herhangi bir düşünce ve fikirleri olmadıkları için kendilerinden önceki Aryan halkların kültür ve inançlarından almak zorunda kaldılar demek daha doğru olur.

Ve gelin görün ki, Mitra’nın doğum gününü, İsa’nın doğum günü olarak ancak MS. 353-354 yıllarından sonra ilk defa dini bir törenle Romalı Aziz (Papa) Liberius tarafından kutlanarak Hıristiyanlara kabul ettirildi

Mitra Tanrı’sının doğum gününü, İsrailli İsa’nın doğum günü yapmaları hiç kuşkusuz Avrupalı halkların gelecekleri üzerinde tam egemenlik kurmak isteyen, kültür ve inançlarını geriletmek isteyen Semitik tüccarları’n tarihin en büyük çarpıtmasından başka bir şey değildi. Çünkü maddi uygarlığın yanı sıra, Filistin’de MS. 33 yıllarında, Ferisi Pavlus önderliğinde bir heyeti sırasıyla önce Atina’ya, sonra Roma’ya gönderip, İsa’nın çarmıha gerilip öldükten sonra tekrar dirildiği yalan hikâyelerini anlatıp (ki o dönemde Filistin’de ve İsrail’de yaşanmamış bu hikâyeye hiç kimse inanmıyordu. Uzak diyarlarda halkı bu massallara inandırmaya çalıştılar.), Museviliğin başka bir misyon ve vizyonu olan Hristiyanlığı Avrupa’ya yaymak isteyen Semitik tüccarları, maddi kültürün yanı sıra manevi kültürün yeni bir din (tanrılar panteonu) ve cennet tasvirleriyle donatılarak kurulacak uygarlık sistemlerinde çalışacak kölelere inşa etmek istiyorlardı. İşte o zaman bütün köleler Arabistan çöl kültürüyle besleneceklerdi. Arabistan çöl tanrılarına inanacaklardı. Dünya din merkezlerini gerici Arabistan çöl kültürü ve tek tanrılı semavi dinlerine bağlamak, Kudüs, Mekke ve Medine’yi dünya insanların ibadet kıbleleri haline getirmek, ezilip sömürülecek olan toplumlar, işgal edilecek ülkeler için bu masalların, mitos ve hikâyelerin din kılıfı altında propaganda edilip kutsal kitaplarda anlatılması şarttı. Ne edip edip hümanist iyilik sever Aryan tanrıları, inançları ve geleneklerine karşı, Semitiklerin kıskanç ve kötü tanrılarının üstünlük sağlaması şarttı. İdeolojik kölelik ve Batı’da inşa ettikleri kapitalist sistem üzerinden bugün kurmuş oldukları para İmparatorluklarının kurulması için peş peşe bu Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dini ideolojilerin toplumlara aşılanması, kotlanması şarttı. Bunlar olmasaydı bugünkü dünya para İmparatorluklarını kurmaları mümkün olmayacaktı.

Semitik tüccarları, bütün bu din ideolojileriyle insanların genleriyle oynayıp, toplumun mühendisliğiyle uğraşmayı Sümerliler’den öğrenmişlerdi.

Kaldı ki, gerçek tarihçiler ve araştırmacılar İsa’nın doğumunu; Medlerin Asur devletini yıkıp bütün Mezopotamya halklarına özgürlük getirdikleri gibi, 70 yıldan beri Babil ve çevresinde yaşayıp Mezopotamya kültürünü artık azbiraz öğrenmiş olan İsrailoğulları’nı da özgürlüğüne kavuşturdukları ve Yahudilerin Babil sürgününden sonra Filistin’e dönerek yeniden bir İsrail devleti kurdukları ve Süleyman tapınağını yeniden insa ettikleri dönem olan 5. ile 4. yüzyıllar arası bir zamanda yaşadığını varsayıyorlar. Babil ve çevresinde Kürtlerle iç içe yaşayan İsrailoğulları Kürtlerden Zerdüşt kültürü ve inancından çok etkilendiler. Mithra inancı hakkında bilgiler topladılar. Daha önceki tarihlerinde olmayan sırat köprüsü, cennet-cehennem,  Adem’in cennetten kovulduğu, Ziusudra tufanı (isim değiştirilerek Nuh tufanı yapıldı), Brahim efsanesi (Abrahim efsanesi) ve bir çok Sümer mitosu, destan ve masallarını Kürtlerden öğrendiler. Bütün bunlar daha sonra yazılan tarihlerine ve Tevrat’a geçti. Asur devletinin bugünkü Kürtlerin ataları olan Medler tarafından yıkılması üzerine ülkelerine dönen İsrailoğulları; tıpkı Zerdüşt karakterindeki gibi yoksul Musevilere öncelikle seslenen İsa’nın öncülük ettiği İsrailiye ve Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinde çalışan haham ve siyon elit Yahudiye diye bilinen iki mezhep arasında çekişmeler ve kavgalar başladı. Zerdüşt gibi ezilen, sömürülen ve sistem dışına itilen yoksullardan yana  tavır alarak onlara erdemli, adaletli, hakikat yolunu göstermeye çalışan İsa’ya başhaham ve siyon elit kesim sözlü ve fiziksel saldırılarda bulundular. Ateşli Zerdüşt tapınaklarındaki rahipler gibi komünal sosyal bir cemaat oluşturmaya çalışıyordu ki, bu uygarlık güçlerin tarihsel projelerine ters düşüyordu. İsrailoğulları da Akad ve Asurlar gibi Mezopotamya’nın erdemli Aryan kültür, inanç ve Tanrı’larına asimile edilmeyi beraberinde getiriyordu ki, bunu kesinlikle istemiyorlardı. Bu düşünceleri Kenan’da yaymaya çalışan her kimse hemen ortadan kaldırılması gerekiyordu. Semitik tüccarlar, işte o dönemde Medler’in ülkesinden yeni dönen, yoksul israiloğulları‘na Zerdüst öğretilerini haykıran, onun öğrencisi gibi komünal sosyal bir cemaat oluşturmaya çalışan ve İsrailiye mezhebi önderi olan gerçek İsa’yı (M.Ö. 430-400 yıları arasında) başhaham ve Yahudiye yöneticileri tarafından „kendisini peygamber zannediyor“ diye suçlu gösterdiler. Jerusalem’de çıkarılan mahkemede, Yahudi yargıçları da ölüm cezasına çarptırıp çarmıha gerip öldürdüler. O dönemde, onun çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylenti ve haberleri de duyulmadı. İsa’yı Romalılar değil, Roma imparatorluğu henüz İsraillilerin ülkesini işgal etmeden çok önceleri Semitik tüccarlara hizmet eden Yahudi hahamları, siyon ve yargıçları tarafından ölüm cezası verilerek Beytüllahim’de çarmıha gerildi. Ve meseleyi kendi çıkarları için büyütmeden kapattılar.

Tarihçiler boşuna, „İsa’nın annesi Meryem, Zerdüst’ün yüzdüğü gölde döllenmiştir.“ dememişler. Bu derin düsüncenin mutlaka bir sebebi vardır ve buradaki fotograf tarih puzzlasına uygundur. İsrailoğulları’n Babil sürgünü ve onların Medler’le olan ilişkileri incelenip araştırılmadan İsa’nın gerçek hikâyesine ulaşmak mümkün değil. Peki neden 400 yıl sonra Semitik tüccarlar bir zamanlar yollarına taş koyduğu ve tarihsel planlarını altüst ettiği için çarmıha gerilip öldürülmüş bu İsa’nın hikâyesi yeni olmuş gibi dünya halklarına ısrarla yalan anlatılıp bir öğreti haline getiriliyordu? Hiç kuşkusuz çıkarlarına denk geldiği için yeniden gündeme getirerek politik malzeme olarak kullanmaya başladılar. İsa’nın adını kullanırken, onun Mitra ve Zerdüşt inancından esinlenen öğretilerin içini boşaltıp yozlaştırarak, Arabistan merkezci yeni bir din oluşturmaya çalışıyorlardı.

Richard Shenkman, Tarihin Büyük Yalanları kitabında şunları yazıyor:

„Ne zaman doğduğunu bile bilmiyoruz. İsa’nın kendisi ne zaman doğduğunu hiç söylemedi ve zaten kimse de sormadı ona. Doğum gününü öğrenmek istedikleri zaman -ölümünden yaklaşık otuz yıl sonra M.S. 75’de, İnciller yazılmaya başladığında kesin olarak bilme şansı kaçmıştı artık. O yüzden insanlar tahminde bulundular.

Eğer ilgileniyorsanız, bu konudaki akademik görüş İncil yazarlarının yanlış tahminde bulunduğu şeklindedir. Araştırmacılar İsa’nın doğumunu M.Ö. 6. ile 4. yüzyıl arası bir zamanda varsayıyorlar.

İsa’nın doğum günü 25 Aralık olarak katlanır ama bunun nedeni o tarihte doğduğuna ilişkin bir kanıt olması değil, asıl neden Romalı putperestlerin Persli güneş tanrısı Mitra’nın doğum gününü o günlerde kutlamalarıydı.[2]  İsa’nın yaşamı konusunda epeyi tartışma söz konusudur ama bu konu hakkında hemen herkes hemfikirdir.

İsa’nın doğun gününün 25 Aralık’ta kutlanması geçmişe dayanır ama sanıldığı kadar da eskiye değil. Hıristiyanlar ancak dördüncü yüzyılda İsa’nın doğum gününü kutlamaya başladılar. Ve sadece Batı’da kutlandı doğun günü. Doğu’da ise Yunanlı Hıristiyanlar bir başka putperest bayramını, 6 Ocak’ı kutladılar.”[3]

Mitra inancın Roma askerleri arasında yayılmasıyla birlikte büyük bir çıkmaza giren Museviliğin Batı’da yayılmasının önünü açmak ve binlerce yıldır Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılan Mezopotamya’nın Aryan kültür ve inançların önünü kesmek amacıyla İsa’nın sembol olarak seçilip sanki yüzyıllar önce Semitik tüccarlar tarafindan değil de, o gün Roma İmparatorluğu tarafından yeni öldürülmüş gibi ideolojik manipülasyon yapılarak, gerçekler teryüz edilerek bir dinin önderi olarak seçilmesi yaşayan bir beynin sistemli plan, proje ve programları gereğiydi. Bu kültür hırsızları öbür hikâyeler gibi bu hikâyeyi de Sümerliler’den almışlardı. Onlar sadece dünya insanlarını kandırıp dolandırmak için kahramanın ismini değiştirmişlerdi.

Semitik tüccarlar, Museviliği sadece 12 kabileli İsrailoğulları için planlayıp inşa etmişlerdi. Doğuşdan İsrailli olmayan Musevi olamıyordu. Bu yüzden o dönemde Musevilik hem Mezopotamya kapısında hem de Avrupa kapısında sıkışıp kalmıştı. İlerleyemiyordu. İlerlemesi için gene Kral Davud gibi Beytüllahim’de doğan bir İsrailli önderliğinde ama bu kez biraz daha farklı ve bütün insanlara, hatta bütün dünyaya hitap eden Arabistan çöl merkezci tek tanrılı bir din inşa etmeyi planladılar. Kâhinleri, habercileri ortalığa saldılar. Kâhinleri yıllardır insanlığa bir peygamberin gelmekte olduğu kehanetinde bulundukları ve İsa’nın çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylentilerin yayıldığı bir dönemde onlar planları için, Hıristiyanlığı bir dünya dini haline getirmesi için propagandaist Ferisi Pavlus’u görevlendirdiler. Daha sonra ona Avrupa’da misyonerlik görevini verdiler.

İnanna’nın kendi yerine ölüler diyarına gönderdiği Tanrı Dumuzi’un ölüler diyarına inişi, onun gibi ölümü, çarmıha gerilen cesedi ve tekrar dililişi sayılan ilkbaharın başlangıcı bir dönemde; Sümerlilerin o İnanna’nın ölüler diyarına inişmitosu isimler değiştirilerek, üç bin yıl sonra yeniden dünya halklarına sahneleniyordu. Semitik tüccarlar tarafından çalınan Sümerlilerin en eski ve en önemli diriliş ve yumurta bayramı, şimdi gelecekte Hıristiyanların en eski, en önemli diriliş ve yumurta bayramı olacaktı. Tanrı’nın oğlu Tanrı Dumuzi’un 21 Mart’ta dirilişi yerine, şimdi aynı günlerde tanrının oğlu İsa geçiyordu. İsan’nın çarmıha gerildikten sonra 3. günde dirilişi kutlanılacaktı.

Güya baharın başlancığında (Paskalya günlerinde), „İsa MS. 30-33’de Beytüllahim’de çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylenti ve haberleri duyulmaya başlandı.“ Bu söylenti ve haberleri kâhinleri ve habercileri aracılığıyla yayanlar dünyayı yöneten gizli uygarlık güçleriydi. Plan gereği zamanlaması da çok iyi seçilmişti. Çok soğuk ve karanlık kış günlerinden sonra doğanın uyandığı, her şeyin tohuma durduğu, yumurtlandı baharın başlangıcı sayılan bir dönem. Böylece Tanrı Dumuzi gibi sıradan biri olmadığı, Tanrı değilse de, en azında Tanrı’nın oğlu olduğu kanıtlanmış oluyordu, inanan havarilerine göre.

Zerdüşt öğretisinin etkilerinin de görüldüğü Mithra, Işık-Tanrısı olarak kötülüklerle sonuna kadar savaştıktan ve kötülükleri yok edip karanlıkları aydınlattıktan sonra Güneş Tanrı ile birleşip göğe çıkmaktadır. Bu iki mitos birleştirilerek Hıristiyanlıkta birlikte kullanılmıştır.

Ferisi Pavlus baştan beri bu planın içindeydi; İsa’nın üçüncü gün mezarından dirildiği söylenti ve haberlerin yayıldığı günlerde, “İsa dirilmediyse bizim sözlerimiz boş, inancımız anlamsızdır.” diyordu. Yani, insanları -Tanrı Dumuzu gibi- çarmıha gerilip ölüler diyarına gönderilen “İsa’nın tekrar dirildiğine inandıramazsak Hıristiyanlığı geliştiremeyiz, yayamayız.” diyordu. Başta kimse bu yalanlara inanmasa da, bu yalanlar onlarca, yüzlerce yıl anlatıla anlatıla bütün insanlığa inandırılmalıydı.

İsa’yı öldürüp tekrar dirilttikleri söylenti ve haberlerin yayılmasından birkaç yıl sonra Arabistan çöl merkezci yeni bir tek tanrılı dünya dinini yaymak için misyoner Ferisi Pavlus bir heyetle birlikte Yunan-Roma dünyasına gönderildi.

Yüzyıllardır Ahura Mazda ve  Mitra inanç öğretilerinin Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayıldığı şehir olan Atina’ya gelen heyet, gelir gelmez önce yakın zamanda şehirde inşa edilen Yahudi  Sinagogu’nu ziyaret ederler. Semitik tüccarları’n gönderdiği heyetin Yahudi  Sinagogu ziyaret etmesi ve binlerce yıldır Mezopotamya kültür, inanç ve felsefesinin Avrupa’ya yayılmadan önce Yunan filozoflar tarafından tartışılıp konuşulduğu Atina meydanlarında, Areopagos Tepesi’nde Hıristiyanlığı ilk başlatmaları tesadüf değildi. Mezopotamya’nın Aryan kültürü, Zerdüşt ve Mitra inancın Atina üzerinden Avrupa yayılmasını önlemek ve Arabistan merkezci ve peygamberlik geleniğiyle gelen tek tanrılı dinleri Anadolu ve Avrupa’ya yaymaktı.

Çok açık görünüyor ki, uygarlık güçlerin Batı’da yaymak istedikleri ve İbrani dinin, yani sanki Musevilik’ten kopan bir kol olarak şekillendirilen bu yeni din kuramın kültürel devrimin hedeflerinden biri, eski Zerdüst ve Mitra inancın geleneklerini ve izlerinin yok edilmesidir. Bu mümkün değilse, hümanist Aryan kültür motiflerin yerine gerici Semitik kültür motiflerin geçirilmesi ve çeşitli görüş açılarıyla derlemeciler ve düzeltmenler tarafından değiştirilerek düzeltilmesi ve yeniden düzenlenmesi, dönüştürülmesi ve Hıristiyanlaştırılması işiyle tamamlamaktı. Kendi uzun vadeli ekonomik ve siyasal çıkarları doğrultusunda yavaş yavaş yeni bir dünya sistemi oluşturuyorlardı. Yüzyıllar sonra tam bir sömürü çarkı olan feodal ve kapitalist sistemde köleleri daha fazla çalıştırmanın ve insanlığı daha fazla Arabistan merkezci tek tanrılı dinlere, kıblelerini ve zenginliklerini o bölgeye çekmek, gerici çöl kültüre bağlamanın temeli için bu Hıristiyanlaştırılma programları çerçevesinde çalışıp başarılı olmak şarttı.

Gerçekler manipüle edilerek insanlar kandırılıp aldatılarak, uygarlık güçleri daha önceden oluşturdukları ideolojik araçlarla bir kez sömürü sistemlerini kurdular mı, artık o “modern” dedikleri sistemlerini yıkmak –ansızın bir devrim ya da bir terslik olmasa- imkansız hale geliyordu. Ve ta ki o sistemleri kaderleriyle eskiyip yıkılana dek gidiyordu bu iş. 500 ya da 1.000 yıl. Hepsi yaşayan bir beyin tarafından tek tanrılı dinlerle programlanmış ve kotlanmıştır.

Avrupa’ya gönderilen Kudüs heyeti (bugün uygarlık güçlerin aynı benzer heyetleri bütün ulus-devletlere  danışmanlık yapıyorlar.) Atina’da Sinagogun hahamı, Epikurosçu ve Stoacı filozoflarla temaslarda bulunup konuşurlar. Heyetin başındaki  Pavlus filozofların tartıştığı Areopagus Tepesi’de halka bir konuşma yapmak istediğini söyler. Onlar da onu alıp Areopagus Tepesi’de götürürler, “Çarmıha gerilip mezara konulan İsa’nın mezarından dirildiği hikâyesi çok ilginç. Yeni öğreti diyorsunuz. Bu nasıl yeni bir öğreti? Dahasını da bilmek isteriz.” dediler.

Semitik tüccarlar tarafından çok iyi yetiştirilmiş propagandaist Ferisi Pavlus, Arabistan çöl merkezci tek tanrılı yeni dinin öğretilerini Atina’lılar şöyle anlatıyor:

“Ey Atina erleri! Görüyorum ki her bakımdan epey dindarsınız. Çünkü kutsal yerlerinizi gezerken şu kitabenin yazılı olduğu bir mihrap gördüm: ‘Meçhul Tanrı’ya!’ Tanımadan taptığınız bu  Tanrı’yı işte şimdi size ilan ediyorum. Dünyayı ve dünyadaki her şeyi yaratan Tanrı, yeryüznün ve gökyüzünün Rabbi olduğundan, insan elleriyle yaratmış tapınaklarda yaşayamaz. İnsan eliyle yaratılmış hiçbir şeye ihtiyacı da yoktur. Her şeye can ve nefes veren O’dur. Tüm milletleri bütün dünyaya dağıtarak vareden, onlara belli zamanlar ve yerler tanıyan, onları bir kandan vareden O’dur. Bunu Tanrı’yı arasınlar, mümkün ise O’nu el yordamıyla bulabilsinler diye yapmıştır. Aslında hiçbirimizden uzak değildir Rabb. O’nda yaşar, hareket eder, O’nda varoluruz. Çünkü şairlerimizden birinin dediği gibi, ‘Biz de O’nun soyundanız. Tanrı’nın soyundan olduğumuz için Tanrı’yı insan sanatı ya da düşüncesiyle oyulmuş altına veya gümüşe yahut taşa benzer sanmamalıyız. Tanrı bu cehalet zamanlarına sabır göstermiştir. Ama artık nerede olursa olsun tüm insanların tövbe etmelerini öğüt veriyor. Çünkü dünyayı adaletle yargılayacağı günü ve bu iş için uygun olanı seçti. O’nu ölümden dirilterek bütün insanlara teminat verdi.”

Pavlus, Areopagus Tepesi’inde, “İsa’nın çarmıha gerilip öldürüldükten sonra tekrar dirildiğini“  anlatınca,  o dönemde „öldürüldükten sonra dirildiği“ hikâyelerini sık sık duyan Yunan halkın büyük bir çoğunluğu onunla alay etti. İnanmak istemedi. Bazıları da nazikçe, “Bu hikâye hakkında seni yine dinlemek isteriz.” deyip geçip gittiler. Ancak Damaris adında şizofren bir kadın ve birkaç kişi Pavlus’un anlattıklarından etkilenmişlerdi. Ve inanmaya başladılar. Başlangıç için bu iyi işaretti.

Pavlus, aynı toplantı ve konuşmayı Roma’da yaptı. Orda da durum aynıydı. Halkın büyük bir çoğunluğu onunla alay etti. İnanmak istemedi. Fakat onlar bıkmadan usanmadan aynı yalanları, aynı hikâyeleri onlarca, yüzyıllarca yıl anlata anlata Hıristiyanlığı Avrupa’ya yaydılar. İnsanların % 95’si okuma yazma bilmiyordu. Böyle cahil bir ortamda Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dinleri yaymak onlara kolaylık sağlıyordu. İkincisi, Semitik tüccarları altınla satın aldıkları krallar aracılığıyla bu dinleri yayıyorlardı. Çoban sürü misali; bir kral Hıristiyan oldu mu, yönetimindeki bütün halk Hıristiyan oluyordu.

En iyi örneklerinden biri Ermenilerdir. M.S. 280 yılında Ermeni kralı Gregor Hıristiyan olur. Kral Hıristiyan olur olmaz Anadolu’daki bütün Ermeni halkı Hıristiyan olur. Çok iyi geçindikleri tarih komşuları Kürtler de MS. 650’lerden sonra Semitik tüccarlara hizmet eden cihatçı Arap orduları tarafından katliam ve soykırımlarla zorla İslamlaştırıldılar. Böylece dağlarda hayvancılık ve tarımcılık yaparak geçimlerini sağlayan kadım Kürtler ve vadilerde ise tarım ve sanatçılık yaparak geçimlerini sağlayan tarihi dost Ermeniler iki farklı Arabistan çöl merkezci din ideolojileriyle beyinleri yıkanarak birbirine düşman edildiler.

Oysa bugünkü Kürtlerin ataları olan Hurriler ve bugünkü Ermenilerin ataları olan Hititler en son M.Ö. 1306’da Qadeş Antlaşmasıyla ittifak kurarak aynı cephede yüzyıllarca Mısır (Semitik tüccarları’n) ordularına karşı birlikte savaştılar. Hititler’le birlik kuran Hurriler’di. İkisi de Aryan halkındandı. Hititlerin güney müttefikleri olan savaşçı Hurriler, karşı karşıya geldikleri Mısır ordularını her seferinde yeniyorlardı. Bu da o dönemde bu halkın tanrılarının güçlü olduğu imajını dünyaya yayıyordu. Dolayısıyla Hititler de Hurrilerin tanrılarına inanıyorlardı. Tanrıları ve kültürleri aynıydı. Ne zaman ki, sömürgecilerin Arabistan çöl merkezci dinlerine ve kültürlerine sahip oldular, işte o zaman kendi atalarının eski hümanist Aryan kültüründen uzaklaştılar. Kendi tanrılarını bıraktılar, Arabistan çöl merkezci tanrılara inanmaya başladılar ve kendileri olmaktan çıktılar. Kendi ülkelerinde Semitik tüccarlar’a kul köle oldular.

Fakat kinci ve nefretleri çok büyük Semitik tüccarları, Hurri ve Hititlere olan düşmanlık kin ve nefretlerini yüzyıllar sonra onların torunlarının torunlarından aldı. İnşa ettileri Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dinlerle onların beyinlerini yıkayıp genleriyle oynayınca, ülkelerini işgal etmek kolay oldu. Ülkelerini işgal etmekle yetinmediler, o bölgelerde yaşayan halkları birbirine düşürerek, düşman ederek, sonradan o bölgeye gelen göçmen Pers, Arap ve devşirme Türkler eliyle katliam ve soykırımlarla yok etmeye çalıştılar. Tıpkı genleriyle oynadıkları İsrailoğulları’nı Filistin’in yerli halklarına düşman ederek; göçmen İsrailoğulları eliyle yerli hakları katliam ve soykırımlardan geçirdikleri gibi. Arabistan çöl merkezci tek tanrılı semavi dinleri olmadan bunları başarmak mümkün değildi.

Ermenilere, bir İslam devleti olan Osmanlı İmparatorluğu eliyle; 1894-97, 1914-19 ve 1922’de çok büyük soykırımlar yapıldı. Bu soykırımlardan artakalanlar, Semitik tüccarları’n, “Anadolu’ya yapay Türklüğü yerleştirme projeleri” ya da Osmanlı’nın mirasını devredeceği Türkiye’yi kurma projeleri  çerçevesinde sürgün edilerek yok ettiler. Aynı katliam ve soykırımların son ikiyüz yıldan beri onların tarih komşuları olan Kürtlere yapılıyor. Fakat her iki komşu Aryan halkı da, bu katliam ve soykırımları başlarına getirenlerin onları Hıristiyanlaştıran ve İslamlaştıran Semitik tüccarı olduğunu hiç bir zaman anlamadılar. Çünkü çok uzun vadeli tarihsel plan ve programlardı.

Hıristiyanlık Avrupa’da Engizisyon rejimlerini yarattı. Yüzyıllar boyu imparatorlukların Engizisyon rejimleri oldu. Toplumun yarısını oluşturan kadınlar cadı ya da şeytan ilan edilerek yakıldılar. Bruno gibi birçok biliminsanı bilimsel açıklamalarından dolayı yakılarak cezalandırıldı.

İslamlık ise Doğu’da Engizisyon rejimlerini yarattı. Yüzyıllar boyu devletlerin ve imparatorlukların Engizisyon ve faşist rejimleri oldu. Toplumun yarısını oluşturan kadınlar, cezaevini andıran kara çarşaflara büründürdüler, gözlerine cezaevlerinin demir parmaklıklarını taktılar, namuslu değil diye taşlanarak öldürüldüler, cadı ya da şeytan ilan edilerek yakıldılar.

Kont de Volney (1757-1820) „Yıkıntılar: Kültürler neden geriliyor?“ adlı ünlü eserinde, Semitik din kültür ile Aryan inanç kültür çatışmalarını din adamların tartışmalarıyla anlatırken, Zerdüşt inancındaki kişiye şunları söyletiyor:

„Ey (Semitik tüccarları’n seçkin vekalet savaşçıları) Yahudilerle onların çocukları Hıristiyanlar, Musa’nın sandığınız Kitap, Musa’dan altı yüzyıl sonra (M.Ö.500-150) yazılmaya başlanmıştır. Bunu yirmi gerçek belgeye dayanarak kanıtlayabiliriz. O kitapta Musa’ya yakıştırılan düşüncelerin hiçbirini Musa bilmezdi. O kitabı kaleme alanlar, ki bu kaleme alınışın bir büyük papazla bir  kralın anlaşması sonunda yapıldığını su götürmez bir gerçektir; ruhun ölümsüzlüğünü, ölümden sonraki yaşayışı, cennet ve cehennemi, (Ziusudra tufanı, Brahim efsanesi, sırat köprüsünü), insanların çektiği acıların en büyük nedeni olan kötülüğe karşı  başkaldırmasını bizim filozofumuz Zerdüşt’ten öğrenmişlerdir. Hem de bu düşünceler, mitoslar, hikâyer ilk krallarımız ve filozoflarımızın yaşadığı yüzyıllardan sonra sizin yazılarınızda görünmeye başlandı. Zerdüşt, o yazılardan yüzyıllar önce bütün bunları söylemişti. Babil ve Ninuva kralları tarafından yenilip esir alınan atalarınızın, Med kralımız Serhas tarafından kurtarıldığını ne çabuk unuttunuz?! Atalarınız o zaman bizi örnek edinmişler, bizden ders almışlardı. (Çok şey öğrenmişlerdi bizden.) Kudüs’e yeni düşüncelerle döndüler. Siz, gücünüzü yeniden yüceltecek hayali bir kral bekliyordunuz. (Oysa biz, size Zerdüşt düşünceleriyle donattığımız gerçek bir İsa verdik. Ona da sahip çıkmadınız; başhahamınız ve kralınız çarhıma gerip öldürdü.) Bizse onarıcı ve kurtarıcı bir evrensel iyilik tanrısının geleceğini müjdeliyorduk. İşte Hıristiyanlığı bu iki düşüncenin birleşmesinden yarattınız. Zerdüşt’ün yolunu şaşırmış çocuklarından başka hiçbir şey değilsiniz siz.“

Birinci Dünya Savaşı sonrası Musul’a giden Milletler Cemiyeti’nden bir heyet Şengal Dağı’ndaki Êzîdî Kürtlere, „Türk ve Araplarla birlikte yaşamalarını“ tavsiye edince, onlardan şöyle bir tepki gelir:

„Biz kesinlikle Türk, Arap ve başka yabancı bir egemenlik istemiyoruz. Biz kendi ülkemizde tarihi haklarımızı ve bağımsızlığımızı istiyoruz. Halkların kendi kaderini tayin etme hakkı, öbür halklar gibi Kürtlerin de hakkı.“

300’ler Komitesi’nin gönderdiği bu heyetin içindeki İngiliz üyeler şöyle bir soru sorarlar:

„Yahudi, Hıristiyan ve Muhammed’in dinleri arasında fark yoktur. Hepsine de birer kitap inmiştir. Başkalarıyla yaşamak neden bu kadar zorunuza gidiyor?“

Êzîdî Kürtlerin yanıtı şöyle olur:

„O üç peygamber de kitaplarını, Mıhabad peygamber, Hazreti Zerdüşt’in Zend Avesta’sı ve Mıshefa Reş kitaplarından alıp çarptıtarak ’Kutsal Kitap’ diye sunmuşlardır. Yahudilerin Semitik halkların ataları olarak sundukları Nuh peygamber, bizim Guti atalarımızın kralı Ziusudra’dır. Tufanı yaşayan ilk peygamberimizdir. Abrahim peygamber olarak sundukları ikinci ataları ise,  atalarımız Hurrilerin Goş aşiretinden olan Brahim’dir. Bizim ikinci peygamberimizdir. Ve Brahim Nemrud’un amcasının oğludur. Atalarımızı, kültürümüzü, inançlarımızı, tanrılarımızı bizden çaldıkları yetmiyor mu? Şimdi de ülkemizi bizden çalıyorlar. Bütün bu kötülüğe rağmen siz Milletler Cemiyati heyeti olarak hangi yüzle bizi başkasına benzeştiriyorsunuz ve yabancıların egemenliğini kabul etmemizi tavsiye ediyorsunuz. Neden?“

Bu yanıt, bugün işgalcı Türk devletin Kürtlere karşı yürüttüğü fiziki ve siyasi soykırımlarını görmek istemeyen Birleşmiş Milletler’e (BM) söylenmiş gibi aynen bugün de yerinde duruyor.

Anadolu ve Kürdistan‘da henüz İslamlaştırılmayan bütün Aryan Halkları Güneş Tanrı’sının bu üç günlük Qalo Xagan bayramını kutlarlar. Dêrsim, Varto ve Kerkük’de kutluyorlar. Bizim Dêrsim ve Varto köylerinde hâlâ kutluyorlar. Çoçukluğumda köyde kaç kez kutlandığına şahit oldum. Fakat Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinde çalışıp Sümer ve eski Mezopotamya kültürün kalıntılanı yok etmeye çalışan Emevi, Abbası, Selçuklu ve Osmanlı’dan sonra şimdi  barbarlıkta sınır tanımayan Türkiye sanki acelesi varmış gibi bütün gücünü bu kültürü ve o kültürü yaratan yerli halkları yok edip ortadan kaldırmaya çalışıyor. Kürdistan’dan Avrupa‘ya gelince, o bizim o bölgelerde kutlanan Qalo Gaxan bayramını Hristiyan Avrupa halkların İsa‘nın doğum günü olarak kutladıklarını görünce şaşırdım. „Bu bizim Aryan kültümüz nasıl oluyor da İsrailli İsa‘nın doğum günü sayılarak „Noel Baba Bayramı“ olarak kutlanıyordu?“ diye kendi kendime sordum. Tarihi Sümerliler’den başlatıp araştırınca Semitik tüccarları’n tarihi çarpıtarak halkları kandırıp dolandırdıklarını gördüm.

Qalo Gaxan bayramı olarak kutlanan Güneş Tanrısı’nın doğum günün 5-6 bin yıllık bir geçmişi vardı! Nasıl oluyor da iki bin beşyüz yıl önce Semitik tüccarlar tarafından ikinci kez  kurulan İsrail devleti eliyle çarmıha gerilen İsrailli İsa’nın doğum günü oluyordu? Bu büyük yalanı kim insanlığa yutturdu?

Ancak çözülen Sümer tabletlerini okuyup araştırınca hakikata ulaşabildiğimi söyleyebilirim.
Fakat İslam binlerce yıllık bu eski kültürü ve bütün uygarlıklara temel teşkil eden Sümer uygarlığın tüm kalıntılarını ortadan kaldırıp yok ettiği için, uygarlık o bölgeyi terk etti gitti.

Hiç bir zaman hiç bir sözünü pratiğe uygulamayan, hep yalan söyleyerek, işgal ettiği bölgelerde topladıkları talan ve ganimetleri kendi aralarında paylaşarak insanları kandırıp aldatan İslam, o bölgede insanlığa ait bütün eski kültürleri şiddet ve baskı araçlarını kullanarak yok etti. Bir nevi uygarlık yıkıcı bir rol oynadı. Girdiği bütün bölgeleri Arap çöllerine çevirdi. İsmi üstünde: Arabizm. Toplumun yarısını oluşturan kadınları hapishanenin demir parmaklıkların arkasına attı, yüzlerini çarşapla kapattı. Böyle bir yerde mitoloji, felsefe, edebiat, bilim nasıl gelişsin? Gelişmez. Halk cahil kalır. Arabizmin çöle çevirdiği bu diyarlar artık bir mucizeler diyarıdır, bir kanunsuzluk diyarıdır; burda olmayacak şey yoktur; her şey oluyor; yeri geldiğinde Muavi, Yavuz Sultan Selim, Mustafa Kemal, Saddam Hüseyin, Recep Tayyip Erdoğan gibi katiller, diktatörler, hatta tüm budalalar, tüm yobazlar birer önder ya da peygamber olup çıkabilirler bu diyarlarda.

İste biz 1400 yıldır böylesi siyasal İslamın baskı ve zulmü, katliam ve soykırımları altında kendi kültürümüzü, dilimizi ve uygarlığımızı geliştiremedik; devamlı katledildik barbar kabileler tarafından; kadınlarımızı hapishanenin demir parmaklıkları arkasından çıkaramadık, çocuklarımızı tecavüz edilmekten kurtaramadık; o doğa ve insanlığa önem veren güzelim erdemli uygarlık ordan öylece elimizden kaçtı gitti. Biz Aryan kültürümüzü İslamın katliamları, baskı ve zulmü altında geliştiremedik. Ama Avrupa halkları, Semitik tüccarları’n yukardan kafalarına boca ettikleri Hristiyanlık dininde Reform yapınca, laikliği savunup dini bir tarafa koyunca bizim Yunanistan üzerinden Avrupa‘ya yayılan Aryan kültürümüzü azbiraz geliştirip sosyalist aşamaya getirdiler. Bu yüzden Avrupa kültürü bizim kültürümüze azbiraz yakındır.

Semitik tüccarları’n ve onların „300 dünya zengin ailesi“nden oluşturdukları „300’ler Komitesi“ diye bilinen alt örgütlemesiyle Batı‘da inşa ettikleri modern kapitalist sistem değil, ama Avrupa halkların geliştirdiği sosyal toplum, ekoljik toplum, insan halkları, etnik ve inanç eşitliği, özgürlük, kadın halkları, hakların kendi kaderlerini tayin hakkı, özerklik, yerel yönetim hakkı, Güneş kültü bizim savunduğumuz kriterler ve bizim Aryan kültürümüzdür.

Bu anlamda Qalo Gaxan bayramı ve yeni yılınızı en iyi dileklerimle kutluyorum!..

Berlin, 21.12.2022

Azad Roni

Kaynaklar:

[1]. Etem Xemgin, Aleviliğin Kökenindeki Mazda İnancı ve Zerdüşt Öğretisi, Berfin Yayınları, İstanbul s.40.

[2]. Yazar Richard Shenkman tarih ve araştırmacı olmadığı için; Perslerin, Medlerin Asurlarla savaş halinde olduğu M.Ö. 550’lerde Kassitlerin ülkesine geldiğini, Kassitlerin Rusya’nın Khoaresmiş steplerinden gelen bu göçmenleri yerleşmeleri için toprak verdiğini, dilenci oldukları için Kürtlerin onlara Kürtçe „Pârsek“ dediklerini, Pers isminin Kassittler ve Medler tarafından onlara verildiğini, daha sonra iktidarı Medler’in elinden çaldığını bilmiyor. Daha doğrusu Perslerin Türkler gibi iktidar ve kültür hırsızı olduğunu, Güneş Tanrı’sı Mitra kültürün Perslere ait olmadığını, Kassitlerin Güneş tanrısı olduğunu bilmiyor. A.R.  

[3]. Richard Shenkman, Tarihin büyük yalanları, Aykırı yayınları, İstanbul 2002, s.186.

Qalo_gaxan_3

Azad Ronî Yazdı:

Qalo Gaxan’nın Tarihçesi

Üçüncü Ur sülalesinin kurucusu Ur-Nammu (M.Ö.2060 tarafından yeniden düzeltilip reformdan geçirilen ilk yazılı Sümer kanunlarından esinlenerek Babil şehir devleti için Hammurabi‘nin Güneş Tanrısı Şamaş’dan (Guti-Sümer karşılığı Utu) kanunları alışından (M.Ö. 1750) sekiz yıl sonra Gutilerin desteğiyle Kassitlerin M.Ö.1742 yılında ilk defa Babil’e saldırması sonucu Mitra inancı Babil şehir beyliğine de yayılmaya başlandı. Daha sonra Kassitler’in M.Ö. 1595 yılında Babil’e tamamen hakim olmalarıyla birlikte; bu kez o bölgede de konumu ve etkinlik derecesi en fazla olan güneş tanrısı Mitra‘nın 24 Aralık’ı 25’se bağlayan Kutsal Gece, 25 Aralık günü ise doğum günü olarak Qalo Gaxan bayramı daha geniş bölgelerde kutlanmaya başlandılar. Böylece bir süre sonra savaş ve zafer Tanrı’sı olarak da kabul edilen Güneş Tanrı’sı Mitra’nın doğum günü kutlamaları Gutiler, Subarular, Lulubiler, Hurriler, Kassitler, Mittaniler ve Urartular’la sınırlı kalmadı; Hindistan’dan Ege kıyılarına kadar ve daha sonra Yunanistan üzerinden Avrupa bölgelerine kadar Aryan halkları arasında çok geniş bir alana yayıldı. Bin yıl sonra Mezopotamya’ya kadar sınırlarını genişleten Roma İmparatorluğu’nun askerleri, komuntanları ve halkı arasında da yayıldı. Ve o dönemde henüz Hıristiyanlık tarih sahnesine çıkmış değildi.

Tarihte ilk defa Qalo Gaxan bayramını kim kutladı?

Tarihte ilk defa Guti, Lulubi, Hurri ve Kassitler’in M.Ö. 2340 tarihinden beri Qalo Gaxan bayramını kutlamaya başladıklarını Sümer kaynaklarından öğreniyoruz.

Şehirlerdeki tapınaklarda büyük törenlerle kutlandığı gibi, köylerde de bu bayram heyecanlı ve eğlenceli bir şekilde kutlanıyordu. Kuzey Kürdistan’da (Kuzey Mezopotamya’da) Qalo Gaxan (bölgelere göre ismi „Kalo Gaxan, Gaxand, Gaxande, Gaxend, Sernewe, Sersal“ diye değişiyor.) günlerinde her zaman bir-iki metre kar var. Köylerdeki ritüel kutlamalarda genelikle Qalo ya da Qalık“ (yaşlı dede) denilen genç delikanlının üzerinde koyu gri eski bir elbise, omuzlarında yarı dolu bir çuval, yüzüne yapıştırılmış yapmacıklı beyaz bir sakal (yün, pamuk yoksa, yüzünü beyaz un ya da kömürle boyama da olabilir), elinde asası, yanında „Fadıke“ adında genç bir kadın eşi ev ev dolaşırlar. Hem insanlara yeni yıl müjdesi veriyorlar, hem de topluma dağıtmak için bir şeyler topluyorlar. Eşi kendisine kıyasla çok genç ve güzeldir. Her ikisinin yanında onların evlerden topladıkları yiyecek ve giyecekleri taşımak, bazen de Qalo’nun safında Fadıke’yi gençlerden korumakla görevli bir torbacı da bulunmaktadır. Qalık ve Fadıke, önce fakirlere dağıtıcakları yiyecek ve giyecekleri çuvallarla evlerden toplarlar. Bu ara arkalarında dolaşan neşeli köy gençleri ve çocuklar Qalo’yu sopalarla ve kar toplarıyla eğlenceli bir şekilde dövüyorlar.

„Hey ihtiyar, sen artık çok yaşadın, öl de şu genç kadını bize ver!“ deyip genç kadını kaçırmaya çalışırlar. Genç ve çocukların tam bu Qalo’yu sopalarla dövmeleri, genç kadını kaçırmaları sırasında keyifli bir sokak tiyatrosu sahneleniyor. Ama her seferinde elindeki asasını savunma aracı olarak kullanan Qalo mücadele ederek, torbacının yardımıyla kadını gençlerin ellerinden geri alır. Böylece klasik bir tiyatro oyunu gün boyu devam edip gidiyor. Qalo Gaxan bayramı sanki yeni nelisleri ta Guti ve Lulubilerin eski dönemlerine götürerek tarihin koridorlarından gezdirerek insanları kendi kökleriyle buluşturan bir köprü gibidir. Qalık ve Fadıke dolaştıkları her evin kapısına geldiklerinde tatlı, yumuşak bir dille şöyle sesleniyorlar haneye:

Kürtçe:

Serê salê binê salê

Qalık vaye hatiye malê

Mala ku tiştek bide,

Xızır zarokek bide wê bûka malê.

Türkçesi:

Yılın başı, yılın sonu

Dede budur haneye girdi.

Eşya veren hanenin gelinine,

Hızır bir evlat versin.

Qalık ve Fadıke evlerden kim ne verdiyse topladıkları un, yağ, çökelek, patates, şeker, portakal, elma, meyve, sebze gibi yiyeceklerin ve yun, kazak gibi giyeceklerin bir kısmını köyde en fakir, ihtiyaç sahipleri olan birkaç aileye veriyorlar. Bu toplumda paylaşımcılığı simgeliyen bir durumdur. Geri kalanıyla bir müzik grubu ya da davul zurna getiriyorlar. Köyde hayvanları başka kömlere dağıtarak boşaltıkları bir kömü eğlence salonuna çevirirler ve Qalo Gaxan günü aile fertleri için özel hazırlanan akşam yemeğinden sonra, işi biten, mal davarını içeriye koyan herkes saat 19:00’da başlayan eğlenceli bir gowendle bayrama katılır. Bayram eğlencesi gece yarısına kadar devam ediyor. Genç kız ve erkeklerin de biribirleriyle tanıştıkları bu Qalo Gaxan gowend eğlencesi üç gün, üç gece sürüyor. Kürdistan’daki asıl paylaşımcı Qalo Gaxan’nın Guti-Lulubi-Hurri- Kassitler ve Sümerliler’den kalma orjinalı budur! Semitik tüccarlar olan uygarlık güçleri, Hıristiyanlığı Avrupa yaydıktan sonra  bu bayramı İsa’nın doğumgünü olarak „Weihnachtsferien“ olarak Avrupa halklarına yutturdular.

Arabistan çöl merkezci İslam dinin baskı, katliam, soykırım ve Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı, İran, Türkiye ve Irak gibi İslam devletlerin asimilasyoncu politikaları sonucu ne yazik ataları zorla İslamlaştırılan Sünni Kürtler arasında –özel bazı bölgeler dışında- bu Qalo Gaxan bayramı kutlanmıyor. Nerdeyse kaybolmuş durumda. Yani Semitik tüccarlar, eski atalarının bu güzel bayramını Sünni Kürtlere unutturmuşlar ve „Hıristiyanların bayramı“ diye yutturmuşlar. Oysa yukarda tarihçesini anlattığımız Qalo Gaxan bayramı, Hıristiyanlar’dan dört bin yıl önce Kürtlerin ataları kutluyordu. İslamlaştırılmayan Zerdüşt kökenli Kızılbaş (Alevi) Kütler üç günlük oruçdan sonra Qalo Gaxan adını verdikleri bu bayramı üç gün, üç gece kutluyorlar. Cem de yapılıyor. Êzîdî Kürtler, Êzî bayramı olarak kutluyorlar. Kerkük şehri ve çevresinde yaşayan Kakai Kürtler ve İran’da yaşayan Yaresan Kürtler de üç günlük oruçdan sonra Rojî Memewî adını verdikleri bu bayramı üç gün, üç gece kutluyorlar.

Qalo Gaxan (ihtiyar adam) bayramı, Zerdüşt kökenli Kızılbaş, Êzîdî, Kakai ve Yaresan Kütler arasında hâlâ -sürekli cihat çağrıları yenileyen siyasal İslamın baskılarına rağmen- yaşatılıyor. Bir tek, din kılıfı altında gerici Arabizme asimile edilen Sünni Kürtler kendi atalarının bu bayramını unutmuş, kutlamıyorlar. Ah keşke, 4300 yıl önce Lulubi-Sümerli Ludingirra’nın barbar Semitik halklar için çivi yazısıyla yazdığı Yaşamöyküsü Tablet 1’de söylediklerini duysalar da, siyasal İslamın söyledikleri yalanlara, dezenformasyonlara bu kadar inanmasalar.

Sümer uygarlığını kim yarattı?

M.Ö. 12.000 (Göbeklitepe’den başlayan tarih) ile M.Ö. 2.000 yılları arası yukarı Mezopotamya verimli Hilal’in belki de en verimli bölgesidir. İnsanlık ilk defa bu bölgede cenneti yaşadı. İsrailoğulları’na M.Ö. 586 yılında yaşatılan Babil sürgününden sonra yazılan Tevrat’ın bahsettiği cennet bu bölgeye aittir. İlk neolitik devrimi bu bölgenin yerli halkı olan Gutiler, Subarular, Lulubi, lorlar, Hurriler, Kassitler, Mittaniler, Urartular ve Hitit kabileri ve bu kabilerin öncüleri tarafından yaratıldı. Bu, neolitik devrimi yaratan yukarı Mezopotamya halkları, yani Zağros yüceltilerinde ve dört ırmağın (Zap, Aras, Dicle, Fırat) arasındaki cennnetli ovalarda doğayla iç içe yaşayan toplumlar; merkezi Sümer uygarlığın gelişimi için gerekli olan maddi (neolotik devrim olan hayvancılık ve tarım) ve manevi kültür (mitos, efsane, destan, masal, din) öğelerini altı bin yıl öncesinden beri yavaş yavaş kendi bilgi ve tercübeleriyle olgunlaştırdılar. Zağros yücetilerinden deltaya inen bir kısım Guti, Subaru, lulubi ve Lorlar önce Lagaş şehir beyliğini yüzyıllar boyunca yavaş yavaş inşa ettiler. Daha sonra Ur, Nippur, Kiş, Umma, Uruk gibi şehir beyliklerin olgunlaşıp büyümesi sonucu M.Ö. 6.000 ile M.Ö. 2.000 yılları arasında tarih sahnesine çıkmış ve böylece insanoğlunun ilk medeni uygarlığı olan Sümer şehir beyliklerin ortaya çıkmış oluyordu.

Gutiler Sümerliler’le aynı halktandı

Zagros Dağların yüceltilerinden deltaya inerek kuzey Mezopotamya’da uygarlık kuran Sümerliler’le dağ eteklerinde henüz doğa ile iç içe yaşayan ve aşağıda Sümer şehir beyliklerinde yaşayanlar tarafından ilkel olarak görülen Guti, Subaru, Lulubi, Lor ve Hurri kabileri arasında yüzyıllar sonra zaman zaman çatışmalara varan anlaşmazlıklar olsa da, birbirlerine sürekli ihtiyaçları olan ve dış güçlere karşı birbirlerini koruyorlardı. Ne zaman ki, Sümer Kralı Gılgamış dağlardaki Sedir ormanlarında yaşayan Humbaba’ya (Humbaba, Guti ve Hurri dilinde ’dağın ruhu’ anlamına geliyor. Yani doğayla  iç içe yaşayan Guti, Lulubi, Hurri kabilelerine) karşı, arkadaşı Engidu istememesine rağmen ve o dağlardan gelen ilkel Gutili arkadaşını kullanarak birlikte savaş açma serüvenine girerek, dağlarda yaşayan yerli kabileri egemenlikleri altına almaya çalıştı ve bunun sonucunda Gılgamış’ın en sevdiği Gutili arkadaşı Enkidu’yu ölümle yitirmesi, kökeninden uzaklaşarak uygarlaştığını sanan Sümerliler’in çöküşünün başladığı anlamına geliyordu. Nitekim dağlarda yaşayan Guti, Lulubu ve Hurri kabilelerin desteğini zaman zaman yitiren Sümerliler hem Elamlılar, hem de Akadlar tarafından büyük saldırılara uğradılar. Sümer şehir beylikleri’ni işgal edip, orda 200 yıl boyunca tarihin en güçlü ve baskıcı ilk devletini kuran Semitik kökenli Akadlar’a saldırarak, onları ortadan kaldıran Gutiler, Sümerliler’in tekrar güçlü bir şekilde tarih sahnesine  çıkmasını sağlamıştır. Bu da Sümerlilerin her sıkıştığında ya da onları yok etmeye çalışan düşmanlarına karşı onları koruyanların gene dağdaki Guti, Lulubi, Lor ve Hurri kabileleri olduğunun en iyi kanıtıdır.

Guti-Sümerler’de Aden bahçesi

Dilmun adında, saf, temiz, parlak tanrıların yaşadığı bir ülke var. Hastalık ve ölüm bilinmeyen yaşam ülkesiFakat orada su yok. Su tanrısı, güneş tanrısına, yerden su çıkararak orasını tatlı su ile doldurmasını söylüyor. Güneş tanrısı söyleneni yapıyor. Böylece Dilmun meyve bahçeleri, tarlaları ve çayırları ile tanrıların cennet bahçesi haline geliyor. Bu cennet bahçesi Aden’de yer tanrıçası 8 bitki yetiştiriyor. Bu ağaçlar meyvelenince bilgelik tanrısı Enki her birinden bir tane tadıyor. Buna yer tanrıçası çok kızıyor, tanrıyı ölümle lanetleyerek ordan yok oluyor. Bilgelik tanrısı çok ağır hastalanıyor. Diğer tanrılar büyük güçlüklerle yer tanrıçasını bularak bilgelik tanrısını iyi etmesi için yalvarıyorlar. Tanrıça, tanrının 8 bitkiye karşı hasta olan 8 organı için birer tanrı yaratıyor. Tanrılar’dan beşi (kadın) tanrıca, üçü (erkek ) tanrı. Hasta olan organlardan biri kaburga. Onu iyi eden tanrıcanın adı Ninti’dir. Guti-Sümer dilinde Nin hanım, ti kaburgadır. Ti’nin başka bir anlamı yaşam’dır; hasta organa yaşam soluğunu üflemektir.

Babil ve çevresinde yaşayan Hurri, Mittani, Kassit ve Medler’den cennetin yaratılış cografyasının yerini, Sümer mitoslarını, destanlarını, tufan efsanesi ve Brahim efsanesini öğrenen sürgündeki İsrailoğulları Medler sayesinde özgürlüklerine kavuşup kendi ülkelerine döndüklerinde yeniden yaptıkları Süleyman tapınağında M.Ö. 500-150 yılları arasında yazdıkları Tevrat’ta hiç kuşkuya yer vermeyecek şekilde bugünkü Kürtlerin atalarının neolotik dönemde yaşamış oldukları coğrafyayı cennet olarak tarif etmişlerdir.

Guti-Sümerler’den Tevrat’a geçen cennet tasviri

„Aden’den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu. İlk Irmağın adı Pişon’dur (Kuzey Kürdistan’da Wan dağlarında başlayan Zap Irmağı. A.R.); altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar. Orada iyi altın,  ak günük ve akik taşı vardır. İkinci Irmağı’n adı Gihon’dur (Kuzey Kürdistan’da Erzurum’un güneyinde, Zağros dağların gözeneklerinden doğar, Ağrı dağın etelerine uzanan Aras Irmağı. A.R.). Kuş sınırları boyunca akar. Üçüncü Irmağın adı Dicle’dir (Kuzey Kürdistan’da doğar. A.R.). Asur’un önünde akan odur. Dördüncü Irmak ise Fırat’tır (Kuzey Kürdistan’da doğar. A.R.).

Rab Tanrı Aden bahçesine (Aden bahçesi Wan ve çevresidir. A.R.) bakması, onu işlemesi için Adem’i oraya koydu. (Guti-Sümer cennet tasvirinde Adem “bilgelik tanrısı Enki’dir. A.R.) Ona, ‘bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin’ diye buyurdu. ‘Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.’

Sonra, ‘Adem’ın yalnız kalması iyi değil” dedi. Ona uygun bir yardımcı yaratacağım.’ Rab Tanrı, yerdeki hayvanları, gökteki kuşların tümünü topraktan yaratmıştı. Onlara ne ad vereceğini görmek için hepsini Adem’’e getirdi. Adem her birine ne ad verdiyse, o canlı o adla anıldı. Adem bütün evcil ve yabanıl hayvanlara, gökte uçan kuşlara ad koydu. Ama kendisi için uygun bir yardımcı bulamadı.

Rab Tanrı, Adem’e derin bir uygu verdi. Adem uyurken, Rab Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerine etle kapadı. Adem’den aldığı Kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi.” (Tevrat, Tekvin Bap 2)

Hiç kuşkusuz yukarda anlattığımız gibi 7-6 bin yıl önce dünyanın kültür merkezi Sümerliler’in ilk uygarlık kurduğu kuzey Mezopotamya denilen Fırat-Dicle-Zap-Aras Zağros yüceltileriydi. Zağros yüceltilerinde binlerce yıl boyunca kendi bilgi, tecrübe ve neolitik devrimle yarattıkları mitos, efsane, masal, destan ve kültürleriyle yaklaşık M.Ö. 6.000 yıllarında verimli deltaya inmeye baslayan Guti, Subaru, Lulubi ve Lor gibi bir kısım yerleşik kabileler dağ eteklerindeki ovalarda insanlığın ilk büyük erdemli uygarlığı olan Sümer uygarlığını önce tarımcılığa elverişli bereketli toprakların, bitum maddesini veren petrol, diroit taşları, altın, gümüş, bakır gibi maddeler, hayvan yetiştirmeciği için yeşil otlak yaylalar ve barınaklar için kerestelik büyük sedir ormanların olduğu yukarı Mezopotamya’da yavaş yavaş şehir beyliklerini inşa edip başlattılar. Yüzyıllar sonra büyük bir bölümü bataklıklardan oluşan, henüz tarım ve hayvancılık yapmanın olanağının olmadığı, barınaklar için kerestelik ormanların bulunmadığı aşağı Mezopotamya’ya indiler, bataklıkları kurutarak yavaş yavaş uygarlığı oraya da taşıdılar. 2-3 bin yıl içinde kurdukları şehir beylikleriyle yukarı Mezopotamya’dan aşağı Mezopotamya, Hindistan’dan Akdeniz’e kadar olmak üzere her tarafa yayıldılar. Bütün dinlerin, örf ve adetlerin, bayramların, Mısır Firavunların ve Ortaçağ Avrupa’sındaki şehir krallıkların öncüleri Sümerler’dir.

Şehir beylikleriyle ilk büyük ve erdemli uygarlığı inşa ettiklerinde bu Adem ile Havva’nin cennet coğrafyası en az 6 bin yıl dünyanın kültür merkezi oldu. Güneş kültü, mitoloji, efsane, destan, felsefi ideoloji, Adem ile Havva efsanesi, bütün dinlerin kökeni ve edebiat bu merkezi Zağros kabileri ve Sümer uygarlığı üzerinden dünyaya yayılıyordu. Doğu tarafına Hindistan üzerinden Çin‘e, Batı tarafına Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılıyordu. Bu durum altı bin yıldan fazla sürdü. Bugün nasıl ki kültür ve yeni teknik gelişmeler Avrupa’dan dünyaya yayılıyorsa, o gün de kültür, teknik ve yeni buluşlar o Mezopotamya merkezli uygarlık üzerinden dünyaya yayılıyordu. Hindistan‘dan Avrupa‘ya kadar olan bu koridor bölgesi içinde yaşayan Aryan halkların dilleri, kültürleri, bayramları, felsefi ideolojileri, örf ve adetleri hatta klan, Kabile ve aşiretler bu embriyon döneminde (M.Ö. 12.000-1.000) oluştu. Aryan halklarının kültürel embriyon süreci Zağros dağları eteklerinde Neolotik devrim (tarım ve hayvancılığı ilk geliştiren klan ve kabileler  hiç kusuz verimli ve bereketli Hilal olan Fırat-Dicle, Zap-Aras kenarlarında ve Zağros yüceltilerinde yaşayan toplumlar tarafından gerçekleştirildi.) ve Göbekli Tepe’den beri doğa ile iç içe analık hukukunun yaşandığı çağda biriken bilgi, tecrübe ve neolotik devrimle başlayan tarihdir. Sümer uygarlığı bu (M.Ö.12.000-6.000) altı bin yıllık maddi ve manevi kültür birikimi üzerine kuruldu. Bu yüzden bazı Batı biliminsanların, „Sümerliler Orta Asyadan geldiler, Mezopotamya’da uygarlık kurdular.“ gibi siyasi ve çıkarcı saçmalıklara kimse inanmasın. Çünkü bunlar doğru şeyler değil.

O dönemde Suriye‘nin güneyinden Arabistan çöllerine kadar yayılan bölgelerde başka kimliğe, kültüre ve hâlâ putlara tapan, çok eski ve yaygın gelenek olarak çocuklarını pattıkları putlara kurban niyetine kesen, çok geri çağlarda yaşayan Semitik halklar yaşıyordu: Akadlar, Amoriler, Aramiler, Asurlar. Bunların bir kısmı daha sonra M.Ö. 1.600 ile 200 yılları arasında tarih sahnesine çıkacak olan Süryaniler, İsrailoğulları ve Araplar’dı. Süryaniler, Asurlar döneminde Sümer-Babil kültürüne iyice asimile olup yarı-Aryan halkı oldular. Ama dilleri Semitik dil grubuna dahil olarak kaldı. Çünkü Akad ve Asur devletleri döneminde onları siyasi çıkarları için Sümerlilerin ülkesine getirip göçmen olarak yerleştirenler ve bu çöl göçmenleriyle o erdemli uygarlığı yıkmak isteyenler Semitik tüccar hanedanlardı. Fakat ilk Semitik tüccar olan Büyük Sargon tarafından kurulan Akad devletinin yerli halklar tarafından yıkılıp tarihe gömülmesi ve ardından ikinci bir Semitik tüccar olan Asur Hanedanı’n Asur devletini kurup, kendi hemşerileri olan Asurluları M.Ö. 2.050 yıllarından sonra getirip Mezopotamya topraklarına yerleştirmeleri ve Süryanilerin yüzyıllar sonra Babil kültürüne asimile olup Yarı-Aryan halkı olunca, Semitik  tüccar hanedanların tarihsel projeleri suya düştü. Çünkü Mezopotamya ve Babil kültürüne asimile olup azbiraz medenileşip erdemleşen Süryanileri de artık kendi siyasi ve ekonomik çıkarları için koçbaşı olarak kullanamaz hale geldiler. Kullanamaz hale gelince bu kez kendi tarihsel projeleri için başka Semitik kabilelerini koçbaşı olarak kullanmak için aramaya çıktılar. Bunlar Mısır’da Firavun kralları yönetimi altında yaşayan, 12 kabileden oluşan ve Arabistan çöl merkezci dini ideolojik eğitim araçları ve hahamlar sayesinde genleriyle oynayacak olan İsrailoğulları’ndan başkası değildi.

Sümerliler’in Mezopotamya‘da erdemli, büyük bir uygarlık kurduğu dönemde; çok eski çağlarda yaşayan bu barbar Semitik toplumlar Aryanik toplumlardan ekonomik, siyasi ve kültürel olarak en az 3-4 bin yıl gerilerde yaşıyorlardı. Ve bu Semitik toplumların en gerici, en saldırgan, en zengin bir avuç kabile reisleri olan Semitik tüccarlar hem deve kervanlarıyla Sümerliler’le ticari ilişki içindeydiler, hem de Arabistan çöllerinden topladıkları barbar göçmenlerle Sümer uygarlığını sürekli ama sürekli yağmalayıp talan ediyorlardı. Yağma, talan ve Mezopomya uygarlığını barbar göçmenlerle tehdit edip toplumların artı değerlerine üstü örtülü hırsızlıklarla sahip çıkarak kısa zamanda zenginleşiyorlardı. Elde ettikleri zenginlik sayesinde önce Mısır Firavunlarını egemenlikleri altına alarak Arabistan bölgesinin hegomonik gücü oldular. Önce Firavunların altın hazinelerine bakar oldular. Yağma, talan ve planlayıp korsan devlet organisazyonları eliyle yürüttükleri korkunç savaşlarla elde ettikleri dünya zenginliğiyle onlar daha sonra Babil ve Roma devlet-kralların, bugün ise başta ABD’nin merkez bankası olmak üzere bütün ulus-devletlerin merkez bankalarına hakimdirler. Bunların dünya üzerindeki süper gücünü hesaplamayan tarihçiler yanılgıdan kurtulamaz; yazdıkları resmi tarih hep eksik kalır.

Roma imparatorluğu M.Ö. 350 yıllarında Mezopotamya bölgesine yayılıncanca askerleri Güneş Tanrı’sı Mitra ve Zerdüşt inancıyla birebir iyice tanıştılar. İnançlı oldular. Binlerce yıldır olduğu gibi  M.Ö. 6. ve 5. yüzyıllarda da bu yeni reformdan geçirilmiş üçüncü Zerdüşt inancı da, Mitra inancı gibi Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılıyordu.

Zerdüşt inancında iyilik tanrısı Ahura Mazda ve kötülük tanrısı Ahriman (Bana göre bir bakıma erdemli, aydınlık Aryan kültürü ile çok gerici, karanlık Semitik kültürün çatışmasının bir toplumsal felsefe yansıması olarak da algılanabilir, üçüncü Zerdüşt inancı), güneş tanrısı Mitra’yı engel olarak görmez. Yukarda belirttiğimiz gibi bilakis Ahura Mazda ile Ahriman’ın savaşlarında, karşılıklı yaşam mücadelesinde güneş tanrısı Mitra’nın hakem rolü oynadığına inanılır. Zerdüşt ve Êzîdî inancıyla aynı güneş kültü paylaşır. Mitra, Zerdüşt gibi kötülüklerle sonuna kadar savaşdıktan ve kötülükleri yok edip karanlıkları aydınlattıktan sonra baba Tanrı Zervan ile birleşerek gökyüzüne çıkar. O zamana kadar Ahura Mazda ile Ahriman’ın arasında bir hakem ya da peygamber durumunda olan Mitra böylelikle tanrılaşıyor. (Hıristtiyanlık, Tanrı’nın oğlu olan İsa’nın gökyüzüne çıkış hikâyesinin kökeni işte bu Tanrı’nın oğlu olan Mitra’nın baba Tanrı Zervan ile birleşerek gökyüzüne çıkar hikâyesinden alıyor.) Mithra, zamanında en az iki-üç bin yıl boyunca dünya halkları üzerinde çok büyük bir etki bırakmış güçlü bir tanrıdır.

Tarihin Çarpıtılması

Semitik tüccarlar Hristiyanlığı, binlerce yıldır erdemli Guti-Sümer-Mezopotamya kültürün, en son da üçüncü Zerdüşt ve Mitra inancın Yunanistan üzerinden Avrupa‘ya yayılmasının önünü kesmek amacıyla yavaş yavaş inşa edip, bir sürü tarihi yalanları, mitosları, masalları, hikâyeleri yüzyıllar boyu tekrarlaya tekrarlaya M.S. 313 yıllarında Hristiyanlığı Roma imparatorluğun resmi dini haline getirince, Avrupalı Aryan halkları bu kez Güneş Tanrı’sının doğum gününü, kralların ve egemen sınıfların isteği üzerine M.S. 400 yüzyıldan sonra İsa peygamberin doğum günü olarak kutlamaya başladılar. Bu 300-400 yıl içinde Arabistan çöl merkezci Hıristiyanlık, hümanist Aryan Mitra inancı ve kültürüne karşı büyük bir savaş verdi. Hıristiyanlık yüzyıllarca Mitra inancına karşı büyük bir savaş vermeden, onun örf ve adetlerini, „Qalo Gaxan“ gibi eski geleneklerini alıp işlemeden, savaşları çıkarıp Roma İmparatorluğunu parçalara ayırmadan, kralları altın gücüyle satın almadan başarı kazanma şansları hiç yoktu. Savaşları çıkarıp kargaşalığı artırmak, Kralları, imparatorlukları altın gücüyle satın almak demek; birkaç biliminsanı ve aydın kabullenmese de, egemenliği altındaki bütün halkı Hıristiyanlaştırmak demek oluyordu.

Herhalde kendi eski Aryan Qalo Gaxan bayramlarını, Güneş Tanrı’sının doğum günü kutlamalarını bırakmayacaklarını gören Semitik tüccarlar, o Mezopotamya kökenli Aryan kültürünü unutsunlar diye, Mitra Güneş Tanrısı’nın doğum günü yerine, 325 yıl boyunca İsa’nın doğum günü masalını anlata anlata Avrupa halklarına 4. Yüzyılda „Noel Baba Bayramı“nı diye kabul ettirdiler. Ve o gün bu gündür, yani Roma’nın resmi dini olduktan çok sonraları Avrupa halkları Semitik tüccarlar tarafından bir sürü masallarla kandırıldıklarının farkında olmadan „Noel Baba Bayramı“ ya da Weihnachten olarak kutlarlar. Yani Arabistan çöl merkezci Hristiyanlığı kabul edince, Aryan kültürüne ait olan hümanist-doğa bayramlarını (Güneş Tansı’nın doğum gününü), İsa‘nın doğum günü simgesi altında kutlamaya devam ettiler. Bu durum, Semitik tüccarları’n erdemli, hümanist ve doğayı seven Aryan kültürünü hem Avrupa’da, hem dünyada yok etme projelerinin ilk adımı, hem uygarlıkların beşiği sayılan Mezopotamya Aryan kültürün Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılmasının önüne geçmek, hem de Avrupa Aryan halklarını üç bin yıl gerilere götürmek istemelerinden kaynaklanıyordu. Zaten bu yüzden Arabistan çöl merkezci Hıristiyanlığı Avrupa’ya yaymaya çalıştılar. Bu sayede Mitra ve Zerdüşt inançların toplumsal omurgası sayılan Aryan halkların güneş kültü ibadet ve ilişkilerini kesintiye uğratmak, inançsal, kimliksel ve kültürel aydınlamadan Aryan halklarını mahrum bırakmak, asimilasyon ve yabancılaştırmayla Arabistan çöl merkezci Hıristiyanlığa, savaş sever, kötü çöl tanrıların gerici kültürlerine yedeklemek ve onları üç bin yıl gerilere götürmek demek oluyurdu. Bunu nasıl yaptıklarını aşağıda kısaca anlatmaya çalışacağız.

Aslında „Noel Baba Bayramı“nın İsa’nınn doğum günüyle hiçbir ilgisi yoktur. Hıristiyanların 24 Aralık gecesini „Kutsal Gece“, 25 Aralık günü ise İsa’nın doğum gününü olarak kutlamalarının asıl gerçek nedeni Avrupa halkların kendi eski Aryan kültürlerinde ve özellikle Semitik tüccarları’n Hıristiyanlığı Roma İmparatorluğu içinde yaymaya çalıştıkları dönemde Romalı krallar, komutanlar askerler ve halkların Güneş Tanrısı Mitra’nın doğum gününü o günlerde (25 Aralık günü) kutluyor olmalarıydı. Çünkü Mithra ve Zerdüşt inancı, Atina ve Roma üzerinden yayılıp Roma İmparatorluğu içinde çok etkili bir inanç haline gelmişti. Roma İmparatoru Commodus (MS.180-192) ve Lulinus bile gönüllü olarak Mitra inancını benimsemişti; Mitra kültü üyeleriydi. Önü alınmazsa Mitra ve Zerdüşt Aryan inançları, tanrıları, gelenek ve görenekleri bütün dünyaya yayılacaktı. Ve gene binlerce yıldır dünya kültür merkezi sayılan Mezopotamya tanrıları ve inançları karşısında, Semitik tanrıları, dinleri, gerici kültür ve gelenekleri yenilgiye uğrayacaktı!..

MS.130 yıllarından sonra Mitra inancı ve kültürü Avrupa halkları arasında hızla yayılmaya başladı. MS.150-180 yıllarından sonra daha fazla Roma askerleri Mitra inancını gönülden benimsediler. İmparatorluğun Sol Invictus döneminde Mitra Güneş kültü gelişmeye devam etti. Mitra Güneş Tanrı’sı artık İmparatorluğun, kralların ve askerlerin koruyucusu sayılıyordu. MS. 25 Aralık 274’de Aurelian (MS.270-275), Mitra Güneş Kültü’nü geneneksel Roma kültürlerin yanında devlet inancı haline getirdi. Roma kralları, Mitra ve Zerdüşt inancındaki Mezopotamya kralları gibi başlarına güneşi simgeleyen taç takarlardı; Mitra Güneş Tanrı’sının yeryüzündeki temsilcileri ve bedenleşmiş hali olarak kabul ediliyorlardı.

Mitra Güneş Kültü’nün Roma devleti içinde gelişmesi Semitik tüccarların hiç de hoşuna gitmiyordu. Çok eski geleneklere ve güneş kültü’ne bağlı koca İmparatorluğun yok olmadan işlerinin yolunda gitmeyeceklerini anlamışlardı. Onun için Roma İmparatorluğu’nu ekonomik olarak çöküşünü hızlandırmanın yanı sıra Hıristiyanlığı da yaymaya hız verdiler ve yavaş yavaş taraftar bulmaya başladılar.

Üçüncü yüzyıl krizine son veren güçlü Kral Valerius Diocietianus’un (245-312) ölümünden sonra devlet yönetimini ele geçirmek için fırsatı kullamaya çalışan uygarlık güçleri bilinçli bir şekilde iç çatışmalar çıkardılar. Mitra inanç kültü ve Hıristiyanlığın da birbirleriyle sert mücadeleye giriştiği, yön verdiği ve 25 yıl süren bir dizi dinsel iç savaşların sonunda, Semitik tüccarların altın gücüyle destekledikleri Contantinu I, Kontantinopolis kentinde tek başına Doğu Roma İmparatoluğu kralı oldu. Ve Hıristiyanlığı kabul eden ilk Roma İmparatoru oldu.

Semitik tüccarların kendisini desteklemeleri sayesinde Kontantinopolis kentinde iktidara gelen Contantinu I, Hıristiyan değildi; gelgelelim uygarlık güçlerin artan baskıları yüzünden MS. 313’de yayınladığı Milalo Fermanı ile Hıristiyanlığı serbest bırakarak, yayılmasını teşvik etmek zorunda kaldı. Bu tarihden sonra Mitra inancı hızla gerilerken, devlet tarafından teşvik edilen Hıristiyanlık hızla yayılmaya başladı.

Daha sonra İmparator Theodosius I, (MS.379-395) önce kendisi MS. 380 yılında Hıristiyanlığı kabul etti. Sonra  Hıristiyanlığı Roma İmparatorluğu’n resmi dini olarak yönetimi altındaki halklara kabul ettirdi. Ve Roma’nın kuruluşundan beri başkent Roma’daki Vesta Tapınağı’nda rahibelerce yakılan kutsal Mitra ve Zerdüşt ateşini söndürttü.

Böylece binlerce yıldır Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılan Mezopotomya’nın Güneş Kültü, Zerdüşt ve Mitra inançları Semitik tüccarların altın gücüyle satın aldıkları son Roma kralları tarafından engellenmiş ve sona erdirilmiş oldu.

Gelgelelim Roma kralları yönetimleri altındaki halklara uygarlık güçlerin tarihsel projeleri çerçevesinde Hıristiyanlığı resmen kabul ettirmelerine rağmen, Mezopotamya’dan yayılan bu güneş kültü Hıristiyanlık içinde varlığını devam ettirdi.

Aslında bugün Ortadoğu ve Avrupa halkları 24, 25, 26 Aralık günlerinde kutladıkları Qalo Gaxan ya da Weihnachten İsrailli İsa’nın doğum günü değil, Aryan halkların  çok eski  inanç, kültür ve gelenekleri olan Güneş Tanrı’sının doğum gününü kutluyorlar.

Mitra ve Zerdüşt inancı Mezopotamya ve Anadolu’da olduğu gibi Avrupa’da da öylesine etkili bir öğreti olmuştur ki; Fransız yazarı Ernest Renan, „Eğer Hıristiyanlığın gelişmesi her hangi bir nedenle dursaydı, bütün dünya Mithra dinini benimseyecekti.“ diyordu.

Evet, eğer Semitik tüccarları Mitra ve Zerdüşt inancın önünü kesmek için kendi çıkarları için Arabistan çöl merkezci Hıristiyanlığı planlı ve programlı bir şekilde geliştirmemiş olsalardı, Aryan halkların doğayı seven hümanist Mithra ve Zerdüşt inancı batı dünyasının inancı olmaya devam edecekti. Ve insanlık hiçbir zaman gezegenimizi yıkıma götüren kapitalist / emperyalist / neo-liberal sistemleri yaşamayacaktı.

Yani binlerce yıldır merkezi Mezopotamya uygarlık kültüründen beslenen Avrupa halkları Hıristiyanlıktan çok önceleri zaten yılın en uzun gecesi sayılan 21 Aralık’ı 22’ye bağlayan kutsal geceyi ve sonrasındaki üç günü Mitra Tanrısı’nın doğum günü bayramı olarak kutluyorlardı. Hıristiyanlığa geçince, bu kültürü Arabistan çöl merkezci dini ideoloji çerçevesinde değiştirip tahrip ederek, içini boşaltarak devam ettirdiler. Tahrip ettiler ki, eski kültürlerini unutsunlar, Arabistan çöl merkezci inançlara ve gerici kültüre bağımlı kalsınlar, geri sayım yapsınlar diye.

Mithra ve Zerdüşt inancıyla beşyüzyıl süren  ölüm kalım savaşı veren Hıristiyanlık, onu yenebilmek için aynı zamanda ona birçok ödünler vermek zorunda kalmıştır. Örneğin Mithra Tanrısının doğum gününü aldılar, İsa’nın doğum günü yaptılar. Mithra inancı, Mitra’nın gökdeki baba Tanrı’nın yanından yeryüzüne indiği, 12 yandaşıyla son yemeğini paylaştığı, öldükten sonra dirildiği, iyi tanrı ile kötü tanrı arasındaki hakimlik görevini yerine getirip, dünyada iyilik ve adaleti sağladıktan sonra baba Tanrı Zervan’ın yanına döneceği temel düşünceleri olduğu gibi Hıristiyanlığa geçmiştir. Zerdüşt ve Mitra rahipleri uzun giysi giyerler, çoban değneği taşırlardı. Hıristiyan keşişler de bunu benimsediler. Zerdüşt ve Mitra inancı bayramlarında, güneş tanrısının yükselisini anmak için Miyaz ya da Mizd adı verilen üzeri Mitra Haçı kabarmalı, tereyağlı, güneş biçiminde yuvarlak bavko, börek, çörek yerlerdi. İlk günahı silme ve Mitra inancı gereği yapılan ritüel işlem olan vaftiz’i, Mithra’nın yeryüzündeki son yemeği (Qalo Gaxan ya da Almancası Weihnachten bayramında ailelerin bir arada yemek yemesi), yumurta bayramı, Mithra’nın vücudu olan kutsal ekmek ve Mithra’nın kanı olan şarapla kutsama gibi Hıristiyan dinin bir çok ritüelleri ve bayramları Mithra inancından alınmıştır.

Berlin, 21.12.2022

Azad Ronî

Kaynaklar:

za_gmuk_yeni_dogus_bayrami

Qalo Gaxan’nın Tarihçesi

✍ Azad Roni Yazdı:

Aryan Halkların Zagmuk, Newroz, Hawtemal ve Paskal Bayramların Sömürler’deki kökeni

Yazılı kaynaklar Zagroz Dağların yaylalarında yarattıkları neolitik devrimden beri Mezopotamya coğrafyasında yaşayan Guti, Subaru, Lulubi, Hurri, Kassit  kabilelerin Za-gmuk bayramını kutladıkları M.Ö. 2.340 yıllarında kayıtlara geçmiştir. Guti, Subaru, Lulubilerin son dönemlerinde bu Bayramı kutladıklarına göre, Za-gmuk bayramı çok daha eskilere dayanmaktadır. 200 yıl sonraki Guti-Gudea (M.Ö. 2.150-2.047) dönemin kayıtlarında da bu bayramın adı Za-gmuk’tu. Zagmuk bayramı gece ve gündüzün eşitlendiği 21 Mart günü kutlanıyordu. Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassitler gibi Kürtlerin ön ataları olan Aryan halkları arasında kutlanan Zagmuk Yeni Doğuş Bayramı bugün de bütün Kürt kabile ve aşiretleri arasında 21 Mart günü diriliş, direniş, ”Newroz“ ve ”Hawtemal“ olarak aynen kutlanmaktadır. Birçok Kürt aşireti gibi Lulubi ve Lorlar’dan gelen bugünkü Lolan aşireti de 21 Mart’ta ”Newroz ya da Hawtemal“ diriliş, direniş ve yeni doğuş bayramı olarak bugün aynen kutlanmaktadır. Geçmişte kullanılan Za-gmuk deyimi bugün iki ayrı kelimede, iki ayrı lehçede dile getirilmiş olsa da Newroz ve Howtemal ile aynı anlamda kullanılmaktadır.

Sümer yazarı Ludingirra’nın 4.250 yıl önce 3. ve 19.tabletlerinde çivi yazısıyla yazdığı ”Yeni Yıl Bayramına İlk Gidişim” ve “Kutsal Nunbirdu Kanalında Tören” makalelerinden anlıyoruz ki, Sümerler döneminde Zagmuk günü evlerde yiyeceklerin pişirilip birlikte yenildiği, şarkı ve türkülerin söylendiği, , halaya durulduğu, kutsal mekânların ziyaret edildiği, duaların okunduğu ve bugünkü Kürtlerin Newroz ya da Howtemal dedikleri Yeniden Doğuş, doğanın yeniden uyanışı ve diriliş Bayramını Zigguratlar’da ve alanlarda kutluyorlardı. İlginçtir, Ludingirra’nın çocukluğunda ‘büyük bir sevinç içinde gittiği bu Yeni Yıl Bayram alanını halkın doldurduğunu, çalgı ve şarkı seslerinin kulağına hoş geldiği kalabalık alanda annesini kaybettiği’ anlatımları bana bugün Kürt halkın çoluk çocuk, genç, ihtiyar, kadın, sanatçılar, çalgıcılar ve şarkıcılarıyla doldurdukları Newroz alanlarını hatırlattı.

Yazılı tarihten çok daha önceden beri kutlanan bu Yeni Yıl Bayramın iki mitolojik hikâyesi var; biri daha Sümer şehir beylikleri kurulmadan önce ağızdan ağıza kuşaktan kuşağa birbirine aktarılan Mezopotamya’nın yerli halkları, özellikle Guti, Lulubi, Hurri ve Kassitlerin bolca yumurtalı ve tahıl yiyeceklerin pişirilip birlikte yenildiği, şarkı ve türkülerin söylendiği, halayların çekildiği Zag-muk (günümüzde Paskal ve Hawtemal olarak kullanan bayramlar) bayramın Tanrıların babaları Zervan ve Enlil ile ilişkilendirilen eski versiyonu. Biri de Sümer şehir beylikleri kurulduktan sonra aşk, şehvet, bereket ve savaş tanrısı İnanna ve tanrı Dumuzi ile ilişkilendirilen ve ekolojik köy komünal yaşamı ile şehir uygarlığını kuran devletler arasında başlayan mücadele sonucu şekillenen ve Aryan halkların ikinci-üçüncü Zerdüşt dönemlerinde kendi kültürlerinde reform yaptıktan sonra aynı anlamda kullanılan yeni Zagmuk mitolojik versiyonudur. Yeni Zagmuk mitolojik versiyonu işgalci Akad ve özellikle Asur devletlerine karşı tarihsel mücadele süreçlerinde yeni doğuşun yanısıra direniş ve özgürlük yanları ağır basarak Newroz’a dönüşür.

Aylarca kar altında, gecelerin uzun ve karanlık olduğu zorlu geçen soğuk kışın ardından doğanın yeniden canlanıp uyandığı aynı günlerde, evlerde pişirilen yiyeceklerin birlikte yenildiği, kutsal mekânların birlikte ziyaret edildiği, başlayan baharın bereket getirmesi için duaların edildiği Zagmuk (Hawtemal) Yeni Doğuş Bayramın bu yanını da kutluyorlar. Zagmuk günü “özellikle genç kızlar ve delikanlılara güzel yeni giysiler giydirilir.” Doğanın uyandığı o ilkbahar gününde nasiplerinin açılacağı, birilerine aşık olup evlenecekleri, sabahleyin güneş çıkar çıkmaz damların başına konulan ekmek parçalarını kuşların ya da kargaların hangi yöne götürürlerse kızın o yöne, o eve gelin olarak gideceği, genç erkeğin ise o taraftan kız gitireceği mitolojik düşünce işleniyor. Ehmedî Xanî’nın 1692 yılında yazdığı ‘Memo Zine” ünlü destansı eserinde; Cizre Emiri Zeynuddin’in kız kardeşi Zin ile Emir Beyin katibi Mem bu Newroz ya da Hawtemal töreninde nasıl tanıştıklarını ve nasıl trajik bir aşk yaşadıklarını çok güzel anlatmaktadır. Hem Sümer kaynaklarında, hem de daha sonraki kaynaklarda Newroz ve Hawtemal’in Yeni Doğum, direniş, özgürlük yanları olduğu kadar insanoğlunun kendi türünü sürdürmeyi sembolize eden aşk yönü de vardır.

Zagmuk Hurrilerin Ana Tanrıca dilinden bir kelimedir. Zagmuk; ‘yeni gün’ ya da ‘yeni doğum’ demektir, Kırmancki dilinde ‘zeman’ olarak da yorumlanmaktadır; yani birkaç anlamda kullanılmaktadır. Sümerlerden aşağı yukarı 1500 yıl sonraki Medlerin Asur tiran devletini yıktıkları M.Ö.612 tarihlerde kullanılan Newroz kelimesi ile aynı anlamdadır. ’Hawtemal’ kelimesi, ’Alevi’ kelimesi gibi Kürt aşiretlerin İslamın baskıları altında kendi eski kültürlerini, inanclarını, bayramlarını rahatça yaşayamadıkları dönemlerden sonra ortaya çıkan yeni bir kelimedir. Abbasi ve Osmanlıların kullandıkları Ay yılı esaslı Hicri takvim, Güneş yılı esaslı Rumi takvimden her yıl yaklaşık 10-11 gün geriden gelir. Aşağı yukarı iki hafta geriden takip eder. Yani Hicri takvime göre bu tarih 7 Mart’tır. İki hafta daha eklediğinizde 21 Mart günü olan Güneş yılı esaslı Rumi takvime ulaşmış oluruz. Hawtemal’ın anlamı herhalde o yüzden ‘yedinin Malı’ ya da gizlenmiş zaman tanrısı Zervan anımsanarak ‘Hawt zeman’ diye yorumlanmıştır. ‘Hawt zeman’ Kırmancki bir kelimedir; Türkçesi, yedi zaman.

Neolitik dönemden kalma Za kelimesi, hâlâ bugünkü Kürtçenin Kırmancki (Zazaki) dilinde ya da lehçesinde  ‘yeni doğum, doğdu, yeni gün, za-man’ anlamında kullanılmaktadır. Kırmancki; manga ma za; Türkçesi; ineğimiz doğurdu. Kırmancki; miya ma za; Türkçesi; koyunumuz doğurdu. Kürt öncü kabilelerin neolitik dönemdeki dünyayı yaratan, iyilik tanrısı Ahura Mazda ve kötülük tanrısı Ahriman’ın babası olan çok eski Zervan isimli zaman tanrısının kökeninden gelmiş olabilir. Zervan kelimesinin ön iki harfı olan Ze Kırmancki lehçesinde; geçmiş zamandır. Kırmancki; manga ma ze; Türkçesi; ineğimiz doğurmuş. Kırmancki; miya ma ze; Türkçesi; bizim koyunumuz doğurmuş. Ne zaman doğurduğu belli değil.

Sümer yazarların anlattıklarına göre, en eski versiyon ”daha insanlar yaratılmadan çok çok önce”[1] Sümer medeniyetinin en önemli din ve güneş kültü kenti olan “Nippur’da yalnız Tanrılar oturuyormuş.”[2] Göklerin, yeryüzünün ve aynı zamanda Nippur şehrin Tanrısı olan Enlil, Tanrıca Nunbarşegunu’nun kızını Fırat nehrinde çırılçıplak yıkanırken görmüş, daha sonra bu „Ninlil adlı kıza sarılıp onunla zorla yatmış. Yatmış ama bu uygunsuz hareketi derhal diğer Tanrıların kulağına gitmiş ve hepsini son derece kızdırmış. Enlil onların başı, kral olduğu halde, ’Enlil defol kentten, git yeraltı dünyasına!’ diyerek kovmuşlar. Zavallı Enlil babamız büyük bir üzüntü ile yeraltına gitmek üzere iken, Ninlil dayanamamış onu yalnız göndermeye ve o da arkasından yürümeye başlamış. Yolda Ninlil, Ay Tanrı Nanna’ya gebe olduğunu anlamış. (…) Bu arada yüce Tanrımız Enlil sevgilisi Ninlil ile evlenerek yeraltından kurtulup tekrar Nippur’umuza gelmişler. Oğulları Nanna da gökyüzüne çıkarak parlak ışığı ile bizi aydınlatmaya başlamış.

Onların Nippur’dan kovuluşlarını, büyük bir üzüntü ile yeraltına gidişlerini anlatan hüzünlü ezgiler, tekrar yeryüzüne çıkıp Nippur’a gelişlerini dile getiren neşeli şarkılar yüzyıllar boyu yazılıp söylenmiş burada. (…) Bu şarkılarda yüce Tanrımız Enlil, sevgili karısı Ninlil  ve onların tapınakları övülür, hikâyeler anlatılır. Bu kanal boyunda yapılan törenlerin kutsallığı da onların bu öykülerinden kaynaklanıyor ya!”[3]

Sümerli Ludingirra Tanrı Enlil ile ilişkilendirdiği Zagmuk törenlerini şöyle anlatıyor: ”Bu törenler yılda bir kez oluyor. Törene gitmeden günlerce önce evlerde hazırlıklar başlar. Çeşitli yiyecekler pişirilir. O gün için özellikle genç kızlar ve delikanlılara yeni giysiler giydirilir. Tören günü sabahleyin Güneş Tanrımız Utu kendini göstermeden, çoluk çocuk, genç, ihtiyar, odalıklar, köleler yiyeceklerle doldurulmuş sepetler, torbalar, bira ve şarap testileriyle kanalın etrafındaki ulu ağaçların gölgeleri altındaki yeşil çimenlerin üzerine yayılırlar. Başka şehirlerden de gelenler pek çok olur bu törene.

Çocuklar geniş alanda oynarken, köleler sepetlerini, torbalarını açarak iştahları kamçılayan çeşitli yiyecekleri ortaya çıkarıp, sofraları hazırlamakla uğraşırlar. Bu arada evlerin hanımları da bir taraftan etrafı gözler, diğer taraftan orada buluştukları komşu ve ahbapları ile gevezelik veya onu bunu çekiştirerek dedikodu yaparlar.”[4]

İkinci ünlü mitolojik olay ise, ”İnanna’nın ölüler diyarına inişi“ mitolojisinde olay İnanna’nın kendi yerine yeraltı dünyasına hüzünlü ezgiler, şarkılar eşleğinde gönderdiği kocası “Dumuzi’nin kış aylarını yeraltında geçirdikten sonra, ilkbaharın başlangıcında yeryüzüne çıkıp sevgili karısı tanrı İnanna ile birleşiyor. Biz bu birleşmenin yeryüzüne bolluk ve bereket getireceğine inanıyoruz. Bunun için Tanrılarımız yerine kralımız, Tanrıçamız yerine bir başrahibe yılda bir kere (Zigguratlarda 21 Mart Zagmuk bayram kutlamalarında) beraber olurlar. Onların beraber oldukları bu günlerde, şarkıcılar, ozanlar heyecan verici ateşli aşk şarkıları söyler ve çalarlar. Bunlar Tanrıçamız ve Tanrımız yerine kralımız ve rahibemizin söyledikleri veya söyleyecekleri sevgi ve tutku dolu sözlerden oluşmaktadır.”[5]

‘İnanna’nın ölüler diyarına inişi’ mitolojisini aşağıda daha geniş anlatacağımız için burda özetleyerek geçiyoruz.

Bir kadına rızası olmadan tecavüz ederek suç işleyen en büyük Tanrı bile olsa mutlaka cezalandırılacağını gösteren büyük Sümer medeniyetini Ludingirra şöyle anlatmaya devam ediyor: ”Kanunlarımızda böyle yapanlara ağır cezalar var… Acaba bunun büyük bir suç olduğunu halkımıza öğretmek için mi bu öyküyü söylemişler yoksa bu öykü dolayısıyla mı bu, suç sayılarak kanunlarımıza girmiş? (…) Bu öykü ister doğru olsun, ister doğru olmasın, bir yandan törenlerle eğlenmemize, öte yandan bir kadınla zorla yatmanın, değil insanlara Tanrılığa bile uygun olmadığını göstermek için bir neden oluyor.”[6]

İşte Aryen halkların geçmişte Zagmuk ismiyle kutladıkları yeni doğuş bayramı bugün Mezopotamya  ve Anadolu coğrafyasında ’Newroz’, Zerdüşt kökenli Kürt Alevileri ‘Hawtemal’ ve Êzîdî Kürtlerin Çarşema Sor bayramları olarak kutluyorlar. Paskal bayramında bahçelerde yumurta saklandığı görüldüğü gibi Êzîdî Kürtlerin ‘Çarşema Sor’ (Kırmızı Çarşamba) kutlamalarında da yumurta görülmektedir. On bin yıl boyunca dünyanın kültür merkezi olan Mezopotamya’nın Güneş Kültü ve Zerdüşt tabiat inancından beslenen Aryanlı Avrupa halkları[1] ise, bu Yeni Doğuş Bayramı olan Zagmuk bayramını Hristiyanlığa geçtikten sonra, başka bir deyişle Semitik tüccarlar tarafından toplumsal hafızaları değiştirdikten sonra Paskalya (Almanca ‘Ostern’) bayramı olarak kiliselerde kutlamaya başladılar. Yani Semitik tüccarların Mezopotamya’dan Avrupa’ya binlerce yıldır yayılmakta olan Güneş Kültü, Zerdüşt ve Mitra tabiat inancının önünü kesmek amacıyla Aziz Pavlus öncülüğünde misyonerlerini M.S. 33 yılında Atina ve Roma şehirlerine göndererek Avrupa’da tek Tanrılı din Museviliğin bir kolu olarak geliştirdikleri Arabistan merkezci Hıristiyanlık dinine geçerlerken kendi geçmiş Aryen kültür ve geleneklerini -örneğin Qalo Gaxan ve Zagmuk bayram geleneklerini- hemen hemen olduğu gibi alıp Hristiyanlığa uyarlayarak, o eski Sümer dönemlerindeki Qalo Gaxan ve Yeni Doğuş Bayramlarını Zigguratlar yerine geçen kiliselerde yaşatmaya devam ediyorlar.

Neolitik dönemin tamamlamasından sonra binlerce yıl dünyaya Mezopotamya’dan yayılan Güneş Kültü, Zerdüşt ve Mitra tabiat inancının önü maskeli tanrılar tarafından bilinçli olarak kesilmemiş olsaydı Batı’da Hristiyanlık yayılmazdı. Avrupa’da Hristiyanlık yayılmasaydı, Batı’da Musevilik bu kadar yayılmazdı. Ve Semitik tüccarlar kapitalizmin ön ideolojik çalışmaları olan Hristiyanlığı Avrupa’da yaymamış olsalardı, eski çağlardaki yağma ve talanlarını İslam dini kılıfıyla gizleyerek cihatçı Arap ordularıyla Mezopotamya’yı işgal edip uygarlığı oradan kovdurmamış olsalardı, insanlık dünyayı yıkıma götüren bugünkü kapitalist sistemi yaşamamış olacaktı! Bütün bu birbirini izleyen ve tamamlayan binlerce, milyonlarca olay daha önceden yeryüzünün maskeli tanrıları tarafından planlanmış, programlanmış ve hahamlarına, din alimlerine yazdırdıkları yazılı ‘Kutsal Kitaplar’ hafızası hazırlanarak pratiğe uygulanmıştır!

Sümer mitolojisindeki ”İnanna’nın ölüler diyarına inişi“ ve tekrar yeryüzüne çıkısı öbür tek tanrılı Semavi dinlerinde olduğu gibi Hristiyanlığın da birçok mitos ve efsaneleri Sümerlerden alındığı için bu paskalya bayramı da tarihsel olarak ’İnanna’ ile ilişkilendirilerek hemen hemen aynen tekrarlanmıştır! Sümer mitolojilerden haberi olan Semitik tüccarlar Avrupa halklarına 380 yıl boyunca zorla ve bazı krallar altın gücüyle satın alınarak, bazılarını iktidara gelmeleri için destekleyerek Roma İmparatorluğuna resmi din olarak kabul ettirdikleri Hıristiyan inancına göre İsa’nın -tıpkı Tanrıça İnanna gibi- çarmıha gerildikten üç gün sonra dirilişini simgeleyen Paskalya bayramı ilkbaharın başlangıçı sayılan Mart ayın sonu ile Nisan ayı arasında, biraz farklı olsun diye ilkbahar ekinoksu sonrası dolunay zamanında kutlanılıyor. İkisi de doğanın kış aylarında uykuya dalıp ölmesi ve yeniden dirilmesini ve canlanmasını sembolize eder. Sanki bir ilkmiş gibi farklı gösterseler de, Sümerler dönemindeki Za-gmuk, yeniden doğuş bayramında olduğu  gibi ‘ölüm-yeraltı-yeniden dönüş’ konuları işletiliyor ve kutlanılıyor.

Batı’nın oryantalizmi savunan akademisyenleri, ‘doğrudan aynı bayramın devamıdır’ ya da ‘aynı kökten süreklilik arz ettiğini’ demekten çekindikleri için “aynı mitolojik arketiplerin farklı kültürlerde yeniden ortaya çıkması” ifadelerini kullanmayı tercih ederler. Çünkü Kutsal Kitapların ve bu mitosların kökeninin Sümerlerden geldiğini tümüyle reddetmedikleri gibi ’tamamen imkânsız sayılan bir görüş değil” diyerek gerçekleri dillendirmekten çekiniyorlar.

Sümer mitolojik kaynaklarına dayanan Za-gmuk Yeni Doğuş Bayramı daha sonraki bin yıllarda Newroz ve Hawtemal kelimelerine dönüşmüş kavramları tek boyutlu sosyolojik kategoriye indirgenemeyecek kadar Aryan kültüründe reformlar sonucu iki mitoslu versiyonla anlatılan, yani çeşitli renk tonlarıyla bir oyunun iki bölümü, Kürt toplumunun aşiret, bölge ve dil eksenli çok katmanlı bir sosyal yapı ve uzun tarihsel süreçler içinde farklı kelime değişimine uğramasına rağmen anlamını aynen korumuştur.

İslam Kürtleri üç bin yıl gerilere götürdü

Kürdistan’ın bir dağ köyünde ekolojik komünal yaşam sürdüren Lolan aşiretinden olan çiftçi babam, tıpkı birinci Zerdüşt olarak bildiğimiz filozof Ziusudra gibi her sabah güneş doğarken işaret parmağını öper alnına götürür, ritüelini yerine getirirken, sanki hâlâ geçmiş Sümer döneminde yaşıyormuş gibi gökyüzü ve yeryüzü Tanrısına Kirmanckî- Zazakî, dört-beş bin yıl önceki Hurrilerin Emesal dilinde, “Ya Elli!” derdi Tanrı Enlil’e. Sonradan öğrendim ki, o dönemde Sümerlerin Emegi dilinde bu tanrının adı ‘Enlil’, Emesal dilinde ise Ellil’dir. Sümerlerin konuştukları Emesal aynı zamanda Hurrilerin Ana Tanrıca dilidir. Pro-Kürt Hurriler’in en eski Ana Tanrıca dilidir. Demek ki Sümerler yerli halkların dillerini de kendi resmi dillerini yapmışlardı! Herkesin kendi dilinde, kendi kültüründe yaşadıkları gerçek demokratik bir sistem. Beş bin yıl sonra bugün Mezopotamya’daki ulus-devletler 60 milyon Kürdün kendi ana dilini konuşmasını ve eğitim görmesini yasaklamışlar. Sümerlerin gerisine düşmüşlerdi. Bilime karşı savaşan İslam’ın skolatik karanlık yüzü uygarlığı Mezopotamya coğrafyasından kovmuştu.

Bu kadar zaman geçmesine rağmen bu “Ya Ellil!” kelimesi birçok kelime gibi hiç değişmeden günümüze kadar gelmiştir. Bir ‚L‘ harfı eksilmiş. Şimdiki Zerdüşt kökenli Aleviler, ‘Ya Elli’ kelimesini ‘Ya Ali’ söylemine çevirerek, kendi inançlarını götürüp gerici Arap dini olan İslam’a bağlıyorlar. O coğrafyada neolitik devrimden beri güçlü mitoloji ve ideolojilerle besledikleri hafızalarını üç-dört bin yıl gerilerde yaşayan Araplara teslim ettikten sonra; önce yüzyıllar boyu dini kılıf altında asimile edilip İslamlaştırılan ve Abbasilerin artık zayıflandıkları bin yılların başında güçlenen Mervaniler (M.S. 990-1.096), Seddadiler (M.S.951-1.199), Rewâdîler (M.S. 955-1.071), Hasanveyhiler (M.S. 959-1.015) gibi Kürt Şehir Beylikleri, Semitik tüccarların İslam bayrağı altında iktidarı teslim etmek istedikleri Selçuklu Sultanlarını destekleyerek, güçlerini onlara katarak birer birer yıkıldılar. Onları o Mezopotamya coğrafyasına önem vermeyen yabancı göçmenler yönetmeye başladı. Sonra üzerinde yaşadıkları ülkeleri 1639’da Kasr-ı Şirin Antlaşması ile iki İslam ülkesi olan İran ve Osmanlı arasında ikiye bölündü. Daha sonra Birinci Dünya Savaşı’nda da İngilizlerin çağımızın Semitik tüccarlardan biri olan Rothschild Ailesi’nin tarihsel plan, projeleri ve Kürtlerin toprakları altındaki petrole sahip olma çerçevesinde Mezopotamya’yı ulus-devletlere ayırdıkları dönemde dört İslami ulus-devlet arasında dörde bölünen Kürt toplumun düştüğü soykırım kıskacı hallerine bakın şimdi!

Bir de Semitik tüccarların daha İsrailoğulları ve Arapların tarih sahnesine çıkmadıkları eski tarihlerde (M.Ö. 2.800-1.700) adları geçen Sami halkları Akadlar, Asurlar, Amoriler, Aramileri Mezopotamya uygarlığını yağmalayıp talan etmek için örgütleyip toplayarak sürekli Sümer Şehir Beyliklerini yağmalayıp talan ederek kurdukları Akad ve Asur devletleri eliyle tarihsel plan ve projelerini nasıl hayata geçirmek istediklerini, Mezopotamya’nın topraklarına ve siyasi yönetimine sahip olmak istediklerini, bunu başarmayınca Arabistan merkezci Semavi dinlerini inşa etmeye başladıklarını, bu Semavi dinleriyle Akad ve Asur devletleri dönemlerinde Mezopotamya’da yaptıkları yağma, talan, başkalarının mallarını gaspederek kısa yoldan zenginleşmek ve işgallerine teolojik ideolojik ideoloji kılıf hazırladıklarını anlatırsak şaşırırsınız! Aryan halklarıyla savaşmak için daha güçlü dini ideolojilere sahip olma düşüncesi, Arabistan coğrafyasında yaşayan Semitik tüccarlarını, kökenini Sümerlerden aldıkları tek tanrılı semavi dinlerini inşa etmeye itmiştir.

Tersinden de söylenebilir; İslam, Kürtleri 3-4 bin yıl gerilere götürdü. Kürtlerin ön ataları olan Gutiler, Lulubiler, Hurriler ve Kassitler Mitra Güneş Tanrısı etrafında birleşip Akad devletini yıktıkları M.Ö. 2.150’de ve M.Ö. 2.040 yıllarında tarihçilerin ateşten gelen Huşeng dedikleri ikinci Zerdüşt Hurrili filozof Brahim’in tabiat inancı Mitra Güneş Tanrısına inandıkları dönemlerde Araplar ve İsrailoğulları henüz tarih sahnesine çıkmış değillerdi. Ve o tarihten 2600 yıl sonraya, yani M.S. 600 yıllarına kadar da Araplar hâlâ putlara tapıyorlardı. Semitik tüccarların kendi ekonomik ve politik çıkarları için inşa ettikleri siyasal İslam, işgalci ve hiç değişmeyen tabularla yayıldığı coğrafyalarda insanlara hep skolastik, karanlık dönemler yaşattı ve yaşatmaya devam ediyor. Kendi karanlığını, körlüğünü insanlara dayatmak için en başta İslam’ın peygamberi  müminlerine başını kestirdiği Mekkeli Eşref Oğlu Ka’b, sadece Muhammed’i eleştirmişti. Sadece yobazları eleştirdiği için Hallacı-ı Mansur gibi yüzlerce filozofu darağacına astılar. “Bak beni eleştirirsen sonun böyle olur” dercesine insanlara sürekli gözdağı verdiler.

Profesör Reinhart Dozy, ‘Spanish Islam’ kitabında bu gerçeği şöyle vurguluyordu: ”Muhammed devrinde Müslümanların kılıçlarının korkusu uzak ülkelere kadar ün salmıştı. Bu korku neticesinde insanlar, Müslüman olmaya mecbur kalmışlardı… Araplar, kendi mallarını kaybetmek korkusu ve aynı zamanda başkalarının mallarını gaspetmek arzusu ile İslam bayrağı altında toplanıyorlardı.”

Aslında İran İslam Cumhuriyeti rejiminde de gördüğümüz gibi kendi iktidarlarını “Allah’ın  yeryüzündeki iradesini temsil ettiklerini” iddia ederek, Allah’ın iktidarı için barbarca insanları öldürüp korkutmaya çalışan, gerçeğe, eleştiriye ve reforma kapalı olan İslam, iktidar gücünü arttıkça onu kullanan halife, din alimleri, politikacılar ve elit kesimlerde yozlaşma ihtimali de ona göre sürekli artar. Tanrı adına toplum üzerinde artan sınırsız güç ise kaçınılmaz olarak yozlaşmaya yol açar. Bugün İslam ülkelerinde yaşanan tam da bu yozlaşmadır!

Bin yıl önce dönemin filozofu İbn-i Rüşd’ü İslam’ı eleştirdiğinde kitaplarını yakmaya, kendisini camide linç etmeye kalktıştılar. İslam dini ile sürüler gibi güdülmek istenen ve beyinleri uyuşturulan yobazlar camide İbn-i Rüşd’ünün üzerine yürüyüp linç etmeye kalkıştıklarında, “Sen gavursun, dinimizle savaşıyorsun!” diyorlardı. İbn-i Rüşd ise, “Hayır. Ben sizin cahilliğinizle savaşıyorum.” diyordu. Bin yıl sonra “Şeytan Ayetleri“ romanını yazan Salman Rüşdi hakkında İran’ın dili lideri Ayetullah Humeyni tarafından 14 Şubat 1989 tarihinde ölüm fetvası yayınladı. Yıllardır Allahın iktidarı adına günde iki insanı idam eden İran, İslam’da tam bir yozlaşmayı yaşıyor. Gene bin yıl sonra günümüz diline çevrilen Sümer yazıtlarından Tevrat, İncil ve Kuran’ın kökeninin Sümerlere dayandığını öğrenip anladıktan sonra, müftülükten istifa eden ve İbn-i Rüşd’i tavrıyla İslam’ı üç ciltli ’Tabu can Çekişiyor, Din Bu’ kitaplarıyla eleştiren Turan Dursun 4 Eylül 1990 tarihinde cihatçı İslamcılar tarafından öldürüldü. Muhammed döneminden beri öldürme, yok etme, yok etttiği insanların mal ve mülklerini gasp etme, zenginliklerine sahip olma, kadın ve kızlarını çalıp  köle pazarlarında satma dışında, İslam’da değişen bir şey yok.

İnanna’nın ölüler diyarına inişi“ Mitolojisi

Sümerlilerin, „İnanna’nın ölüler diyarına inişi“ mitosunde, gök kraliçesi, ışığın, aşkın ve yaşamın Tanrıcası İnanna, günün birinde kız kardeşi Ereşkigal’ı görmek için ölüler diyarını ziyaret etmeyi aklına koyar. Akadlar, Sümer mitolojisinde tufanı yaşan Ziusudra’nın ismini Utnapiştim diye değiştiştirdiler. Tufan efsanesini kendi hesaplarına yazdılar. Bu Semitik tüccarların Sümer mitoslarını çalmanın ilk adımıydı. İki bin yıl sonra aynı Semitik tüccarlar İsrailoğulları’ndan ‚Ayrımcı bir Yahudi halkı icat etmek‘ için hahamlarına yazdırdıkları Kitab-ı Mukaddes’e, Sümerlerden çaldıkları bu tufan efsanesini yaşayan Ziusudra’nın ismini Nuh peygamber diye değiştiştirdiler. Hurrilerin Goş aşiretinden, ikinci Zerdüş filozof ve tarihçilerin ateşten gelen Huşeng olarak bildikleri Brahim’ın Babil kralı Nemrud tarafından ateşe atma efsanesini de Tevrat’ta yazdıklarında Abrahim efsanesi diye değiştirdiler.

Görüyoruz ki Sümerlerin birçok mitoslarını, destanlarını çaldıkları gibi Ziusudra’nın yaşadığı tufan efsanesi ve Brahim’in ateşe atma hikâyesini de çalmışlardı ve İnanna’nin yerine Akadlar „İştar’ın ölüler diyarına inişi“ diye yeni bir isim takmışlardı. Ve İştar’ın sevgilisi de Tammuz’du. Yani İnanna’nın kocası Dumuzi’nin yerine Tammuz’u koymuşlardı. Semitik tüccarlar, Aryan kültürüne karşı ikinci büyük çıkış olan Hıristiyanlık kuramını inşa ettiklerinde, bu kez Dumuzi’nin yerine, ölüler diyarına inen (mezara konulan) ve üç günden sonra mezarından dirilip yeryüzüne çıkan İsa’yı koydular. Amaçları hikâyelerdeki isimleri değiştirip çarpıtarak Sümerlilerin kültürlerini, inançlarını kendilerine mal etmekti. Sadece kendilerine mal etmekle kalmadılar; politik ve ekonomik çıkarları için kullandılar. İnsanoğluna skolastik dönemler yaşattılar. Buna benzer onlarca örnek, onlarca tarihi yalan var.

Semitik tüccarlar, Sümer şehir beyliklerini yıkan Akad devletin kuruluşuyla Sümerlilerin mitos, destan ve birçok efsanelerini çalmaya başladılar; daha sonra kapsamlı, programlı ve planlı bir içimde Tevrat, İncil ve Kuran kitaplarıyla devam ettirdiler. Bu “Kutsal Kitaplar“ dedikleri kitapların kökenleri Sümerlilere dayanıyordu. Evet, doğru okudunuz, bu çalınan mitos, destan ve efsaneler daha sonra güncelleştirip değiştirerek Semitik tüccarları’n tarihsel plan, program ve projeleri çerçevesinde Tevrat, İncil ve Kuran’a yazıldı. Biz insanlar da bu Kutsal Kitapların Tanrı’dan gelen vahiyler olarak biliyoruz ve saf saf inanıyoruz! Öyle değil mi?

Sümerler‘de 21 Mart Yeni Yıl Bayramı

Zagmuk Bayramı, Ziggurat’larda krallın da katıldığı Sümer Şehir Beyliklerin resmi diriliş ve yeni yıl bayramıdır; İnanna’nın kendi yerine yeraltına gönderdiği kocası Dumuzi’ye ağlarken döktüğü göz yaşları ve ondan önce kendisinin yeraltı kraliçesi  olan kız kardeşi Ereşkigal’i görmek (asıl amacı ise yeraltı kraliçeliğini ele geçirmek) için dönüşü olmayan ölüler diyarına gidişi; işkenceye dönüşen 7 kapıdan geçisini, geçtiği her kapıda giysi ve takılarından birini itirazlarına bakılmaksızın alınması, sonuncu kapıyı geçtikten sonra çırılçıplak kalışı, Tanrıça ile ölüler diyarın korkunç yargıçları olan Anunnaki’nun huzuzurunda diz çöktürülmesi, kız kardeşi Ereşkigal’in, „Niçin geldin buraya? Bilmiyor musun buraya gelen bir daha çıkamaz!“ diye acı bir bakışla bakması, hükümlerini bildiren 7 yargıç ve Ereşkigal’ın ölüm bakışları altında İnanna ölü bir cesede döner ve bir kazığa (çarmıha gerilmiş) asılı acıklı, ağlamaklı hali sahneleniyor.

Bugün de aynı sahne kiliselerde İsa’nın çarmıha gerilmiş acıklı, ağlamaklı, mağdur hali sahneleniyor. Sümerli Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü Tablet 3’te anlatıldığına göre, tanrıçanın bedeni çivilere asılı ceset gibi kaskatı oluveriyor, yani tanrıça İnanna’nın ruhuna işkence edilerek çarmıha gerilişi (Babil Destanında İştar’ın kazığa asılışı, Hıristiyanlık inancında ise İsa’nın çarmıha gerilişi) şeklinde Ziggurat’larda yapılan ayinlerde ölüler diyarın tanrıçası olan acımasız ablası tanrıça Ereskigal’a karşı mücadelesini anlatılır. İnanna ancak yerine birisini bırakarak ölüler diyarından çıkabilir. Ne eder etmez bir yolunu bulur, „ben buradan çıkmadan yerime birisini gönderemem“ diyerek yeryüzüne çıkar. Yerine, karısının yok oluşu umurunda olmayan, o yokken en güzel ve görkemli elbiselerini giymiş, tahtına keyifle kurulmuş oturuyor bulduğu kocası Dumuzi’yi ölüler diyarına göndermeye karar verir.

Bu duruma üzülen kızkardeşi Tanrıça Geştinanna, Tanrılar Meclisine başvurarak, „Ne olur kardeşimin yerine beni gönderin yer altına“ diye yalvarır. İnanna, kocasının yaptığı saygısızlığın ve acımasızlığın cezasız kalmaması için buna itiraz eder. Bunun üzerine Geştinanna, „öyle ise yılın yarısını ben yeraltında geçireyim, diğer yarısını da kardeşim geçirsin.“ demiş.  İnanna bu öneriyi uygun görüp Tanrılar Meclisine kabul ettirmiş. O olaydan sonra  Tanrı Dumuzi, kış aylarını yeraltında geçirdikten sonra, yaz başlangıcı sayılan 21 Mart günü dirilip yeryüzüne çıkarak sevgili karısı İnanna ile birleşiyor, yatağa girip sevişiyor. Sümerliler, bu birleşme ve sevişmenin yeryüzüne bolluk ve bereket getireceğine inanıyorlardı. Bu gün de bütün doğada her şeyin döllendiği, yeşermeye başladığı, yeni doğan ve yeni bir hayatın başlangıcı sayılan 21 Mart günüdür. Dumuzi’nin yeniden dirilişi ve yeryüzüne yeniden çıkışını temsil eden törenler yapılıyordu. Bu törenlerde kral, tanrı Dumuzi’nin yerine, Ziggurat’larda çalışan bir rahibe ise İnanna’nın yerine beyaz yatağa girip sevişirlerdi.

Üç günlük Zagmuk diriliş ve yeni yıl bayram şenliklerinde Guti-Sümer kralları, halkın gözleri önünde oynanan tiyatro oyununda rahibe ile beyaz yatağa girip sevişmeleri, rahiplerin tapınaklarda tanrıların heykelleri önünde, huzurlarındaymışçasına gelecek hakkında haber veren bu gizemli ve kehanet dolu dini törenlerden çok iyi yararlanarak, şehir beyliklerin yönetimlerini ve çevre halkını daha iyi idare edebiliyorlardı. Halkı daha iyi yönetebiliyorlardı. Böylece sıradan insanların ve okul çağındaki çocukların ruhlarına şerbet dağıtıyorlardı. Çocuklar, yumurtaların da saklanıp pişirildiği bu Zagmuk bayramını çok seviyorlardı. Biliyoruz ki yumurta, çoğalıp döllenmenin sembolü olduğu kadar beslenmenin de sembolüydü. Bu yüzden Ziggurat’larda yapılan ayinlerin belki de yöneticiler ve rahipler için en önemli safhası İnanna’nın ölüler diyarına inişi ve daha sonra karısı yerine ölüler diyarına gönderilen çoban tanrı Dumuzi’un ölümü ve yeniden doğuşunu temsil eden ve herkesi ağlatan acıklı hikâyesiydi.

Hıristiyanlıkta İsa’nın ölümü ve yeniden dirilişi bu Sümer hikâyesinin kökeninden alınmıştır. Ayinlerde İnanna’nın ölüler diyarına inişinin yanısıra, çoban Tanrı Dumuzi’un karısı yerine ölüler diyarına inişi, onun gibi ölümü, çarmıha gerilen cesedi,  ilkbaharın başlangıcı sayılan sayılan 21 Mart’ta tekrar dirilişi ve o ilk Zagmuk bayram günü İnanna ile yatağa girip sevişmesi, döllendirmesine ait şiirsel bir metin de okunuyordu. Bu ayinlerin aynısı bugün İsa adına kiliselerde yapılıyor.

Guti ve Sümer kültüründe çeşitli versiyonlarda şiirsel bir dille anlatılan Tanrıların yaratılış, ölüm ve diriliş efsanelerine ait bayram kutlamları M.Ö. 2.400-2.380 yıllarından beri yapıldığını çivi yazılarındaki Sümer tabletlerinden biliyoruz. Gılgamış, Enkidu ve İnanna’nın ölüler diyarına inişi tabletlerinde. Gutiler, Lulubi, Hurri, ve Kassitler gibi yerli kabileler Za-gmuk-doğuş günü adı verilen yeni yıl bayramlarını, hem tarihte ilk defa Mezopotamya’da bir Semitik tüccar olan Büyük Sargon tarafından M.Ö. 2.350 kurulan ve bölgeyi işgal edip yağmalayıp talan ederek çöle çeviren Akad devletinden önce, hem bu barbar devletin yerli halklar olan Guti, Lulubi, Hurri, ve Kassitler tarafından M.Ö. 2.150’de yıkılmasından sonra kutluyorlardı. Hiç kuşkusuz bu Zagmuk-doğuş günü, diriliş ve direniş bayramı Aryan halkları olan Kürtlere aitti.

Semitik halklar Zagmuk doğuş ve diriliş bayramından habersizdi. Bu, yaratılış, ölüm, doğuş günü, diriliş ve direniş bayramları 1500 yıl sonra  Babil tapınaklarında Baştanrı Marduk’un ölümü ve yeniden doğumu için yapılan ayin törenlerinde, daha sonra Gutti, Hurri ve Mittani’lerin yardımıyla Kassitler’in Babil’e hakim olmasıyla birlikte yeniden bölgede tanınmış olan Kassitler’in Güneş Tanrısı Mitra’nın doğumgünü olarak 25 Aralıkta kutlanılıyordu. Yukarda anlattığımız gibi yılın en uzun, en karanlık 21 Aralık gecesinden iki gün sonra, 24 Aralık Kutsal Gece, 25 Aralık günü ise Mitra’nın doğum günü  olarak üç günlük Qalo Gaxan bayramı kutluyorlardı.  Gece ile gündüzün eşitlendiği 21 Mart’ta ise doğuş günü, diriliş ve direniş bayramı, gece ile gündüzün eşitlendiği 23 Eylül’de Mitra bayramı kutluyorlardı. Ve iki-üç bin yıl sonra da aynı şekilde kiliselerde 24 Aralık Kutsal Gece, 25 Aralık ise İsa’nın doğum günü olarak Kürtçe’nin Kirmanckî lehçesinde ‘Qalo Gaxan‘, Avrupa‘da Almancası “Weihnachten“ bayramı kutlanmaya başlandılar. İlkbaharda da İsa’nın ölümü ve diriliş ayinlerine öncülük etti. Hepsi Sümer mitolojisinden alınma. Kökeni orada. Yani Sümerliler, kendisinden sonra gelen bütün uygarlıkların dinleri, mitos, efsane, felsefe ve edebiatları üzerinde çok derin etkiler yaratmış olan merkezi bir uygarlıktır.

Mezopotamya’daki Aryan halkların kültürlerini yağmalayıp kendilerine maletttiler

Semitik tüccarlar, çaldıkları Sümer efsaneleri, destanları, masal ve hikâyelerini değiştirip tersyüz ederek Tevrat, İncil ve Kuran’a sokmadan, sinagoglarda, tapınaklarda hahamlarına ve papazlarına yazdırmadan çok önceleri, yani iki bin yıl önce Sümer yazarı Ludingirra o dönemin Semitik halkları olan Akadlar, Asurlar, Amoriler ve Aramiler için Yaşam öyküsü’nde gelecekte gerçekleşecek öngörüsünü şöyle dile getiriyordu:

“Topraklarımıza ilkel geldiler; sayemizde uygar olmaya başladılar. Ne yazıdan, ne tarımdan, ne sanattan, ne dinden, ne okuldan, ne attan, ne arabadan, ne aydan, ne yıldan haberleri vardı. Hepsini bizden öğrendiler. Sonra da ‘biz yaptık, biz bulduk’ diye övünmeye başladılar. Hep korkuyorum, bir gün gelecek, adımız da uygarlığımız da unutulacak. Biz ne yaptık, ne başardıysak hepsini onlar üstlenecekler.”[8] 

Zagmuk ya da Newroz Bayramı

Kürt kabileleri geçmişte Zagmuk-doğuş günü ve diriliş bayramı adı altında kutluyorlardı.

Aylar önceden Güneş kültü Mitra inancı etrafında M.Ö. 2.150’de Akadlar’a karşı birliklerini oluşturan Subaru, Lulubi, Lor, Hurri, Mittani ve Kassitler, Gutiler öncülüğünde Zagmuk-yeni doğuş ve diriliş bayramı olan 21 Mart günü dağlarda ateş yakıp birbirine haber vererek, dağlardan ovalara indiler. Ovalarda Sümer şehir beyliklerini yağmalayıp talan eden zalim, barbar ve işgalci Akad devletine büyük bir öfkeyle saldırıp yerle bir ettiler. Zalim Akad devletini tarihin dönüşü olmayan çöplüğüne attılar. Büyük Sargon’un torunları nasıl ki Nippur’u yakıp yıktıysa, onlar da tıpkı öyle Başkent Agade’yi yakıp yıktılar. Akad devletin son kralı Naramsin’i yakaladılar, hak ettiği cezayı verdiler. O gün bütün Mezopotamya, Akad devletine karşı ayaklanmış bugünkü Kürtlerin ön ataları olan Guti, Hurri, Kassit, Lulubi halkların denetimine geçmişti. Onlar dışında hiç kimse ülkenin bir tarafından öbür tarafına günlerce haber gönderemiyordu. Gutiler öncülüğünde ayaklanmış olan Subaru, Lulubi, Lor, Hurri, Mittani ve Kassitler, kendi halkın yoğun olarak yaşadıkları Lagaş şehir beyliğini özgür bırakarak hiç dokunmadılar. Hatta Şuruppak, Nippur, Ur, Umma ve Uruk kentlerine de pek dokunmadılar, bu şehirlerin denetimlerini Lagaş şehir beyliğine bıraktılar. Kürtlerin bugünkü ataları olan Gutiler, Lulubi, Lor, Hurri, Mittani ve Kassitler Mezopotamya bölgesinde yaşayan bütün halklara özgürlük ve barış getirmişti. Guti-Gudea döneminde Semitik tüccarları’na karşı kazanılan zaferle birlikte Sümerler yeniden toparlandı, bir bilgi fışkırması yaşandı. Sümerler ilk yazılı kanunlarını bu dönemde reformdan geçirip yeniden yazdılar.

O günden sonra Zagmuk-yeni doğuş ve diriliş bayramı Kürtler için aynı zamanda dağlarda ateş yakarak işgalcı, Tiran ve barbar devletlere karşı direniş bayramı olarak da kutlanmaya başlandılar

1.538 yıl sonra bu kez bugünkü Kürtlerin ataları olan Medler’in Kralı Kiyah-ser; Lor, Hurri, Mittani ve Kassitler gibi bütün Kürt aşiretlerini Cudi dağı arkasında toplandılar. O günkü Asur Tiran devlete karşı güçlerini birleştirip bir Konfederasyon oluşturdu. Gutiler gibi, dağlarda ateş yakıp  birbirine haber vererek, dağlardan ovalara indiler. Ölümcül darbelerle Asur devletine saldırdılar. M.Ö. 21 Mart 612 tarihinde Asur devletini de tıpkı Akad devleti gibi yakıp yıkarak tarihin dönüşü olmayan çöplüğüne atttılar. O tarihden beri de Newroz-doğuş günü, diriliş ve direniş bayramı adı altında; o gün gündüz ve gece dağlarda ateş yakarak kutluyorlar. Bugün de Kürtler dağlarda ve Newroz alanlarında ateş yakarak yeni doğuş, diriliş ve direniş bayramlarını ön ataları gibi kutluyorlar.

Yaratılış ve diriliş efsanelerine ait bayramları yazılı kaynaklara göre Guti ve Lulubilerin M.Ö. 2.340 yılından beri kutladığını tarihçi Cemşid Bender şöyle anlatmaktadır:

„Kürt Mitolojisinin ortaya koyduğu yaratılış efsanesi bu halkın kültür ve coğrafi tarihiyle bütünleşerek uzun süre varlığını korudu. Tarihi belgeler Neolitik çağdan inip gelen bu mitosun M.Ö.2.340 yıllarında (Akad devleti kurulmadan önce de. A.R.) Guti (ve Lulubi) Kürtlerinin son dönemlerinde ve Gudea’da döneminde var olduğunu gösteriyor. Danimarkalı bilimadamı Arthur Chistensen Newroz ile ilgili araştırmalar yaptığı sırada, bu bayramın yukarda belirttiğimiz gibi M.Ö. 2.340 yıllarında Gutilerce kutlandığını ve daha sonra Babil’de Tanrıların Baştanrısı Marduk için yaptırdıkları Esagila mabedinde yapılan törenin Kürt inancı Êzîdîlik (ve Zerdüşt’lüler) tarafından aynen uygulana geldiğini ortaya koydu. Böylece hem yaratılış efsanesine ait kutlanan dini törenlerin hem de Newroz orijinalinin Kürtlere ait olduğu kanıtlanmış oldu. Arthur Christensen bu konudaki araştırmasını Archives D’Etudes Orientales adlı derginin 14. Cildinde yayınladı.

Gudea döneminde bu bayramın adı Zagmuk’tu. Bu deyim daha sonraki tarihlerde anılan Newroz’la aynı anlamdadır: Yeni gün. Çünkü Zagmuk’ta gece ve gündüzün eşit olduğu 21 Mart günü kutlanıyordu. Zagmuk’taki Za  eski Kürtçe’de ve şu anki Kırmakcî dilinde ’yeni doğan’ demektir. (Cenneti sulayan ırmaklardan biri olan A.R.) Ünlü Zap Irmağı da ismini Za’gmuk’tan almıştır. Yeni fışkıran su, ilk çıkan pınar suyu, çıkış gözesinde beliren su anlamına gelir.“[9] 

Yazılı kaynaklardan önce de bölge halkları Zagmuk bayramı kutluyorlardı. Ama yazılı kaynaklardan ne kadar önce bu yeni doğuş ve direniş bayramlarını kutladıkları kesin olarak bilinmiyor. Bilinen bir tek şey varsa o da, beş bin yıldan beri egemenlerin, uygarlık güçlerin 21 Mart’ı başka anlamda, ezilen, sömürülen ve ülkeleri işgal edilen dünya halkların ise başka anlamlarda kutladıkları gerçeğidir. Ezilen, sömürülen ve ülkeleri işgal edilen bölge halkları 21 Mart’ı tiran ve faşist rejimlerine karşı yeniden doğuş ve direniş bayramı olarak kutlarken; uygarlık güçleri ise doğaya ve topluma sahip çıkan Mezopotamya halkların direniş bayramlarını gölgede bırakmak, örtüp ortadan kaldırmak amacıyla tanrıların ya da tanrı oğulların yeniden dirilişi, yumurta ve bahar bayramı olarak kutladıkları görülmektedir.

Mezopotamya’nın topraklarına ve yönetimine sahip olmak isteyen Semitik tüccarları

Ur, Uruk, Nippur, Lagaş ve Kiş gibi Sümer şehir beyliklerin bölgede yeni bir hegemonik güç oluşturan Babil devletinin hakimiyeti altına girmesi sonrası Sümer Tanrıları giderek değerlerini kaybetti. Yerine bölgeye  hakim olan kabilelerin tanınmış tanrıları aldı.

Semitik tüccarları, M.Ö. 3.000 yıllardan beri, Mezopotamya’nın yönetimi ve topraklarına sahip olmak için Sümerlilerle sürekli ekonomik, askeri, politik ve çok şiddetli mücadele yürütüyorlardı. Yani henüz İsrailoğulları ve Araplar tarih sahnesine çıkmadan, henüz Tevrat, İncil ve Kuran yazılmadan üç bin yıl önce Mezopotamya yönetimi ve topraklarına sahip olma hevesleri vardı. Ve bu heveslerini Arabistan çöllerinden topladıkları barbar göç akınlarıyla sürekli Mezopotamya topraklarına saldırtarak yaptıkları barbar eylemleri, yağma ve talanla pratiğe uyguluyorlardı. Sümer şehir beyliklerini bu büyük göç akınlarıyla, yağma ve talanlar sonucu zayıflattılar, saraylarına içki satıcısı olarak giren ilk Semitik tüccar Büyük Sargon şehir beyliklerini içten fethederek birer birer hakimiyetleri altına aldı ve Akad devletini kurdu. Akad devleti, Mezopotamya topraklarına ve yönetimine pratikte sahip olmanın ilk adımı ve bugün kendilerine hizmet eden ulusu-devletlerin ilk adımıydı. O uzun süre tutmayınca, ikinci adım olarak Asur devleti ile heveslerini pratiğe uyguladılar. Akad ve Asur devletlerini bugünkü Kürtlerin ataları olan Gutiler, Lulubiler, Hurriler, Kassitler ve Medler yıkınca, daha güçlü ideolojik ve kalıcı araçlar olan semavi dinler, plan, proje ve programlarıyla o gün bugündür pratiğe uygulamaktadırlar. Ve onların tarihsel plan, proje ve programlarına engel olmak isteyen özgür ve insanlığı savunan yerli halk Kürtlere asıl düşmanlıkları da burdan gelmektedir. Onları Akad ve Asur devletlerinden beri katliam, soykırım, sürgün ve siyasi asimilasyon politikalarıyla yok etmeden Mezopotamya topraklarına ve yönetimine sahip olmayacaklarını çok iyi biliyorlar. Bu yüzden bin yıldan beri Doğu’da uygarlık yıkıcı etmen olarak kullandıkları ve ABD, AB, NATO ve Rusya’nın her türlü cephane, kimyasal silah, savaş uçakları ve finans desteği sundukları uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemini Kürtlerin üzerine saldırmışlardır. Türk-İslam-Sentezi ideolojileriyle beyinlerini yıkayıp vicdanlarını satın aldıkları bu devşirme Türk vekalet savaşçıları eliyle tıpkı Akad ve Asur devletleri gibi bu coğrafyada Kürtleri yok etmeye çalışıyorlar.

Böyle tarihsel derinlikte düşünmeden, sosyal ve teolojik olayları birbirinden kopuk ve ilintisiz olarak değil de, bir bütün olarak ele almadan, neden ulus-devlet çağında çıkarılan Birinci Dünya Savaşı’nda 30 milyon şimdi  60 Milyon nüfusa sahip Kürtler, en 8-9 bin yıldan beri yaşadıkları ana-topraklarında devletsiz bıraktıklarını, ülkelerini dört parçaya böldüklerini, katliam, soykırım ve asimilasyon politikalarına tabi tuttuklarını anlamak mümkün değildir. Tarihsel düşmanlıklarından ve topraklarının altında petrol kaynaklarını keşfetmelerinden dolayı çağımız Semitik tüccarları’ndan olan Rothschild Hanedanı’n planları gereği İngiltere, Fransa ve Rusya’nın kendi aralarında yaptıkları gizli Sykes-Picot Antlaşması ile Kürtlerin ülkelerini dört ulus-devlet arasında bölüp parçalayarak devletsiz bırakan aynı uygarlık güçleri; Sykes-Picot Antlaşması’nın ikinci adımı olan Balfour Deklarasyonu’yla da, iki bin yıl önce dünyaya dağılmış olan Yahudilerin ancak bir kısmını Avrupa, Rusya, Amerika ve Ortadoğu ülkelerinden topladıkları 850 bin nüfusa, İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, ayrıcalık bir İsrail ulus-devletini kurdular. Bunlar nasıl maskeli kötü tanrılarımız ki ve ne kadar büyük bir gücü sahipler ki; bir tarafta ülkelerini dört ulus-devlet arasında bölmüş, katliam, soykırım ve asimilasyon politikalarıyla kadim bir halkı yok etmek istiyorlar? Öte yanda dünyanın dört bir tarafına dağılmış, ülkesi, yurdu belli olmayan bir halka, birçok Musevi cemaatleri karşı çıkmalarına rağmen, siyasi siyonistler öncülüğünde Ortadoğu’da uygarlık güçlerin çıkarları çerçevesinde çalışmak şartıyla Filistin‘de siyasi özel bir İsrail devletini kuruyorlardı? Üstelik yeni gelen işgalçı güç, yerli Filistinlileri katliamlardan geçirip yok ederek yerleşiyordu oraya.

Hiç kimse Semitik tüccarlarını Yahudi, İsrailoğulları ya da Arap olarak algılayıp yanılmasın. Tevrat, İncil ve Kuran’a kendi tarihsel plan, proje ve programlarını tapınaklarda rahiplere yazdırarak, Arabistan çöl merkezci semavi dinler kılıfı altında İsrailoğulları ve Arap halklarını araç ve koçbaşı olarak kullanarak, onlar eliyle tarihsel plan ve projelerini Mezopotamya, Kuzey Afrika ve Avrupa’da pratiğe uygulayarak bugünkü modern kapitalist sistemde para imparatorluğunu kuran Semitik tüccarları’dır. Semitik halkların bir avuç elit en zengin, en saldırgan, en gerici hanedan aile reisleridir. Tarihsel projeleri için kendi öz çocuklarını kurban niyetine boğazlayan insan düşmanlarıdır. Bu kabile şeflerin beş bin yıllık geçmişleri vardır. Nasıl ki, Semitik tüccar Büyük Sargon Sümer şehir beyliklerin sarayına hileli oyunlarla girerek, bu şehir beyliklerin saraylarını içten fethederek birer birer hakimiyetleri altına aldıysa; klasik sömürgecilik olan kapitalist sistemin ön aşamasında aynı taktiği Avrupa’da uyguladılar. İspanya, İngiltere, Fransa, Hollanda, Prusya şehir beyliklerin saraylarına hileli oyunlarla girerek, altın ve para gücüyle içten fethederek egemenlikleri altına aldılar. Şimdi Avrupa saraylarını,  Amerika’daki Beyaz Saray’ı ve merkez bankalarını onlar yönetiyor.

Sümer şehir beyliklerini, köy ve mezralarını 200 yıl boyunca yağmalayıp talan ederek Mezopotamya’yı çöle çeviren ilk Semitik tüccar hanedan Büyük Sargon’nun kurduğu Akad devletin (M.Ö. 2.350-2.150) bölgede yarattığı yağma, talan vahşet ve tehlikeye karşı Gutiler, Lulubiler, Hurriler, Kassitler Zağros dağların eteklerinde yaşayan diğer yerli kabile ve aşiretlerle birleşerek bir Konfederasyon oluşturdular. Tabii ki bu Konfederasyon birden ve aniden olmadı. Onlarca yıl, „tarılarımıza hakaret eden, ülkemizi yağmalayıp talan eden Akad devletine karşı birlikte hareket edelim“ çağrıları bir türlü sonuç vermiyordu. Çünkü bölgede onlarca aşiret ve kabile vardı, bazıların Tanrıları, inançları değişikti. İnançta, düşüncede ve anlayışlarda farklılıkların olması onların bir araya gelmesini önlüyordu. Bir türlü bir araya gelip birliklerini oluşturamıyorlardı. Lagaş kent beyliği kurulurken Sümerliler’in Gutilerden ödünç aldığı birçok tanrı gibi Utu güneş tanrısı da düşman’a yenik düşmüştü; yani Büyük Sargon’a (Akad devletine) yenilmişti. Hiçbir aşiret ve kabile, Tanrısı düşman Tanrısına yenilmiş bir kabileyle birlikte hareket edip savaşa girmek istemiyordu. Sorunun büyüğü de bundan kaynaklanıyordu. Bunun üzerine aşiret ve kabilerin bir araya gelmeden, birleşmeden önce Tanrılarını, inançlarını, dolayısıyla fikirlerini birleştirmeleri gerektiği düşüncesi yavaş yavaş kabiler ve aşiretler arasında gelişti. Tutsak edilen Sümer Tanrılarından olan Enlil bile son çare olarak, „gözlerini umutla doğudaki dağlara dikererek orada yaşayan“ Gutiler, Lulubiler, Hurriler ve Kassitler’in Tanrılarından yardım istiyordu. Bütün bunları günümüz diline çevrilen Sümer tabletlerinden öğreniyoruz.

Bölgede etkinliğini sürdürüp tanınan Kassitler ve Hurriler’in güneş Tanrısı Mitra (Metra-Mithra); Gutiler, Subaru, Lulubi ve lor kabileleri tarafından da çok iyi tanınıyordu. Çünkü girdiği her savaşı kazanıyordu ve kozmik boğa’yı kurban ederek (savaşıp öldürerek) dünyayı yarattığı için savaş Tanrısı olarak da kabul ediliyordu. Böyle bir Tanrının etrafında birleşecek olan yerli aşiret ve kabilelerin yenemeyecekleri bir güç yoktu. Merkezi Kuzey Mezopotamya olan Mitra inancı her geçen gün etkinlik alanını geliştirerek başka kabilerin de Tanrısı oluyordu. Mitra, güneş ve göksel bir tanrı olarak da kabul ediliyordu. Geceleri evrensel yıldızların ışığı, Mitra’yı gören gözleri olduğuna inanılıyordu.

Tarihçi Etem Xemgin Mitra Tanrı inancı hakkında şunları yazıyor:

„Kasittler’in güneş  tanrıları olan Metra (Mitra), zamanla bölgedeki etkinliğini gelişleterek Hurri halkının Mittani devleti döneminde tanınan Güneş Tanrı’sı oldu. Hurri devletinin ismini Mittani olarak değiştirmesinin de Mitra denilen bu Tanrı’dan kaynaklandığı sanılmaktadır. Hitit Kralı Şüpüllülüma ile Mittani Kralı Matiwaza arasında M.Ö. 1.380 yılında yapılan anlaşmada, şahit Tanrı’lar arasında Mittani’lerin Mitra Tanrısı’nın da ismi geçmektedir. (Mitra güneş tanrısının en eski belgeleri Boğazköy kazılarında da bulundu. Bu belgelerde M.Ö.14. yüzyılda Mittani’ler ile Hitit’ler arasında yapılan barış antlaşmasında şahit olarak Mittini’lerin koruyucu tanrıları arasında Mitra’nın yanı sıra Zervanizm inanç sisteminin fırtına tanrısı olan Vahu’nun da adı geçer. A.R.)’“[10] 

Üst üste yapılan toplantılarında, aşiret ve kabile şefleri Sümerlilerin ülkesini yağma ve talan eden Akad devletini yıkmanın sırrına vararak, Akadlılar’a karşı yıllar sonra bir Konfederasyon oluşturdular. Güçlerini bir tek güçlü tanrı etrafında birleştirerek Akad devletini yerlebir edebilirlerdi. Bunun üzerine Zağros yüceltilerinde yaşayan birçok aşiret ve kabile Kassitler’in ve Hurriler’in güneş, gök ve savaş Tanrı’sı Mitra inancı etrafında bir nevi Konfederasyon oluşturarak birleştiler. Böylece güneş kültü Mitra inancıyla birliklerini oluşturan Subaru, Lulubi, Lor, Hurri, Mittani ve Kassitler, Gutiler öncülüğünde Zagmuk-doğuş günü ve diriliş bayramında ateş yakılan dağlardan, Sümerli Ludingirra’nın deyimiyle „çekirge sürüleri gibi“ indiler, zalim Akad devletine M.Ö. 2.150, 21 Mart tarihinde saldırıp yerlebir ettiler ve tarihin dönüşü olmayan çöplüğüne attılar.

Mezopotamya uygarlığı M.Ö. 2.800 yıllarında Semitik kavimlerin büyük işgalcı yağmalarına uğradı. O dönemde Tevrat, İncil ve Kuran gibi işgalcı ordularını gizliyen güçlü idolojik doktrinleri olmadığı için tutunamadılar. Arı halkları tarafından Mezopotamya’dan dışarıya kısa zamanda atıldılar. Fakat bu istilacı barbarların yağma, talan ve göç akınları Akad ve Asur devletleri döneminde daha da büyüyerek devam etti.  Semitik tüccarlar, Sümerlilerle hem savaş halindeydiler, hem de ticari ilişkiler halindeydiler. Ticari ilişkiler içindeyken Sümerlilerin efsane, destan, masal ve hikâyelerini çaldılar; değiştirip tersyüz edip daha sonra Semitik halkların kafalarına yukardan Semavi dinleri şeklinde boca ettiler. Yani iki bin yıl sonra savaşları daha büyük ideolojik silahlara bürünerek, Yehova ve Allah gibi yerel maskeli put tanrılara sarılarak devam ettiler. Mezopotamya uygarlığını yağma ve talan eden Semitik kabilelerini, Zağros yüceltilerinden (ki bugün o Zağros dağlarında Gutilerin, Hurrilerin torunları olan gerilla güçleri aynı zihniyetteki işgalcı ordulara karşı elde silah savaşmaktadırlar.) deltaya inerek kovup dışarıya atan Gutiler hakkında Lulubi-Sümer yazarı Ludingirra 4.300 yıl önce çiviyazısıyla yazdığı Yaşamöyküsü Tablet 11’de aynen şunları yazıyordu:

„Kral Sargon’dan sonra oğulları Rimuş, Maniştusu ve torunu Naramsi ülkeyi genişlettikçe genişletmiş, bütün yönlere kol salmışlar. Hele Naramsi kendisine ’Tanrıyım’ diyecek kadar ileri gitmiş. Öyle şımarmış ki, büyükbabası Sargon’un aksine, Sümerlileri darıltmaktan korkmayarak bizim Tanrılarımıza, özellikle yüce Enlil’e ve onun tapınağı Ekur’a büyük saygısızlık etmiş. Askerlerini Ekur’a onun güzel koruluğuna saldırtmış, Ekur’u bakır baltalarla yıktırmış. Koca tapınak ölü gibi yerlere yatmış. Bunlarla yetinmeyip tapınağın arpa kesilmeyecek kapısında arpa kestirmiş. Hele bizim o canım ’Barış Kapısı’nı yerle bir etmiş. O günden beri Nippur’da barış kapısı yapılmamış. Onun yerine Akadlılar sokak fahişelerinin iş yaptığı ’Musakkatim Kapısı’nı oturmuşlar galiba. Narramsin, Ekur’u yıktırırken içinde ne kadar değerli eşya varsa, tapınağın tam yanındaki iskeleye dayadığı teknelere doldurup Agade’ye götürmüş.“[11]

Semitik tüccarlar, Sümer şehir beyliklerini yağmalayıp talan ederek yerle bir etmişler. Kralların ve Tanrıların tapınaklardaki bütün eşyalarını çalıp götürmüşlerdi.

”Buna son derece kızan ulu Tanrımız Enlil, önüne geçilmeyen bir sel gibi gürlemiş, coşmuş ve gözlerini umutla doğudaki dağlara dikerek, orada doğayla iç içe yaşayan ilkel Gutiler’i Naramsin’in üzerine saldırtmış. Çekirge sürüleri gibi gelen bu insanları durdurmaya gücü yetmemiş Naramsin’in. Bunların ülkemize yayılmaları ile Sümer Şehir Beyliklerin hiçbir tarafından ne haber alınabilmiş, ne de haber ulaştırılmış. Tekneler iskelelerde beklemiş. Yolları haydutlar sarmış. Ülkedeki şehir beyliklerin kapıları kırılarak toz olmuş. (….)

Gutiler, bütün kentlerimizi yakıp yıktıkları halde, Lagaş şehir beyliğini özgür bırakmışlar. Ayrıca Ur, Umma, Nippur ve hatta Uruk kentlerinin denetimini Lagaş’a bırakmışlar. Aslında buraları Sümerlilerin en yoğun olduğu yerler. Bazen, ‚acaba onlar bizim millletin bir kolu muydu?’ diye düşündüğüm oluyor. (Bugün de Türk devleti tarafından asimile edilmiş birçok Kürt kendisine aynı soruyu soruyor: Acaba ben Kürt müyüm, Türk müyüm? A.R.) Lagaş, kent krallıklarımız içinde en uzun yaşayanı. Ayrıca oldukça önemli krallar yetişmiş orada. Daha Sargon ortaya çıkmadan en az 300 yıl önce Urnanşe adlı biri orada ilk krallığı kurmuş. Onun oğulları ve torunlarının yönetimi altında krallık Sargon zamanına kadar sürmüş. Bu krallar arasında Eannatum birçok savaşla sınırlarını genişletmiş. Lagaş’ta binalar, kanallar, su depoları yaptırmış. Ondan sonra gelen Enannatum, Entemena gibi krallar zamanında savaşlar yine almış başını yürümüş..“[12] 

Doğa ile iç içe, komün yaşantışı yaşayan aşiret ve kabilelere zulüm yağdırıp Sümerlilerin ülkesini karanlığa ve çöle çeviren Akad devletin yıkılmasından sonra Mezopotamya’da bir bilgi, buluş fışkırması ve aydınlanma yaşandı. Sümerliler; Guti-Gudea (M.Ö. 2.150-2.060) dönemi ve Üçüncü Ur Hanedanı (M.Ö.2.060-1.960) dönemiyle yeniden tarih sahnesine çıkarken, insanlığın aydınlanıp ilerlemesinde büyük buluşlara imza attılar. M.Ö. 2.040 tarihinde Hurrilerin Goş aşireti tapınağında güneş tanrısı Mitra dışında bütün tanrıların heykellerini kıran ikinci Zerdüşt Huşeng (Brahim) ile kültür ve inançlarında ikinci büyük reform yaptılar. 290 yıl sonra Hammurabi kanunlarına (M.Ö.1.750) ve 790 yıl sonra Musa’nın On Emir’ine (M.Ö.1.250) örnek teşkil eden ilk yazılı Sümer kanunlarını kaleme aldılar. Bu büyük tarihi gelişmelerle dünyanın kültür merkezinin hâlâ Kuzey Mezopotamya olduğunu kanıtladılar.

Fakat ne yazık ki, yerli kabileler ve Sümerliler (iyi tanrı) tarafından yenilgiye uğratılan Semitik tüccarları (kötü tanrı) için hiç bir zaman Mezopotamya’nın topraklarını ve yönetimini ele geçirmek için baş vurdukları mücadele ve savaşların sonu olmadı. Arabistan çöllerinden toplayıp getirdikleri yeni göç akınların yardımıyla bu kez ikinci bir Semitik tüccar olan Asur Hanedanı o bölgede zalim Asur devletini M.Ö.2.025’de kurdu. 1400 yıl sonra gene bugünkü Kürtlerin ataları olan Medler’in Kralı Kiyah-ser, başta bütün Med aşiretleri olmak üzere öbür Kürt kabile reisleriyle 625’de Cudi Dağı arkasında toplantı yaptı. Asur devletin Mezopotamya’da yarattığı zulüm ve tehlikeye karşı Med aşiretleri ve öbür Kürt kabileriyle birleşerek Asurlar’a karşı  Konfederasyon oluşturdular.

Tarihçi Etem Xemgin Asurlar’a karşı birleşen Kürt aşiretlerini şöyle anlatıyor:

„Medler’in Asurlar’la ilişkileri, Asurların Medler’in ülkesini işgal etmek amacıyla yaptıkları askeri seferler neticesinde olmuştur. Medler, Asurlar’la ilk karşılaştıkları sıralarda 2000 ile 3000 kadar asker çıkarabiliyorlardı. Sonraları Asurlar’ın bölgede yarattıkları tehlikeye karşı bölgede bulunan diğer Med ve Kürt aşiretleriyle birleşerek Asurlar’a karşı bir Konfederasyon oluşturdular. İşte bu konfederasyon kurmaları sürecinde Medler’in başşehri sürekli olarak değişik bölgelerde bulundu…

Bu sıralarda kuzeyden gelen İskitler, Asurlar’dan Medlerin bir kesimini kendi hakimiyetleri altına almayı başardılar. Geçmişte yalnız Asurlar’a karşı savaşmakta olan Medler,  bu durum üzerine İskitler’e karşı da savaşmak zorunda kaldılar. Bu sırada Urartu devleti de İskitler ve Asurlar tarafından tehdit ediliyordu. Medler’le Urartalar’ın aynı halktan olmaları ve her ikisinin de aynı düşmanlarca tehdit edilmeleri üzerine Medler’le Urartular, Asurlar’la İskitler’e karşı birleştiler. Aynı zamanda Asurlar’a aşağı Mezopotamya’da hakimiyetini sürdüren Kaldaharlar’la da ilişkilerini geliştirdiler.

M.Ö.649 yılında Med aşiretlerini birleştirmeye çalışan Diyas, Med kralı oldu. Diyas, Med aşiretlerini birleştirdikten sonra Urartular’la da Asurlar’a karşı birleşti. Bir süre sonra Urartu kralı III. Rusa ile  Asurlar’a karşı savaşırken M.Ö. 647 yılında Asurlar’a esir düştü. Asurlar tarafından  Suriye’nin Hama şehrine sürgün edildi. Med krallığına ise Diyas’ın oğlu Februar geçti.

Med kralı Februar, Persleri de yanlarına alarak Kaldaharlar’ın ve Urartular’ın da yardımları ile İskit ve Asurlar’a karşı savaşmaya devam etti. Medler’le Asurların M.Ö. 625 yılında yaptıkları savaşta Februar öldürülünce yerine oğlu Kiyah-ser geçti.

Med kralı olan Kiyah-ser bütün Med aşiretlerini Cudi Dağı arkasında aynı yıl topladı. Bundan sonra İskitler’i ülkesinden çıkarmak için İskitler’le savaştı ve onlara kendi hakimiyetlerini kabul ettirerek onlara boyun eğdirdi.“[13] 

Bugünkü Kürtlerin ataları olan Medler, Asurlar’ı da M.Ö. 21 Mart 612 tarihinde Akadlar gibi tarihin geri dönüşü olmayan çöplüğüne attıklarında bütün Mezopotamya halkları özgürlüklerine kavuştu. Ama Semitik tüccarlar için hiç bir zaman Mezopotamya’nın topraklarını ve yönetimini ele geçirmek için baş vurdukları mücadele ve savaşların sonu olmadı. Bu kez Aryan halklarına karşı Arabistan çöl merkezci tek tanrılı semavi dinlerini inşa ederek, yani daha güçlü işgalcı dini ideolojiler yaratarak, Mezopotamya’nın toprakları ve yönetimini ele geçirmek için baş vurdukları mücadele ve savaşlarına din kılıf geçirdiler. Arabistan bölgelerin putperest tanrı adlarını araç ve koçbaşı olarak kullanarak, onlar adına „Kutsal Savaş“  dedikleri cihat savaşlarını ilan ederek, Aryan halkların verimli topraklarını işgal etmeye devam ettiler. Ve o gün bugündür o mücadele ve savaşlar hâlâ kesintisiz bir şekilde Mezopotamya’da devam etmektedir! Bu savaşların sonucu olarak bugün on bin yıldır o bölgede yaşayan ve devletsiz bırakılan Kürtler çok korkunç bir soykırım kıskaçına alınmıştır.

Berlin, 21.12.2022

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü Tablet 19:  ”Anlattıklarına göre daha insanlar yaratılmadan çok çok önce Nippur’da yalnız Tanrılarımız oturuyormuş. Buranın delikanlısı yüce Tanrımız Enlil..” dediklerinden insanoğlunun daha yazılı tarihe geçmeden önceki dönemlerden bahsedildiği anlaşılıyor.

[2]. Age.

[3]. Age.

[4] Age.

[5].  Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü Tablet 3  

[6]. Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü Tablet 19

[7].  Hind-Avrupa kültür ve dilleri Mezopotamya’nın dünyanın kültür merkezi olduğu bu dönemde oluştu.

[8]. Muazzez İlmiye Çığ, Sümerli Ludingirra, Ludingirra’nın Yaşam öyküsü Tablet 1, Kaynak Yayınları, İstanbul 2017, s. 16.

[9].Cemşid Bender,Kürt Mitolojisi 1, Berfin Yayınları, İstanbul 1996, s.59

[10]. Etem Xemgin, Aleviliğin Kökenindeki Mazda İnancı ve Zerdüşt Öğretisi, Berfin Yayınları, İstanbul 1995, s.43

[11]. Ludingirra’nın Yaşamöyküsü, Tablet 11

[12]. Ludingirra’nın Yaşamöyküsü, Tablet 11

[13]. Etem Xemgin, Kürdistan Tarihi, cilt 1, Agri Verlag 1992 Köln, s.161-163

Qalo_gaxan_1

✍ Azad Ronî Yazdı:

Qalo Gaxan’nin Tarihcesi

Qalo Gaxan bayramı, dünyanın ilk merkezi uygarlığı sayılan Guti, Lulubi, Hurri ve Sümerler‘de M.Ö. 6.000 yıllarında başlayarak yıllarca yılın en karanlık, en uzun kış gecesi olan 21 Aralık’ı 22’ye bağlayan gece ile başlayan ve hiç değiyşmeyen üç karanlık geceden (21, 22, 23) sonra, 24 Aralık kutsal gece ile birlikte uzamaya başlayan gündüzlerin başlangıcı ya da güneş ısınların daha fazla görünmeye başladığının başlangıcı sayılan 24, 25, 26 Aralık günlerini Utu ve Mitra Tanrısı’nın doğum günü  olarak kutluyorlardı.

Kuzey yarım kürede bulunan Mezopotamya 21 Aralık’ta Güneşten en uzak noktada bulunduğu için hem yılın en karanlık, en uzun gecesi, hem de kışın başlangıcı oluyordu. Kuzey kutbunda, güneş gökyüzünde en alçak noktada, ufuk çizgisine en yakın mesafede olduğu için 24 saat içinde en kısa  süreli güneş ışınlarına maruz kalır. 21 Aralık’ı 22 Aralık’a bağlayan karanlık geceden sonra kış gündönümü ile birlikte -birkaç saniye uzasa da- sonraki iki gece de güneşi tutsak eden karanlık geceler devam ediyor. Ancak 24 Aralık’tan sonra güneş ışınların çoğaldığı gündüzler uzamaya başlacaktır. Dünya Güneş etrafındaki turunu 365 gün 6 saatte tamamladığı için, kış gündönümü bazı yıllar 21 Aralık’a, bazen de 22 Aralık’a denk gelir. Eski atalarımız emin olmak için buna 23 Aralık karanlık geceyi de eklerler. Kuzey Mezopotamya’da Aryan halkları binlerce yıl 24 Aralık gecesini kutsal gece ilan ederek Güneş Tanrı’sının doğum günü olarak kutluyorlardı. Bu düşünce ve inançta dünya, evren ve doğanın mantıklı bir açıklaması vardır. İsa’nın doğum günü ile uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur.

Dört bin yıl içinde kendi kültür ve inançlarında iki kez reform yapan Sümerliler iki takvim yılını kullandılar; biri güneşin en fazla karanlıkta kaldığı yılın en uzun kış gecelerin başlangıcı sayılan 21 Aralık, biri de gece ile gündüzün eşitlenmesi sonrasında günlerin uzanma başlangıcına bağlı olarak canlıyı besleyip yaşatan parlak güneş ışıklarının karanlığa galip geldiğini yorumlayan 21 Mart günü. Sümerler’de yılbaşı günü 21 Aralık olduğu için, Qalo Gaxan bayramını yılbaşı gününü de ekleyerek hemen hemen birlikte kutluyorlardı.

Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassitler gibi yerli kabileler de yılın en karanlık, en uzun kış gecesi olan 21 Aralık ve üç karanlık kış gecelerinden sonra, 24 Aralık gecesini Kutsal Gece ile birlikte uzamaya başlayan gündüzlerin başlangıcı sayılan 24, 25, 26 Aralık günlerini Mitra Tanrısı’nın doğum günü  olarak kutluyorlardı. Yani üç gece ve üç gündüzü (24, 25,26) Güneş Tanrı’nın doğum günü olarak Qalo Gaxan bayramını kutluyorlardı. Qalo Gaxan Kürtçe bir kelimedir. Yılların yükünü omuzlarına yüklemiş, yaşlanmış ihtiyar bir adam demektir. Aynı zamanda dünyanın ve insanlığın bir yıl yaşlanmışlığın simgesi anlamında kullanılır. Sümerliler ve yerli kabileler 21 Aralık gecesini yılbaşı günü olarak kutluyorlardı. Yılbaşı gününü uzatarak Qalo Gaxan bayramını hemen hemen yılbaşı ile birlikte kutlanıyordu. Yani yılbaşından sonraki üç gece, üç gündüzü (24, 25,26) Güneş Tanrı’sının doğum günü olarak Qalo Gaxan bayramını kutluyorlardı.

21 Mart’ta ise yaratılış, diriliş ve direniş mitolojisi, güneş Tanrısı ve çoban-çiftçi tanrısının diriliş bayramı olarak kutlanırdı. Sonbaharda gece ile gündüzün eşitlendiği 23 Eylül’de Mitra bayramı kutlanırdı. Bu bayram törenlerinde  insanların ve hayvanların kaderini belirleyen Mitra Tanrısı’na boğa kurban ediliyor, evlerde pişirilen yemekler çağrılan komşulara veriliyor, koyun ve keçiler rengarenk boyanıyor, koyunların içine koç bırakılıyor ve Tanrı için yapılan tatlı bir içki olan Haoma onun kanı olarak içiliyordu.

Sümerliler’in 1500 tanrısı vardı. M.Ö. 3.000 yıllarında Sümer rahipleri Uruk kent beyliğinin parlak dönemini yaşadığı zamanlarda kendi dini inançlarında reform yaparak tanrıların sayısını yavaş yavş azaltmaya gittiler. Bu yeni düzenlemeye göre gene Sümerliler; gök ile yeryüzü ayrıldıktan sonra, göğü An Tanrı’sı, yeri Enlil Tanrı’sının ele geçirdiğine inanılırdı. Sümerlerin Emesal lehçesinde ‘Enlil‘ Tanrı’sına, ‘Elli‘ diyorlardı. Kürtçe’nin Kirmanckî lehçesinde bizimkiler hala sabah güneşini karşılarken işaret parmakmarını öpüp alınlarına götürerek, “Ya Elli.!“ diyerek ritüellerini yerine getirirler.

Kur, tanrıça Ereşkigal’ı kaçırır, „ölüler diyarı“na götürerek, ona ölüler diyarın görevini verir. Uruk tanrısı Anum’a göklerin eğemenliği, su tanrısı Enki’ya (Akadlar’da Ea) denizlerin ve yeraltı suların eğemenliği yakıştırması görevini verdiler. Tanrıların babası yer tanrısı Enlil, Güneş tanrısı Utu, Ay tanrısı Nanna (aynı zamanda Ur kent beyleğinin tanrısı), çoban tanrısı Dumuzi (Babil Yaratılış Destanında  karşılığı Tammuz’dır.), çiftçi tanrısı Enkimdu.

Elbette Fırat, Dicle, Zap, Aras ırmakların bulunduğu bugünkü Kuzey Kürdistan’ın cennet güzelliğindeki verimli yukarı Mezopotamya topraklarında neolotik devrimi yaratarak hayvancılık ve tarımla geçinip uğraşan ve doğayla anne kucağındaki çocuk gibi iç içe yaşayan bir toplumda tanrı Dumuzi (çoban) ile Enkimdu (çifçi) arasında geçen söyleyiş destanında görüldüğü gibi çoban ve çiftçi dünyasının önemi, emek ve buluşları sade ve gerçeğe yakın şiirsel bir dille anlatılıyordu. Onların hakikatı anlatmak için hemen hemen her konu ve dal için yarattıkları tanrılar üzerinden evreni, dünya ve yaşamı çok basit ve sade şiirsel açıklamaları o dönemdeki komün-ekonomik üretim ilişkilerinin bir yansıması oluyordu.

Gök kraliçesi, ışığın, aşkın ve yaşamın tanrıçası İnanna, aynı zamanda bereket, aşk ile döllenme tanrıçası’dır. Dikkat edilirse çağımızın hükümetlerinde yer alan bakanlara verilen görevler gibi, Sümerliler maddi kültürün yanı sıra manevi kültürü güçlü kılmak amacıyla tapınakları Ziggurat’larda her bir tanrıya bir bakanlık görevi vermişlerdir. Bu tanrıların -bugünkü devlet parlamentolarında görev yapan bakanlar gibi- toplantı salonları vardır.

Guti, Lulubi, Hurri ve Sümer yaratılış mitosu

Guti, Lulubi, Hurri ve Sümer kültür inançlarında ilkin tatlı su deniz tanrısı erkek Apsu ile tuzlu su tanrıçası dişi Tiamat evrende var olmuşlardı. Tatlı su tanrısı Apsu ile tuzlu su tanrıçası Tiaman sularını birbirine karıştırdılar. Bu döllenme ve birleşmeden önce Mummu oğulları, sonra kara derili Lahnu ve Lahanu ile dünyanın alt ve üst yartılışına geçtiler. Daha sonra Apsu ile ana tanrı Tiamat’ten üst dünya tanrısı Anşar, alt dünya tanrısı Kişar, gök tanrısı An, hava ve yer tanrısı Enlil ve ilk deniz tanrısı Enki doğdular. Sümer mitosuna göre; bu tanrılar doğumlarından sonra çok çirkin yaramazlıklar yaptılar. Apsu, çocuklarının bu çirkin davranışlarından çok rahatsız olur. İlk oğlu Mummu ile tanrıça karısı Tiamat ile görüşerek, bu yaramaz genç tanrıları yok etmek için izin ister. Genç tanrılar bu haberi öğrenince çok korkuyorlar. Bunlardan hava ve yer tanrısı Enlil akıllı birisiydi ve efsunlama gücü vardı. Planlanan olayların önüne geçmek için babasını yok eder, kardeşi Mummu’yu da esir alır.

İşte asıl çirkin davranış bundan sonra gerçekleşir. Tanrıça Tiamat kocasının intikamını almak amacıyla Enlil’in bulunduğu platformda ejderhalar, dev yılanlar, deniz aygırları, kudurmuş köpekler, akrepler, büyük fırtınalar, yıldırımlı boralar, deniz koçları yaratır. Enlil, tanrıça Tiamat’ın karşısına oğlu Ninuraş’ı çıkarır.

Yer tanrısı Enlil, yeryüzünde hayvanları ve bitkileri yarattıktan sonra sıra insana gelmişti. Kendilerine görevler verilen tanrılar gökyüzünde istirahat ederken, onların angarya işlerini yapmaları için Enlil, kann ve kemikten (toprak) insan yapmaya karar verir. (Üç bin yıl sonra, Semitik tüccarlar Sümerliler’in bu mitosundan esinlenerek Kutsal Kitaplar’a Adem ile Havva hikâyesini koydular.) Tanrıça Tiamat’ın ikinci kocası olan tanrı Kingu kesilerek kanıyla insan çamuru yoğrulur. Tanrı kanıyla yoğrulmuş toprak çamura şekil verildikten sonra ruh verilerek, tanrı kanı ve bedeninden insan yaratılmış oluyor. (Tevrat’ın Adem ile Havva’nın topraktan yaratıldığı düşüncesinin kökeni buraya dayanıyor.) Yani Aryan kültüründe tanrı, insanı kendi kanı ve bedeninden yaratmıştır. Zerdüşt, Êzîdîlik ve Mitra inancında da bu böyledir. Tanrı kanının yoğrulduğu çamur madde hiç kuşkusuz topraktır. Aryan halkların binlerce yıllık Zerdüşt, Êzîdîlik ve Mitra inancında, „insanın tanrının bir parçası olduğunu, dolayısıyla tanrının bütün nitelik ve özelliklerini içinde taşıdığını, en az tanrı kadar değerli ve kıymetli olduğu“ önemle vurgulayan felsefi düşüncenin temeli burdan kaynaklanıyordu.

İki-üç bin yıl sonra aynı bölgede tanrıların giderek azaldığı; erdemli Aryan kültür felsefesinden çok daha geri çağlarda yaşayan barbar Semitik halkların kültür felsefesi ve işgal savaşların şiddetlendiği bir dönemde; iyilik-aydınlık tanrısı Ahura Mazda (Yezdan) ve kötülük-karanlık tanrısı Ahriman diye zıdların birliği diyaletiği anlamda şekillenip gelişen doğa ve hümanizm Zerdüşt öğretisi de, insan da dahil tüm varlıkların  bizzat tanrının kendi parçaları olarak var olduklarını açıkça belirtmektedir.

En büyük Baştanrı Zervan’ın oğulları olan Ahura Mazda ve Ahriman arasında ise güneş tanrısı Mitra vardır. Mitra, bu iyilik tanrısı ile kötülük tanrısının savaşlarında karşılıklı mücadelesinde hakem rolünde olduğuna inanılır. İnanış mitolojisine göre; Ahura Mazda kardeşi olan Ahriman’ı bir eğlenceye davet eder. Ahriman daveti kabul edip gelir ama yemek yemeyi ’çocuklarının yarışması’ şartına bağlar. Şart kabul edilir ve bu yarışma için her iki tanrı bir hakem ararken kimseyi bulamıyorlar. Bunun üzerine güneş tanrısı Mitra’yı yaratırlar. Yarışmada, Ahriman’ın çocukları (Semitik tüccarları’n çocukları), Ahura Mazda’nın çocuklarını (Aryan halkın çocuklarını) Akad devleti döneminde yeniyorlar.

İkinci Zerdüşt sayılan Huşeng (Brahim) ile üçünçü Zerdüşt dönemlerinde egemen güçlerin sahadaki ekonomik, siyasi, felsefi ve kültür savaşları; yani Semitik tücccarları’n erdemli Sümer uygarlığını barbar Semitik kabileleriyle yağmalayıp yıkmaya çalıştıkları dönemlerde (M.Ö.2040-660); iyilik, aydınlık ve bilginlik Aryan kültür ile kötülük, karanlık ve barbarlık Semitik kültür  çatışmasının insanların inançlarına yansıması olarak da okunabilir, bu tarihi dönem. Üçüncü Zerdüşt dönemi bu anlamda neolotik dönemden beri, binlerce yıldır yukarı Mezopotamya’da gelişen erdemli Guti, Hurri, Lulubi ve Sümer kültür (iyilik-aydınlık tanrısı Ahura Mazda) ile barbar Semitik kültür  (kötülük-karanlık tanrısı Ahriman) çatışma mücadelesinin doruğa çıktığı dönemdir.

Üçüncü Zerdüşt öğretisinde tanrının kendi bedeninden her şeyi oluşturduğunu şöyle anlatır:

„Ve kendinden tüm varlıkları oluşturdu.

Varlıkları oluşturunca onları kendi gövdesinde taşıdı.

Böylece devamlı olarak çoğalıp büyüdü ve her şey giderek güzelleşti.

Ve sonra diğerlerini biribiri arkasına gövdesinden var etmeye başladı.

Ve sonra kafasından göğü,

ve yeri ayaklarından var etti.

Ve suları göz yaşlarından,

ve bitkileri tüylerinden, ve ateşi kendi anlamından var etti.“[1]

İki ayrı felsefe düşüncesinin çatışması

(Aryan kültür ile Semitik kültür çatışması)

Önce Zerdüşt-Ezîdî, sonra Manizm, günümüzde ise son bin dört yüz yıldır o bölgede cihat teorisiyle donatılmış İslamın katliam, soykırım, zulüm ve baskıları altında Kızılbaş ya da  daha sonra reviziyona uğrayarak Alev kelimesinden gelen Alevi inancına göre; evrende var olan her şey tanrının kendi beden yapısından var ettiği şeylerdir. Dolayısıyla dünyadaki tüm varlıklar; yani dağlar, taşlar, ağaçlar, denizler, nehirler, hayvanlar ve insanlar tanrının birer parçalarıdır. Tanrı, tüm varlıkları yoktan değil, var olan kendi tanrısal (güneş) yapısından parçalar olarak var etmiştir. Tüm varlıklar bizzat tanrının kendi parçaları olduğu için kutsaldırlar. Varlıklardan biri olan insan da bu nedenden dolayı kutsaldır ve tanrının tüm özellik ve niteliklerini içinde taşır. Bir insanı öldüren bir tanrıyı öldürmüş olur. Hümanist, doğa inançları olan Zerdüşt, Êzîdî, Mitra kültü ve bu ekolojik yaşam kültürün etkilerinin uygarlığın merkezinden 50 yıl içinde Doğu tarafından (Hindistan ve Çin’e) yayılması sonucu ortaya çıkan Budizm ve Konfüçyüs inançlarında insan öldürmek yasaktır. İnsanların binlerce yıllık bilgi ve yaşam tecrübelerin ürünü olarak geliştirdikleri Zervanizm, Zerdüşt, Êzîdî, Mitra, Budizm ve Konfüçyüs ekolojik yaşam, doğa ve hümanist inançlardır.

Milyonlarca yıl önce dünyanın güneşten koptuğu bilimsel düşünce ışığında araştırıp incelediğimizde; dünya üzerindeki tüm varlıkların bizzat Güneş Tanrı’sının, yani güneşin kendi parçaları olduğu felsefi varsayımı, tek tanrılı semavi dinlerinde, “Tanrı her şeyi yoktan var etti” mantığından çok daha gerçeğe yakındır. Zervan, Zerdüşt, Êzîdî, Mitra Aryan kültü, öğreti ve inançlarında; mantık var, bilgi var, tecrübe var, ekolojik yaşam var, doğa ve insan sevgisi var. Arabistan çöl merkezci tek tanrılı semavi dinlerinde ise; mantık yok, bilgi yok, tecrübe yok, doğa, kadın, çocuk ve insan düşmanlığı var. Puta tapma var, biliminsanlarına, aydınlara, yazarlara düşmanlık var.

Zerdüşt kökeninde gelen Kızılbaş ya da „Alevilik, başlangıçtan itibaren biraz farklı bir olgu. Aleviliğin felsefesi de, kültürü de iktidarı sevmez. Ne kendisi hükmetmek ister ne de üstünde bir hükümranlık hissetmek ister. Mesela Zerdüştlükte üçlü birlik kuralı var: İyi düşün, iyi söyle, iyi yap. Bu sonradan Mani döneminde üç kilide dönüşüyor: Eline kilit, diline kilit, beline kilit. Aleviler arasında da, ‘Eline, diline, beline’ denilir. Öz itibariyle haksızlıklara kapalı bir topluluk. Ne haksızlık yapmak ister ne de haksızlığın kendisine yapılmasını ister. Dolayısıyla hükümranlık statüsüne karşı olan bir topluluk.“ (Tarihçi Etem Xemgin)

Evet,  Zerdüşt döneminde,  „İyi düşün, iyi konuş, iyi yap“. Mani döneminde, „Eline kilit, diline kilit, beline kilit vur“. Bugünkü Aleviler arasında da aynı inanç anlayışı, „Eline, diline, beline sahip ol’“ üçlü kural gösteriyor ki, bu inançlar birbirini takip eden inançlar. Aynı ağaç kökenin dalları gibi.

Oysa 1400 yıldan beri Zerdüşt, Êzîdî, Mitra inançlarına düşman edilen İslam’ın baskıları altında kendi eski kültürlerini, inançlarını geliştiremeyen ve uygarlık güçleri tarafından zorla İslamlaştırmaya çalışılan, ama İslam olmak da istemeyen, diğer taraftan asimile edilerek kendilerine Alevi’yim diyenlerin çoğuna Zerdüşt kökeninden geldikleri de kendilerine unutturulmuş! Zerdüşt öğretilerini unuttukları için, azbiraz kendilerine yabancılaşmışlar. İslama asilime edilen her kafadan bir ses çıkıyor. İslam’ın çıkışıyla Aleviliği alıp getirenlerin hiçbirisi Aleviliği bilmiyor ve tanımıyor.

Oysa ikiyüz-üçyüz yıl önce Alevi diye bir kelime, bir inanç yoktu, Kızılbaşlık vardı. O zaman Aleviler Zerdüş kökeninden gelmemişlerse, 6-7 bin yıllık bir inanca sahip olduklarını nasıl söyleyebilirler? Zerdüşt inancına sahip olmadan bunu söylemek mümkün değil. Çünkü eski çağların kaynaklarında Alevi adıyla anılan bir inanç yoktu. Kızılbaşlık da, 1500 yıl önce yoktu. Zerdüşt inancını geliştiren Manizm vardı. 2500 yıl önce de Manizm diye bir inanç yoktu. Zerdüşt inancı vardı. Zerdüst inancında birbirlerini takip eden ve her biri daha önceki Zerdüşt’ün inanç ve kültürünü büyük reformlardan geçiren üç büyük filozof vardır.

Birinci Zerdüşt, tuhafı yaşayan Ziusudra’dır. (Guti-Sümer Kralı) M.Ö.4000 yıllarından önce yaşamıştır. İkinci Zerdüşt, ateşten gelen Hurrili Huşeng’dir; halk arasında Hurrili Brahim olarak bilinir. M.Ö. 2040 yıllarında doğmuştur. Üçüncüsü, Kendisinden önceki Zerdüşt filozofların inanç ve kültürlerini büyük reformlardan geçiren Zerdüşt’tür. Zerdüşt adıyla anılır. M.Ö. 660 ile 630 yılları arasında doğduğu tahmin ediliyor.

Sadece bu değil. Sümer uygarlığından binlerce yıl sonra, yani Semitik tüccarları’n son üç bin yıldan beri toplumsal mühendislik çalışmalarıyla kendi ekonomik, siyasi ve politik çıkarları için ve erdemli Aryan öğreti ve kültür felsefesine karşı Arabistan çöl merkezli kültürü peygamberlik geleneğiyle geliştirdikleri tek tanrılı dinlerde (Musevi, Hıristiyan ve İslam) de, Adem ile Havva’nın topraktan yaratıldığı ve on emir düşüncesinin asıl kökeni Guti-Hurri-Sümer mitoloji ve ilk yazılı kanunlarıdır. Ama Sümer mitolojileri, efsaneleri, destan ve hikâyeleri kendilerine ait olmadığı için; Semitik tüccarları, bunları topluma Tanrı’dan geldiğini ve kendilerinin eğitip seçtikleri kişiyi tanrı elçisi olarak gösterip peygamberlik geleneğiyle inşa edip geliştirdikleri tek tanrılı dinlerde çarpıtıp tersyüz ederek ve manipüle edip değiştirerek kullanmışlardır. Erdemli Sümer inanç, kültür, mitos, efsane, destan ve hikâyelerini güncelleştirip geliştirerek Kutsal kitaplar’a genelde insanları, özelde Semitik halklarını kendi tarihsel plan, proje, programları çerçevesinde araç ve koçbaşı olarak kullanmak amacıyla azbiraz güzel ve ahlaklı şeyler de yazdılar. Ve bunları Semitik halkların kafalarına yukardan aşağıya doğru zorla yerleştirerek Arabistan merkezci yeni bir hafıza oluşturdular. Ama gelgelelim Semitik halkları hiçbir zaman Sümerlerin ilk yazılı kanunlarından Kutsal Kitaplar’a aktarılıp yazılan o güzel sözleri, erdemli ahlakı ve yasaları pratiğe uygulanmadılar. Hiç bir yasaya uymadılar.

Çünkü o insancıl güzel sözler, o erdemli ahlak ve yasalara uyma karakteri, doğa sevgisi, neolotik devrim, Adem ile Havva hikâyesi, Ziusudra tufanı, Brahim efsanesi ve ilk yazılı Sümer kanunlarından çalıntı olan “Musa’nın on emir’i” gerçekten onlara ait felsefi ve manevi düşünceler değildi. İsim değiştirip ataları olarak gösterdikleri Aryan halklarından Hurrili Ziusudra (Nuh peygamber) ve Brahim (Abrahim-İbrahim) onların ataları değildi. O insancıl güzel sözleri, haklıdan yana tavır alma ve kendilerini mağdur göstermeleri, erdemli ahlak mantığına başvuran insanları yobazca kandırıp dolandırmak için “Kutsal Kitap”larına koymuşlardı. Aryan halkların atalarının, filozoflarının adını değiştirip ataları ya da peygamberleri yapmaları, o bölgeleri işgal edip Mezopotamya’nın topraklarını ve yönetimini ele geçirmek içindi.

Örneğin, Sümer yazılı kanunlarında adam öldürme deniliyordu. Onlar ise putperest tanrıları, yaymak istedikleri Arabistan merkezci dinleri ve yeni yapay kültürleri için adam öldürüyorlardı. Hırsızlık yapma, çalma diyorlardı. Onlar hırsızlık yapıp çalıyorlardı. Hangi kavim ve dini inançta olursa olsun kanunlar önünde herkes eşittir deniliyordu. Sümerliler’in bu kanunlar önünde eşitlikten; Museviler, sadece “Tanrının ayrıcaklı kulları” olarak Semitik tüccarlara çalışan Musa taraftarları, İslamcılar ise, sadece Semitik tüccarları’n peygamber ilan ettikleri, okuma yazması olmayan ve önce kendi Kureyş kabilesi içinde savaşa ve şiddete baş vurarak, cinayet işleyerek soyuna düşman ederek, konumu güçlendiren Muhammed ve taraftarları olarak Arap-Müslüman kardeşlerini anlıyorlardı. Öbür inanç ve kavimdeki insanların canı cehennemeye! Hatta peygambere fedailer ordusu oluşturmak amacıyla İslam olmayanları öldürmek karşılığında Arap Muhammed’in tanrısı “Allah” cennet vaad ediyordu, Müslümanlara. Kanunlar önündeki eşitliği bir yana bırakın, öldürmeyi, yok edilmeyi hak etmişlerdi. Ne kadar barbarca bir davranış bu, biliyor musunuz? Bu tabulara hapsedilmiş gerici, cahil zihniyetle beyinleri adam öldürmekle şifrelenmiş biri normal bir insan olabilir mi? Başkaların ülkelerini işgal ve talan etme deniliyordu. Ama onlar başka halkların ülkelerini işgal edip yağmalayıp talan ediyorlardı; geçmişte binlerce yıl Akad ve Asurlar gibi Semitik ataları Sümer Uygarlığı’nı büyük göç akınlarıyla yağmalayıp talan ederek işgal ediyorlardı. Aradaki fark şimdi bunu din kılıfı altında yapmalarıydı.

Semitik tüccarları, bir Mısırlıyı öldüren Musa[2] önderliğinde inşa edip geliştirdikleri Musevilik din ideolojisini yukardan zorla kafalarına boca ettikleri İsrailoğulları eliyle Filistin’i M.Ö. 1250’lerde işgal ettiler. Böylece Musevilik inancıyla genleriyle oynayıp vicdanlarını satın aldıkları İsrailoğulları’nı gelecek yüzyıllar boyunca Filistin’in yerli halklarına düşman ettiler. Maskeli tarılarımızın planlayıp programladıkları bu çatışma o gün bugündür devam ediyor.

“Kuran’ın Allahı da, Peygamberi de savaş severdir!”

Mekkeli şair Eşref Oğlu Kab’ı başını kestiren Muhammed önderliğinde geliştirtikleri İslam dini ideolojisini yukardan zorla kafalarına yerleştirdikleri cihatçı Arap orduları eliyle bütün Mezopotamya ve Kuzey ve Doğu Afrika bölgelerini işgal ettiler. M.S. 600 yıllarında Arabistan yarım adasına sıkışmış 360 ilkel Arap kabilesinin bir tek devleti bile yokken; 1400 yıl içinde işgal din kılıfı altında işgal edip dağıldıkları Mezopotamya, Körfez bölgesi, Nil Havzası, Kuzeybatı Afrika ve  Doğu Afrika bölgelerinde  22 Arap ülkesine sahip oldular. Bunu işgalcı ve cihatçı İslam dini sayesinde başardılar.

Profesör Reinhart Dozy, Spanish İslam kitabında, “Muhammed devrinde Müslümanların kılıçlarının korkusu uzak ülelere kadar ün salmıştı. Bu korku neticesinde insanlar Müslüman olmaya mecbur kalmışlardır. (…)

Araplar, kendi mallarını kaybetmek korkusu ve aynı zamanda başkalarının mallarını gaspetmek arzusu ile İslam bayrağı altında toplanıyorlardı.“ diye yazar.

Hindu halkın önderi Mahatma Gandhi:

“Elbette İslam kılıç yayılmıştır! İslam’ın yayılmasının vasıtası Kılıçtır; o gün kılıçtı, bugün de kılıçtır!“ diye belirtmektedir.

Hinduların dini önderlerinden Pandit Jawahir Lal Nehru, İslam’ın Kutsal Kitabı, “Kuran’ın Allahı da, Peygamberi de savaş severdir!“ açıklamasında bulunur.

Şimdi daha iyi anlaşılıyor ki, Semitik tüccarlar Arabistan merkezci İslam dinin temelini cihat teorisiyle inşaa etmiş olmalarından dolayıdır ki, „başkalarının mallarını gaspetmek arzusu“ İslam bayrağı altında topladıkları orduları her bölgede sürekli insanlık dışı katliamlar yapmaya sebebiyet vermiştir. Çelişkili gibi görünse de Semavi-İbrani dinlerin bir kolu olan İslam da, tıpkı Hristanlık  gibi Müsevilik dinin dünya halkları üzerinde etkili olması ve yayılmasına sebebiyet vererek Semitik tüccarların bugün batı kapitalist uygarlığında para imparatorluklarını kurmalarını sağlamıştır.

Zerdüşt, Ezîdî, Mitra inançlarını, doğduğu topraklarda ortadan kaldırıp yok etsin, nihayet Mezopotamya yönetimini ve topraklarını tümden ele geçirmek amacıyla son adım olarak özellikle İslam’ı cihat teorisiyle donattılar. Sürekli şiddet kullanan ve Mezopotamya’da Zerdüşt, Êzîdî, Mitra inançlarına karşı yüzyıllar süren ölüm-kalım savaşları veren İslam, onları yenince bu kez Hıristiyanlığa ve Museviliğe yöneldi.  Cihatçı Arap orduları din kılıfı altında işgal ettikleri ülkelerde yerli halkların malllarına, kadınlarına ve kızlarına ganimet diye el koyuyorlardı. Tecavüz ediyorlardı. Bütün bu Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri olan kötülükleri, katliamları, soykırımları Rab (Yahova) ya da Allah (Ahriman) yolunda yaptıklarını iddia ediyorlardı. Her ne kadar aksini iddia etseler de, hakikat şöyledir: Semavi dinlerinde Musevilerin hem efendi, hem de tanrı anlamında kullandıkları Rab, ruh, Eloah, Yahova (Semitik tüccarları’n ahlaksızlığı) yolunda insan öldürmek serbesttir.

Al-ilah Putu Nasıl Allah Oldu?

Çok eski, ilkel çağlarda yaşayan Araplar, Arap yarımadasına sıkışmış ve hiçbir devleti olmayan 360 Arap kabilesinin Kabe’de birer putu bulunuyordu. M.S. 600 yıllarda bile hâlâ bu 360 puta tapıyorlardı. İslamiyet öncesi 360 aşiretin Kabe’deki 360 put arasında en büyüğü, en yükseği ve o bölgede en güçlüsü olarak gördükleri ay Tanrı’sı Al-ilah etrafında, Semitik tüccarlar olan uygarlık güçlerin onlara bir peygamber göndermesi sayesinde güçlerini birleştirmeleri sonucu; yani Al-ilah putun ismi içindeki „İ“ harfını çıkarıp Allah adını almasıyla birlikte, Muhammed’in bu tek put Tanrısı olan Allah yolunda insan öldürmek ve  İslam dini adına öldürdükleri insanların tarihsel kültürüne ve servetlerine el konmak serbest oluvermişti. Bu insanları din adına cihata çağırmak, Allah’ın kendisi adına savaşanlara cenneti vaat ettiği iddası ile sürekli insanlık suçu işleyen ve insanlık dışı davranışlarda bulunan Sünni Müslümanların  1400 yıldan beri zihniyetleri hiç değişmemiştir.

Düşüncelerinde, fikirlerinde, puta tapma ilkel anlayışlarında da hiçbir değişiklik olmamıştı. Bu dini tabular, 2011-2024 yılları arası süren Suriye savaşı döneminde El-Kaide, IŞİD, El-Nusra gibi cihatçı İslam örgütlerin Ortadoğu’daki korkunç eylemlerinde görüldüğü gibi günümüze kadar sürüp gelmiştir.

Dini yayma kılıfı altında ülkeleri işgal etmek, başkalarının zenginliklerine, mal varlıklarına, kadın ve kızlarına tecavüz etmek, son Arabistan merkezci dinin yozlaşmasını gösteriyor!

Muhammed sadece 359 putu bir kenara bırakmış, onların güçünü, enerjisini güçlü bir put etrafında bir araya getirmiştir. Sadece Musevi ve Hıristiyan dinlerinden kopyaladıkları tek tanrı alayışı, Semitik tüccarların peygamberlik geleneği, Museviler gibi İbrahimi’n ataları olduğunu iddia eden Yahudi mitosu ve bütün putların görevini en büyük, en yüksek ve en güçlü putun üzerine yüklemiş olmalarıydı. Ve bu put Tanrı için, kendilerinden üç-dört bin yıl ileri düzeyde, erdemli Aryan kültür ve inançlarını yaşayan toplumların ülkelerini, eski çağlarda atalarının göç akınlarıyla Sümer uygarlığını yağmalayıp talan ettikleri gibi işgal edip talan ediyorlardı. Orada öldürdükleri insanların tarihi zenginliklerine, mal varlıklarına sahip olmak, kadın ve kızlarını kaçırıp köle pazarlarında satmak için adam öldürüyorlardı.

Muhammed, “Al-ilah“ diye  bir put Tanrı etrafında topladığı Arapları, o günün ilkelliği, yeni dinin cihat teorisi, beş şartı, ibadet ve tabularla kotlamalar yapıp buzdolabına koyarak dondurmuştu. Arapların dondurulmuş o ilkelliği, puta tapma anlayışı, Allah yolunda insanları öldürerek hem mallarına sahip olması hem de cennete kavuşma arzuzu, ibadetleri, tabuları hiç değişmeden günümüze kadar gelmiştir. En güçlü puta tapan cihatçı Arap orduları Muhammed döneminde olduğu gibi, ondan sonra da yüzyıllar boyu ve bugün de bir ülkeyi işgal ettiklerinde büyük katliamlar ve soykırımlar gerçekleştiriyorlardı. En büyük putları için başkalarının zenginliklerine, mal varlıklarına, ülkelerini işgal etmek, kadın ve kızlarına tecavüz etmek nasıl bir zihniyetse, nasıl bir dinse, Arap kabilelerin atalarından kalma vahşi barbarlığını apaçık gösteriyordu.

M.S. 600 yıllarında hâlâ dünyanın en ilkel Arap kabilerine peygamberlik geleniğiyle gelen en son dinde yozlaşma, çürüme ve mafyalaşma dedikleri şey bu olsa gerek! Sorgulanması gereken bu kötü put Tanrı Ahriman’ın, yani Semitik tüccarları’n inşaa ettikleri Musevilik ve Hristiyanlıktan sonra İslam’ı ‘uygarlık yıkıcı bir etmen‘ olarak kullanmak istedikleri ilkel Arap kabilerinin kafalarına yukardan şiddet kullanark zorla soktukları son kötü zihniyetleridir! Yaşayan ve binlerce yıldır toplumların mühendisliğiyle uğraşan bir beyin semavi din teorileri üzerinde yüzyıllarca çalışmıştır: Dini yayma kılıfı altında şiddete başvurarak çölden kurtulmak. Bu şiddeti ve işgalleri gizlemek için Arabistan çöl merkezci “tek tanrıcılığı yayıyoruz” demek yeterli olmuştur.

Eski imam ve müftü Turan Dursun, İslam Tanrı’sı için şöyle diyor:

„İslam’da da put vardır. İlk önce putları kırdılar, irice bir tanesini kırmaya kıyamadılar. Sonra o put yeni dinin ayrılmaz bir parçasına dönüştü.“

İşte Aryan kültür felsefesiyle Semitik kültür felsefesi arasındaki keskin farklardan biri budur!

Musevi Dinlerin ve Mitosların Kökeni Sümerlerde

Tekrar Sümerlilerin mitoslarına dönelim.

İnanna bir eş seçmek üzeriyken, kardeşi güneş tanrısı Utu:

 „Ey kardeşim, çobanın her şeyi var,

Ey bakire İnanna, niye kabul etmiyorsun?

Yağı iyidir, hurma-şarabı iyidir,

Çobanın elinin dokunduğu her şey parlar,

Ey İnanna,  her şeyi Dumuzi…

 Mücevherler ve değerli taşlarla dolu, niye kabul etmiyorsun?

İyi yağını seninle yiyecek

Kralın koruyucusu, niye kabul etmiyorsun?“ diyerek çoban tanrısı Dumuzi ile evlenmesini için ısrar eder  (Babil Yaratılış Destanında karşılığı tanrıça İştar’dır.).

İnanna: 

„Her şeyi olan çobanla evlenmeyeceğim,  

Yeni …. de yürümeyeceğim/ Yeni …. de dua okumayacağım,Ben bakire, çiftçiyle evleneceğim, /Bitkileri bol yetiştiren çiftçi,

Tahılı bol yetiştiren çiftçiyle“[3] diyerek tanrı Enkimdu ile evlenmek istediğini söyleyince, çoban tanrı Dumuzi neden çiftçi tanrıyı tercih ettiğini öğrenmek ister. Bunun üzerine şiirde tartışma uzar gider. Dumuzi’nin Enkimdu’yu alt etmesi sonuncunda Dumuzi kocası olur.

Guti-Sümerler’de 21 Aralık’ı 22 Aralık’a bağlayan geceyi (Yılın en karanlık gecesi), Güneş Tanrısı Utu’nun ve yerli kabileler olan Hurri, Kassitlerin Güneş tanrı Mitra’nın doğum günü olarak üç günlük bir bayram kutlaması vardır. Guti-Gudea döneminde, daha önceki savaşlarda Akadlara yenilen Güneş Tanrısı Utu’nun yerine Hurri-Kassitler’in o bölgede tanınmış her savaşı kazanan Güneş Tanrı’sı Mitra geçti.

21 Mart ise dünya genelinde gece ile gündüzün eşitlendiği ilkbahar Ekinoksu olarak bilinir. İlkbaharın başlangıçı olarak bilinen 21 Mart günü özellikle neolitik devrimi yaşamış, tarım ve hayvancılıkla uğraşan toplumlar için çok önemli ve kutlanması gereken önemli bir gündür. Onun için 21 Mart günü Mezopotamya’da yerli kabileler olan Guti, Hurri, Lulubilerin mitolojilerinde olduğu gibi Sümer mitolojisinde İnanna’nın, ölüler diyarına gönderilen çoban-kocası Dumuzi’nin yeryüzüne çıkışı ve onunla gerdeğe girilip sevişmesi; yeniden dirilişi ve yeryüzüne yeniden çıkışını temsilen üç günlük bayram tapınaklarında kutlanıyordu. Bu bayram bütün canlılarda sevişme, döllenme, yeni doğma ve çoğalma bayramıydı. Yeni yıl ya da yeni gün bayramı olarak da kutlanılıyordu.

Berlin, 21.12.2022

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. Riv. Dat.Den xıvı 3-5, 11,13,28
[2]. Bir insanı öldüren kişiye toplumun hangi gözle baktığını okuyucunun anımsamasını istiyoruz.
[3]. Sümer Mitolojisi, Samuel Noah Kramer, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2001, s.179-181

✍ Azad Ronî Yazdı:

Ama ırkçı Avrupa çocukları olan devşirme İttihatçılarla asla bir arada yaşayamaz

Sanki bir yıldan beri dünyanın her yerinde, “Öcalan’a özgürlük, Kürt sorununa çözüm” kampanyaları hiç sürmemiş; yazarlar, bilim insanları, sendikalar, 69 Nobel barış ödüllü şahıslar Avrupa kurumlarına, “Türkiye infaz yasalarında değişiklik yapsın. Umut hakkını uygulasın. Öcalan’ı serbest bırakmaları ve Kürt sorununu sözümü için Türkiye’ye baskı yapın” diye mektuplar göstermemiş. Avrupa Birliği Kurumları da, özellikle Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 2024 Ekim ayın başında infaz yasalarında “umut hakkı” koymaları için Türkiye’ye bir yıllık süre tanıdıklarını, bir yıl içinde Öcalan’a ‘umut hakkı’ tanınması kapsamında serbest bırakmaları gerektiği konusunda büyük bir baskı uyguladıklarını görmemiş gibi davranıyorlar. En son 10-12 Nisan 2025 tarihinde İtalya’nın başkenti Roma’da, İtalya İşçi Konfederasyonu’nun (CGIL) ev sahipliğinde, “Öcalan’a özgürlük, Kürt sorununa çözüm” konulu uluslararası konferans düzenlendi. Bu türlü etkinlikler ve kampanyalar Avrupa hızından bir şey kaybetmeden devam ediyor.

Yıllar önce avukatlar, Öcalan’a verilen ağırlaştırmış müebbet hapis cezasını AİHM götürmüşlerdi. “AİHM, 2014 yılında Sayın Öcalan’ın şartlı tahliye olasılığını ortadan kaldıran ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlal ettiğine karar verdi. Mahkeme, Türkiye’nin yasalarını, mahkumların ‘Umut Hakkı’ olarak bilinen nihai tahliye potansiyelinden haberdar olmalarını sağlayacak şekilde değiştirmesini ve altına imza attığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uymasını tavsiye etti. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 17-19 Eylül 2024 tarihleri arasında yaptığı toplantıda Türkiye’ye bir kez daha AİHS 2014 kuralına uyum için acil adımlar atması yönünde baskı yaptı. Komite, 20 Eylül’e kadar ilerleme kaydedilmemesi halinde bir ara karar taslağı hazırlamayı değerlendireceği uyarısında bulundu.”

Anlaşılan yüz yıldan beri Ortadoğu’da Batı uygarlığına çalışan iradesiz devşirme Türk vekalet savaşçıları olan, son devşirme Türk politikacıları gene vatandaşlarını kandırmak için show üstüne show yapıyorlar, gündem üstüne gündem değiştiriyorlar, siyasi darbe mekanizmasını çalıştırarak darbe üstüne darbe yapıyorlar. ‘Umut Hakkı’nı vatandaşlarına fazla görüyorlar; hizmet ettikleri dış güçler onlara zorla yaptırmaya çalışıyor. Hafızaları sahte resmi tarihe göre düzenlendiği için herkesin kafası o kadar karışık ki, her şeyi sis perdesi arkasında görüyorlar.

Aslında onlarca ülkede dünya kamuoyu tarafından yürütülen, “Öcalan’a özgürlük, Kürt sorununa çözüm” mücadelesi sonucunda Batı kurumları üzerinde büyük bir baskı oluşturulmuş durumda. Yıllardır İmrali’da ağır tecrit koşullarına karşı içerde Öcalan, dışarda Kürtler ve dostları mücadele vermektedir. Bu mücadeleler sonucu Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, “infaz yasalarınıza umut hakkını koyun” diye Türkiye’ye bir nevi emirle birlikte bir yıllık süre verip, güncel durumu seslenmelerinden sonra konuşma hakkı verilen en milliyetçi ve bir zamanlar Erdoğan’ı  ”neden ‘terörist başını’ idam etmedin, neden gerillayı bitirmedin” diye suçlayan en ırkçı Milliyetçi Hareket Partisi Başkanı Devlet Bahçeli de, 22 Ekim 2024 tarihinde TBMM Grup toplantısında, Öclan’a ”Umut Hakkı“ tanıyacaklarını kendi devşirme Türk üslubuyla şöyle açıklamak zorunda kalmıştır:

“Terörist başının tecriti kaldırılsa, gelsin TBMM’de DEM Parti grubunda konuşsun. Terörün tamamen bittiğini, örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayet ve kararlılığı gösterse, ‘Umut Hakkı’nın kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın.“ Yani bu Bahçeli’ye söyletilen şeyler onun fikri değildi, birileri ona söyletiyordu.

Olimpos Tanrıları, 15 Şubat 1999’da Öclan’ı uluslararası büyük bir komplo ile kanunsuzca, CIA, M15 ve MOSAD‘ın yardımlarıyla Kenya’da tutuklayıp Ortadoğu’nun jandarması olan Türkiye’ye teslim ettiklerinde, „Biz Öclan’ı bir şartla size teslim edeceğiz. Onu idam etmeyeceksiniz. Yasalarınızı değiştirin. İdam cezasını yasalarınızdan çıkarın.“ dediler. Amerikan çavuşları da, “Evet.” dediler.

Uygarlık güçlerin bu gizli emirlerini kamuoyu önünde es geçme görüntüleri vererek geçiştirmeye çalışan Türkiye, güya idam edilecek olan Öcalan’ı dev Türk bayraklar arasına alarak büyük Türk show gösterileri yaparak, Şeyh Said’in idam edildiği 29 Haziran (1925) 1999 gününe denk getirecek şekilde, Devlet Güvenlik Mahkemesi önce Öcalan’a idam kararı verdiğini açıkladı. Devşirme Türkler, şimdiye kadar ki bütün Kürt önderleri gibi idam edileceğini düşünerek sevindiler. Fakat işin aslı öyle değildi. Ulus-devlet çağında Türk-İslam-Sentezi ideolojileriyle beyinleri yıkanmış, vicdanları teslim alınmış ırkçı devşirme Türklerin şoveninst duygularını bir iyice poh pohlayıp heyecanlandırarak başka katliam ve soykırımlara hazırlama durumuna getirdiler. Kendilerinden geçirdiler. Bir iyice şişirdiler. Ahını aldılar. Sonra, para karşılığında ABD ve İngiltere’ye çalışan bu devşirme Türk politikacıları, uygarlık güçlerin emirleri doğrultusunda sadece Öcalan için -ama Avrupa Birliği’ne gireceğiz bahanesi uydurularak- yasalarından idam kararı çıkararak, idam kararını ağırlaştırmış müebbet hapis cezasına çevirdiler. Bu karar değişikliğini Amerikalılar tarafından yetiştirilen bir Türk subayı şöyle açıklıyordu: “Bir kez değil, her gün öldürmek için bu kararı aldık.“ diye gerçeği örtbas ediyordu.

Öcalan CIA ve MOSSAD istihbarat örgütleri tarafından tutuklanıp gardiyanları Türkiye’ye teslim edildiğinde dönemin Başbakanı Ecevit, “Bunlar Öcalan’ı bize neden verdiler, anlayamadık.“ diye şaşkınlığını gizleyememişti. İşte, Tanrılardan ateşi çalan Prometheus gibi Ege Deniz’in kayalarında çarmıha gerilen Kürt halk önderi Öcalan’ın da demokratik yaşam felsefesi çerçevesinde halkı ile birlikte özgürlüğe kavuşma zamanı gelmişti. 

Şimdi sıra Olimpos Tanrılarından gardiyanlara Ekim 2024’de verdiği şu habere geldi:

“Nasıl ki Nelson Mandela 27 yıl sonra cezaevinden çıktıysa, Öcalan da 27 yıl sonra cezaevinde çıkması gerekiyor. Öcalan için infaz yasalarınızda değişiklik yapın, onu birkaç yıl içinde serbest bırakın!“

İşte Bahçeli’yi harekete geçiren Olimpos Tanrılarının bu emirleriydi. Bahçeli ve Erdoğan istese de istemese de, hizmet ettikleri uygarlık güçlerin bu emirlerini yerine getirmek zorunda olduklarını biliyorlardı. Fakat sanki ‘Kürt Sorunu’ diye bir sorun yokmuş gibi, “Öcalan’a umut hakkı tanıyıp onu serbest bırakma karşılığında acaba bu kez Kürtleri nasıl kandırabiliriz? Onlarla geçmişteki gibi ittifak kurup iç cepheyi güçlendirebilir miyiz? Kürtleri, İsrail, İran, Irak, Suriye’ye karşı kullanabilir miyiz? Acaba Öcalan’a ‘umut hakkı’ tanıma karşılığında, onun kurup başımıza bela ettiği PKK örgütünü feshettirip ‘terörizmden’ kurtulabilir miyiz? Bunu yapabiliriz. Acaba Öcalan’a ‘umut hakkı’ tanıma, Kürtlerin önderini serbest bırakma karşılığında Mustafa Kemal’in kurduğu ihanet ittifakı gibi, Cumhurbaşkanı Erdoğan da Kürtlerle ittifak kurup, Kürtlerin gücüyle iktidarını devam ettirebilir mi, kendisini tekrar cumhurbaşkanı seçtirebilir mi? Acaba Kürtleri, ayağa kalkan muhalefetten, dünya kamuoyunun desteğinden nasıl ayırabiliriz? Bu sorunu nasıl sürüncemeye bırakabiliriz? Kürtleri nasıl yalnızlaştırabiliriz? Örneğin M. Kemal gibi “emperyalizme karşı savaşıyoruz, terörsüz Türkiye’yi yaratıyoruz” yalanıyla iç cepheyi güçlendirelim, bu süreçte Kürtlere biraz iyi davranalım, iktidarımızı sağlamlaştıralım, üç dört yıl geçtikten sonra Şark Islahat Plan’ın başka bir vizyonunu devreye koyalım,” diye Kürt sorununu görmezden gelerek mantıksızca ve sorumsuzca davranıyorlar, İttihatçı zihniyete sahip olanlar.

1071’deki cihatçı İslamcılar ile Hıristiyan Bizans İmparatorluğu arasındaki Malazgirt savaşında, 1514’de Osmanlı ile Safevi arasındaki Çıldıran savaşında, 1639’da Osmanlı ile Safevi arasındaki Kasr-ı Şirin Antlaşmasında, 1908’de Abdülhamit’in baskıcı yönetimine karşı, ”özgürlük, eşitlik, vatan” sloganlarını atıp bütün yerli halkları kandırıp aldatan Jön Türk devriminde İttihat ve Terakki Cemiyeti döneminde ve 1919-1923’de İttihatçı Mustafa Kemal dönemlerindeki gibi hep Kürtlerle siyasi ittifak yapıp, güçlerinden nasıl yaralandıysak ve güçlerinden yaralanıp siyasi iktidarımızı kurduktan sonra onlara nasıl ihanet ettiysek aynısını yapıp, bize görev veren uygarlık güçlerine ne kadar barbar ve ihanetçi Türk olduğumuzu kanıtlayalım. Böylece ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemini’ bu coğrafyada tekrar kalıcı hale getirebiliriz? Yani bütün dertleri ‘uygarlık komuta merkezlerine’ hizmet eden ve halkların başına bela olan bu ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi’-iktidarı nasıl elde tutabiliriz? Nasıl devam ettirebiliriz? Türklük adına iktidarda bulunanların ve Türk halkı adına konuşanların hiçbirisi de Türk değildi. Avrupa merkezci İttihatçı zihniyete sahip bu devşirme Türk politikacıları; gerçek Türkleri, Kürtleri, Rumları, Süryanileri, Ermenileri, Yahudileri düşündükleri bile yoktu! Oysa yerli halklar iktidarsız, savaşsız, barış içinde, demokratik bir sistemde bir arada birlikte yaşamak istiyorlardı.

Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere, Fransa ve Almanya gözetiminde Osmanlı mirasının Avrupa merkezci Türk milliyetçiliğiyle yetiştirilen devşirme İttihatçılara devredilmesi sürecinde insanlık suçu işlemiş bu suçlu İttihatçılar tarafından kurulan Türkiye bu yüzden sıkışmış bir durumda, yüzyıl önce inkâr ettiği Kürt kimliği ile yüzleşmek zorundadır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi önce bir yıl içinde, yani “Eylül 2025’e kadar infaz yasalarınızda değişiklik yapın” dediler. Sonra bunu bir yıl daha uzatarak “Eylül 2026’e kadar infaz yasalarınızda değişiklik yapın” dediler. Görünüşe bakılırsa en geç 15 Şubat 2027 tarihine kadar müebbet hapis cezasını çoktan çekmiş olan sayın Abdullah Öcalan’ı bırakmak zorundadırlar. İnsanlık dışı ağır tecrit koşullarını uygulayan İmralı sistemini lağvetmek zorundadırlar. Avrupa, dünya kamuoyu önünde zorlandıkları için Ortadoğu’daki jandarmasına, ”infaz yasalarınızda düzenlemeler yapın, Öcalan’ı serbet bırakın!” diye iki yıllık bir süre tanıdılar. Sadece o değil, artık ‘halkların kendi kaderini tayin hakkı, insan hakları, ulusal kurtuluş savaşları, demokrasi ve özgürlükler’ gibi kavramları-değerleri bir yük ve ayak bağı olarak gören ikiyüzlü Avrupalılar samimi olmayan bir şekilde bir taraftan kimyasal silahlar da dahil her türlü  savaş silahlarını satarak, hibe ederek, finansal destek sağlayarak ileri karakollarını destekliyorlar, öte yandan “ya Kürt sorununu demokratik yollardan çözeceksiniz ya da Irak, Suriye, İran gibi çözülmek zorunda kalacaksınız!” diyerek dünya kamuoyunun baskılarını üzerinden uzaklaştırmaya çalışmaktadırlar.

Asıl dünyayı yöneten ve Kürdistan’ı uluslararası sömürge statüsü haline getiren küresel uygarlık güçleri ise devşirme Türk politikacılarına, “Kürt Sorunu çözün” diye bir fikir iletmiş değiller. Tam tersine ‘çözümsüzlüğü derinleştirin ve ne kadar Türk ruhlu olduğunuzu kanıtlamaya çalışın. Kürt sorununu görmezden gelin.’ diyorlar. Trump’un, bir Amerikan çavuşu olarak gördüğü ve “Sert adamı oynama. Aptallık etme. Seni sonra arayacağım” dediği Erdoğan, o bağlı olduğu komuta merkezinden herhangi bir haber ya da emir gelmeden, bir adım atarsa anında -Özal gibi- öldürüleceğini herkesten çok daha iyi biliyor. Amerikan bilim insanı Dr. John Coleman, “John F. Kennedy de dahil bizim beş başkanımız onlar tarafından öldürüldü.” diyordu. Belki de Erdoğan, ‘bana bir şey olur’ korkusuyla ‘umut hakkı’nı ortağına açıklattı. Kürtler bu yüzden, hem % 1 ihtimal varsa bile biraz umutlu olurlar, hem de hiç umutlu değiller. Devşirme Türklere güvenmiyorlar.

Çünkü yüzyıl önce hangi küresel güçlerin bu soruna kör düğüm attığını, İngilizlerle gizlice birlikte çalışan İttihatçı M. Kemal’in, o zor durumda iktidara gelebilmek için “özerklik vereceğiz” sözü vererek ittifak kurup güçlerinden yaralandığı Kürtlere ihanet ettiğini çok iyi biliyorlar. Eğer İngiliz ajanı M. Kemal, Anadolu ve Kürdistan halklarını kandırıp dolandırmamış olsaydı, İttihatçıların yarıda bıraktığı soykırım işlerini tamamlamak amacıyla Koçgiri, Bingöl-Ahmed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim’de Kürtlere tarihin en büyük katliam ve soykırımlarını yapmamış olsaydı, İttifak ettiği Kürlere ihanet etmemiş olsaydı, Kürt sorunu bugüne kadar gelmezdi; devlet sürekli vatandaşlarıyla savaş halinde olmazdı, darbe ve darbe girişimleri olmazdı, cumhuriyet herkesi uygarlık güçlerin tarihsel projeleri çerçevesinde Türkleştirilmeye çalışmazdı, Kürtlerle birlikte bütün halklar kendi dilini, kültürünü geliştirmiş olurdu, bu coğrafyada bir bilgi fışkırması yaşanırdı, kendi aydınlarını, yazarlarını, gazetecilerini cezaevlerine doldurmazdı, demokrasi rafa kaldırılmamış olurdu, ülke sahte bir cumhuriyetle yönetilmemiş olurdu, PKK diye bir örgüt ortaya çıkmamış olurdu. Bu yüzden diyoruz ki, İttihatçı zihniyete sahip devşirme vekalet savaşçıları sadece Kürt sorununu değil, bu ülkenin hiçbir sorununu kesinlikle çözemezler. Halkların birleşik mücadelesiyle bu sorunlar çözülebilir. İttihatçı zihniyetin panzehiri olan gerçek demokratik bir ülkede, Kürt sorunu ile birlikte bütün sorunlar kendiliğinde çözülür. Kürtlerin kendi insanı haklarını, dilini ve kültürünü kullanma önünde hiçbir engel kalmaz.

Dünya kamuoyunun mücadelesi sonucu Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Öcalan’a ‘umut hakkı’ kapsamında onu serbest bırakma kararını vermiştir. Türk hükümeti bir yıl içinde bu kararı pratiğe uygulama dışında başka bir şansı yoktur. Ne faşist Bahçeli, ne de Erdoğan bunu kendi hanelerine yazmamalı. O faşist kişilere kimse boyun eğmemeli. Mücadele devam etmeli!

Kürtler bu süreçte, Öcalan’a ‘umut hakkı’ tanıyıp onu serbest bırakma karşılığında, muhalefeti daha da güçlendirme, mücadeleyi daha yükseltme yerine; eğer seçimlerde onlarca Kürt şehirini yerle bir eden, bugün bile Kürtlerin yerleşim alanlarına bomba yağdıran, gerillaya karşı kimyasal silah kullanan, belediyelerine kayyum atayan faşist AK Partisi, dolayısıyla Amerikan çavuşu R. T. Erdoğan ile ittifak yapıp onu seçtirirlerse, M. Kemal’in İngiliz ve Fransızlardan Lozan’da devlet güvencesi aldıktan sonra Kürtler’e yaptıklarının aynısını gene yapacaktır! Böyle bir hatayı tarih af etmez!

Ama gelin görün ki, Türkiye’nin    o açık cezaevi sınırlarını içine hapsedilip kapatılmış, Türk-İslam-Sentezi ideolojileriyle beyinleri zehirlenmiş, devlet-iktidar yanlısı, yani Türk olmadığı halde Türk egemenlik sisteminde kendisini Türk hisseden, Türklük histerisi ile para kazanan, savaşa endekslenmiş, başka halklara, başka inançlara düşman edilmiş ırkçı-şovenist insanların kaygılanması, kuşkulanması, gündemi doğru okumamasından daha doğal ne olabilir ki?

İktidarın Türk-İslam-Sentezi’den etkilenmemiş yerli ve göçmen halklar zaten her zaman barış içinde demokratik bir toplumda bir arada yaşamak istiyorlardı. Öcalan’ın, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı“ onların can suyuydu. Çünkü iktidarın ırkçı siyasetine bulaşmamış, bütün Anadolu ve Kürdistan halkların birbirleriyle hiçbir sorunları, problemleri, kavgaları yoktu. Sorunsuz bir arada yaşayıp gidiyorlardı. Sorun, ulus-devlet çağında halkları çeşitli ırk, inanç ve siyasi ideolojilerle ve böl-parçala-yönet politikalarıyla birbirlerine düşman edip savaşları çıkarıp para kazanmak isteyen küresel uygarlık güçlerin Anadolu’da herkesi Türkleştirme siyasetiydi. Sanki Türkleştirilip kendi dilinden, kültüründen uzaklaştırılan Kürt, Rum, Ermeni, Süryani, Bulgar, Arnavut, Laz, Çerkez, Yahudi gerçekten Türk oluyormuş gibi davranıyorlar. O Türkleştirilen kişi sadece ve sadece Anadolu’da –Osmanlı’nın Yeniçeri askerleri ve İttihatçılar gibi- uygarlık güçlerine hizmet eden bir devşirme askerdi. Başkalarına para karşılığında hizmet eden ve içinden çıkıp geldi yerli halklara katliam ve soykırımlar gerçekleştiren bu devşirme Türk askerin kendisinden utanması gerekeceği yerde, “Ne mutlu Türküm diyene! Bir Türk dünyaya bedeldir!” diye hâlâ yüzyıl önce Sabetaycı Beyaz Türklerin attıkları sloganları atıyorlardı. Bu devşirme Türklükle yüzleşmeden, Birinci Dünya Savaşı’ndan beri İttihatçıların ve onların ardılları olan Kemalistlerin yapmış oldukları bütün katliam ve soykırımlarla yüzleşmeden ekonomide ve demokratikleşmede hiçbir düzelmenin olmayacağını bilmeleri gerekir. Gerçek Türkler Türkiye’de azınlıktadır. 4,5 milyon göçmen Arnavutlardan daha azdırlar. Türkiye’nin en azılı ırkçı Türk milliyetçiliğini yapanlar Türklük pazarında otlayan devşirme Türklerdir. İktidardan beslenen Balkan ve Kafkas göçmenleridir.

İsmail Beşikçi, Fikret Başkaya, Haluk Gerger, Hasan Bildirici, Sırrı Süreyya Önder, Ertuğrul Kürkçü, Sezai Temelli gibi adını sayamadığım yüzlerce gerçek Türk aydınları her zaman ayrımcılığa, haksızlığa, baskılara, katliam ve soykırımlara uğrayan yerli halkların mücadelesi yanında yer almışlardır. Gerçek bir Türk aydınının Anadolu’da Türk ırkçılığını yaptığını hiç görmedim. Çünkü başka bir halkı baskı altında tutmaya çalışan  bir iktidar, bütün halkları baskı altında tuttuklarının bilincindedirler.

Avrupa’nın ırkçı çocukları; İttihat Terakkiciler

Irkçılık ve şovenizm yaparak başka halklara düşman olanlar, uygarlık güçlerin beyinlerini Arabistan merkezci dincilik ve Avrupa merkezci Türk milliyetçiliği ile aşıladığı devşirme Türklerdir. Bunlar çok tehlikelidir!

Uygarlık güçleri, kapitalizmin şafağında büyük imparatorlukları (Fransa İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Çar İmparatorluğu) ekmek gibi küçücük parçalara bölerek ulus-devletlere ayırdıkları dönemde, artık Avrupa’nın da klasik sömürgeciliği sona ermiş, Avrupa Merkezci milliyetçi ideolojiyle başlayan modern sömürgeciliği başlamıştı. Tıpkı Arabistan bölgesindeki Semitik tüccarlar’ın sömürgeciliklerini ve işgalcılıklarını yaymadan önce Arabistan merkezci Musevi dinlerin ideolojilerini yaydıkları gibi; Avrupalılar da, modern sömürgeciliklerini yaymadan önce  milliyetçi ideolojilerini yaymışlardı. Her bölgesel uygarlık kendisine bir ideoloji üretmek zorundadır. İdeoloji olmadan ne kendisini ilerletebilir, ne ayakta kalabilir, ne de sermayeyi o bölgeye aktarabilir. Sömürgecilik anlayışı değişen Avrupa, artık modern sömürgecilikte Avrupa’dan paralı asker götüremediği için ya da asker bulamadığı için, Anadolu ve Kürdistan’ın yerli halkları olan Ermenileri, Rumları, Süryani ve Kürtleri Kızılderililer gibi kendi uygarlığına katmak için, onları soykırımlardan geçirip yok etme görevini Avrupa merkezci Türk milliyetçiliğiyle yetiştirdikleri paralı devşirme Türk askerlerine (İttihat Terakkicilere) vermişlerdi. Bunun için Osmanlı mirasını Kapitalist sistemin motor gücü olan İngiltere gözetiminde İttihatçılara devredip, Batı uygarlığına Ortadoğu’da enerji kaynakların güvenliğini sağlayan, soykırımlarını yapan, yeraltı yerüstü zenginliklerini yağmalayıp merkezi uygarlığa aktaran, göç akınlarını önleyen ileri karakol uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemini kurmuşlardı. Askerlerini o ülkeye konumlandırmadan, iktidara getirdikleri adamlarıyla o ülkeyi yönetiyorlardı. Bu sistemin bütün krizlere rağmen hâlâ varlığını sürdürmenin en temel nedenlerinden biri Avrupa merkezci ırkçı-Türk milliyetçiliğiyle beyinleri aşılanan İttihatçıların ‘ordulaşmış homojen bir millet’ geleneğini -Batı’lıların her türlü yardımlarıyla- yaratmayı başarmış olmaları, gerçek Türk olmadıkları halde sık sık Türk-İslam-Sentezi’n temalarını ve sembollerini kullanarak Orta Asya’daki ataların barbar ruhunu bu coğrafyada yaratmış olmaları, askeri dehalarını uygarlık merkezlerine kanıtlamış olmaları, ırkçı-Türk-şovenizmini milyonların ve muhalefetin doğal sürü refleksine dönüştürmüş olmaları, hangi tek adam-başbuğ olursa olsun bu çılgın devşirme Türkün arkasından kendilerini sürü refleksi ile karanlık uçurumdan aşağıya atacağı an kadar hiçbir şeyin farkın olmamasında yatmaktadır.

Alpaslan Türkeş gibi Amerikalılar tarafından yetiştirilen ve Küba halkın başına bela edilen Çavuş Batista için Başkan Franklin D. Roosevelt, ”Batista bir oruspu çocuğudur! Ama o bizim orospu çocuğumuzdur!” diye Amerika’nın askeri cuntalar ve diktatörlere ilişkin geleneksel anlayışını bazen böyle Trump’un çavuş Erdoğan’a, “Aptallık etme!” gibi azarlayıcı lafları hiç gizleme gereğini duymadan açıklıyorlardı. Bir çok ülkede onların, ”Batista gibi oruspu çocukları” çoktu.

Planları Pentagon karargahında hazırlanan ve CIA Ankara İstasyon Şefi Paul Henze’nin dönemin Amerika Başbakanı Carter’e, “Bizim (….) çocuklar bu işi başardı,” dediği 12 Eylül 1980 askeri cunta döneminde Türk Genelkurmay yayınlarından çıkan ”Beyaz Kitap”ta, katliam ve soykırımlarla sürekli savaş halinde olduğu ve homojen bir toplum içinde asimile edip yok etmek istedikleri Kürtler için kargaların bile güleceği ilginç bir tez atıyorlardı ortaya:

“Dağların yüksek kısımlarında, tepelerde yaz kış erimeyen karlar vardı. Güneş açınca üzerleri buzlaşan camsı parlak bir tabaka ile örtülürdü karın yüzü. Üstü sert altı yumuşak olurdu.

Bu kar’ın üstünde yürününce, ayağın bastığı yer içeriye çöker, ’kırt-kürt’ diye ses çıkarırdı. Doğulu Türkmenlerine Kürt denmesinin nedeni buydu. Bölücülerin Kürt dedikleri, yüksek yaylalarda, karlık bölgelerde yaşayan Türklerin karda yürürken ayaklarından çıkan sesin adıydı aslında.” (Beyaz Kitap)

Gerçekleri hep tahrip eden, yalana dayalı Türk resmi tarihi Kürtleri, Avrupalıların paralı askerleri olan İttihatçıların Anadolu’da “devşirmelerden oluşacak olan homojen bir Türk milleti yaratma,” daha doğrusu ”Doğu’da uygarlık güçlerine devşirmelerden bir ordu yaratma” projelerine katmak için onları ”Dağlı Türkler” ilan ederek devşirme Türlük içinde eritmek istiyorlardı. Olmadı.

Ne olduysa,  Kürdistan toprakları altındaki petrollere gözünü diken Rothschild Ailesi ve İngiltere Kraliçe Ailesinin 1870’lerden sonra Selanik’te Avrupa merkezci Türk milliyetçilikle yetiştirip, önce 1908’de Jöntürk devrimiyle Osmanlı padişahın iktidarına ortak ettikleri, bir yıl sonra da, tıpkı 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi gibi,  İngilizlerin senaryosunu yazdığı 31 Mart 1909’taki Darbe Girişimi ile iktidara taşıdıkları ve hiçbirisinin Türk olmadığı İttihat Terakkicilerin (Beyaz Türklerin) toplumu yukardan aşağıya doğru Türk milliyetçiliğiyle yetiştirip homojen bir toplum yaratmalarıyla başladı. O gün bugündür uygarlık güçlerin elinde daha beter bir oyuncak durumuna düşen ve ‘Yeniçeri Orduları’ gibi genleriyle oynanmış vekalet savaşçıları ordusuna dönüşen devşirme Türkler bu coğrafyayı bir halklar mezarlığına çevirdiler.

Bu, Avrupa merkezci ırkçı-Türk Milliyetçiliğini Türkiye’deki devşirme vekalet savaşçıların (1870’lerden beri İttihatçıların) beyinlerine aşılayıp, onları yerli halklara düşman edenler Avrupalılardır. Devşirme Türkiye yöneticileri bunun farkında değiller. Farkında olsalar bile ellerinde hiçbir şey gelmez. Çünkü uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi bin yıldır bu coğrafyada merkezi uygarlığına para karşılığında sadece tetikçilik yapmaktadır. Görevi bu. Bu görevi yerine getirmediği gün yok olup gidecektir.

Berlin, 25.10.2025

Azad Ronî

✍ Azad Ronî

Halkları birbirine düşüren Avrupa merkezci milliyetçi ayrımcılık

İşte Avrupa merkezci Zaza milliyetçiliğin düşmanlığı buraya kadar geliyor! Avrupa merkezci ırkçı Türk milliyetçiliğinin aşılandıkları İttihat Terakki Cemiyeti’n yerli halklara düşmanlığından tanıyoruz biz bunları. Halkları ve kardeşi kardeşe düşman ettiriyorlar. Binlerce yıl önce dünyanın kültür merkezi olan bu Mezopotamya coğrafyası ve bu coğrafya üzerinde ekolojik köy komün yaşamlarıyla kaynağını doğadan alan erdemli Aryen kültürüne sahip halk nasıl bu hale düşürülmüştü? Zülfü Selcan’ın ailesi Kürtçe’nin Kirmancî (Zazaki) lehçesini konuşan yurtsever bir ailedir. İki kardeşi Kürt Özgürlük Hareketi içinde yıllarca çalıştı. O yurtsever aile içinde bir tek bu adam kendini şaşırdı, uygarlık güçlerine hizmet etmeye gitti.

Zülfü Selcan, Semitik tüccarların akademisyen kadrolarından Georg Hincha’nın tezlerini Tunceli Üniversitesinde öğrencilerine ballandıra ballandıra şöyle anlatıyordu:

„Zaza halkı bir yandan şiddetli ve zoraki Türk asimilasyonuna maruz kalırken, diğer yandan da Kürt baskı ve asimilasyonuyla karşı karşıyadır. Devletin bazı kurumları 1990 yıllarında Zazaları Türk, Zazacayı da Türkçenin bir lehçesi olarak tanımlıyorlardı. Kürt milliyetçilerdi de bunun tersine Zazaları Kürt, Zazacayı da Kürtçe’nin bir lehçesi olduğunu propaganda etmektedir. Devlet bu iddiadan kısmen vazgeçti, fakat öbürleri halen devam ediyor. Her iki iddia da siyasi bir asimilasyon ideolojisidir. Yani biri Türkleştirmeye, öbürü de Kürtleştirmeye çalışıyor. İkisinin amacı da Zaza dilini eriterek yok edip, Zaza halkını tarih sahnesinden silmektir.“

Sayın Zülfü Bey, kendisini zorlayarak, sorunu yarı doğru yarı yanlış anlatıp sorunu çarptırarak, binlerce katliam ve defalarca soykırım yapmış Türk devleti ile (Alevi ve Sünni) mazlum Kürtleri aynı kefeye koyup bir tutuyor. Aslında bu yanlış zihniyette amaç, hiç kimsenin memnun olmadığı devleti az biraz eleştirip, asıl Kürt Özgürlük Hareketi’ni okuyucuya düşman göstermektir; „ikisinin amacı da Zaza dilini yok etmek, Zaza halkını tarih sahnesinden silmektir.“ diyerek CIA ajanı öğretmeninden öğrendiği siyasi tezleri, Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan çok daha demagojik bir şekilde iyi işletiyor. TC. ve Avrupa ülkeleri de, bu yapay Zaza Hareketi etrafında topladıkları Kürt çocuklarına, yani “Zazalara,” Kürt Özgürlük Hareketi’ni düşman gösterip güçlerini bölüp parçaladıkları için bu siyasal “Zaza” akımını üstü örtülü ya da açık bir şekilde de desteliyorlardı.

Bu yüzden Türk devletini iş olsun diye eleştirmelerine hiç ses çıkarmıyorlardı. Çünkü, Semitik tüccarların bu “Zaza dili, Zaza milleti” projeleri Kürt aydınlarını, halkını bölüp parçalayıp güçten düşürmeyi amaçlamaktadırlar. Zaten Zülfü Bey gibi uygarlık güçlerine çalışan siyasi aktörler, Zaza (Kirmancî) dilini, bütün tarihçilerin Kürtlerin ön ataları olarak gördükleri Gutiler, Hurriler, Lulubiler, Lorlar, Mittaniler, kassitler Uraltular ve Medler’in konuştukları çok eski bir dil olduğunu kabul etmiyorlarsa, son kelime aslında kendileri için söylenmiştir; şöyle ki amaçları Kirmancî (Zaza) “dilini eriterek, yozlaştırarak, yeni bir alfabe çıkararak yok etmek, Kürt halkını tarih sahnesinden silmektir.”

Zazalar, Kirmanckî dilini konuşan Kürtleri’n lakap ismidir

Zaza kelimesinin kökeni Za kelimesinden geliyor. Za, hem eski çağlarda hem de bugünkü Kirmanckî dilinde “yeni doğan“ demektir. Bugünkü Kürtlerin etnik kökenlerini anlatan bir Za’gmuk (M.Ö.2340 Newroz) efsanesinden geliyor. “Zaza, kelimesini ne Kırmanc’lar, ne de Kurmac’lar kullanmazlar.” Kırmanc’lara Zaza ismini verenler uygarlık güçleridir, yabancılardır. Zazalar, Kirmanckî dilini konuşan Kürtleri’n lakap ismidir! Sümer şehir beylikleri, Akadlar ve Asurlar bunlara “dağlılar” diyordu. Türkler de bunlara, ”dağlı Türkler” diyordu. Şimdi Avrupa merkezci uyduruk milliyetçi ideolojiler de bunlara “Zazalar” demeye başladılar. Yani Ağrı Dağı’nda mezara gömülen Kürtlerin yeniden küllerinden doğduğu bir dönemde Zazacılık Avrupa merkezci ideoloji olarak karşımızı çıkıyor.

1980 askeri cuntasından sonra uygarlık güçlerin akademik kadroları tarafından yazılıp vekalet

Savaşçıları olan devşirme Türklerin eline verdikleri Beyaz Kitap’ta:

”Dağların yüksek kısımlarında, tepelerde yaz kış erimeyen karlar vardı. Güneş açınca üzerleri buzlaşan camsı parlak bir tabaka ile örtülürdü karın yüzü. Üstü sert altı yumuşak olurdu.

Bu kar’n üstünde yürüyünce, ayağın bastığı yer içeriye çöker, ’kırt-kürt’ diye ses çıkarırdı. Doğulu Türkmenlere Kürt demesinin nedeni buydu. Bölücülerin Kürt dedikleri, yüksek yaylalarda, karlık bölgelerde yaşayan Türklerin karda yürürken ayaklarından çıkan sesin adıydı aslında.“ diyerek Kürtler dağlı Türkler ilan edildi.

Dikkat edilirse Zazalar demiyorlar. Çünkü Kirmanckî (Zazaca) konuşan Kürtler de, Dağlı Türkler dedikleri Kürtlerin içindeydi.

„Her iki iddia da siyasi bir asimilasyon ideolojisidir.“ diyor.

Ama kendisi, hem daha kötü bir siyasi asimilasyon ideolojisi üreterek işi daha da karmakarışık hale getiriyor, hem uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin asimilasyoncu ideolojilerine hizmet ediyor, hem de kapısında hizmet ettiği iktidar sahiplerin yanında olmadığını göstermek için muazzam bir çaba harcayarak kendisini sinsice olduğundan başka göstermeye çalışıyor. Böyle olmamış olsaydı, Zülfü Bey, AKP Hükümetin üniversitelerden attığı binlerce akademisyenin içinde olurdu. Kamu görevinden atılan yüz bin üzerindeki insanın içinde olurdu. Ve en önemlisi de belediyenin kayyum adı altında işgal edilip iradelerinin gasp edildiği, eşbaşkanları ve milletvekillerinin cezaevlerine konulduğu Dêrsim gibi bir şehrin üniversitesinde TC’ye Zazaca öğretmen yetiştirmesi, Tunceli Üniversitesi’nde Zaza Dili Ve Edebiyatı Bölümü’nün Kürsüsünün verilmesi, Üniversite Yayınları’ndan kitaplarının çıkması imkansız olurdu.

Mezopotamya’nın çok geniş coğrafyasında yaşayan ve yüzyıllardır Semitik tüccarların tarihsel programları olan Türk-İslam ideolojileriyle katliam ve soykırımlardan geçirilerek yok edilmek istendikleri için, toprakları Birinci Dünya Savaşı’nda dört ulus-devlet arasında parçalara bölünen Kürtlerin günümüzde kendi fiziki, siyasi, kültürel soykırım ve coğrafi parçalanmışlığı gibi değişik bölgelerde konuşulan beş lehçesi ve onlarca şivesi vardır. Kürtçe’nin başlıca lehçeleri şunlardır:

1.) Kurmanci, 2.) Kirmancî (Zazakî), 3.) Sorani, 4.) Gorani (Hewrami) 5.) Lorî.

Bir halkın konuştuğu dilin beş lehçe durumuna getirilmiş tarihsel durumu, Kürtlerin özellikle son bin beşyüz yıllık siyasal İslam’ın ve son yüz yıl ulus-devletin katliam ve soykırımlarından ayrı ele alınamaz. Med devletinden sonra Kürtlerin devletsiz geçen zamanlarında Kürtçe’nin lehçelere ayrılmış doğal halini bile, kötü siyasi amaçları için kullanıyorlar. Her bölgede konuşulan dili ayrı bir halk olarak kabul edip kolay yutulabilir bir lokma haline getirmek, hiç kuşkusuz Kürtlerin ülkelerini dört parçaya bölüp yok etmek isteyen Semitik tüccarların ulus-devlet projelerinde yaşayan şeytan aklıdır.

Berlin 15.07.2025

Azad Ronî

             Ernst-Reuter-Platz

✍ Azad Ronî

Kürtçe (Zazakî-Kurmancî) Farsçadan çok daha eski bir dildir

Alman Tarihçisi Prof. Egon Freiherr von Eickstedt, “Türken, Kurden und Iraner Seit dem Altertum” kitabında şöyle yazıyor:

”Kambudşiya’nın oğlu Kuraş (II. Kyros M.Ö.559-529) büyük devletini kurdu. Bu çengel burunlu adam Medlerin ülkesini de zaptetti. Hemen ardından Lidya ve Babil’i aldı. Kros’un damadı ve kendisine dördüncü dereceden kuzen olan v sarışın Ahemenidlerle övünen büyük Darayawahuş (Darius) M.Ö. 521-486 dünyanın o zaman bilinen diğer ülkelerini aldı.

Böylece sonradan gelen kan İskit-ari ırkından olan bu aşiretler güçlülükle Kassitlerin ülkesinde bir sığıntıyken, sonradan dünyanın en güç devletini kurmayı başardılar Ve İskitler olsun, mecburiyet karşısında güney Rusya’nın Khoaresmiş steplerinden buraya akan göçmenlerdi. Bunlardan İskitler (M.Ö. 635-625) Medlerin ülkesine gelince, Medlerin kurdukları düzeni alt üst edip kendilerini egemen oldular.”[1]

Bir kere 2018’den önce Pro. Dr. Ludwig Paul’un Farsçayı Kürtçe ile karşılaştırması büyük bir hata idi. Burada baltayı taşa vurduğunu anladı, bir. İkincisi Pro. Dr. Ludwig Paul, Kirmancî (Zazakî) ve Kurmancî sözcüklerin yüzde %85 ile %93’cün aynı kökten geldiğini daha önce bilmiyordu ve Kürtçe’nin diyalektiğinden haberi var, ama yokmuş gibi davranıyordu. Üçüncüsü, Neolitik devrimden beri Pro-Kürt Hurrilerin dili en 8-9 bin yıllık çok eski bir dil olduğunu unutmuştu. Farsçanın tarih sahnesine çıkışı ise Medler dönemi olduğunu ve 2600 yıllık bir geçmişi olduğunun farkına vardı. Fikri değişmemiş olsaydı biz kendisine sorardık: “Siz nasıl bu dili İran-Fars dil grubunun ağaç dalında görüyorsunuz ve çalışmalarınızı yanlış zemin üçerinde inşa ediyorsunuz?  Yanlış ile başlarsanız o iş sizi yanlışa götürür. Kürtçe ve Zazaca Farsça’dan binlerce yıl çok daha eski biri dil olmasına rağmen, onları Farsça alanında açıklamaya çalışıyorsunuz. Son iki bin yıllık resmi Fars kaynaklarına bakarak Kürtçe’nin Kirmanckî ve Kurmancî lehçelerini anlama ve incelemin yeterli olmadığını biliyorsunuz. Peki o zaman profesör olarak neden bilerek hata ve yanlış yapmaya çalışıyorsunuz?”

İyi ki Pro. Dr. Ludwig Paul dil çalışmaları konuşunda bir devrim yaparak düşüncelerinde değişiklik oldu da, bu zor sorularımızı yanıtlamaktan kurtuldu.

Alman Oryantalist dilbilimcilerin Kürtlerin dillerini yamaladıkları Persler M.Ö. 635 tarihlerinde “Rusya’nın Khoaresmiş steplerinden” Kürtlerin ataları olan Kassitlerin ülkesine geldiklerinde hiçbir şeyleri yoktu. Kassitler çok insancıl davrandılar.

Ve kendi dillerinde: Çîye de ne parseka çîno. Taye hard ciderîme pe îdare xo bikere.” diyorlar.

Türkçesi anlamı şöyle: ”Bu dilencilerin hiçbir şeyleri yok. Biraz toprak verelim, kendi idarelerini yapsınlar.”

Pers ismi Kassitlerin onlara söylediği Parsek kelimesinin kökeninden geliyor. Yani Perslere isim verenler de Kürtler. Bunların nasıl damat olarak Medlerin sarayına girdiğini, kayınpederin sarayına ve imparatorluğuna nasıl ve hangi hilelerle sahip olduğunu, o dönemki uygarlık güçlerin bu Kafkasya göçmenlerini nasıl yerli halklara ve komşu ülkelere saldırtan bir güç olarak kullandığını burada anlatacak değilim. Ama iktidara geldikten sonra Kürtlerin binlerce yıllık kültürleri, inançları ve dilleri üzerine kondular. Kendi hanelerine yazdılar. İktidara ilk geldiklerinde, -tıpkı 1930’larda Türkiye’de Türkçe kelimelerin % 70’sini Kürtçe, Farsça, Arapça kelimelerinden oluşturdukları gibi- dillerindeki kelimelerin % 70-75’si Kürtçe, Babilce ve Süryanice kelimelerden alıp dillerini oluşturdular.

Almanya’da ideolojisi oluşturulan proje Türkiye’de pratiğe uygulandı

Böylece Avrupalı dilbilimcileri tarafından 30-40 yıl boyunca teorisi üretilip hazırlanan Zaza projesi, Batı’nın “Ilımlı İslam Projesi’nin” başlatılmasıyla birlikte Türkiye’de uygulamaya konuldu. O güne kadar Zazaca’yı Kürtçe’nin bir lehçe olarak, Zazaları da Kürt olarak gören Türkiye, Ilımlı İslam Projesi’nin başına getirilen Erdoğan’ın iktidara getirilmesiyle 2000 yılların başından sonra artık Avrupalı dilbilimcilerin geliştirdikleri “Zaza Dili, Zaza milliyeti” düşüncesini anlayışla karşılamaya başlayarak az biraz rahatladı. Hiç olmazsa Kürtlerin “Zazalar” dedikleri kesimleri Kürt Özgürlük Hareketinden uzaklaştırmayı başarmışlardı. Zazaları ve Alevileri; Kürt Özgürlük Hareketin verdiği mücadeleden koparabilirlerse, uzak tutabilirlerse rahatlayacaklardı. Bu rahatlamayla Türkiye oltaya takılıp, akvaryuma aktardığı balıklarına yem vermeye başladı. Ve Türkiye’nin Almanya’daki bir numaralı yerli akademisyen-işbirlikçi Zazacı Selcan Bey’e  2011’de Dêrsim’de iş gösterdiler.

Türkiye’de tahminen 36-37 milyon Kürt yaşamaktadır. Cumhuriyet son yüz yılda bu Kürt nüfusun 5-6 milyonunu tümüyle Türkleştirdi. Onlar şimdi kendilerine, ”Bız Tırkız” diyorlar. Kirmanckî (Zazakî) konuşan Kürtleri de dil bazında “Siz Kürt değilsiniz, Zazasınız” diye beyaz soykırımla asimile edip ayrı bir halk olarak ayırabilirlerse, Kürtleri daha kolay yok edebileceklerini sanıyorlar. Zaten Kürt oldukları halde Kürtlüklerinden uzak kaçanlar, altı bin yıllık geçmiş tarihlerini bilmeyenler, Kürt Özgürlük Hareketine karşı tavır takınanlar, Köy korucuları, HÜDA-PAR, MHP’li Kürtlerin sığındıkları devlet korunaklı limanlardır, Zazacılık. 

Bir başka Avrupa ülkesinde Zazacılık yapma görevi verilen ve bir zamanlar MİT ile birlikte çalışan eski solcu Ebubekir Pamukçu, İsveç’te Kirmanckî konuşan Kürt çocuklarına, “siz Kürt değilsiniz, Zazasınız. Zazalar ayrı bir millettir.” diye yıllarca Stockholm’de Zaza kurslarını düzenlemişti. Pamukçu, 1991 yılında Stockholm’de vefat etti. Yoksa onu da Zazacı Selcan gibi Tunceli Üniversitesi’nde Zaza Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanlığına getireceklerdi!

Alman dilbilimcileri tarafından yetiştirilen Zülfü Selcan, Tunceli Üniversitesinde “Zaza Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün” açılması ile birlikte 2011 yılında Dêrsim’e gönderildi. Şimdi Dêrsim’de uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin asimilasyoncu “Tunceli Üniversitesi’nde” Kürt çocuklarının beyinlerini -Newroz hikâyesinde olduğu gibi- Dehak’a yediriyor. Tunceli, Dêrsim’de yaşayan halkın katliam ve soykırımlarla ortadan kaldırma, ekolojik-kırım politikasıyla doğasını ve inancını yok etmenin adıdır. Dêrsimliler hiçbir zaman bu ismi kabul etmedi. Kürtçe’nin Kirmancî ve Kurmancî lehçelerini konuşan Dêrsimliler hiçbir zaman kendilerine “biz Zazayız“ demezler. Zazalar, tıpkı Tunceli ismi gibi onlara yabancılar tarafından yakıştırılan bir takma isimdir. Selcan’ın, Semitik tüccarların tarihsel programları çerçevesinde “Tunceli Üniversitesi’nde” Zaza dili öğretmenleri yetiştiriyor olması hangi güçlere çalıştığının göstergesidir.

Kürt dillerin Latin ‘Bedirhan Alfabesi’

Kürtçe dil lehçelerinin standart yazılması için Kürt dillerinin Alfabesini 1930 yılında Şam’da Celadet Ali Bedirhan tarafından hazırlandı. Bedirhan’nın  oluşturduğu Kürtçe Alfabede 31 harf var. Vate çalışma grubu, Înstîtutê Ziwan û Kulturê Kirmanckî, Kurdisches Institut für Wissenschaf und Forsch e. V. , birçok Kürt Enstitüleri, Kirmancî ve Kurmancî dahil olmak üzere hemen hemen Kürtçenin bütün lehçeleri okul ve yayınlarında ‘Bedirhan alfabesi’ni esas alırlar.

Kürtçe’nin Latin ‘Bedirhan Alfabesi’ndeki 31 harf şunlardır:

( A B C Ç D E Ê F G H I Î J K L M N O P Q R S Ş T U Û V W X Y Z )

Zazaların Jacobson alfabesi

Batı istibarat örgütlerin Soğuk Savaş döneminde önce Almanya üniversitelerinde, daha sonra bütün Avrupa üniversitelerinde kullandıkları Yahudi dil bilimcisi Georg Hincha ve akademisyen Tessa Hofmann’a yardımcı olan Amerikalı dil bilimci Yahudi misyoner C. M. Jacobson tarafından 1990’larda hazırlanan ve kullanılması için Frankfurt Zaza Dil Enstitüsü eline verilen “Jacobson Zaza Alfabesi” var. Zazaların Jacobson dedikleri alfabede 32 harf vardır:

( A B C Ç D E Ê F G Ğ H I İ J K L M N O P Q R S Ş T U Û V W X Y Z )

Zazaların Zülfü Selcan Alfabesi

Birçok bilim insanı ve akademisyenlerin üniversitelerden atıldığı bir dönemde, Almanya’dan transfer edilerek Tunceli Üniversitesinde “Zaza Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün başına getirilen makine mühendisi Zülfü Selcan kendisini dil bilimcisi sanarak o da Zazaca’yı (Kirmanckî) daha karmaşık hale getirip anlaşılmaz kılmak için yeni harfler ekleyip, yeni bir “Zazaca Alfabe” uydurdu. Türkiye’de sol, sosyal demokrat ve bilim insanı diye geçinen devşirme Türklerin tuhaf bir hastalığıdır; her zaman sol örgütler, siyasi partiler hiç farkına varmadan kendilerini işlevsiz kılmak için sürekli bölünürler; bölündükçe isimlerine yeni harfler ekleme durumları Selcan Bey gibi alfabeyi daha da karmakarışık hale getirmekten kurtulamazlar.

İşte buna da,  Zülfü Selcan Alfabesi” adını vererek Rehber’in Dêrsim halkına yaptığı tarihi ihaneti tekrarladı. Parantez içinde üst ve altında noktası olan harfleri saymazsak “Jacobson Zaza Alfabesi” gibi 32 harf var. Sayarsak, herhalde bir farklılık olsun ve kendisini uygarlık güçlerine hizmet etmede görünür kılmak istemiş olmalı ki Alfabesindeki harfleri 36, üstü noktalı Ẋ harfini de eklersek 37 harf var.

Zülfü Selcan Zaza Alfabesindeki 37 harfler şöyledir:

( A B C Ç (Ḉ) D E Ê F G H (Ḥ) I İ K (Ḳ) L M N O P (Ṗ) Q R (Ṙ) S Ş T (Ṭ) U Ü V W X (Ẋ) Y Z)

( a b c ç (ḉ) d e ê f g h (ḥ) ı i k (ḳ) l m n o p (ṗ) q r (ṙ) s ş t (ṭ) u ü v w x ẋ y z)

Vate Dergisi

Şunu da kısaca belirtmek istiyorum ki, Avrupa merkezci milliyetçilik anlayışıyla geliştirilen “Zazaca Kürtçe değildir, Zazalar ayrı bir millettir” teorilerini kabul etmeyip, lehçeler arasındaki siyasi ayrımcılığı sert bir şekilde eleştiren Kürt kurumları da vardır. Bunların başında 1977 yılında İsveç’in başkenti Stockhol’da Kirmanckî dili üzerine yayın hayatına başlayan Vate Dergisi var. İlk 20 sayısını İsveç’te yayımlayan Vate Dergisi 2003 yılından beri İstanbul’da yayınlanmaktadır. Vate Çalışma Grubu’nda çalışanlar ‘Bedirhan Alfabesi’ni kullanıyorlar. “Stockhol’da kurulan Vate Çalışma Grubu, 1996’dan 2021’e kadar 33 toplantı gerçekleştirdi. Bu toplantılarda Kirmanckî yazı dili için gerekli standardizasyon çalışmaları yapıldı. Günlük dilde en çok kullanılan sözcükler tespit edilip standardize edildi. 70. Sayısını çıkaran Vate Çalışma Grubu, bir araya geldikleri toplantılarında yazı dili için standart olarak belirlenen on bini aşan temel sözcük ve bunların elli bin varyantı, iki sözlük biçiminde yayınlandı. ” (Vate Yayınları)

Kirmanckî (Zaza) dili üzerinde çalışmalar yapan “Înstîtutê Ziwan û Kulturê Kirmancî (Zaza) -IKK-e.V” 20.11.2001 tarihinde Berlin’de kuruldu. Înstîtutê Ziwan û Kulturê Kirmancî kurumun ilk çalışmalarında onlarca Kürt yazar ve aydınları yer alıyordu. Daha sonra bu ilk aydın ve yazarlar grubuna onlanca Dêrsim ve Gımgım’ın yurtsever aydınları yazarları, sanatçıları da katılarak, bu dili koruyalım, konuşalım, geliştirelim diye büyük katkılar sundular ve sunmaya devam ediyorlar.

Öbür tarafta 1990’ların başında Berlin’de Kurmancî dili ağırlıklı çalışan Kurdisches Institut für Wissenschaf und Forsch e. V. diye başka bir kurum daha vardı. Orada çalışan arkadaşlar da Kirmanckî (Zazakî) dili üzerinde çalışan arkadaşlara yardımcı oluyorlardı. Avrupa Üniversitelerindeki Zaza dili seminerler veren maaşlı resmi dilbilimcilerin görevi, bu Vate Dergisi’ni çıkaranlara, Înstîtutêlerde kendi diline, kültürüne gönüllü sahip çıkıp çalışan Kürt aydınlarının, yazarlarının ve yurtseverlerin değerli akademik çalışmalarını engellemekti.

Zülfü Selcan’ın Berlin Zaza seminerleri

Doğrusu Avrupalı politik dilbilimcilerin resmi üniversitelerde geliştirdikleri bu Zazacılık düşüncelerini başlangıçta biz fazla anlamadık, fazlasıyla seyirci kaldık, tarihi gerçekler ortadayken bu kadar ileri gideceklerini tahmin edemiyorduk. Zaten bu Batılı dilbilimcileri de Kürtlerin tarihini ya doğru dürüst bilmiyorlardı ya da çok eski tarihlerini inkâr ediyorlardı. Bilenler de Kürtlerin ön ataları Medler’den öteye gidemiyorlardı.

Ben dört yıl Batı Almanya’da oturduktan sonra 1984’te Berlin’e geçtim, orada yaşamaya başladım.  1987 yılında Darmstadt’a oturan Gımgım’lı genç bir köylüm bana misafir oldu. İsmi bende saklı. İsmini yazmıyorum. Zülfü Selcan’ın bir haftalık seminerine katılmak için Berlin’e gelmişti. Ben de o zamanlar Zülfü Bey’i tanımıyordum. Ne işler çevirdiğini de bilmiyordum. Sonradan öğrendim.

Bir gün misafirime, “sen bu seminerlerde ne öğreniyorsun?” diye sordum.

“Zülfü Bey, biz Vartolu ve Dêrsimli gençlere Zazacılık dersleri veriyor!” deyince şaşırdım. O dönemde de, “Zazacılık” yapan henüz yoktu. Ama yabancıların Kürtçe’nin Kirmanckî lehçesini konuşan Kürtlere ‘Zaza’ dediklerini de biliyorum. Ne yaptıklarını yerinde öğrenmek amacıyla, “Peki yarın seninle birlik seminere katılabilir miyim?” dedim. “Katılabilirsin.” dedi.

Ertesi gün misafirimle birlikte Zülfü Selcan’ın Ernst-Reuter-Platz’da, üzerinde “Technische Universität” yazılı gökdelenin en üst katında, Straße des 17. Juni caddesinden Brandenburger Tor manzarasını görebilecek bir büroda Zaza seminerine katıldım. Büronun manzarası da müthiş güzeldi! Gelgelelim seminere katılmaz olaydım; uydurup yalanlardan canım o kadar sıkıldık ki, seminerin ilk saatinin bitmesini sabırsızlıkla bekledim.  “Biz Kürt değiliz, Zazayız. Zazalar ayrı bir millettir. Şu kelimenin Zazaca’daki anlamı şu. Kurmancî dilindeki anlamı şu. Bakın birbirinden çok farklı iki dil.” diyordu. On bin yıllık çok eski geçmişi olan bu dilin hangi tarihi süreçlerden geçtiğini bilmeden, Kirmancî’nın (yani Zazaca’nın) Kurmancî ile yakınlığını tespit edip bilmeden ve son olarak Kirmancî’nın (Zazaca’nın) Kurmancî’den hangi tarihi süreçten özellikle Med devletinden sonra Kürtlerin devletsiz geçen zamanlarında geliştirilmemiş bir dil  İslam’ın bu coğrafyaya hâkim olmasıyla birlikte  birbirinden azbiraz ayrıştığını bilmeden kelime oyunlarıyla Kürtçe’nin Kirmanckî (Zazakî) lehçesinin Kürtçe olmadığını kendi başına bir dil olduğunu açıklamaya çalışıyordu.

Konuşmasını bitirince parmağımı kaldırdım, “bir şey sorabilir miyim?” dedim. “Sor,”dedi. Dedim ki, “Siz diyorsunuz ki ‘Zazalar Kürt değildir.’ Kürtçe’nin Kirmancî lehçesi olan Zazakî tarihçiler Medlerin resmi dili olduğunu söylüyor. Ve bütün tarihçiler Med’lerin bugünkü Kürtlerin ön ataları olduğunu söylüyor. Peki biz nasıl Kürt değiliz? Bu size çelişkili gelmiyor mu?“

Çok şaşırdı ve kızdı. Benim soruma yanıt vereceğine, “Bunu kim getirdi? Sen Kürt’sen buraya provokasyon yaratmaya mı geldi?” deyip konuyu çarptırarak soruma yanıt vermekten kaçındı. Seminer bittiği için herkes kapıya yönelmişti. Yanıt alamayınca biz de kapıya yöneldik.

Yıllar sonra Tunceli Üniversitesi’nde Sayın Zülfü Selcan’ın sınıfında ders gören bir bayan (ismi ben de saklı) Berlin’e geldi. Karşılıklı sohbet ettiğimizde bize şunları anlattı:

”Zülfü Bey, sınıfa girer girmez, ’Kendini Kürt hisseden sınıfımdan çıksın gitsin!’ deyince ben önce anlayamadım. Bu adam ne diyor? ‘Hocam, ne dediniz, anlayamadım. Kürt hisseden mi, yoksa Kürt olduğunu söyleyen mi?’ dedim. Zülfü Bey tekrar, ‘Kendisine Kürdüm diyenin zaten sınıfımda yeri yok. Ben diyorum ki, Kendini Kürt hisseden sınıfımdan çıksın gitsin!’ dedi. Başımdan kaynar sular dökülmüş gibi terledim ve kendi kendime ‘demek ki bu adam hakkında anlatılanlar doğru’ dedim. Bir daha yüzünü görmek istemedim.”

15.07.2025

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. Prof. Egon Freiherr von Eickstedt, “Türken, Kurden und Iraner Seit dem Altertum”  

✍ Azad Ronî

Berlin’de başlatılan proje Hamburg Üniversitesi’nde devam ettirildi

Alman Oryantalistlerin çalışma ve incelemeleri 150 yıl önce II. Kaiser Wilhelm döneminde Türk-Alman Silah Kardeşliği ile birlikte başlatıldı ve birbirine paralel yürümektedir. Osmanlı İmparatorluğun Ordusunu modernleştirip danışmanlık yapmak üzere önce 1835-1839 yılları arasında Helmuth von Moltke o bölgeye gönderiliyor. Moltke, Kürdistan’ı dolaşıp tanıyınca şöyle bir tespitle bulunuyor: “Kürtler çok dağınık. Eğer Kürtler birleşirse yenemeyecek bir güç yok.” Bu gerçeği Prusya İmparatorluğu arşivlerine not ederken, bu halkı birbirinden ayırt edip parçalara bölmek için profesörlük unvanını verdiği bilim insanlarını o bölgeye gönderdi. Bu Prusya profesörlük unvanını verdikleri Oskar Mann’dan başkası değild. Oskar Mann’ın o bölgede yaptığı çalışmalar kendi başına bir konu.

Bir iki kelimeyle şöyle bir açıklama yapabiliriz: Alman Oryantalist Oskar Mann 1901’de ilk gezisini İran’a yapıyor. Bu gezisi iki yıl sürüyor. İkinci gezisini 1906’da Osmanlı İmparatorluğu’da yaşayan halkların dilleri ve etnik kimliklerini incelemek için Kürdistan’a yapıyor. Dêrsim, Bingöl, Palu, Kars, Diyarbakır’da bir yıl incelemelerde bulunuyor. Özellikle Fars, Kürtler ve onların dilleri üzerinde çalışmalar yapıyor.

Alman Oryantalistleri Berlin, Leipzig, Hamburg kentlerin üniversitelerinde Mezopotamya kültürü ve İran dilleri hakkında ‘Oryantal Çalışmalar Enstitüsü’nde öğrenim görmüş kişilerdir. Akademik çalışmalar yapılırken genellikle söz konusu bu Oryantalist araştırmacıların hangi niyet ve motivasyonla Mezopotamya kültürü ve İran dilleri hakkında bilgi topladıkları, her dil ve lehçe için ulus-devlet zihniyetiyle bir millet icat etmek istedikleri, neden enerji ve su kaynakların bol olduğu bu bölgeye ilgi duydukları göz ardı edilmektedir.

120 yıl önce Oskar Mann, ardından Karl Hardank Alman Oryantalist ve dilbilimcileri Zazalar üzerinde çalışmalar yürütmüştür. Kraliyet Prusya Bilimler Akademisi adına Ortadoğu’ya keşifler yapıp, Kürtler ve Zazalar hakkında çalışmalar yapan Oskar Mann’ın (1867-1917) ölümünden sonra onun çalışmalarını ve görevini Karl Handank yürüttü. Aryenler ve modern İran dilleri üzerine çalışmalar yaparken, Zazalara ilişkin argümanlarını ayrımcı dil siyaseti üzerinden yola çıkarak açıklamaktadır. Bunların Zazalar ve dilleri üzerinde çalışmalar yürüttüğü dönem, Batı’nın uygarlık güçlerin tarihsel projeleri çerçevesinde Ortadoğu’yu dizayn ettikleri dönemdir. Ulus-devlet projelerini Andolu’da Mustafa Kemal’a, İran’da Rıza Pehlevi’ye verince Zaza projelerini bir başka baharda kullanmak üzere buzdolabına attılar.

İşte Batılılar yüz yıl sonra Ortadoğu’yu yeniden dizayn ederken Zaza projelerini tekrar buzdolabından çıkardılar. TU Berlin’de (Technische Universität Berlin) çalışan prof. Dr. Georg Hincha 1995’de emekliye ayrılmasından sonra bu devlet projesini bu kez 2003 yılında Hamburg Üniversitesi’ne yeni gelen ve kariyer peşinde koşan başka bir profesöre verdiler. Bu profesöre İrani, Farsça, Kürtçe, Beluçça, Zazaca dilleri üzerine çalışma yapma görevi verildi. Bir yıl sonra 2004’de aynı üniversitede İran dil çalışmaları profesörü olarak atanan Prof. Dr. Ludwig Paul Hamburg Üniversitesi’nde artık sürekli öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. İran dilleri olan Farsça, Kürtçe Beluçça, Zazca üzerine çalışmaları vardır. Batı Oryantalist düşünce İrani diller dedikleri (Çünkü  sadece ve sadece son iki bin yıllık resmi Fars kaynaklarına bakıyorlar) Farsça, Kürtçe, Beluçça, Zazaca dilleri üzerinde çalışmalar yaparken; o dilleri  konuşan halkların tarihi, 7-8 bin yıl geçmiş  bir dilin tarihini ve bu kadar uzun zaman için de lehçelerin azbiraz birbirinden ayrışmalarını doğal karşılayacağına, olaya siyasi bakış açasından bakarak lehçeler arasındaki ayrışmaları nasıl derinleştirip her bir lehçeyi kendi başına bir dil yapabilirim çalışmaları üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Benim açımdan uygarlık güçlerin tarihsel projeleri çerçevesinde diller üzerindeki ayrımcı, oryantalist çalışması Avrupa merkezci milliyetçi düşünceye hizmet eden siyasi bir çarpıtma olayı olduğu için “İrani diler; Farsça, Kürtçe, Beluçça, Zazaca” dilleri hakkındaki çelişkili düşüncelerine katılmamız mümkün değil. Batı bilim insanların oryantalist düşüncelerini yıllar önce Edward W. Said,  ‘Oryantalizm’ kitabında eleştirerek yerle bir etti. “Oryantalizm, Avrupa merkezci uygarlığın kendi çıkarına göre yorumladığı Doğu fikridir.”

Prof. Dr. Georg Hincha’nın Berlin Teknik Üniversitesi’nde yaptığını, Prof. Dr. Ludwig Paul da Hamburg Üniversitesi’nde yapmaya çalıştı. Aynı İrani diller üzerinden Zazacılık projesini devam ettirmeye çalıştı. Dolayısıyla soykırımdan geçirilmekte olan bir halkın dillerine bilerek ayrımcılığı ve siyaseti karıştırdığı için ve son iki bin yıllık Pers resmi kaynaklarını inceleyerek, üniversitede birkaç yıl üzerinde çalıştığı İrani diller grubundaki ve özel olarak kendisine göre yabancı olan Kirmancî, yani Zazakî dil uzmanı olmamasına rağmen, Zazalar tarafından Zazaca uzmanı olarak gösterilir. 42 yıldan beri Berlin’de oturuyorum, Prof. Dr. Georg Hincha’nın Berlin Teknik Üniversitesi’nde bu Zazacılık projesini 1980’lerin ortalarından sonra nasıl geliştirdiğinin birebir tanığıyım. Bir kere bu siyasi Zazacılık projesinde önceleri çalıştığı ve dile siyaseti karıştırdığı için Ludwig Paul benim için Zazaca uzmanı değildi. O da zaten son beş yıldan beri „Zazaca ayrı bir dildir,“ düşüncelerini terk etti. Eğer hâlâ 7 yıl önceki fikrini değiştirmemiş olsaydı, Kırmancî (Zazaca) dilini karmakarışık bir dil haline getirerek yok etme görevi verilen bir Alman dilbilimcisi olarak görecektim. Buna gerek kalmadı. Avrupa’da devlete bağlı çalışan bütün resmi üniversiteler kapitalist sistemi koruyan oryantalist düşünceleri işliyor. Ona karşı alternatif bir tarih ve dilbilimi de gelişiyor.

Prof. Dr. Ludwig Paul’ın çelişkili açıklamaları

 Georg Hincha, Tessa Hofmann ve C. M. Jacobson’unu iyi tanıyan ve onların meslektaşlarından çok sert eleştiriler aldığını bilen Prof. Dr. Ludwig Paul çok temkinli davrandığını ve çelişkili konuştuğunu biliyoruz.

23.04.2018 tarihinde Zeynem Arslan ile yaptığı röportajın bir yerinde, “Kürtçe, Farsça ile akrabadır. Ancak Kürtçe, Zazaca ile daha yakın akrabadır. Zazaca ve Farsca arasındaki ilişki ise o kadar yakın değildir.” diyor.

Biraz da daha aşağıda aynı röportajda bu söylediklerini inkâr ederek çelişkili ifadelerde bulunuyordu:

“Batı İrani dillerin arasındaki akrabalık derecesini söylemek pek mümkün değil.”

Eee hani Kürtçe, Zazaca ve Farsça’nın akrabalık derecelerini biliyordunuz. Bilmiyorsunuz demek ki!

Zeynem Arslan ile yaptığı röportajında şöyle devam ediyor:

“Batı İrani diller, Farsça, Kürtçe, Beluçça, Zazaca ve diğer dillerden oluşur. Burada önemli olan bilgi şudur: Batı İrani dillerin arasındaki akrabalık derecesini söylemek pek mümkün değil; ancak bu gruba mensup olan diller çok erken birbirinden ayrışmışlardır. Bu dillerin arasında bazıları birbirleriyle mesela coğrafik yakınlıktan ötürü daha yakın bir akrabalık gösterebilirler. Örneğin Proto Zazaca ile Proto Farsça veya Proto Beluçça ile Proto Kürtçe çok yakındırlar. Kürtçe ve Zazaca kanımızca çok erken birbirinden ayrılıp farklı süreçlere girdiler. Bu sürecin başlama tarihi aşağı yukarı bin yıl öncesine tekabül eder. Enteresan olan, Zazacanın Kurmanci ile yakınlığını tespit etmek oldu. Şöyle diyebiliriz: Zazaca ve Kürtçe çok eski tarihlerde birbirinden ayrıştılar ve yeni zamana doğru yeniden yakınlaştılar. Burada siyasi ve de coğrafik değişimler de duruma büyük etki yapıyorlar. Bugün Zazaca, Kurmanci’ye çok yakın. Kurmanci ise Sorani’ye. Sorani ise Farsçaya çok benziyor. Ancak bin yıl önce bu böyle değildi. O zamanlarda Proto Zazaca Proto Kürtçeden çok uzaktı.

Zazaca dilbilimsel açıdan ayrı bir dildir. Zazaca konuşan insanların Kürt olup olmadıkları tartışmasını dilbiliminden ayrı ele almak lazım.”[1]

Yukardaki paragraflarda söylenenleri bir lise öğrencisi bile yazabilir. İçi bomboş laflar. Ama sonunda Kürt Özgürlük Mücadelesinden uzak duranlara, asimile olup baskıcı rejimde kendi kimliğinden kaçanlara sığınacakları bir liman gösteriyor, Sayın Prof. Dr. Ludwig Paul: ”Zazaca dilbilimsel açıdan ayrı bir dildir.” Bir kez ayrı bil dil olduğunu kabul etsinler, gerisi gelir, düşüncesini işlemiştir.

24.04.2018 tarihinde Ludwig Paul, “Zazaca dilbilimsel açıdan ayrı bir dildir. Zazaca konuşan insanların Kürt olup olmadıkları tartışmasını dilbiliminden ayrı ele almak lazım.” diyor.

Sayın Ludwig Paul ile röportajın yapıldığı 2018 yılı Türkiye’de Zaza Dernekler Federasyonu’n kurulduğu yıldır. Hazırlıklarını ona göre yapmışlar.

Prof. Dr. Ludwig Paul Kürtçe üzerine yazdığı yazılarını, onunla yapılan bazı röportajları okudum. Önceki yıllar söylediği ile sonraki yıllar söyledikleri birbirine uymuyor. İki yıl sonra düşüncesinde bir yenilik mi yaşanıyor? Yoksa Kırmancî (Zazaca) konuşup kendisine Zazayım diyenlerin yanında, “Zazaca dilbilimsel açıdan ayrı bir dil olduğunu” söylüyor. Kirmanckî (Zazakî) konuşan ve kendisine Kürdüm diyenlerin yanında, “Zazaların Kürt olduğunu ve Zazakînin Kürdi bir ‘dil’ olduğunu” söyleyerek ikili mi oynuyor? Hayır.  

14.02.2020 tarihinde Amed’te Dicle Üniversitesi’nde sunum veren Ludwig Paul, “Zazaların Kürt olduğunu ve Zazakî’nin Kürdi bir ‘dil’ olduğunu, her dil bir millettir teorisinin doğru olmadığını, bir milletin birçok dilinin olabileceğini”[2] söylüyor.

Bütün bunlar birbirleriyle çelişen şeyler. Ve insanların kafasını karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor.  

Ludwig Paul’un zamanla değişen düşünceleri

Fakat 2018’de  yapılan röportajda ve önceki çalışmalarında görülüyor ki,”Zazaca dilbilimsel açıdan ayrı bir dil olduğunu” ifade eden Ludwig Paul, 2020 tarihinde Dicle Üniversitesi’nde Zazacanın Kürdi bir ‘dil’ olduğunu söylüyor. Demek ki, bilimsel çalışmalarda daha önce yapılan erken değerlendirmeler, yeni bilgilerin ve olguların ortaya çıkması çalışmaları sonuncunda değişebiliyor.

Üniversitelerde kutular içinde çalışan bu dilbilimcileri, “dilbilimsel çalışma yöntemlerin ve tanımların kesin olarak doğru olmayacağı gibi yanlış da olmayabileceğini” çok iyi bildikleri için bilimi de çoğu zaman uygarlık güçlerin siyasi çıkarları doğrultusunda rahatlıkla kullanabiliyorlardı. Bu gerçeği bildikleri için son yüz yıldan beri Türkiye’nin baskıcı rejiminde katliam, soykırım ve siyasi asimilasyona tabi tutulan ve dilbilgisinden yoksun, kendi etnik kimliğinin farkında olmayan, hele hele Kürt Özgürlük Mücadelesinden uzak duran Kürtleri kolayca etkileyebileceklerini düşünüyorlardı. Haklılar, eğer gerçekten isteseler, öylesine güçlü ve geniş bir dilbilgisine sahipler ki, Türkiye’de konuşulan Türkçeyi bile Rusçanın bir lehçesi olarak bu dilbilgisinden yoksun ve kendi kimliğinden kaçan Kürtlere kanıtlayabilirlerdi. Ve işte bunu yapıyorlardı.

Nitekim 14.02.2020’de Amed’te Dicle Üniversitesi’nde, “The History of Iranian Languages” başlıklı bir sunum veren Pro. Dr. Ludwig Paul, dinleyicilerle karşılıklı konuşurken, “Her dilbilimcinin, her milletin kendince bir tarifi olduğunu, kendini ve dilini kendine göre tanımladığını, tanımlayabileceğini” söyleyen yazar Loşan Lezgin’e şöyle yanıt veriyordu: ”Doğru, eğer istersem Amerika’da konuşulan İngilizceyi Almancanın bir lehçesi olarak da kanıtlayabilirim.” diyordu.

Eee.. o zaman siz Kırmanckî’nin (Zazakî’nin) Kürtçe’den ayrı bir olduğunu da Kürtlüğünden kaçanlara çok kolay kanıtlayabilirsiniz değil mi!..

Ama lütfen Pro. Dr. Ludwig Paul, 2018 yılına kadar, “Zazacanın Kürtçe’den bağımsız bir dil olduğunu” ifade ettiğinizi, 2020’den sonra düşüncenizin değiştiğini ve “Zazacanın Kürdi dil olduğu” fikrine vardığınızı şu Zazalara ya da Zaza Dernekler Federasyonu’na söyleyin bir zahmet!

17.07.2025

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. www. Zeynemarslan.com/ Interview mit dem Iranisten Prof. Dr. Ludwig Paul über die Zaza-Sprache

[2]. www. zazakî.net/Ludwig Paul: Zazalar Kürt, Zazakî Kürdî bir dildir

              Prof. Oskar Mann

✍ Azad Ronî

Zamanlaması projenin siyasi olduğunu ortaya çıkarıyor

Şimdi biraz da bu Batı’nın Oryantalist düşünceyle Zazacılık projesini geliştirdikleri bir dönemde, NATO ve küresel emperyalist güçlerin tam destek verdikleri Doğu’daki ileri karakolları olan Türkiye’nin ‘uygarlık yıkıcı devşirme Türk ordusu’ eliyle Kürtlere katliam ve soykırımların devreye sokulduğu ve Ortadoğu’nun yeniden dizayn edildiği zaman sürecini incelersek, projenin siyasi olduğunu daha net görmüş olacağız!

1990’lardan sonra Avrupa Üniversitelerinde Zazaki dil üzerine seminerler veren ve konuşmalar yapan Avrupalı profesörler çoğalmaya başladı. Georg Hincha 1995’de TU Berlin’den (Technische Universität Berlin) emekliye ayrılınca onun görevini ağırlıklı olarak Hamburg Üniversitesi’ndeki dilbilimcileri üstlendi. Bu profesörler ve akademisyenlerin birçoğu Kirmanckî (Zazakî) dilinden pek bir şey anlamıyorlardı. İngiliz Kraliyet Ailesi için çalışan Tavistock Enstitüsü devreye girerek hâkim oldukları Batı kurumlarına, üniversitelerine, “Zazaca Kürtçe değil, kendi başına bir dildir. Zazalar Kürt değildir!” tezlerini işletmeye başladı.

Bunlardan ayrı olarak Zazaki (Zazaca) 2009 yılında UNESCO’nun kaybolma riski taşıyan diller listesine alındı. Bu Avrupalıların sahte gözyaşlarıydı. UNESCO Birleşmiş Milletler’in uzmanlık Kuruluşudur. Birleşmiş Milletler, Ortadoğu’nun 60 milyonluk nüfusu olan Kürtlere, Zazalara neden sahip çıkmıyor? Neden onların Ortadoğu’daki tiran ulus-devletler tarafından katliam ve soykırımlardan geçirmelerine seyirci kalıyor? Neden hep, ”kaygı duyuyoruz” boş açıklamalar dışında hiçbir şey yapmıyor?

İngilizler, modern sömürgecilik döneminin ulus-devlet çağında bölgesel iktidarlarını koruyup kollamak amacıyla “kendilerine karşı savaşan generalleri, politikacıları devşirilerek İngiliz monarşisine bağlı önemli askeri, siyasi ve haber alma pozisyonlarına getirdikleri”[1] ajanlarının emrine verdikleri kişilikleri iğdiş edilmiş cellatlar ordusu (devşirmeler ordusu) eliyle Kirmanckî (Zazakî) ve Kurmarcî dilini konuşan Kürt halkını katliam ve soykırımlarla ortadan kaldırmayı yeterli görmemiş olacaklar ki, onların tekrar küllerinden kendilerini var ederek özgürlük mücadelelerine başladıkları bir dönemde; böl, parçala yönet siyasetiyle “Zazaca’nın ayrı bir dil, Zazaların da ayrı bir millet olduğu” teorilerini maaş verdikleri üniversiteli dilbilimcileri tarafından yaymaya çalışmaları manidardır.

Zamanlaması da, bu Zazacılık projesinin Avrupalıların siyasi bir projesi olduğunu açıkça göstermektedir: NATO-Gladiosu tarafından 1986’da gerçekleştirilen Olaf Palma cinayetinin PKK’nın üstüne atılması. Ki yıllar sonra İsveç devleti Olaf Palma cinayetini PKK’nın yapmadığını açıklamak zorunda kaldı. Ama olan Kürtlere olmuştu. NATO boşu boşuna suçsuz Kürtlere bedel ödetmişti. 1989’da ne olduğu belirsiz “Düsseldorf Davası” olarak bilinen davada, Almanya Kürt siyasetçileri ve devrimcilerini kendi yasalarını da ihlal ederek göstermelik mahkemelerde hukuksuzca yargılamaya başladı. Kürtler bu davada neyle suçlandıklarını bilmiyorlardı. Alman yargıçlar da Kürtleri neyle suçlayacaklarını bilmiyorlardı.

Düsseldorf Davası avukatlarından Edith Lunnebach, mahkemede yaşanan hukuksuzluğu şöyle anlatıyordu: “PKK yasağı öncesinde 1989’da Kürt siyasetçilere yönelik gerçekleşen Düsseldorf Davası’nda Almanya kendi yasalarını da ihlal ederek birçok hukuksuzluğa imza attı. Almanya’da ilk defa bir mahkemede müvekkil ve avukat arasına demir bariyerler yerleştirildi. Savunma avukatlarına kayyum atandı, Almanya Türkiye’nin verdiği belgelerle yargılama yaptı.”

Neyse ki 3-4 yıl sonra 300’ler Komitesi’nin adamı §§ 129a/b yasasıyla imdatlarına kavuştu. 1993 yılında CDU Partisinden İçişleri bakanı olan Manfred Kanther tarafından §§ 129a/b yasasıyla NATO’dan gelen emirler çerçevesinde hem Kürdistan İşçi Partisi’ni Avrupa’da ilk defa “terörist örgütler listesine” alınmasını sağladı; ardından diğer Avrupa ülkeleri ve ABD’nin de PKK’yi “terörist örgütler listesine” alarak yurt dışında Kürtleri kiriminalize etmeye çalışmaları başladı. Hem de aynı §§ 129a/b yasasıyla “Düsseldorf Davası”ndaki tutuklu Kürt siyasetçileri ve devrimcileri yargılamak için yargıçların eline yukardan gelen emirler üzerine çıkarttığı yasayla cezalandırmalarını sağladı. Ve Türkiye’de Çiller-Güreş-Ağar Hükümeti 17 bin faili meçhul (belli) cinayet işlemekle meşgul oldukları, dört bin Kürt köyünü yakıp yıktıkları bir dönemde bazı Avrupalı dilbilimcileri de gözümüzün içine, “Zazaca kendi başına bir dildir, Kürtçe değildir. Zazalar Kürt değildir” projelerini sokuyorlardı.

Prusya İmparatorluğu’n Profesörü Oskar Mann’ın Zaza projesi

Almanlar yüz yıl önce dilbilimci Karl Hadank’ın (1882-1945), Prusya İmparatorluğu’n profesörlük unvanı alan Oskar Mann’dan (1867-1917) devralarak geliştirdiği “Mundarten der Zâzâ” çalışmasında Oryantalist bir düşünceyle “İran dilleri arasına yer verdiği Kürt dilleriyle ilişkili Zazaki’nin (Dımılkî’nin) Kürtçe’nin Kurmancî ve Sorânî lehçelerinden farklı bazı özellikler gösterdiğini belirten” ve ayrımcılığı kışkırtan projelerini Ortadoğu’yu yeniden dizayn ettikleri bir dönemde yeniden hortlattılar!

Ne olmuştu 150 yıl önce? Zazacılık akımı ve düşüncesi; 150 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu üzerinde egemenlik kurmak isteyen Prusya İmparatorluğun Doğu halkları hakkındaki fikridir. O dönemde Kraliyet Prusya Bilimler Akademisi adına yakın Doğu’ya Prusya İmparatorluğu’nun Profesörlük unvanını almış olan Oskar Mann orda yaşayan halkların etnik kökenini araştırmak üzere 1901- 1907 yılları arasında iki kez o bölgeye gidip geldi.  Farklı iki lehçenin konuştuğunu görüyor. Ulus-devlet çağında Oryantalist bir düşünceyle farklı dil konuşuluyorsa, farklı iki halk düşüncesine vardırıyor onu. Ve Prusya İmparatorluğun Zazacılık projesine böyle başlıyor. Oryantalist Oskar Mann’ın 1917’de ölümünden sonra onun yarıda kalan çalışmalarını ve görevini Alman dilbilimcisi Karl Hadank tamamlıyor.

Karl Hadank, 1919-1945 yılları arasında Berlin’de İran dilleri ve Ortadoğu dilleri üzerinde çalışmıştır. Şimdi sormazlar mı? Yüzyıldır neredeydiniz? Yeni mi uyandınız? Oskar Mann ve Karl Hadank’ın çok erken zamanlarda, yani Osmanlı’nın yirmi dört ulus-devlete ayrıldığı, her ulusa bir dil inşa etmeye çalışan Batı’nın neden bu Zazacılık projelerini yüz yıl zulada beklettikten sonra, Ortadoğu’nun yeniden dizayn edildiği bir dönemde yeniden işlemeye başladıklarını aşağıda açıklayacağız. Ondan önce bu “Zazacanın ayrı bir dil olduğu” teorileri, yüz yıl önce Rothschild’lerin ve Prusya İmparatorluğun Doğu misyonerliğine soyunan ve Batı’nın çıkarlarını gözetleyen Alman dilbilimcileri Peter I. Lerch, Oskar Mann ve Karl Hadank gibi birkaç kişinin iddia ettiğini belirtelim. Alman tarihçiler ve öbür dilbilimciler Kirmancî, yani “Zazakî’nin ayrı bir dil, Zazaların da ayrı bir millet olduğunu” söylemiyorlardı! O devletçi dilbilimcilerine sormak gerekiyor: Ne oldu size? Avrupalılar Anadolu ve Kürdistan halklarını soykırımdan geçirme planlarını yapıp İttihatçı cellatları eliyle yok etmeye çalıştıkları bir halkın dili olan Zazaca (Kirmancî) için nasıl da timsah göz yaşlarını dökmeye çalışıyorlardı!

Avrupa’nın resmi üniversitelerinde görev verilen bazı dilbilimcileri, “Umarız Zazaca hayatta kalmayı başarır ve gelişir.” diyorlardı.  Zaten o Avrupalı atalarınız zehirli gaz, savaş uçakları ve modern silahlar vererek Doğu’daki devşirme Türk cellatları eliyle o dili konuşan halkı Koçgiri, Dêrsim, Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan’da yok etmeye çalıştıklarında o dili yok etmişlerdir! Tıpkı Avrupa’dan paralı asker götürüp Amerika’da 300 yıl boyunca soykırımdan geçirdiğiniz Ohloniler (Kızılderililer) gibi. Artık Avrupa’dan paralı asker bulamadığınız için Avrupa merkezci ırkçı Türk milliyetçiliğiyle beyinlerin yıkayıp yerli halklara düşman ettiğiniz İttihatçı cellatlarınıza yaptırdınız bütün o insanlık suçlarınızı!

Avrupa’da Kürt Özgürlük Hareketine karşı savaş açan NATO karargâhı Almanya’daydı. Onun için 300’ler Komitesi’nin askeri örgütü olan NATO’dan İçişleri bakanı Manfred Kanther’e gelen emirler üzerine önce özel yasalarla Kürt siyasetçilerini yargılamaya, Kürtleri, derneklerini, sivil toplum örgütlerini kiriminalize ederek dünya kamuoyuna “terörist” olarak göstermeye çalışarak karalamaya başladılar. Sonra dillerinde ayrışmalar yaptılar. “Zazacanın kendi başına ayrı bir dil, Zazaların da ayrı bir halk olduğu” projelerini de Almanya’daki Technische Universität Berlin’de teorisini yenileyip yaratarak vücuduna ruh verdiler.

Aslında Avrupa siyasetiyle soykırım dayatılan Kürtler kırk yıldan beri NATO ile savaş halindeydiler. Biz bu gerçekleri kabul etsek de, etmesek de, hakikat böyledir. Son iki yıldan beri dünya çapında devam eden, „Öcalan’a Özgürlük Kürt Sorununa Çözüm“ kampanyasına katılan 69 Nobel ödüllü bilim insanları ve tanınmış yazarların Avrupa kurumlarına yazdıkları mektuplarda bu gerçekleri dile getirdiler. Batı ülkelerinin Kürtlerin son önderleri Öcalan’ı uluslararası bir komplo ile tutuklayıp koydukları İmralı cezaevinde, Türkiye’ye sadece ve sadece gardiyanlık görevini vermişlerdi. Öcalan, kurduğu örgütünün Türkiye ile değil, kırk yıldan beni NATO ile savaş halinde olduğunu çok biliyordu. Bu yüzden, doğasına ve kimliğine sahip çıkan Kürt halkında bir bilinçlenme düzeyi oluştuktan sonra, yel değirmenlerine saldıran Don Kişot örneği gibi Türkiye ile yürütülen gerilla savaşın artık anlamını yitirdiğini anladı. NATO’nun, Batı’nın, modern kapitalist sistemin ve savaş lobilerin oyunlarını bozarak gerillaya silah bıraktırdı. Kürt sorununu, Türkiye ile savaşmadan siyasi alanda çözebileceğini beyan etti. Fakat iradesini Batı’ya, uygarlık güçlerine teslim etmiş, şimdiye kadar yaptıkları onca katliam ve soykırımlarla yüzleşmemiş ve hâlâ Türkleştirme projelerinin yürürlükte olduğu bir dönemde devşirme Türk politikacıların bu yüz yıllık Kürt sorununu çözemeyecekleri, sürüncemeye bırakacakları ortada.

17.07.2025

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. Dr. John Coleman, 300’ler Komitesi, Destek Yayınları, İstanbul 2017, s. 282

✍ Azad Ronî

 Georg Hincha’nin İlk Kürt Öğrencisi Zülfü Selcan

İşte Zülfü Selcan, bu “Hind-Avrupa dil ailesinin İrani diller grubunda olan Zazaca Kürtçe değildir. Zazalar da Kürt değildir.” diyen ve dilbilimini uygarlık güçlerin tarihsel plan, proje, ekonomik ve siyasi çıkarları çerçevesinde kullanan Georg Hincha’nın öğrencisidir. Yüksek okul makine mühendisliği bölümünü bitiren Selcan, dilbilimci değildir. Ona sonradan kendi çıkarları çerçevesinde dil dersleri veren Semitik tüccarlara çalışan Oryantalist Yahudi dilbilimcileridir. İşbirlikçi Kürtlerin kaderine bakın; ne tesadüftür ki Ailesi Kirmanckî (zazakî) konuşan Kürtçü Ziya Bey’i (Gökalp’ı) Türkçü yapan da Avrupalı Oryantalist Yahudi Türkologlardır.

Yıllar önce yazdığım “Kürtçü Ziya Bey, nasıl Türkçü Ziya Gökalp oldu?” makalemde şu hakikati belirtmiştim:

”Mehmet Ziya Gökalp, 23.03.1876 günü Diyarbakır’da,  Zeliha Hanım anadan ve Mehmet Tevfik Efendi (1851-1890) babadan doğan bir Kürt’tür. Anne ve babası Kirmanckî (Zazaki) konuşan Kürtlerdendir. Ziya Bey, „1896’da İstanbul’a geldiğim zaman, ilk aldığım kitap, Leon Cahun’un tarihi olmuştur. Bu kitap adeta pan-türkizm mefkuresini teşvik etmek üzere  yazılmış gibidir“[1] diyerek Avrupalı Yahudi Türkologlardan etkilendiğini itiraf eder.

Fakat Dêrsimli Dr. Öğretim Üyesi Sayın Zülfü Selcan, henüz Türkçü Ziya Gökalp gibi Avrupalı Oryantalist dilbilimcilerinden etkilendiğini söyleyecek erdemliğe ulaşmış değildir.

Makine mühendisi olmasına rağmen kendisine Berlin Teknik Üniversitesi’nde özel bir Zaza dil üzerine seminerler verme, konuşmalar yapma görevi verilen ve Yahudi Alman öğretmenlerinin bu siyasi tezleri üzerinde çalışma yapan yerli akademisyen Zülfü Selcan gibi Kirmanckî konuşan Dêrsim’li Kürtleri, yardımcı bilim insanları(!) ve dilbilimcilerini Pentagon’da oturan uluslararası saldırgan Semitik tüccarlarının paralarıyla destekleyen aracı kişilerden biri Georg Hincha’dir. Biri de Yahudi Dr. Tessa Hofmann, 1983-2015 yılına kadar „wissenschaftlihe Angestellte am Osteuropa-Institut der Freie Universität Berlin”de bilimsel çalışmalar yürüttü.

Asıl mesleği makine mühendisliği olan Zülfü Selcan’nın Berlin’deki geçmişi kısaca şöyle özetlenebilir: Selcan; Haydar Dalgalı, Haydar Gündoğdu, Ömer Çoşkun, Arif Turan, Sait Bingöl, Sahri Demir gibi Kürt arkadaşlarıyla birlikte 1975’e Berlin’in Kreuzberg semtinde, “Kultur-und Hilfsverein der Arbeiter der Türkei / Türkiye İşçi-Kültür Yardımlaşma Derneği“ diye bir Kürt dernek kurmuşlardı. Avrupa’daki Kürtler artık tarihleri başkaları tarafından yazılmasın diye Türkiye devrimcilerden ayrı örgütlenmeye gitmeye başladılar. Fakat o dönemde (Kürdistan uluslararası bir sömürge statüsünde olduğu için olacak ki) Avrupa’da da hâlâ Kürt ve Kürdistan kelimesi adı altında bir kurum kurmak hem politik kaygılardan hem de Alman Hükümeti tarafından kabul görmeyeceğinden ve yardım almayacaklarından dolayı “Kultur-und Hilfsverein der Arbeiter der Türkei” ismini vurmuşlardı. Kürt ve Kürdistan isminden yoksun olarak 1975’te Berlin, Munih ve Franfurt am Main’da bu isimler altında kurulan derneklerin kurucuları Kürt öğretmenleri, aydınları ve devrimcileriydi. Berlin’de hazırlıkları 1974 yılın sonunda yapılan ve 1975 yılında resmi olarak çalışmalarına başlayan “Kultur-und Hilfsverein der Arbeiter der Türkei” ismindeki derneğin kurucuları şunlardır: Haydar Dalgalı, Haydar Gündoğdu, Ömer Çoşkun, Arif Turan, Sait Bingöl, Sabri Demir, Zülfü Selcan ve soyadını hatırlamadığımız öğretmen Abdulbahri Bey’di. Zülfü Bey, o zaman Kürt olduğunu, konuştuğu Kirmancki (Zazaki) lehçesinin asıl en eski Kürtçe olduğunu söylüyordu. Ve Kirmancki ve Kurmanci lehçelerini karşılaştıran gramer çalışmasını hazırlamaya çalışıyordu. Bu çalışmasında Kirmacki (Zazaki) Kürtçe’nin Kurmanci lehçesinden ayrı bir dil olarak göstermeye çalışan Avrupa merkezci ideolojiyi savunan görüşlere yanıt veriyordu ve Zazaca’nın da Kürtçe’nin lehçelerinden biri olduğunu savunuyordu.

Gelgelelim 1979 yılında Avrupa’daki Kürt dernekleri KOMKAR adı altında federasyona gitti. Sülfü Selcan 1979’de Frankfurt am Main’de yapılan KOMKAR’ın kuruluş Kongresinde genel sekreterliği aday oldu. Bir de iki gün süren bu kongrede sahneye çıkıp Kürtçe’nin Kırmancki lehçesinde Türküler söyleyecekti. Fakat KOMKAR Genel Başkanı A. Uçar, Genel Sekreterliğe de A. Saydam seçilip, kendisi genel sekreter olmayınca, sahneye çıkıp türkü söylemeyince çok kızdı, bazı üyeleri peşine takıp kongreyi terk ettiği gibi, Berlin’e döndüğünde derneğin bütün dokümanlarını da beraberinde alıp götürdü ve çoktan beri yanına gidip geldiği öğretmeni Alman dilbilimcisi Georg Hincha’nın “Zazaca Kürtçe değil, Zazalar Kürt değildir” diyen Zazacılık tezlerine dört elle sarılmaya başladı. Georg Hincha, nasıl uydurduysa bilmiyorum mesleği makine mühendisi olan Zülfü Selcan’a Berlin Teknik Üniversitesi’nde bizim bilmediğimiz özel bir görev verdi ve Kürt çocuklarına İranistik bölümü altında özel Zazaca dil seminerleri vermeye ve sunumlar yapmaya başladı. O şahıs orada 2010 yılına kadar Dêrsim, Gımgım, Maraş bölgelerinden gelen Kürt çocuklarına, “Zazaca Kürtçe değil, Zaza millettin konuştuğu bir dildir.” diye yıllarca özel seminerler ve sunumlar verdi. Bu özel seminerlerin paralarını Technische Universität Berlin mi ödüyordu, yoksa başka gizli bir kurum mu ödüyordu Georg Hincha’dan başka bilen yok. Çünkü bizim bildiğimiz kadarıyla Berlin Teknik Üniversitesi’nde Zazaki kürsüsü ya da bölümü yok.

1979’da Frankfurt Am Main’de Yapılan Komkar’ın Kuruluş Kongresi

Kemal Burkay, 1979’da Frankfurt am Main’de yapılan KOMKAR’ın kuruluş kongresine katılan Zülfü Selcan’ı, Deng yayınları’ndan çıkan ANILAR-BELGELER kitabında şöyle anlatıyor:

“Bu Kongre sırasında bize ters düşen başkaları da oldu. Bunlardan biri Zülfi idi. Dêrsim’li Zülfi’nin sazı ve sesi hoştu. Dêrsim yöresinin türkülerini yanık bir sesle söylerdi. Bize, Zaza lehçesinden bu türkülerin bir bölümünü Özgürlük Yolu’nda yayınlamıştık. Zülfi’nin zayıf tarafı çalışma çalışma arkadaşlarıyla bir türlü uyum sağlayamaması idi. Berlin’de kalıyordu ve yallardır dernekte hep sorundu. Yönetimimde kim olursa olsun, Zülfi’nin başı onlarla hep dertte idi! Öyle ki artık tüm arkadaş çevresi onunla ilgili olarak illallah demişti.

KOMKAR Kongresi iki gün sürdü. Birinci günün akşamı bir eğlence programı düzenlenmişti ve programda Zülfi’nin türkü söylemesi de vardı. Ama Berlin ekibi Zülfi’nin türkü söylemesine karşı çıktı. ‘Bu adam Berlin’de bizi hiçe sayıyor, bildiğini okuyor, burada da KOMKAR’a dayanarak çıkıp kitle önünde hava atıyor. Zülfi sahneye çıkmamalı!’ dediler.

Bu nedenle Berlin derneğinin dediği oldu ve Zülfi sahneye çıkarılmadı. Bu da Zülfi’nin bizden kopuşuna yol açtı. Yalnız KOMKAR’la değil, Parti ile de ilişkilerini kopardı ve ideolojik olarak da olumsuz bir çizgiye sürüklendi.

Zülfi daha önce, Zaza (Kirmancki) lehçesi üzerine, onu Kurmanci ile karşılaştırmalı olarak ele alan bir gramer kitabı hazırlamıştı. Çalışması fena değildi. Bu kitap, Zazacayı Kürtçe’den ayrı bir dil olarak gösteren kimi görüşlere cevap veriyordu ve Zazaca’nın da Kürtçe’nin lehçelerinden biri olduğunu ateşlice savunuyordu. Çalışmasını yayınlamak için bize vermişti. Yayına uygun bulduk; hem de bir boşluğu doldunacaktı. Ancak, Zülfi’nin uzunca önsözünde Türk dili ve Türklerle ilgili olarak küçümseyici, hatta ırkçı sayılabilecek kimi görüşler vardı. Kendisiyle konuştuk, bu tür değerlendirmelerin hoş olmadığını, bunları düzeltmesini istedik. Tam o arada da KOMKAR’ın kuruluş kongresi ve Zülfi’yi olumsuzluğa iten söz konusu gelişmeler yaşandı ve bu çalışma öylece kaldı. İşin ilginç tarafı, Zülfi, bu olaydan sonra 180 derece bir dönüş yaparak Zazaların Kürt olmadığını, Zazaca’nın ayrı bir dil olduğu görüşüne sarıldı!

Kimi insanlar için duygular akılda çok önde geliyor. Böyleleri duygularına kapılıp inançlarını, düne kadar ısrarla savundukları düşünceleri, ilkeleri bir çırpıda bir yana itebiliyorlar. Buna politik yaşamda birçok kez tanık oldum ve bu mide bulandırıcı şeyi yıllar içinde artık kanıksadım.”[2]

17.07.2025

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s.12  

[2]. Kemal Burkay, ANILAR-BELGELER, Deng yayınları, İstanbul 2002, 2 cilt, s.138-139