
Azad Ronî
Çin, İtalya, İspanya ve Amerika’da olduğu gibi, önce Almanya‘nın bazı Eyaletlerinde sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Coronavirüsün çok yayıldığı o eyaletlerde ’kontrollü sürü bağışıklığı’ndan (herd immunity) vazgeçmesi iyi oldu. Sonra 23.03.2020 tarihinden itibaren ise bütün Almanya’da coronavirüs nedeniyle iki-üç ya da dört haftalık Olağanüstü Hal (OHL) ilan edilerek ’kontrollü sürü bağışıklığı’ndan vazgeçildi. Böylece bütün Almanya ve başkent Berlin de sokağa çıkma yasağına dahil edilmiş oldu. İnsanlar mecburi ihtiyaçları olmadığı sürece evde kalıyorlar. Sokağa çıkmıyorlar. İlan edilen OHL nedeniyle sokaklar, parklar, bütün mağazalar, marketler bomboş. Berlin‘de işe gitmek, dışarda temiz hava almak, tek başına koşmak ya da temel ihtiyaçları satan yerlerden zorunlu alış verişe etme dışında dışarıya çıkılmıyor. Çıkanlar da birbirinden en az 1,5-2 metre uzaklıkta yürümeleri istendiği için, herkes şimdilik bu kurallara uymak zorunda kalıyor.
Neden? Çünkü uzmanlar, Profesör, doktor ve OHAL’ı ilan eden ulus-devlet yetkilileri:
„Havada uçuşan bu yeni Coronavirüs tuz tomurcukları insandan insana geçiyor. Lütfen birbirinizden uzak durun. İnsan ilişkilerini minimuma indirelim. Onu durmanın tek yöntemi eve kapanmaktır.“ diyorlar.
Biz de, finans kapitalizmin üzerimize yağdırdığı bu küresel pandemi felaketiyle korkutup paniğe kaptıran, karantinaya alan, disipline edip eve hapseden kurallarına sıkı sıkıya uyuyoruz. Başka ne yapabiliriz ki?
Bu tufan felaketini başımıza kim getirdi?
Bana göre uygarlık güçlerin perde arkasındaki gizli güçleri iyi ve tarihsel planlarını tanımadan coronavirüsü laboratuvarlarda biyolojik silah olarak üretip, yeryüzündeki insanların üzerine yağdıran kötü tanrıları ve vampirleri tanımak mümkün değildir. Onun için bu uzun makalemde uygarlıkların perde arkasında; savaşlar ve salgın hastalıklarıyla insanlığa karşı savaşlarını sürdüren gizli süper güçlerden (kötü tanrılardan) daha fazla bahsetmek istiyorum.
Evet, doğal felaketler, doğal salgın haslıkları vardır. Ama bazıları var ki; savaşları, katliamları, soykırımları nasıl ki, yıllar önce planlayıp daha sonra devletler eliyle pratiğe uyguladıklarında bizim ruhumuz bile duymuyorsa; “nüfus kontrolü adı altında dünya nüfusunu azaltmak, kaşık düşmanlarını temizlemek için biyolojik laboratuvarlarda virüs icat edip insanların üzerine serptiklerinde de bizim ruhumuz bile duymuyor. 1904 yılında Amerika’da kurulan ve 300’ler Komitesi’nin bir alt kurumu olarak çalışan Soyarıtım Cemiyeti’n Afrika, Avrupa ve Amerika’da biyolojik laboratuvarları var. AIDS virüsü bu Soyarıtım Cemiyeti’n Kenya’daki biyolojik laboratuvarların icat edildi.
Sonra 1. ve 2. Körfez savaşlarında, “Soğuk Savaş” döneminde ellerinde ve depolarında topladıkları silahlarla Irak’ı yerle bir edip Ortadoğu’yu cehennem ateşinde yakmadılar mı? 2011 yılından beri Suriye ve Kürdistan’da süren savaşlarda kasabaları, şehirleri, ülkeleri yerle bir etmediler mi? On binlerce insan katledildi. 6-7 milyon insan kendi ülkelerinden göç ettirildi. Bu savaş mağduru mültecilerle Avrupa’yı tehdit ederek Ortadoğu’da savaşlarını sürdüren ileri karakolları Türkiye’ye savaş masraflarını karşılamaya çalışıyorlardı. Birkaç ay önce gündemimizde Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmesi üzerine geliştirilen korkunç savaş vardı. Şimdi coronavirüs var…
Sürekli savaşlar, katliamlar, soykırımlar, göçler, doğa dalanı, yiyeceklerin ve insanların genleriyle oynanması artık küresel kapitalist sistemin taşıyabileceğinden daha fazla bir yük haline almıştır.
Coronavirüsün, kapitalist sistem’in sahipleri tarafından bilinçli ve sistemli bir şekilde yaydırılmış “biyolojik bir silah” olarak yorumlayanların sayısı az değilse de; bunlar, tahminen biliyorlar kimin bu felaketi başlarına yağdırdıklarını, ama günübirlik yaşadıkları için bu sorulara yanıt ve kanıt bulmakta zorlanıyorlar. Bu yorum, analiz ve kitaplar dolusu bilgiye kısadan “bunlar komplo teorileridir” diyen cahil-aydınlar ise, zaten yüzyıldan beri kötü tanrıların felaketlerini, planlarını, entrika ve dünya kamuoyunu manipülasyonlarda kandırıp aldatarak doğru analiz eden biliminsanları, yazar ve gazetecilerin düşünce, analist ve kitaplarına hep, ““bunlar komplo teorileridir” diyerek uluslararası alanda kara propagandasını yaparak doğru ve iyinin önemsizleştirme çabalarını geliştiren Tavisstock Enstitüsü’nün etkisindedirler. Bu Tavistock ve cahil-aydınların kara propagandalarını biz artık ciddiye almıyoruz. Çünkü biz, günübirlik yaşamla değil; ancak altı bin yıllık insanlık tarihin bilimsel bir şekilde inceleyip araştırarak, somut bazı gerçekleri biraraya getirerek, insan toplulukların başına gelen felaket, savaş, açlık, salgın, katliam ve soykırımların neden ve sonuçlarını daha iyi anlayabileceğimizin ve doğru yanıtlara ulaşabileceğimizin farkındayız.
1
Kötü tarının tarafına geçmiç ve onun hizmetçileri olarak çalışan ulus-devletler
Son dört yüz yıldan beri doğa’yı yok eden, insanı birbirinin kurdu haline getiren kapitalizmi Batı’da yavaş yavaş inşa eden yeryüzü tanrılarımızın başımıza bela ettiği bu felaketten nasıl kurtulabiliriz? Tanrılarımız hiç görülmemiş öylesine büyük bir felaketi insanların başına yağdırdı ki; tıpkı Guti-Sümer döneminde yaşanan bir tufanı insanlığa yaşatıyorlar ki, herkes can derdinde! Ölüm korkusu herkesi esir aldı. Bütün ülkeler sınırlarını kapattı. Trenler, uçaklar, fabrikalar durdu. Kahveler, lokantalar, berber tükkanları, büyük mağazalar, küçük-büyük hemen hemen bütün işyerleri kapandı. Dünya borsaları % 40, %50 aşağı düştü.
Gökyüzündeki tanrılarımız, Ziusudra’ya kendisine bir gemi yapmasını, yiyecekleri doğal sebzeleri, doğal hayvanları, yapılacak aşıları yanlarına alıp, yakınlarını da gemiye alarak tufan geçinceye kadar bu kez Guti-Sümerlerin Haştene köyünden geçerek „Cudi Dağı“na değil, „Florida eyaletinin Atlas Okyanusu kıyısında, dokuz mil kare büyüklüğündeki „Jupiter Island“a çekilmelerini söyledikten sonra haber veren fırtınalar koptu!.. Gökyüzünde oturan Tanrı’larımızın yeryüzünde yaşayan insanları bu tufan felaketi kararlarıyla yok etmeye karşı, bütün ülkeler hiç görülmemiş sanal bir „Dünya Savaşı“ ilan ettiler. Birleşmiş Milletler’in çatısı altında toplanmış bulunan ulus-devletler, başımıza bu felaketi gtiren yeryüzü tanrılarımıza kurban niyetine yıllık bütçelerinin %30, % 40’nı ayırdılar. Merkez bankaların ne kardar boşaltacağını da gene aynı tanrılarımızın insafına bıraktılar. Yani tüm insanlık etkilendi. Hayat durdu İnsanlar, kötü tanrıların korkunç tufanından korunmak için kendilerini küçücük bir ev gemisinde karantinaya aldı. Sadece doktorlar, hemşeriler ve hasta bakıcıları büyük bir risk altına girerek, çok zor koşullarda hastanelerde haddinden fazla çoğalmış hastalarla büyük uğraşlar veriyor. Harıl harıl çalışan yiğit, cesur 55 doktorumuzu tanrılar elimizden aldı. Biliminsanlarımız onlarca biyolojik araştırma laboratuvarlarda coronavirüsü geri püskürten ilaçları ve aşısını bulmak için gece gündüz çalışıyorlar.
Tanrılarımız, „kaşık düşmanları“ olarak gördükleri milyarlarca insanı biyolojik coronavirüs silahıyla yok etmeye karar verdikleri için herkes küçük evinde Ziusudra’nın büyü gemisine bindi. Guti-Sümer döneminde Ziusudra’nın (beş bin yıl önce Sümerlerin kelimenin başında kullandığı „Z“ harfi, şimdi „R“ harfi olarak okunuyor. Riusudra…) yaşadığı tufan yedi gün sürmüştü? Şimdi yaşadığımız bu tufan felaketini ise, uzmanlar bile kestiremiyorlar, şimdiden önce iki hafta dediler; sonra iki hafta daha uzattılar; ama altı hafta da sürebileciğini söylüyorlar.
Çin’den sonra en fazla virüsten etkilenen İtalya, Avrupa ülkelerinden, yani üye olduğu Avrupa Birliği’nden yardım istedi. Ama ne yazik ki, hiçbir Avrupa ülkesi İtalya’ya ne doktor, ne ilaç, ne eldiven, ne de maske gönderdi. Yardım etmek istemedi. Eldivenleri bittiği için hastalarıyla eldivensız çalışan onlarca İtalya doktoru Coronavirüsüne yakandı. Bazıları öldü. Hani, Avrupa Birliği vardı!? Hani, birbirine yardım eden Avrupa Birliği nerde? Avrupa Birliği’nin sadece „Para“ birliği, sermaye birliği olduğu şimdi çok net bir şekilde ortaya çıktı. İnsanlıklarını yaşadıkları modern kapitalist sistemde para ile satmışlar! İnsanlıkları yok? Para, onların Tanrı’ları olmuş!..
Zaten dünyanın ilk uygarlığı olan Guti-Sümer mitos, efsane, destan, ilk yazılı kanunları ve erdemli kültürün Yunanistan üzerinden binlerce yıl (MÖ. 10.000-33) boyunca Avrupa’ya yayılan Aryen kültürü, doğayı koruyan, hümanist bilinci, ikinci ve üçüncü Zerdüşt inancın önünü kesmek ve bugünkü dünya para imparatorluklarını kurmak amacıyla iki bin yıl önce; Atina ve Roma’da baba-oğul (Tanrı ve oğlu İsa) felsefik Arap çöl merkezci din ideolojiyi başlatıp geliştirerek; Hıristiyanlığın Sümerlerden aşırılmış inanılmaz mitos, efsane ve ölüler diyarına inen İnanna’nın çarmıha gerilişi ve tekrar dirilişi hikâyelerini (çarmıha gerilen İsa’nın tekrar dirilişi) 300 yıl boyunca bıkıp usanmadan kendi ekonomik, politik ve siyasi çıkarları çerçevesinde anlata anlata önce Roma İmparatorluğu’n resmi dini haline getiren, yani Avrupa halkların beyinlerine önce Arap çöl merkezci Semavi din ideoloji olan Hıristiyanlığı aşılayarak, onları haçlı orduları seferleriyle Mezopotamya halkların üzerine saldırtan ve daha sonra, ulus-devletlerin inşa edilme projelerinin başlangıçı sayılan Fransız Devrimi’nden sonra 15 yıl süren Napoleon Savaşları ile (Napoleon, Rothschild’lerin iktidara getirdiği bir komuntandı.) Avrupa’daki Hıristiyan halkları birbirine kırdırtarak 3 milyon 511 bin 800 kişi katledenler, Sami halkların bir avuç elit zümre, en zengin, en saldırgan en gerici hanedan aile reisleri olan Semitik tüccarları’dır.
**
Önce Katolik Kilisine bağlı İspanya Kraliçesi İsabela sarayı’na girerek üzerinde hâkimeyet kuran Sami tüccarlar; Hıristiyan kilisesi eliyle İspanya’da Yahudi ve Müslüman halklar üzerinde baskı ve şiddeti artırdıkları yıllarda (MS.1492) başlayarak; Avrupa’daki prensleri, imparatorlukları, şehir beyliklerin idarelerini altın ve para gücüyle birer birer hâkimiyetleri altına aldılar. Her zaman karşı konulmaz gibi görünen altın ve para tek başına kralları, prensleri ve padişahları hâkimiyetleri altına almaya yetmiyordu. Onun için Semitik tüccarları, Hıristiyan, Musevi ve İslam cemaatları içindeki kadrolarla çalışıyorlardı. Zaten çok uzun vadeli tarihsel planlarını gerçekleştirmek için semavi dinlerini, -binlerce yıldır hep kavgalı oldukları Aryen Sümer uygarlığını yıkma ve o erdemli uygarlığın bütün kültürünü; kültürünü, mitoslarını, efsanelerini, destanlarını yaratan halklarla birlikte kalıntılarını mezara gömüp yok etmek amacıyla- inşa edip dünya toplumları arasına yayanlar onlardı!..
**
Kötü tanrı olan Rab, kendi tarihsel plan ve projeleri çerçevesinde MÖ.1250 tarihinde İsrailoğulları’nı, Firavun’un baskısıyla -tıpkı 20. yüzyılda Avrupa’da yaşayan Yahudileri Hitler Faşizmin baskı altına alarak Filistin’e yönlendirdikleri gibi- Kenan’a gitmeleri için yönlendirdi. Tevrat’ın anlatımlarına bakıldığında, baştan beri Abrahim ve İsrailoğulları’nın Rab tarafından yönlendirildiği apaçık görülmektedir! Peki bu Rab kim? Saf ve cahil olan insanlar için Tanrı olabilir. Ama araştıran, okuyan, Sümer tarihini, altın bin yıllık insanlık tarihini ve dinlerin tarihi çok iyi bilen; tarihin puzzla fotograflarını birleştirek insanlık tarihini iyi okuyan araştırmacılar, yazarlar ve biliminsanları için Rab; Arap çöl merkezci semavi dinlerini peygamberlik gelenğiyle kendi aile fertlerin ekonomik, siyasi ve politik çıkarları çerçevesinde dünyaya yayan Semitik tüccarları’dır. Kendinize sorun. Neden bu son üç tek tanrılı dinlerin peygamberlik geleneğiyle gelen peygamberler Mezopotam’da, Avrupa’da ya da Amerika’da ortaya çıkmamış da, hep Arabistan Yarımadası’nda ortaya çıkmış?
Bu soruya kitaplar dolu verilen yanıtlar bize birçok şeyi anlatmaktadır!..
Ne yazık ki İsrailoğulları’nı, Mısır’dan kendi ekonomik, siyasi, politik projeleri çerçevesinde, Babil şehir devletlerine karşı, Filistin’de Firavunlar’a askeri tempon bir bölge oluşturmak amacıyla din maskesi altında zorla çıkaran Semitik tüccarları, üç bin yıldan beri, öbür halklarına olduğu kadar İsrail halkın da en büyük düşmanlarıdırlar.
Kudüs’u yakıp yıkarak Yahudiler’i ülkelerinden sürgün eden Babil kralları gibi, Roma kralları eliyle de korku ve katliam kıskaçına alınarak; Yahudiler’in ülkelerini, tapınaklarını yeniden yerle bir ederek; karşı gelenleri kılıçtan geçirdiler, geri kalanları da MS.09.09.70 tarihinde Romalı kumantan Titus eliyle göçmen olarak, iki bin yıl sürecek ikinci sürgün sürüveniyle gemilerle Avrupa’ya ve oradan dünyanın dörtbir yanına dağıtanlar, Sami tüccarlar’ıydı. Şimdi onları araç olarak kullanmanın tam zamanı gelmişti. Özellikle ilk tek tanrı ideolojisini ürettikleri Musevi dinin kadroları kendilerine sadık oldukları müddetçe onları araç olarak çok iyi kullanabiliyorlardı. Genellikle ihalelerini, plan ve projilerini Musevi, Hıristiyan ve İslam Cemaatleri içinde yetiştirdikleri kadrolar üzerinde pratiğe uyguladıkları için herkes bunların Yahudiler olduğunu sanıyordu. Bu da kendilerini her koşulda gizleyen Semitik tüccarları’n işine geliyordu. Batı’nın günübirlik yaşayan biliminsanlarını, aydınlarını ve halkını sadece kandırmıyorlardı, onlar eliyle Yahudi düşmanlığını kürüklüyorlardı. Çünkü Semitik tüccarları’n –tuza alıştırılan koyunlar gibi peşlerinde gelsinler diye- buna şiddetle ihtiyaçları vardı. Kıskanç ve öfkeli oldukları için İsrailoğulları’nı başka halklara karışıp kaybolmasını kesinlikle istemiyorlar. Bu yüzden onları kral, prens ve padişah eliyle getolara sıkıştırıyorlar.
Prens, kral ve insanları borçlandırak paradan para kazanarak, bir araya gelmedikleri için güçlerini yitiren Sümer şehir beylikleri örneğini bildikleri için, bir araya gelmeyecek şekilde Avrupa’daki ülkeleri birbiri ardına getirdikleri savaşlarla ekmek gibi parçalara ayırdılar ve kendi halkından olan musevi inancındaki adamlarını, oğul ve kızlarını altın ve sermaye gücüyle egemenlikleri altına alacakları bölgeler olan Almanya, Fransa, İngiltere, Avusturya, İtalya ve Osmanlı’nın Avrupa yakasındaki Selanik gibi şehirlere yerleştirdiler.
Adamlarını bütün Avrupa ülkelerine yerleştirerek Batı’da, paradan para kazanan kapitalist sistemi, kurumlarını ve “300’ler Komitesi“ni, vaktiyle sarayına uyuşturucu satıcısı olarak girip egemenlikleri altına aldıkları İngiliz Kraliyet ailesi üzerinden yavaş yavaş inşa ettikten sonra; bu kez Hıristiyanlık inancı yerine, Tanrı’nın ulus-devlet (ayrı ayrı ülkeler, ayrı ayrı sistemler görünseler de, hiçbir şey göründüğü, bize resmi ideolojilerle gösterildiği gibi değildir. Ulus-devletler ayrı ayrı sistemler değil, Birleşmiş Milletler çatışı altında toplanmış; sermaye sahiplerine ve uygarlık güçlerine bağlı „tek bir dünya sistemi“ olan kapitalist sistemin tümüdür, bir sistemdir. BM’ler, Semitik tüccarları’n günümüzde dünya üzerinde kurdukları görünmez sanal para imparatorluğu’un IMF, NATO, Roma Kulübü, 300’ler Komitesi ve Soyarıtım Cemiyeti gibi bir alt kurumudur.) olarak yeryüzüne inmiş para virüsüyle beyinlerini yıkamış vicdanlarını satın almıştır. O yüzden şu an altın ve sermaye güçleri denen „para tanrısı“na çalışan Avrupa Birliği ve ABD Hükümetleri’n politikacıları; para için dünyada süren savaşlarına sürekli silah üretiyorlar; savaşlara, salgın hastalıklarına, katliam ve soykırımlara sessiz kalıyorlar, kulaklarını tıkıyorlar. İnsan haklarını, demokrasiyi, hukuku, kendilerinden uzak olan katliam ve soykırımlardan duydukları endişeleri, sadece laf olsun diye dile getiriyorlar. Çünkü Semitik tüccarları, onları önce Arap çöl kültürü olan Hıristiyanlık dini, daha sonra baba-oğul’un, yani Hegel’in deyimiyle „Tanrı’nın ulus-devlet ile yeryüzüne inmiş“ para virüsü ile genleriyle oynayarak kendi erdemli, hümanist, doğayı seven ilk öz kültürleri olan hakiki Aryen kültürlerinden çok uzaklaştırdılar. Artık onlar farkında olmadan (Aryen Zerdüşt inancındaki) iyilik ve aydınlık Tanrısı Ahura Mazda’ya karşı, kötülük ve karanlık tanrısı Ahriman’ın tarafına geçmiş durumda, kötülük tanrısına hizmet ediyorlar!..
2600 yıl önce, Aryen halklarından Medlerin çocuğu olan üçüncü Zerdüşt, tıpkı Sümerli Ludingirra gibi zalim Asur krallarını (Sami tücarları’nı) kastederek kötü ruhlu bir tanrı’nın, üç-dört bin yıl gerilerde yaşayan barbarları toplayarak, bu kendi halkından fakir göçmenlerle ülkelerinin sürekli yakıp yıkıp talan edildiğini, kültürlerini, dillerini, çevreyi ve tarihi eserlerinin hep yerle bir edip yok edildiğini görmüş; bu yüzden atalarının doğayı ve insanı seven Zerdüşt kültür ve inancını güncelleştirerek, hakiki yaşam felsefesini, iyi Tanrı (Ahura Mazda) ile kötü tanrı’nın (Ahriman) kavga ve anlayışı üzerine kurmuştur.
Ahriman tarafına geçmiş olan Avrupa ülkeleri, yanıbaşındaki Avrupa Birliği üyesine yardım etmezken, Çin doktorları, ilaç ve maskeleriyle 98 bin vatandaşı coronavirüs salgın hastalığına yakalanan İtalya halkın yardımına koştular! Bravo be Çin’e!… Coronavirüs ile çok büyük bir mücadele veren Çin başardı. Çin’in cesur, yiğit genç kız ve oğlanları, bu biolojik silahı ile üzerlerine saldıran yeryüzü tanrılarına karşı zafer şarkılarını bile söylemeye başladılar. Şu ana kadar 82.450 vatandaşı virüse yakalan Çin’de 3 bin 322 kişi Coronavirüs’ten ölse de, Çin salgın hastalığının önünü aldı sayılır. Haziran ayına kadar bitireceğini söylüyor. İtalya’da ise coronavirüs nedeyle hayatını kaybedenlerin sayısı 13 bin 950’a ulaşarak Çin’i geçti.
Avrupa halkların, „Tek Dünya Devleti“ olarak „kapitalist sistemi“ kuran kötü tanrıların hegemonyası altına nasıl -uzun vadeli planlama, yalan, entrika, savaş ve kamuoyunu manipülasyonla aldatarak girdikleri konusu birkaç kitapta anlatılacak uzun bir konu. Ama ben şu an konuyu fazla uzatmamak için birkaç paragrafta, başımıza bu felaketleri, savaşları, kriz, kaos, katliam, soykırım ve salgın hastalıkları getiren kötü tanrıların 5 bin yıllık tarihçesini çok kısacı anlatmak istiyorum.
Beş bin yılık tarih boyunca savaşlar hep bu sözünü ettiğim „Sami tüccarlar“ elit zümre tarafından çıkarılmıştır! Tarihçiler bu konuda sınıfta kalmıştır. Halbuki çok biliniyor ki, ne zaman ki bu elit zümreye karşı direniş, huzursuzluk başladığı an ve onlar da bu o eskimiş sistemin artık sürdürülemez olduğunu halk güçlerinden çok önceden görüyor ve gördüğü anda bu direniş ve huzursuzluğu bastırarak değişliğe giderlerken; değiştirecekleri yeni sistemi, eski sistem içinde yetiştirdikleri kadro ve adamlarıyla o tarih dönemecinde kendi tarihsel çıkarları çerçevesinde kanalize etmek için yabancı bir tehdit olarak savaşları her zaman bahane olarak kullanırlar. Uygarlıkların perde arkasında savaşları bahane olarak kullanan „somut uygarlık güçleri“ kim? İşte bu soruya filozof ve düşünür üçüncü Zerdüşt dışında, şimdiye kadar hiçbir filozof, biliminsanı ve tarihçi yanıt vermemiştir. Biz de bu yüzden üçüncü ve dördüncü Zerdüst’ün düşüncelerini takip edeceğiz!..
Herkesin sanayi devrimin safağında, „özgürlük, esitlik ve kardeşlik“ sloganlarıyla karşılayıp devrimci-demokrat olarak gördüğü Fransız Devrimi ileri sürüldüğü gibi ne sanayi devrimiyle hamle yapmıştır, ne de devrimci-demokrat olmamıştır. Neden? Çünkü Semitik tüccarları, devrimi hazırlayan devrimcilerden ve halk güçlerinden daha hızlı davranarak, bu devrimi ulus-devlet projelerin başlangıcı ve inşası olarak kullanmışlardı. Müdahale, egemenlikleri altına aldıkları İngiliz Kraliyet ailesi üzerinden Londra’dan yapılmıştır. Devrimden sonra güçsüzleşen Fransa’yı yenen İngiltere’nin ekonomik-politik yapısı Fransa’dan daha iyi gelişmiştir. Sanayi devrimin gelişim merkezi Londra’ya geçmiştir!..
2
Kötü Tanrıların tarihçesi
Batı basın ve medyasının günübirlik anlayış yöntemiyle Yahudi düşmanlığını kışkırtmak için bilinçli ve sistemli olarak Yahudi diye gösterilen Rothschild hanedanı Yahudi değildir. Yukarda kısaca anlatığımız gibi yüzyıllardır Yahudi düşmanlığın asıl kaynağı da, bu dini imanı, kültürü olmayan, Sami halkların bir avuç elit, en zengin, en saldırgan, en gerici hanedan aile reislerin tarihsel projelerine alet ve araç ettikleri Sami halkları’dır (ilk başta göç saldırılarıyla Babil’e gönderilip, orda Asur devletini kuran ve Babil kültürüne asimile olan Süryaniler, daha sonra genleri peygamberlik geleneğiyle getirdikleri tek tanrılı din virüsü ile aşılanan İsrailoğulları ve Araplar.). Onları dünya halklarına düşman göstererek politikalarını yürütüyorlar. Batı’da anti-semitizm’i kışkırtarak, Sami halkları olan Yahudi ve Araplar üzerinde kendi tarihsel projeleri çerçevesinde iktidarlar eliyle baskı ve şiddet uygulayarak düşmanlığı geliştirenler, onlara katliam ve soykırım yaptıranlar da gene bu elit zümre olan Semitik tüccarları’dır. İsrailoğulları daha tarih sahnesine çıkmadan üç bin yıl önce; Semitik tüccarları’n, erdemli Aryen kültürünü geliştiren Sümerlerle kavgaları başlamıştı!..
Son 300 yıl içinde Fransa İmparatorluğu, Rusya İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu’nu ulus-devletlere bölerek Milletler Cemiyeti adı altında „Tek dünya Devleti“ denen Para İmparatorluğunu yaratan Rothschild Hanedanlığı, Sümerleri yıkan Büyük Sargon gibi arkasında küresel hegemonik güçler olan bir Sami tüccar aile’dir. Nasıl ki, dünya zenginlerin cemiyeti şeklinde küçük bir vücud hücresi şeklinde örgütlenmiş olan Rockefeller hanedan ailesi Hıristiyan Cemaatleri içinde örgütlenip, bu kilise cemaatleri üzerinden dünyada etkin bir role sahipse; dünya zenginlerin cemiyeti içinde küçük bir vücud hücre şeklinde örgütlenmiş olan bu hanedan ailenin son üçyüz yıldan beri kendisini Yahudi gösterip bütün ülkelerdeki Yahudi Cemaatleri üzerinde etkin bir role sahip olmuştur. Yahudiler içinde çalışması, kendisini yahudi göstermesi sizi şaşırmasın! Yahudi halkını, hahamları ve siyasi siyonistleri, Semitik tüccarların tarihsel projeleri çerçevesinde araç olarak kullanmaktadırlar! Yahudiler, Semitik tüccarları tarafından araç olarak kullanıldıkları için son 3 bin yıldan beri defalarca üzerelerine gelmedik felaket, katliam ve soykırım kalmamıştır! Sümerlerin binlerce yıl önceki mitos, efsane, kültür ve ilk yazılı kanunlarını; İsrailoğulları’n resmi kavim-devlet ideolojisi olarak, Musevi dini biçiminde aşılamaları yüzünden tarihte karşılaştıkları zulm, eziyet, baskı, korku, endişe, katliam ve soykırımlar; Semitik tüccarları’n hep tarih boyunca tuza alıştırılan koyunlar gibi peşlerinde gelsinler diye boyunlarına astıkları bir kölelik zinciridir! Bu kölelik zincirin kırılıp atılması gerekir.
19. ve 20. yüzyılda Semitik tüccarların cemiyeti şeklinde örgütlenmiş olan Rotschild’lerin tarihsel projeleri çerçevesinde çalışan ve Avrupa merkezci milliyetçilik olan Yahudi milliyetçiliğiyle yetiştirilen siyasi siyonistler, Batı’da her ülkede harıl harıl çalışıyorlardı. Fakat birçok ülkede ve şehirde Musevi cemaatları ve tanınmış hahamlar; siyasi siyonistlerin bu, Filistin’de bir „Yahudi ulus-devleti“ kurulmasına şiddetle karşı çıkıyorlardı. Çalışmalarını engelliyorlardı. Rotschild’lerin finanse ettikleri ve Siyonist liderlerin, 1897 yılında Almanya’nın Münih kentinde yapmayı planladıkları Birinci Siyonist Kongre, Alman Musevi cemaatı ve Alman Hahamların Ulusal Örgütü (the National Organization of German Rabbis), „ Siyonistlerin İsrail Toprakları’nda Yahudi devleti kurma çabalarının, kutsal metinlerde ve diğer dini kaynaklarda ifade edilen Museviliğin Mesihi amaçlarıyla çatışma halinde“ olduğunu söyleyerek şiddetle karşı çıkmış ve eleştirmeleri yüzünden, tümüyle 300’ler Komitesi’nin hâkimeti altında bulunan İsviçre’nin Basel kentinde düzenlendi. Avrupa’da yapılan Kongre’ye gelemeyen Yahudiler için Amerika’da (1897) Montreal kentinde bir Konferans düzenleniyordu.
Bu Konferansta, Yahudi ileri geleni Haham İzak Meyer Wiese, siyasi siyonizme şöyle karşı çıkıyordu:
„Bizler bir Yahudi devleti kurulmasına ilişkin her türlü girişimi temelden reddediyoruz. Böylesi girişimler, Yahudi peygamberlerinin ilk önce ilan ettikleri … İsrail misyonunun saptırılmış bir anlayışını apaçık Sergilemektedir..“ (Roger Garaudy, İsrail, Mitler ve Terör, Timaş Yayınları, İstanbul 2019, s. 20)
Buna rağmen, Rothscild’ler daha önce cemaat okullarında Avrupa merkezci milliyetçilik ile yetiştirip finanse ettikleri İttihat ve Terakki Cemiyeti, siyonist ve Nazi kadrolarla 1. ve 2. Dünya Savaşları’nı egemenlikleri altına aldıkları devlet organizasyonları eliyle çıkarıp (Hükümet kadrolarına, savaş bakanlıkların hepsine onlarca yıl önce cemaat okullarında yetirtirdikleri adamlarını sokmuşlardı), Anadolu’da Ermeni, Pontus Rumları, Süryani ve Kürtlere; Almanya da ise Yahudi ve Romanlara tarihin hiçbir döneminde görülmemiş korkunç katliam ve soykırımlar yaparak, İngiliz Kraliyet ailesinin öncülüğünde Ortadoğu’yu istedikleri gibi dizayn ederek, Batı’da kurdukları modern kapitalist sisteme iki ileri karakol kurmuş oldular: Türkiye ve İsrail. Türkiye ulus-devletini; genlerine Avrupa merkezci Türk milliyetçi virüsü aşıladıkları İttihat ve Terakki Cemiyeti’in kadrolarıyla kurmuşlardı ve hâlâ hakim olan İttihatçıların zihniyetiyle son kalan yerli halk Kürtler üzerinde katliam ve soykırımlarını sürdürüyorlardı. İsrail ulus-devletini ise; genlerine Avrupa merkezci Yahudi milliyetçi virüsü aşıladıkları siyonist kadrolarıyla kurmuşlardı ve hâlâ hakim olan siyonist zihniyetiyle Hitlerin Yahudilere yaptıkları katliam ve soykırımların aynısını Filistin halkına yaparak sürdürüyorlardı.
Uygarlık yıkıcı güç olarak kulandıkları Türk ulus-devletin resmi ideolojisinin, tıpkı üç bin yıl önce Tevrat ile İsrail kavim-devletin resmi ideolojisi olarak götürülüp Sümerlere dayandırıldığı gibi bağlanmış olması tesadüf değildir. İsrailoğulları’na nasıl ki, „Siz, Rab’ın seçkin kullarısınız!“ diye başka halkların ülkelerini „vaad edilmiş toprak“ olarak gösterip işgal ettiriyorsa; Orta Asya’dan gelen Türkler’e de (ki bunlar gerçek Türk değil, genleriyle oynanmış sunni devşirme Türkler’dir!), „Atalarınız Sümerler’dir. Siz çok yüksek medeniyetten gelen milletsiniz! Bir Türk dünya bedeldir!“ diye poh pohlayıp şişirerek yerli halklara katliam ve soykırım yaptırarak ülkelerini gizlice işgal ediyor. Çünkü derin tarihsel planlara sahip olan Semitik tüccarları, bin yıldan beri Ortadoğu’da uygarlık yıkıcı etmenler olarak kullandıkları Türkleri İsrailoğulları’n kabyolmuş 13 kabilesi olarak görüyor ve İsrailoğulları gibi araç olarak kullanıyorlardı. Bunu devşirme Türkler ve siyasi siyonistler hâlâ anlamış değiller!..
Türklerle Yahudiler akrabaymış diye Yahudi ve Türk yazarlarına birçok ısmarlama kitap yazdırılmıştır. Yazar Arthur Koesler’e 13. Kabile kitabı yazdırılmış; arkasından kitap ünlü olsun, herkes okusun diye Koesler bir komplo ile öldürülmüştür. Bunların yasalarında bir de böyle kötü bir kural vardır. Kullandıkları kadroları sonradan Fransız Devrimi, Jön Türkler Devrim’i ve Türkiye’yi kuran İttihatçı kadrolar (İzmir Suikastı bahanesiyle) korkunç bir şekilde katledilmişler!
Siyasi siyonizmin ideolojisini, yöntem ve eğilimlerini beğenmiyen Albert Einstein 1938 yılında şöyle eleştirilerde bulunuyordu:
„Bence Araplarla müşterek barışçı bir hayat esası üzerinde bir anlaşmaya varmak, bir Yahudi ulus-devleti kurmaktan daha mantıklı olacaktır… Yahudiliğin temel karakteri hakkında edindiğim şuur, ne kadar mütevazı olursa olsun, sınırları, ordusu ve dünyevi bir bir iktidar projesi olan bir Yahudi ulus-devleti fikrini kabullenmiyorum. Saflarımızda, dar bir milliyetçiliğin gelişmesiyle Yahudiliğin uğrayacağı dahili zararlardan endişe ediyorum… Bizler artık Makkabiler dönemi Yahudileri değiliz. Kelimenin siyasi anlamıyla yeniden millet olmak, cemiyetimizin peygamberlerimizin dehasına borçlu olduğumuz mânevileşmeden yüz çevirmek demek olacaktır.”. (Haham Moshe Menuhin, Zamanımızda Yahudiliğin çöküşü, 1969, s.324)
Biliyoruz ki, „Yahudi meselesi benim için ne sosyal, ne de dini bir meseledir.. Sadece milli bir meseledir!..“ (Theodor Herzl, Yahudi Devleti) diyen ve Rothscild’lerin ulus-devlet fikri/ideolojisi olan Avrupa merkezci milliyetçilik ile Musevi Cemaatleri’nde yetiştirilen Theodor Herzl gibi düşünmeyen binlerce, milyonlarca Yahudi var. Yahudi Albert Einstein, K. Marx ve Martin Buber’in sözlerine kulak verin. Elit zümreye karşı direnişi örgütleyip, sesinizi yükselterek kölelik zincirinden kurtulun! Hem İsrail halkın güvenliği ve çıkarları, hem de bütün insanlığın güvenliği ve çıkarları için artık elit zümreye çalışan hahamların, Yahudi milliyetçiliği olan siyonizmin arkasına takılarak Semitik tüccarları’n tarihsel Plan, proje ve programları olan Tevrat ve Yahudi Liderlerin Protokolleri’nde yazılı ideal ve vaadlerin peşinde koşmamalısınız!..
Siyonizm, Fransız, Türk ve Alman milliyetçi virüsü gibi Semitik tüccarları’ın kendi tarihsel projeleri çerçevesinde parayla satın aldıkları biliminsanlarına Fransız Devrimi’nden 50 yıl önce başlayarak ulus-devletlerin çağımızdaki dini biçiminde oluşturdukları Avrupa merkezci milliyetçi, siyasi bir idelojidir. Kapitalist sistemin bir hastalığıdır. Alman milliyetçiliğiyle yetiştirilen Nazilerin Almanya’da Yahudiler’e yaptıkları katliamın aynısını, bugün -Rothscild’ler’in finanse ettikleri- siyonist kadrolar tarafından Ortadoğu’da kurulan İsrail ulus-devleti tarafında Filistinlilere yapılmış olması tesadüf değildir!..
Bakın, Ortadoğu’da kendilerine ulus-devlet ileri karakolunu kurmak amacıyla sizi Araplarla sürekli savaş halinde tutan Semitik tüccarları, insanlığın başına bela ettiği coraonavirüs İsrail halkı arasında da yayılmaya başladı! Kendi tarihsel projeleri çerçevesinde Almanya’da, genlerini Alman milliyetçi virüsü ile aşıladıkları vekalet savaşçıları olan Nazileri iktidara getirerek (Hitler, manipülasyonlar ve hilelerin yapıldığı seçimlerde oyların ancak % 23’u alarak iktidara taşınmış.) Hitler faşizmi eliyle Yahudilere tarihin en büyük soykırımını yaptıranlar, Semitik tüccarları’dır! Yahudileri „Tanrı’nın seçkin kulları“ yalanıyla kandırıp aldatarak araç olarak kullanan Semitik tüccarları İsrail halkın en büyük düşmanları’dır!
İnsanlığın ilk erdemli uygarlığı olan Sümer mitos ve efsanelerini geliştirerek, isim vermeden geçmişte tarihinizi götürüp Sümerlere bağlayan, size Tevrat’la resmi tarih yaratan, ilk yazılı sümer kanunlarını, „Rab’ın Musa peygambere verdiği on emir“ diye size yutturan, sizin başka topraklara göz dikip, oraları işgal etmeniz için Guti-Sümer kralları olarak, tufanı yaşayan Ziusudra, Kassit ve Hurrilerin gökteki yıldızların ve güneş tanrısı olan Mithra’yı tek tanrı olarak gören Hurrili Brahim’i (Ziusudra’yu Nuh olarak, tarihçilerin ateşten gelen Huşeng olarak bildiği, halk arasındaysa Brahim olarak bilinen Brahim’i Abrahim yaparak) size atalarınız diye tanıttılar.
Sami Süccarları’n tarihsel programları olarak elinize verdiği Tevrat’ta; Atalarınız ordan geldi: „Mısır Irmağı’ndan büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan toprakları senin soyuna vereceğim.“ (Tevrat, Tekvin, 15) diye kandırıp aldatarak kölelik zincirini boynunuza takan kötü tanrılardan kurtulmak istiyorsanız Sümer tarihini çok iyi bilinmesi gerekiyor. Semitik tüccarları, neden binlerce yıl deve üstünde mal getirdikleri Sümerler’in ismini size vermiyor? Neden Sümerler’in tablerini okumanıza izin vermiyor? Bilim insanların bile tabletlerin çevrilmesini ve okumasını yüzlerce yıl engellediler. Siz İsrailoğulları, daha tarih sahnesine çıkmadan üç bin yıl önce Sümerler, Mezopotamya’da insanlığın ilk uygarlığını çoktan kurmuşlardı. O uygarlığı’n çevrilen tabletlerini bilinçli bir şekilde okursanız Tevrat, İncil ve Kuran’ın kökenin Sümerler’e dayandığını göreceksiniz! Sami tüccarlar’dan da kurtulmuş olursunuz!..
**
Kiş şehir Beyliği’nde Kraliçe Kubau sarayında vaktiyle içki işiyle uğraşırken, Sümerlerin ekonomik, politik, askerlik, mitos, efsane ve tanrılarını inceleyip, kendi Sami halkından olan göçmenleri etrafında „toplamış ve önce içinde çalıştığı sarayı ele geçirmiş, sonra da Sümer kentlerini birer birer idaresi altına almaya başlayarak“ Sümerleri nasıl yüzyıllarca Arabistan çöllerinden topladıkları barbar göçmenlerle (Ekonomik ve kültür olarak Sami halkları üç-dört bin yıl gerilerde yaşıyorlardı) yağmalayıp yıkmışlarsa; Sami tüccarlar, aynı çok uzun vadeli plan, proje, program ve metodlarla son iki bin yıdan beri özellikle Avrupa kıtasındaki şehir beyliklerin, prensliklerin, imparatorlukların eliyle inşa ettikleri sinagog ve görkemli kiliselerle sarayların içine girdiler. Avrupa’da Hıristiyanlığı geliştirilmemiş olsalarda Musevilik Batı’da bu kadar gelişmemiş olacaktı. İkisi birbirini tamalayan uzun vadeli projelerdir. Birinci Dünya Savaşı’ndan beri üzerinde konuşulup fikir yürütülen ve 1960’lardan beri „Dinler arası diyalog konferansları“ adı altın İslam dinini bu birliğe alıp, sürekli konferanslar düzenlemeleri, ılımlı İslam projelerini geliştirmeleri, aslında önümüzdeki yüzyıllarda semavi dinlerini tek din altında birleştirmeyi hedepleyerek tarihsel projelerini tamamlamaktadır! Ulus-devletleri nasıl ki, önce Millitler Cemiyeti adı altında toplayıp organize ederek kapitalst sisteme hizmet edecek şekilde kazığa bağladılarsa; semavi dinlerini de Tek Din Cemiyeti adı altında toplayıp organize ederek kapitalst sisteme hizmet edecek şekilde kazığa bağlayacaklar!..
Emekli öğretmen Sümerli Ludingirra’nın Yaşam öyküsünden:
„Yönetimin Akadlı’lara (Sami tüccarlara.A.R.) ilk geçisi nasıl oldu bir bilseniz! Kiş’te Kraliçe olan Kubau vardı ya, işte onun 400 yıl krallık yaptığı yazılan oğlunun sarayında, içki dağıtıcılığını yapan Sargon adında biri varmış. Adam sarayda çalışırken yalnız içki işiyle vaktini geçirmemiş. Biz Sümerlilerin askerlik tekniğini, politikasını, şehir beyliklerin birliklerini oluşturmamalı nedeniyle güçlerini nasıl yitirdiklerini incelemiş, kendi halkından (Sami halklarından.A.R.) olanları etrafına toplamış ve önce içinde çalıştığı sarayı ele geçirmiş, sonra da Sümer kentlerini birer birer idaresi altına almaya başlamış. Derken etrafındaki Sümer şehir beyliklerin ve diğer halklara da saldırmaktan kendini alamamış ve kendini kral yaparak Sümer devleti temelleri üzerine koca bir Akad devletini kurmuş.“ (Sümerli Ludingirra’nın Yaşam öyküsü, Tablet 10)
Biliyoruz ki, 1200 yıl boyunca zorla Musevilik inancı aşılanan İsrailoğulları’na Filistin’de kurdukları İsrail kavim-devletin üstüne Babil kralından sonra Roma krallarını saldırtarak yıktılar. İlginçtir, Filistin’de öldürmediler, zavallı İsrailoğulları’nı araç olarak kullanmak için Roma kralların gemileriyle Avrupa’ya taşıyarak çok uzun vadeli tarihsel planlar ve projeleri çerçevesinde dünyanın dört bir yanına dağıttılar. Üç bin yıldan beri hep araç olarak kullandıkları İsrailoğulları’n beyinlerine gittikleri yerlerde başka kültüre asimile olmasınlar diye Tevrat’a bir sürü şifre yerleştirmişlerdi. Nereye giderlerse gitsinler bu tek tanrılı din Museviliğe ve Tevrat’a bağlı kaldıkları sürece Sami tüccarlara hizmet etmek zorundaydılar. Şifrelerden biri şöyleydi: „Sınırlarınızı Kızıldeniz’den Filistin Denizi’ne, çölden Fırat Irmağı’na genişleteceğim. Ülke halkını elinize teslim edeceğim. Onları önünüzden kovacaksınız. Onlarla ya da ilahlarıyla antlaşma yapmayacaksınız. Onları ülkenizde barındırmayacaksınız. Yoksa bana karşı günah işlemenize neden olurlar. İlahlarına taparsanız, size tuzak olur.“ (Tevrat, Çıkış, Bap 23)
Bunları kim pratiğe uyguluyor demeyin.
10 Ağustos 1967 tarihinde Jerusalem Post gazetesinde çıkan demecinde General Mosche Dajan şöyle konuşuyordu:
„Bizler Tevrat’a sahipsek, bizler kendimizi Tevrat’ın halkı olarak görüyorsak, o zaman bizler Tevrat’ta vaad edilen bütün topraklara da sahip olmak zorundayız.“ (Roger Garaudy, İsrail, Mitler ve Terör, Timaş Yayınları, İstanbul 2019, s.33)
İşte beyinleri tek tanrı’lı (Efendi’ye) din ideolojileriyle yıkanıp vicdanları satın alınmış böylesi vekalet savaşçıları, dindar, ırkçı, yobaz Yahudiler, Sami tüccarlara (Efendi’ye) hizmet ettiklerinin farkında değiller! Farkında olmadıkları için Rab-Efendi, yani Sami tüccarlar, onları vekalet savaşçıları olarak dünyanın her yerinde istedikleri gibi araç olarak kullanmaktadır. Tıpkı İslamcı cihatçılar gibi, vekalet savaşçıları olarak kullanıldıklarının farkında değiller!
Mısır’dan Firavunların baskılarıyla zorla çıkarmaları üzerinden 600 yıl geçmesine, Baal ve Aşure inancındakilere onca katliam yapılmasına rağmen elit üst tabaka ve kâhinler dışında; İsrailoğulları Kudüs’daki Yehuda Krallığı’nda hâlâ Arap Yarımadası’nda yaşayan çöl barbarların putperest inancındaydılar ve eski tanrıları olan Baal, Baal’ın karısı olan verimlilik tanrısı, tanrıların anası Aşena putu, güneş, ay ve takım yıldızları putları diye birçok put tanrıya daha inanıyorlardı; („İsrailoğulları Rab’bin gözünde kötü olanı yaptılar ve Tanrıları Rab’bi unutup Baal’lara ve Aşera putlarına taptılar. Ve Rab’bin öfkesi İsrail’e karşı alevlendi ve onları Mezopotamya Kralı Kuşan-Rişatayim’in eline teslim etti.“ Tevrat, Hakimler, 3:7) ve henüz tarihsel projeleri olan Musa’nın önderlik ettiği Musevilik dinine geçmedikleri için, ülkelerini ve Kudüs’ü yakıp yıkacak Babil Kralı Nebukadnazar’ı MÖ. 09.09.586 tarihinde üzerlerine gönderen öfkeli Semitik tüccarları; İsrail kavim-devletini yerlebir edip yıktı; korksunlar diye sadece karşı çıkanları kılıçtan geçirdi, öbür onbin Yahudi’yi terbiye etsinler diye Babil Kralın “eline teslim etti.” İsrailoğulları, medeniyeti ve Mezopotamya din anlayışını yerinde iyice öğrensinler diye planlı ve sistemli bir şekilde Babil’e sürgüne gönderildiler. Babil ve çevresinde oturan Medler’den, „Guti, Lulubi, Lor ve Hurri kabilerinin binlerce yıl önce Fırat, Dicle, Zap ve Aras ırmakları arasındaki bölgede bir cenneti yarattıklarını, bu cennet ülkede Sümer kralları Ziusudra’nın tufanı yaşadığını, bu bölgede yaşayan kabile ve aşiretlerin MÖ. 2.150’ler güneş tanrılarını Mitra adı altın birlerşirerek, doğa ve insana karşı canavarlaşan Akad devletini yerle bir edip yıktıklarını, 100 yıl sonra Brahim’in bu Mitra güneş tanrısını uygarlığın merkezinde ilan etmesi üzerine Ur kentinde Kral Nemrut tarafından ateşe atıldığı efsanesi ve bir sürü mitos, efsane, destan, cennet-cehennem hikâyeleri öğrendiler.
Babil sürgününden sonra bunları, MÖ. 09.09.516 tarihinde Kudüs’te yeniden inşa ettikleri büyük Süleyman Tapınağı’nda 350 yıl boyunca başkâhinler ve hahamlarına yazdırdıkları Tevrat’ta İsrailoğulları’na şöyle seslenip hâlâ tehdit etmaye devam ediyorlardı:
„Bu uluslarla antlaşma yapmayacaksınız. Onlara acımayacaksınız. Kız alıp vermeyeceksiniz. Kızlarınızı onların oğullarına vermeyeceksiniz; oğularınıza da onlardan kız almayacaksınız. Çünkü onlar oğullarınızı beni izlemekten (yani Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinden. A.R.) saptıracak ve başka ilahlara tapmalarına neden olacaklardır. O zaman Rab (Sami tüccarlar.A.R.) size öfkelenecek ve sizi çabuk yok edecektir.“ (Tevrat, Tesniye, 7:3)
Tevrat’ın birçok Bap’ında olduğu gibi, burda da çok apaçık bir şekilde Semitik tüccarları; İsrailoğulları’na, „Babil kültürüne asimile olan Süryaniler gibi başka halklarla antlaşmalar yaparak, onların kültürüne asimile olup kayb olmalarınızı istemiyorum ve tarihsel programlarım çerçevesinde gitmediğiniz zaman sizi çabuk yok edeceğim“ diyorlar. İşte bu, son üç bin yıldan beri İsrailoğulları’n, yeryüzü kötü tanrılarımız olan Semitik tüccarları’n projeleri çerçevesinde gitmedikleri zamanlarda Firavunlar’dan beri, Nebukadnezar’den Hitler’e kadar başlarına gelen bütün feleketlerin, katliam ve soykırımların kanıtı olarak görüyorum. Şimdi ne kadar güçlü ve hangi yeryüzü tanrılarımızdan bahsettiğimi herhalde anladınız!.. Yahudiler tek başına isteseler de, bu güçlü canavar, Golem, vampir, kötü yeryüzü tanrıların elinden kurtulamazlar; öbür dünya halklarının da bu İsrail halkına yardım etmesi gerekir!
Önce tek tanrılı din ideolojileriyle yetiştirdikleri zümre ve kadrolar; başka tanrıya inanmasınlar, başka kültürlere girmesinler ve Babil kültürüne asimile olan Süryaniler gibi olmasınlar diye krallar ve prensler eliyle onları Avrupa’da gettolara kapattılar. Üzerlerine sürekli baskı sistemini yayarak korku, endişe ve ruhi bunalımda yaşatan Sami tüccarlar, onların efendi’leri (tanrıları) olarak kurtarıcıları oluyordu. Cemaat okullarında ve Sinagoglarda yetiştirdikleri kadro, sermaye, para ve altın gücüyle saraylarında çalıştıkları bu şehir beylikleri, prenslikleri, imparatorlukları önce hegemonyaları altına aldılar, daha sonra ulus-devletler biçiminde parçalayıp yok etmeden önce çeşitli oyun ve hilelerle bu prenslerin, kralların, padişahların bütün servetlerini altın olarak demir kasalarına koydular. Katolik Kilisesi önderliğinde başlattıkları kanlı Fransız Devrimi, daha doğrusu ulus-devlet projeleriyle Fransa, Osmanlı ve Rusya imparatorluklarını yıkıp yok ederek, onlarca yıl önce cemaat okullarında Yadudi dinin inançları ve Avrupa merkezci milliyetçilik virüsü ile yetiştirdikleri kadrolar eliyle tarihin hiçbir döneminde görülmemiş katliam ve soykırımlar yaparak ulus-devlet projelerini birer birer inşaa ederek pratiğe uyguladılar. Ve Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra İsveç’de 10 Ocak 1920’de ulus-devletler şeklinde örgütlenmiş Milletler Cemiyeti, yani „Tek Dünya Devleti“ çatısı altında, tek dünya sistemi olarak para imparatorluklarını (modern kapitalist sistemi) kurmuş oldular.
Milletler Cemiyeti’n adı; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 24 Ekim 1945’te Birleşmiş Milliyetler’e çevrildi. Ortadoğu’nun Rothscild’lerin tarihsel projeleri çerçevesinde 1916’da Sykes-Picot Antlaşması ve Balforur Deklarasyonu ile bölündükten sonra, ABD Başkanı Wilson’un da „uluslararası siyasal bir örgüt kurulma“ düşüncelerini benimsemesi üzerine kurulan Millitler Cemiyeti’n kâğıt üstündeki amaçları her ne kadar, “uluslararası barış ve güvenliği sağlamak, ekonomik, toplumsal ve kültürel işbirliğini oluşturmak“ denilse de, hiçbir zaman yerine gelmeyen bu güzel sözlerle dünya halklarını kandırıp aldatmaya çalışmaktadırlar. „Ulusların kendi kaderini kendilerinin tayin etme hakkını,“ sadece Türkler ve Yahudiler dışında, özelde de Sovyetler Birliği dışında hiçbir halka tanınmamış! Ermeniler’e, Pontus Rumları’na, Süryanilere, Kürtlere… Anadolu ve Kürdistan’ın bu yerli halkları Ortadoğu’da onların projeleri çerçevesinde kurulan ulus-devletler tarafından katliam ve soykırımlarla katledilmiştir. Ara sıra göstermelik olarak konferanslar ve antlaşmalar yapan, savaş mağdurlarına yardım ettiğini gösteren BM’ler, Semitik tüccarları’n dünyadaki en üst organıdır; asıl savaşları, katliamları, soykırımları planlayandır! NATO şemsiyesi altındaki ulus-devletlerle organize ediyor, fakirler de bu savaşlarda ölüyor.
Mark Sykes ve François Georges-Picot, her ikisi de Rothscild’lerin adamlarıydı. Rothscild’lerin, Geney Afrika’daki Boer halkın altın ve elmas kaynaklarına sahip olmak için nasıl ki İngiliz Kraliyet ailesinin düzenli ordusunu 1899’da oraya savaşa gönderip, bütün Boer halkını korkunç bir katliamdan geçirerek altın kaynaklarını 300’ler Komitesi üyeleri arasında paylaştırdılarsa; Ortadoğu halkları için de tarihin gördüğü en korkunç felaketini hazırladılar. Hazırlıklarına 100 yıl önceden başlamışlardı. Bu yüzden hiç kimse fark etmedi onların yaptığını. Rothscild’lerin finans desteği sayesinde Güney Afrika’da sadece kırık tüfekleri olan Boer halkına karşı düzenli ve her türlü silahlarla donatılmış İngiliz Klaliyet Ailesi’nin ordularıyla yaşattıları korkunç cehenemin aynısının daha büyüğünü Ortadoğu’da Birinci Dünya Savaşı’da Anadolu, Kürdistan ve çevresindeki halklara yaşattılar! Birinci Dünya Savaşı’nı planlayarak, para gücüyle egemenlikleri altına almış oldukları Alman devleti eliyle hasta adam Osmanlı’yı 1. Dünya Savaş’ına sokarak cesedini ekmek gibi parçalara ayırdılar. Savaştan sonra Kürdistan’ın Petrol kaynaklarını 300’ler Komitesi üyeleri arasında paylaşmak, Ortadoğu’yu dizayn etmek, İsrail ulus-devletin bir ön koşulu olarak Osmanlı’nın son 50 yıldan beri Alman subayları tarafından Prusya askeri disiplimiyle yetiştirilen ırkçı çekirdek kadrosu İttihatçılarla kapitalist sisteme ilk ileri karakol olarak Türkiye’yi inşa etmek, İsrail devleti kuruluncaya kadar Filistin topraklarını manda yönetimi olarak İngilizlerin egemenliği altına sokmak için, Osmanlı ordusuna komuntanlık eden Alman devleti (Kaiser Wilhelms) eliyle Birinci dünya savaşını çıkardılar. Böylece dünya halkların yüzde 85’i savaşa karşıyken, 5 Temmuz 1914 günü Potsdam’da, yapılan gizli „İmparatorluk Konferansı“nda Kaiser Wilhelms, Rothscild’lerin tarihsel planları, finans desteği ve talimatları çerçevesinde Birinci Dünya Savaşı’nı ilan ediyordu. Savaş ilan ederken, bu gürleştirdiği cehennem ateşin içine, kendi halkıyla birlikte yanıp kül olması için Osmanlı da zorla ateşin içine çekiyordu…
Daha fazla bilgi için 1913 ve 1916 yılları arasında ABD’nin İstanbul Büyükelçisi olarak çalışan tanık Henry Morgenthau’nın „Büyükelçi Morgenthau’nın Öyküsü“ kitabına bakınız. (Henry Morgenthau, Büyükelçi Morgenthau’nın Öyküsü, Belge Yayınları, İstanbul 2005, s.71-74)
(…..)
Rothscild’ler, Prusya Krallığı’nı 1800’lerin başından beri altın ve para gücüyle hegemonyaları altına almışlardı. Almanlar ne kadar özgür olduklarını söyleseler söylesinler, gerçekleri ne kadar saklarlarsa saklasınlar o günden bu yana artık Rothscild’lerin sermayesi yönetiyordu Alman halkını. Dün de, bugün de para yönetiyor Alman devletini. Hegemonları altına alır almaz; Rothscild’lerin hâkimiyeti altındaki Alman yöneticileri, erdemli Alman halkına yakışmayan ve onları Hitler faşizmine götüren iğreç bir girişimde bulundular: 1835’lerde Ortadoğu’da 800 yıldan beri uygarlık yıkıcı bir güç olarak kullandıkları „Türklerle Silah arkadaşlığı“nda buluşturdular. Bu Silah Arkadaşlığı’nı kapitalist sistemde hep Semitik tüccarları kullandı; Alman devletinin bizzat üzerinde durup destek verdiği Osmanlı ordu birlikleri Anadolu ve Kürdistan’da Ermenileri, Pontus Rumları, Süryani ve Kürtleri katliam ve soykırımdan geçirdi. Ve bu uygarlık yıkıcı barbar devşirme Türklerin insanları nasıl korkunç katliam ve soykırımlardan geçirerek yok ettiklerine tanıklık eden ve tecrübe kazanan Alman askerleri, 20 yıl sonra aynısını Hitler Almanya’sında Yahudi ve Romanlara yaptılar. Ve ilginçtir, yüz yıldır Kürdistan’da Kürtleri katliam ve soykırımlardan geçirmekte olan Türkiye’ye bugün hâlâ en fazla para ve silah yardımı yapan, Semitik tüccarları’n hegemonyası altındaki Alman devletidir! Alman devleti kendi halkından gizlemeye çalışsa da çok okuyup araştıran bütün tarihçiler, araştırmacılar, yazarlar ve gazeteciler çok iyi biliyor ki; Alman devleti Türkiye ile birlikte Kürt soykırımlarını yapmaya devam ediyor!.. Tek Dünya Sitemi’n, sistem hatası; kapitalist sistemi kuran Sami tüccarlar, bu işi yüzyıllar önce böyle ayarlamışlar!..
Bedirhan Bey’e karşı savaşan Osmanlı ordusunda danışmanlık görevi verilen Moltke
1835 yılında Rothscild’lerin plan ve sermaye desteğiyle Türk ordusunda askeri öğretmen ve tahkimat uzmanı olarak görevi verilen Prusya ordusundan yüzbaşı Helmuth Von Moltke (1835-1839), Ortadoğu’da bir halklar hapishanesine dönüşün Osmanlıya karşı özgürlük mücadelesi vererek savaşan Kürt halkına karşı acımasızca baştatılan köy yakmalar, katliam ve soykırımlar sırasında Osmanlı’ya yardım etmesiyle başlayan Alman-Türk, Silah Arkadaşlığı Cumhuriyet dönemde, Hitler Almanya’sından savaş uçakları, tanklar ve kimyasal gazlar alınarak sürdürüldü. Kürt liderleri, sömürgeci valilerin yönettiği göstermelik mahkemelerde mahkumiyetten hemen sonra alelacele on binlerce Kürt insanıyla birlikte, Rothscild’lerin “evlatları”ndan biri olan Mustafa Kemal’in emir verdiği İstiklal Mahkemleri’n karanlarıyla idam edildiler. Öyle ki Kürtler, zamana yayılan cinayet, köy yakmalar, katliam ve soykırmlarla tarihten hızla yok edilip silinmek istendi. Batı Uygarlığı’n Anadolu’daki bütün bu katliam ve soykırımları görmemezlikten gelmeleri ve Türk devletin işlediği insanlık suçlarına göz yummasının arkasında Semitik tüccarları’n gizli tarihsel politik projeleri yatmaktadır.
3
Rothscild’ler Sykes-Picot Antlaşması ve Balforur Deklarasyon ile Ortadoğu’yu devletler arasınada bölüp parçalıyor
Siyonist lider Nahum Sokolov, İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’a hitaben yazdığı mektupta, „Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasını savaşın hedeflerinden biri olarak belirlemişti.“
Yani „savaşı finanse ederek destekliyoruz, savaş sonrası bize Filistin’de bir Yahudi devleti kurun“ diye perde arkasındaki gizli güçleri işaret edince; Lord Rothschild, vekalat savaşçıları olan siyonistleri hemen şöyle uyarıyordu:
„Bakın, eğer hemen ülkelerden çok şey isterseniz hiçbir şey alamazsınız. Yavaş olun! İsteklerinizi zamana yayarak alıştıra alıştıra alın. Biz size yardım ediyoruz ama bunun üzerinden hemen İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour’a ‚bize devlet kurun’ denilmez. Bu büyük bir hata! İngilizler istese de şimdi size devlet kuramaz. Rusya istemez. Osmanlı istemez, hâlâ direniyor. Hiç düşündünüz mü, biz neden devletlerle uzun vadeli politikalar yapıyoruz? Şu an İngilizler çok iyi çalışıyor; Arapları ve Kürtleri bizim uzun vadeli politikalarımıza kurban etmiş durumdalar. Görüyorsunuz ki ondan önce yapılacak çok iş var. Haydi şimdi giden sayın Balfour’den özür dileyin, hatanızı düzeltin. Arapları şimdiden başınıza toplamak istemiyorsanız, Deklarasyon’da Yahudi devletinden söz etmeyin, ulusal yurttan bahseden.“
Bunun üzerine Sokolov’un hırslı isteklerde bulunduğunun farkına varan siyonist liderler, Balfour’a bir uzlaşma metni gönderdiler. İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour de Rothschild’lerin adamlarından biriydi. Siyonistlerin arkasında hangi gizli güçlerin olduğunu çok iyi bildiği için, Siyonist Federasyonu’na göndereceği Balfour Deklarasyonu 2 Kasım 1917 tarihinde doğrudan devletlerden daha güçlü olan Rothschild’lere gönderdi:
Arthur James Balfour’in, Rothschild’lere gönderdiği Balforur Deklarasyon aynen şöyle:
„Saygıdeğer Lord Rothschild, Majestelerinin Hükümeti adına kabineye sunulan ve kabul edilen Yahudi Siyonist isteklerini sempati ile karşılayan müteakip deklarasyonu iletmekten memnuniyet duyarım.
Majestelerinin Hükümeti, Filistin’de Museviler için bir millî yurt kurulmasını uygun karşılamaktadır ve bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden geleni yapacaktır. Filistin’deki mevcut Musevi olmayan toplumların sivil ve dini haklarına ve başka ülkelerde yaşayan Musevilerin sahip oldukları hak ve politik statülerine zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı açıkça anlaşılmalıdır. Bu deklerasyonu Siyonist Federasyonu’nun bilgisine sunmanızdan memnuniyet duyacağım. Saygılarımla
Arthur James Balfour“
İngiltere ve müttefikleri Birinci Dünya Savaşı boyunca dünyanın özgürleştirilmesi için savaştıklarını söylediler. Bu yalan propagandalarla Kürtler’i ve Arapları kandırıp dolandırarak, bugünkü ABD gibi hep ihanet ederek „uzun vadeli politikalarına kurban“ ettiler.
Arap orduların başında Osmanlı’ya karşı savaşan Albay Lawrence, kendi ülkesi İngiltere’nin Araplara verilen sözlere ihanet ettiğini söyle anlatıyordu:
„Savaşı kazanırsak Araplara verilen sözler kâğıt parçasıdır. Ama Arapların şevki Doğu’daki savaşı kazanmamızın nedenidir. Bu yüzden onların İngiltere’nin sözünü tutacağı konusunda yazılı ve sözlü olarak temin ettim. Bu yüzden yaptıkları işe devam ettiler ama beraberce yaptığımız işten gurur duyacağıma acı bir şekilde utanç duyuyorum.”
Lawrence’ye, ihanete uğradığı konusunda katılanlardan biri de O’Grady’di:
“Albay Lawrence’nin utanması için sebepler vardır. Araplar İngiltere için savaşır ve ölürken İngiliz Dısişleri Bakanı Arthur Balfour Filistin’i Yahudilere vererek Amerika’yı İngiltere’nin yanında savaşa çekmek için çalışıyordu. Bu ihanete ek olarak İngiliz ve Fransızlar Sykes-Picot Antlaşmasını imzalayarak (Kürtlerin ve .A.R.) Arapların yurdunu aralarında savaştan sonra paylaşmaya çalışıyorlardı.” (Dr. John Coleman, Rothschild Hanedanlığı, Destek yayınları, İstanbul 2017, s. 109-110)
4
Şehir beyliklerini ele geçirerek Sümer uygarlığını yıkan Büyük Sargon’dan, Avrupa imparatorluklarını ve şehir beyliklerini yöneten prensleri ele geçirerek yağmalayıp talan ederek yıkan Rothschild’lere…
Evet, tam anlamıyla böyle oldu. İlk Sami tüccar olan Büyük Sargon, nasıl ki şehir beyliklerini ele geçirerek Sümer uygarlığını yıkıysa; son yüzyıllarımız Semitik tüccarları olan Rothschild’ler de aynı iğrenç metodlarla Avrupa imparatorluklarını, şehir beyliklerini yöneten prensleri ele geçirerek, yağmalayıp talan ederek kapitalist sistem adı altında para imparatorluğu’nu kurdular.
Fransa İmparatorluğu’nu ele geçirip hegemonyaları altına almak amacıyla Rothschil’ler, bütün gizli adamlarını ve ajanlarını, devrimi örgütleyen ve asıl mücadelesini yürüten toplumun gerçek halk güçlerinden önderliği ele geçirmek ve devrimcileri faili meçhul korkunç ciyanetlerle katlederek, devrimin Semitik tüccarları’ın tarihsel plan ve projeleri çerçevesinde gerçekleşmesi için Londra’dan Paris’e gönderdiler. Fransa’da da, daha önce gizliden yetiştirdikleri Jakoben hareketini, devrimin önderliğini ele geçirmeleri için harekete geçirdiler. Fransa Kralı 16. Louis yönetiminde, sırtını orta tabakaya dayanarak gizli örgütlenen Jakobenler, devrimin o kaos anlarında, halkın arayışlarına, sorunlarına, taleplerine çözüm olacaklarmış iddiasıyla, „özgürlük, hak, hukuk, esitlik, adet, kardeşlik ve kalkınma“ sloganlarıyla Fransa halkını kandırıp dolandırarak İngiltere’nin hazırladığı tuzağa düşürdüler. Rothschild’lerin fikri ve sermaye desteğiyle Jakobenler iktidara geldiklerinde, halka verdikleri sözlerin hiçbirisini yerine getirmediler. Halkı daha çok sorunlarla yüz yüze bıraktılar. Dahası büyük savaşlar kapıdaydı… 15 yıl sürecek olan Napolyon savaşları başladı…
Öcalan Fransa devrimi konusunda tam doğru bir tespit yapıyor:
„Britanya İmparatorluğu bu en etkili sistemi (gerçek atom bombası) sadece Ortadoğu’da değil, dünyanın her tarafında uygulayarak hegemonyasını sürekli kılabildi. En trajik uygulamalarından biri Fransa Kralı 16. Louis’e karşı gerçekleştirildi. Yanlış anlaşılmasın. Fransa Devrimini Britanya İmparatorluğu’nun bir komplosu olarak değerlendirmiyorum. Ama o dönem Britanyası’nın Fransa Krallığı’nın hegemonik emellerini kırmak için her oyunu denediğini ve kralın başının koparılmasında bu oyunların önemli rol oynadığı inkar edilemez.
Elde birçok veri bulunmasının da ötesinde 1792’de Jakoben teröründe başının koparılmasıyla birlikte ulus-devletin resmi tarihinin başlatılması bu rolün en önemli kanıtıdır. 1792’de resmen başlatılan ulus-devletçilikle Fransa’nın tüm hegemonik emelleri nesnel olarak boşa çıktı. Terör Britanya’ya yaradı. Napolyon çıkışı ve savaşları sadece Avrupa’yı dümdüz etmekle kalmadı, Britanya hegemonyasına baş kaldırabilecek tüm güçleri etkisizleştirdi. Napolyon’un kendisi de bu ulus-devlet savaşlarının kurbanı oldu. Günümüze kadar Fransa 5. Cumhuriyeti’ni yaşamaktadır. Ama hepsinde de güç kaybederek hep Britanya’nın arkasında kalmışsa bunda Hollanda-Britanya damgasını taşıyan orta sınıf ve bürokratik ulus-devletçiliğinin belirleyici payı vardır. Aynı gerçeklik İspanya, Alman-Avusturya, Rus, Osmanlı hatta Çin, Hint ve Japon İmparatorlukları için de geçerlidir.“ (Addullan Öcalan, Ortadoğu’da Uygarlık Krizi ve Demokratik uygarlık Çözümü, Mezopotamya Yayınları, Neuss 2010, s. 294-295)
Tam aşağı yukarı yüz yıl sonra Osmanlı içinde, Rothschild’ler, tarafından gizli örgütlenmiş İttihat ve Terakki Cemiyeti’n Alman subaylarıyla birlikte 1908’de Padişaha karşı organize edip, II. Abdüllamid yönetimine son vermesi ve güya Meşruyeti yeniden ilan ettikleri Jön Türk Devrimi’nde de, Jakobenler gibi Rothschild evlatlıkların ellerinde ve dillerinde, „özgürlük, hak, hukuk, esitlik ve kardeşlik“ sloganları vardı. Jön Türk Devrimi’n o kaos anında ortaya çıkan İttihatçılar, önce Osmanlı padişah’ın iktidarına ortak oldular. Güler Cemaatı’n ile AKP iktidar ortaklığı gibi. Bir yıl sonra, 31 Mart 1909’da İngiliz Gizli örgütün planlayıp hazırlarak, İttihatçıların gizli örgütü Teşkilât-ı Mahsusa eliyle pratiğe uyguladığı bir darbe girişi oldu. İttihatçılar, bu darbe girişimini Padişahın üstüne attılar ve bütün yetkilerini elinden alarak tek başına iktidara geldiler. Rothschild’lerin fikri ve sermaye desteği, İngiliz gizli örgütün de yardımıyla İttihatçılar, iktidara geldiklerinde, halka verdikleri sözlerin hiçbirisini yerine getirmediler. Osmanlı padişahından daha zalimleşerek, halkı çok daha büyük sorunlarla yüz yüze bıraktılar. Dahası Birinci Dünya Savaşı kapıdaydı.. Rothschild’ler onları bu savaşlarda vekalet savaşçıları olarak kullanmak için Avrupa merkezci Türk milliyetçiliğiyle yetiştirmişlerdi.
İşte 19. ve 20. yüzyıllarında yapılan bütün devrimlerin o kaos anlarında birden ortaya çıkardıkları örgütleri harekete geçirmekteki amaçları; hep halkın arayışlarına, sorunlarına, taleplerine çözüm olacaklarmış iddiasıyla hareket ettirerek, „özgürlük, hak, hukuk, esitlik, kardeşlik, kalkınma, vatan“ şiarlarıyla gerçek halk güçlerini kandırıp aldatarak ve desteklerini alarak, tarihin geri dönüşü olmayan çöplüğüne atılacak olan kral ve imparatolukların saltanatlarını yıkıp; iktidarları inşa edecekleri ulus-devletlerin kadrolarına vermekti. Hem Fransa’da, hem Osmanlı da, hem de Rusya da aynı metod kullanılmıştır!
Rothschil’ler, ulus devrimler çağında aynı metodları kullanarak; bu plan ve projelerini, Osmanlı’nın Selanik kentinde Sabetaycı Cemaat okullarında yetiştirdikleri İngiliz ajanı Mustafa Kemal’in gerçek TKP’nin önderleri olan Mustafa Suphi ve diğer Kürt devrimci önderlerini katlederek, hatta kendisiyle birlikte sahte cumhuriyeti kuran İttihatçı kadroları „İzmir Suikastı“ adı altında İstiklal Mahkemeleri’nde yargılayıp 17 kişiyi idam ederek, başta Türkiye olmak üzere bütün ülkelerde aynı şekilde uyguladılar.
Demokrasinin hiçbir kurul, hukuk, adelet ve yönteminin işlenmediği Türkiye’de sahte cumhuriyetin kurulmuş olması; kurulduğu günden bugüne kadar İttihat ve Terraki Cemiyeti’n yarıda bıraktıkları, projeler olan „herkesin Türkleştirilerek Anadolu’da bir Türk milliyeti oluşturma ve Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeni, Pontus Rumları, Süryani ve Grek katliam ve soykırımlarından sonra bugün hâlâ Kürtlere katliam ve soykırımların olması, her kurulacak olan Türk Hükümeti’n (M.Kemal’in Ankara Hükümeti de dahil) mutlaka Londra merkezinden onay almadan kurulmaması bu yüzdendir.
Rothschild’ler, akademik kadrolarını ve misyonerlerini Osmanlı şehirlerine gönderdiler: 1870’lerde Selanik’te bulunan, a.) Karakaş, b.) Yakubi, c.) Kapancılar, olmak üzere üç Sabetaycı Cemaat’a üç tane özel okul kurmuşlardı. Bu özel okullarda yetirdirdikleri İttihat ve Terraki kadrolarıyla hem Birinci Dünya Savaşı’nda katliam ve soykırımlar yaptırarak savaş ve soykırım suçu işlettiler, hem de soykırım ve savaş suçu işlettikleri aynı suçlu kadrolarla kendilerine Ortadoğu’da kapitalist sistemin ileri karakolu olarak Türkiye’yi kurdular. İttihatçıların nasıl bu Sabetaycı Cemaat okullarında yetiştirildiği konusunda daha fazla bilgi edinmek için Sabetaycı yazar Ilgaz Zorlu’nun, „Evet, Ben Selanikliyim / Türkiye Sabetaycılığı“ kitabını okuyabilirsiniz.
Selanik’te Kabbalist ve din adamı Şimon Zwi’nin (Şemsi Efendi) ders verdiği Feyziye Mektebi cemaat okulunda, M. Kemal „Atatürk’ün de sadece cemaat üyesi kişilerin kabul edildiği bu okulda bir süre okumuş ve orada verilmeye çalışılan (Avrupa merkezci Türk milliyetçi eğitimiyle. A.R.) Batılı anlayıştan etkilenmiştir; bunu daha sonraki fikirlerinde de görmekteyiz.“ (Ilgaz Zorlu, Evet, Ben Selanikliyim / Türkiye Sabetaycılığı, Belge Yayınları, İstanbul 4.baskı 1998, s.116.)
British Museum kaynaklarını uzun zaman inceleyen Dr. John Coleman, Rothschild Hanedanlığı kitabında şunları yazıyor:
„Fransa’yı ele geçirmeye çalışan gizli topluluklar, kendileri için çalışanların hepsini daha sonra öldürdüler. Bazıları Georges Donton ve Maximilien de Robespierre gibi korkunç bir şekilde can verirken, devrimin arkasındakilerin isimleri saklandı. Cinayet, „300’ler Komitesi“nin isteklerine karşı çıkanlara karşı kullanan en popüler silahtı. (Londra’dan yönlendirilen İttihatçılar ve ardılları olan Kemalistler de bu bu popüler cinayet silahını çok iyi kullandı.A.R.)
Fransız Devrimi üzerine Deneme’nin yazarı Lord Acton şu gözlemlerini aktarıyor:
‚Şaşırtıcı şey yoğunluk değil, tasarımdı. Bütün bu ateş ve dumanın içinde çok iyi hesaplanmış bir organizasyon vardı. Esas adamlar gizli ve maskelenmiş olarak kalsalar da, hiç şüphe yok ki, işin başından beri olayların arkasındaydılar.’
1904’teki Rusya-Japonya Savaşı’nı kim çıkarmış, kim finanse etmişti? Amaçları neydi? 9 Aralık 1924 tarihli New York Evening Post’un editörü şöyle demektedir:
‚Propaganda sisinin arkasında Rusya ile Japonya arasındaki barış ilişkileri yok etmek isteyen eller vardı. Japonya savaş istemiyordu. Amerika kesinlikle savaş istemiyordu. Öyleyse Japonya son çarpışma için neden silahlandırılmış ve korkutulmuştu?’
Geçen 300 yılın tarihsel figürleri arasında Napololeon kadar bilinen yoktur. Ancak kimse onun basit bir subayken nasıl nasıl üne kavuştuğunu anlatmaz.
Rothschild’lerin bütün ‘evlatları’ gibi, (Otto von Bismark, Osmanlı ordusunda vekalet savaşçıları olan İttihat ve Tarekki subaylarını Prusya disiplimiyle yetiştirip, Fransa Devrimi’n kötü bir koplası olan Jön Türkler Devrimi ile iktidara taşıyan Kaiser Wilhelm, Mustafa Kemal Atatürk, Mussolini, Hitler, Franco, Recep Tayyip Erdoğan, Donald Trump… gibi. A.R.) Charles-Maurice de Talleyrand onu Rothschild’lere tanıştırana kadar Napoleon çok fakir ve zavallıdır. Napoleon’un o günlerde çamaşırcıların ücretini ödeyecek parası yoktu ve sadece bir gömleği vardı. Üniformasını Josephine de Beauharnais karşılamıştı. Kont Paul de Barras bu kadını metreslikten attıktan sonra da onunla evlenmişti.” (Dr. John Coleman, Rothschild Hanedanlığı Destek Yayınları, İstanbul 2017, s.49,50)
Rothschild’lerin, Napoleon’u hangi plan ve entrikalarla ve nasıl Fransa ordularının başına komutan olarak getirildiğini, 15 yıl süren Napoloen Savaşları (1800-1815) ile Avrupa’daki Hıristiyan ve diğer halklardan milyonlarca insanı öldürdüğü savaşlar sonrası, savaş tazminatı ödemeye mahkum edilen Fransa’ya borç verip borçlandırarak, bonolarından % 100 kâr alarak egemenliği altına aldığı konusunda daha fazla bilgi için Dr. John Coleman’rin Rothschild Hanedanlığı kitabına bakınız.
Baron James, Rothschild’lerin Avrupa’daki uygarlık güçlerini nasıl parayla hâkimiyetleri aldıkları konusunda şunları yazıyor:
“… Ancak 1815’de Fransa 1,5 milyon frank savaş tazminatı ödemeye mahkum edilmişti ve devlet böylece Frankfurt, Londra ve Viyana’daki finansörlerinin kurbanı olmuştu. James Rothschild 100 franklık her bonoya 50 frank ödemiş ve 5 frank faiz almıştı. Bir sonraki yıl anapara ödemeleriyle yüzde 100 kâr Rothschild ailesinin olmaktaydı. James krallara borç veren bir kişi olmuştu. Buna borsada yaptığı spekülasyonlar eklendi. Borsadaki etkisini kullanarak hisse senetlerinin değerlerini indirip çıkarıyor ve servetine servet katıyordu. (İşte kapitalizm buydu!.. A.R)
1815-1830 yılları arası Rothschild’ler beş büyük gücü, yani İngiltere, Rusya, Fransa ve Prusya’yı tam manasıyla yağma ettiler. Prusya yüzde 5 faizle 5 milyon pound borçlandı. Ama sadece 3,5 milyon pound eline geçti (borçlandığı miktarın yüzde 70’i). Rothschild’ler bu alış verişten 1,5 milyon pound faizi gelir elde ettiler. 1823’te James Rothschild, Fransa’nın bütün borçlarını üstüne aldı.” (Aktaran Dr. John Coleman, Rothschild Hanedanlığı Destek Yayınları, İstanbul 2017, s.35,36)
Prusya’yı 19. Yüzyılın başında altın ve sermaye gücüyle hegemonyalarına alan Rothschild’leri, Batı’nın günübirlik yanlış anlayışıyla Yahudi olarak gören tanık Parlementer Ludwing Von der Marwitz, 1820’lerde, Alman devleti için, “Eski heybetli Prusya Monarşisinin yeni moda bir Yahudi devletine dönüştüğünü” belirtiyordu. Yalnız burda yanlış olan Rothschild’lerin altın ve sermaye gücünü, Yahudi olarak görüp yanılması. Gerisi doğru. O gün bugündür Alman devleti Semitik tüccarları’n hegemonyası altındadır. “Devlet sırrı” olarak her zaman halktan gizledikleri şey, bunların uluslararası sermayenin çıkarlarını korumak, verilen emir ve talimatları saklamaktır!.. İste ulus-devletin “sırrı” denilen şey budur, deşifre ediyoruz!..
2. bölümle devam edecek.
12.04.2020
Azad Roni








