Evliya Çelebi
(1611-1682)
Abuzer Balî Han
– Araştırmacı yazar-
Evliya Çelebi’yi dünden günümüze taşıyan özelliği nedir? Dünyada birçok padişah ve tanınmış simalar gelip geçtiler. Bir çoğunun adları unutulup maziye karıştılar. Evliya Çelebi için bunu söylemek hiç de doğru olmasa gerek. Çünkü Evliya Çelebi de Parko Polo gibi dünyanın unutulmayan gezginleri arasında yer alır. Bu iki ada bir kaç ad saha ilave edilebilir. Bu yazıda dünyanın gezginlerinden çok Evliya Çelebi’nin kişiliği ve „Seyhatnamesi“ üzerinde durulacak.
1611 yılında İstanbul’un Unkapanı semtinde dünyaya gelen Evliya Çelebi, hali vakti yerinde olan bir ailenin çocuğuydu. Kendisinin adı dahi bilinmiyen büyük gezgin, halk arasında Evliya Çelebi olarak tanınır. Zamanla bu ad ile kendisini tanıtır. Bu ad ile kendini yöresine ve gittiği yerlere tanıtır. Babasının adı Derviş Mehmed Zilli’dir. Derviş Mehmed Zilli, I. Süleyman’dan I. Ahmed’e kadar olan zaman içerisinde adı geçen tüm padişahların kuyumcubaşılığında bulunmuş ve padişah ile birlikte yer yer seferlere de katılmıştır. Evliya Çelebi’nin ailesi aslen Kütahyalıdır. Evliya Çelebi ilköğrenimini mahalle mektebinde yapar. Daha sonra Şeyhülislam Hamit Efendi Medresesi’ne girer. Yedi yıl okuduktan sonra, saray Enderununa katılır. Babasından tezhip, hat ve nakış sanatını öğrenir. Ayrıca bir taraftan musik ve yabancı dil öğrenimi ile ilgilenirken, diğer yandan da Kuran’ı ezberleyerek „hafız“ olur. O’nun bu yetenekleri, o zamanki devlet büyüklerinin dikkatini üzerine çeker. O dönemde büyük bir nüfuza sahip olan dayısı Melek Ahmed Paşa (1588-1662), Evliya Çelebi’nin şansını daha da artırır. Bir süre sonra dayısı Melek Ahmed Paşa’nın (**) aracılığıyla Sultan IV. Murad’ın hizmetine girer. Yaptığı işlerle padişah ve devletin ileri gelenlerinin taktirini kazanarak mevkisini sağlamlaştırır. Artık şans O’nun yüzüne gülmüş, yapmak istediği gezilerin de önü açılmıştı. O, mevkiden mevkiye yükselirken, bu arada da gezilerini gerçekleştirdi. Kimi zaman padişahların yanında, kimi zaman da kervanlara katılıp hayalinde yaşattığı bölgeleri gezip görür. O, krallara, sultanlara, beylere konuk olur. Onlardan olayları dinler, onlara görüp işittiklerini anlatarak seyhatnamesinin yazılmasını sürdürür. O, kendi döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nun canlı bir kütüphanesi ve yaşayan bir hafızasıydı.
Evliya Çelebi’nin dayısı olan Melek Ahmet Paşa 1638’de Diyarbakır’a vali olarak atanır. Yanında yazıcı olarak da yeğeni Evliya Çelebi’yi de götürür. Melek Ahmet Paşa bir süre sonra baş kaldıran Kürt beyliklerinden İmadeye ve Mezuri’yi yöneten Kürt beylerini yenilgiye uğratır. Daha sonra tarihte asıl dinlerini hiç değiştirmeyen Sincar Êzîdî Kürtleri üzerine büyük bir ordu ile yürür. Bu savaş süresince Evliya Çelebi, aşağıda belirttiği gibi bir görgü tanığı olarak savaşı izler.
Bu yazıda Melek Ahmed Paşa’nın Kürdistana yaptığı savaşları, Evliya Çelebi gördüğü gibi ve işittiklerini de bir tarihçi ve gözlemci gözüyle ekleyerek kaleme alır.
Evliya Çelebi’nin bundan sonra yine hamisi Melek Ahmet Paşa’nın yanında görevli olarak Van’a gider. O, Melek Ahmet Paşa tarafından görevlendirilerek Bitlis Han’ından vergi alacaklarını tahsil etmek üzere Kethüda Haydar ile birlikte gönderilir. Bitlis Han’ı tarafından Kethüda öldürülür. Evliya Çelebi ise altı ay kadar Bitlis’de kalmak zorunda bırakılır. Bitlis Hanlığı’ndaki kargaşalık üzerine hanlık makamına Melek Ahmet Paşa’ya yakınlığı ile bilinenlerin geçmesi üzerine, Evliya Çelebi tekrardan paşanın yanına döner.
Evliya Çelebi daha küçük yaşlarda iken kafasında gezilere katılmak, yeni yerleri görmek gibi düşünceleri hep taşıyordu. O, sarayda çalışırken böyle bir göreve atanarak kafasındaki düşünceleri gerçekleştirmeyi hayal edip dururken, halk arasında Evliya Çelebi’ye dayandırılarak söylene gelen bir rüya rivayetini ben de 1960’lı yıllarda üniversitede okurken hocamdan eşitmiştim. Hocanın anlatışına göre Evliya Çelebi bir gün rüyasında Hz. Muhammed’i görür. Özlü bir şekilde rüyasının özeti: „Evliya Çelebi rüyasında İstanbul’un Boğaziçi yakınlarında Yemiş İskelesi yanındaki bir camiide kendisinin de olduğunu görür. Bir de bakar ki kalabalık arasında İslam peygamberi Hz. Muhammed baş taraftaki bir köşede oturuyor. Kendisine yakın olan sadık dört halifesi ile diğer yakın arkadaşları da etrafında kümelenerek oturmuşlar. Kendisi Hz. Muhammed’in yanına gidip ondan şefaat dilemek ister. Bu arada heyecanlanır ve ne diyeceğini şaşırır. Sonunda kendini toparlayıp yanına yaklaşır ve Hz. Muhammed’e „Şefaat ya Resulallah“ diyeceğine O, yanlışlıkla „Seyahat ya Resulallah“ demiş.“
Evliya Çelebi 70 yılı aşan ömrününün elli yılını rüyasına sıkıştırarak, 50 yılda at ve kervanlar eşliğinde o kadar çok yeri görmüş ki bugünkü modern çağdaki ulaşım imkanlarıyla bu kadar yeri gezip, görmek ve topladığı bilgileri on ciltlik bir seyhatnamede bir araya getirmek herkese nasip olmayan bir başarı. O, kendi döneminde gödüklerini, işittikleni alaycı, düşündürücü ve öğretici bir şekilde bugünkü insanlığa armağan etmiştir.
Evliya Çelebi’nin ilk gezileri 1635 yılında İstanbul’un yakınlarını görmek ile başlar. 1640’lı yıllardan itibaren öce Bursa, İzmit ve Trabzon’u gezer. Sonra Anadolu’ya açılarak Osmanlı İmparatorluğunun gittiği yerlere kadar gezilerini uzatır. Bu yaşadığı süre içerisinde Dağıstan, Kırım, Lehistan, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Arnavutluk, Venedik, Sırbistan, Macaristan, Avusturya, Ukrayna, Gürcistan, İran, Azerbaycan, Irak, Filistin, Lübnan ve Suriye’yi gezip, görür.
Evliya Çelebi’nin son arzularından biri de hacı olmak üzere Mekke ve Medine’ye gitmesidir. Bu yolculuğunu uzun bir yolu tercih ederek Adana, Maraş, Antep, Kilis, Halep üzerinden Şam’a kadar gider. Şam’da görevli olan Beylerbeyi Hüseyin Paşa kafilesiyle beraber haca gider.
Görmediği Arabistan Yarımadası’nı görür. Fakat O, haca birlikte gidenlerle geri dönmez; Habeşistan kafilesine katılarak Afrika’ya gittiği söylenir. O’nun Kenya, Sudan ve Mısırı gördüğü seyhatnamedeki bilgilerden anlaşılmaktadır. Seyhatnamenin son cildinde uzun süre kaldığı Mısır’ı, Sudan’ı, Habeşistan’ı konu olarak yazıp, bilgi verir. Son seyahati de Mısır’a vali olarak atanan Abdurrahman Paşa’yı karşılamak üzere O, Belbis’e gider ve oradan da Salihiye’ye ulaşır.
Evliya Çelebi’nin nerede ne zaman vefat ettiği bilinmez. O, bazan gidemediği yerler hakkında kitap ve bilgi sahibi olan kişilerden yararlanarak, oraları görmüş gibi de bilgi verir. O’nun Afrika’ya gidişi rivayetlere dayanılıyordu. Fakat seyhatnamenin bilgileri ve son olarak da Evliya Çelebi’nin Mısır’a gidişini kesin olarak kanıtlayan 1672-73’te gerçekleştirdiği Nil yolculuğu zamanında hazırladığı 6 metre uzunluğundaki Nil Nehiri haritasıdır. 18’inci Yüzyıl’da Seyahatname’nin son bölümünün İstanbul’a gönderildiği yıllarda haritanın da Kahire’den Vatikan’a gönderildiği biliniyor. Harita kaba bez üzerine çizilmiş. 200 yıldan beri Vatikan’da muhafaza edilen haritanın yukarısında Nil’in kaynağı, aşağısında da Nil deltası bulunuyor. (1)
2011 yılı ayrıca UNESCO’ tarafından Evliya Çelebi Yılı olarak ilan edildi. Evliya Çelebi, elli yılda binlerce kilometreyi katederek, üç kıtayı dolaşan, o günkü yönleriyle elde ettiği tüm bilgi hazinelerini günümüze aktaran büyük özelliğe sahip bir gezgin. Bu yönüyle seyahlar arasında O’nun unutulmaz bir yeri var.
17. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği altında bulunan Kürdistan’da yaşıyan Kürtlerin günlük yaşamları ve toplumsal koşulları zorluyan ve tahribatlar yapan savaşları merak edenler için seyhatnamede değerli bilgiler var. Kürtler ve Kürdistan hakkındaki bilgiler seyhatnamenin üç, beş ve altıncı ciltinde yer alır. Altıncı ciltte O, sadece Bitlis’e 200 sayfayı ayırarak geniş bilgi verir. 1655 yılında Bitlis Beyi Abdal Han’a düzenlenen sefere katılan Evliya Çelebi, böylece dönemin Bitlis’i hakkında elde ettiği zengin bilgileri seyahatnamesine nakleder. Bağdat’a İran Kürdistanı’ndan geçerek ulaşır. Alman tarihçi Wilhelm Köhler, 1928 yılında Münih Üniversitesi’ne sunduğu doktora tezi çalışmasında, Evliya Çelebi’nin bir Kürt şehri olarak Bitlis’te gezip gördüklerini çok çeşitli kaynaklardan yararlanarak toplumsal ve siyasal bir bağlama oturtur. (2)
Evliya Çelebi, Bitlis’i anlatırken “Der Beyân-ı Cevâmi’hâ-yı Sehr-i Bitlîs-i Kürdistan” başlığı altında Bitlis’te bulunan camileri sıralarken Sultan Şerefeddin Camii, Bedlis camii, Sarrachane Camii, Debağlar Camii, Şeref Han Camii’nin adlarını da sayar.
Bitlis’te kılık kıyafetin erkek ve kadınlara özgü olmak üzere ayrı olduğunu yazar. „Bitlis’te ayandan pek çoğu semur (kürk) giyerler. Orta halli olanlar, şal ve şapik giyerler ve elvan çuha serhadi ve kontuş giyerler. Fakirleri ise boğası giyerler. Kadınlar ise beyaz çar bürünüp yüzlerinde burka ve başlarında altun ve gümüş takke ve libasları (elbise) cümle harîr (ipek) ile mülebbes (giyilmiş) havatinlerdir (günlük giysiler)!“ der.
Bitlis, kendi döneminde çok hareketli ve tüm yönleriyle renkli bir şehir. Bitlis’in bir çok beyi (mir) ve hanının merhametli oluşları, sanata, edebiyata ve spora büyük önem verdiklerini ve bu sahada çalışanları himayesine alarak koruduklarını görüyoruz. Evliya Çelebi’nin aşağda vurguladığı oyunda olduğu gibi, Bitlis’te kalabalık gruplarla oynanan „Çevgan“ oyununu bir tür halk sporu olarak tanıtır. Oyun bir nevi bahis oyunu gibi olup, yenilen tarafın ziyafet masraflarını üstlendiğini yazar. Cirit oynama, takla atma, uzun atlama gibi sporlar Bitlis halkının severek yaptıkları eğlence türü olduklarını vurgular. Uzun kış gecelerinde iyi ısıtılan camilerin bir köşesinde halkın satranç oynadıklarını, şafi’i mezhebinin bu yöndeki hoşgörüsüne bağlar. Çünkü hanifi mezhebinde, bu tür oyunların camilerde oynanması hoş karşılanmaz.
Evliya Çelebi’nin Bitlis ziyareti (1656) Bitlis Bey’i olan Abdal Han dönemine rastlar. Abdal Han’ın sofrasının zenginliği Osmanlı Sarayı’nın sofrası kadar bol çeşitli olduğunu belirtmek için şu bilgileri verir: Bitlis Beyi Abdal Han’ın Melek Ahmed Paşa’ya verdiği ziyafette kullanılan değerli kapların, porselenlerin, yiyecek ve içeceklerin adlarını sıralar. „Bu yemekte 200 aded gümüş lenger, mücevher saplı kaşıklar, kaseler, ibrikler, altın leğenler, fincanlar, kaşık ve diğer malzemeler kullanıldı. Yemek ve içecek olarak: Pilav türlerinden kükü pilav, müzafer pilav, şilav pilav, fıstık pilav gibi çeşitli pilavlar, çeşit çeşit çorbalar, 50 türden kompostolar (hoşav), her meyveden yapılan şerbetler ve adları sayımayacak kadar yemek çeşitleri vardı. Ayrıca yemekten sonra cevahirli fincanlarla Yemen Kahvesi, sahlep, muhallebi, çay, sıcak avşele, şekerli şerbet, sıcak palüze ve sütler içildi.“ der. Sabah kahvaltısını anlatırken de yukardaki bol çeşitleri aratmıyacak şekilde yüzlerce çeşit tatlı, reçeller, murabbalar bal, yağ, peynir ve diğer kahvaltı yiyeceklerinin adlarını arka arkaya sıralar.
Evliya Çelebi, Bitlis’te sanatları ve sanatkarları koruyan Abdal Han’dan bahsederken: „Abdal Han 770 sanat dalında mahir mahirdir“ der. Başta demirciler olma üzere, terzicilik, dericilik, boyacılık ve boya sanatları, oldukça gelişmiştir.“ der. Bitlis’te imal edilen bazı eşya ve maddelerin ta Avrupa’ya kadar gönderildiğini belirtirken, Bitlis’te imal edilen kılıç, kalkan, zırh ve oklarının da bir benzerlerinin az olduğunu belirtmekten de kendini alıkoyamaz. Evliya Çelebi’nin gönülden Bitlis’e bağlılığını gösteren ve Bitlis’i anlatmakla bitiremediği yukardaki örneklerde olduğu gibi başka bir çok anlatımı daha var. Belki de Evliya Çelebi, Bitlis’i tarihte en çok öven ve o günkü Bitlis’in gerçek görünümünü tüm yönleriyle günümüze aktaran tek kişidir, denilse yeridir. Bu yönüyle Evliya Çelebi’ye Bitlis’in tarihi fahri hemşerisidir, denilse yeridir!
Seyahatname Kaç Ciltten Oluşuyor?
Seyahatname 10 ciltten oluşuyor. ilk sekiz cilt: 1898-1928, son iki cilt de 1935-1938 yılları arasında ve 10 cilt bir arada Yapı Kredi Yayınları, 1996, İstanbul’da okuyucularla buluştu. (9)
- Cilt: İstanbul ve civarını anlatır.
- Cilt: Bursa, Amasya, Samsun, Trabzon, batum, Kafkasya, Eryurum, Azerbaycan ve Gürcistan’ı anlatır.
- Cilt: Şam, Filistin, Ermenistan Rumeli.
- Cilt: Tebriz, Van, Bağdat, Basra
- Cilt: Rusya seferi, Bosna ve Dalmaçya kıyıları
- Cilt: Arnavutluk, Macar seferi, Avusturya, Almanya, Belgrad, Hersek
- Cilt: Avusturya, Kırım, Dağıstan, Esterhan konu edinir.
- Cilt: Kırım, Selanik, Rumeli, Girit Adası konu edilir.
- Cilt: Afyon, Kütahya, Manisa, Aydın, İzmir, Muğla, Antalya, Adana, Maraş, Antep, Kilis Halep, Beyrut, Kudus, Medine ve Mekke yöresi
- Cilt: Afrika kıtasındaa gördüğü yerler ile ek olarak 6 metrelik Nil deltası haritasını yazıp, çizmiştir.
Seyahatname’nin Dili Ve Özellikleri
Evliya Çelebi’nin dikkat çeken bir yönü, gezip gördüğü yerlerde sadece tarih ve coğrafya anlatılmaz. Anlatılan bölgedeki halkın dilini ve konuşulan şivelere de dikkat çeker. Gezgin olarak Osmanlıcaya hakim olan anlatımının yanı sıra Türkçe’nin çeşitli lehçe veya şivelerin da bilen bir bilgiye sahip. Kürdistana yaptığı gezilerde Kürtçe’nin değişik konuşma biçimlerine değinerek kelime ve cümlelerle örnekler verir. Seyhatnamede „Kürd“ sözcüğünü oldukça çok kullanır. Kürt ve Kürdistan kelimeleri Osmanlılar döneminde çok kullanılan terimlerdi. Cumhuriyetin ilk yıllarında da kullanılıyordu. Daha sonraları inkar politikaları ile bir çok şey yasaklanıldı. Evliya Çelebi’nin derleme ve araştırmaları dil yönünde de üzerinde durulduğunda hem Türkoloji, hem de Kürdoloji bilimleri açısında büyük bir bilgi hazinesi olduğı görülür. önem taşır. Eserde toplanan halk şiirleri, türküler, destanlar ve yöresel konuşma farklılıkları, bunlar seyhatnamenin edebi yönünü de zenginleştirir. Halk arasındaki törelerden tutun da konu komşu ilişkilerine varıncaya kadar, her şeye en ince teferuatıyla üzerinde durlur. Bunlara kendi duygu ve düşüncelerini de ekliyerek yapıtını ölümsüzleştirir.
Evliya Çelebi’nin seyhatnamesinin bir çok özellikleri daha var. Başta o dönem hakkında bize bilgi aktaran elimizde pek az kaynak var. O, gördüğü yerleri iyi bir gözlemden geçirdikten sonra, öğrenmek istediği bilgileri de araştırarak not eder. Birinci elden topladığı bilgilere, ikinci elden işitilenleri de ekliyerek genişlettiği görülür. Gezdiği bölgelerde duyduklarını, gördüklerini, işittiklerini sadece aktarmakla kalmamış, onlara kendi düşüncelerini de katarak aktarmış. Hele tarihten tarihe aktarılan söylencelere gelince onlara yeni eklentilerle bu anlatımları efsaneleştirdiği de görülür. Evliya Çelebi, saray dilinden uzak, halkın diline daha yakın olan bir anlatımı eserinde kullanır. Bu anlatım dili Anadolu halkının günlük konuşma diline daha yakındır.
Aslen Urfalı (Rûha) olan şair Nabî (1642-1712) bir şiirinde derki: „O mahiler ki derya içindedir, deryayı bilmezler!“ Derya içinde yaşayıp da deryanın farkında olmayan balıklar gibi! Bugün Evliya Çelebi’nin büyüklüğünü anlayan içimizde kaç kişi varki?!.. Sadece O, ayni zamanda aşağda yazılan iki olaydaki alaylı, oldukça da abartılı ve hafızalarda silinmesi zor olan anlatımları ile günümüze kadar gelebilmiş büyük bir mizah ustasıdır. 1646 yılında Erzurum Beylerbeyi Defterdarzade Mehmed Paşa’nın yanında muhasib olarak çalışır. Tüm bölgedeki yerleşim merkezlerini görerek Azerbaycana’a kadar gidip, gelir.
Erzurum’da uzun süre kalır. Erzurum’un soğuğunu anlatırken hafızalardan silinmiyecek örnekler verir. Evliya Çelebi, Erzurum’un soğuğunun donduruculuğunu şöyle anlatır: „Bir adamın eli ıslak iken bir demir parçasına yapışsa derhal donar; elinden demiri ve demirden de elini ayırmak mümkün olmaz!“ der. Ayrıca Evliya Çelebi, Temmuz ayında dahi Erzurum’da soğuğun yaşandığından bahseder. Erzurum’un soğuğunu anlatırken yine şöyle kulaktan kulağa aktarılmış olan bir ifadeye de baş vurur: “Hatta bir kere bir kedi, damdan dama atlarken havada donup kalır ve ancak nevruz yeli esende, sekiz aydan sonra bahar gelince, havalar ısınmaya başlayınca, kedinin buzları çözülünce, kedi ‚mırnav‘ deyip yere düşer.“ der.
Karadeniz’de fırtınalı bir yolculuğunu seyhatnamesinde şöyle ifade eder: “ Ucali Sefer Reis namında bir zatın şaykasına (gemisine) 150 nefer ile giderek deryada nice muhataralar (tehlikeler) geçirdim. Fi yevmi nahsin müstemir (uğursuzluğu boyuna devam eden bir zaman) demeğe layık bir günde sandal ile limandan taşra çıktık. Yıldız rüzgarına yelken açarak bir gün, bir gecede pupa yelken güdüp Karadenizin tahminen ortalarına vardık. Burada şimal (kuzey) canibinde (yönünde) Anapa dağları, Balıklava semtinde Suluyar dağları görünüp Sinop ve Amasra dağları da önümüzde idi. Derken hiçbirinden nam-ü nişane kalmadı, bir girdab-i eline düştük. Gah (bazan) muvafık (başarılı) gah gayr-ı müvafık eyyam (günler) ile bir gün bir gece derya-yı bi-eman içre çalkalanıp durduk.
Ne cabibe ( yan taraf ) gideceğimiz na-malum ahürül-emr (bilinmezlik ahırı) Güneş deryada doğar, deryada batar. Bu vechile girdabı gamda telatum-i derya (deniz dalgası) ile serseri gezerken hikmet-i Hüdadan (Allah’ın hikmeti) gün doğusu tarafından kara bulutlar zahir (görünme) oldu. Bundan başka rad-ü berkli (sert) sağnaklar, kırıntılı üçerleme kumlar peyda olunca gemicilerin rengi rüları mütegayyir ( değişmiş yüzlerinin rengi) değişti.
Biçareler ellerini uğmağa başladılar. Geminin kıç tarafındaki pusula ve kıble numaralarına bakarak birbirlerine can pazarı muamelesiyle bakınmaya koyuldular.
İçlerinden Dede Dayı namlı bir ihtiyar gemicilere hitaben: „Bre dayılar! Ne havfe (korku) düşersiniz, Hüda kerimdir! İşte kırıntı ve sağnak gelmektedir.“ der. Mayna (yelken indirme, yelkenler fora) alabora dedikte, alabora iplerini indirdiler. Alabora direği de aşağı indi ve temevvüc-i derya (dalgalanan derya) git gide müşted (şidetlenmiş) olmakta olduğundan, hemen gemi üzerindeki büyük yapağı çuvallarını, papir hasırlarını, balık turşusu fıçılarını gemi kerestelerini denize attılar. İki yüzlü mütecaviz üserayı’da (kimseleri) der-anbar (yakalayıp) edip anbar kapısını seddeylediler. (kilitlediler). Gemi bir parça hafiflesede ne çare girdapda savaşıp durdu ve üç gün üç gece kar, tipi, boran eksik olmadı. Gemicilerin gemi üzerinde durmaya takaatleri kalmadı. Her biri geminin bir künçünde (köşesinde) genç bulmuş gibi nihan (saklanma) ve pinhan (gizlenme) oldular. Yolcuların kimisi istigfar ediyor, kimisi kurbanlar sadakalar adıyorlardı…“ (3) Böylesi bir yolculuğu özet olarak şöyle bitirir: „Dalgalar bazen gemiyi gökyüzüne doğru yükseltirken, bazen de denizin ta dibine indiriyordu. Neredeyse elini kuma daldırsan denizin dibinde kum alır gibiydi… Velhasıl sonunda gemi battı! İnsanlar denize döküldüler. Ben ancak bir kalası yakalıyarak kendimi sımsıkı üzerine bağladım. Kaç gün, kaç gece denizde kaldığımı bilmeden, bir de gözümü açtım ki deniz sahilinde kumsal bir kıyıdayım. Dalgalar beni ta Romanya kıyılarına doğru sürüklemiş!“ der.
Bazan savaşlarda habercilere katılarak gidip gelirken, yeni yeni yerleri görür. Cesareti yolculukta gittikçe artarak O, tehlikeli yolculukları da kendi başına yapmaya yönelir. 1645’te Yanya’nın alınmasıyla sonuçlanan savaşta, Yusuf Paşa’nın yanında görevli bulunur. (4)
Evliya Çelebi, 1648 yılında tekrar İstanbul’a döner. Bu sefer de Şam’a görevli olarak atanan Mustafa Paşa’ya görevli olarak katılır. Şam’da üç yıl kadar kalarak bölgeyi tamamen dolaşır. 1651 yılında İstanbul’a geri döner. Bu tarihten itibaren itibaren de Rumeli’ye geçerek daha önceleri göremediği yerleri gezip, görür. 1667-1670 yılları arasında Bulgaristan, Avusturya, Arnavutluk ve Yunanistan’ı gezip, görür. Yalın ve duru olan anlatım dilini çok iyi kullanan Evliya Çelebi, bu özelliği O’nun mübalağalı yanını silip süpürür ve anlatıma bir gerçeklik kazandırır. O’nun saray adamı olarak yetişmesinin yanı sıra, halktan sıradan bir insan gibi oluşu ve sade tavırları, halkla kolayca kaynaşmasına neden olur. O’nun bu özelliği çok zor ve tehlikeli olan gezilerine bile kolaylık sağlar. Ölümle burun buruna geldiği olaylarda ince zekasını kullanarak sıyrılmasını bilmiştir.
Evliya Çelebi Seyhatnamesinde Êzdi Kürtleri Topyekün Yok Etme Girişimleri
Êzdi Kürtler müslüman olmadıkları için, zamanla müslümanlaştırılan Kürt, Türk, Acem ve Arap halkları tarafından saldırıya uğramış ve yapılan savaşlarda on binlerce Êzdi öldürülmüştür.
Evliya Çelebi Seyhatnamesi’nde, kendisi bizat Melek Ahmet Paşa’ya refakat etmiş, Şengal (Sincar) savaşında bir tarih yazarı konumunda olaya görgü tanıklığı etmiştir. Şengal’e Osmanlılar o dönemde „Sincar“ diye adlandırırlardı. Êzdi adı çoğu kez Muaviye’nin oğlu „Yezid“ ile karıştırılır. Halbuki her ikisinin arasında hiç bir tarihi bağ yoktur. Ayni şekilde Hz. Ali taraftarı olan Alevilerin de Êzdilerle hiç bir ilişkileri yok. Müslüman olan Hz. Ali taraftarları ile Halife Muaviye’nin oğlu Yezit’in taraftarları arasındaki taht kavgalarında da hep Êzdi Kürtler ezilmiştir. Çünkü Êzdilere karşı hep müslüman güçleri hep itifak yaparak her zaman savaşmışlar. Seyhatname’de geçen Evliya Çelebi’nin şu anlatımı yanlış bilgiden kaynaklandığını sanıyorum. Evliya Çelebi seyhatmamede: „İnşallah, Melek Ahmed Paşa’nın savaştaki başarısı (Êzdilerin kırımı) Kerbela Çölü şehitlerinin öcünü almıştır!..“ der. Halbuki Kerbela’da Hz. Hüseyin başta olmak üzere Ehl-i Beyti katledenler Êzdiler değil, müslüman kuvvetleri komutanı olan Yezit’in ordusuydu.
Evliya Çelebî, ayni tarihi yanılgıyı aşağdaki olayı bugünkü Türkçe’ye çevirdiğimizde de yapmış. Örneğin Evliya Çelebi şöyle anlatır:“Sincar Kalesi’ni ve etrafını Firari Mustafa Paşa’nın kuvvetleri cansiperane şekilde korumaktaydı. Bu bölgede Sincar Dağı denilen yerde 40-45 bin kadar köpeğe tapan (kelbperest), dinsiz (kefere) kimseler ve ne mahlukat oldukları bilinmiyen dağlı günahkarlarla, Yezidi Kürtler (Yezid-i Ekrad) oturmaktaydılar. Bu kimseler Firari Mustafa Paşa’dan hiç korkmuyorlardı. Bunlar paşa ile olan günlük işlerini küçük hediye ve rüşvetlerle kolaylıkla halediyorlardı. Yezidiler iyi bir hayat sürdürüyorlardı.
Melek Ahmed Paşa ise Amed’de (Diyarbakır) 70 bayrak sekban (atlı süvari) ki her biri 100 yiğitten oluşuyordu. O, onların eğitimiyle uğraşmaktaydı. Amed ve Van eyaletindeki İslam Orduları ile padişahın hizmetinde bulunan askerlerin toplamı 87.000 idi.
Bu bahsedilen milletin bir özelliği de bunların çoğunun mağaralarda yaşamasıydı. Sultan Ahmed ve veziri Nesuh Paşa döneminde bu lahnetlenmiş millet, oturdukları bölgenin yönetimini tamamenele geçirip kendi başlarına buyruk idiler. Melek Ahmed Paşa, bu kötü yönetimden hoşnut değildi. O, islam ordusunu aşağdan sahradan dolaştırarak bölgeye intikal ettirdi. Kısa sürede Yezidilerin düzdeki tüm bağ ve bahçeleri zapt edildi. Padişah onların sesini böylece kıstırdı.
İslam Ordusuna emir verildi ki binlerce mısır demedini, sirkelenmiş haliyle mağaraların girişinde ateşlesinler! Demir aletlerle mağaralara yeni kapılar açıldı. Yakılmış olan ateşler daha da alevlendirildi. Mağaraların içinde melun anaların çocuklarının sesleri geliyordu. Onların bağırtı ve feryadları birbirine karışıyordu!
Sonra Mardin’den katırlarla 6 büyük top getirtildi. Onları mağaraların ağzı önünde sıraya dizdiler. Topların ateşlenmesiyle, kendilerini mağaralarda saklayan melunlar, topların gülleleriyle can veriyorlardı. Demir matkaplarla taşlar deliniyordu ve delinen deliklerden şişelerden yapılmış el bombaları (kumparayet-dest) atılmaktaydı. Bombalar saçlı melun Yezidilere isabet ettiğinde o melunlar parça parça oluyordu. Bir çok mağarada akan sular ve derin su kuyuları vardı. Askerler su kuyularının önünü matkaplarla açtıklarında sular akıp gidiyordu ve boğulanların feryatları yükselirken, bazıları da boğulmamak için kendilerini mağaranın dışına atıyorlardı. Mısır sapları yakılırken, rüzgar estikçe daha da alevleniyordu. Bu alevler sanki Nemrut ateşini andırıyordu. Mağaralarda kalan Yezidiler ise buryan kebabı gibi kızararak ve atılan el bombalarıyla ölüyorlardı. Top gülleleri ise kafalarını param parça ediyordu. Topların gücüyle mağaralarda yeni pınarlar açılarak, geride sağ kalan Yezidiler de boğuluyordu.
Uzun sözün kısası, savaşın yedinci gününde mağaralarda sağ kalanlar bağıtılarla: „El’eman, el’eman! Ey gûzîdeyî al-î Osman“ diyerek kendilerini mağaraların dışına atıyorlardı. Allah büyüktür! O kadar ateş ve top gürlemesi arasında islam ordusunun askerleri de mağaralar içinde şehit ve gazi oluyorlardı. Kahkaha mîsal! Mağaralarda sağ kalan Dağlı Saçlı Yezidilerin saçlarından tutarak dışarı çıkaran askerler, onları berberlerin önüne atarak saçlarını tıraş ettiriyorlardı. Çocukları esir alınan bir çok Yezidiler de gözlerini çıkartıyorlardı! Binlercesi de kendilerini hançerlıyerek intihar etmekteydiler. Binlercesi kendilerini kılıçların ucuna takarak hayatlarına son veriyordu. Bir kısmı da kendi kılıçlarını çekerek karşıtlarıyla savaşmaktan geri kalmıyordu. Bunlar ya öldürülüyordu, ya da savaşını sonuna kadar direniyorlardı!
Yine bir kısım çoluk çocuk sahibi Yezidi aileler, onlar çocuklarını kucaklayarak uçurumlardan kendilerini aşağı atarak, intihar ediyor ve param parça oluyorlardı. İslam askerleri onların bu durumları görünce, onlara bir kılıç atarak, kanlarını taşlar üzerinde akıtırdı. İnşallah! Melek Ahmed Paşa, bu zaferiyle Kerbela Çölü şehitlerinin öcünü almıştır!..
Uzun söze ne hacet! On gün, on gece büyük bir savaş oldu ki Küçük Ahmed Paşa’nın (*) Dürzi Dağı’nda (Lübnan-Suriye sınırını teşki eden dağlar) yaptığı „Meanoğlu Savaşı“ (1632) bu savaşın yanında hiç kalır! (***) Yekün olarak 9 bin kelle, 13.600 başkaldırya katılan kadın, erkek, kız ve genç oğlan (gılman) esir alındı. Çok kıymetli eşya altın ve gümüşten yapılmış halhal, gerdanlıklar ve büyük ganimetler ele geçirildi ki insan bunları yazıp, saymakla baş edemez. Yezidilerin yedi dini lideri (pir) ele geçirilerek esir alındı. Onlardan zincire vurulmuş birisi, fırsatı kolluyarak komutan (serleşker) Zıpır Bolükbaşı’yı yedi yerinde yaraladı. Bu yaralarla ölmeyen Zıpır Bolükbaşı, O da ölmeyip, kalkarak kendini hançerliyeni öldürdü!..“ der.
Yukarda sık sık kulanılan „Yezit“ kelimesinin Muaviye’nin oğlu Yezit ile ile ilgisi yok. Burada anlatılmak istenen müslüman olmayan „Êzdiler“ ile ilgilidir. Ayrıca Hz. Hüseyin ve Ehl-i Beyti katledenler bu Êzdi Kürtler olmayıp, Arap ve müslüman olan Muaviye’nin oğlu Yezit’in taraftarları ve ordusudur. Kerbela şehitlerinin öcü alındı, derken Muaviye’nin oğlu Yezit’ten öc alınması gerekmez miydi? Anlaşılıyorki Evliya Çelebi Yezit ile Êzdi Kürtleri karıştırmış. Çünkü Êzdilerin Kerbela katliamı ile hiç ilgileri yok.
Aradan bunca yıl geçmesine rağmen hangi ırk, mezhep veya dine mensup olursa olsun savaşın büyük bir felaket olduğunu görüyoruz. Böylesi acı bir tarihi olayı günümüze aktarırken zorlandım. Fakat bugün halen savaş çığırtkanlıkları yapanlara ders olsun diye Osmanlıca’dan bugünkü Türkçe’ye çevirisini yaptım. Tarihte bir halkı katlederek yok etme gibi kötü bir hadise olamaz. Aradan asırlar da geçse unutulamıyor. Gelecek nesillere barış ve huzur dolu bir ortamı bırakmak kadar güzel ne olabilir?
Okuyucuların bu tarihi olaydan ibretle ders çıkaracaklarına inanıyorum. Günümüzde Anadolu ve komşularının toprakları üzerinde bir daha savaşların olmaması umuduyla, yarınlara barış içinde, birlikte kardeşcesine yürümek, hepimizin inancı ve amacı olsun, dileğiyle.
(*)Melek Ahmed Paşa (1588-1662), IV. Murad’ın zamanında saraya alınmış, yetiştirilmiş ve başarılı görülerek silahdarlığa kadar yükseltilmiş. 1638-1639 yıllarında Diyarbakır ve sonra Erzurum valiliklerinde bulunmuş, Şam ve Halep valiliklerinde de görev yapmıştır. Bir çok savaşa katılan Melek Ahmed Paşa, en çok o dönemde Kürdistan olarak adlandırılan bölgenin asayişini korumakla gönderilmiş bir kişi. Asabi mizaçlı olup, çok kan dökmesiyle tanınan bir Osmanlı paşası.
(**)Küçük Ahmed Paşa (1628-1629) İyi bir eğitimden sonra Şam’da Beylerbeyi rütbesiyle görev yapmış Osmanlılarla Dürziler arasındaki savaşları yöneten komutan. Dürziler ile Canpolat Kürt Devleti (****) güçlerni birleştikleri halde, Küçük Ahmed Paşa savaşı kazanır. Dürzileri kılıçtan geçirir. Bu savaş tarihe „Meanoğlu Savaşı“ adıyla geçer. Savaşta 26 bin Dürzi’nin kellesi kılıç ile kesilmiş, kanlar cesetleri sel gibi alıp götürmüş. Evliya Çelebî, Êzidilerle yapılan savaşta Êzidilerin sayısını 45 bin kadar gösterir. 10 bine yakın bir rakamı esir alındığına göre, geriye kalanlar ise Meanoğlu savaşından kaybolanlardan daha büyük bir sayı olsa gerek.
(***) Dürzi Şeyhi Fahredin Meani (1572 – 1635) Dürzi Şeyhleri ile Canpolat Kürt Devleti, Osmanlılara karşı güçlerini hep birleştikleri halde yenilmişlerdir. Dürziler de Canpolat Kürt Devleti gibi dini inançları aynıydı. Bunların inançlarıyla Êzdi Kürtlerin inançları birbirine yakın. Ortak oldukları yön ise, hepisinin Kürt oluşları. Dışardan kimsenin Dürzi olması mümkün değil. Başka dinden olanlar kız verip, almadıkları gibi, dinlerini de gizli tutarlar. Dinleri tek tanrılı din olup, tüm kutsal kitaplara saygılıdırlar. Bu yüzden islam olan bir çok kimse „Dürzi“ adını küfür anlamında kullanırlar. Dürzilerin ataları Seladin Eyubi döneminde islam ordularının elbiselerini diktikleri için, “ terzi“ anlamına gelen ve „iğne“ anlamındaki Kürtçe „derzi“ den oluşmuş bir meslek adı. Bunun zamanla nasıl küfür anlamında, müslümanlar arasında kökleştiği bilinmiyor. Belki de Dürzilerin dini ibadetlerinin gizliliğinden dolayı, müslüman olan halk onlara „dinsiz-imansız“ anlamında küfür yerine bu kelimeyi kullanmışlar. Bu kelimenin halen günümüzde küfür olarak kullanıldığını bir çok kişi bilir!
(****) Canpolat Kürt Devleti (1605-1607) Ömrü kısa olan ve Dürzi inançlı bir Kürt devleti. Önceleri başkenti Kilis olan bu devlet, daha sonraları Halep şehrini alarak kendilerine başkent yaparlar. Kilis, Antep, Halep ve sınırlarını Musul’a kadar genişletirler. halen Lübnanda yaşamakta olan Canpolat ailesi bu devletin kurucularının torunları. Eski Lübnan dışişleri bakanı Kemal Canpolat ve O’nun oğlu olan bugünkü Sosyalist Parti Başkanı Welid Canpolat bu ailenin tanınmış simaları.
Kaynaklar:
- Evliya Çelebi’nin Nil Nehiri Haritası, Vatikan Kütüphanasi, Roma, Kasım, 2011
- Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Kürt Şehri Bitlis, Wilhelm Köhler, Peri Yayınları
- Evliya Çelebi Seyhatnamesi, cilt (I-X)
- Yanya, Yunanca: Ιωάννινα / Ioannina), Yunanistan’ın Epir bölgesinin en büyük şehri.
- Evliya Çelebi (1993). Tam Metin Seyahatnâme. Cilt 1-2. Sad. Tevfik Temelkuran-
Necati Aktaş. İstanbul: Üçdal Neşriyat
- Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde 16 ve 17 yüzyılda Kürdistan
- Wickipedia org.
- Bruinessen, Martin van (2003). “Evliya Çelebi ve Seyahatnâmesi”. Evliya Çelebi
- Evliya Çelebi Külliyatı, 10 Cilt, Yapı Kredi Yayınları, 1996, İstanbul
- Bruinessen, Martin van-Boeschoten, Hendrik (2003). Evliya Çelebi Diyarbekir’de.
Çeviren: Tansel Güney. İstanbul: İletişim Yay.
- Dankoff, Robert (1990). Evliya Çelebi in Bitlis. Leiden, New York: E. J. Brill
- Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi. Cilt 4. Yücel Dağlı-Seyit Ali Kahraman. İstanbul: YKY
- Wilhelm Köhler’den Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Bitlis ve Halkı
- Prof.Egon von Eickstedt’in „İlk Çağlardan Günümüze/ Türkler, Kürtler, İranlılar“
- A. Bali, Tevkujiya Çiyayê Sîncarê, Dergush.com, Hevgirtina Êzdiya com, Xezîran, 2009
- Bitlis Beyi Abdal Han’a Gönderilen Kanlı Ekmek, Haydar Işık, 2005, İstanbul
Abuzer Balî Han
– Araştırmacı yazar-








