Juli 28, 2026

Azad Ronî

✍ Azad Ronî Yazdı:

Eski Çin kaynaklarına göre; Çin seddi yapılmadan önce, binlerce yıl sürekli Çin uygarlığına saldırıp  katletdikleri köylülerin, kasabalıların mallarını yağmalayıp talan eden, hırsızlık yapan, çaldıklarıyla geçinmenin hesabını yapan göçmen barbar, vahşi Türkler (Jung Boyları, Die boyları, Tu-cüe boyları) hakkında W. Eberhard’ın eski Çin kaynaklarından çevirdiği „Çin’in Şimal Komşuları“ adlı kitapta şu bilgiler var:

„Yurtlarını sık sık değiştirirler ve toprağa pek az önem verirler. Yurtları satın alınabilir. Dil ve giysi ile  arazi ölçüsü ve kıymet ölçüleri bakımından Çinlilerden tamamıyla ayrıdırlar. Post giyerler. Hububat yemezler. Ölüleri yakarlar, dumanında tütsülenirler…Köpek tabu’ları olmuş olacak. İki ak köpekten türemişlerdir. Köpek tabularıdır… Yine dikkate şayan olarak Yav’ların  boy rivayetleri hakkındaki kayıtlarda Çüan-Junğ (Köpek-Junğ) memleketi de  düşman memleketi olarak gösterilir ve bilâhara köpek, düşmanlara karşı bunlara yardımda bulunur… Di işareti, köpeği gösteren işaretle yazılır; bundan kurda intikal olunabilir. Bunun da H’yunğ-nu kavimlerinin totem hayvanı olduğu malûmdur.„[1]

Önceleri “İki Ak Köpekten Türediklerine” İnanınlardı

Yukarda görüldüğü gibi, eski Çin kayıtlarında „Çüan-Junğ (Köpek-Junğ) memleketi de düşman memleketi olarak gösterilir…“

Eski Çin kaynakları, Çinlilerin Şimal komşuları hakkında bilgiler toplayan eserde; bu sürekli uygarlıklarını yağmalayıp talan eden barbar ve  Çinlilerin deyimiyle „uygarlık düşmanı“ Moğol ve Türk boyların saldırılarına karşı uygarlıklarını nasıl korumaya alacakları konusunda tedbir ve çarelerin araştırıldığı tarih olan M.Ö. 1.500 ile 400-300 yılları arasını taşıyor.

Bu eski kaynaklara göre, çok önceleri totem dinine inanan ilkel Türk kabileleri atalarının, „İki ak köpekten türediklerine inanıyorlardı. Köpek tabularıdır…“[2]

Bu, birinci türeyiş hikayeleri.

Birinci türeyiş hikayeleri; Çin seddin temelinin atıldığı M.Ö. 400 yıllarında totem dinleri „İki ak köpekten türedikleri“ inancından bu kez, milyonlarca olayın sonucu olarak Olympos Tanrı’larının kendilerine Doğu’da sistemli ve bilinçli bir şekilde uygarlık yıkıcı görev verdikleri dönemin başlangıcıyla birlikte, „ilk dedelerinin dişi kurt tarafından emzirilmiş olacağından dolayı, Türk boylarının vahşi dişi kurttan türedikleri totem dinine evriliyordu. İkinci türeyiş hikayeleri. Yani eski Çin kaynaklarında Moğol ve Türk boyların önce „iki ak köpekten“ türediklerine inandıkları ve Çin seddin yapılacağı haberlerin yayıldığı dönemden sonra da dedelerinin „dişi kurt“ tarafından emzirildiklerine dair olmak üzere iki türeyiş hikayeleri var.

Evcilleştirilmiş „iki ak köpek“ totem dininden vahşi „dişi kurt“ totem dinine evrilme aşaması tam da Çin seddin temelinin atıldığı; Yani yağma ve talanla geçinmenin yüzlerine kapanacağı zor koşulların ve Batı’ya doğru göçlerin başlanacağı yüzyıllar dönemine denk geliyor:

Çin Seddin Geçim Kapılarını Yüzlerine Kapatları İle

Dişi Kurttan Türediklerine İnanmaya Başladılar

„Bunlar Tu-cüe’ler hakkında en eski haberler meyanındadır. Kurt efsaneleri yalnız Tu-cüe’ler için değil, fakat bütün Türkler için tipiktir. Burada bildirilmiş olandan başka, bir de Hie-yen-to (Sir Tarduş)’lar kabilesine ait bir kurt efsanesi vardır.  Bunda, bu kabileye başı kurt başı olan bir adam görünmüş ve mahvolacaklarını bildirmiş. Bu vaka, Şa-do-mi’in başına Yü-du-cün dağın civarında gelmiştir. Bu dağ Türklerin kutsal bir dağıdır.“[3]

Evcilleştirilen hayvan inancından vahşi hayvan inancına yönelerek tersi yöne gidiş, iki bin yıldan beri yaşanan milyonlarca olay gösteriyor ki; birilerinin ‘uygarlık yıkıcı etmenleri’ olarak sürekli zor ve şiddete başvurarak geçimini sağlamaya çalışan barbar göçmen Moğol-Türk boyların insanlık ailesi içinde gittikçe medenileşme, toplumun yasalarına, insani değer ilişkilerine, vicdana, hukuka önem vermeleri bir yanı; gittikçe kendilerinden yabancılaşarak insanlıktan uzaklaştıkları, „uygarlık düşmanı, medeniyet düşmanı,“ yağma, talan, uygarlıkları yakıp yıkarak çöle çevirme yolunda ilerlediklerini göstermektedir. Dünyamızı yöneten uygarlık güçlerin (Olympos Tanrı’larının) bin yıldan beri bunları Doğu’da „uygarlık yıkıcı etmenler“ olarak kullanması bunun bir kanıtıdır.

Son yüzyılda Batı kapitalist-uygarlığın ileri karakolu olarak, çeşitli halklardan devşirilerek Anadolu’da oluşturulup inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan devşirme Türklerin, çekilen Çin seddi’ni Ergenekon bölgesi diye çarpıtması, vahşi dişi bozkurt’un „uygarlık düşmanı“ olarak kendilerine başka uygarlıkları yok etmek için Batı’ya doğru yol gösteriği bu aşamaya denk geliyor. Yani  başı kurt olan adam, Çin seddin çekilmesiyle birlikte, Çin uygarlığın açık olan sınırlarından içerilere sızıp katliam ve cinayet işleme, yağma, talan, hırsızlık yapma, çalıp-çırpdıklarıyla artık geçinmelerinin mümkün olmayacağından dolayı mahvolacaklarını bildirmiş!..

TC’nin kuruluşuyla birlikte yalana dayalı oluşturulan (Türk tarihi ve Güneş Dil Teorisi) resmi ideoloji, Çin seddin Moğol ve Türk boyların yağma ve talanlarına karşı oluşturduğu bu zor koşulları ya da ikinci türeyiş hikayelerini çarptırarak, çok yakın dönemde yazılan Ergenekon destanı adı altında şöyle anlatıyor:

”Türkler Orta Asya’da geçit vermez dağlarla çevrili (Çin Seddi) bir vadide çoğaldılar. Ergenekon adı verilen dar ve sarp bir bölgeye artık sığmaz oldular. İçlerinde demirciler vardı. Dağların demir olduğunu keşfettiler. Dağların üzerine büyük bir ateş yıkıp, dağları erittiler. Dağlar eriyince, yol göründü. Asena adında dişi bir Bozkurt Türk boylarına yol gösterdi. Batı’ya göç ettiler.“ diye birçok mitolojik masalllar uydurulmuş ve gerçeği ört-bas eden hikâyeler yazarak devşirme Türklere bir Ergenekon destanı yarattılar. Oysa Ergenekon diye bir destan yoktur. Uydurulan bir masal vardır.

Çin seddi çekildikten sonra yaratılan bir efsane daha vardır. Bu efsaneye göre,”Asene, Göktürklerin atası olduğuna inandıkları bir dişi Kurttur. Bir savaşta (Çin seddin çekilmesi sırasında) Çin askerleri tarafından Türkler yok edildiğinde, savaş harabeleri arasında geriye kalan küçük bir bebek dişi bir Kurt tarafından kurtalılır, mağaraya götürür ve orada büyütülür. Bu dişi Kurttun adı ’Asena’dır. Asena, -Çin seddin çekilmesinden sonraki- Türk soyunun devamını sağlayan figürdür.”

Türklerin eski yazılı tarihleri yok. Yakın tarihlerde Abbisilerin gözetiminde bazı Türk Sultanlarına Selçuk devleti ile birlikte Anadolu’da iktidar teslim edildikten sonra yerli bürokratlar sayesinde  yazılı tarihe geçtiler. Yazılı tarihi yazmaya başladıklarında da tarihi gerçekleri nasıl çarptırıp tahrip ettiklerini bütün tarihçiler tarafında biliniyor.

Türkler tarih gerçekleri ne kadar çarptırıp tahrip etseler de, sonradan yazdıkları efsane ve mitolojik olayların eski Çin kaynaklarıyla uyuştuklarını görmekteyiz.

Çok açık ki totem dinlerinin “iki ak köpekten” vahşi ‘dişi bozkurt’ta evrildikleri tarihlerde Çinliler, bunların yağma, talan ve hırsızlıklarından kurtulmak için önce hendekler kazdılar. Yüzyıllarca hendeklerle, hendekler koksun da sınıra yanaşmasınlar diye ölmüş hayvan leşlerini atarak oyaladılar ama baktılar ki, hendekler de çare etmiyor. Alimlerin toplanıp aldıkları kararlar çerçevesinde Çin seddin ilk set duvar temelleri M.Ö.403 yılında inşa edilmeye başlandı. Bu temeller ayrı ayrı 20 krallık tarafından 182 yıl boyunca yapılan duvarların birleştirilmesiyle uzatıldı. M.Ö.221 yılında ise asıl Çin seddin inşası başladı. M.S.608 yılında 8.851 kilometre uzunluğuyla tamamlandı.

Yapımı temeliyle birlikte 1.011 yıl sürmüştür. Çin seddi tamamlandıktan sonra, „Orta Asya’da geçit vermez dağlarla çevrili vadide çoğalan“ „uygarlık düşmanı“ Moğol ve Türk boyların yağma, talan ve hırsızlıktan geçinme kapıları yüzlerine kapanır. Geçinme kapıları kapanır kapanmaz, başka uygarlık bölgeleri çöle çevirmek, başka halkların başına mussalat olmak üzere Batı’ya göç etmek zorunda kaldılar. Horasan’ı çöle çevirip Abbasi ve Hazar Krallığı’n sınırına dayandıklarında, o devletlerin kralları, prensleri, halifeleri önce iktidarlarını korumak için onları paralı asker olarak alıp yıllarca kulladılar. Sonra 50 yıl boyunca Abbasilerin gözetiminde İslam’ın ileri karakolu görevi verilmek üzere Selçuklu devleti’ni Anadolu’ya yerleştirerek onları yerli halklara karşı “uygarlık yıkıcı etmem” olarak iktidara getirdiler. İşte Anadolu kapılarına geldiklerinde, onlar hiç farkına varmadan Semitik tüccarlar onları Bizans İmparatorluğu’na ve yerli halklara karşı kullanmak üzere görev verdi. Yani geldikleri Anadolu’da bu kez yeryüzü tanrılarımız (Semitik tüccarlar) bilinçli olarak onlara „uygarlık yıkıcı etmenler“ ya da İsrailoğulların kayıp olan 13. kabilesi olarak rol verdiler. Arabistan merkezci İslam ve Musevilik ideolojilerini kendilerine bayrak yaparak; yağma, talan, işgal, katliam ve soykırımlarını gizleme kılıfı altına sokarak hırsızlıklıklarına ve ‘uygarlık düşmanı’ rollerini o gün bugün oynamaya devam ediyorlar.

Çin’in Şimal Komşuları kitabında, Kültürel maddeler bakımında bunların hiçbir şeyinden bahsedilmiyor. Alfabeleri ve sayıları yoktur. Yalnız bir defa post hediye ederler deniliyor:

„Hububat kullanmazlar. Post giyinirler. Mağaralarda yerleşme bölgelerini çok iyi, sağlam kurdururlar….

İlk türedikleri yurt Altay eteklerinde olacak. Garp denizinin sağında yaşarlar. Sonraları Garp denizinin şarkında, Ga-çanğ’ın şimal garbisinde oturdular. Başkalarına göre, H’yunğ-nu’lar şimalindeki So ülkesinden türemişlerdir.

İlk dedeleri dişi kurt tarafından emzirilmiş olarak gösterilir ki, Tu-cüe boylarının ilk dedelerinin dişi kurt ile ilgilerini gösterir. Dişi kurttan türemişlerdir. (Bugünkü devşirme Türkler, eski Çin kaynaklarında bu birkaç rivayet çekirdek kelimeyi alarak, birkaç kelimelik rivayetten yalanlar uydurarak kocaman bir Ergenekon destanı yarattılar. Son 100 yıllık Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Orta Asya’daki barbar atalarının türediği ve yol gösterdiği iddia edilen Asena adlı dişi kurt efsanesi hakkında uydurma ve ısmarlama onlarca kitap yazıldı. A.R.)

Onların dedesi bir deniz ilahesi ile münasebette bulunuyordu. İlk dede avda bir ak geyik öldürdüğünden ilahe münasebetten vazgeçti. Bunun oymağından aveneler bu geyiği öldürmüş olduklarından o günden itibaren hep insan kurbanı için insanlar göndermek mecburiyetindeydiler. (Yani Aryen halklarından dört bin yıl gerilerde yaşıyorlard ve Araplar gibi çıktıkları ecdat mağarasına insan kurban ediyorlardı. A.R.) Ecdat mağarasından çıkmışlardır; Juan-juan’ların demircileridirler. Diğer kaynaklara göre Çi-gu’larla aynı soydandırlar; cetlerinden birinin yüzü kırmızı ve gözleri göktür. Elbiseleri soldan ilikli, saçları kesiktir. Üzeri keçe ile örtülü çadırlarda otururlar. Göç ederler, avla uğraşırlar; et yerler, kımız içerler. İhtiyarlara ehemmiyet vermezler.  Hakan şahsi kudrete bakılarak seçilir. 28 irsi rütbe vardır. Silahlar;  boynuzdan yay, vızlıyan ok, zırh takımı, uzun mızrak kılıç ve bıcaktır.  İyi at binici ve nişancıdırlar. Yazıları yoktur.  Sayılar için çetela kullanırlar; bu gibi vesikalar ok ucu ile balmumu üzerinde damgalanır.  Ölüler merasimle çadıra konulur; koyun ve at kurban edilir. Ölü çadırı etrafında at yarışları yapılır. Naaş bütün serveti ve atıyle birlikte yakılır. Külü sonradan mezara konularak tekrar kurban kesilir ve at yarışları yapılır…

 At, sığır ve koyunlarla birlikte göçerler. Yalnız hakan’nın doğan güneş kültünün bulunduğu yerde sağlam evleri vardır. Her yıl ecdat mağarasına kurban kesilir. Büyük bayram beşinci ayın ikinci yarısında göktanrı ve kara tanrı’ya kurban kesilmeye başlar…

Tu-cüe’ler hakkında en eski haberler meyanındadır. Kurt efsaneleri yalnız Tu-cüe’ler için değil, fakat bütün Türk boyları için tipiktir. Burada bildirilmiş olandan başka, bir de Hie-yen-to (Sir Tarduş) lar kabilesine ait bir kurt efsanesi vardır. Bunda, bu kabileye başı kurt başı olan bir adam görünmüş ve mahvolacaklarını bildirmiş. Bu vaka, Şa-do-mi’nin başına, Yü-du-cün dağının civarında gelmiştir. Bu dağ Türklerin kutsal bir dağıdır. To-ba’ların da bir kurt dinine sahip olmuş olmaları pek muhtemeldir. Çok kere şimali Çin’de kurt dağları, kurt nehirleri ve kurt dağının bir tanrısına ait tapınak zikredilmektedir.“[4]

Berlin. 10.10.2025

Azad Roni

Kaynaklar:

[1]. W.Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 115,118,126,134

[2]. W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 126

[3]. W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 87-88

[4]. W. Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 86, 87, 88, 115, 117, 126, 132, 134

✍ Azad Ronî Yazdı:

Mezopotamya; Kuzeyde doğu Akdeniz’in altından, Kuzey Zağros Dağları, Fırat, Dicle, Zap, Aras ırmakların yüzlerce pınar gözelerin çıktığı yüce dağlardan Fırat ve Dicle arasındaki verimli geniş ovaları takip ederek iki ırmağın döküldüğü Basra körfezine kadar uzanan ‘Bereketli Hilal’ ve ilk ‘Medeniyetin Beşiği’ olarak bilinen kadim coğrafi bölgenin adıdır. Ulus-devlet çağında ise İngiltere öncülüğünde sınırları cetvelle çizilmiş Irak, İran, Türkiye, Suriye ve Kuveyt sınırları içinde kalan bölgenin adıdır.

Mezopotamya, M.Ö. 10.00 ile  M.Ö. 500 yılları arasında, filozof üçüncü Zerdüst düşüncelerinin doğuda Hindistan üzerinden Çin’e, batıda Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayıldığı döneme kadar dünyanın kültür merkezidir. Oradan dünyaya kültür yayılmaktadır. İnsanlık tarihinde çok önemli yeri olan ‚Neolitik Devrim‘ bu ‘Bereketli‘ topraklarda geliştirilmiştir. İlk yazılı kanunları tabletlere yazarak medeni kanunların yasalar olarak düzenlenmesi, bira ve şarap yapımı, ilk tekerleği keşfeden, 24 saatlik gün kavramı ile takvimi hesaplayan, tekneler yaparak denizciliği geliştiren, ekin alanların sulama işleri, bütün dinlerin, yazılı kanunların, örf ve adetlerin, bayramların, kısacası bugüne kadar günlük insan yaşamının seyrinde doğal bir şekilde yürüyen hemen hemen bütün faaliyetler ilk olarak Fırat ile Dicle nehirleri arasında yer alan Mezopotamya uygarlığın topraklarında geliştirilmiştir.

Medeniyetin Beşiği

Mezopotamya uygarlığı, insanoğlunun ekolojik köy komünlerinden şehir uygarlığına geçişi de içine alan ve hala Ana Tanrıca inancı ve Ana-ata kültürün devam etmesi nedeniyle kadınlara öncelik veren olumlu iyi tutumlarından dolayı kadınlar bugünkü kapitalist sistemden çok daha üst bir konumdaydı.

Sümerlilerin 1500 tanrısı vardır. Kuzey Mezopotamya’da yaşan Aryen halkları Zamanla bu çok tanrı dönemin tanrılarını büyük reformlarla azalta azalta en son Mezopotamya’nın geçmiş kültür ve inançlarında büyük reform yapan filozof üçüncü Zerdüşt felsefesinin zıtların çelişkisi yasasıyla iyilik tanrısı Ahura Mazda, kötülük tanrısı Ahriman ve güneş tanrı Mitra tanrılarına kadar indirgediler. Farklı bölgelerde, farklı dönemlerde Zigguratlar’da tapınılan tanrıların adları farklıdır. Kadın ve insan halklarının olması, ekolojik köy komün yaşamların çoğunlukla yoğun yaşanması, okur- yazarlığa önem vermeleri onları “Tanrılar tarafından seçilmiş bir ulus olduklarına” inandırmıştı.

Evet, tarihte ilk defa Sümer şehir beylikleri, o şehirlerde yaşayan ve o Sümer uygarlığına hizmet eden insanları, “Tanrı tarafından seçilmiş bir ulus olduklarına” inandırmıştı.

Sümer yazarı öğretmen Ludingirra bu konuda şöyle yazıyor:

”Bizim inancımıza göre, Tanrılarımız, bu kentleri, yolları ve çeşitli kurumlarıyla yapıp hazırlamışlar. Sonra biz insanları yaratıp ’buyurun kentlerimize’ demişler. Söz aramızda, ben buna hiç inanmıyorum doğrusu. Fakat Tanrı tarafından seçilmiş bir ulus olduğumuzdan kuşkum yok. Hatta atalarımızdan gelen bir söze göre, biz Sümerliler ’yeryüzün tuzu’ imişiz. Niçin ’tadı’ demediler de ’tuzu’ dediler, pek çözemedim.”[1]

Sümerlerle ticari ilişkileri olan Semitik tüccarlar binlerce yıl sonra Arabistan merkezci ilk Semavi dini olan Musevi inancını yukardan aşağıya doğru şiddet kullanarak İsrailoğulların hazıfalarına kayıt ederken, işte bu Sümerlerden çaldıkları şifreyi dünyanın her yerinde vekalet savaşçıları olarak kendilerine çalışsınlar diye, “Tanrı tarafından seçilmiş biri ulus olduklarına” inandırdılar. İnandıkları ve İsrailoğulları’ndan ‘Yahudi bir ulus icat ettikleri’ için, Yahudi halkın tarihin her dönemecinde onların çizdikleri yol güzergâhında gitmelerini istediler. Gitmedikleri anlarda ise Firavunlar, krallar, padişahlar, diktatörler eliyle üzerlerine katliamlar ve soykırımlar yağdırdılar. Yahudiler bunun farkında bile değil.

Sümerlilerin medeniyeti, dilleri, güneş kültü, daha sonra Mezopotamya’ya Arabistan çöllerinden gelen barbaların akınlarına öncülük eden Semitik kabile reislerin gelip Sümer şehir beyliklerini yağmalayıp yıkan Akad ve Babil’e hakim olan Asur devletlerinden farklıdır. Sümerliler Aryen dil ve güneş kültüne sahipti. Akad ve Asurlar ise Semitik dil ve kültüre sahipti.

Bu yüzden Mezopotamya, tanrılar panteonunun bölge genelinde paylaşıldığı gibi, Sümerliler dışında birçok imparatorluk, şehir beylikleri ve medeniyet üretmiş kadım bir coğrafya olarak anlaşılmalıdır.

Dünyanın ilk kültür merkezi Mezopotamya

M.Ö. 4.000 yıllarında Mezopotamya bölgesinde Sümerlilerin yerleşik kabilelerin Göbekli tepeden beri binlerce yıllık mitos, efsane, bilgi ve tecrübeleri sonucu dört önemli gelişmeden dolayı uygarlığın beşiği olarak bilinmektedir.

  1. Yazının icadı.
  2. Ekolojik köy komünlerinden şehir hayatına geçiş.
  3. Tekerliğin icadı. (Tarihin en eski dört tekerlekli arabası Sümerlerin Ur Şehrinde 1992 yılında arkeolog tarafından bulundu.)
  4. Evrenin düzenlenmesi, Mezopotamya bölgesinin ilk tanrılar panteonu olarak bilinmesi, Ziusudra’nın tufanı M.Ö. aşağı yukarı 4.500 yıl önce yaşamış bölge olması, Hurrilerin Goş aşiretinden ateşten gelen Huşeng (M.Ö.2040) adıyla bilinen ve halk arasında da Brahim olarak bilinen kişinin Babil Kralı Nemrut tarafından ateşe atma olayın yaşanmış olması nedeniyle ‘bütün kutsal kitapların kökeni’nin Sümerlerin yaratmış oldukları bu mitos, efsane, destan, inanç ve kültüre dayanmış olmasında dolayı uygarlığın beşiği olarak bilinmektedir.

Bu yüzdendir ki, Semitik halkların bir avuç elit zengin, saldırgan, gerici Semitik tüccarları, Orta Asya ve Avrupa bilginleri hep atalarının Mezopotamya’dan geldiğini ya da oraya göç yoluyla giderek orada uygarlık kurduklarını iddia ederek, o uygarlığa sahip çıkmaya çalışıyorlar.

Bütün dinlerin, yazılı kanunların, örf ve adetlerin, bayramların olduğu kadar, bütün uygarlıkların yani Mısır Uygarlığı (M.Ö. 3200), Hindistan uygarlığı (M.Ö. 3.300), Çin uygarlığı (M.Ö. 2.000), Peru uygarlığı (M.Ö. 1200), ve Orta Çağ Avrupa’sındaki şehir krallıkların öncüleri Sümerliler’dir. Dolayısıyla Taş Devri ve neolitik devrimden beri M.Ö. 12.000 ile 300-200 yılları arasında, yaklaşık 12 bin yıl Dünyanın ilk kültür merkezi Mezopotamya coğrafyasıdır.

Dünya uygarlığın beşiği, Kuzey Zağros Dağlarında Fırat, Dicle, Zap, Aras ırmakların bereketli topraklarından fışkıran yüzlerce pınar gözelerin çıktığı yüce dağlardan iki nehir arasındaki geniş, verimli ovaları oluşturan ve ilk neolitik devrimin (M.Ö.12.000-8.000) yaşandığı Mezopotamya coğrafyasıdır.

Sümer Arkeolog Samuel Noah Kramer, insanlığın gelişmesine ilişkin birçok konunun Sümer kökenli olduğuna dair şöyle bir liste hazırlamıştır:

“1. İlk Meclis Kongresi. 2. İlk sınır savaşları olayı. 3. İlk kurum olarak okullar. 4. İlk çocuk suçluluk olayları.  5.  İlk tarih yazımı. 6. İlk vergi indirim uygulaması. 7. İlk yasal uygulama. 8. İlk Farmakopei (tıbbi ilaç dozu), 9. İnsanın ilk Kozmogoni ve Kozmolojisi. 10. İlk ahlaki idealler. 11. İlk Meslek icrası. 12 İlk atasözleri ve deyişler. 13. İlk gölge ağaç bahçecilik deneyimi. 14. İlk hayvan masalları. 15. İlk diriliş hikayesi. 16.  İlk edebi tartışmalar. 17. İlk ‘Musa’ kişi. 18. İlk ‘Aziz Yorgi’ kişi. 19. İlk Edebiyat ödülünün verilmesi. 20. İlk kütüphane kataloğu. 21. İnsanın ilk kahramanlık çağı. 22. İlk aşk şarkısı. 23. İlk “hasta” toplum kavramı. 24. Zigguratlarda ilk ağıtlar, ilk ayinsel Mesihler. 25.  İlk uzun mesafe şampiyonu. 26. İlk edebi imge. 27. İlk çile yolu hikâyesi. 28. İlk seks sembolizmi. 29. İlk nini söyleme. 30. İlk Edebi porte. 31. İlk Mersiyeler. 32. İlk akvaryum. 33. Emeğin ilk zaferi.”[2]

Arkeolojik kazılarla toprak altında çıkan Sümer uygarlığı

Ulus-devlet çağında İngilizlerin modern sömürgeciliğin keşif kolu olan Batı arkeologların Mezopotamya’nın İslam’dan önceki geçmişi hakkında arkeolojik kazılara başladılar. 1843 yılında Musul’da Fransız konsolosu olarak çalışan ve aynı zamanda arkeolog olan Paul Emile Botta Kuzey Mezopotamya’da, Mossul’un Kezeyinde Khorsabat’da başladığı kazılarda Asur Kralı II. Sargon’nun başkentini ortaya çıkardı.

1845 yılında Musul’un batı kısmında, Dicle Irmak’ın sağ kıyısı üzerindeki Nimrud ve Koyuncuk Tepesi’nin altında İngiliz Austen Henry Layard kazılara başladı. Üç yıl süren bu Ninova kazılarında çok sayıda eski tarih eserin yanı sıra, Asur Kralı Asurbanipal’in (M.Ö.663-626) saray yıkıntıları arasındaki büyük kitaplıkta, dört bin yıl önceye ait Sümer kil tabletleri, Sümer kelimelerini Asur diline çeviren sözlükler, çok sayıda eski Sümer eserlerinin Asur dilindeki çevirileri bulundu.

Asur Kralı Assurbanipal sarayın zengin kitaplığında, M.Ö. 2000-2250 yılların tarihlerine kadar uzanan ve Sümerlere ait orijinal belgeler ve çeviriler bulunmaktaydı. Sümerlerin meşhur Gılgamış Destanı 12 tablet üzerine yazılmış olarak bulundu. Her tablete bir öykü yazılmıştı. Eser üç bin satırla yazılmıştı. Metinde Šuruppag kentin Kralı ve Guti-Sümer kralı olan Ziusudra’nın henüz çivi yazısı icat edilmeden yüzyıllar önce yaşadığı orijinal tufan olayı edebi bir dille anlatılıyordu.

Semitik tüccarların son iki bin yıldan beri Arabistan merkezci dini ideolojilerle hafızalarını Musevilik ve Hristiyanlık inancıyla yükledikleri Batı bilim insanları ve arkeologlar şimdiye kadar okudukları Tevrat’ta tufanı Nuh peygamberin yaşadığını biliyorlardı. Sümerlerin orijinal Gılgamış Destan’ında 6 bin yıl önce tufanı yaşayanın Sümerlilerin Şuruppak şehiri Kralı Ziusudra olduğunu görünce şaşırdılar. Kimisi Semitik tüccarlar gibi bu gerçeği bir türlü kabullenmek istemedi.

Hurri ve Gutilerin yoğun olarak yaşadığı Şuruppag şehirin ilk Sümer Krallarından olan Ziusudra tufanı daha yazı icat edilmeden M.Ö. 4500-5000 yılları arasında yaşamıştı. Tarihte ilk Semitik tüccar olan Büyük Sargon, önce Sümer Kiş şehir beyliğin sarayına içki satıcısı olarak girerek orayı egemenliği altına almış, sonra sırasıyla öbür Sümer şehir beylerini teker teker yıkıp M.Ö. 2350 yılında 200 yıl sürecek olan Akad devletini kurunca, Akadlılar da Sümerlilerin bütün destanlarını, mitoslarını, masallarını, tufanlarını Akadça diline çevirip bütün Aryanlı Mezopotamya halkların on bin yıllık kültürleri üzerine oturdular. Değiştirip güncelleştirerek gerici Semitik tüccarların kabile ve aşiret çıkarları çerçevesinde kullanmaya başladılar.

Sümerlerin Şuruppak şehiri, Fırat Nehri kıyısında bugün Mezopotamya’da Al-Qâdisiyyah şehrin sınırları içinde bulunan ve arkeologların sık sık kazı çalışmaları yürüttüğü Tell Fara höyüğüdür.

Fakat Sümer tabletlerinin incelenmesi sonucunda tufanı yaşayan Ziusudra’nın Sümer kralı olduğu anlaşıldı. Sümerlerin orijinal Gılgamış Destanı’nı 2 bin yıl sonra Akadlar kendi dilleri olan Akadça’ya çevirince tufanı yaşayan Ziusudra’nın ismini Utnapiştim diye çevirip değiştirmişlerdi. Yani Sümerleri toprağın altına gömmek, mitos, destan ve efsanelerini kendilerine mal etmek  için tufanın yaşayan kişinin ismini bilinçli bir şekilde değiştirmişlerdi.

Dört bin yıl sonra M.Ö.612’de Medler Asur devletini yıkıp bütün Mezopotamya halklarına özgürlük getirdikleri gibi İsrailoğulları’nı da Babil köleliğinden kurtarıp özgürleştirince kendi ülkelerine döndüler. Ve yeniden inşa ettikleri Süleyman tapınağında hahamlarına M.Ö. 500 ile 150 yılları arasında Babil ve çevresinde duydukları efsane, destan ve mitosları yazdırdıkları Tevrat’taki tufan olayında, tufanı yaşayan Ziusudra’nın ismini bilinçli olarak İbranice Nuh diye değiştirdiler.  

Bugünkü tinsel uygarlığımızın üzerinde çok diren etkileri olan İbranilerin dini, edebi ve kimlik öğelerini oluşturan Kitab-ı Mukadde; Babil sürgününde öğrendikleridir; Mezopotamya’da toprağa gömülen kadim Sümer uygarlığın mitos, destan, efsane ve masalların öğrenilip daha sonra hahamlar tarafından değiştirilip genişleterek yazıya dökülmüş çok halinden başka bir şey değildir. Kötü bir kopyası diyoruz, çünkü Semitik tüccarların Arabistan merkezci dini ideolojilerle inşa ettikleri Semavi dinleri Kutsal Kitapları sayılan Tevrat, İncil ve Kuran’ın orijinal kökeni Sümerlerdedir.  Semitik tüccarlar son iki bin yıldan beri dünya kültürüne o kadar hâkim olmuşlar ki, bugün insanlar tufanı yaşayan kişinin Ziusudra değil, Nuh olduğunu biliyorlar. Kutsal kitaplara da geçen bu tarihi efsanede görüldüğü gibi, dünyamızı yöneten güçler eğer isterlerse manipülasyonla istedikleri tarihi yalanları insanların hafızalarına ‘doğru’ diye kayıt edebiliyorlar.

**

İngilizlerin Arap casusu “Lawrence gibi kültürlü, yorulmak bilmez bir İngiliz olan araştırmacı olan Sir Henry Rawlinson, politik ajan olarak Afganistan’da çalışmıştı. Bu uzman, İran’a yaptığı bir gezide Behistun yazısını okudu. 1944 yılında Bağdat’a konsolos olarak atanınca, iki dilde yazılmış olan bu belgeyi çözmeyi başardı; orijinal metnin yanında Babil dilindeki çevirisi de bulunuyordu.

1854 yılında Taylor ve Loftus adlı iki İngiliz eski Ur, Eridu, ve Uruk sitelerinin bulunduğu yerlerde kazılar yaptı. Tufandan önce kurulan Uruk şehri, Gılgamış’ın oturduğu yerdi. 19. yüzyılın son yıllarında Fransız arkeologları, Lagaş harabelerini ortaya çıkardılar, Sümer krallarının soy ağacı üzerinde kesin bilgiler mezar taşları buldular.”[3]

Sümer kaynaklarında tufan efsanesi

Bütün bu arkeolojik kazı araştırmaları üç-dört bin yıl önce uygarlığı ve eserleri toprak ve kumla örtülüp zamanın karanlığında unutulup kaybolup gitmiş -ama Sümer uygarlığından beri Aryan halklarıyla hep kavgalı olan Semitik tüccarların hiç de istediği ve eserlerinin günümüz diline çevirmesine engel oldukları- Sümer uygarlığını ortaya çıkardılar.

Bulunan eserler arasında Sümer yazarı Ludingirra’nın çivi yazısıyla yazdığı 23 tabletini günümüz diline çevirdiler.

Sümerli Ludingirra, ‘ulusumuzun öyküleri 1” adlı 9 tablette tufan hakkında şunları yazıyor:

”İlk sekiz kraldan sonra ülkemizde öyle bir tufan felaketi olmuş ki, her şeyi silip süpürmüş. Anlatıldığına göre, nedense Tanrılamız yarattıkları insanları yeryüzünden yok etmeye karar vermişler. O sırada Šuruppag kentinde son derece iyi kalpli, Tanrı korkusu bilen, Tanrıların bildirilerini alabilen Ziusudra[4] adlı bir kral varmış. Bizim Bilgelik Tanrımız saygın Enki, Tanrıların insanları yok etme kararına çok üzülmüş; ama onları tek başına bundan caydıramayacağını anlayınca, Kral Ziusudra’ya bir duvar arkasından, bir tufan olacağını fısıldamış ve hemen verdiği ölçülere göre bir gemi yapıp içine alabildiği kadar insan ve hayvan sokmasını önermiş. Kral, Tanrının tarifine göre çok büyük bir gemi yapmış, insanları ve hayvanları içine sokup kapısını kapadığı anda, bir fırtınanın patlaması ile birlikte gökten sanki denizler gibi yağmur boşanıvermiş. Bir anda her şey, her yer sular altında kalmış. Buna karşılık kralın gemisi su yüzünde salına salına dolaşmaya başlamış. Bu, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur tam yedi gün yedi gece durmadan sürmüş. Yedinci gün Güneş Tanrımız Utu ışıklar saçarak gökyüzünde ortaya çıkmış. Yağmur dinmiş, sular çekilmeye, yer ısınmaya başlamış.[5]

Ziusudra, ortalığın yatıştığını görünce, koca gemiden çıkıp Güneş Tanrımız Utu, Gök Tanrımız An ve Hava Tanrımız Enlil’in önlerinde yere kapanıyor, onlar için kurbanlar kesiyor. Onun bu saygınlığına karşı Tanrılarımız ona, Tanrı gibi ölümsüz bir yaşam vererek güneşin doğduğu yerdeki Tanrılar bahçesi’ne gönderiyorlar.

Tufan gelip geçtikten sonra ülkemize yeniden krallık iniyor ve ilk krallık Kiş kentinde başlıyor. Bu kentte 23 kral 24 510 yıl 3 ay ve3,5 gün krallık yapıyor. Buna göre bir kral 1000 yıldan fazla yaşamış demektir. Doğrusunu isterseniz buna inanmak çok zor geliyor bana. O zamanlar henüz yazıyı icat etmemiş atalarımız. Bu sayılar ve kral adları ağızdan ağıza binlerce yıl sonraya ulaşırken belki arada birçok kral adı unutuldu. Her neyse, bu 23 kralın arasında 1560 yıl krallık yapmış Etana’ya ait bir olay beni pek ilgilendirir. Neden mi? Çünkü o ilk defa göğe çıkmış.”[6]

Eğitim ve inançlar

İnsanoğlu uygarlığının ilk beşiği sayılan Mezopotamya uygarlığı binlerce yıl dünyanın kültür, inanç, felsefe ve okul merkeziydi. Güneş kültü ve güneş Tanrıların inançları üçüncü Zerdüşt’a kadar buradan dünyaya yayılıyordu. Önceleri doğa ile iç içe yaşayan, ekolojik köy ve şehirlerde halk arasından seçilen yaşlılar ve gençlik meclisleri vardı. Bir konu hakkında Kral bile yaşlılar meclisi ve gençlik meclisinden onayı almadan hareket edemeyen adaletli bir sistem vardı. Şehir uygarlı, ekolojik köy komünlerine baskın geldikçe bu durum değişmeye başladı.

Sümer yazarı Ludingirra şöyle yazıyor:

”Kahraman Gılgamış’a ait başka bir öykü de beni çok ilgilendiriyor. Çok çok eski çağlarda ülkemizin kralları istediklerini yapamıyormuş. Bir konu hakkında karar almak için halk içinden seçilen yaşlılar ve gençlerden oluşan iki meclise başvurmaları gerekli imiş. Şimdi nerede sormak, krallar istediklerini yapmakta özgürler.”[7]

Devam edilecek…

28.10.2025

Azad Ronî

Kaynaklar

[1].  Sümerli Ludingirra’nın  Yaşam öyküsü, Tablet 2

[2].  Samuel Noah Kramer, Sümerler, Tarihleri, Kültürleri, Karakterleri, The University of Chicago, 1963

[3]. Ivar Lissner, Uygarlık tarihi, Nokta Kitap, İstanbul 2008, 5. Baskı, s. 8,9

[4]. Bazı tarihçilere göre Kuzey Mezopotamya’nın Aryan kültüründe ilk reform hareketini geliştiren filozof birinci Zerdüşt’tür.

[5]. Gılgamış Destanı’nda anlatılan tufan olayı, yazının henüz icat edilmediği dönemlerde meydana geldiğini yazıyorlar Sümer yazarları. Onlara göre bu olay M.Ö. 4000 yıllarından önce meydana gelmiş. Arkeolojik kazılarda suların neden olduğu kalın bir sel tabakası altında eserlerin çıkması sonucunda, M.Ö. 4000 ile 5000 yılları arasın Mezopotamya’da büyük Tsunami olayın gerçekleşmiş olduğunu göstermektedir. O çağlardaki insanlar, oturdukları şehrin ve köyünün sular altında olduğunu görünce, bütün dünyanın sular altında kaldığını sandılar. Dünyayı yaşadığı şehir ve köyünden ibaret olduğunu görün insanlar için bundan doğal ne olabilir. Daha yazının icat edilmediği o dönemde bu olayı söylencede gelecek kuşaklara anlata anlata erdemli güzel bir tufan efsanesini oluşturdular.

26 Aralık 2004 tarihinde Endonezya’ya yakın deniz altında meydana gelen depremin tetiklediği tsunami olayı, Tayland ve Hint Okyanusu kıyısında bulunan bazı ülkelerin şehir ve köylerini denizden gelen çok yüksek dalgalarla silip süpürdü. Sular altında kalan Phang-nga gibi bazı eyaletler çok büyük zarar gördü. Bu tsunami olayında 5400 insan yaşamını yitirdi. Sümer Kralı Ziusudra büyük bir ihtimalle böyle bir tsunami olayı yaşamıştır. A.R.

[6]. Sümerli Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü, Ulusumuzun Öyküleri 1, Tablet 9

[7]. Sümerli Ludingirra’nın yaşam Öyküsü, Tablet 9