
Azad Ronî
Mezopotamya; Kuzeyde doğu Akdeniz’in altından, Kuzey Zağros Dağları, Fırat, Dicle, Zap, Aras ırmakların yüzlerce pınar gözelerin çıktığı yüce dağlardan Fırat ve Dicle arasındaki verimli geniş ovaları takip ederek iki ırmağın döküldüğü Basra körfezine kadar uzanan ‘Bereketli Hilal’ ve ilk ‘Medeniyetin Beşiği’ olarak bilinen kadim coğrafi bölgenin adıdır. Ulus-devlet çağında ise İngiltere öncülüğünde sınırları cetvelle çizilmiş Irak, İran, Türkiye, Suriye ve Kuveyt sınırları içinde kalan bölgenin adıdır.
Mezopotamya, M.Ö. 10.00 ile M.Ö. 500 yılları arasında, filozof üçüncü Zerdüst düşüncelerinin doğuda Hindistan üzerinden Çin’e, batıda Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayıldığı döneme kadar dünyanın kültür merkezidir. Oradan dünyaya kültür yayılmaktadır. İnsanlık tarihinde çok önemli yeri olan ‚Neolitik Devrim‘ bu ‘Bereketli‘ topraklarda geliştirilmiştir. İlk yazılı kanunları tabletlere yazarak medeni kanunların yasalar olarak düzenlenmesi, bira ve şarap yapımı, ilk tekerleği keşfeden, 24 saatlik gün kavramı ile takvimi hesaplayan, tekneler yaparak denizciliği geliştiren, ekin alanların sulama işleri, bütün dinlerin, yazılı kanunların, örf ve adetlerin, bayramların, kısacası bugüne kadar günlük insan yaşamının seyrinde doğal bir şekilde yürüyen hemen hemen bütün faaliyetler ilk olarak Fırat ile Dicle nehirleri arasında yer alan Mezopotamya uygarlığın topraklarında geliştirilmiştir.
Medeniyetin Beşiği
Mezopotamya uygarlığı, insanoğlunun ekolojik köy komünlerinden şehir uygarlığına geçişi de içine alan ve hala Ana Tanrıca inancı ve Ana-ata kültürün devam etmesi nedeniyle kadınlara öncelik veren olumlu iyi tutumlarından dolayı kadınlar bugünkü kapitalist sistemden çok daha üst bir konumdaydı.
Sümerlilerin 1500 tanrısı vardır. Kuzey Mezopotamya’da yaşan Aryen halkları Zamanla bu çok tanrı dönemin tanrılarını büyük reformlarla azalta azalta en son Mezopotamya’nın geçmiş kültür ve inançlarında büyük reform yapan filozof üçüncü Zerdüşt felsefesinin zıtların çelişkisi yasasıyla iyilik tanrısı Ahura Mazda, kötülük tanrısı Ahriman ve güneş tanrı Mitra tanrılarına kadar indirgediler. Farklı bölgelerde, farklı dönemlerde Zigguratlar’da tapınılan tanrıların adları farklıdır. Kadın ve insan halklarının olması, ekolojik köy komün yaşamların çoğunlukla yoğun yaşanması, okur- yazarlığa önem vermeleri onları “Tanrılar tarafından seçilmiş bir ulus olduklarına” inandırmıştı.
Evet, tarihte ilk defa Sümer şehir beylikleri, o şehirlerde yaşayan ve o Sümer uygarlığına hizmet eden insanları, “Tanrı tarafından seçilmiş bir ulus olduklarına” inandırmıştı.
Sümer yazarı öğretmen Ludingirra bu konuda şöyle yazıyor:
”Bizim inancımıza göre, Tanrılarımız, bu kentleri, yolları ve çeşitli kurumlarıyla yapıp hazırlamışlar. Sonra biz insanları yaratıp ’buyurun kentlerimize’ demişler. Söz aramızda, ben buna hiç inanmıyorum doğrusu. Fakat Tanrı tarafından seçilmiş bir ulus olduğumuzdan kuşkum yok. Hatta atalarımızdan gelen bir söze göre, biz Sümerliler ’yeryüzün tuzu’ imişiz. Niçin ’tadı’ demediler de ’tuzu’ dediler, pek çözemedim.”[1]
Sümerlerle ticari ilişkileri olan Semitik tüccarlar binlerce yıl sonra Arabistan merkezci ilk Semavi dini olan Musevi inancını yukardan aşağıya doğru şiddet kullanarak İsrailoğulların hazıfalarına kayıt ederken, işte bu Sümerlerden çaldıkları şifreyi dünyanın her yerinde vekalet savaşçıları olarak kendilerine çalışsınlar diye, “Tanrı tarafından seçilmiş biri ulus olduklarına” inandırdılar. İnandıkları ve İsrailoğulları’ndan ‘Yahudi bir ulus icat ettikleri’ için, Yahudi halkın tarihin her dönemecinde onların çizdikleri yol güzergâhında gitmelerini istediler. Gitmedikleri anlarda ise Firavunlar, krallar, padişahlar, diktatörler eliyle üzerlerine katliamlar ve soykırımlar yağdırdılar. Yahudiler bunun farkında bile değil.
Sümerlilerin medeniyeti, dilleri, güneş kültü, daha sonra Mezopotamya’ya Arabistan çöllerinden gelen barbaların akınlarına öncülük eden Semitik kabile reislerin gelip Sümer şehir beyliklerini yağmalayıp yıkan Akad ve Babil’e hakim olan Asur devletlerinden farklıdır. Sümerliler Aryen dil ve güneş kültüne sahipti. Akad ve Asurlar ise Semitik dil ve kültüre sahipti.
Bu yüzden Mezopotamya, tanrılar panteonunun bölge genelinde paylaşıldığı gibi, Sümerliler dışında birçok imparatorluk, şehir beylikleri ve medeniyet üretmiş kadım bir coğrafya olarak anlaşılmalıdır.
Dünyanın ilk kültür merkezi Mezopotamya
M.Ö. 4.000 yıllarında Mezopotamya bölgesinde Sümerlilerin yerleşik kabilelerin Göbekli tepeden beri binlerce yıllık mitos, efsane, bilgi ve tecrübeleri sonucu dört önemli gelişmeden dolayı uygarlığın beşiği olarak bilinmektedir.
- Yazının icadı.
- Ekolojik köy komünlerinden şehir hayatına geçiş.
- Tekerliğin icadı. (Tarihin en eski dört tekerlekli arabası Sümerlerin Ur Şehrinde 1992 yılında arkeolog tarafından bulundu.)
- Evrenin düzenlenmesi, Mezopotamya bölgesinin ilk tanrılar panteonu olarak bilinmesi, Ziusudra’nın tufanı M.Ö. aşağı yukarı 4.500 yıl önce yaşamış bölge olması, Hurrilerin Goş aşiretinden ateşten gelen Huşeng (M.Ö.2040) adıyla bilinen ve halk arasında da Brahim olarak bilinen kişinin Babil Kralı Nemrut tarafından ateşe atma olayın yaşanmış olması nedeniyle ‘bütün kutsal kitapların kökeni’nin Sümerlerin yaratmış oldukları bu mitos, efsane, destan, inanç ve kültüre dayanmış olmasında dolayı uygarlığın beşiği olarak bilinmektedir.
Bu yüzdendir ki, Semitik halkların bir avuç elit zengin, saldırgan, gerici Semitik tüccarları, Orta Asya ve Avrupa bilginleri hep atalarının Mezopotamya’dan geldiğini ya da oraya göç yoluyla giderek orada uygarlık kurduklarını iddia ederek, o uygarlığa sahip çıkmaya çalışıyorlar.
Bütün dinlerin, yazılı kanunların, örf ve adetlerin, bayramların olduğu kadar, bütün uygarlıkların yani Mısır Uygarlığı (M.Ö. 3200), Hindistan uygarlığı (M.Ö. 3.300), Çin uygarlığı (M.Ö. 2.000), Peru uygarlığı (M.Ö. 1200), ve Orta Çağ Avrupa’sındaki şehir krallıkların öncüleri Sümerliler’dir. Dolayısıyla Taş Devri ve neolitik devrimden beri M.Ö. 12.000 ile 300-200 yılları arasında, yaklaşık 12 bin yıl Dünyanın ilk kültür merkezi Mezopotamya coğrafyasıdır.
Dünya uygarlığın beşiği, Kuzey Zağros Dağlarında Fırat, Dicle, Zap, Aras ırmakların bereketli topraklarından fışkıran yüzlerce pınar gözelerin çıktığı yüce dağlardan iki nehir arasındaki geniş, verimli ovaları oluşturan ve ilk neolitik devrimin (M.Ö.12.000-8.000) yaşandığı Mezopotamya coğrafyasıdır.
Sümer Arkeolog Samuel Noah Kramer, insanlığın gelişmesine ilişkin birçok konunun Sümer kökenli olduğuna dair şöyle bir liste hazırlamıştır:
“1. İlk Meclis Kongresi. 2. İlk sınır savaşları olayı. 3. İlk kurum olarak okullar. 4. İlk çocuk suçluluk olayları. 5. İlk tarih yazımı. 6. İlk vergi indirim uygulaması. 7. İlk yasal uygulama. 8. İlk Farmakopei (tıbbi ilaç dozu), 9. İnsanın ilk Kozmogoni ve Kozmolojisi. 10. İlk ahlaki idealler. 11. İlk Meslek icrası. 12 İlk atasözleri ve deyişler. 13. İlk gölge ağaç bahçecilik deneyimi. 14. İlk hayvan masalları. 15. İlk diriliş hikayesi. 16. İlk edebi tartışmalar. 17. İlk ‘Musa’ kişi. 18. İlk ‘Aziz Yorgi’ kişi. 19. İlk Edebiyat ödülünün verilmesi. 20. İlk kütüphane kataloğu. 21. İnsanın ilk kahramanlık çağı. 22. İlk aşk şarkısı. 23. İlk “hasta” toplum kavramı. 24. Zigguratlarda ilk ağıtlar, ilk ayinsel Mesihler. 25. İlk uzun mesafe şampiyonu. 26. İlk edebi imge. 27. İlk çile yolu hikâyesi. 28. İlk seks sembolizmi. 29. İlk nini söyleme. 30. İlk Edebi porte. 31. İlk Mersiyeler. 32. İlk akvaryum. 33. Emeğin ilk zaferi.”[2]
Arkeolojik kazılarla toprak altında çıkan Sümer uygarlığı
Ulus-devlet çağında İngilizlerin modern sömürgeciliğin keşif kolu olan Batı arkeologların Mezopotamya’nın İslam’dan önceki geçmişi hakkında arkeolojik kazılara başladılar. 1843 yılında Musul’da Fransız konsolosu olarak çalışan ve aynı zamanda arkeolog olan Paul Emile Botta Kuzey Mezopotamya’da, Mossul’un Kezeyinde Khorsabat’da başladığı kazılarda Asur Kralı II. Sargon’nun başkentini ortaya çıkardı.
1845 yılında Musul’un batı kısmında, Dicle Irmak’ın sağ kıyısı üzerindeki Nimrud ve Koyuncuk Tepesi’nin altında İngiliz Austen Henry Layard kazılara başladı. Üç yıl süren bu Ninova kazılarında çok sayıda eski tarih eserin yanı sıra, Asur Kralı Asurbanipal’in (M.Ö.663-626) saray yıkıntıları arasındaki büyük kitaplıkta, dört bin yıl önceye ait Sümer kil tabletleri, Sümer kelimelerini Asur diline çeviren sözlükler, çok sayıda eski Sümer eserlerinin Asur dilindeki çevirileri bulundu.
Asur Kralı Assurbanipal sarayın zengin kitaplığında, M.Ö. 2000-2250 yılların tarihlerine kadar uzanan ve Sümerlere ait orijinal belgeler ve çeviriler bulunmaktaydı. Sümerlerin meşhur Gılgamış Destanı 12 tablet üzerine yazılmış olarak bulundu. Her tablete bir öykü yazılmıştı. Eser üç bin satırla yazılmıştı. Metinde Šuruppag kentin Kralı ve Guti-Sümer kralı olan Ziusudra’nın henüz çivi yazısı icat edilmeden yüzyıllar önce yaşadığı orijinal tufan olayı edebi bir dille anlatılıyordu.
Semitik tüccarların son iki bin yıldan beri Arabistan merkezci dini ideolojilerle hafızalarını Musevilik ve Hristiyanlık inancıyla yükledikleri Batı bilim insanları ve arkeologlar şimdiye kadar okudukları Tevrat’ta tufanı Nuh peygamberin yaşadığını biliyorlardı. Sümerlerin orijinal Gılgamış Destan’ında 6 bin yıl önce tufanı yaşayanın Sümerlilerin Şuruppak şehiri Kralı Ziusudra olduğunu görünce şaşırdılar. Kimisi Semitik tüccarlar gibi bu gerçeği bir türlü kabullenmek istemedi.
Hurri ve Gutilerin yoğun olarak yaşadığı Şuruppag şehirin ilk Sümer Krallarından olan Ziusudra tufanı daha yazı icat edilmeden M.Ö. 4500-5000 yılları arasında yaşamıştı. Tarihte ilk Semitik tüccar olan Büyük Sargon, önce Sümer Kiş şehir beyliğin sarayına içki satıcısı olarak girerek orayı egemenliği altına almış, sonra sırasıyla öbür Sümer şehir beylerini teker teker yıkıp M.Ö. 2350 yılında 200 yıl sürecek olan Akad devletini kurunca, Akadlılar da Sümerlilerin bütün destanlarını, mitoslarını, masallarını, tufanlarını Akadça diline çevirip bütün Aryanlı Mezopotamya halkların on bin yıllık kültürleri üzerine oturdular. Değiştirip güncelleştirerek gerici Semitik tüccarların kabile ve aşiret çıkarları çerçevesinde kullanmaya başladılar.
Sümerlerin Şuruppak şehiri, Fırat Nehri kıyısında bugün Mezopotamya’da Al-Qâdisiyyah şehrin sınırları içinde bulunan ve arkeologların sık sık kazı çalışmaları yürüttüğü Tell Fara höyüğüdür.
Fakat Sümer tabletlerinin incelenmesi sonucunda tufanı yaşayan Ziusudra’nın Sümer kralı olduğu anlaşıldı. Sümerlerin orijinal Gılgamış Destanı’nı 2 bin yıl sonra Akadlar kendi dilleri olan Akadça’ya çevirince tufanı yaşayan Ziusudra’nın ismini Utnapiştim diye çevirip değiştirmişlerdi. Yani Sümerleri toprağın altına gömmek, mitos, destan ve efsanelerini kendilerine mal etmek için tufanın yaşayan kişinin ismini bilinçli bir şekilde değiştirmişlerdi.
Dört bin yıl sonra M.Ö.612’de Medler Asur devletini yıkıp bütün Mezopotamya halklarına özgürlük getirdikleri gibi İsrailoğulları’nı da Babil köleliğinden kurtarıp özgürleştirince kendi ülkelerine döndüler. Ve yeniden inşa ettikleri Süleyman tapınağında hahamlarına M.Ö. 500 ile 150 yılları arasında Babil ve çevresinde duydukları efsane, destan ve mitosları yazdırdıkları Tevrat’taki tufan olayında, tufanı yaşayan Ziusudra’nın ismini bilinçli olarak İbranice Nuh diye değiştirdiler.
Bugünkü tinsel uygarlığımızın üzerinde çok diren etkileri olan İbranilerin dini, edebi ve kimlik öğelerini oluşturan Kitab-ı Mukadde; Babil sürgününde öğrendikleridir; Mezopotamya’da toprağa gömülen kadim Sümer uygarlığın mitos, destan, efsane ve masalların öğrenilip daha sonra hahamlar tarafından değiştirilip genişleterek yazıya dökülmüş çok halinden başka bir şey değildir. Kötü bir kopyası diyoruz, çünkü Semitik tüccarların Arabistan merkezci dini ideolojilerle inşa ettikleri Semavi dinleri Kutsal Kitapları sayılan Tevrat, İncil ve Kuran’ın orijinal kökeni Sümerlerdedir. Semitik tüccarlar son iki bin yıldan beri dünya kültürüne o kadar hâkim olmuşlar ki, bugün insanlar tufanı yaşayan kişinin Ziusudra değil, Nuh olduğunu biliyorlar. Kutsal kitaplara da geçen bu tarihi efsanede görüldüğü gibi, dünyamızı yöneten güçler eğer isterlerse manipülasyonla istedikleri tarihi yalanları insanların hafızalarına ‘doğru’ diye kayıt edebiliyorlar.
**
İngilizlerin Arap casusu “Lawrence gibi kültürlü, yorulmak bilmez bir İngiliz olan araştırmacı olan Sir Henry Rawlinson, politik ajan olarak Afganistan’da çalışmıştı. Bu uzman, İran’a yaptığı bir gezide Behistun yazısını okudu. 1944 yılında Bağdat’a konsolos olarak atanınca, iki dilde yazılmış olan bu belgeyi çözmeyi başardı; orijinal metnin yanında Babil dilindeki çevirisi de bulunuyordu.
1854 yılında Taylor ve Loftus adlı iki İngiliz eski Ur, Eridu, ve Uruk sitelerinin bulunduğu yerlerde kazılar yaptı. Tufandan önce kurulan Uruk şehri, Gılgamış’ın oturduğu yerdi. 19. yüzyılın son yıllarında Fransız arkeologları, Lagaş harabelerini ortaya çıkardılar, Sümer krallarının soy ağacı üzerinde kesin bilgiler mezar taşları buldular.”[3]
Sümer kaynaklarında tufan efsanesi
Bütün bu arkeolojik kazı araştırmaları üç-dört bin yıl önce uygarlığı ve eserleri toprak ve kumla örtülüp zamanın karanlığında unutulup kaybolup gitmiş -ama Sümer uygarlığından beri Aryan halklarıyla hep kavgalı olan Semitik tüccarların hiç de istediği ve eserlerinin günümüz diline çevirmesine engel oldukları- Sümer uygarlığını ortaya çıkardılar.
Bulunan eserler arasında Sümer yazarı Ludingirra’nın çivi yazısıyla yazdığı 23 tabletini günümüz diline çevirdiler.
Sümerli Ludingirra, ‘ulusumuzun öyküleri 1” adlı 9 tablette tufan hakkında şunları yazıyor:
”İlk sekiz kraldan sonra ülkemizde öyle bir tufan felaketi olmuş ki, her şeyi silip süpürmüş. Anlatıldığına göre, nedense Tanrılamız yarattıkları insanları yeryüzünden yok etmeye karar vermişler. O sırada Šuruppag kentinde son derece iyi kalpli, Tanrı korkusu bilen, Tanrıların bildirilerini alabilen Ziusudra[4] adlı bir kral varmış. Bizim Bilgelik Tanrımız saygın Enki, Tanrıların insanları yok etme kararına çok üzülmüş; ama onları tek başına bundan caydıramayacağını anlayınca, Kral Ziusudra’ya bir duvar arkasından, bir tufan olacağını fısıldamış ve hemen verdiği ölçülere göre bir gemi yapıp içine alabildiği kadar insan ve hayvan sokmasını önermiş. Kral, Tanrının tarifine göre çok büyük bir gemi yapmış, insanları ve hayvanları içine sokup kapısını kapadığı anda, bir fırtınanın patlaması ile birlikte gökten sanki denizler gibi yağmur boşanıvermiş. Bir anda her şey, her yer sular altında kalmış. Buna karşılık kralın gemisi su yüzünde salına salına dolaşmaya başlamış. Bu, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur tam yedi gün yedi gece durmadan sürmüş. Yedinci gün Güneş Tanrımız Utu ışıklar saçarak gökyüzünde ortaya çıkmış. Yağmur dinmiş, sular çekilmeye, yer ısınmaya başlamış.[5]
Ziusudra, ortalığın yatıştığını görünce, koca gemiden çıkıp Güneş Tanrımız Utu, Gök Tanrımız An ve Hava Tanrımız Enlil’in önlerinde yere kapanıyor, onlar için kurbanlar kesiyor. Onun bu saygınlığına karşı Tanrılarımız ona, Tanrı gibi ölümsüz bir yaşam vererek güneşin doğduğu yerdeki Tanrılar bahçesi’ne gönderiyorlar.
Tufan gelip geçtikten sonra ülkemize yeniden krallık iniyor ve ilk krallık Kiş kentinde başlıyor. Bu kentte 23 kral 24 510 yıl 3 ay ve3,5 gün krallık yapıyor. Buna göre bir kral 1000 yıldan fazla yaşamış demektir. Doğrusunu isterseniz buna inanmak çok zor geliyor bana. O zamanlar henüz yazıyı icat etmemiş atalarımız. Bu sayılar ve kral adları ağızdan ağıza binlerce yıl sonraya ulaşırken belki arada birçok kral adı unutuldu. Her neyse, bu 23 kralın arasında 1560 yıl krallık yapmış Etana’ya ait bir olay beni pek ilgilendirir. Neden mi? Çünkü o ilk defa göğe çıkmış.”[6]
Eğitim ve inançlar
İnsanoğlu uygarlığının ilk beşiği sayılan Mezopotamya uygarlığı binlerce yıl dünyanın kültür, inanç, felsefe ve okul merkeziydi. Güneş kültü ve güneş Tanrıların inançları üçüncü Zerdüşt’a kadar buradan dünyaya yayılıyordu. Önceleri doğa ile iç içe yaşayan, ekolojik köy ve şehirlerde halk arasından seçilen yaşlılar ve gençlik meclisleri vardı. Bir konu hakkında Kral bile yaşlılar meclisi ve gençlik meclisinden onayı almadan hareket edemeyen adaletli bir sistem vardı. Şehir uygarlı, ekolojik köy komünlerine baskın geldikçe bu durum değişmeye başladı.
Sümer yazarı Ludingirra şöyle yazıyor:
”Kahraman Gılgamış’a ait başka bir öykü de beni çok ilgilendiriyor. Çok çok eski çağlarda ülkemizin kralları istediklerini yapamıyormuş. Bir konu hakkında karar almak için halk içinden seçilen yaşlılar ve gençlerden oluşan iki meclise başvurmaları gerekli imiş. Şimdi nerede sormak, krallar istediklerini yapmakta özgürler.”[7]
Devam edilecek…
28.10.2025
Azad Ronî
Kaynaklar
[1]. Sümerli Ludingirra’nın Yaşam öyküsü, Tablet 2
[2]. Samuel Noah Kramer, Sümerler, Tarihleri, Kültürleri, Karakterleri, The University of Chicago, 1963
[3]. Ivar Lissner, Uygarlık tarihi, Nokta Kitap, İstanbul 2008, 5. Baskı, s. 8,9
[4]. Bazı tarihçilere göre Kuzey Mezopotamya’nın Aryan kültüründe ilk reform hareketini geliştiren filozof birinci Zerdüşt’tür.
[5]. Gılgamış Destanı’nda anlatılan tufan olayı, yazının henüz icat edilmediği dönemlerde meydana geldiğini yazıyorlar Sümer yazarları. Onlara göre bu olay M.Ö. 4000 yıllarından önce meydana gelmiş. Arkeolojik kazılarda suların neden olduğu kalın bir sel tabakası altında eserlerin çıkması sonucunda, M.Ö. 4000 ile 5000 yılları arasın Mezopotamya’da büyük Tsunami olayın gerçekleşmiş olduğunu göstermektedir. O çağlardaki insanlar, oturdukları şehrin ve köyünün sular altında olduğunu görünce, bütün dünyanın sular altında kaldığını sandılar. Dünyayı yaşadığı şehir ve köyünden ibaret olduğunu görün insanlar için bundan doğal ne olabilir. Daha yazının icat edilmediği o dönemde bu olayı söylencede gelecek kuşaklara anlata anlata erdemli güzel bir tufan efsanesini oluşturdular.
26 Aralık 2004 tarihinde Endonezya’ya yakın deniz altında meydana gelen depremin tetiklediği tsunami olayı, Tayland ve Hint Okyanusu kıyısında bulunan bazı ülkelerin şehir ve köylerini denizden gelen çok yüksek dalgalarla silip süpürdü. Sular altında kalan Phang-nga gibi bazı eyaletler çok büyük zarar gördü. Bu tsunami olayında 5400 insan yaşamını yitirdi. Sümer Kralı Ziusudra büyük bir ihtimalle böyle bir tsunami olayı yaşamıştır. A.R.
[6]. Sümerli Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü, Ulusumuzun Öyküleri 1, Tablet 9
[7]. Sümerli Ludingirra’nın yaşam Öyküsü, Tablet 9








