Juli 28, 2026

Azad Ronî

              1989 Tiananmen Meydanı protestoları

✍ Azad Ronî

“Avrupa merkezci ideoloji olarak zazacılık” yazısını şu başlıklar altında sunacağız:

  1. Alman Bayan Dorothee-Charlotte
  2. Zazacılığa Technische universität berlin’de ruh verildi
  3. Georg Hincha’nın ilk Kürt öğrencisi Zülfü Selcan
  4. 1979’da frankfurt am main’de yapilan komkar’ın kuruluş kongresi
  5. Zamanlaması projenin siyasi olduğunu ortaya çıkarıyor
  6. Prusya İmparatorluğu’n Profesörü Oskar Mann’ın Zaza projesi
  7. Berlin’de başlatılan proje Hamburg Üniversitesi’nde devam ettirildi
  8. Prof. Dr. Ludwig Paul’ın çelişkili açıklamaları
  9. Pro. Ludwig Paul’un zamanla değişen düşünceleri
  10. Kürtçe (Zazakî-Kurmancî) Farsça’dan çok daha eski bir dildir
  11. Almanya’da ideolojisi oluşturulan proje Türkiye’de pratiğe uygulandı
  12. Kürt dillerin Latin ‘Bedirhan Alfabesi’
  13. Zazaların Jacobson alfabesi
  14. Zazaların Zülfü Selcan Alfabesi
  15. Vate Dergisi
  16. Zülfü Selcan’ın Berlin Zaza seminerleri
  17. Halkları birbirine düşüren Avrupa merkezci ayrımcılık
  18. Zazalar,Kirmanckî dilini konuşan Kürtler’in lakap ismidir

Alman Bayan Dorothee-Charlotte

2012 yılında ilk baskısı çıkan “Berlin Dêrsim 1937-38 Konferansı ve Kürt Soykırımları” kitabımda Kürtçe’nin Kirmacî (Zazakî) lehçesini konuşan Kürtlerden, Avrupa’da devlete bağlı çalışan resmi üniversitelerin sistemi koruyan oryantalist düşünceleri işlediğini, resmi üniversitelerde çalışan Avrupalı dilbilimcilerin nasıl bir “Zaza milleti” oluşturmak istediklerini anlatmıştım. Kitap hem Almanca hem de Türkçe yayınlandı. Dêrsim soykırımını Avrupalılara Almanca dilinde ilk defa en geniş bir şekilde anlatan kitaplardan biridir. Avrupa’da okunuyor. Türkiye’dekiler kitap okumayı pek sevmezler. 2021’de “Zazalar Kimdir?” üzerine akademik bir çalışma yayınladım. Fakat ne yazık ki insanlar daha fazla olanaklara, daha fazla güce, daha fazla üniversitelere sahip devletin olağanüstü çalışmaları sayesinde Avrupa merkezci milliyetçi teorilerle uydurulan düşüncelere daha çabuk takılıp arkalarından gidiyorlar. Bu da devletin asimilasyonunda başarılı olduğunu göstermektedir.

03.12 2017 tarihinde Berlin Dêrsim Cemaatı’nda “Die Berliner ‘Dêrsim-1937-38-Konferenz’ und der Völkermord an den Kurden” kitabın Almanca ve Türkçe tanımı yapıldı. İlk sözü kitabın Almanca çevirisini yapan ve Almanca yüksek dilbilimi eğitimini alan bayan Dorothee-Charlotte Eren aldı. Dorothee-Charlotte, “Kitabı Almancaya çevirdik sonra Dêrsim soykırımı hakkında daha çok bilgiye sahip olduğunu” söyleyerek, benim yazdığım “Dêrsim’de katliamlar yapılırken halkın önderi de idam ediliyordu” parçasını okudu. Bitirince olumlu eleştiriler yanında, bir de böylesi platformlarda işin içine çomak sokan, kendisine ait değil de, başkaların fikrini ortaya atan birileri de çıkmıyor değil.

Onlardan bir genç:

“Seyid Rıza Kürt değil, siz Kürt önderi diyorsunuz. Biz Kürt değiliz. Zazayız, Zazaca konuşuyoruz, Alevi milletindeniz” deyip konuyu başka bir yöne çevirmeye başladı.

Söz önce bana verildi, ben de nazikçe:” Okuduğumuz parçalarda Kürt ya da Zaza diye bir kelime geçmedi. Biz o Dêrsim coğrafyada yapılan korkunç soykırımı ve o halkın 75 yaşındaki önderi Seyid Rıza’nın göstermelik mahkemede nasıl yaşının 58’ze indirilerek, çocuk yaştaki oğlunun da yaşını büyüterek idam edildikleri sahnelerini, kadın ve çocukların nasıl katledildiklerini Almanca olarak Avrupa okuyucuya ulaştırdık. Bu soykırımın Zazacılık ve Kürtçülük konusuyla bir ilişkisi ki. Nerden aklınıza geldi böyle bir düşünce?”

Genç tekrar:” Kitabın ismi öyle çağrıştırıyor.”

Ben de: “Demek ki kitabı okumamışsınız. Kitabın ismini görmüşsünüz, ‘okumama gerek yok’ deyip önyargılı davranıp kendi kafanıza göre notunuzu vermişsiniz.” deyince Munzur Çem araya girdi.

Dêrsimli gence Dêrsimli Yazar Munzur Çem şöyle yanıt verdi:

“M. Bey, ben senin aileni tanıyorum. Anneni, babanı tanıyorum. Onlar bir gün kendilerine ‘Ben Zazayım’ demediler. İkisi de Kürtçe’nin hem Kirmanckî, hem de Kurmancî lehçesini çok iyi konuşuyorlardı. Herkes çok iyi biliyor ki, Dêrsim’de Kürtçe’nin hem Kirmancî, hem de Kurmancî lehçeleri konuşuluyor. Görüyorum ki, sen kendi etnik, kültürel ve dilinden yabancılaşmışsın. Yabancıların şablonculuğunu yapıyorsun burada. Sen Kürtlüğünü inkâr ediyorsan bari bunu başkalarına dayatma. Zaza ise git Zazalığın kal. Ne demek Seyid Rıza Kürt değil?!” deyince tartışmalar alevlenerek başını aldı gitti.

Sonunda Alman bayan Dorothee-Charlotte araya girdi: ”Yüz yıl önce biz Almanlarda da böyle bir problem vardı. Ağız şiveleri, lehçeler o kadar birbirinden uzaklaşmışlardı ki, München’dekiler Berlin’dekileri anlamazdı; Berlin’dekiler de München’dekileri anlamazdı. Yüz yıl içinde devletin kurumlarıyla bu aşıldı. Şimdi biz birbirimizi anlıyoruz. Kürtlerin Medler’den sonra doğru dürüst devletleri olmadı. Devletleri olmayan bir halkın konuştuğu dilin Ağız şiveleri, lehçeleri doğal olarak zamanla biraz birbirinden ayrışır, farklılaşır. Kürtçe’nin de lehçeleri farklı dil bir dil gibi görünse de, dilbilimci arkadaşlardan öğrendiğim kadarıyla kelimelerin çoğunluğu aynı kökenden geliyor. Hele Kürt bölgelerinde her iki lehçe aynı evde, ayı köyde, aynı kasabada da konuşuluyorsa,  bunların Kürtçe olduğundan kuşku duymamak gerekir.” dedi.

Zazacılığa Technische Universität Berlin’de Ruh Verildi

Uygarlık güçlerin Orta Asya’dan gelen göçmen Türk Beylerine devlet güvencesi vererek Selçuklu devletin kuruluşuyla İslam’ı yayma görevi verdikleri ve bin yılların başından beri de, ulaşamadıkları o dağ bölgelerinde İslam olmayan Zerdüşt ve Êzîdî inancına sahip Kürtler üzerinde katliam ve soykırımlarını hiç ama hiç eksik etmediler. Bu katliam ve soykırımlar hâlâ tüm hızıyla devam ediyor. Ve „Zaza dili, Zaza milleti“ projeleri ulus-devlet çağında bu devam eden katliam ve soykırımların devamı olarak Avrupa Üniversitelerinde çalışan dilbilimcileri tarafından 1970’lerin ortalarında programlı bir şekilde kurgulanıp planlanarak devreye sokuldu.

Uygarlık güçleri, son olarak Osmanlı mirasını devrettikleri İttihatçı M. Kemal’a verdikleri ulus-devlet projesi ile Anadolu’da herkesi Türkleştirdiklerini, Kürtleri Ağrı Dağı’nda mezara koyduklarını yeterli görmediler. Koçgiri, Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim’de fiziksel olarak katlettikleri halkların dil ve kültürlerini de bölüp parçalayarak yok etmek istiyorlardı.

Birinci DünyaDaha “Zaza dili, Zaza milleti“ diyen Zazacılık söylemleri ortaya çıkmadan yıllar önce uygarlık güçleri 1971’de Technische Universität Berlin’e (Teknik Üniversitesi Berlin) Alman dilbilimcisi Georg Hincha’yi Genel Dilbilim Kürsüsüne atadılar. Ona França, Kürtçe, Beluçça, Zazaca üzerinde çalışma görevini vermişlerdi. Hincha, resmi olarak İran ve Slav dilleri üzerinde çalışma yapıyordu. Tarafsız dilbilimcilerin neolitik devrimde ortaya çıkan “Aryen pro-Kürt Hurrilerin dil yapısından” bilinçli bir şekilde hiç bahsetmiyordu. Tarafsız dilbilimcileri, Hurrilerin  o dağlarda binlerce yıldan beri konuştukları Ana Tanrıca dilinin, yani bugün Kürtlerin birçok bölgede konuştukları Kirmanckî lehçesinin daha sonra Sümer şehir beyliklerin Emesal denilen ikinci lehçesi olduğu gerçeğini açığa çıkarmışlardı. Georg Hincha, bu bilimsel gerçeği bilerek yok sayıyor ve Avrupa merkezci siyaseti öne çıkararak, “Modern Farsça Morfem Kuramı” ile “Kürtçe’yi Farça’nın bir kolu” olarak ele alıyordu. Kürtçe’nin en eski ve en değerli Kirmanckî (Zazaki) lehçesini Kürtçe değil, ayrı bir dil ve bu dili konuşanı da ayrı bir millet olarak ele alıyordu. Eylül 1995’te çalıştığı Technische Universität Berlin’den emekliye ayrıldığında Batı’nın bu Zazacılık projesinde büyük bir yol katletmişti. Tam İngilizlerin ulus-devlet çağındaki son 200 yıllık siyaseti; böl, parçala, yönet. Yani icat ettikleri bu yeni dil Zazacılık akımına, yeni yapay bir Zaza milleti icat ederek, gizlice Avrupa merkezci milliyetçiliklerini işliyorlardı.

“TU Berlin’de (Technische Universität Berlin), Semitik tüccarların tarihsel plan ve projeleri için etiket olarak kullandıkları genel dilbilimcisi (İran, Fars ve Slav dilbilimcisi) Georg Hincha 1971-1995) ve FU Berlin’de, akademisyen Tessa Hofmann, Avrupa Merkezci Düşünce ve Oryantalist zihniyetle Kirmanckî’nin (yani Zazakî’nın), Kürtlerin ön ataları olan Hurrilerin, Medlerin çok eski ve çok geniş alanda konuşulan bir Kürtçe dili olduğunu; yüzyıllardan beri katliam ve soykırımlardan geçirilen o mazlum halkla birlikte yok olma durumuna getirilerek konuşma alanları (coğrafyası) daralttıkları için konuşmaya konuşmaya günümüzde nerdeyse 9-10 bin yıllık o zengin eski dil ailesinin Dêrsim eyaletine, Gımgım, Bingöl, Ahmed, Maraş bölgelerine sıkıştırılmış bir lehçe durumuna getirildiğini inkâr ediyorlardı. Bu gerçekleri bilim adına, modern kapitalist sistemin ekonomik ve siyasi çıkarları için çarpıtıp inkâr ediyorlardı.

Semitik tüccarların hâkim oldukları bu iki Berlin üniversitesinde çalışan iki akademisyen, Batı oryantalizm bilim insanların 20. yüzyılın başında, “Kürtlerin o bölgeye Avrupa’dan geyikleri takip ederek gittikleri” tezin bir alt versiyonu olarak, Kirmanckî (Zazaki) Kürtçe değil, Farsça (İran) dil ağaç grubunun bir dili olduğu, bu dili konuşan halkın da ayrı bir millet (Zaza halkı) olduklarını iddia ediyorlardı. O kadar çok bilim insanı ve akademisyenler içinden Georg Hincha’yi Soğuk Savaş döneminde TU Berlin’e tayin etmeleri tesadüf değildi.  Georg Hincha, tam da Sovyetler Birliği’nin yıkıldığı, daha doğrusu modern kapitalist sistemin sosyalist sisteme karşı dünya çapında büyük bir “Çöktürme Planı’n” başlatıldığı 1989’da altı ay kaldığı Çin’de, üniversitelerde okuyan gençlere modern kapitalist sistemin düşüncelerini aşılamadan döndükten bir hafta sonra, 15 Nisan 1989’da Tianama Meydanı’nında[1] öğrenci, aydın ve işçilerin önderliğinde büyük ayaklanmalar başgöstermişti. Onun, sosyalist Çin’de öğrenci, aydın ve işçilerin ayaklanmalarını tetikleyip, öğrencileri “en iyi sistemin kapitalist sistem olduğu propagandası” yaparak sosyalist sisteme karşı kışkırttığı birçok çevre tarafından dile getirildi. Uygarlık güçlerin akademik kadrosu ve CIA’nın akademisyen görünümlü elemanın sebep olduğundan kuşku duyulan bu protesto gösterilerde 3000 öğrenci ve sivil yaşamını yitirmişti. Georg Hincha’yi yakından çok iyi tanıyan ve iki çiltlik Kürtçe sözlük hazırlayan yazar Abuzer Han arkadaşım, “bu Georg Hincha denen adam Çin’den döndükten bir hafta sonra Kürtçe dili konusunda randevu alarak kendisiyle görüştüğünü, Batı istihbarat örgütleriyle birlikte nasıl çalıştığını” bana uzun uzun anlatmıştı. Bilim etiğine aykırı ve yakışmayan şeylerdi bunlar.

Bu akademik çalışmamda Zülfi Selcan’ın Berlin’deki hikâyesi ile ilgili Rıza Baran, Abuzer Han ve Munzur Cem’in bana aktardıkları gerçekleri de yazmadan edemeyeceğim.

15.07.2025

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. 1989 Tiananmen Meydanı protestoları

Azad Ronî Yazdı:

5

Hiç çalışmadan insanların artı değer, ürün, eşya ve firmalarına el koyanlar

Yeryüzü tanrılarımızın birçok iğrenç planlarını, dördüncü Zerdüşt olarak deşifre eden ve onların ulus-devletlerin kadroları için oluşturdukları Avrupa merkezci milliyetçi-ırkçı virüsle aşılayarak yetiştirdikleri uygarlık yıkıcı vekalet savaşçıları olan devşirme Türkler eliyle yüzyıldan beri Kürt halkına dayattıkları soykırımlara karşı Zağros dağlarına çıkardığı Zerdüst gerilla çocuklarıyla mücadele ettiği için, uluslararası bir komplo ile yasalarını çiğneyerek hukuksuz bir şekilde, CIA ve MOSSAD’ın cirit attığı Kenya’da tehlikeli ve yırtıcı hayvanlar için kurdukları kafese kıstırılıp yakaladılar; kaçırılarak, Türkiye’nin jandarmacılığını yapacağı İmralı kayalarına tanrılardan ateşi çalan Prometheus gibi çivilenen Addullan Öcalan, „Ortadoğu’da Uygarlık Krizi ve Demokratik uygarlık Çözümü“ kitabında, ekonomi olmayan, paradan para kazanan asalak kapitalizmi ve beş bin yıllık küresel hegemonik güçlerin çok uzun vadeli tarihsel projeleri hakkında çok derin analizler ve hakiki tesbitler yapmıştır.

Addullan Öcalan şöyle diyor:

„Hiçbir sömürme yöntemi ve aracı kapitalizm kadar toplumları bozucu, dağıtıcı, sürekli kriz ve kaosta tutucu özellikte olmamıştır. Kendileri de hep baskıcı ve sömürücü oldukları halde, diğer tüm uygarlık güçleri bu yapısından ötürü kapitalizmi sınırlamayı ve dibe sürmeyi toplumun sürekliliği açısından zorunlu görmüştür. İleri bir uygarlık aşaması olmak şurada kalsın, hep toplumların lanetini üzerine çekmiş, ahlâki ve politik toplumun kanser hastalığı olarak anlam bulmuştur. Günümüz toplumundaki ve çevresindeki kriz, yıkım ve kırım gerçekliği, toplumsal gerçeğin vicdanı olarak ahlâki yaklaşımın yanılmazlığını kanıtlamaktadır.

Kapitalizm onu en yetkin kullanan güçlere (Sami tüccarlar’a .A.R.) bol zaferler sağlar. Ama bunu hep toplumları kriz içinde tutarak, ahlâki ve politik duruşunu işlevsiz kılarak, sürekli iç ve dış savaşlar içinde tutarak, yıkım ve kırımı yaşatarak gerçekleştirir. Sonuçta güç ve zenginlik az ellerde toplanmıştır (300’ler Komitesi’nin elinde toplanmıştır. A.R.). Bu eller zafer kazanmıştır. Karşılığındaysa yıkılan bir toplum ve sürdürülemez bir çevre bırakmıştır!” (Addullan Öcalan, Ortadoğu’da Uygarlık Krizi ve Demokratik uygarlık Çözümü, Mezopotamya Yayınları, Neuss 2010, s.168)

„Kapitalizmin dayandığı merkezi uygarlık nedeniyle yükselişe geçtiğini, kafesini parçaladığı günden (…) beri küresel olduğunu, küresel sistemi dönüştürdüğünü iyi bilmek durumundayız. Herkes günümüz ‚küresel finans kapitalizm krizine’ hayret ediyor. Finans araçlarla oynanarak, sadece bu kriz döneminde hiç çalışmadan el konulan artı değerlerin, ürünlerin uygarlık tarihi boyunca gerçekleştirilen sömürüden daha fazla olduğu hesaplanmaktadır. Hiçbir kriz ve olgu kapitalizmi bu güncel finans krizi kadar iyi açıklayamaz; kapitalizmin pazar ve ekonomi olmadığı bu kriz kadar netçe ortaya koyamaz.“ (age, s.192-194)

“ABD 200’ler sonrası Ortadoğu hamlesinde Saddam Hüseyin’nin başını götürürken, acaba ulus-devletin sonunu ilan ettiğinin farkında mıydı? diye kendime hep sordum. Şu benzetmeyi de yapmıştım: Ulus-devletin inşası için Fransız Devrimi’nde 16.Louis’in başının koparılması ne kadar önemliyse; Saddam’ın başının koparılması da en azından Ortadoğu ulus-devletinin sonu için o denli önemlidir. Evrelsel tarihe doğru ve ve derinden bakmasını bilenler, daha şimdiden Afganistan’dan başlayıp Fas’a kadar uzanan ulus-devlet halkalarında yaşanan kırılmalarda bu sonlamaya ilişkin birçok ipucunu yakalayacaklardır.”(age, s.50)

„Marksizm’in kapitalist bunalım teorisi olguyu resmetse de, beklediği çözümü –sosyalizm veya komünizme-  her geçen sürede yaklaşmakta olmayıp daha da uzaklaşmaktadır. Bu durum toplum doğasının eksik ve yanlış tanınmasıyla ilgili olduğu kadar, önerilen çözüm modelleri ütopik olmaktan öteye anlam ifade etmemektedir.” (age, s.54)

Marksizmin eleştirisi

Aynı kitabında Öcalan şöyle diyor: „K. Marx, Kapital kitabını yazmakla kapitalist sisteme meşruiyet kazandırmıştır.“  

Gerçekten de öyle; Kapital, tıpkı Kutsal Kitaplar gibi işçi sınıfından çok, onların köleci toplum sistemleri için tapınaklarda haham, papaz ve halifelere yazdırdıkları Tevrat, İncil, Kuran kadar modern kapitalist sisteme hizmet etmiştir! Öcala’nın deyimiyle, „Pazar ve ekonomi olmayan kapitalist sisteme meşruiyet kazandırmıştır.“  Her uygarlığın ve sistemin kendisini, „barbar“ olarak gördükleri (aslında barbarlar, zalimciler, sömürücüler kendileridir), komünal toplumlarda ana kuçağındaki çocuk gibi doğayla iç içe yaşayan, köleliği, sömürüyü redd eden, özgür kavim, kabile toplumlardan ve özerkliğini kazanmış şehir beyliklerinden korumak amacıyla yarattıkları mitosları, efsaneleri ve Kutsal Kitapları vardır. Nasıl ki, Sümer ve Mısır uygarlıkları kendilerini kutsal mitos ve efsanelerle, İsrail kavim-devleti kendisini Kutsal Tevrat kitabı ile Avrupa prens, kral ve Roma İmparatoluğu kendilerini Kutsal İncil ile, Emevi, Abbası, Selçuklu, Osmanlı kendilerini Kutsal Kuran kitabıyla koruyup köle ve tarım emekçileri üzerindeki sömürü sistemlerini derinleştirdilerse; pazar ve ekonomi olmayan; paradan para kazanan modern kapitalist sistem de kendisine kutsal „Kapital“ kitabı ile „meşruiyet kazandırarak“ işçi ve emekçiler üzerindeki sömürü mekanizmasını derinleştirmiştir. Marks, „pazar ve ekonomi“ olmayan, paradan para kazanan kapitalist sistemden çok; üç sacağı olan kapitalist sistemin endüstrideki kolu olan „fakrika sahibinin işçinin artı değerine nasıl el koyduğu fomül geliştirerek ekonomi-politiği“ analiz etmeye çalışmıştır. Bunu da kapitalist sistemin merkezinde, İngiliz ekonomi-politik anlayış ve yaklaşımıyla yapmıştır. K. Marx’ın Kapital kitabı Londra’da piyasaya çıktığında, onu ilk alan ve altın gibi kilitli kasalarına koyanlar aransında, kapitalist sistemi İngiliz Kraliyet ailesi merkezli Batı’da inşa eden hanedan ailelerden biri olan Rothschild hanedanın olması tesadüf değildir!..

Rothschild hanedanlığı’n „Hasta adam Osmanlı ulus-devletlere bölünecek; dünyanın her yerinde bizim için çalışırsanız 100 yıl sonra size Filistin’de İsrail devletini kuracağız.“ diye siyonistlere söz verdiği 1848’den sonra dünya halkların başına 1.ve 2. Dünya Savaşları’n korkunç felaket süreçlerinin plan ve hazırlıkların yapılmaya başlanıp hızlandırıldığı bir dönemde; ilginçtir; K. Marx, kapitalist sistemin bütün savaşların uluslararası sosyalizm hareketini hızlandırmaya yaradığını, „kapitalist sistemin kendi mezarını kendisinin kazdığını“ söyleyerek büyük bir yanılgıya düşecekti! Kapitalizm,  kazdığı mezara kendisini gömmedi; fakat planlayıp hazırladığı büyük felaketleri hegemonyası altına aldığı ulus-devlet organizasyonları eliyle -binlerce, milyonlarca olayı ve operasyon, kongre ve konferanslar sonucu- pratiğe uyguluyarak adım adım 20. yüzyılda terihin hiçbir döneminde görülmemiş korkunç savaşlarla 150 milyondan fazla insanı mezarlara gömdü!…

Karl Marx’ın iyi niyetine, toplumları baskı altına alan bir sistemi, Hegel felsefesini ayakları üzerine dikmeye çalışarak çözümler üretmeye çalıştığından kuşku duymuyorum. Fakat Bolşevik Devrimi ve geçmiş süreçlerde görüldü ki; ne K. Karx’n ekonomik-politik analizleri, toplumları baskı altına alan kapitalizmi yıkmıştır, ne de Hegel felsefesi ayakları üstüne dikilmiştir. Ne yazık ki, kapitalizmi artı değerle sınırlayarak; sadece fakrika sahibinin işçinin artı değerine el koyması, pazar ve ekonomi olmayan kapitalist sistemi eksik ve yanlış tanımlamıştır; halbuki kapitalizm bu sayılanlardan daha çok paradan para kazanan bir sistemdir!.. Marx, uygarlıkların perde arkasındaki uygarlık güçlerini iyi tanımadığı gibi, derin tarihsel planlarını hesaba katmamış, bu küresel süper güçlerin bütün biliminsanların, felsefecilerin, profesörlerin ve dünyayı sarsan Bolşevikler gibi devrimci örgütlerin iyi niyet, buluş ve devrimlerini alıp kendi tarihsel ekonomik, siyasi ve politik projeleri çerçevesinde kullanacağının farkında olmamıştır!..

Tarihin her döneminde, her dönemecinde baskı ve sömürüye karşı direnen, özgürlüklükleri için başkaldırarak  devrimleri örgütleyen ve mücadelesini dürüst, iyi niyetli biliminsanları ve önderleri öncülüğünde verenler  toplumun geniş halk güçleri olmasına rağmen; toplumun küçük hücresi olan aile ve cemaat şeklinde çok küçük ama sıkı ve gizli bir biçimde örgütlenmiş altın-sermaye sahibi küçük bir azınlık zümre tarafından hep adamları ve ajanlarıyla devrimde önderliğin her türlü hile ve tuzakla ele geçirilişi sayesinde, tarihin devrimler dönemecini hep kendi ekonomik, siyasi ve politik çıkarları doğrultusunda kanalize ederek propaganlarını yapmışlardır.

Sümerlerden beri incelediğim tarihi dönemeçlerin (Semitik tüccarları’n yeryüzündeki ilk devlet örgütlenmesi olan ve Sami tüccar hanedan büyük Sargon tarafından kurulan Akad zulmüne karşı; doğayla iç içe yaşıyan, özerkleri ve özgürlüklerinin tehlikede olduklarını hissedip gören Guti, Lulubi, Kassit ve Hurri kabilerin MÖ. 2150’de birliklerini güneş tanrısı Mitra etrafında birleştirerek zalim Akad devletini yerle bir etmesi dışında) hepsinde; bu toplumların içinde, toplumun küçük bir hücresi olarak aile ve cemaat şeklin örgütlenmiş gizli ellerin parmağını gördüm.

6

Çağımızın tek tanrılı dini, ulus-devletlerin milliyetçi virüsüdür

Coronavirüs, Avrupa merkezci milliyetçilik gibi kapitalist sistemin bir hastalığıdır. 1990’lardan beri, özellikle 2008’deki finanz krizi ile kar topu misali yuvarlanıp gelen ekonomik ve finans krizin kapitalist sistemin bütün kurum ve organlarında görünür hale gelen kanser (Sars-Corona) hastalığın Coronavirüse laboratuvarlarda bilinçli ve sistemli bir şekilde COVID-19’a dönüştürülerek; SARS-Coronavirüsün 10 kat daha hızlandırılmış, 30 kat daha ölümcül hale getirilen şeklidir. Kanser ile coronavirüs arasındaki tek fark şudur: Modern kapitalist sistemin serbest piyasa ekonomisi bütün yiyeceklerin genleriyle oynandığı için ortaya çıkan kanser hastalığı insanları yavaş yavaş öldürüyordu; Coronavirüs ise hemen öldürüyor. Hiçbir şey kanser ve Coronavirüs hastalığı kadar çürümüş, sonuna yaklaşmış kapitalist sistemi bu kadar net açıklama gücüne sahip değildir.

Ben, Coronavirüs infeksiyon (COVID-19) Pandemiyi yeryüzü maskeli tanrılarımızın sadece 7,8 milyarı aşan dünya nüfusunu azaltmaya yönelik bir hastalık olarak değil; aynı zamanda serbest neoliberal kapitalist pazarı, finans krizi, sosyal ve toplumsal ilişkileri de yönetme ve değiştirme biçimi olarak yayıp geliştirdiklerini düşünüyorum. Finans krizini daha radikal bir şekilde atlatıp çözme senaryosunun ötesinde, bir de hiç çalışmayan küçük bir azınlık, ulus-devletlerin yıllık gelirlerinin %30 ile % 40’nı altın olarak kendi kilitli kasalarına aktaracaklar. Dahası var, merkez bankalarını da boşaltacaklar. Dahası, dahası var, 300’ler Komitesi’nde yer alan dünya zenginlerin her birisinin paravan şirketler adı altında onlarca, yüzlerce büyük firmaları var. Dünya çapında büyüyüp iyi iş yapan ama herkesin can derdind olduğu şu dönemde değerleri oldukça düşmüş -göz diktikleri- firmaları çok düşük fiattan satın alacaklar. Birçok şey daha da pahalılaşır. Fakirler daha fazla fakirleşir, zenginler daha fazla zenginleşmiş olur.

Zaten „pazar ve ekonomi“ olmayan, paradan para kazanan asalak kapitalizm hegemonik güç olarak yükselip ilerledikçe, hep okyanus dalgaları gibi üst üste gelen kriz ve kaoslarını, Sovyet Birliği’n yıkılmasından sonra 1990’ların başında olduğu, her zaman kendisini gelmiş geçmiş bütün sistemlerden daha iyi olduğu propagandasını yaparak; tüm toplumları, doğal kaynakları, çevreyi, özellikle eski Sümer, Aztek ve Maya uygarlıklarını yaratmış olan toplulukların bugünkü torunları olan Kürtler, Ermeniler ve Kızılderili gibi halklar, eski uygarlık kültürleri ve dilleriyle birlikte büyük bir tehdit altına sokularak ve soykırım yaşatarak krizlerini atlatmaya çalışmaktadırlar.

Dünyayı iyiye, doğruya ve varolan doğal kaynakların neoliberal kapitalist politikalar tarafından har vurup harman savurmasına karşı çıkan dünya devrimci örgütleri, aydınları ne yazık ki, örgütsüz oldukları için müdahale edemiyorlar, uyuyorlar! Tarihin her dönemecinde olduğu gibi bu dönemeçte de sistemin içinden çıkılmaz kriz ve kaosunu gene en iyi şekilde kendi ekonomik, siyasi, politik ve finans çıkarlarını koruyarak atlatanlar, yukarda bahsettiğimiz gibi beş bin yıldan beri dünyayı yöneten hegemonik küresel güçlerdir.

AIDS virüsü, domuz grip’i ve Sars-Coronavirüsü felaketlerini insanların başına bela eden yeryüzü tanrılarımız değil miydi? Bu da onların sistemli ve planlı bir şekilde yıllarca üzerinde çalışılmış virüslerinden biri!

7

Çinliler yarasa yediği için, ilk defa Wuhan kentinde insanlara geçtiği yalanı

Biz Rab’ın (RAB, ibranice dilinde hem Tanrı, hem de Efendi anlamında kullanılıyor) kulları olarak, yıllar sonra AIDS virüs felaketin Kenya‘daki CIA labaratuvarlarında Cold Spring Harbor Projesi çeçevesinde icat eden „Soyarıtım Cemiyeti“ araştırma kurumuna Amerika‘nın en saygın ve zengin ailerinden olan Harriman Ailesi ve Microsoft kurucusu milyarder Bill Gates tarafından finanse edildiğini gene Amerika‘nın dürüst biliminsanlarından öğrenmedik mi?..

AIDS virüsünü Kenya‘daki CIA laboratuvarlarında icat ettikleri dönemde, başta ABD olmak üzere bütün dünya basın ve medyası yıllarca virüsün Afrika’da Maymunlardan insanlara geçtiğini yalanını propaganda ediyordu. Şimdi de gene başta ABD olmak üzere ellerindeki bütün dünya basın ve medyası „COVID-19 virüsü Çin’de yarasadan insanlara geçti“ yalan propagandasını yayıyorlar. Ne kadar da birbirine benziyor bu yalanları(!) Biri Afrika’da maymunlardan insanlara geçmiş, biri Çin’de yarasadan insanlara geçmiş(!) Sadece sıradan insanları değil, Londra’da yeryüzü tanrılarımıza çalışan; hükümet, istihbarat örgütleri, üniversitelerdeki hukuk ve tıp bölümlerine de düşünce üreten Tavistock Enstitüsü, birbirini tutmayan yalan-yanlış bilgileri yukardan onlara aktararak diretiyor: „SARS CoV 2 Coronavirüs ana kaynağı yarasa ve öbür hayvanlar (Buraya kadar doğru. A.R). Çinliler yarasa yediği için, ilk defa Çin’in Wuhan kentinde insanlara geçtiği görüldü.“ Bu son yalan cümle de, onların dürüşt ABD ve Avrupa hekimlerine yaptıkları propagandadır. Yanlıştır.

300’ler Komitesi’nin Soyarıtım Cemiyeti

Biolojik laboratuvarlarda henüz üzerinde çalıştıkları Sars-coronavirüsünü, 2003 yılının Şubat ayında gene ilk kez nüfusu çok fazla olan Çin’de yaydıkları zaman da, bulaşan insanlarda bugünkü gibi şiddetli astım, bronşit, zatüre gibi akut solunum yetmezliği görülmüştü ve „hayvanlardan insanlara geçti“ demişlerdi. Demek o zamanlar daha 17 yıl sonra dünyaya yayacakları COVID-19 virüsünün biolojik laboratuvarlarda denemesini yapıyorlardı. Bir de, „Çinli’ler yarasa, kuş, yılan gibi pis hayvanları yiyorlar, o yüzden hayvanlardan onları geçti. Onlardan da öbür insanlara geçti“ diye Çinli’ler aşağılanarak, gerçekler manipüle edilerek propagandası yapılıyordu. Oysa büyük bir yalan! Coronavirüsler bir’den altın’cı virüsü kadar insanlarda ve hayvanlarda var. Biz bu virüslerle birlikte yaşıyoruz. Fakat dünya nüfusunu azaltmak, bazı halkları tümden yeryüzünden yok edip ortadan kardırmak için, kim tarihsel projeleri çerçevesinde biolojik laboratuvarlarda bu coronavirüslerle oynuyor?

Sami tüccarlar ve onların modern kapitalist sistemdeki alt örgütlenmeleri olan 300’ler Komitesi’nin iğrenç gizli planlarını son yüzyıldan beri sık sık dile getiren, deşifre eden biliminsanların, yazarların, aydınların, gazetecilerin makalelerini, kitaplarını, yazılarını bilinçli olarak, „bunlar komplo teorileridir“ diye propaganda ediyorlar, önemsisizleştirilip karalıyorlar. İnsanlar da, „bunlar komplo teorileridir“ diyen Tavistock Enstitüsünün propagandalarına inanıyorlar. Bırakın okuma-yazması olmayan sıradan bir insan, yüksek okul diploması olan birçok dünya aydınını da Tavistock’un bu „komplo teorileri“ propagandalarına ne yazik ki inanıyor. Çünkü ulus-devletlerin eğitim araçları, basın ve medyası, orduları, merkez bankaları, üniversiteler, finans merkezleri onların denetimde. Ne derlerse, hangi yalanı atarlarsa, hangi propagandayı yaparlarlarsa insanları ona inandırırlar.

Ama yukarda tarihlerini açıkladığım, erdemli insanlığın hiçbir kurul, antlaşma ve yasalarına uymayan Sami tüccarlar vampirler gibidir; karanlığı, gizliliği sevdikleri için, aydınlıktan nefret ederler! Onların tarihsel projeleri çerçevesinde gitmeyen halklara, kişilere öfkelenirler. Büyük öfkelerin sahipleri olduklarını yüzyıllardır İsrailoğullarına, 20. yüzyılda bütün dünya halklarına ve devrimci örgütlerin önderlerine yaptıklarından biliyoruz. Deşifre olduklarında ise, güneş ışığını gören vampirler gibi eriyip yok olacaklarını çok iyi biliyorlar. Ulus-devletlerin eline pratiğe uygulamak için verdikleri savaş planları deşifre olduğu an, tarihsel planlarını pratiğe uygulama koşulları ortadan kalkar, sermayeleri erimeye başlar. Yüzyıllardır tek tanrı, tek din, tek devlet ve tek sistem üzerine kurdukları kapitalist sistem çökerse. Demir parmaklıklar arkasına özenle sakladıkları ve  her zaman karşı konulmaz bir güç olarak görüp taptıkları tonlarca altınları işe yaramaz olur. Geçmişte kralları, prens ve padişahları, bugün ise ulus-devlet politikacılarını satın aldıkları nesneden yoksun olurlar. Bu yüzden gerçeklerden, tarihsel planlarının deşifre olmasından çok korkuyorlar.

Şimdi herhalde anladınız, neden dünyayı yöneten bu bir avuç zengin zümre hanedan ailelerin, alt tabakadaki fakir insanları savaş, katliam, soykırım ve salgın hastalıklarla yok etmek isteyen tarihsel planlarını deşifre edenler hakkında yüz yıldır hep Tavistock Enstitüsü üzerinden, „bunlar komplo teorileridir“ diye propaganda ediyorlar.

Tarafsız birçok biliminsanı, Coronavirüs 1960’dan beri bilinen bir virüstür, yeni birşey değil! „Sars-CoV olarak bilinen bu coronavirüsler insan ve hayvanlarda epitel hücreler, lökositler ve tümör hücreler gibi çeşitli dokularda bulunan ve hücre yüzeyinde sergilenen adhezyon molekülü“ olarak doktorlar tarafından biliniyordu. İnsanlarda ve hayvanlarda şimdiye kadar 1-2-3-4 ve 6’ya kadar coronavirüs vardı. Vücudumuz sistemimiz bu virüsleri tanıyordu. Yani biz, vücudumuzun tanıdığı bu virüslerle birlikte yaşıyoruz. Zerdüşt’un iyi ve kötü tanrıları gibi vücudumuzda iyi ve kötü virüsler var. İyi beslenip bağışıklık sistemimizi güçlendirdiğimizde vücudu kötü virüs ve mikroplara karşı koruyan iyi virüs doku ve organlarını çoğaltmış oluyoruz.“ diyorlar.

Peki neden vücudumuz COVID-19’u tanımyor?

İşte can alıcı soru bu?..

Öyleyse 6-7 numaralı Coronavirüslerden sonra, bunu özel labaratovarlarda yıllardır bilinçli  ve sistemli bir şekilde, vücudumuzun tanımadığı yabancı bir virüs biçimde hızlandırıp geliştirerek; daha çok 65 yaşın üstündeki insanları, akçiğer, astım, bronşit, zatüre, solunum yetersizliği hastalıkları sorunlarıyla boğuşan, kanser, kronik, kalp rahatsızlığı virüslere direnci az ve bağışıklık sistemi zayıf olanları, yeni emekliye ayrılmiş, artık ulus-devletlerin sağlığa ayrılmış paralarını tüketen; yani 300’ler Komitesi’ne çalışan biliminsanların(!) deyimiyle „çalışmayan kaşık düşmanlarını„ hemen öldürüp temizleyecek olan COVID-19 virüsüne fırlatanlar kimler? Nasıl da kıvamına getirmişler; işe yaramayan, hastalıklı, ihtiyar ve sakatları temizliyor. Vücudu bu virüse alışacak olan sağlamlar kalıyor! Bu felaketi hazırlayan tanrılarımız dünya nüfusunun en az yarısının bu virüse yakalanacağağını hesaplamışlar! Batı basın ve medyası en az dört milyar insanın bu virüse yakalanabileceğini önceden söylüyor. Almanya Başbakanı Angela Merkel, „Almanya’da yaşayan insanların yüzde 60 ila 70’ine coronavirüs bulaşacak.“ diye açıklama yaptı. Hesaplarına göre; dünya nüfusun yarısında fazlasına bulaşacak! Dört milyardan fazla insana bulaşacakmış! Haydi diyelim dört milyar olmasın, iki milyar olsun. Bu iki milyar insandan virüsü ağır geçiren bir milyar insan hastanelere yatırılacak. Yatırılanlar arasından on milyonlarca ya da yüz milyonlarca insan ölmüş olacak. Hangi iğrenç kurum ve insanlar bu felaketi insanların başına yağdırdı? Bana bu sorunun yanıtı lazım. Ben öyle, „Çinliler yarasa yediği için, ilk defa Çin’in Wuhan kentinde insanlara geçti.“ diyen yalan propagandalara inanmam.

Doğrusu Sümer uygarlığını çok iyi tanıdığım için ve Akad devletin kurucusu ilk Sami tüccar hanedan Büyük Sargon’dan beri, binlerce yıl uğraşarak, tek tanrılı semavi dinlerini inşa edip rüzgar gibi arkalarına alarak ve Arabistan çöllerden topladıkları cihatçı ordularla sürekli savaşarak o güzelim erdemli uygarlığı yıkan küresel hegemonik güç olan gerici Semitik tüccarları’n tarihçesini çok iyi tanıdığım için bu felakatleri kimin insanlığın başına getirdiğini adım gibi biliyorum. Semitik tüccarların bir alt kurumu sayılan Soyarıtım Merkezi. Soyarıtım Cemiyeti, dünya nüfusunu azaltmak için nasıl da temizlik yapan güzel bir virüs bulmuş değil mi? Tebrik etmek gerekir(!)

8

AIDS virüsünü insanlığın başına bela eden Soyarıtım Cemiyeti

Dünya nüfusunu kontrolleri altına almak, zenci ve diğer renkli ırklarda görülen hızlı üreme oranını düşürmek ya da salgın hastalıkla, soykırımlarla yok etmek yöntemlerini geliştirmek amacıyla 1904 yılında Amerika’da kurulan Soyarıtım Cemiyeti, ilk olarak „Deneysel Evrim İstasyonu“ projesiyle işe başlamıştır. Kurum, Andrew Carmegie, Cornelius Vanderbilt, J.P. Morgan ve John D. Rockefeller gibi Sami tüccarlar’a hizmet eden ünlü Amerikan zenginleri tarafından finanse edilmiştir.

Daha Osmanlı yıkılmadan 50 yıl önce, 1870’de Selanik’te açılan Sabetaycı Cemaat okullarında yıllarca, Sami tüccarlar’dan biri olan Rothschild hanedanın tarihsel projeleri çerçevesinde eğitip yetiştirilen devşirme vekalet savaşçıları olan İttihat Terakkicileri 1908-1909’da iktidara taşıyarak, hiçbirisi gerçek Türk olmayan bu genleri Avrupa merkezci Türk milliyetçi virüsü ile aşılanmış devşirme Türkler eliyle Ermeni, pontus Rumları, Ezidi ve Süryanilere soykırım uygulandığı bir dönemde; 4 Eylül 1915 tarihinde New York Word gazetesinde, Soyarıtım Cemiyetin projeleri hakkında şöyle bir makale yayınlanıyordu:

„Cold Spring Harbor, Long Island merkezli Soyarıtım Cemiyeti raporuna göre sakatların kısırlaştırılması için dünya çapında bir kampanya gereklidir. Cemiyet Mrs E.H. Harriman, John D. Rockefeller ve Andrew Carnegie tarafından finanse edilmektedir.

Mrs E.H. Harriman yıllar içinde yüzlerce, hatta binlerce sakatı ortadan kaldıracak soyarıtım projesine destek sağlamaktadır. İnsan ırkını mükemmel hale getirmek için Rockefeller ve Carnegie dünya çapında bir kampanya arzu etmektedir.“ (Dr. John Coleman, 300’ler Komitesi, Destek Yayınları, İstanbul  2017, s.149)

2000 yılında ABD’de kurulan ve şimdi Amerika’nın en büyük özel vakfı sayılan Bill ve Melinda Vakfın arkasında, tıpkı Türkiye’de kurulan Gülen Cemaatı, Milli Görüş Cemaatı ve AKP projesi gibi aynı hegemonik güçler var. Vakıf, her ne kadar resmi amaçları arasına „küresel salgın hastalıkları ve açlık sourunların çözümünü“ aldığını iddia ediyorsa da, gizliden Sami tüccarlara ve onların alt örgütlenmesi olan 300’ler Komitesi’nin tarihsel projeleri çerçevesinde çalışmaktadır.  Vakıf adı altında devletten vergi kaçıran Bill Gates, Bill ve Melinda Vakfı’nı kurduktan sonra timsah gözyaşları içinde ne kadar yardım sever olduğunu göstermek için AIDS virüsle mücadele için 50 milyon dolar bağışta bulunmuştu. Ne kadar yardım severler değil mi? Hem AIDS virüsünü icat eden „Soyarıtım Cemiyeti“ araştırma kurumunu finanse et, hem de mağdurların acılarını azbiraz dindirmek için küçücük bir yardım et ve kendini yardım sever, insancıl göster!

Aynı Bill Gates ve eşi Melinda Gates, ABD askerleri tarafından Kasım 2019‘da Çin‘in Wuhan kentine götürülüp (bu haber Çin yetkilileri tarafından geçen hafta dile getirildi.), basın ve medya eşliğinde o şehirden dünyaya yaydıkları Coronavirüsle mücadele için bu kez Şubat 2020’de 100 milyon dolar bağışta bulundular. Ne kadar yardım sever değil mi? Ne kadar tanıdık bu yardım severler!?

Çin dışişleri Bakan sözcüsu Cao Licien, Twitter’deki hesabından, ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi Direktörü Robert Redfield’in görüntülerine yer yerilen bir video paylaşarak, Redfield’in daha önce gripten ölen bazı ABD vatandaşlarında Covid-19 virüsü saptandığını aktararak şöyle yazdı:
„Covid-19 salgını Wuhan’na getiren ABD ordusu olabilir. Şeffaf olun. Verilerinizi halka açıklayın. ABD bize bir açıklama borçlu“ ABD’den ses çıkmıyor.

Coronavirüs felaketini kimler, hangi labaratuvarlarda icat edip insanlığın başına bela ettiğini yıllar sonra gene dürüst ve yeryüzü maskeli tanrılarımıza çalışmayan Amerikalı biliminsanlarından öğreneceğiz, herhalde.

9

Coronavirüsü insanlığın başına bela eden gene Soyarıtım Cemiyeti mi?

Toplumun küçük hücresi olan aile ve cemaat şeklinde çalışan Rothschild hanedanlığı, 1848’lerde siyonistler’e, „Hasta adam Osmanlı ulus-devletlere bölünecek; dünyanın her yerinde bizim için çalışırsanız 100 yıl sonra size Filistin’de İsrail devletini kuracağız.“ diye söz vermişlerdi.

O tarihden sonra siyasi siyonistlerin en güçlü korucuları (Efendileri-Tanrıları) Rothschild Hanedanlığı idi.1890’larda Rothschild’lerle iyi ilişkisi olan ve onların tarihsel projelerini çok bilen Theodor Herzl, sanki kehanetlere sahipmış gibi 1897 yılında Basel’de yapılan Birinci Siyonist Kongresi’nde, „50 yıl sonra İsrail devleti kurulacak“ diye gelecek hakkında haber veriyordu. Bu haberi yüzlerce yıllık planları olan günümüzün Semitik tüccarları olan Rothschild Ailesi’nden almıştı.

Semitik tüccarları (Rothschild hanedanlığı), 20. yüzyılda Ortadoğu’yu yeniden dizayn ederken saraylarına girdikleri İngiliz ve Fransa devlet organizasyonları eliyle, yüzyıllık planları çerçevesinde Osmanlı İmparatorluğu’nu Alman devleti eliyle zorlayarak savaşa koyup yıkarak; onun hasta virüslü cesedinden uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin çekirdek kadrosu olan devşirme Türklerle Anadolu’da yapay-homojen Türk ulus-devleti ileri karakolunu, siyonist kadrolar eliyle de Filistin’de İsrail ulus-devleti ileri karakolunu  kurmak istiyorlardı.100 yıllık planların hepsi gerçekleşti.

Onlarca yıl önce tarihsel planlarını, genlerini Avrupa merkezci milliyetçi virüsle aşıladıkları kadrolarına broşür-kitapçık ve akademik kadrolarının hazır bulunduğu kongrelerde açıkladılar. İttihat ve Terakkiciler için 1909-1910 yılları arası Selanik’deki cemiyetin merkezinde üst üste yapılan kongrelerde Semitik tüccarların (Rothschild hanedanlığı) tarihsel plan, proje ve programları çerçevesinde kararlar alındı. O tarihden sonra İttihat ve Tarekki Cemiyeti’in en güçlü korucuları gene Rothschild Hanedanlığı idi. Ve bu hegemonik dış güçlerin gizli planları, yani „Türk ulus-devletin sırrı“ olarak geçen kararlar „Kırmızı Kitap“ halinde  broşür-kitapçık şeklinde basılarak İttihatçıların eline verildi. O „Kırmızı Kitap“ da yazılanların hepsi ama hepsi son 110 yıldan beri olduğu gibi İtthat Terakkiciler ve ardılları Kemalistler tarafından pratiğe uygulandı. Rothschild’lerin toplumsal mühendislik projeleri çerçevesinde „Anadolu’da herkesin Türkleştirilerek homojen bir Türk milliyeti yaratmak için“ Ermeniler, Pontus Rumları, Süryaniler, Kürtler katliam ve soykırımlardan geçirildi. Grekler Anadolu’dan çıkarıldı. Kürtlerin katliam ve soykırımları da hâlâ devam etmektedir. Toplumsal mühendislik projeleriyle devşirmelerden oluşan sunni bir Türk milliyeti  yaratıldı. Bu genleri Avrupa milliyetçi Türk ve siyasi İslam virüsü ile aşılanmış fekalet savaşçıları eliyle tıpkı Osmanlı sisteminde olduğu gibi Ortadoğu halkları sürekli katliam ve soykırımlardan geçirilecektir!

İşte böylece ve bu yüzden yüz yıl önce planladıkları „yapay Türklük projelerini“ genlerini Türk milliyetçi virüsü ile aşıladıkları vekalet savaşçıları eliyle Anadolu’ya yerleştirmiş oldular.

Gene onlarca yıl önce tarihsel planlarını, genlerini Musevilik dinin yanı sıra Avrupa merkezci milliyetçi virüsle aşıladıkları siyonist kadrolarına broşür-kitapçık ve akademik kadroların hazır bulundukları Basel’de 1897’de yapılan Birinci Siyonist Kongre’de, „50 yıl sonra İsrail devleti kurulacak“ diye, Semitik tüccarları’n (Rothschild hanedanlığı’n)  tarihsel plan, proje ve programları çercevesinde kararlar alındı. Hegemonik güçlerin gizli planları ve Tevrat’dan sonra İsrail „ulus-devletin sırrı“ olan kararlar „Siyonist Liderlerin Protokolleri“ halinde broşür-kitapçık şeklinde basılarak siyonistlerin eline verildi. Protokoller’de yazılanların hepsi son 120 yılda olduğu gibi pratiğe uygulanmıştır.

Fakat „Kırmızı Kitap“ ve „Siyonist Liderlerin Protokolleri“ diye bilinen belgeler sahtedir, komplo teorileridir diye hep inkar edip reddediyorlar. Sahte olduğu söylenen „Siyonist Liderlerin Protokolleri“ ilk defa 1903 yılında Rusya’da Znamya Gazetesi’nde yayınlandı. Ondan sonra bütün ülkelerde onlarca baskıları yapıldı. Tevrat’dan sonra insanların  en çok okuduğu kitap sahte olur mu? O zaman Tevrat da sahte! Tavistock Enstitüsü aracılığıyla dünya çapında „bunlar komplo teorileridir. Sahte belgelerdir.“ diye sürekli propagandasını yapıyorlar. Biz de inanalım mı? Ne yazik ki, bu konuda da kamuoyunu manipülasyonlarla kandırıp aldatabiliyorlar. Ama tüm aldatmalarına, inkarlarına, gizlemelerine ve önemsizleştirmelerine rağmen 20. yüzyılda, bu „sahte“ dedikleri belgelerin öngördüğü gibi birçok halk soykırımdan geçirilerek Ortadoğu, Rothschild hanedanlığı’n finansman, plan ve projeleri çerçevesinde İngiliz Kraliyet ailesi eliyle dizayn edilmiş ve Batı uygarlığı’na Ortadoğu’da Türk ve İsrail ileri karakolları kurulmuştur!

Hegemonik gizli güçlerle ilişkisini bilmediğimiz için, biz yıllarca hep, „50 yıl sonra İsrail devleti kurulacak“ diyen Theodor Herzl ne büyük kehanette bulunduğunu düşünüyorduk. Nerden biliyordu bu adam? Kimden aldı bu bu bilgileri? Yukarda kimlere çalıştığı hakkında bilgi verdik.

Şimdi, ailelerinden bir ferdin ya da doğrudan kendilerinin pek bilmiyoruz, ama aynı süper gizli güçlerle ilişkisi olan  ve gelecek hakkında kehanetlerde bulunan iki Amerikalı yazarı tanıtacağım size. Adları Sylvia Browne ve Lindsay Harrison.

Sylvia Browne ve Lindsay Harrison’nun 2005 yılında piyasa çıkan „Kehanetler/ Gelecekte Sizi Neler Bekliyor 2005-2100” kitabında,  yukarda bahsettiğim hegemonik gizli güçlerin planları aynen şöyle yazılmıştır:

„2020’lerde, akciğerleri ve bronşları ciddi oranda etkileyen, tedaviye ise zalimce direnen zatürre benzeri bir hastalığın patlaması nedeniyle ortalıkta ameliyat maskeleri ve plastik eldivenlerle dolaşan çok daha fazla insan göreceğiz. Hastalık hakkında kafa karıştırıcı olan şey ise; bir kış boyunca müthiş bir paniğe yol açtıktan sonra, on yıl içerisinde hem sebeplerini hem de tedavisini gizemli bırakarak tamamen ortadan kaybolması olacak.“ (Sylvia Browne-Lindsay Harrison, Kehanetler/ Gelecekte Sizi Neler Bekliyor 2005-2100, Klan Yayınları İstanbul 2005, s.210)

Tam olarak yılını da tesbit ederek, hangi yıl bu coronavirüs salgınını dünya halkların başına yağdıracaklarını önceden planlamışlar! Demek ki dünyamızı yöneten tanrılarımız bu tufan felaketini başımıza yağdırma karar ve planlarını en az 15-20 yıl önceden almışlar. Coronavirüsü yıllardır biyolojik laboratuvarlarda kıvamına gelecek şekilde geliştiriyorlar da bizim haberimiz yokmuş!

10

300’ler Komitesi önce Amazon Ormanlarında yaşayan Yanomami kabilesinde denedi

Beyaz adamın -İspanya Kraliçesi İsabella- sarayına girip, araç olarak kullanacakları Musevi ve Müslümanları oradan Kraliçe’nin şiddetini kullanarak kovan ve bir kısmını da Kristof Kolomb’un gemilerine bindirerek Semitik tüccarları’n tarihsel plan, proje ve programları çerçevesinde 1492’de Amerika’yı işgal etmeleriyle birlikte başlayan doğa ve insan katliamları; Aztek ve Maya uygarlıklarını yaratan Kızılderili yerli halklar yüzyıllar boyu Avrupa’dan getirilen paralı orduların içinde yer aldıkları savaşlar ve salgın hastalıklarla yok edildiler. “Size özgürlük ve uygarlık getireceğiz” diyen barbar ve canavar Semitik tüccarları’n vekalet savaşçısı olan beyaz adamın dünyayı, doğayı ve insan topluluklarını katliam, soykırım ve savaşlarla yok eden barbarlığından arta kalanların bir kısmı fersah fersah “uygarlıkları”ndan uzaklaşıp Amazon ormanları içine çekildiler. Hiçbir şeyi dışardan satın almayarak, tarlalarını kendileri ekip biçerek, bağ bahçelerini, bostanlarını kendileri ekip biçerek, doğayla iç içe yaşamaya devam etmek amacıyla yüzyıllardır Amazon Ormanları içine çekilmiş, “uygarlık” denen barbarlıktan kendilerini izole etmiş, ana ile çocuk gibi doğayla kucak kucağa yaşam sürdüren Yanomami kabilesi, barbar Semitik tüccarların vekalet savaşlarını yürüten beyaz adamın barbarlığından kurtulamadı. Çünkü laboratuvarlarda üretilen coronavirüs Ekim (2019’da) ayı başında önce onlarda denendi. 300’ler Komitesi’nin başkanı sayılan İngiliz Kraliyet Ailesi’nden “Kraliçe Viktorya tarafından  Afrika, Amerika ve Ortadoğu yerlilerine karşı yürütülen kanlı savaşlar aslında British East India Co.’nun (Kraliyet ailesine ait bir şirket) Çin afyon ticaretinden kazandıkları kirli paralarla finanse edilmiştir.”(Kaynak: Dr. John Coleman, 300’lı Komitesi) Buna Rothschild’lerin finansal yardımlarını eklemek gerekir. Çünkü Avrupa’nın Çin ve Asya ülkelerine yaydıkları uyuşturucu ve silah kaçakçılığını yaparak zenginleşen ve ara sıra bu kirli ve yasal olmayan ticaretleri için ve Semitik tüccarları’n planlayıp çıkardıkları savaşlarda katliam, soykırım ve cinayetler işleyen gangster katil, insanlık suçu işlemiş zengin ailelerin yerleştikleri Amerika’da bugün oranın en zenginleridir. Semitik tüccarları’n bir alt kurumu olarak çalışan 300’ler Komitesi’nde yer alan ve bugün Amerika’nın en saygın ve zengin aileleri bu salgın virüsleri üretip icat eden Soyarıtım Cemiyeti kurumunu, Cold Spring Harbon bilim merkezleri üzerinden finanse etmektedirler.

 

Evet, Güney Amerika’da Brezilya ülkesinin Amazon Ormanlarında, “modern kapitalist uygarlıktan” tümüyle ilişkisini kesmiş, Aztek ve Maya uygarlıklarını yaratanların bugünkü torunları olan Yanomami adlı bir kabile yaşıyor. 300’ler Komitesi, onların yaşadığı toprakların altın ve elmas kaynaklarına, Güney Afrika halkı Boer toprakların altın ve elmas kaynaklarına (Aynı gizli güçler Ortadoğu için planladıkları kanlı savaşlarını, katliam ve soykırımlarını yürütmek amacıyla Türkiye’de iktidara getirmiş oldukları AKP hükümeti eliyle Kazdağları’ndaki altın madenleri için ve Kanal İstanbul Projesi ile orman ve çevreyi talan etmeye başlamıştı.) İngiliz ordularıyla, Kürdistan toprakların petrol kaynaklarına İngiliz, Fransız ve barbar Türk işgalcılarıyla el koydukları gibi el koymak ve dünya nüfusunu azaltmak amacıyla  laboratuvarlarda icat ettikleri virüsü önce onlarda denediler. Yanomami kabilesi, Ekim ayın başında COVİD-19 coronavirüs saldırısına uğradıklarında, önce bu salgın hastalığın çok saygı duydukları en bilgili yaşlı insanlarını alıp mezara götürdüklerinde sessiz kaldılar. Brezilya Sağlık Bakanlığı’na bildirmediler. Zaten “uygar” olduklarını söyleyen devletlere güvenmiyorlardı, ilişkileri de yok denecek kadar az olduğu için her şeyi devletle paylaşmıyorlardı. Fakat dört beş ay sonra salgın hastalığı gençleri de alıp mezara götürmeye başlayınca artık çaresiz kaldılar. Zorda kalınca en son genç bir kadın hastalarını Brezilya hastahanesine götürmek zorunda kaldılar. 15 yaşlarındaki hasta bir  Yanomami kadını Roraima eyaletinin başkenti Boa Vista Genel Hastanesi’ne götürüp yatırdıklarında, bu salgın hastalığın “20 Aralıkta 2019’da Çin’de göründüğünden beri bütün dünya halklarını tehdit ettiklerini” yeni öğrendiler. Aralık ayı sonunda Çin’de başladı denilen salgın hastalığının, iki buçuk ay önce, Ekim ayı başında, önce kendi kabilelerinde göründüğünün farkına o zaman vardılar. Dünyada olup biten olayları öğrenir öğrenmez şok geçirdiler ve bütün insanlığı tehdit eden bu salgın hastalığını bilinçli bir şekilde üretip insan toplulukların üzerine serpen yeryüzü tanrılarımıza öfkeleri büyüdü.

İlk kez 1 Nisan 2020’de  olmak üzere, üç kez acil olarak üst üste Brezilya Sağlık Bakanlığı’na müracaat ettiler ve kimlerin bu salgın hastalığını önce kendilerine bulaştırdıkları konusunda yardım istediler. Üç başvurudan sonra Brezilya Sağlık Bakanlığı konuyu yerinde araştırıp incelemek üzere balta girmemiş, doğal güzellikleriyle ünlü Amazon Ormanları içinde yaşayan Yanomami kabilesine bir sağlık ekibini yolladı.

Kabile sözcüleri sağlık ekibindekilere diyorlar ki:

“Ekim ayı 2019’da, bizim saygı duyduğumuz büyüklerimiz, bilgili birçok yaşlılarımız öldü.”

Ekim 2019’da ölen yaşlıların mezarları sağlık ekipleri tarafından açılıp otopsi yapılıyor. Otopsi araştırma raporuna göre: Ekim ayında ölen yaşlılar gerçekten coronavirüs salgından dolayı ölmüşler. Çok doğal yaşadıkları için mi denense, aradan 5 ay geçmesine rağmen vücutları mezara konuldukları tazeliğiyle yaşıyorlarmış gibi duruyorlar. İlginç olan şey!.. Sanki beyin-nen ölmüşler ama birçok vücut hücreleri hâlâ yaşıyor. Ve beyin-nen ölmüş yaşlıların vücutlarında coronavirüs de hâlâ yaşıyor… Bu görülmemiş bir şey!.. Normal bir virüs 5 ay gibi uzun bir süre içinde mezarda yaşayamaz. Bu normal bir virüs değil.

Otopsi araştırma raporunu okuyan Brezilya Sağlık Bakanı yetkilileri de açıklama yapmak zorunda kaldılar: Yanomami kabilesinde görünen coronavirüs olayından yaklaşık iki buçuk ay sonra,  yani Aralık  sonunda Çin’in Wuhan şehirinde göründüğü zaman bize, Coronavirüsün vahşi hayvan pazarında satılan yarasadan insanlara geçtiği söylendi. Biz buna inanmıyoruz. Bu yeni bir şey. Normal bir virüs değil. Laboratuvarlarda üretilen bir virüs.“

Brezilya Sağlık Bakanlığı Luiz Henrique Mandetta, 8 Nisan 2020 tarihinde konu ile ilgili şöyle bir açıklama yapıyordu:

“Bugün Yanomami arasında çok endişe verici bir (virüs) vakayı doğruladık.

Yanomami kabilesinden olan bir gencin Brezilya’daki koronavirüs salgınına yakalanan Amazon etnik grubunun ilk üyesidir.“

11

Infobae Gazetesinin haberi şöyle:

„12 Nisan 2020 Pazar

AMERİKA ARJANTİN TRENDLERİ SPOR

En son haberler /Venezuela krizi / Coronavirüsü

Brezilya, koronavirüs bulaşmış ilk Yanomami yerli kadını doğruladı.

Sağlık Bakanı Luiz Henrique Mandetta Çarşamba günü  yaptığı açıklamada, „Yanomami’den bir gencin Brezilya’daki coronavirüsüne yakalanan bu Amazon etnik grubunun ilk üyesi olduğunu“ söyledi.

Bir basın toplantısında Mandetta, „Bugün bizim için büyük bir endişe kaynağı olan Yanomami arasında doğrulanmış bir (virüs) vakamız vardı.“

15 yaşındaki hasta, Roraima eyaletinin başkenti Boa Vista Genel Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesinde tedavi edilmektedir (kuzey, Venezuela sınırında), Özel Yerel Sağlık Bölgesi (Dsei), Bakanlığa bağlı sağlık bölgesi.

Bu yeni olayla, O Globo gazetesine göre, Brezilya’daki en az yedi yerli halkın bulaşması doğrulandı. Orijinal bir topluluktaki ilk COVID-19 vakası 1 Nisan’da kuzey Amazon eyaletinde bildirildi.

Pozitif testi yapan bir halk sağlığı doktorunun personeli olarak çalışan 20 yaşındaki genç bir Kokama idi.

Bakan, yetkililerin „helikopterle insanları“ daha donanımlı tıp merkezlerinde onlara bakmak için topluluktan çıkardıklarını söyledi.

Ancak, toplulukları virüsün yayılmasından korumakta zorluk çektiğini itiraf etti. „Halkın köye girişini uzun zaman önce kapattık, ama ne yazık ki … bazen yerli halk herhangi bir izolasyonla köyün dışında kalmak istemiyor ve geri dönüyorlar.“ dedi.„Bu son derece karmaşık ve onlara yardım etmek için tüm ekiplerle birlikteyiz.“

Brezilya’da yaklaşık 27.000 üyesi olan Yanomami, 1970’lerde bölgedeki yerleşimciler tarafından yayılan hastalıklar ve altın madencilerinden kana susamış istilalar yüzünden diğer etnik gruplar gibi yok edildi.

Mandetta geçen hafta yaptığı açıklamada, „bu toplulukların ithal virüslere karşı tarihsel savunmasızlığı göz önüne alındığında, ekibi için ‚yerli sağlığın önemli bir endişe kaynağı’ olduğunu“ belirtti.

Yetkili, „Bu topluluklarda, özellikle çok az bir birlikteliği ve çok az ilişkisi olanlarda üç kez dikkatli olmalısınız,“ diye uyardı diğer insan gruplarını.

Avrupalı ​​yerleşimciler tarafından ithal edilen hastalıklar Amerika’nın yerli nüfusunun % 95’inden fazlasını azalttı.

Amazon eyaleti, ülkedeki en yüksek vaka indeksine sahiptir -100.000 kişi başına 19.1 vaka ile- ve Sao Paulo eyaletinden sonra en yüksek ölüm oranına sahip ikincisidir.

val / js / gma /Infobae

12.04.2020

Azad Roni

Yararlanılan Kaynaklar:

* Gordon Thomas’ın MOSSAD Gizli Tarihi, Koridor Yayınları, İstanbul 2012

* Henry Morgenthau, Büyükelçi Morgenthau’nın Öyküsü, Belge Yayınları, İstanbul 2005

* Immanuel Wallerstein, Dünya-Sistemleri Analizi, bgst Yayınları, İstanbul 2018

* Addullan Öcalan, Ortadoğu’da Uygarlık Krizi ve Demokratik uygarlık Çözümü, Mezopotamya Yayınları, Neuss 2010,

* Ilgaz Zorlu, Evet, Ben Selanikliyim / Türkiye Sabetaycılığı, Belge Yayınları, İstanbul 4.baskı 1998

* Dr. John Coleman, Rothschild Hanedanlığı Destek Yayınları, İstanbul  2017

* Etem Xemgin, Küdistan Tarihi, Agri Verlag, Köln 1992

* Roger Garaudy, İsrail, Mitler ve Terör, Timaş Yayınları, İstanbul 2019

* Haham Moshe Menuhin, Zamanımızda Yahudiliğin çöküşü, 2969, s.324

* Sümerli Ludingirra’nın Yaşam öyküsü, Tablet 10

* Tevrat, Çıkış, Bap 23

* Yahudi Tarihi ve Siyonist Liderlerin Protokolleri

* Rothscild’lerin Türk ulus-devlet sırrı: Kırmızı Kitap

* Dr. John Coleman, 300’ler Komitesi, Destek Yayınları, İstanbul  2017

* Sylvia Browne-Lindsay Harrison, Kehanetler/ Gelecekte Sizi Neler Bekliyor 2005-2100, Klan Yayınları İstanbul 2005 s.210

* Infobae

✍ Azad Ronî Yazdı:

Çin, İtalya, İspanya ve Amerika’da olduğu gibi, önce Almanya‘nın bazı Eyaletlerinde sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Coronavirüsün çok yayıldığı o eyaletlerde ’kontrollü sürü bağışıklığı’ndan (herd immunity) vazgeçmesi iyi oldu. Sonra 23.03.2020 tarihinden itibaren ise bütün Almanya’da coronavirüs nedeniyle iki-üç ya da dört haftalık Olağanüstü Hal (OHL) ilan edilerek ’kontrollü sürü bağışıklığı’ndan vazgeçildi. Böylece bütün Almanya ve başkent Berlin de sokağa çıkma yasağına dahil edilmiş oldu. İnsanlar mecburi ihtiyaçları olmadığı sürece evde kalıyorlar. Sokağa çıkmıyorlar. İlan edilen OHL nedeniyle sokaklar, parklar, bütün mağazalar, marketler bomboş. Berlin‘de işe gitmek, dışarda temiz hava almak, tek başına koşmak ya da temel ihtiyaçları satan yerlerden zorunlu alış verişe etme dışında dışarıya çıkılmıyor. Çıkanlar da birbirinden en az 1,5-2 metre uzaklıkta yürümeleri istendiği için, herkes şimdilik bu kurallara uymak zorunda kalıyor. 

Neden? Çünkü uzmanlar, Profesör, doktor ve OHAL’ı ilan eden ulus-devlet yetkilileri:

„Havada uçuşan bu yeni Coronavirüs tuz tomurcukları insandan insana geçiyor. Lütfen birbirinizden uzak durun. İnsan ilişkilerini minimuma indirelim. Onu durmanın tek yöntemi eve kapanmaktır.“ diyorlar.

Biz de, finans kapitalizmin üzerimize yağdırdığı bu küresel pandemi felaketiyle korkutup paniğe kaptıran, karantinaya alan, disipline edip eve hapseden kurallarına sıkı sıkıya uyuyoruz. Başka ne yapabiliriz ki?

Bu tufan felaketini başımıza kim getirdi?

Bana göre uygarlık güçlerin perde arkasındaki gizli güçleri iyi ve tarihsel planlarını tanımadan coronavirüsü laboratuvarlarda biyolojik silah olarak üretip, yeryüzündeki insanların üzerine yağdıran kötü tanrıları ve vampirleri tanımak mümkün değildir. Onun için bu uzun makalemde uygarlıkların perde arkasında; savaşlar ve salgın hastalıklarıyla insanlığa karşı savaşlarını sürdüren gizli süper güçlerden (kötü tanrılardan) daha fazla bahsetmek istiyorum.

Evet, doğal felaketler, doğal salgın haslıkları vardır. Ama bazıları var ki; savaşları, katliamları, soykırımları nasıl ki, yıllar önce planlayıp daha sonra devletler eliyle pratiğe uyguladıklarında bizim ruhumuz bile duymuyorsa; “nüfus kontrolü adı altında dünya nüfusunu azaltmak, kaşık düşmanlarını temizlemek için biyolojik laboratuvarlarda virüs icat edip insanların üzerine serptiklerinde de bizim ruhumuz bile duymuyor. 1904 yılında Amerika’da kurulan ve 300’ler Komitesi’nin bir alt kurumu olarak çalışan Soyarıtım Cemiyeti’n Afrika, Avrupa ve Amerika’da biyolojik laboratuvarları var. AIDS virüsü bu Soyarıtım Cemiyeti’n Kenya’daki biyolojik laboratuvarların icat edildi.

Sonra 1. ve 2. Körfez savaşlarında, “Soğuk Savaş” döneminde ellerinde ve depolarında topladıkları silahlarla Irak’ı yerle bir edip Ortadoğu’yu cehennem ateşinde yakmadılar mı? 2011 yılından beri Suriye ve Kürdistan’da süren savaşlarda kasabaları, şehirleri, ülkeleri yerle bir etmediler mi? On binlerce insan katledildi. 6-7 milyon insan kendi ülkelerinden göç ettirildi. Bu savaş mağduru mültecilerle Avrupa’yı tehdit ederek Ortadoğu’da savaşlarını sürdüren ileri karakolları Türkiye’ye savaş masraflarını karşılamaya çalışıyorlardı. Birkaç ay önce gündemimizde Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmesi üzerine geliştirilen korkunç savaş vardı. Şimdi coronavirüs var…

Sürekli savaşlar,  katliamlar, soykırımlar, göçler, doğa dalanı, yiyeceklerin ve insanların genleriyle oynanması artık küresel kapitalist sistemin taşıyabileceğinden daha fazla bir yük haline almıştır.

Coronavirüsün, kapitalist sistem’in sahipleri tarafından bilinçli ve sistemli bir şekilde yaydırılmış “biyolojik bir silah” olarak yorumlayanların sayısı az değilse de; bunlar, tahminen biliyorlar kimin bu felaketi başlarına yağdırdıklarını, ama günübirlik yaşadıkları için bu sorulara yanıt ve kanıt bulmakta zorlanıyorlar. Bu yorum, analiz ve kitaplar dolusu bilgiye kısadan “bunlar komplo teorileridir” diyen cahil-aydınlar ise, zaten yüzyıldan beri kötü tanrıların felaketlerini, planlarını, entrika ve dünya kamuoyunu manipülasyonlarda kandırıp aldatarak doğru analiz eden biliminsanları, yazar ve gazetecilerin düşünce, analist ve kitaplarına hep, ““bunlar komplo teorileridir” diyerek uluslararası alanda kara propagandasını yaparak doğru ve iyinin önemsizleştirme çabalarını geliştiren Tavisstock Enstitüsü’nün etkisindedirler. Bu Tavistock ve cahil-aydınların kara propagandalarını biz artık ciddiye almıyoruz. Çünkü biz, günübirlik yaşamla değil; ancak altı bin yıllık insanlık tarihin bilimsel bir şekilde inceleyip araştırarak, somut bazı gerçekleri biraraya getirerek, insan toplulukların başına gelen felaket, savaş, açlık, salgın, katliam ve soykırımların neden ve sonuçlarını daha iyi anlayabileceğimizin ve doğru yanıtlara ulaşabileceğimizin farkındayız.

1

Kötü tarının tarafına geçmiç ve onun hizmetçileri olarak çalışan ulus-devletler

Son dört yüz yıldan beri doğa’yı yok eden, insanı birbirinin kurdu haline getiren kapitalizmi Batı’da yavaş yavaş inşa eden yeryüzü tanrılarımızın başımıza bela ettiği bu felaketten nasıl kurtulabiliriz? Tanrılarımız hiç görülmemiş öylesine büyük bir felaketi insanların başına yağdırdı ki; tıpkı Guti-Sümer döneminde yaşanan bir tufanı insanlığa yaşatıyorlar ki, herkes can derdinde! Ölüm korkusu herkesi esir aldı. Bütün ülkeler sınırlarını kapattı. Trenler, uçaklar, fabrikalar durdu. Kahveler, lokantalar, berber tükkanları, büyük mağazalar, küçük-büyük hemen hemen bütün işyerleri kapandı. Dünya borsaları % 40, %50 aşağı düştü.

Gökyüzündeki tanrılarımız, Ziusudra’ya kendisine bir gemi yapmasını, yiyecekleri doğal sebzeleri, doğal hayvanları, yapılacak aşıları yanlarına alıp, yakınlarını da gemiye alarak tufan geçinceye kadar bu kez Guti-Sümerlerin Haştene köyünden geçerek „Cudi Dağı“na değil, „Florida eyaletinin Atlas Okyanusu kıyısında, dokuz mil kare büyüklüğündeki „Jupiter Island“a çekilmelerini söyledikten sonra haber veren fırtınalar koptu!.. Gökyüzünde oturan Tanrı’larımızın yeryüzünde yaşayan insanları bu tufan felaketi kararlarıyla yok etmeye karşı, bütün ülkeler hiç görülmemiş sanal bir „Dünya Savaşı“ ilan ettiler. Birleşmiş Milletler’in çatısı altında toplanmış bulunan ulus-devletler, başımıza bu felaketi gtiren yeryüzü tanrılarımıza kurban niyetine yıllık bütçelerinin %30, % 40’nı ayırdılar. Merkez bankaların ne kardar boşaltacağını da gene aynı tanrılarımızın insafına bıraktılar. Yani tüm insanlık etkilendi. Hayat durdu İnsanlar, kötü tanrıların korkunç tufanından korunmak için kendilerini küçücük bir ev gemisinde karantinaya aldı. Sadece doktorlar, hemşeriler ve hasta bakıcıları büyük bir risk altına girerek, çok zor koşullarda hastanelerde haddinden fazla çoğalmış hastalarla büyük uğraşlar veriyor. Harıl harıl çalışan yiğit, cesur 55 doktorumuzu tanrılar elimizden aldı. Biliminsanlarımız onlarca biyolojik araştırma laboratuvarlarda coronavirüsü geri püskürten ilaçları ve aşısını bulmak için gece gündüz çalışıyorlar.

Tanrılarımız, „kaşık düşmanları“ olarak gördükleri milyarlarca insanı biyolojik coronavirüs silahıyla yok etmeye karar verdikleri için herkes küçük evinde Ziusudra’nın büyü gemisine bindi. Guti-Sümer döneminde Ziusudra’nın (beş bin yıl önce Sümerlerin kelimenin başında kullandığı „Z“ harfi, şimdi „R“ harfi olarak okunuyor. Riusudra…) yaşadığı tufan yedi gün sürmüştü? Şimdi yaşadığımız bu tufan felaketini ise, uzmanlar bile kestiremiyorlar, şimdiden önce iki hafta dediler; sonra iki hafta daha uzattılar; ama altı hafta da sürebileciğini söylüyorlar.

Çin’den sonra en fazla virüsten etkilenen İtalya, Avrupa ülkelerinden, yani üye olduğu Avrupa Birliği’nden yardım istedi. Ama ne yazik ki, hiçbir Avrupa ülkesi İtalya’ya ne doktor, ne ilaç, ne eldiven, ne de maske gönderdi. Yardım etmek istemedi. Eldivenleri bittiği için hastalarıyla eldivensız çalışan onlarca İtalya doktoru Coronavirüsüne yakandı. Bazıları öldü. Hani, Avrupa Birliği vardı!? Hani, birbirine yardım eden Avrupa Birliği nerde? Avrupa Birliği’nin sadece „Para“ birliği, sermaye birliği olduğu şimdi çok net bir şekilde ortaya çıktı. İnsanlıklarını yaşadıkları modern kapitalist sistemde para ile satmışlar! İnsanlıkları yok? Para, onların Tanrı’ları olmuş!..

Zaten dünyanın ilk uygarlığı olan Guti-Sümer mitos, efsane, destan, ilk yazılı kanunları ve erdemli kültürün Yunanistan üzerinden binlerce yıl (MÖ. 10.000-33) boyunca Avrupa’ya yayılan Aryen kültürü, doğayı koruyan, hümanist bilinci, ikinci ve üçüncü Zerdüşt inancın önünü kesmek ve bugünkü dünya para imparatorluklarını kurmak amacıyla iki bin yıl önce; Atina ve Roma’da baba-oğul (Tanrı ve oğlu İsa) felsefik Arap çöl merkezci din ideolojiyi başlatıp geliştirerek; Hıristiyanlığın Sümerlerden aşırılmış inanılmaz mitos, efsane ve ölüler diyarına inen İnanna’nın çarmıha gerilişi ve tekrar dirilişi hikâyelerini (çarmıha gerilen İsa’nın tekrar dirilişi) 300 yıl boyunca bıkıp usanmadan kendi ekonomik, politik ve siyasi çıkarları çerçevesinde anlata anlata önce Roma İmparatorluğu’n resmi dini haline getiren, yani Avrupa halkların beyinlerine önce Arap çöl merkezci Semavi din ideoloji olan Hıristiyanlığı aşılayarak, onları haçlı orduları seferleriyle Mezopotamya halkların üzerine saldırtan ve daha sonra, ulus-devletlerin inşa edilme projelerinin başlangıçı sayılan Fransız Devrimi’nden sonra 15 yıl süren Napoleon Savaşları ile (Napoleon, Rothschild’lerin iktidara getirdiği bir komuntandı.) Avrupa’daki Hıristiyan halkları birbirine kırdırtarak 3 milyon 511 bin 800 kişi katledenler, Sami halkların bir avuç elit zümre, en zengin, en saldırgan en gerici hanedan aile reisleri olan Semitik tüccarları’dır.

**

Önce Katolik Kilisine bağlı İspanya Kraliçesi İsabela sarayı’na girerek üzerinde hâkimeyet kuran Sami tüccarlar; Hıristiyan kilisesi eliyle İspanya’da Yahudi ve Müslüman halklar üzerinde baskı ve şiddeti artırdıkları yıllarda (MS.1492) başlayarak; Avrupa’daki prensleri, imparatorlukları, şehir beyliklerin idarelerini altın ve para gücüyle birer birer hâkimiyetleri altına aldılar. Her zaman karşı konulmaz gibi görünen altın ve para tek başına kralları, prensleri ve padişahları hâkimiyetleri altına almaya yetmiyordu. Onun için Semitik tüccarları, Hıristiyan, Musevi ve İslam cemaatları içindeki kadrolarla çalışıyorlardı. Zaten çok uzun vadeli tarihsel planlarını gerçekleştirmek için semavi dinlerini, -binlerce yıldır hep kavgalı oldukları Aryen Sümer uygarlığını yıkma ve o erdemli uygarlığın bütün kültürünü; kültürünü, mitoslarını, efsanelerini, destanlarını yaratan halklarla birlikte kalıntılarını mezara gömüp yok etmek amacıyla- inşa edip dünya toplumları arasına yayanlar onlardı!..

**

Kötü tanrı olan Rab, kendi tarihsel plan ve projeleri çerçevesinde MÖ.1250 tarihinde İsrailoğulları’nı, Firavun’un baskısıyla -tıpkı 20. yüzyılda Avrupa’da yaşayan Yahudileri Hitler Faşizmin baskı altına alarak Filistin’e yönlendirdikleri gibi- Kenan’a gitmeleri için yönlendirdi. Tevrat’ın anlatımlarına bakıldığında, baştan beri Abrahim ve İsrailoğulları’nın Rab tarafından yönlendirildiği apaçık görülmektedir! Peki bu Rab kim? Saf ve cahil olan insanlar için Tanrı olabilir. Ama araştıran, okuyan, Sümer tarihini, altın bin yıllık insanlık tarihini ve dinlerin tarihi çok iyi bilen; tarihin puzzla fotograflarını birleştirek insanlık tarihini iyi okuyan araştırmacılar, yazarlar ve biliminsanları için Rab; Arap çöl merkezci semavi dinlerini peygamberlik gelenğiyle kendi aile fertlerin ekonomik, siyasi ve politik çıkarları çerçevesinde dünyaya yayan Semitik tüccarları’dır. Kendinize sorun. Neden bu son üç tek tanrılı dinlerin peygamberlik geleneğiyle gelen peygamberler Mezopotam’da, Avrupa’da ya da Amerika’da ortaya çıkmamış da, hep Arabistan Yarımadası’nda ortaya çıkmış?

Bu soruya kitaplar dolu verilen yanıtlar bize birçok şeyi anlatmaktadır!..

Ne yazık ki İsrailoğulları’nı, Mısır’dan kendi ekonomik, siyasi, politik projeleri çerçevesinde, Babil şehir devletlerine karşı, Filistin’de Firavunlar’a askeri tempon bir bölge oluşturmak amacıyla din maskesi altında zorla çıkaran Semitik tüccarları, üç bin yıldan beri, öbür halklarına olduğu kadar İsrail halkın da  en büyük düşmanlarıdırlar.

Kudüs’u yakıp yıkarak Yahudiler’i ülkelerinden sürgün eden Babil kralları gibi, Roma kralları eliyle de korku ve katliam kıskaçına alınarak; Yahudiler’in ülkelerini, tapınaklarını yeniden yerle bir ederek; karşı gelenleri kılıçtan geçirdiler, geri kalanları da MS.09.09.70 tarihinde Romalı kumantan Titus eliyle göçmen olarak, iki bin yıl sürecek ikinci sürgün sürüveniyle gemilerle Avrupa’ya ve oradan dünyanın dörtbir yanına dağıtanlar, Sami tüccarlar’ıydı. Şimdi onları araç olarak kullanmanın tam zamanı gelmişti. Özellikle ilk tek tanrı ideolojisini ürettikleri Musevi dinin kadroları kendilerine sadık oldukları müddetçe onları araç olarak çok iyi kullanabiliyorlardı. Genellikle ihalelerini, plan ve projilerini Musevi, Hıristiyan ve İslam Cemaatleri içinde yetiştirdikleri kadrolar üzerinde pratiğe uyguladıkları için herkes bunların Yahudiler olduğunu sanıyordu. Bu da kendilerini her koşulda gizleyen Semitik tüccarları’n işine geliyordu. Batı’nın günübirlik yaşayan biliminsanlarını, aydınlarını ve halkını sadece kandırmıyorlardı, onlar eliyle Yahudi düşmanlığını kürüklüyorlardı. Çünkü Semitik tüccarları’n –tuza alıştırılan koyunlar gibi peşlerinde gelsinler diye- buna şiddetle ihtiyaçları vardı. Kıskanç ve öfkeli oldukları için İsrailoğulları’nı başka halklara karışıp kaybolmasını kesinlikle istemiyorlar. Bu yüzden onları kral, prens ve padişah eliyle getolara sıkıştırıyorlar.

Prens, kral ve insanları borçlandırak paradan para kazanarak, bir araya gelmedikleri için güçlerini yitiren Sümer şehir beylikleri örneğini bildikleri için, bir araya gelmeyecek şekilde Avrupa’daki ülkeleri birbiri ardına getirdikleri savaşlarla ekmek gibi parçalara ayırdılar ve kendi halkından olan musevi inancındaki adamlarını, oğul ve kızlarını altın ve sermaye gücüyle egemenlikleri altına alacakları bölgeler olan Almanya, Fransa, İngiltere, Avusturya, İtalya ve Osmanlı’nın Avrupa yakasındaki Selanik gibi şehirlere yerleştirdiler.

Adamlarını bütün Avrupa ülkelerine yerleştirerek Batı’da, paradan para kazanan kapitalist sistemi, kurumlarını ve “300’ler Komitesi“ni, vaktiyle sarayına uyuşturucu satıcısı olarak girip egemenlikleri altına aldıkları İngiliz Kraliyet ailesi üzerinden yavaş yavaş inşa ettikten sonra; bu kez Hıristiyanlık inancı yerine, Tanrı’nın ulus-devlet (ayrı ayrı ülkeler, ayrı ayrı sistemler görünseler de, hiçbir şey göründüğü, bize resmi ideolojilerle gösterildiği gibi değildir. Ulus-devletler ayrı ayrı sistemler değil, Birleşmiş Milletler çatışı altında toplanmış; sermaye sahiplerine ve uygarlık güçlerine bağlı „tek bir dünya sistemi“ olan kapitalist sistemin tümüdür, bir sistemdir. BM’ler, Semitik tüccarları’n günümüzde dünya üzerinde kurdukları görünmez sanal para imparatorluğu’un IMF, NATO, Roma Kulübü, 300’ler Komitesi ve Soyarıtım Cemiyeti gibi bir alt kurumudur.) olarak yeryüzüne inmiş para virüsüyle beyinlerini yıkamış vicdanlarını satın almıştır. O yüzden şu an altın ve sermaye güçleri denen „para tanrısı“na çalışan Avrupa Birliği ve ABD Hükümetleri’n politikacıları; para için dünyada süren savaşlarına sürekli silah üretiyorlar; savaşlara, salgın hastalıklarına, katliam ve soykırımlara sessiz kalıyorlar, kulaklarını tıkıyorlar. İnsan haklarını, demokrasiyi, hukuku, kendilerinden uzak olan katliam ve soykırımlardan duydukları endişeleri, sadece laf olsun diye dile getiriyorlar. Çünkü Semitik tüccarları, onları önce Arap çöl kültürü olan Hıristiyanlık dini, daha sonra baba-oğul’un, yani Hegel’in deyimiyle „Tanrı’nın ulus-devlet ile yeryüzüne inmiş“ para virüsü ile genleriyle oynayarak kendi erdemli, hümanist, doğayı seven ilk öz kültürleri olan hakiki Aryen kültürlerinden çok uzaklaştırdılar. Artık onlar farkında olmadan (Aryen Zerdüşt inancındaki) iyilik ve aydınlık Tanrısı Ahura Mazda’ya karşı, kötülük ve karanlık tanrısı Ahriman’ın tarafına geçmiş durumda, kötülük tanrısına hizmet ediyorlar!..

2600 yıl önce, Aryen halklarından Medlerin çocuğu olan üçüncü Zerdüşt, tıpkı Sümerli Ludingirra gibi zalim Asur krallarını (Sami tücarları’nı) kastederek kötü ruhlu bir tanrı’nın, üç-dört bin yıl gerilerde yaşayan barbarları toplayarak, bu kendi halkından fakir göçmenlerle ülkelerinin sürekli yakıp yıkıp talan edildiğini, kültürlerini, dillerini, çevreyi ve tarihi eserlerinin hep yerle bir edip yok edildiğini görmüş; bu yüzden atalarının doğayı ve insanı seven Zerdüşt kültür ve inancını güncelleştirerek, hakiki yaşam felsefesini, iyi Tanrı (Ahura Mazda) ile kötü tanrı’nın (Ahriman) kavga ve anlayışı üzerine kurmuştur.

Ahriman tarafına geçmiş olan Avrupa ülkeleri, yanıbaşındaki Avrupa Birliği üyesine yardım etmezken, Çin doktorları, ilaç ve maskeleriyle 98 bin vatandaşı coronavirüs salgın hastalığına yakalanan İtalya halkın yardımına koştular! Bravo be Çin’e!… Coronavirüs ile çok büyük bir mücadele veren Çin başardı. Çin’in cesur, yiğit genç kız ve oğlanları, bu biolojik silahı ile üzerlerine saldıran yeryüzü tanrılarına karşı zafer şarkılarını bile söylemeye başladılar. Şu ana kadar 82.450 vatandaşı virüse yakalan Çin’de 3 bin 322 kişi Coronavirüs’ten ölse de, Çin salgın hastalığının önünü aldı sayılır. Haziran ayına kadar bitireceğini söylüyor. İtalya’da ise coronavirüs nedeyle hayatını kaybedenlerin sayısı 13 bin 950’a ulaşarak Çin’i geçti.

Avrupa halkların, „Tek Dünya Devleti“ olarak „kapitalist sistemi“ kuran kötü tanrıların hegemonyası altına nasıl -uzun vadeli planlama, yalan, entrika, savaş ve kamuoyunu manipülasyonla aldatarak girdikleri konusu birkaç kitapta anlatılacak uzun bir konu. Ama ben şu an konuyu fazla uzatmamak için birkaç paragrafta, başımıza bu felaketleri, savaşları, kriz, kaos, katliam, soykırım ve salgın hastalıkları getiren kötü tanrıların  5 bin yıllık tarihçesini çok kısacı anlatmak istiyorum.

Beş bin yılık tarih boyunca savaşlar hep bu sözünü ettiğim „Sami tüccarlar“ elit zümre tarafından çıkarılmıştır!  Tarihçiler bu konuda sınıfta kalmıştır. Halbuki çok biliniyor ki, ne zaman ki bu elit zümreye karşı direniş, huzursuzluk başladığı an ve  onlar da bu o eskimiş sistemin artık sürdürülemez olduğunu halk güçlerinden çok önceden görüyor ve gördüğü anda bu direniş ve huzursuzluğu bastırarak değişliğe giderlerken; değiştirecekleri yeni sistemi, eski sistem içinde yetiştirdikleri kadro ve adamlarıyla o tarih dönemecinde kendi tarihsel çıkarları çerçevesinde kanalize etmek için yabancı bir tehdit olarak savaşları her zaman bahane olarak kullanırlar. Uygarlıkların perde arkasında savaşları bahane olarak kullanan „somut uygarlık güçleri“ kim? İşte bu soruya filozof ve düşünür üçüncü Zerdüşt dışında, şimdiye kadar hiçbir filozof,  biliminsanı ve tarihçi yanıt vermemiştir. Biz de bu yüzden üçüncü ve dördüncü Zerdüst’ün düşüncelerini takip edeceğiz!..

Herkesin sanayi devrimin safağında, „özgürlük, esitlik ve kardeşlik“  sloganlarıyla karşılayıp devrimci-demokrat olarak gördüğü Fransız Devrimi ileri sürüldüğü gibi ne sanayi devrimiyle hamle yapmıştır, ne de devrimci-demokrat olmamıştır. Neden? Çünkü Semitik tüccarları, devrimi hazırlayan devrimcilerden ve halk güçlerinden daha hızlı davranarak, bu devrimi ulus-devlet projelerin başlangıcı ve inşası olarak kullanmışlardı. Müdahale, egemenlikleri altına aldıkları İngiliz Kraliyet ailesi üzerinden Londra’dan yapılmıştır. Devrimden sonra güçsüzleşen Fransa’yı yenen İngiltere’nin ekonomik-politik yapısı Fransa’dan daha iyi gelişmiştir. Sanayi devrimin gelişim merkezi Londra’ya geçmiştir!..

2

Kötü Tanrıların tarihçesi

Batı basın ve medyasının günübirlik anlayış yöntemiyle Yahudi düşmanlığını kışkırtmak için bilinçli ve sistemli olarak Yahudi diye gösterilen Rothschild hanedanı Yahudi değildir. Yukarda kısaca anlatığımız gibi yüzyıllardır Yahudi düşmanlığın asıl kaynağı da, bu dini imanı, kültürü olmayan, Sami halkların bir avuç elit, en zengin, en saldırgan, en gerici hanedan aile reislerin tarihsel projelerine alet ve araç ettikleri Sami halkları’dır (ilk başta göç saldırılarıyla Babil’e gönderilip, orda Asur devletini kuran ve Babil kültürüne asimile olan Süryaniler, daha sonra genleri peygamberlik geleneğiyle getirdikleri tek tanrılı din virüsü ile aşılanan İsrailoğulları ve Araplar.). Onları dünya halklarına düşman göstererek politikalarını yürütüyorlar. Batı’da anti-semitizm’i kışkırtarak, Sami halkları olan Yahudi ve Araplar üzerinde kendi tarihsel projeleri çerçevesinde iktidarlar eliyle baskı ve şiddet uygulayarak düşmanlığı geliştirenler, onlara katliam ve soykırım yaptıranlar da gene bu elit zümre olan Semitik tüccarları’dır. İsrailoğulları daha tarih sahnesine çıkmadan üç bin yıl önce; Semitik tüccarları’n, erdemli Aryen kültürünü geliştiren Sümerlerle  kavgaları başlamıştı!..

Son 300 yıl içinde Fransa İmparatorluğu, Rusya İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu’nu ulus-devletlere bölerek Milletler Cemiyeti adı altında „Tek dünya Devleti“ denen Para İmparatorluğunu yaratan Rothschild Hanedanlığı, Sümerleri yıkan Büyük Sargon gibi arkasında küresel hegemonik güçler olan bir Sami tüccar aile’dir. Nasıl ki, dünya zenginlerin cemiyeti şeklinde küçük bir vücud hücresi şeklinde örgütlenmiş olan Rockefeller hanedan ailesi Hıristiyan Cemaatleri içinde örgütlenip, bu kilise cemaatleri üzerinden dünyada etkin bir role sahipse; dünya zenginlerin cemiyeti içinde küçük bir vücud  hücre şeklinde örgütlenmiş olan bu hanedan ailenin son üçyüz yıldan beri kendisini Yahudi gösterip bütün ülkelerdeki Yahudi Cemaatleri üzerinde etkin bir role sahip olmuştur. Yahudiler içinde çalışması, kendisini yahudi göstermesi sizi şaşırmasın! Yahudi halkını, hahamları ve siyasi siyonistleri, Semitik tüccarların tarihsel projeleri çerçevesinde araç olarak kullanmaktadırlar! Yahudiler, Semitik tüccarları tarafından araç olarak kullanıldıkları için son 3 bin yıldan beri defalarca üzerelerine gelmedik felaket, katliam ve soykırım kalmamıştır! Sümerlerin binlerce yıl önceki mitos, efsane, kültür ve ilk yazılı kanunlarını; İsrailoğulları’n resmi kavim-devlet ideolojisi olarak, Musevi dini biçiminde aşılamaları yüzünden tarihte karşılaştıkları zulm, eziyet, baskı, korku, endişe, katliam ve soykırımlar; Semitik tüccarları’n hep tarih boyunca tuza alıştırılan koyunlar gibi peşlerinde gelsinler diye boyunlarına astıkları bir kölelik zinciridir! Bu kölelik zincirin kırılıp atılması gerekir.

19. ve 20. yüzyılda Semitik tüccarların cemiyeti şeklinde örgütlenmiş olan Rotschild’lerin tarihsel projeleri çerçevesinde çalışan ve Avrupa merkezci milliyetçilik olan Yahudi milliyetçiliğiyle yetiştirilen siyasi siyonistler, Batı’da her ülkede harıl harıl çalışıyorlardı. Fakat birçok ülkede ve şehirde Musevi cemaatları ve tanınmış hahamlar; siyasi siyonistlerin bu, Filistin’de bir „Yahudi ulus-devleti“ kurulmasına şiddetle karşı çıkıyorlardı. Çalışmalarını engelliyorlardı. Rotschild’lerin finanse ettikleri ve Siyonist liderlerin, 1897 yılında Almanya’nın Münih kentinde yapmayı planladıkları Birinci Siyonist Kongre, Alman Musevi cemaatı ve Alman Hahamların Ulusal Örgütü (the National Organization of German Rabbis), „ Siyonistlerin İsrail Toprakları’nda Yahudi devleti kurma çabalarının, kutsal metinlerde ve diğer dini kaynaklarda ifade edilen Museviliğin Mesihi amaçlarıyla çatışma halinde“ olduğunu söyleyerek şiddetle karşı çıkmış ve eleştirmeleri yüzünden, tümüyle 300’ler Komitesi’nin hâkimeti altında bulunan İsviçre’nin Basel kentinde düzenlendi. Avrupa’da yapılan Kongre’ye gelemeyen Yahudiler için Amerika’da (1897) Montreal kentinde bir Konferans düzenleniyordu.

Bu Konferansta, Yahudi ileri geleni Haham İzak Meyer Wiese, siyasi siyonizme şöyle karşı çıkıyordu:

„Bizler bir Yahudi devleti kurulmasına ilişkin her türlü girişimi temelden  reddediyoruz. Böylesi girişimler, Yahudi peygamberlerinin ilk önce ilan ettikleri … İsrail misyonunun saptırılmış bir anlayışını apaçık Sergilemektedir..“ (Roger Garaudy, İsrail, Mitler ve Terör, Timaş Yayınları, İstanbul 2019, s. 20)

Buna rağmen, Rothscild’ler daha önce cemaat okullarında Avrupa merkezci milliyetçilik ile yetiştirip finanse ettikleri İttihat ve Terakki Cemiyeti, siyonist ve Nazi kadrolarla 1. ve 2. Dünya Savaşları’nı egemenlikleri altına  aldıkları devlet organizasyonları eliyle çıkarıp (Hükümet kadrolarına, savaş bakanlıkların hepsine onlarca yıl önce cemaat okullarında yetirtirdikleri adamlarını sokmuşlardı), Anadolu’da Ermeni, Pontus Rumları, Süryani ve Kürtlere; Almanya da ise Yahudi ve Romanlara tarihin hiçbir döneminde görülmemiş korkunç katliam ve soykırımlar yaparak, İngiliz Kraliyet ailesinin öncülüğünde Ortadoğu’yu istedikleri gibi dizayn ederek, Batı’da kurdukları modern kapitalist sisteme iki ileri karakol kurmuş oldular: Türkiye ve İsrail. Türkiye ulus-devletini; genlerine Avrupa merkezci Türk milliyetçi virüsü aşıladıkları İttihat ve Terakki Cemiyeti’in kadrolarıyla kurmuşlardı ve hâlâ hakim olan İttihatçıların zihniyetiyle son kalan yerli halk Kürtler üzerinde katliam ve soykırımlarını sürdürüyorlardı. İsrail ulus-devletini ise; genlerine Avrupa merkezci Yahudi milliyetçi virüsü aşıladıkları siyonist kadrolarıyla kurmuşlardı ve hâlâ hakim olan siyonist zihniyetiyle Hitlerin Yahudilere yaptıkları katliam ve soykırımların aynısını Filistin halkına yaparak sürdürüyorlardı.

Uygarlık yıkıcı güç olarak kulandıkları Türk ulus-devletin resmi ideolojisinin, tıpkı üç bin yıl önce Tevrat ile İsrail kavim-devletin resmi ideolojisi olarak götürülüp Sümerlere dayandırıldığı gibi bağlanmış olması tesadüf değildir. İsrailoğulları’na nasıl ki, „Siz, Rab’ın seçkin kullarısınız!“ diye başka halkların ülkelerini „vaad edilmiş toprak“ olarak gösterip işgal ettiriyorsa; Orta Asya’dan gelen Türkler’e de (ki bunlar gerçek Türk değil, genleriyle oynanmış sunni devşirme Türkler’dir!), „Atalarınız Sümerler’dir. Siz çok yüksek medeniyetten gelen milletsiniz! Bir Türk dünya bedeldir!“ diye poh pohlayıp şişirerek yerli halklara katliam ve soykırım yaptırarak ülkelerini gizlice işgal ediyor. Çünkü derin tarihsel planlara sahip olan Semitik tüccarları, bin yıldan beri Ortadoğu’da uygarlık yıkıcı etmenler olarak kullandıkları Türkleri İsrailoğulları’n kabyolmuş 13 kabilesi olarak görüyor ve İsrailoğulları gibi araç olarak kullanıyorlardı. Bunu devşirme Türkler ve siyasi siyonistler hâlâ anlamış değiller!..

Türklerle Yahudiler akrabaymış diye Yahudi ve Türk yazarlarına birçok ısmarlama kitap yazdırılmıştır. Yazar Arthur Koesler’e 13. Kabile kitabı yazdırılmış; arkasından kitap ünlü olsun, herkes okusun diye Koesler bir komplo ile öldürülmüştür. Bunların yasalarında bir de böyle kötü bir kural vardır. Kullandıkları kadroları sonradan Fransız Devrimi, Jön Türkler Devrim’i ve Türkiye’yi kuran İttihatçı kadrolar (İzmir Suikastı bahanesiyle) korkunç bir şekilde katledilmişler!

Siyasi siyonizmin ideolojisini, yöntem ve eğilimlerini beğenmiyen Albert Einstein 1938 yılında şöyle eleştirilerde bulunuyordu:

„Bence Araplarla müşterek barışçı bir hayat esası üzerinde bir anlaşmaya varmak, bir Yahudi ulus-devleti kurmaktan daha mantıklı olacaktır… Yahudiliğin temel karakteri hakkında edindiğim şuur, ne kadar mütevazı  olursa olsun, sınırları, ordusu ve dünyevi bir   bir iktidar projesi olan bir Yahudi ulus-devleti fikrini kabullenmiyorum. Saflarımızda, dar bir milliyetçiliğin gelişmesiyle Yahudiliğin uğrayacağı dahili zararlardan endişe ediyorum… Bizler artık Makkabiler dönemi Yahudileri değiliz. Kelimenin siyasi anlamıyla yeniden millet olmak, cemiyetimizin peygamberlerimizin dehasına borçlu olduğumuz mânevileşmeden yüz çevirmek demek olacaktır.”. (Haham Moshe Menuhin, Zamanımızda Yahudiliğin çöküşü, 1969, s.324)

Biliyoruz ki, „Yahudi meselesi benim için ne sosyal, ne de dini bir meseledir.. Sadece milli bir meseledir!..“ (Theodor Herzl, Yahudi Devleti) diyen ve Rothscild’lerin ulus-devlet fikri/ideolojisi olan Avrupa merkezci milliyetçilik ile Musevi Cemaatleri’nde yetiştirilen Theodor Herzl gibi düşünmeyen binlerce, milyonlarca Yahudi var. Yahudi Albert Einstein, K. Marx ve Martin Buber’in sözlerine kulak verin. Elit zümreye karşı direnişi örgütleyip, sesinizi yükselterek kölelik zincirinden kurtulun! Hem İsrail halkın güvenliği ve çıkarları, hem de bütün insanlığın güvenliği ve çıkarları için artık elit zümreye çalışan hahamların, Yahudi milliyetçiliği olan siyonizmin arkasına takılarak Semitik tüccarları’n tarihsel Plan, proje ve programları olan Tevrat ve Yahudi Liderlerin Protokolleri’nde yazılı ideal ve vaadlerin peşinde koşmamalısınız!..

Siyonizm, Fransız, Türk ve Alman milliyetçi virüsü gibi Semitik tüccarları’ın kendi tarihsel projeleri çerçevesinde parayla satın aldıkları biliminsanlarına Fransız Devrimi’nden 50 yıl önce başlayarak ulus-devletlerin çağımızdaki dini biçiminde oluşturdukları Avrupa merkezci milliyetçi, siyasi bir idelojidir. Kapitalist sistemin bir hastalığıdır. Alman milliyetçiliğiyle yetiştirilen Nazilerin Almanya’da Yahudiler’e yaptıkları katliamın aynısını, bugün -Rothscild’ler’in finanse ettikleri- siyonist kadrolar tarafından Ortadoğu’da kurulan İsrail ulus-devleti tarafında Filistinlilere yapılmış olması tesadüf değildir!..

Bakın, Ortadoğu’da kendilerine ulus-devlet ileri karakolunu kurmak amacıyla sizi Araplarla sürekli savaş halinde tutan Semitik tüccarları, insanlığın başına bela ettiği coraonavirüs İsrail halkı arasında da yayılmaya başladı! Kendi tarihsel projeleri çerçevesinde Almanya’da, genlerini Alman milliyetçi virüsü ile aşıladıkları vekalet savaşçıları olan Nazileri iktidara getirerek (Hitler, manipülasyonlar ve hilelerin yapıldığı seçimlerde oyların ancak % 23’u alarak iktidara taşınmış.) Hitler faşizmi eliyle Yahudilere tarihin en büyük soykırımını yaptıranlar, Semitik tüccarları’dır! Yahudileri „Tanrı’nın seçkin kulları“ yalanıyla kandırıp aldatarak araç olarak kullanan Semitik tüccarları İsrail halkın en büyük düşmanları’dır!

İnsanlığın ilk erdemli uygarlığı olan Sümer mitos ve efsanelerini geliştirerek, isim vermeden geçmişte tarihinizi götürüp Sümerlere bağlayan, size Tevrat’la resmi tarih yaratan, ilk yazılı sümer kanunlarını, „Rab’ın Musa peygambere verdiği on emir“ diye size yutturan, sizin başka topraklara göz dikip, oraları işgal etmeniz için Guti-Sümer kralları olarak, tufanı yaşayan Ziusudra, Kassit ve Hurrilerin gökteki yıldızların ve güneş tanrısı olan Mithra’yı tek tanrı olarak gören Hurrili Brahim’i (Ziusudra’yu Nuh olarak, tarihçilerin ateşten gelen Huşeng olarak bildiği, halk arasındaysa Brahim olarak bilinen Brahim’i Abrahim yaparak) size atalarınız diye tanıttılar.

Sami Süccarları’n tarihsel programları olarak elinize verdiği Tevrat’ta; Atalarınız ordan geldi: „Mısır Irmağı’ndan büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan toprakları senin soyuna vereceğim.“ (Tevrat,  Tekvin, 15) diye kandırıp aldatarak kölelik zincirini boynunuza takan kötü tanrılardan kurtulmak istiyorsanız Sümer tarihini çok iyi bilinmesi gerekiyor. Semitik tüccarları, neden binlerce yıl deve üstünde mal getirdikleri Sümerler’in ismini size vermiyor? Neden Sümerler’in tablerini okumanıza izin vermiyor? Bilim insanların bile tabletlerin çevrilmesini ve okumasını yüzlerce yıl engellediler. Siz İsrailoğulları, daha tarih sahnesine çıkmadan üç bin yıl önce Sümerler, Mezopotamya’da insanlığın ilk uygarlığını çoktan kurmuşlardı. O uygarlığı’n çevrilen tabletlerini bilinçli bir şekilde okursanız Tevrat, İncil ve Kuran’ın kökenin Sümerler’e dayandığını göreceksiniz! Sami tüccarlar’dan da kurtulmuş olursunuz!..

**

Kiş şehir Beyliği’nde Kraliçe Kubau sarayında vaktiyle içki işiyle uğraşırken, Sümerlerin ekonomik, politik, askerlik, mitos, efsane ve tanrılarını inceleyip, kendi Sami halkından olan göçmenleri etrafında „toplamış ve önce içinde çalıştığı sarayı ele geçirmiş, sonra da  Sümer kentlerini birer birer idaresi altına almaya başlayarak“ Sümerleri nasıl yüzyıllarca Arabistan çöllerinden topladıkları barbar göçmenlerle (Ekonomik ve kültür olarak Sami halkları üç-dört bin yıl gerilerde yaşıyorlardı) yağmalayıp yıkmışlarsa; Sami tüccarlar, aynı çok uzun vadeli plan, proje, program ve metodlarla son iki bin yıdan beri özellikle Avrupa kıtasındaki şehir beyliklerin, prensliklerin, imparatorlukların eliyle inşa ettikleri sinagog ve görkemli kiliselerle sarayların içine girdiler. Avrupa’da Hıristiyanlığı geliştirilmemiş olsalarda Musevilik Batı’da bu kadar gelişmemiş olacaktı. İkisi birbirini tamalayan uzun vadeli projelerdir. Birinci Dünya Savaşı’ndan beri üzerinde konuşulup fikir yürütülen ve 1960’lardan beri „Dinler arası diyalog konferansları“ adı altın İslam dinini bu birliğe alıp, sürekli konferanslar düzenlemeleri, ılımlı İslam projelerini geliştirmeleri, aslında önümüzdeki yüzyıllarda semavi dinlerini tek din altında birleştirmeyi hedepleyerek tarihsel projelerini tamamlamaktadır! Ulus-devletleri nasıl ki, önce Millitler Cemiyeti adı altında toplayıp organize ederek kapitalst sisteme hizmet edecek şekilde kazığa bağladılarsa; semavi dinlerini de Tek Din Cemiyeti adı altında toplayıp organize ederek kapitalst sisteme hizmet edecek şekilde kazığa bağlayacaklar!..

Emekli öğretmen Sümerli Ludingirra’nın Yaşam öyküsünden:

„Yönetimin Akadlı’lara (Sami tüccarlara.A.R.) ilk geçisi nasıl oldu bir bilseniz! Kiş’te Kraliçe olan Kubau vardı ya, işte onun 400 yıl krallık yaptığı yazılan oğlunun sarayında, içki dağıtıcılığını yapan Sargon adında biri varmış. Adam sarayda çalışırken yalnız içki işiyle vaktini geçirmemiş. Biz Sümerlilerin askerlik tekniğini, politikasını, şehir beyliklerin birliklerini oluşturmamalı nedeniyle güçlerini nasıl yitirdiklerini incelemiş, kendi halkından (Sami halklarından.A.R.) olanları etrafına toplamış ve önce içinde çalıştığı sarayı ele geçirmiş, sonra da  Sümer kentlerini birer birer idaresi altına almaya başlamış. Derken etrafındaki Sümer şehir beyliklerin ve diğer halklara da saldırmaktan kendini alamamış ve kendini kral yaparak Sümer devleti temelleri üzerine koca bir Akad devletini kurmuş.“ (Sümerli Ludingirra’nın Yaşam öyküsü, Tablet 10)

Biliyoruz ki, 1200 yıl boyunca zorla Musevilik inancı aşılanan İsrailoğulları’na Filistin’de kurdukları İsrail kavim-devletin üstüne Babil kralından sonra Roma krallarını saldırtarak yıktılar. İlginçtir, Filistin’de öldürmediler, zavallı İsrailoğulları’nı araç olarak kullanmak için Roma kralların gemileriyle Avrupa’ya taşıyarak çok uzun vadeli tarihsel planlar ve projeleri çerçevesinde dünyanın dört bir yanına dağıttılar. Üç bin yıldan beri hep araç olarak kullandıkları İsrailoğulları’n beyinlerine gittikleri yerlerde başka kültüre asimile olmasınlar diye Tevrat’a bir sürü şifre yerleştirmişlerdi. Nereye giderlerse gitsinler bu tek tanrılı din Museviliğe ve Tevrat’a bağlı kaldıkları sürece Sami tüccarlara hizmet etmek zorundaydılar. Şifrelerden biri şöyleydi: „Sınırlarınızı Kızıldeniz’den Filistin Denizi’ne, çölden Fırat Irmağı’na genişleteceğim. Ülke halkını elinize teslim edeceğim. Onları önünüzden kovacaksınız. Onlarla ya da ilahlarıyla antlaşma yapmayacaksınız. Onları ülkenizde barındırmayacaksınız. Yoksa bana karşı günah işlemenize neden olurlar. İlahlarına taparsanız, size tuzak olur.“ (Tevrat, Çıkış, Bap 23)

Bunları kim pratiğe uyguluyor demeyin.

10 Ağustos 1967 tarihinde Jerusalem Post gazetesinde çıkan demecinde General Mosche Dajan şöyle konuşuyordu:

„Bizler Tevrat’a sahipsek, bizler kendimizi Tevrat’ın halkı olarak görüyorsak, o zaman bizler Tevrat’ta vaad edilen bütün topraklara da sahip olmak zorundayız.“ (Roger Garaudy, İsrail, Mitler ve Terör, Timaş Yayınları, İstanbul 2019, s.33)

İşte beyinleri tek tanrı’lı (Efendi’ye) din ideolojileriyle yıkanıp vicdanları satın alınmış böylesi vekalet savaşçıları, dindar, ırkçı, yobaz Yahudiler, Sami tüccarlara (Efendi’ye) hizmet ettiklerinin farkında değiller! Farkında olmadıkları için Rab-Efendi, yani Sami tüccarlar, onları vekalet savaşçıları olarak dünyanın her yerinde istedikleri gibi araç olarak kullanmaktadır.  Tıpkı İslamcı cihatçılar gibi, vekalet savaşçıları olarak kullanıldıklarının farkında değiller! 

Mısır’dan Firavunların baskılarıyla zorla çıkarmaları üzerinden 600 yıl geçmesine, Baal ve Aşure inancındakilere onca katliam yapılmasına rağmen elit üst tabaka ve kâhinler dışında; İsrailoğulları Kudüs’daki Yehuda Krallığı’nda hâlâ Arap Yarımadası’nda yaşayan çöl barbarların putperest inancındaydılar ve eski tanrıları olan Baal, Baal’ın karısı olan verimlilik tanrısı, tanrıların anası Aşena putu, güneş, ay ve takım yıldızları putları diye birçok put tanrıya daha inanıyorlardı; („İsrailoğulları Rab’bin gözünde kötü olanı yaptılar ve Tanrıları Rab’bi unutup Baal’lara ve  Aşera putlarına taptılar. Ve Rab’bin  öfkesi İsrail’e karşı alevlendi ve onları Mezopotamya Kralı Kuşan-Rişatayim’in eline teslim etti.“ Tevrat, Hakimler, 3:7) ve henüz tarihsel projeleri olan Musa’nın önderlik ettiği Musevilik dinine geçmedikleri için,  ülkelerini ve Kudüs’ü yakıp yıkacak Babil Kralı Nebukadnazar’ı MÖ. 09.09.586 tarihinde üzerlerine gönderen öfkeli Semitik tüccarları; İsrail kavim-devletini yerlebir edip yıktı; korksunlar diye sadece karşı çıkanları kılıçtan geçirdi, öbür onbin Yahudi’yi terbiye etsinler diye Babil Kralın “eline teslim etti.”  İsrailoğulları, medeniyeti ve Mezopotamya din anlayışını yerinde iyice öğrensinler diye planlı ve sistemli bir şekilde Babil’e sürgüne gönderildiler. Babil ve çevresinde oturan Medler’den, „Guti, Lulubi, Lor ve Hurri kabilerinin binlerce yıl önce Fırat, Dicle, Zap ve Aras ırmakları arasındaki bölgede bir cenneti yarattıklarını, bu cennet ülkede Sümer kralları Ziusudra’nın tufanı yaşadığını, bu bölgede yaşayan kabile ve aşiretlerin MÖ. 2.150’ler güneş tanrılarını Mitra adı altın birlerşirerek, doğa ve insana karşı canavarlaşan Akad devletini yerle bir edip yıktıklarını, 100 yıl sonra Brahim’in bu Mitra güneş tanrısını uygarlığın merkezinde ilan etmesi üzerine Ur kentinde Kral Nemrut tarafından ateşe atıldığı efsanesi ve bir sürü mitos, efsane, destan, cennet-cehennem hikâyeleri öğrendiler.

Babil sürgününden sonra bunları, MÖ. 09.09.516 tarihinde Kudüs’te yeniden inşa ettikleri büyük Süleyman Tapınağı’nda 350 yıl boyunca başkâhinler ve hahamlarına yazdırdıkları Tevrat’ta İsrailoğulları’na şöyle seslenip hâlâ tehdit etmaye devam ediyorlardı:

„Bu uluslarla antlaşma yapmayacaksınız. Onlara acımayacaksınız. Kız alıp vermeyeceksiniz. Kızlarınızı onların oğullarına vermeyeceksiniz; oğularınıza da onlardan kız almayacaksınız. Çünkü onlar oğullarınızı beni izlemekten (yani Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinden. A.R.) saptıracak ve başka ilahlara tapmalarına neden olacaklardır. O zaman Rab (Sami tüccarlar.A.R.) size öfkelenecek ve sizi çabuk yok edecektir.“ (Tevrat, Tesniye, 7:3)

Tevrat’ın birçok Bap’ında olduğu gibi, burda da çok apaçık bir şekilde Semitik tüccarları; İsrailoğulları’na, „Babil kültürüne asimile olan Süryaniler gibi başka halklarla antlaşmalar yaparak, onların kültürüne asimile olup kayb olmalarınızı istemiyorum ve tarihsel programlarım çerçevesinde gitmediğiniz zaman sizi çabuk yok edeceğim“ diyorlar. İşte bu, son üç bin yıldan beri İsrailoğulları’n, yeryüzü kötü tanrılarımız olan Semitik tüccarları’n projeleri çerçevesinde gitmedikleri zamanlarda Firavunlar’dan beri, Nebukadnezar’den Hitler’e kadar başlarına gelen bütün feleketlerin, katliam ve soykırımların kanıtı olarak görüyorum. Şimdi ne kadar güçlü ve hangi yeryüzü tanrılarımızdan bahsettiğimi herhalde anladınız!.. Yahudiler tek başına isteseler de, bu güçlü canavar, Golem, vampir, kötü yeryüzü tanrıların elinden kurtulamazlar; öbür dünya halklarının da bu İsrail halkına yardım etmesi gerekir!

Önce tek tanrılı din ideolojileriyle yetiştirdikleri zümre ve kadrolar; başka tanrıya inanmasınlar, başka kültürlere girmesinler ve Babil kültürüne asimile olan Süryaniler gibi olmasınlar diye krallar ve prensler eliyle onları Avrupa’da gettolara kapattılar. Üzerlerine sürekli baskı sistemini yayarak korku, endişe ve ruhi bunalımda yaşatan Sami tüccarlar, onların efendi’leri (tanrıları) olarak kurtarıcıları oluyordu. Cemaat okullarında ve Sinagoglarda yetiştirdikleri kadro, sermaye, para ve altın gücüyle saraylarında çalıştıkları bu şehir beylikleri, prenslikleri, imparatorlukları önce hegemonyaları altına aldılar, daha sonra ulus-devletler biçiminde parçalayıp yok etmeden önce çeşitli oyun ve hilelerle bu prenslerin, kralların, padişahların bütün servetlerini altın olarak demir kasalarına koydular. Katolik Kilisesi önderliğinde başlattıkları kanlı Fransız Devrimi, daha doğrusu ulus-devlet projeleriyle Fransa, Osmanlı ve Rusya imparatorluklarını yıkıp yok ederek, onlarca yıl önce cemaat okullarında Yadudi dinin inançları ve Avrupa merkezci milliyetçilik virüsü ile yetiştirdikleri kadrolar eliyle tarihin hiçbir döneminde görülmemiş katliam ve soykırımlar yaparak ulus-devlet projelerini birer birer inşaa ederek pratiğe uyguladılar. Ve Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra İsveç’de 10 Ocak 1920’de ulus-devletler şeklinde örgütlenmiş Milletler Cemiyeti, yani „Tek Dünya Devleti“ çatısı altında, tek dünya sistemi olarak para imparatorluklarını (modern kapitalist sistemi) kurmuş oldular.

Milletler Cemiyeti’n adı; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 24 Ekim 1945’te Birleşmiş Milliyetler’e çevrildi. Ortadoğu’nun Rothscild’lerin tarihsel projeleri çerçevesinde 1916’da Sykes-Picot Antlaşması ve Balforur Deklarasyonu ile bölündükten sonra, ABD Başkanı Wilson’un da „uluslararası siyasal bir örgüt kurulma“ düşüncelerini benimsemesi üzerine kurulan Millitler Cemiyeti’n kâğıt üstündeki amaçları her ne kadar, “uluslararası barış ve güvenliği sağlamak, ekonomik, toplumsal ve kültürel işbirliğini oluşturmak“ denilse de, hiçbir zaman yerine gelmeyen bu güzel sözlerle dünya halklarını kandırıp aldatmaya çalışmaktadırlar. „Ulusların kendi kaderini kendilerinin tayin etme hakkını,“ sadece Türkler ve Yahudiler dışında, özelde de Sovyetler Birliği dışında hiçbir halka tanınmamış! Ermeniler’e, Pontus Rumları’na, Süryanilere, Kürtlere… Anadolu ve Kürdistan’ın bu yerli halkları Ortadoğu’da onların projeleri çerçevesinde kurulan ulus-devletler tarafından katliam ve soykırımlarla katledilmiştir. Ara sıra göstermelik olarak konferanslar ve antlaşmalar yapan, savaş mağdurlarına yardım ettiğini gösteren BM’ler, Semitik tüccarları’n dünyadaki en üst organıdır; asıl savaşları, katliamları, soykırımları planlayandır! NATO şemsiyesi altındaki ulus-devletlerle organize ediyor, fakirler de bu savaşlarda ölüyor.

Mark Sykes ve François Georges-Picot, her ikisi de Rothscild’lerin adamlarıydı. Rothscild’lerin, Geney Afrika’daki Boer halkın altın ve elmas kaynaklarına sahip olmak için nasıl ki İngiliz Kraliyet ailesinin düzenli ordusunu 1899’da oraya savaşa gönderip, bütün Boer halkını korkunç bir katliamdan geçirerek altın kaynaklarını 300’ler Komitesi üyeleri arasında paylaştırdılarsa; Ortadoğu halkları için de tarihin gördüğü en korkunç felaketini hazırladılar. Hazırlıklarına 100 yıl önceden başlamışlardı. Bu yüzden hiç kimse fark etmedi onların yaptığını. Rothscild’lerin finans desteği sayesinde Güney Afrika’da sadece kırık tüfekleri olan Boer halkına karşı düzenli ve her türlü silahlarla donatılmış İngiliz Klaliyet Ailesi’nin ordularıyla yaşattıları korkunç cehenemin aynısının daha büyüğünü Ortadoğu’da Birinci Dünya Savaşı’da Anadolu, Kürdistan ve çevresindeki halklara yaşattılar! Birinci Dünya Savaşı’nı planlayarak, para gücüyle egemenlikleri altına almış oldukları Alman devleti eliyle hasta adam Osmanlı’yı 1. Dünya Savaş’ına sokarak cesedini ekmek gibi parçalara ayırdılar. Savaştan sonra Kürdistan’ın Petrol kaynaklarını 300’ler Komitesi üyeleri arasında paylaşmak, Ortadoğu’yu dizayn etmek, İsrail ulus-devletin bir ön koşulu olarak Osmanlı’nın son 50 yıldan beri Alman subayları tarafından Prusya askeri disiplimiyle yetiştirilen ırkçı çekirdek kadrosu İttihatçılarla kapitalist sisteme ilk ileri karakol olarak Türkiye’yi inşa etmek, İsrail devleti kuruluncaya kadar Filistin topraklarını manda yönetimi olarak İngilizlerin egemenliği altına sokmak için, Osmanlı ordusuna komuntanlık eden Alman devleti (Kaiser Wilhelms) eliyle Birinci dünya savaşını çıkardılar. Böylece dünya halkların yüzde 85’i savaşa karşıyken, 5 Temmuz 1914 günü Potsdam’da, yapılan gizli „İmparatorluk Konferansı“nda Kaiser Wilhelms, Rothscild’lerin tarihsel planları, finans desteği ve talimatları çerçevesinde Birinci Dünya Savaşı’nı ilan ediyordu. Savaş ilan ederken, bu gürleştirdiği cehennem ateşin içine, kendi halkıyla birlikte yanıp kül olması için Osmanlı da zorla ateşin içine çekiyordu…

Daha fazla bilgi için 1913 ve 1916 yılları arasında  ABD’nin İstanbul Büyükelçisi olarak çalışan tanık Henry Morgenthau’nın „Büyükelçi Morgenthau’nın Öyküsü“ kitabına bakınız. (Henry Morgenthau, Büyükelçi Morgenthau’nın Öyküsü, Belge Yayınları, İstanbul 2005, s.71-74)

(…..)

Rothscild’ler, Prusya Krallığı’nı 1800’lerin başından beri altın ve para gücüyle hegemonyaları altına almışlardı. Almanlar ne kadar özgür olduklarını söyleseler söylesinler, gerçekleri ne kadar saklarlarsa saklasınlar o günden bu yana artık Rothscild’lerin sermayesi yönetiyordu Alman halkını. Dün de, bugün de para yönetiyor Alman devletini. Hegemonları altına alır almaz; Rothscild’lerin hâkimiyeti altındaki Alman yöneticileri, erdemli Alman halkına yakışmayan ve onları Hitler faşizmine götüren iğreç bir girişimde bulundular: 1835’lerde Ortadoğu’da 800 yıldan beri uygarlık yıkıcı bir güç olarak kullandıkları „Türklerle Silah arkadaşlığı“nda buluşturdular. Bu Silah Arkadaşlığı’nı kapitalist sistemde hep Semitik tüccarları kullandı; Alman devletinin bizzat üzerinde durup destek verdiği Osmanlı ordu birlikleri Anadolu ve Kürdistan’da Ermenileri, Pontus Rumları, Süryani ve Kürtleri katliam ve soykırımdan geçirdi. Ve bu uygarlık yıkıcı barbar devşirme Türklerin insanları nasıl korkunç katliam ve soykırımlardan geçirerek yok ettiklerine tanıklık eden ve tecrübe kazanan Alman askerleri, 20 yıl sonra aynısını Hitler Almanya’sında Yahudi ve Romanlara yaptılar. Ve ilginçtir, yüz yıldır Kürdistan’da Kürtleri katliam ve soykırımlardan geçirmekte olan Türkiye’ye bugün hâlâ en fazla para ve silah yardımı yapan, Semitik tüccarları’n hegemonyası altındaki Alman devletidir! Alman devleti kendi halkından gizlemeye çalışsa da çok okuyup araştıran bütün tarihçiler, araştırmacılar, yazarlar ve gazeteciler çok iyi biliyor ki; Alman devleti Türkiye ile birlikte Kürt soykırımlarını yapmaya devam ediyor!.. Tek Dünya Sitemi’n, sistem hatası; kapitalist sistemi kuran Sami tüccarlar, bu işi yüzyıllar önce böyle ayarlamışlar!..

Bedirhan Bey’e karşı savaşan Osmanlı ordusunda danışmanlık görevi verilen Moltke

1835 yılında Rothscild’lerin plan ve sermaye desteğiyle Türk ordusunda askeri öğretmen ve tahkimat uzmanı olarak görevi verilen Prusya ordusundan yüzbaşı Helmuth Von Moltke (1835-1839), Ortadoğu’da bir halklar hapishanesine dönüşün Osmanlıya karşı özgürlük mücadelesi vererek savaşan Kürt halkına karşı acımasızca baştatılan köy yakmalar, katliam ve soykırımlar sırasında Osmanlı’ya  yardım etmesiyle başlayan Alman-Türk, Silah Arkadaşlığı Cumhuriyet dönemde, Hitler Almanya’sından savaş uçakları, tanklar ve kimyasal gazlar alınarak sürdürüldü. Kürt liderleri, sömürgeci valilerin yönettiği göstermelik mahkemelerde mahkumiyetten hemen sonra alelacele on binlerce Kürt insanıyla birlikte, Rothscild’lerin “evlatları”ndan biri olan Mustafa Kemal’in emir verdiği İstiklal Mahkemleri’n karanlarıyla idam edildiler. Öyle ki Kürtler, zamana yayılan cinayet, köy yakmalar, katliam ve soykırmlarla tarihten hızla yok edilip silinmek istendi. Batı Uygarlığı’n Anadolu’daki bütün bu katliam ve soykırımları görmemezlikten gelmeleri ve Türk devletin işlediği insanlık suçlarına göz yummasının arkasında Semitik tüccarları’n gizli tarihsel politik projeleri yatmaktadır.

3

Rothscild’ler Sykes-Picot Antlaşması ve Balforur Deklarasyon ile Ortadoğu’yu devletler arasınada bölüp parçalıyor

Siyonist lider Nahum Sokolov, İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’a hitaben yazdığı mektupta, „Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulmasını savaşın hedeflerinden biri olarak belirlemişti.“

Yani „savaşı finanse ederek destekliyoruz, savaş sonrası bize Filistin’de bir Yahudi devleti kurun“ diye perde arkasındaki gizli güçleri işaret edince; Lord Rothschild, vekalat savaşçıları olan siyonistleri hemen şöyle uyarıyordu:

„Bakın, eğer hemen ülkelerden çok şey isterseniz hiçbir şey alamazsınız. Yavaş olun! İsteklerinizi zamana yayarak alıştıra alıştıra alın. Biz size yardım ediyoruz ama bunun üzerinden hemen İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour’a ‚bize devlet kurun’ denilmez. Bu büyük bir hata! İngilizler istese de şimdi size devlet kuramaz. Rusya istemez. Osmanlı istemez, hâlâ direniyor. Hiç düşündünüz mü, biz neden devletlerle uzun vadeli politikalar yapıyoruz? Şu an İngilizler çok iyi çalışıyor; Arapları ve Kürtleri bizim uzun vadeli politikalarımıza kurban etmiş durumdalar. Görüyorsunuz ki ondan önce yapılacak çok iş var. Haydi şimdi giden sayın Balfour’den özür dileyin, hatanızı düzeltin. Arapları şimdiden başınıza toplamak istemiyorsanız, Deklarasyon’da Yahudi devletinden söz etmeyin, ulusal yurttan bahseden.“

Bunun üzerine Sokolov’un hırslı isteklerde bulunduğunun farkına varan siyonist liderler, Balfour’a bir uzlaşma metni gönderdiler. İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour de Rothschild’lerin adamlarından biriydi. Siyonistlerin arkasında hangi gizli güçlerin olduğunu çok iyi bildiği için, Siyonist Federasyonu’na göndereceği Balfour Deklarasyonu 2 Kasım 1917 tarihinde doğrudan devletlerden daha güçlü olan Rothschild’lere gönderdi:

Arthur James Balfour’in, Rothschild’lere gönderdiği Balforur Deklarasyon aynen şöyle:

„Saygıdeğer Lord Rothschild, Majestelerinin Hükümeti adına kabineye sunulan ve kabul edilen Yahudi Siyonist isteklerini sempati ile karşılayan müteakip deklarasyonu iletmekten memnuniyet duyarım.

Majestelerinin Hükümeti, Filistin’de Museviler için bir millî yurt kurulmasını uygun karşılamaktadır ve bu hedefin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için elinden geleni yapacaktır. Filistin’deki mevcut Musevi olmayan toplumların sivil ve dini haklarına ve başka ülkelerde yaşayan Musevilerin sahip oldukları hak ve politik statülerine zarar verecek hiçbir şeyin yapılmayacağı açıkça anlaşılmalıdır. Bu deklerasyonu Siyonist Federasyonu’nun bilgisine sunmanızdan memnuniyet duyacağım. Saygılarımla

Arthur James Balfour“

İngiltere ve müttefikleri Birinci Dünya Savaşı boyunca dünyanın özgürleştirilmesi için savaştıklarını söylediler. Bu yalan propagandalarla Kürtler’i ve Arapları kandırıp dolandırarak, bugünkü ABD gibi hep ihanet ederek „uzun vadeli politikalarına kurban“ ettiler.

Arap orduların başında Osmanlı’ya karşı savaşan Albay Lawrence, kendi ülkesi İngiltere’nin Araplara verilen sözlere ihanet ettiğini söyle anlatıyordu:

„Savaşı kazanırsak Araplara verilen sözler kâğıt parçasıdır. Ama Arapların şevki Doğu’daki savaşı kazanmamızın nedenidir. Bu yüzden onların İngiltere’nin sözünü tutacağı konusunda yazılı ve sözlü olarak temin ettim. Bu yüzden yaptıkları işe devam ettiler ama beraberce yaptığımız işten gurur duyacağıma acı bir şekilde utanç duyuyorum.”

Lawrence’ye, ihanete uğradığı konusunda katılanlardan biri de O’Grady’di:

“Albay Lawrence’nin utanması için sebepler vardır. Araplar İngiltere için savaşır ve ölürken İngiliz Dısişleri Bakanı Arthur Balfour Filistin’i Yahudilere vererek Amerika’yı İngiltere’nin yanında savaşa çekmek için çalışıyordu. Bu ihanete ek olarak İngiliz ve Fransızlar Sykes-Picot Antlaşmasını imzalayarak (Kürtlerin ve .A.R.)  Arapların yurdunu aralarında savaştan sonra paylaşmaya çalışıyorlardı.” (Dr. John Coleman, Rothschild Hanedanlığı, Destek yayınları, İstanbul 2017, s. 109-110)

4

Şehir beyliklerini ele geçirerek Sümer uygarlığını yıkan Büyük Sargon’dan, Avrupa imparatorluklarını ve şehir beyliklerini yöneten prensleri  ele geçirerek yağmalayıp talan ederek yıkan Rothschild’lere…

Evet, tam anlamıyla böyle oldu. İlk Sami tüccar olan Büyük Sargon, nasıl ki şehir beyliklerini ele geçirerek Sümer uygarlığını yıkıysa; son yüzyıllarımız Semitik tüccarları olan Rothschild’ler de aynı iğrenç metodlarla Avrupa imparatorluklarını, şehir beyliklerini yöneten prensleri ele geçirerek, yağmalayıp talan ederek kapitalist sistem adı altında para imparatorluğu’nu kurdular.

Fransa İmparatorluğu’nu ele geçirip hegemonyaları altına almak amacıyla Rothschil’ler, bütün gizli adamlarını ve ajanlarını, devrimi örgütleyen ve asıl mücadelesini yürüten toplumun gerçek halk güçlerinden önderliği ele geçirmek ve devrimcileri faili meçhul korkunç ciyanetlerle katlederek, devrimin Semitik tüccarları’ın tarihsel plan ve projeleri çerçevesinde gerçekleşmesi için Londra’dan Paris’e gönderdiler. Fransa’da da, daha önce gizliden yetiştirdikleri Jakoben hareketini, devrimin önderliğini ele geçirmeleri için harekete geçirdiler. Fransa Kralı 16. Louis yönetiminde, sırtını orta tabakaya dayanarak gizli örgütlenen Jakobenler, devrimin o kaos anlarında, halkın arayışlarına, sorunlarına, taleplerine çözüm olacaklarmış iddiasıyla, „özgürlük, hak, hukuk, esitlik, adet, kardeşlik ve kalkınma“ sloganlarıyla Fransa halkını kandırıp dolandırarak İngiltere’nin hazırladığı tuzağa düşürdüler. Rothschild’lerin fikri ve sermaye desteğiyle Jakobenler iktidara geldiklerinde, halka verdikleri sözlerin hiçbirisini yerine getirmediler. Halkı daha çok sorunlarla yüz yüze bıraktılar. Dahası büyük savaşlar kapıdaydı… 15 yıl sürecek olan Napolyon savaşları başladı…

Öcalan Fransa devrimi konusunda tam doğru bir tespit yapıyor:

„Britanya İmparatorluğu bu en etkili sistemi (gerçek atom bombası) sadece Ortadoğu’da değil, dünyanın her tarafında uygulayarak hegemonyasını sürekli kılabildi. En trajik uygulamalarından biri Fransa Kralı 16. Louis’e karşı gerçekleştirildi. Yanlış anlaşılmasın. Fransa Devrimini Britanya İmparatorluğu’nun bir komplosu olarak değerlendirmiyorum. Ama o dönem Britanyası’nın Fransa Krallığı’nın hegemonik emellerini kırmak için her oyunu denediğini ve kralın başının koparılmasında bu oyunların önemli rol oynadığı inkar edilemez.

Elde birçok veri bulunmasının da ötesinde 1792’de Jakoben teröründe başının koparılmasıyla birlikte ulus-devletin resmi tarihinin başlatılması bu rolün en önemli kanıtıdır. 1792’de resmen başlatılan ulus-devletçilikle Fransa’nın tüm hegemonik emelleri nesnel olarak boşa çıktı. Terör Britanya’ya yaradı. Napolyon çıkışı ve savaşları sadece Avrupa’yı dümdüz etmekle kalmadı, Britanya hegemonyasına baş kaldırabilecek tüm güçleri etkisizleştirdi. Napolyon’un kendisi de bu ulus-devlet savaşlarının kurbanı oldu. Günümüze kadar Fransa 5. Cumhuriyeti’ni yaşamaktadır. Ama hepsinde de güç kaybederek hep Britanya’nın arkasında kalmışsa bunda Hollanda-Britanya damgasını taşıyan orta sınıf ve bürokratik ulus-devletçiliğinin belirleyici payı vardır. Aynı gerçeklik İspanya, Alman-Avusturya, Rus, Osmanlı hatta Çin, Hint ve Japon İmparatorlukları için de geçerlidir.“ (Addullan Öcalan, Ortadoğu’da Uygarlık Krizi ve Demokratik uygarlık Çözümü, Mezopotamya Yayınları, Neuss 2010, s. 294-295)

Tam aşağı yukarı yüz yıl sonra Osmanlı içinde, Rothschild’ler, tarafından gizli örgütlenmiş İttihat ve Terakki Cemiyeti’n Alman subaylarıyla birlikte 1908’de Padişaha karşı organize edip, II. Abdüllamid yönetimine son vermesi ve güya Meşruyeti yeniden ilan ettikleri Jön Türk Devrimi’nde de, Jakobenler gibi Rothschild evlatlıkların ellerinde ve dillerinde,  „özgürlük, hak, hukuk, esitlik ve kardeşlik“  sloganları vardı. Jön Türk Devrimi’n o kaos anında ortaya çıkan İttihatçılar, önce Osmanlı padişah’ın iktidarına ortak oldular. Güler Cemaatı’n ile AKP iktidar ortaklığı gibi. Bir yıl sonra, 31 Mart 1909’da İngiliz Gizli örgütün planlayıp hazırlarak, İttihatçıların gizli örgütü Teşkilât-ı Mahsusa eliyle pratiğe uyguladığı bir darbe girişi oldu. İttihatçılar, bu darbe girişimini Padişahın üstüne attılar ve bütün yetkilerini elinden alarak tek başına iktidara geldiler. Rothschild’lerin fikri ve sermaye desteği, İngiliz gizli örgütün de yardımıyla İttihatçılar, iktidara geldiklerinde, halka verdikleri sözlerin hiçbirisini yerine getirmediler. Osmanlı padişahından daha zalimleşerek, halkı çok daha büyük sorunlarla yüz yüze bıraktılar. Dahası Birinci Dünya Savaşı kapıdaydı.. Rothschild’ler onları bu savaşlarda vekalet savaşçıları olarak kullanmak için Avrupa merkezci Türk milliyetçiliğiyle yetiştirmişlerdi.

İşte 19. ve 20. yüzyıllarında yapılan bütün devrimlerin o kaos anlarında birden ortaya çıkardıkları örgütleri harekete geçirmekteki amaçları; hep halkın arayışlarına, sorunlarına, taleplerine çözüm olacaklarmış iddiasıyla hareket ettirerek, „özgürlük, hak, hukuk, esitlik, kardeşlik, kalkınma, vatan“  şiarlarıyla gerçek halk güçlerini kandırıp aldatarak ve desteklerini alarak, tarihin geri dönüşü olmayan çöplüğüne atılacak olan kral ve imparatolukların saltanatlarını yıkıp; iktidarları inşa edecekleri ulus-devletlerin kadrolarına vermekti. Hem Fransa’da, hem Osmanlı da, hem de Rusya da aynı metod kullanılmıştır!

Rothschil’ler, ulus devrimler çağında aynı metodları kullanarak; bu plan ve projelerini, Osmanlı’nın Selanik kentinde Sabetaycı Cemaat okullarında yetiştirdikleri İngiliz ajanı Mustafa Kemal’in gerçek TKP’nin önderleri olan Mustafa Suphi ve diğer Kürt devrimci önderlerini katlederek, hatta kendisiyle birlikte sahte cumhuriyeti kuran İttihatçı kadroları „İzmir Suikastı“ adı altında İstiklal Mahkemeleri’nde yargılayıp 17 kişiyi idam ederek, başta Türkiye olmak üzere bütün ülkelerde aynı şekilde uyguladılar.

Demokrasinin hiçbir kurul, hukuk, adelet ve yönteminin işlenmediği Türkiye’de sahte cumhuriyetin kurulmuş olması; kurulduğu günden bugüne kadar İttihat ve Terraki Cemiyeti’n yarıda bıraktıkları, projeler olan „herkesin Türkleştirilerek Anadolu’da bir Türk milliyeti oluşturma ve Birinci Dünya Savaşı’nda Ermeni, Pontus Rumları, Süryani ve Grek katliam ve soykırımlarından sonra bugün hâlâ Kürtlere katliam ve soykırımların olması, her kurulacak olan Türk Hükümeti’n (M.Kemal’in Ankara Hükümeti de dahil) mutlaka Londra merkezinden onay almadan kurulmaması bu yüzdendir.

Rothschild’ler, akademik kadrolarını ve misyonerlerini Osmanlı şehirlerine gönderdiler: 1870’lerde Selanik’te bulunan, a.) Karakaş, b.) Yakubi, c.) Kapancılar, olmak üzere üç Sabetaycı Cemaat’a üç tane özel okul kurmuşlardı. Bu özel okullarda yetirdirdikleri İttihat ve Terraki kadrolarıyla hem Birinci Dünya Savaşı’nda katliam ve soykırımlar yaptırarak savaş ve soykırım suçu işlettiler, hem de soykırım ve savaş suçu işlettikleri aynı suçlu kadrolarla kendilerine Ortadoğu’da kapitalist sistemin ileri karakolu olarak Türkiye’yi kurdular. İttihatçıların nasıl bu Sabetaycı Cemaat okullarında yetiştirildiği konusunda daha fazla bilgi edinmek için Sabetaycı yazar Ilgaz Zorlu’nun, „Evet, Ben Selanikliyim / Türkiye Sabetaycılığı“ kitabını okuyabilirsiniz.

Selanik’te Kabbalist ve din adamı Şimon Zwi’nin (Şemsi Efendi) ders verdiği Feyziye Mektebi cemaat okulunda, M. Kemal „Atatürk’ün de sadece cemaat üyesi kişilerin kabul edildiği bu okulda bir süre okumuş ve orada verilmeye çalışılan (Avrupa merkezci Türk milliyetçi eğitimiyle. A.R.) Batılı anlayıştan etkilenmiştir; bunu daha sonraki fikirlerinde de görmekteyiz.“ (Ilgaz Zorlu, Evet, Ben Selanikliyim / Türkiye Sabetaycılığı, Belge Yayınları, İstanbul 4.baskı 1998, s.116.)

British Museum kaynaklarını uzun zaman inceleyen Dr. John Coleman, Rothschild Hanedanlığı kitabında şunları yazıyor:

„Fransa’yı ele geçirmeye çalışan gizli  topluluklar, kendileri için çalışanların hepsini daha sonra öldürdüler. Bazıları Georges Donton ve Maximilien de Robespierre gibi korkunç bir şekilde can verirken, devrimin arkasındakilerin isimleri saklandı. Cinayet, „300’ler Komitesi“nin isteklerine karşı çıkanlara karşı kullanan en popüler silahtı. (Londra’dan yönlendirilen İttihatçılar ve ardılları olan Kemalistler de bu bu popüler cinayet silahını çok iyi kullandı.A.R.)

Fransız Devrimi üzerine Deneme’nin yazarı Lord Acton şu gözlemlerini aktarıyor:

‚Şaşırtıcı şey yoğunluk değil, tasarımdı. Bütün bu ateş ve dumanın içinde çok iyi hesaplanmış bir organizasyon vardı. Esas adamlar gizli ve maskelenmiş olarak kalsalar da, hiç şüphe yok ki, işin başından beri olayların arkasındaydılar.’

1904’teki Rusya-Japonya Savaşı’nı kim çıkarmış, kim finanse etmişti? Amaçları neydi? 9 Aralık 1924 tarihli New York Evening Post’un editörü şöyle demektedir:

‚Propaganda sisinin arkasında Rusya ile Japonya arasındaki barış ilişkileri yok etmek isteyen eller vardı. Japonya savaş istemiyordu. Amerika kesinlikle savaş istemiyordu. Öyleyse Japonya son çarpışma için neden silahlandırılmış ve korkutulmuştu?’

Geçen 300 yılın tarihsel figürleri arasında Napololeon kadar bilinen yoktur. Ancak kimse onun basit bir subayken nasıl nasıl üne kavuştuğunu anlatmaz.

Rothschild’lerin bütün ‘evlatları’ gibi, (Otto von Bismark, Osmanlı ordusunda vekalet savaşçıları olan İttihat ve Tarekki subaylarını Prusya disiplimiyle yetiştirip, Fransa Devrimi’n kötü bir koplası olan Jön Türkler Devrimi ile iktidara taşıyan Kaiser Wilhelm, Mustafa Kemal Atatürk, Mussolini, Hitler, Franco, Recep Tayyip Erdoğan, Donald Trump… gibi. A.R.) Charles-Maurice de Talleyrand onu Rothschild’lere tanıştırana kadar Napoleon çok fakir ve zavallıdır. Napoleon’un o günlerde çamaşırcıların ücretini ödeyecek parası yoktu ve sadece bir gömleği vardı. Üniformasını Josephine de Beauharnais karşılamıştı. Kont Paul de Barras bu kadını metreslikten attıktan sonra da onunla evlenmişti.” (Dr. John Coleman, Rothschild Hanedanlığı Destek Yayınları, İstanbul  2017, s.49,50)

Rothschild’lerin, Napoleon’u hangi plan ve entrikalarla ve nasıl Fransa ordularının başına komutan olarak getirildiğini, 15 yıl süren Napoloen Savaşları (1800-1815) ile Avrupa’daki Hıristiyan ve diğer halklardan milyonlarca insanı öldürdüğü savaşlar sonrası, savaş tazminatı ödemeye mahkum edilen Fransa’ya borç verip borçlandırarak, bonolarından % 100 kâr alarak egemenliği altına aldığı konusunda daha fazla bilgi için Dr. John Coleman’rin Rothschild Hanedanlığı kitabına bakınız.

Baron James, Rothschild’lerin Avrupa’daki uygarlık güçlerini nasıl parayla hâkimiyetleri aldıkları konusunda  şunları yazıyor:

“… Ancak 1815’de Fransa 1,5 milyon frank savaş tazminatı ödemeye mahkum edilmişti ve devlet böylece Frankfurt, Londra ve Viyana’daki finansörlerinin kurbanı olmuştu. James Rothschild 100 franklık her bonoya 50 frank ödemiş ve 5 frank faiz almıştı. Bir sonraki yıl anapara ödemeleriyle yüzde 100 kâr Rothschild ailesinin olmaktaydı. James krallara borç veren bir kişi olmuştu. Buna borsada yaptığı spekülasyonlar eklendi. Borsadaki etkisini kullanarak hisse senetlerinin değerlerini indirip çıkarıyor ve servetine servet katıyordu. (İşte kapitalizm buydu!.. A.R)

1815-1830 yılları arası Rothschild’ler beş büyük gücü, yani İngiltere, Rusya, Fransa ve Prusya’yı tam manasıyla yağma ettiler. Prusya yüzde 5 faizle 5 milyon pound borçlandı. Ama sadece 3,5 milyon pound eline geçti (borçlandığı miktarın yüzde 70’i). Rothschild’ler bu alış verişten 1,5 milyon pound faizi gelir elde ettiler. 1823’te James Rothschild, Fransa’nın bütün borçlarını üstüne aldı.” (Aktaran Dr. John Coleman, Rothschild Hanedanlığı Destek Yayınları, İstanbul  2017, s.35,36)

Prusya’yı 19. Yüzyılın başında altın ve sermaye gücüyle hegemonyalarına alan Rothschild’leri, Batı’nın günübirlik yanlış anlayışıyla Yahudi olarak gören tanık Parlementer Ludwing Von der Marwitz, 1820’lerde, Alman devleti için, “Eski heybetli Prusya Monarşisinin yeni moda bir Yahudi devletine dönüştüğünü” belirtiyordu. Yalnız burda yanlış olan Rothschild’lerin altın ve sermaye gücünü, Yahudi olarak görüp yanılması. Gerisi doğru. O gün bugündür Alman devleti Semitik tüccarları’n hegemonyası altındadır. “Devlet sırrı” olarak her zaman halktan gizledikleri şey, bunların uluslararası sermayenin çıkarlarını korumak, verilen emir ve talimatları saklamaktır!.. İste ulus-devletin “sırrı” denilen şey budur, deşifre ediyoruz!..

2. bölümle devam edecek.

12.04.2020

Azad Roni

✍ Azad Ronî

Çocukluğumda Goşkar Çayı bir buçuk metre aşan derinliğiyle çağlayarak yol vermez, gür, neşeli ve yeşil vadiyi gümbür gümbür gümbürterek, çığlık çığlığa kuşların sesine ses katarak doğa harikası olarak akardı, o coğrafyada. Geçtiği onlarca köyün çayırlarını, tarlalarını sular, hayvanlarına, insanlarına doya doya su verdikten sonra aşağılarda Muş ovasında Fırat Irmağına dökülerek onu besliyordu.  Her derde derman şifalı altın pullu alabalıkları oynayarak keyifle sanki, “Ben Goşkar Baba’nın sofrasındayım, beni al afiyetle ye!” dercesine hop hop havaya zıplarlardı. Dağ silsilesinin klimalı serin esintisiyle Goşkar, Dapak, Muzuran, Leylek ve daha onlarca köylerin yaz aylarında deniz kenarlarındaki sahillerden çok daha iyi piknik alanlarıydı. Çayda yaptıkları büyük gölcüklerde yüzen ve piknik yaparken elini suya daldırarak aldıkları şifalı alabalıkları pişirerek yiyen gürbüz çocuklar, kadınlar, erkekler akşamları evlerine neşe içinde dönerlerdi. Bolca iyi şifalı su içmiş koyunları, keçileri ve inekleri tatlı tatlı meleyerek, memelerinde bol sütle dönerlerdi sahiplerinin evlerine. Şimdi işgalci devlet Goşkar çayın suyunu dev borulara koyup 49 yıllığına HES firmasına satıp verdiğinden dolayı kurumaya yüz tutmuş derede yüzmedikleri, şifalı altın pullu alabalıkları yemedikleri ve piknik yapmadıkları için ürkek çocuklar, kadınlar, erkekler akşamları evlerine neşesiz, üzüntülü, mutsuz dönüyorlar evlerine. Yeterince su içmemiş koyunları, keçileri ve inekleri sessizce, yorgun, bitkin bir şekilde ve memelerinde çok az sütle dönerler sahiplerinin evlerine.

1975-78’lere kadar bu yeşil Goşkar Vadisi’ne belediye başkanları, kaymakamalar, valiler ve jandarma komutanları yaz aylarında, özellik hafta sonlarında serinlenmek, piknik yapmak, yüzmek ve alabalık avlayıp gril yapmak için gelirlerdi. Şaraplı ve rakılı sofralarını kurarlardı. Avladıkları şifalı alabalıkları pişirir yerlerdi ve neşeyle dönerlerdi Varto’ya. Şimdi onlar bu yeşil vadiye işgalci ulus-devletin ekolojik-kırım-savaş projeleriyle geliyorlar. Batı’nın neoliberal politikalarıyla neden insanlar ve doğa bu kadar vahşileşti? Bilmiyoruz.

Bir arkadaşımız eski arşivleri inceleyip araştırmış, TRT Haber Gazetesi’nin 28 mart 2018 tarihli haberinde, Kayyum olan kaymakam Goşkar Köyü ve Yeşil Vadi’yi jandarma eşliğinde geziyorlar. Herkes o “Varto’nun 40 yıllık su sorunu çözüldü” haberini görüp okudu. Ne yapıyorlar Goşkar Köyünde? Varto Belediyesi’ne Axwa Sîpîye‘ye içme suyu olarak götürme projesini hazırlıyorlar! Yani şu anki DEM Belediye Eşbaşkanlarımız 7 yıl önce kayyum yönetiminin hazırladıkları su projesini pratiğe uygulamaya çalışıyorlar. Mart 2018 yılında hazırlanan ve 2025 yılında pratiğe uygulanan bu proje, yıllar önce iki HES projesiyle bu coğrafyanın ekolojik-kırımını gerçekleştiren, Goşkar Baba’nın ayakları altındaki soğuk pınarların ve kaynağını doğadan alan bilimsel tabiat inancımızı yok eden projenin devamıdır. Adım adım ilerliyorlar. Devamı daha gelecek. Amaçları doğa inancın ziyaretleriyle dolu bereketli bu Yeşil Goşkar Vadisi’ni sularını alıp götürdükten sonra, buranın ekolojik sistemini bozup üzerindeki insanlarla birlikte mezara gömmektir!

Yani şu anki DEM Belediye Eşbaşkanlarımız 7 yıl önce kayyum kaymakamın hazırladıkları su projesini pratiğe uyguluyorlar. Mart 2018 yılında hazırlanan ve 2025 yılında pratiğe uygulanan bu proje, yıllar önce iki HES projesiyle bu coğrafyanın ekolojik-kırımını gerçekleştiren, Goşkar Baba’nın ayakları altındaki soğuk pınarların ve kaynağını doğadan alan bilimsel tabiat inancımızı yok eden projenin bir devamıdır. Adım adım ilerliyorlar. Devamı daha gelecek.

Ve bir zamanlar o yeşil Goşkar Vadi’sinde piknik yapıp şifalı alabalık pişirip yiyen bu maaşlı devlet memurları hiçbir zaman kendilerine şu soruyu sormadılar: “Şimdi bu projeleri hazırlatmak ve pratiğe uygulamak için bizi buraya kim yolluyor?”

Kimi Belediye Eşbaşkanları şöyle iddialarda bulunuyorlar: “Mahkemeye verdiğimiz HES firması davasını biz kazandık. HES’e gidecek suyun bir kısmını biz alacağız. Eğer bize vermeseler hepsini onlar alacaklar.” Yani “Eğer biz almasak bu suyu da HES firması alacakmış!“ diye akla hayala gelmeyen hilelere, uydurmalara başvuruyorlar.

Goşkar Baban’nın ayakları dibindeki en son pınar olan ‘Heniyo Serden’ın (Soğuk Pınar) orada çayın önünü beton duvarlar örmüşler, yaptıkları yapay küçük gölcüğün beton perdesi üzerinden fazlası dere yatağına akan küçük can suyu ve gölcüğün iki km. aşağıdaki son gözelerden dereye akan Axwa Sîpîye nasıl sizin hakkınız oluyormuş? Anlayamadık. Bu beton bent üzerinden süzülerek dere yatağına akan cılız suyu HES firması istese de alıp onu borulara koyamaz. Çünkü yamacın karşı tarafındaki dev borular zaten tıka basa dolu. Sonra HES’in Heniyo Serden’den (Soğuk Pınar) sonraki gözeneklerden akan Axwa Sîpîye ne hakla el koyuyorsunuz? HES istese de Axwa Sîpîye suyunu alamaz. Çünkü Goşkar Baba’nın Axwa Sîpîye dışında hemen hemen çağlayan bütün gözeneklerinden akan termemiz pınarların suyunu dev boruları tıka basa doldurup götürmüş! O dev borular daha fazla suyu zaten alamaz ve taşıyamaz! Kurumaya yüz tutmuş o Goşkar çayındaki minnacık suyun bir damlası bile eksilmemelidir. Eksilmesi durumunda o coğrafyanın ekolojik dengesi daha da bozulur ve zaten çalmaya başlayan ekolojik sistemin tehlikeli çanları daha fazla çalmaya başlar.

Atalarımızdan, dedelerimizden kalan bu cennet Goşkar Baba Vadi‘sini neden cehennemeye çeviriyoruz? Bu soruya soruyla yanıt veren ve kaynağını doğadan alan Zerdüşt’ün “İyi düşün, iyi söyle, iyi yap“ tabiat inancını “Eline kilit, diline kilit, beline kilit” diyerek takip eden Hallâcı Mansûr 9. Yüzyılın başlarında şöyle diyordu: ”İnsanlar neden bu cennet dünyayı önce cehenneme çevirirler ve sonra cennete gitmek için uğraşırlar!”

Eğer Varto’ya su götürmek istiyorlarsa, başka alternatifler aranmalıdır. Konuştuğum birçok mühendis ve uzman arkadaşlar en iyi çözümü şu şekilde açıkladılar: “Kesinlikle bu son pınarlardan, yani Axwa Sîpîye gözelerinden su götürülmemelidir. Bu, suyu çok azalan yeşil vadinin ölümü olur, kimse bu sorumluluğun altına girmemelidir. Goşkar Baba’nın ayakları dibindeki son gözeneklerden, dereyi azbiraz canlandıran son pınarların kaynakları o coğrafyanın ekolojik-sistemidir. Yaşam alanları ekolojik dengenin vazgeçilmez bir parçasıdır. Eğer Varto Belediye yöneticileri müdahale edip son pınarın suyu da alırlarsa, o yeşil Goşkar deresini, çevresini, hayvanları, bitkileri ve orda yaşayan insanların yaşamını tehlikeye atmış olurlar! Doğa, sel felaketleriyle, kuraklıkla, depremle ve az kar yağışıyla bunun intikamını alacaktır!

Yaz aylarında suyu azalan Varto’ya suyu götürmek istiyorlarsa; en iyi çözüm ya Yayıklı köyündeki ikinci HES Santralin altından çıkan suyu, ya da barajdan almaları gerektiğini söylüyorlar. Yayıklı köyünden su götürmeleri hem maliyeti çok daha düşük, hem de yıkıma uğratılmış Goşkar Vadi’nin ekolojik dengesini daha fazla bozmamış olacaklar!”

Bu alternatifler varsa neden Axwa Sîpîye?

Axwa Sîpîye Efsanesi

Şimdi güncel olarak Varto’ya içme suyu olarak götürülmek istenen ve Yeşil Vadi’nin öbür yamacında, halk arasında Goşkar Baba’nın Kız Kardeşi Ana Fadılê’nin iki memesinden akan süt dedikleri Axwa Sîpîye’miz var ya! İşte o Ana Fadılê’nin, yani Axwa Sîpîye’nin, Çoban Munzur’un süt dolu kovasından koşarken yere dökülerek oluşan soğuk pınar gözelerin Munzur Irmağı’nı oluşturduğu gibi güzel bir hikâyesi vardır: Axwa Sîpîye, Goşkar Baba’nın Kız Kardeşi’nin iki memesinden akıp doğayı besleyen kutsal Ana Tanrıca Fadılê’nin sütü olduğunu söylerler.

Biliyoruz ki, Aryan halkları Neolitik dönemden beri, uzayda ve dünyada yaşayan bütün canlı ve cansız varlıkları tanrının bir parçası olarak görüyorlardı.  Semitik halklar gibi “Tanrı her şeyi yoktan var etti,” demezler. Tanrı bütün varlıkları yoktan  var etmedi; var olan kendi kutsal yapısından parçalar olarak var etmiştir. Dolayısıyla Tanrının bir parça olarak gördükleri her şeye, doğaya, dağa, taşa, ağaca, suya saygı ve sevgiyle yaklaşıp koruyorlardı. Çok tanrılı ve ana erkil dönemlerde yaratıcı kadınlara tanrıca sıfatları yakıştırılırdı. Biz büyüklerimizden böyle duyduk. Sümerlerden beri atalarımız bize mitos, efsane ve destanları hep böyle aktardılar. Gerçekten de  Axwa Sîpîye’nin bulunduğu bölgeye baktığımızda, oradaki doğa pratiğinde görünen de o efsanede anlatılandır. O yüksek dik yamaçtan çığlık çığlığa binlerce yıldır doğayı besleyen ana tanrıca kadının memelerinden akan beyaz süt gibidir iki kutsal gözesi. O suyu içmeye doyamazsın. Bir o kadar da Goşkar vadisinde akan çayın içindeki alabalıklara ve bütün canlılara şifalar veren beyaz sudur. Axwa Sîpîye’nin  döküldüğü Goşkar çayı içinde büyüyen alabalıklar sarı hastalığı olan insanları iyileştiren şifalı balıklardır. Doğayı hakkın bir parçası olarak görüp koruyarak seven bu Rêya Haqî doğa inancı ve bu efsane ile bugüne kadar kendisini korudu ve etrafındaki canlıları besledi. Dünya kuruldu kurulalı doğanın o kutsal ana tanrıca memelerinden akıp Goşkar vadisini besleyen Axwa Sîpîye bugüne kadar hep özgür aktı! Ve özgür akacaktır!

Kirmanckî-Zazakî ‘Axwa Sîpîye,’ Türkçesi ‘Beyaz Su’. İşte Goşkar Vadisi’ni, dereyi ve oradaki Ana-doğayı yeşerten o kutsal Ana Tanrıcanın iki memesinden (iki pınarından) süt gibi akan Axwa Sîpîye’yi de borulara hapsedip götürmek istiyorlar! Axwa Sîpîye için mücadele vermek ve onu savunmak ana sütü gibi kutsaldır!

Artık Axwa Sîpîye’nin Bir Damlası Bile Borulara Hapsedilemez!

Varto Belediye yöneticilerin yayınlanan video konuşmalarında aynen şunlar şöyleniyor:

“Haklı olarak ve kendilerine de saygı duyduğum kişilerin eleştirilerine maruz kaldığımızı de belirtmek istiyorum. Bu suyu eğer Belediye almasaydı, şimdi bu su da karşı tarafta HES’e aktarılacaktı. Ama biz Varto’ya içme suyu olarak götüreceğiz. Ve bu dereyi kurutmayacağız, yeşil tutacağız. Dolayısıyla derdimiz sadece su götürmek değil, su götürürken ekolojik dengeyi de koruyacağız. Beyaz Su gözeneğin üzerinde su deposu kurup sadece bir gözeneğini alıyoruz. Aşağıda başka gözeler var onlar dereye akıyor. Biz su alırken HES gibi ekolojik dengeyi bozmayacağız. Su alacağımız gözelerden dolayı derenin suyu azalmıyor, öbür gözeleri etkilemiyor. Zaten derede su sürekli akıyor. Bizi eleştirenleri çok haklı görüyorum. Arkadaşların doğaya sahiplenmesini takdirle karşılıyorum ancak olmayan bir şeyi ortaya atıyorlar. Bunu (yani kayyım projesini) hem dinsel hem ekolojik dengeyi bozma şeklinde işlemek doğru değil. Bizim oradaki dengeyi bozma gibi bir niyetimiz yok. Onlar kadar biz de oradaki dengeye sahip çıkıyoruz. Ama işin buradaki boyutunu bilmedikleri için öyle söylüyorlar. Bizi eleştirenlere de doğaya gösterdikleri duyarlılıktan dolayı teşekkür ediyoruz. Vartoluların desteğine ihtiyacımız var. Çünkü biz hiçbir yerden kredi alamadık. Bize destek veren!” diyerek bizimle alay ediyorlardı.

HES’in karşı taraftaki Axwa Sîpîye gözeneklerinden su alması mümkün olmadığı halde, belediye yöneticileri Sırp kökenli devşirme politikacı Süleyman Demirel gibi politik ajitasyona başvuruyorlar. Doğru olmayan beyanlarda bulunuyorlar. Goşkar Baba’nın son kalan gözelerinden son damlalarını da alarak ve 3-4 Km. boyunca yamacı enine 200-300 metre yarmak nasıl “ekolojik dengeyi bozmadan” sağlayacaksınız? Bu doğru değil! Yalanlar üzerine kurgulanmış, tecrübeli ve güzel bir politik dil kullanıyorlar. Siz eleştirseniz de eleştirmeseniz de, karşı çıksanız da çıkmasanız da biz bu projeyi gerçekleştireceğiz demek istiyorlar. Avrupalılar da kendilerinin arkasında oldukları savaşların, katliamların, soykırımların ve ekolojik-kırım politikalarının sonuncunda hep, “kaygıyla karşılıyoruz, haklı eleştirileri anlıyoruz” diyorlar. Aynı şeyleri kendileri yapmaya devam ediyorlar. Bizimkilerin de o hesap. Bu iki yüzlü tavır ve davranışlar, her yerde kendilerini uygar gösteren kapitalizmin neoliberal politik sözcülerinin değişmez karakterleridir. Biz bunları anlıyoruz. Bu doğru olmayan argümanlarla bize gelmeyin lütfen!

Bizim DEM Partimiz. Partisinin paradigmasında ekolojik dengeyi koruma olan bizim DEM partisinin, Kayyumın atandığı il ve ilçelerde, “Kayyım atandı, kapılar halka kapandı” sloganı Varto’da, “Kayyum atanmadı, kapılar halka kapandı,”ya dönüştü.

Axwa Sîpîye’ nin Bir Damlası Bile Borulara Hapsedilemez!

Gaşkar Baba, bizim doğayı canlılarıyla birlikte koruyan ve seven tabiat inancımızdır. Goşkar Baba, bizim doğayla birlikte iç içe yaşayan komünal, ekolojik, bilimsel inancımızdır. Yoksa onlarca soğuk su gözeleriyle bize ve bütün canlı, cansız varlıklara ‘buyur‘ diye soğuk sularını, bol oksijen serin rüzgarlarını ikram eden Goşkar Baba’yı Tanrı saydığımızdan değildir. O da bunu biliyor, biz de. Ama Tanrı ile birlikte çalıştığı, duasının da kabul olunduğunu biliyoruz. Doğa ve Goşkar Baba sizden öyle bir intikam alır ki, vallahi nerden geldiğini şaşırırsınız!..

Bu doğayı koruyup seven Rêya Haqî (Hakikat Yolu) inancı, Zerdüşt ve Spinoza’nin inandığı tanrıya inanmaktır.

Ey halkın size oy verdiği Belediye Eşbaşkanları!

İki HES projesi bu coğrafyanın ekolojik sistemini zaten yeterince bozmuş, büyük bir tahribat yaratmıştır.

Bu yüzden diyoruz ki, ”Axwa Sîpîye’nin bir damlası bile borulara hapsedilemez!”

Bilmenizi isteriz ki, bu Yeşil Goşkar Vadisi yalnızca su değil, doğamız, bilimsel inancımız, kimliğimiz ve insanlığımızdır! Siz bunlara saldırıyorsunuz!

Doğayı katlederseniz, er ya da geç o da sizden intikamını alacaktır!

Goşkar Baba ve doğadan dualarınızı esirgemeyin!

Çünkü Goşkar Vadisi’ni içindeki ziyaret bölgelerini soğuk pınarlarıyla savunmak;

doğa ve çevre ile barışçıl bir şekilde yaşamaktır. Zerdüşt ve Spinoza’nin inandığı tanrıya inanmaktır.

24.06.2025

Azad Ronî

Azad Ronî Yazdı:

Varto ikinci bir tarihi ihaneti kabul etmez!

Doğayı ve çevreyi o ekolojik köylerinde yaşayan insanlar kadar seven ve değer veren sayın Hüseyin Özdağ’ın Tunceli Emek Gazetesi’nde çıkan, “Goşkar Çayı Kurumasın, AXUA Sîpîye Özgür Aksın” makalesi ile “Goşkar Baba” kutsal ziyaretin ayakları dibindeki onlarca dağınık gözeneklerinden, tıpkı Ovacık’daki Munzur gözeneklerinde olduğu gibi fışkırıp ilerde çoşan Goşkar çayına dönüşen ve neolitik dönemden beri o yeşil vadide yaşayan “kuşun, kurdun, balığın, kertenkelenin, ayının, yılanın, arının, ağacın, otun ve insanın ortak yaşam can suyun” başına gelen dramatik hikâyesini bize hatırlattı. Doğayı seven ve koruyan Hüseyin Özdağ’a teşekkür ediyoruz. İyi ki doğaya seven, kuruyan ve hâlâ güneş doğanken yüzünü güneşe dönüp ibadetini yapan böylesine duyarlı ve inançlı insanlar var.

Bütün engellere rağmen o bölgede birbirine çok yakın iki HES yapıldı, yıllar önce faaliyete geçti. Dünyanın hiçbir yerinde art arda iki HES yapılmaz. Doğaya zarar verip böylesine büyük katiamlar yapılmaz. Ne yazık ki yeşil vadinin ekolojik dengesini bozan ve ekolojik-kırım savaşlarıyla doğayı katleden bu iki HES projesinin önüne geçilmedi. Geçilseydi iyi olurdu. Olmadı.

Şimdi ona benzer yeşil vadinin ekolojik dengesini bozan, ekolojik-kırım savaşlarıyla doğayı daha fazla katletmeye hazırlanan Varto Belediye yöneticileri, “Bir Boru da Sen Al” kampanyası ile halkın parasıyla halkın, kurdun, kuşun, balığın, hayvanların yararlandığı doğayı katleden kirli bir proje daha başlattıklarını üzüntüyle öğrenmiş bulunuyoruz.

Bu saatten sonra, eğer göğsündeki kalbinde birazcık vicdanı olan her Vartolu çok az bir can suyu kalan Goşkar çayına, Goşkar Baba’nın ayakları dibindeki son gözenek olan Axua Sîpî (Beyaz suyunu) 16 Km. döşenen borulara koyup Varto’ya götürmeye çalışan Varto Belediyesi yöneticilerinin bu yeşil vadiyi daha fazla katleden projesine karşı çıkmalı ve bu projeye bir kuruş para ödememelidir. “Varto’nun su sorunu var. Devlet su getirme projemize para vermiyor. Kendimiz halkımızdan para toplayıp su getireceğiz” mağduriyetine sığınıp duygu sömürüsü yaparak, “Bir Boru da Sen Al” kampanyasını açmışlar; halkın parasıyla o halkın ve coğrafyanın göğsüne saplanacak olan son kanlı hançerin parasını da halktan toplamaktadır.

Bu davranış Avrupa merkezci Türk sömürgeciliğinin karakterine uygun bir davranıştır. Her zaman halkın içinden devletten yana birileri çıkıp ben de sizdenim deyerek ulus-devletin projesini pratiğe uygulamıştır. Yani bin yıldır uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi hep halkın içinden birilerini bularak ihanetlerine ortak etmiştir, etmektedir. Devlet zaten HES firmasıyla o yeşil vadide, Goşkar (Yarlısu), Dapak (Sağlıcak) ve Muzuran (Yayıklı) köylerinde yeterince ekolojik-kırım savaşlarını gerçekleştirmiştir. Şimdi sizin ikinci ekolojik-kırım savaşlarınza dahil olmak istemez. Çünkü fazla dikkat çeker ve bu kez de halk devletin bu ekolojik-kırım projenizde görürse çok daha fazla tepki verir. Bu yüzden devletin size yardım etmediğini iddia ederek kendinizi mağdur gösterip halkın parasıyla alacağınız o kanlı hançeri, yarılı halkın ve inleyen yeşil vadinin göğsüne saplamayı düşünüyorsunuz! Böyle iki yüzlüce halkçı belediyecilik yaptığınızı sanıyorsunuz!

Binlerce yıldır atalarımızın, dedelerimizin, kaynağını doğadan alan güneş kültü ve tabiat inancıyla ziyaret ettiği Goşkar Baba’nın da sizin yanında hiçbir hatırı, inancı yok mu? Güneş doğarken yüzünü güneşe çevirip ibadetini yaparak, bu coğrafyada insan ve doğa katliamına girişmiş devşirme devlet yöneticileri gibi sizde de mi hiç doğa sevgisi, insan sevgisi, su sevgisi, ağaç sevgi diye bir şey kalmadı? Gaşkar Baba bizim doğayı canlılarıyla birlikte koruyan ve seven tabiat incımızdır. Yoksa onlarca soğuk su gözenekleriyle bize ve bütün canlı, cansız varlıklara ‘buyur‘ diye soğuk sularını, bol oksijen serin rüzgarlarını ikram eden Goşkar Baba’yı Tanrı saydığımız değil. O da bunu biliyor, biz de. Ama Tanrı ile birlekte çalıştığı da, duasının da kabul olduğunu biliyoruz. Doğa ve Goşkar Baba sizden öyle bir intikam alır ki, vallahi nerden geldiğini şaşırırsınız!..

Hiç mi o güneşe dönen yüzüyle Zerdüşt kökenden gelen ve doğayı seven, koruyan Alevi inancına saygınız yok? Nasıl oluyor da atalarınızın, dedelerinizin canla, başla, çocuğuyla annesiyle kuçak kuçağa yaşayan tabiat inançla koruyup sevdiği o coğrafyaya vahşice saldırılıyorsunuz? Üçüncü yol olduğunu söyleyen DEM partili olduğunuzu söylüyorsunuz köylüye. Saf köylü de, „Siz de bizdenseniz. Madem Siz DEM partilisiniz, biz de DEM partiliyiz, bize bir su deposu yapın, suyu alın götürün” mü dediler? Peki bu nasıl demokratik toplum belediyeciliği?

İnsanlığın Neolitik devrimle başlayan tarım, tarla, hayvancılıkla uğraşıp başlayan komün, ekolojik köy kültüründen beri o yeşil vadiye bolca alabalıklarıyla can veren Goşkar Çayı’n başına 2011-2012 yıllarında önce rant için devletle anlaşan bir HES (Hidroelektrik Santrali) firmasının göç nedeniyle nüfusu çok az kalan, biraz da sahipsiz kala Goşkar Köyü, Dapak (Sağlıcak) Köyü ve biraz daha aşağıda Muzuran Köyü‘nde, bazı köylülerin cayır ve tarlalarını bin-iki lira (metrekaresini bir lira) karşılığında satın almalarıyla başladı. Goşkar ve Dapak köyleri 1980’lere kadar her bir köyün 40 veya 50 tane hanesi bulunan 200-300 nüfusu ile hayvancılık ve tarımla uğraşan, kimsenin Türkçe konuşmadığı Kırmançki dilini konuşan, cıvıl cıvıl komün, ekolojik dağ köyleriydi. Devletin toplumla savaşı ve ekolojik-kırım politikalarıyla bilinçli bir şekilde yatırım yapmayarak, köylülerin ekonomik sıkıntılarını ağırlaştırarak, tarım ve hayvancılığı öldürerek göç etmelerini teşvik edildi. Şimdi her bir köyde kışın 6-7 hane kalıyor. Yaz aylarında ise 30 haneye çıkıyor. Devlet, savaş politikalarıyla dağ köylerini bile boşaltarak Batı’nın neoliberal sömürge alanlarına çevirmişti.

Devlet, her yerde olduğu gibi orda da köylülerin toprağına el koyup, acilen kamulaşma davasını açtı. Nüfusu çok az kalan, zayıf, fakir ve „cahil“ dedikleri köylüleri kolay kandıracaklarını hesaplamışlardı. Buna rağmen köylülerin büyük bir kısmı karşı çıktı, kendi çaplarında günlerce protesto eylemleri yaptılar. Mahkemeye vermek istediler. Paraları yoktu. Bir avukat önce davayı alacağını söyledi. Sonra köylülerle ve öbür tarafın avukatlarıyla görüşünce davayı almadı. Kamulaştırma davasında onun da toprağı vardı; bazı köylüler gibi kamulaştırılan toprağının parasını almayı seçti. Goşkar Vadisi’nde, HES firmasının iş araçları önünde Goşkar ve Dapak olmak üzere iki köyün 20-25 kişiyle günlerce proteste eylem görüntülerini çok uzaklarda acı ve üzüntüyle seyrettim. Bunların arasında elinde havaya kaldırdığı kazmayla iş makinaların üzerine tabiat inancı hırsıyla yürüyen köylüm, rahmetli Hacı Haydar Kılıç’ın Goşkar Baba’yı seven kızgın, heybetli duruş fotoğrafı hâlâ hatırımdadır. Bölgeye gelen iş makinelerin önüne set çekmişlerdi. Zayıflardı. Güçleri yetmedi iki HES projesini önlemeye. Firma önce kimin toprağı yolun üstündeyse onlara biraz fazla para vererek işi bağladı. Fakir köylüler parasızlıktan davayı mahkemeye götürüp götürmemek arasında kaldılar. Bazıları parayı aldığı için açılacak davayı kazanmak mümkün görünmüyordu.

Ben Almanya’da olduğum için çok sonradan duydum. O sıralarda yurtsever Varto Belediye yöneticileri gelmiş, “Topraklarınızı vermeyin biz mahkemeye vereceğiz?” demişler, köylülere güzel bir yol göstermeye çalışmışlar. Hem Köylülerin, hem de o zamanın yursever Varto Belediye yöneticilerin HES firması ile mücadelesinin çetin geçtiğini biliyorum. Devlet, Varto Belediyesi’nde çalışan yursever yöneticilere, “Köylüler topraklarını bize sattı, onlar razı, size ne oluyor?” diye çıkıştıysa da, o dönemde Varto Belediyesi’nde çalışan duyarlı ve vicdanlı arkadaşlar HES firması ile mücadelelerine devam ettiler. O duyarlı ve vicdanlı yurtsever yöneticiler, devletin 2015’lerden sonra yürüttüğü siyasi soykırım darbeleri yüzünden yurtdışına çıkmak zorunda kaldılar. Şimdi sürgündeler. HES yıllar önce faaliyete geçti. Ama öyle görünüyor ki, yeni dönemde Varto Belediye yöneticileri, geçmişte iyi çalışan vicdanlı yurtsever arkadaşların HES’e karşı açtıkları davayı ve mücadeleyi rant ve hile karıştırmaya çalışıyorlar.

Kimileri diyorlar ki, “Mahkemeye verdiğimiz HES firması davasını biz kazandık. HES’e gidecek suyun bir kısmını biz alacağız. Eğer bize vermeseler hepsini onlar alacaklar.” Yani “Eğer biz almasak bu suyu da HES firması alacakmış!“  diye doğru olmayan beyanlarda bulunuyorlar.

İşin gerçeği şu: Goşkar Vadisi’ni tıpkı Dêrsim’deki Munzur Vadisi gibi ekolojik dengesini bozmak, orada yaşayan insanları göçe zorlamak ve o coğrafyayı üzerinde yaşayan bütün canlılarla birlikte yok eden devletin uzun vadeli projelerinden biridir. Ülkenin bütün yeraltı ve yerüstü kaynakları devlete aittir. Devlet 13 yıl önce Goşkar Vadisi’nin bütün su kaynakları elektrik üretmesi için 49 yıllığına HES firmasına kiralamış. HES Soğuk Pınar’a (Heniyo Serdini) kadar olan onlarca su gözelerin suyunu dev borulara koyup götürürken, dik yamacın öbür tarafında iki gözeneği bulunan bu Axwa Sîpîye götürememiş! Vadinin sağ tarafında HES’e giden dev borular dolu olduğu için olacak ki, ne sağ tarafa götürmek mümkün olmuş, ne de öbür sol tarafta bir HES santralini çalıştırabilecek kadar su olmadığı için götürememişler. Ama içlerine dert olmuş! O suyu nasıl götürelim de o vadiyi bütünüyle kurutalım diye düşünmüşler. Varto Belediyesi’ni kayyumun yönettiği 2018’de devlet, yani Kayyum “bu su size lazım değil, bunu da Varto’ya içme suyu olarak götürelim” deyip Axwa Sîpîye yasal yollardan tekrar HES firmasından alıyorlar. Ve Varto’ya getirmek için bir proje hazırlıyorlar.

Bir arkadaşımız, TRT Haber gazetesinin arşivlerinden 7 yıl öncesine ait haber ile birlikte şunu yazdı:

”Bu haber 28 mart 2018 tarihli, yani belediyemize kayyum belasının musallat olduğu tarih. Haberde Kayyum köyü jandarma eşliğinde geziyor ve Axwa Sîpî içme suyu projesini hazırlıyor! Aynı Su, Aynı Proje; farklı iddialarla bugünkü Varto Belediyesi, kayyumlara karşı olduğunu söyleyenlerin elinde. Yani 2018’de kayyumun başlattığı Axwa Sîpî içme suyuna dönüştürme projesi, bugün aynı şekilde devam ettiriliyor.”

HES’in, Goşkar Çayı’n önünü Soğuk Pınar’da beton bentlerle keserek oluşturduğu küçük gölcüğün beton perdesi üzerinden fazlası dere yatağına akan küçücük can suyu ve gölcüğün iki km. aşağıda dik yamaçlardan çağlayarak dereye akan Axwa Sîpîye’nin son iki gözelerin suyu kayyum belediyesinin hangi kirli oyunlara başvurarak HES’den aldığı ortada! Axua Sîpîye nasıl sizin hakkınız oluyormuş? Hangi yollara başvurduğunuzu da halka anlatır mısınız? Bu beton bentler üzerinden süzülerek dere yatağına akan cılız su biraz aşağıda kuruyor. Axua Sîpîye de HES firması istese de alıp onu borulara koyamaz. Çünkü yamacın karşı tarafındaki dev borular zaten dolu. Sonra HES’in Heniyo Serden’den (Soğuk Pınar) sonraki gözeneklerden akan Axwa Sîpîye ne hakla el koyuyorsunuz? Ve ne hakla Goşkar vadisi’ni kurutuyorsunuz? HES istese de Axwa Sîpîye suyunu alamaz. Çünkü Goşkar Baba’nın Axwa Sîpîye dışında hemen hemen çağlayan bütün gözeneklerinden akan termemiz pınarların suyunu dev boruları tıka basa doldurup götürmüş! O dev borular daha fazla suyu zaten alamaz ve taşıyamaz! Kurumaya yüz tutmuş o Goşkar çayındaki minnacık suyun bir damlası bile eksilmemelidir. Eksilmesi durumunda o coğrafyanın ekolojik dengesi daha da bozulur ve zaten çalmaya başlayan ekolojik sistemin tehlikeli çanları daha fazla çalmaya başlar.

Varto Belediye yöneticileri şöyle diyor:

“Haklı olarak ve kendilerine de saygı duyduğum kişilerin eleştirilerine maruz kaldığımızı de belirtmek istiyorum. Bu suyu eğer Belediye almasaydı, şimdi bu su da karşı tarafta HES’e aktarılacaktı. Ama biz Varto’ya içme suyu olarak götüreceğiz. Ve bu dereyi kurutmayacağız, yeşil tutacağız. Dolayısıyla derdimiz sadece su götürmek değil, su götürürken ekolojik dengeyi de koruyacağız. Beyaz Su gözeneğin üzerinde su deposu kurup sadece bir gözeneğini alıyoruz. Aşağıda başka gözeler var onlar dereye akıyor. Biz su alırken HES gibi ekolojik dengeyi bozmayacağız. Su alacağımız gözelerden dolayı derenin suyu azalmıyor, öbür gözeleri etkilemiyor. Zaten derede su sürekli akıyor. Bizi eleştirenleri çok haklı görüyorum.  Arkadaşların doğaya sahiplenmesini takdirle karşılıyorum ancak olmayan bir şeyi ortaya atıyorlar. Bunu (yani kayyım projesini) hem dinsel hem ekolojik dengeyi bozma şeklinde işlemek doğru değil. Bizim oradaki dengeyi bozma gibi bir niyetimiz yok. Onlar kadar biz de oradaki dengeye sahip çıkıyoruz. Ama işin buradaki boyutunu bilmedikleri için öyle söylüyorlar. Bizi eleştirenlere de doğaya gösterdikleri duyarlılıktan dolayı teşekkür ediyoruz. Vartoluların desteğine ihtiyacımız var. Çünkü biz hiçbir yerden kredi alamadık. Bize destek veren!” diyerek bizimle alay ediyorlar.

HES’in karşı taraftaki Axua Sîpî gözeneklerinden su alması mümkün olmadığı halde, belediye yöneticileri politikacı Demirel gibi politik ajitasyona başvuruyorlar. Doğru olmayan beyanlarda bulunuyorlar. Goşkar Baba’ya giden derin vadinin son kalan gözeneklerinden son damlalarını da alarak ve 3-4 Km. boyunda yamacı enine 200-300 metre yarmak nasıl “ekolojik dengeyi bozmadan” sağlayacaksınız? Bu doğru değil!.. Tecrübeli ve güzel bir politik dil kullanıyorlar. Siz eleştirseniz de eleştirmeseniz de, karşı çıksanız da çıkmasanız da biz bu projeyi gerçekleştireceğiz demek istiyorlar. Avrupalılar da kendilerinin arkasında oldukları savaşların, katliamların, soykırımların ve ekolojik-kırım politikalarının sonuncunda hep, “kaygıyla karşılıyoruz, haklı eleştirileri anlıyoruz” diyorlar. Aynı şeyleri kendileri yapmaya devam ediyorlar. Bizimkilerin de o hesap. Bu iki yüzlü tavır ve davranışlar, her yerde kendilerini uygar gösteren kapitalizmin neoliberal politik sözcülerinin değişmez karakteridir. Biz bunları anlıyoruz. Bu doğru olmayan argümanlarla bize gelmeyin!

Goşkar Baba dağ silsilesi dibindeki onlarca gözeneklerden fışkıran beyaz su, birkaç Km. aşağıda gözeneklerin bittiği yerde, ‚Heniyo Serden‘ dediğimiz pınarın önünde HES Firması suyun önünü betondan büyük bentle bağlamış, küçük bir göl oluşturmuş, beyaz suyu bir keçinin ya da koyunun geçebileceği büyük borulara koymuş; Goşkar Baba’dan bakınca Yeşil Vadi’nin sağ tarafından Goşkar köylülerin o güzelim arazi ve çayırlar yamacını enine 200-300 metre yara yara, ekolojik dengesini bozup doğayı katlede ede 12-13 km. uzatarak, Kırmancki “Kaban” dediğimiz deprem hattı büyük dik kayalığın üstündeki düzlüğe getirmişler; Sağlıcak köyün “Korte” bölgesindeki tarlaları, çayırları enine 200-300 metre çapında yararak, iki-üç Km. aşağıdaki Goşkar Çayın eski yatağındaki derede yapılan HES santraline boşaltıyorlar, elektrik üretmek için. Çıkan suyu önünü tekrar betondan büyük bentle bağlayıp dev borulara koyuyorlar, bu kez Sağlıcak köyün “Çala” çukur dediğimiz yamaçları enine 200-300 metre yararak yüksek tepelerin üstüne çıkarmışlar, oradan aşağıda Muzuran Köyünde yaptıkları HES Santraline döküyorlar. HES firması Korte ve Çala bölgesinde büyük boruları koymak için açmış oldukları çukurları da doldurmadan öyle bırakmışlar. Yıkıp bozdukları yolları da yapmadan öyle bırakmışlar! HES firması, o bölgelerde tam anlamıyla bir doğa katliamı gerçekleştirmiş! Ne zaman ki birkaç yılda bir fırsat bulup o ekolojik dağ köylerine gitsem, “burada koca bir halk doğasıyla birlikte büyük bir katliamdan geçirilmiş!” diye içim acıyla burkulur. İnsanlar doğaya karşı nasıl böyle canavarlaşmış? Nasıl kıydılar bu güzelim doğaya? Bu güzelim yeşil vadiye? Nasıl kıydılar o güzelim, doyumsuz alabalıklara? Gerçekten insanın içi sızlıyor, aklı almıyor. Goşkar Çayın suyunda hastalıklara şifa olan altın pullu alabalıklar vardı. O şifalı balıklar yüz binlerce belki de milyonlarca yıldır o Goşkar Çayı’nda oynayıp zıhlıyordu. O güzelim altın pullu alabalıklar, kuşlar, kurtlar, arılar ve birçok bitki çeşitleri yok oldu, gitti.

Goşkar Baba’nın ayakları dibinde ‘Heniyo Serden’ dediğimiz Soğuk Pınar’ın önünde, HES Firması Goşkar Çayı’nı betondan büyük bentle bağlamış, suyu dev borulara koyduğu küçük gölcüğün beton perdesi üzerinden fazlası süzülüp dere yatağında üzgün ve dargın bir şekilde akan küçücük bir can suyu akıntısı var. Bu cılız su da yaz aylarında birkaç km. sonra dere yatağında kuruyor. İki Km. aşağıda bu insanlara ve doğaya küsmüş cılız, zayıf suyu ya da kurumuş dereyi besleyen Axwa Sîpîye’nin (Beyaz Su) iki gözeneği, kurumaya yüz tutmuş Goşkar Çayı’nın imdadına koşuyor. İşte Varto Belediye yöneticileri devletle anlaşarak bu “kuşun, kurdun, kertenkelenin, ayının, yılanın, arının, ağacın, otun ve insanın payına düşen ortak yaşam göstergesi Axwa Sîpîye can suyuna” gözünü dikmişler! Bu Goşkar Çayı’na dökülen Axwa Sîpîye, Varto kasabasına kadar Goşkar Köyü, Dapak Köyü, Yayıklı Köyü, Taşçı Köyü, Sazlıca Köyü, Ağaçaltı Köyü ve Leylek Köyü’n insanlarını, hayvanlarını, ağaçların, bağ-bahçelerini besleyen can suyudur!

Eğer Varto’ya su götürmek istiyorlarsa, başka alternatifler aranmalı. Konuştuğum birçok mühendis ve uzman arkadaşlar en iyi çözümü şu şekilde açıkladılar: “Kesinlikle bu son gözeneklerin su götürülmemeli. Bu, suyu çok azalan yeşil vadinin ölümü olur, kimse bu sorumluluğun altına girmemeli. Goşkar Baba’nın ayakları dibindeki son gözeneklerden, dereyi azbiraz canlandıran son pınarların kaynakları o coğrafyanın ekolojk-sistemidir. Yaşam alanları ekolojik dengenin vazgeçilmez bir parçasıdır. Eğer Varto Belediye yöneticileri müdahale edip son pınarın suyu da alırsa, o yeşil Goşkar deresini, çevresini, hayvanları, bitkileri ve orda yaşayan insanların yaşamını tehlikeye atmış olurlar! Doğa, sel felaketleriyle, kuraklıkla, depremle ve az kar yağışıyla bunun intikamını alacaktır!”

Yaz aylarında suyu azalan Varto’ya suyu götürmek istiyorlarsa; en iyi çözüm ya Yayıklı köyündeki ikinci HES Santralin altından çıkan suyu, ya da barajdan almaları gerektiğini söylüyorlar. Bu alternatifler varsa neden Axua Sîpî?

Varto Belediye yöneticileri elinizi çekin Axwa Sîpîye gözeneklerinden!

Çekmezseniz tarih önünde yargılanacaksınız?

Ama ondan önce “biz de sizdeniz” deyip kandırmak istediğiniz halka hesap vereceksiniz!

Dêrsim’de Düzgün Baba’ya, Varto’da Goşkar Baba’ya hesap vereceksiniz!

“Demokratik Toplum Projesi’ni” pratiğe uygulamak isteyen DEM parti merkezine hesap vereceksiniz! DEM Parti Ekoloji Komisyonuna hesap vereceksiniz!

Bu, halkçı bir belediyenin projesi değil, bu doğayı ve insanı planlı bir şekilde katleden katliamcı bir devlet kayyum politikası değil midir?

Bu, halkçı bir belediyenin projesi değil, bu doğayı ve insanı planlı bir şekilde katleden katliamcı bir devlet politikasıdır. Herhalde Varto Belediye yöneticileri olarak kayyum atanmadı diye devlete yaranmak için bu projeyi başlattınız! Başka ne sıkıntıyla uzun vadede ekolojik dengeleri bozan, ekolojik-kırım-savaşlarını gerçekleştiren bu doğa katliamına başvuruyorsunuz? Kaymakam ve Vali ile anlaşmışsınız; devletin projesi olmadığını da, “Bir Boru da Sen Al” kampanyası ile halka ve doğaya yaptığınız ihanetinizi hem gizlemeye çalışıyorsunuz, hem de halkın parasıyla aldığınız kanlı hançeri halkın ve doğanın göğsüne saplatıyorsunuz! Nasıl olsa halk “cahil” diye düşünüyorsunuz! Bir halka ve doğaya bundan büyük ihanet olabilir mi?

Biliyoruz ki, yüz yıl önce Azadi hareketin başarısızlığa uğraması için devlet hem Şeyh Said’in en yakınlarını satın aldı, hem de kışkırtarak erken bir provokasyon yarattılar. Şeyh Said’i ihbar edip yakalatan bacanağı emekli Binbaşı Kasım Ataç, devletin Varto ajanı olarak tarihe ihanetçi olarak geçti. Çocuklarının, torunlarının yüzüne bile bakamaz oldu. Yalnızlaştı, o ihanet acısı içinde kıvranarak öldü gitti. Varto ikinci bir tarihi ihaneti kabul etmez!

Neden köylülerin toprakları alelacele kamulaştırıldı? Neden köylülerin HES Firmasını Mahkemeye verme yolları engellendi? Herhalde köylüler de, Avukatlar da, “mahkemeye versek de birçok yerde olduğu gibi mahkeme hiçbir mantıklı gerekçe göstermeden köylüler aleyhine karar verir” diye düşündüler. Köylülerin kafası karışıktı, karıştırdılar. Birçok bölgede olduğu gibi devlet ve HES firması davayı olup bittiğe getirerek bazı köylüleri ve muhtarları önceden para verdiler. Ayrıca Goşkar ve Dapak köyün muhtarlarına, “HES Santrali faaliyete geçerse sizi orada işe alırız” dediler. Bu köylerin bazı muhtarları hâlâ HES firmasında çalışıyorlar. Devlet memuru gibi çalışan muhtarlar paranın ucunu görünce ne atalarının, dedelerinin köyünü düşündüler, ne de ekolojik dengenin yaratacağı tehlikeyi düşündüler.

Normalinde Ege, Marmara ve Akdeniz bölgelerinde bir köyde HES yapılıyorsa o köye 50 yıl ‘parasız elektrik verme anlaşması’ yapıyorlardı. Ve o köylere bir sürü imkanlar sağlıyorlardı. Fakat Goşkar, Dapak ve Muzuran köylülerin bunlardan haberi yoktu. Köy muhtarlarını da küçük paralar karşılığında satın alınınca HES firmasının işi çok kolaylaşmıştı. Tecrübeli HES firması çok kurnazca davranmıştı.

Batı’nın Mustafa Kemal’in partisi CHP‘ye Anadolu’da ulus-devlet projesini verdikleri dönemlerde Koçgiri, Bingöl-Amed, Ağrı-Zilan ve Dêrsim’de yerli halkları tarihin en büyük katliam ve soykırımlardan geçiren devlet; Batı’nın Erdoğan’ın partisi AKP’ye “Ilımlı İslam Projesi”ni verdiği  2000 yılların başından beri bu kez insan katliamların yanısıra Kürdistan’ın her tarafında yüzlerce HES, onlarca siyasi baraj yaparak doğa katliamına girişip ekolojik-kırım-savaş politikalarını yaygınlaştırmışlardır. AKP döneminde Varto ile Muş arasında bir büyük baraj, iki HES yaptılar. Daha önce Varto’nun Hosan (Sönmez) köyünde bir HES yapmışlardı. Şimdi Varto’da 3 HES, bir baraj var.  Dêrsim bölgesinde 4 baraj, 6 HES yapıldı. Doğayı seven ve koruyanlar bu ekolojik-kırım-savaşlarına karşı çıkmalı!

Axwa Sîpîye için mücade etmek doğayı savunmaktır!

Axwa Sîpîye savunmak ana sütü gibi kutsaldır!

Coğrafyamızı ekolojik-kırım-savaşlarına karşı savunmak ana sütü gibi kutsaldır!

Çünkü biz kültürümüzün ve inancımızın gücünü doğamızdan alıyoruz!

O zaman doğamıza sahip çıkalım!

Doğamızı koruyalım!

25.06.2025

Azad Ronî

✍ Azad Ronî Yazdı:

Dünyanın ilk neolitik devrimin Fırat ve Dicle ırmağı arasında yaşandığı, ilk yazılı kanunların, ilk doğa inançların ve güneş kültünün keşfedildi Mezopotamya coğrafyası, binlerce yıl çeşitli yerli halklara ev sahipliği yaptığı gibi kadim Kürt halkın ön atalarına da ev sahipliği yapmıştır. Kürtlerin ön atalarının Mezopotamya coğrafyasına ve siyasi egemenliğinde söz sahibi olabilmeleri için birlikteliklerini mutlaka sağlamaları gerekir. Eğer Kürtler birlik olurlarsa Kürdistan’nın ve Mezopotamya’nın kaderini belirleyecek güçleri vardır. Birlik olurlarsa Sümerler ve Medler döneminde olduğu gibi onların yenemeyecekleri güç yoktur. Osmanlı İmparatorluğu’n ordusuna 1835-1939 yılları arasında danışmanlık yaptığı sıralarda Kürdistan’ı dolaşıp tanıyan Alman general Moltke, hizmet ettiği Prusya İmparatorluğu’na şöyle bir not gönderiyordu: ”Kürtler çok dağınık. Eğer Kürtler birleşirse Mezopotamya’da yenemeyecekleri bir güç yoktur!”

Sümer kültüründe Guti-Gudea dönemi

İsterseniz tarihten birkaç örnek verelim: M.Ö. 2.150’de o coğrafyaya musallat olan Semitik kökenli Akad devletini bugünkü Kürtlerin ataları olan Guti, Lulubi, Hurri ve Kassit aşiretlerin önde gelen liderleri ve kabile reisleri Zağros dağların yücelerinde Hurri-Kassit’lerin Güneş Tanrısı Mitra (Metra) inancı etrafında güçlerini birleştirip konfederasyon oluşturarak, Mezopotamya’nın topraklarına ve siyasi egemenliğine sahip olmak için Sümer şehir beyliklerini yağmalayıp talan eden 200 yıllık işgalci zalim Akad devletini tarihin geri dönüşü olmayan çöplüğüne attılar. Guti, Hurri, Lulubi kabilerin Sümerler birlikte iktidara geldikleri ve Tanrı-Kral anlamına gelen Guti-Gudea kültürel dönemi ve devrimleri başladı. Aryan kabilelerinde ‘Gudea’ aynı zamanda ‘Gott’ anlamına gelmektedir. Kil tabletlerinden öğreniyoruz ki, Sümerlerin en eski kralları Guti ve Hurrilerin yoğun olarak yaşadıkları Şuruppak ve Lagaş şehrinden gelmektedir. Lagaş şehir Kralı Gudea, Sümerlilerin ilk krallarından ve tufanı yaşayan Şuruppak şehir Kralı Ziusudra gibi Guti-Hurri kabilelerinden geliyorlardı. Ve Sümerlerin Emesal lehçesini de çok iyi konuşuyorlardı. Sümerlerin Emesal lehçesini o bölgede neolitik devrimi yaratan Guti-Hurrilerin diliydi ve bugünkü Kürtlerin konuştuğu çok eski Kürtçe’nin Kirmanckî lehçesiydi.

M.Ö. 5000 yılından beri verimli Mezopotamya topraklarına ve siyasi yönetimine sahip olmak isteyen Semitik halkların bir avuç elit zengin, saldırgan, çok gerici, barbar hanedan aile şeflerin Sümer şehir beylikleriyle mücadele eden kavgaları, savaşları, öncülük ettikleri barbar göç akınları binlerce yıl hiç bitmeden sürüp gitti.

Barbar Semitik aile şef hanedanlarının Mezopotamya’da kurdukları Akad ve Asur devletlerin bugünkü Kürtlerin ataları, Sümerler ve yerli halklar tarafından yenilgiye uğratıldıktan sonra da, onların Mezopotamya’nın toprakları ve yönetimi için baş gösteren mücadeleleri hiç bir zaman bitmedi. Bugün ise, “Büyük Ortadoğu Projesi” adıyla devam etmektedir. Ve Medler’den sonra ilk Sümer uygarlığına büyük katkıları olan Kürtlerin de hiçbir zaman devlet sahibi olmalarını istememektedirler. Onların siyasi ve ekonomik çıkarları çerçevesinde çalışmayacak olan bir Kürt devletin kurulmasına engel olan güçler de işte bu küresel uygarlık güçlerin derin tarih anlayışıdır. Yani bu Semitik tüccarların Sümerlerden beri Kürtlere çok büyük ve hiç unutmadıkları tarihi kinleri vardır!

İçki dağıtıcı hilesiyle Sümer Saray Beylikleri’ne giren Büyük Sargon

M.Ö. 2800 yıllarında Semitik halkların bir avuç zengin elit, saldırgan, çok gerici kabile reisleri Arap yarımadasından toplayıp öncülük ettikleri tarihin büyük barbar göç akınlarıyla Mezopotamya bölgesindeki Sümer Şehir Beylikleri’ni saldırıp yağmaladılar. Dikkatınızı çekmek istiyorum ki, o dönemlerdi henüz İsrailoğulları ve Araplar henüz tarih sahnesine çıkmış değillerdi. O tarihlerde adı geçen Semitik halkları; Akadlar, Asurlar, Amoriler ve Aramiler’dir. Yerli halklar her seferinde bu barbar yağmacıları ülkelerinden çıkarmasına rağmen, bu Semitik kabile reislerin öncülük ettikleri barbar yağmacı göç akınları hiç bitmeden devam etti. Bu barbar göç akınları ve Mezopotamya bölgesini yüzyıllarca yağmalama sonucu İlk Semitik tüccar olan Büyük Sargon, Sümer şehir beyliklerin saraylarına içki satıcılığı olarak girerek, Sümer şehir beyliklerini nasıl hile ve tuzaklarla içten yıkmaya çalıştığını Sümer yazarı Ludingirra 4.350 yıl önce kil tabletlerine şöyle yazmıştır:

“Yönetimin Akadlılara ilk geçişi nasıl oldu bir bilseniz! Kiş’te Kraliliçe olan Kubau vardı ya, işte onun ailesinin 400 yılllık krallık yaptığı yazılan oğlunun sarayında, içki dağıtıcılığı yapan Sargon adında biri varmış. Adam sarayda çalışırken yalnız içki işiyle vaktini geçirmemiş. Sümerlilerin askerlik tekniğini, politikasını, yağmalarla güçlerini nasıl yitirdiklerini incelemiş, kendi halkından olan kimseleri etrafına toplamış ve önce içinde çalıştığı sarayı (altın gücüyle) eline geçirmiş, sonra da Sümer şehirlerini birer birer idaresi altına almaya başlamış. Derken etrafındaki yerli halklara saldırmaktan kendini alamamış ve kendini kral yaparak Sümer devleti temelleri üzerine koca bir Akad devletini Kurmuş. Kurmuş ama halkın büyük kısmı Sümerliler, onları darıltmamak ve iktidarını sağlamlaştırmak için, ‘Dört bucağın, Sümer ve Akad’ın Kralı unvanı vermiş! Agada adı altında yepyeni bir başkent Kurmuş! Saldırdığı yerli halklardan yağma ettiği altın, gümüşle değerli taşları, bol tahılı Agade’ye yığmış. Bu zengin ve görkemli kente kendi cinsinden olanlar akın etmiş. Çünkü herkes rahat ve zengin yaşamaya başlamış orada. Magan ve Meluhha gibi çok uzak ülkelerde bile değerli ne varsa gemilerle Agade’ye taşımış. Sümerlileri darıltmamak ve bu krallığı haklı olarak aldığını göstermek için kanıma göre, (Akad devletinin yalan resmi ideolojisi olarak bugünkü devletlere örnek oluyor.A.R.) bir neden de hazırlamış. Ben buna ait öyküyü (resmi ideolojiyi) okul kitaplığımızda bulunan bir tablette okudum. Krallığı nasıl eline geçirdiğini anlatması bakımından çok ilginç gelmişti. Aslında bu (yanlış) öykü daha geç çağda yazılmış, yazısına göre. Fakat bana kalırsa, Sargon, kralığını Tanrılarımızın da onayladığını göstermek için kendisi (uydurarak) yazmış olmalı. Daha sonra arşivcinin biri bunun kopyalarını yaparak kitaplarda ve arşivlerde saklamasını sağlamış herhalde…”

O’dur bugündür dört bin yıldan beri, Sümer Rahip Devletine rahmet okutarak egemenlere hizmet eden “ilk örgütlü aygıt Akad devleti” örneğinde olduğu gibi bütün devletlerin yalana dayalı resmi ideolojileri aşağı yukarı bu şekilde kendilerine ve zamana ayarlı olarak uydurulup halklara kabul ettirilmiştir. Başka türlü art arda köleci, feodal ve kapitalist sömürü zincir mekanizmalarını kurmaları mümkün olmayacaktı.

Sümer yazarı Ludingirra birkaç paragraf sonra şöyle devam ediyor:

“Sargon kendisi hakkında şöyle yazdırmış kitaplara: ‘O, fakir bir kadının oğlu imiş. Babası belli değil. Babasının kardeşi dağlarda yaşarmış. Annesi, onu, Fırat nehrinin kıyısındaki bir şehirde, gizlice doğurmuş ve etrafı ziftle kaplanmış kamış bir sepete koyarak nehrin sularına bırakıvermiş. (Aynı Semitik tücarlar bin beş yüz yıl sonra İsrailoğulları’n peygamberi yaptıkları Musa’nın da hikâyesini aynen böyle uydurmuşlardı. Demek ki bu Semitik tüccarlar, ‘bir bebeği, etrafı ziftle kaplanmış kamış bir sepete koyarak nehrin sularına bırakma’ hikâyelerini çok seviyorlar. Bu uydurulmuş hikâyelerle insanları kandırdılar. A.R.) Onu Akik adındaki bir bahçıvan bularak büyütmüş. Sonra da Tanrıçamız İnanna’nın sevgiyle biz Karabaşlılar’ın kralı olmuş. Herhalde o (Zigguratlar’da çalışan) bir rahibenin çocuğu idi. Daha önce de yazdığım gibi rahibelerin çocuğu olmaması gerekir, çünkü onlar Tanrı’nın çocuğu sayılır. Annesi onu bu yüzden suya bırakmış olmalı. Hakikaten bir yerde annesinin rahibe olduğunu da okumuştum.”[1]

Semitik tüccarlar Arabistan merkezli Semavi dinlerini nasıl inşa ettiler

Semitik tüccar hanedan Büyük Sargon, İnanna’nın Sümerliler için aşk, güzellik, savaş, adalet ve siyasi güç anlamına geldiğini, onun emriyle krallığının geldiğini söylerse kimsenin itiraz etmeyeceğini çok iyi biliyordu. Semitik tüccarların bundan sonraki, Arap yarımadası merkezci üç bin yıllık dini ve kültürel tarihi hep böyle yalan, yanlış, Sümerlerden duyduklarını değiştirerek kendilerine ait olmayan Sümer kültürü üzerine inşa edeceklerdi. Ne var ki, Semitik halkları Aryan halklarından inanç, kültür ve ekonomik olarak dört bin yıl gerilerde yaşıyorlardı. Dolayısıyla Sümerlerden öğrenip kopyalayıp çaldıkları teoloji kültürünü kendi ekonomik ve siyasi çıkarları çerçevesinde Semitik halkların kafalarına yukardan aşağıya doğru şiddet kullanarak yerleştirmeye çalıştıkları için büyük sıkıntılar çektiler ve her seferinde şiddete başvurmak zorunda kaldılar.

Museviliği İsrailoğulları’n kafalarına Musa önderliğinde aşılamaya giriştiklerinde hazinelerine baktıkları Firavunlar’ın şiddetini kullandılar. Muhammed önderliğinde İslam’i Araplara aşılamaya çalıştıklarında, ”Allah için savaşın, bunun karşılığında cennete gidersiniz!” diye kandırıp topladıkları barbar cihatçı katiller ordusu ile büyük katliam ve soykırımlara varan cihadist şiddet kullanarak onlarca ülkeyi işgal ettiler. 1400 yıl geçmesine rağmen, Mezopotamya’daki son 2012-2025 yılları arasındaki Suriye savaşında kullandıkları El Kaide, IŞİD, El Nusra gibi cihatçı İslam örgütlerinde görüldüğü gibi hâlâ Müslüman olmayan yerli halkların mal-mülk varlıklarına, topraklarına, kadın ve kızlarına el koymak için aynı cihadist şiddet kullanıyorlar. Bu, Semitik tüccarların Semavi din kılıfları altında insanlığın boynuna astıkları büyük utançlardır!

İnsanlık bu utançlardan nasıl kurtulacağını sorgulamalıdır!

Profesör Reinhart Dozy, Spanish İslam kitabında, “Muhammed devrinde Müslümanların kılıçlarının korkusu uzak ülelere kadar ün salmıştı. Bu korku neticesinde insanlar Müslüman olmaya mecbur kalmışlardır. (…)

Araplar, kendi mallarını kaybetmek korkusu ve aynı zamanda başkalarının mallarını gaspetmek arzusu ile İslam bayrağı altında toplanıyorlardı.“[2] diye yazar.

Hindu halkın önderi Mahatma Gandhi:

“Elbette İslam kılıçla yayılmıştır! İslam’ın yayılmasının vasıtası Kılıçtır; o gün kılıçtı, bugün de kılıçtır!“ diye belirtmektedir.

Hinduların dini önderlerinden Pandit Jawahir Lal Nehru, İslam’ın Kutsal Kitabı, “Kuran’ın Allahı da, Peygamberi de savaş severdir!“ açıklamasında bulunur.

Bugün (2012-2025) Mezopotamya’nın Rojava, Suriye ve Irak bölgelerinde IŞİD, El-Kaide ve El-Nusra gibi cihatçı İslam örgütlerine karşı cesurca savaşan Kürtler, barbar İslam ordusunun ülkelerini din kılıfı altında ilk işgal ettikleri dönemlerde de çok büyük savaştılar! Fakat onların, “işgal ettiğiniz ülkeleri yağmalayıp talan edin!“ gerçeği yerine, “Allah için savaşın bunun karşılığında cennete gidersiniz!“ gibi hile ve tuzaklarına yenildiler.

Arabistan merkezci Semavi dinlerin (Musevilik, Hristiyanlık ve İslam) mitos, destan, efsane, inanç ve masalların kökenini Sümerlilerden aşırıp kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda köklü düzeltmeler ve eklemeler yaparak inşa ettiler, bugünkü dünya para imparatorlukları için. Amaçları, dini inanç kılıfları adı altında başka bölgelerin ve özellikle Sümer kültüründen beslenen Aryan halkların ekolojik köy komünleri şeklinde yaşadıkları zengin bölgeleri yağma, talan ve hırsızlıkla elde edecekleri zenginlikleri Arap yarımadasındaki bölgeye çekerek, o bölgeyi Mezopotamya gibi dünyanın kültür merkezi ve zenginlik bölgesi haline getirmekti.

Aşağı yukarı bin yedi yüz yıl süren (M.Ö.2350-612) Akad ve Asur devlet projeleriyle Mezopotamya’nın toprakları ve siyasi yönetimine bugünkü Kürtlerin ön ataları yüzünden sahip olamayacaklarını anlayan Semitik tüccarlar, daha güçlü dini ideolojilerle art arda Arabistan merkezci Semavi dinlerini inşa ettiler. Firavun saraylarında yetiştirdikleri Musa’ya Büyük Sargon gibi bir hikaye uydurdular. Musa önderliğinde Babil’e karşı Mısır’a Mezopotamya’nın kapısı önünde bir ileri karakol kurmak amacıyla 12 kabileli İsrailoğulları üzerinde, tıpkı 20. Yüzyıl Avrupa’da Hitler soykırımıyla yaptıkları gibi büyük baskı uygulayarak onları zorla Musa önderliğinde Filistin topraklarına getirdiler. Kendi siyasi çıkarları için Mezopotamya’nın kapısı önünde Babil’e karşı Mısır Firavunlarına ileri karakol kurmak istiyorlardı. Kurban olarak İsrailoğulları’nı seçtiler. Tevrat’a göre Musa, yolda kendi Yahuda inancında olmayan, altından buzağı yapıp tapan ve Mısır’a dönmek isteyen üç bin İsrailli’yi en yakın akrabaları eliyle kılıçtan geçirdi. Güya “İsrailoğulları’nı Firavun köleliğinden kurtarmak için” miş, diye büyük bir tarihi yalan uydurdular.

Oysa Semitik halkların bir avuç zengin elit, saldırgan, gerici kabile reisleri olan Semitik tüccarlar, geleceğin dünya para İmparatorluğunu kurmak için kendilerine Sümerlilerin “seçilmiş bir ulus” ile uygarlıklarını yarattıkları gibi, yaratacakları bir “dünya uygarlığı” için ‘seçilmiş bir ulus’ olarak bir ‘Yahudi’ halk icat etmek istiyorlardı. Ve yüzyıl boyu süren tarihi projeleriyle bir ‘Yahudi’ halk da icat ettiler, O’nu dünyanın her yerinde kullanmaktadırlar!

Tabii ki onlara yeni etnik kimlik vermeye çalışırken İsrailoğulları’nı düşündükleri için değil, onları dünyanın her yerinde siyasi ve ekonomik amaçları için kullanmak içindi. Üç bin yıldan beri İsrailoğulları Semitik tüccarların çizdiği yoldan gitmedikleri tarihin her dönemecinde krallar (Firavunlar, Babil Kralı) ve diktatörler (Hitler) eliyle katliam ve soykırımlar yaptılar ve yapmaya devam ediyorlar. Siyasetleri icabı kurdukları ilk İsrail devleti Semitik tüccarların ekonomik ve ticari çıkarları çerçevesinde hep Mısır orduların yanında Babil’e karşı savaştılar. Museviliğin fazla yayılmadığını gören Semitik tüccarlar, Musevilikten sonra, Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılan Aryan Mitra inanç ve güneş kültünün önünü kesmek ve Museviliğin yayılmadığı topraklarda Hristiyanlığı yaymak için Kudüs’den Atina’ya o güne kadar Musevilik inancında olan Pavlus öncülüğünde bir heyet gönderdiler. Ve Museviliğin bir kolu olarak Avrupa kıtasında Hristiyanlığı yaymaya çalıştılar.

İsrail devletinde güya çarmıha gerilen İsa’nın öyküsünü, kurtuluş teolojisini Pavlus usanıp bıkmadan yalan yanlış yıllarca anlata anlata şekillendirecekti. Oysa orda yaşayan İsrailoğulları da çok iyi biliyordu ki, o tarihlerde Kudüs ve çevresinde böyle İsa’nın çarmıha gerildiği bir olay yaşanmamıştı.  Onun için o yaşanmamış hikâyeyi ve Arabistan merkezci dini, inandırıcı olsun diye Kudüs’ten uzak bir yerde anlatmaları gerekiyordu. Pavlus’un  yolunda gidenler de, Semitik tüccarların altın gücüyle yüzlerce yıl anlata anlata, Mitra inancındaki Aryan halklarıyla savaşa savaşa, o Aryan kültüründe olan halklara zorluk çıkarak, bir kısım kralları altın ile satın alarak ancak üç yüzyıl sonra Hristiyanlığı Roma imparatorluğun resmi dini haline getirebildiler.

Kapitalist sistemin ulus-devlet çağında büyük soykırımlar

Bütün insanlığa -kapitalist sistemin alt yapısını oluşturan- bu teoloji yalanlarını, yanlış yaşamı insanlara inandırmışlardı. Ve artık kapitalist sisteme geçişle dünyada bu maskeli tanrılar devletin ve uluslararası her kurumunu yönetebilecek para imparatorluklarını kurmuş oluyorlardı. Bu, barbar kapitalist sistemde binlerce yıldır doğayla iç içe, anne ile çocuk gibi kucak kucağa ekolojik köy komün yaşamlarını sürdüren yerli halklara katliam ve soykırımlar demekti. Sadece insanlara, halklara tarihte görülmemiş soykırımlar yapmayacaklardı. Yeraltı zenginlikleri sömürmek için dünyanın her yerinde doğayı da katliamlardan geçirerek ekolojik sistemi bozacaklardı. Ve bozdular da.

Hangi toprakların altında altın ve petrol varsa, o toprakların üzerinde doğayla iç içe, özerk, ekolojik köy komün yaşamlarını sürdüren halklara, Sümer şehir beyliklerin saraylarına hangi hilelerle girmişlerse, aynı o şekilde saraylarına girip altın gücüyle içten fethettikleri Avrupa krallarının; yani İngiliz, Fransız, İtalya ve en son Amerikan askerleriyle tarihte görülmemiş soykırımlar yaptılar. Toprakları altında altın bulunan Güney Afrika’daki Boer halkına İngiliz Kraliyet ailesi askerleri eliyle 1899 ile 1902 yılları arasında korkunç bir soykırım yaptılar.

Kendilerine Mezopotamya’nın kapısı önünde, Türk devşirmelerinden oluşan vekalet savaşçılarını yaratarak bir ileri karakol kurmak ve İsrail devletin ön koşulu olarak Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın ordusuna danışmanlık yaptığı askerleri eliyle Ermenilere, Rumlara, Süryanilere ve Kürtlere büyük soykırımlar yaptılar. Anadolu ve Mezopotamya’yı istedikleri gibi dizayn etmek için yol temizliğini yaptılar. Ayrıca toprakları altında petrol bulunan Kürtlerin ülkelerini 1916’ta yapılan Sykes-Picot Antlaşması ile dört ulus-devlet arasında dört parçaya bölerek, yüzyıldan beri Kürtleri hukuk dışı bırakarak, eşkıya ve terörist ilan ederek sürekli katliam ve soykırımlara tabi tuttular. İkinci Dünya Savaşı’da ise, Ortadoğu’ya ikinci bir ileri karakol olarak İsrail devletini kurmak ve Avrupa’daki Yahudileri Firavunlar dönemindeki gibi zorla Filistin topraklarına doğru göçe zorlamak amacıyla Hitler Almanya’sı döneminde Yahudilere korkunç soykırımlar yaptılar.

Eğer insanlık Güney Afrika’daki Boer halkına, Ermeni, Rum ve Süryanilere yapılan korkunç soykırımlar sırasında ayağa kalkıp “küresel uygarlık güçleri”ne şiddetle karşılık verselerdi, onların tarihsel planlarını deşifre etseydi ne Yahudi soykırımı yaşanacaktı, ne de bugüne kadar uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi eliyle hala sürdürülen Ermeni, Pontus Rum, Süryani ve Kürt soykırımları yaşanacaktı.

Kürtleri neden devlet sahibi yapmak istemiyorlar

Semitik tüccarlar, çok derin tarihsel plan, proje ve programları çerçevesinde Akad ve Asur devletleri eliyle Sümer uygarlığını yağmalayıp talan ederek ortadan kaldırdılar. Bu tarihsel planlarının birinci aşamaydı. İkinci aşama ise, Arabistan merkezci tek tanrılı dinler, özellikle İslam ve bin yıldan beri Mezopotamya ve Anadolu’da vekalet savaşçıları olarak kullandıkları ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi’ ile Sümer uygarlığın kalıntılarını ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar. Onlara göre Kürtler Sümer uygarlığın kalıntılarıdır! Ulus-devlet çağında hukuk dışına attıkları Kürtleri bu yüzden devlet sahibi yapmak istemiyorlar. Uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi eliyle mezara gömmek istiyorlar.

Sümerliler her sıkıştıklarında Gutiler ve Hurriler imdatlarına yetişiyordu

Zağros dağlarının yüceltilerinde doğayla iç içe özerk bir yaşam süren  Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassit kabilelerinden bir kısım insanlar, Göbekli Tepeden beri oralarda binlerce yıldır biriktirdikleri tecrübelerini, bilgilerini, mitoslarını, efsanelerini, destanlarını Fırat ve Dicle arasındaki deltaya doğru inerek; M.Ö. 6000 ile 2000 yılları arasında insanlık tarihin ilk ve en gelişmiş şehir uygarlıklarını kurdular. Ovalarda şehir beyliklerini kuran Sümerliler, “uygar” olduklarını söyleyerek zamanla içinden çıkıp geldikleri ve köylerde ekolojik komün yaşamlarını sürdüren yerli halklardan uzaklaşıp yabancılaştılar. Fakat Sümerliler hem Arabistan çöllerinden hem de Kafkasya dağlarından gelen her barbar saldırılar karşısında sıkıştıklarında ya da yenildiklerinde köklerinin dayandıkları ve “ilkel kabileler” olarak gördükleri o dağlık ormanlarda özerk ve ekolojik köy komün yaşamını sürdüren yerli halklardan yardım istiyorlardı. Onlar da her seferinde yardımlarına koşuyorlardı. İşgalci ve talancı güçleri ülkelerinden çıkarıp kovuyorlardı.

Bunu Sümer yazarı Ludingirra yaşam öyküsünde şöyle açıklıyor:

“Kral Sargon’dan sonra oğulları Rimuş, Maniştusu ve torunu Naramsin ülkeyi genişlettikçe genişletmiş, bütün yörelere kol salmışlar. Hele Naramsin kendisine, ‘Tanrıyım’ diyecek kadar ileri gitmiş. Öyle şımarmış ki, büyükbabası Sargon’un aksine, Sümerlileri darıltmaktan korkmayarak bizim Tanrılarımıza, özellikle yüce Enlil’e ve onun tapınağı Ekur’a büyük saygısızlık etmiş. Askerlerini Ekur’a ve onun güzel koruluğuna saldırtmış.  Ekur tapınağını bakır baltalarla yıktırmış. Koca tapınak ölü gibi yerlere yatmış. Bununla yetinmeyip tapınağın arpa kesilmeyecek kapısında arpa kestirmiş. Hele bizim o canım ‘Barış Kapısı’nı yerle bir etmiş. O günden beri Nippur’da barış kapısı yapılmamış. Onun yerine Akadlılar sokak fahişelerin iş yaptığı ‘Musakkatım Kapısı’nı oturmuşlar. Naramsin, Ekur’u yıktırırken içinde ne kadar değerli eşya varsa, tapınağın tam yanındaki iskeleye dayadığı teknelere doldurup Agade’ye götürmüş.

Buna son derece kızan ulu Tanrımız Enlil, önüne geçilemeyen bir sel gibi gürlemiş, coşmuş ve gözlerini doğudaki dağlara dikerek, orada yaşayan ilkel Gutileri Naramsin’in üzerine saldırtmış. Çekirge sürüleri gibi gelen bu (dağlarda doğa ile iç içe otonom yaşayan kabilelerin ayaklanmalarını. A.R.) insanları durdurmaya gücü yetmemiş Naramsin’in. Bunların ülkemize yayılmaları ile Sümerlerin hiçbir tarafından ne haber alınabilmiş ne de haber ulaştırılmış. Tekneler iskelelerde beklemiş. Yolları Haydutlar sarmış. Ülkenin kapıları kırılarak tozla buz olmuş. Bunların ardından büyük bir kıtlık başlamış. Çünkü insanlar korkudan ne tarlalara, ne bahçelere bakabilmiş. Sulardan balık bile tutulamamış. Her şeyin fiatı korkunç yükselmiş…

İnsanlar açlıktan düşüp düşüp ölmüşler. Buna benzer olaylar, ülkemize Elamlılar saldırdığında da yaşanmıştı. Ben o zamanlar çocuk denecek yaşta idim ve Nippur daha güvenliydi.

Gutiler tarafından, yarattıkları insanların acımasızca öldürüldüğünü gören büyük Tanrımız Nanna, Enki, İnanna, Ninurta, İşkur, Utu, Nusku ve Nidaba; Nippur’da toplanarak, ‘artık Enlil’i durdurma zamanı geldi’ demişler. Tanrı Enlil’e hep birden ‘ne olduysa kendi insanlarımıza oldu; yetsin, bitsin bu felaket’ diye yakarmışlar ve ‘ Agade, Nippur’u nasıl yakıp yıktıysa, o daha beter olsun ve yeryüzünden silinsin’ diye lanetlemişler.

Tanrılarımızın istediği olmuş, orası da (Gutiler tarafından) yıkılmış, yakılmış ve tümüyle ortadan kalkmış.”[3]

Bugünkü Kürtlerin ön ataları olan Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassit kabilelerin güçlerini güneş tanrısı etrafında birleştirerek Arap yarımadasından gelen işgalci Akad devletin kurucusu olan ilk Semitik tüccar Büyük Sargon ve Torunlarının hanedanlığını yıktıkları zaman bütün Mezopotamya halklarına özgürlük getirdiler. Ve o Mezopotamya topraklarda büyük bir bilgi fışkırması yaşandı. Bu büyük devrim Hindistan üzeri Çin’e, Yunanistan üzeri  Avrupa’ya dalga dalga yayıldı.

İnsanlığın ilk yazılı kanunlarını Sümerliler keşfetti

İlk kanun kitabı Lagaş Kralı Urukagina tarafından M.Ö. 2375’de, daha Akadlar o coğrafyada devlet kurmadan 25 yıl önce tabletlere yazılmıştı. İşte o insanlığın ilk yazılı Sümer kanunları Guti ve Sümerlerin iktidara ortak oldukları, Akadların ortadan kaldırıldığı dönemde yeniden geliştirip düzeltilerek (M.Ö. 2100-2050) tabletlere yazıldı. Yani yenilenen Sümer kanun kitabı, üçüncü Ur sülalesinin kurucusu Ur-Nammu tarafından yeniden kaleme alındı, oğlu Shulgi döneminde tamamlandı. Bugüne kadar ki bütün medeni insanlık kanunlarına yol gösterip ışık tutan medeni Sümer kanunlarına göre, her kim olursa olsun kanunlar önünde eşittir. Kimse herhangi bir insanı öldürmeyecek. Herkes anne ve babasına saygı gösterecek. Saygı duyduğu komşusunun malına göz dikmeyecek. Çalmayacaksın. Hırsızlık yapmayacak. Zina etmeyeceksin. Ayrıca Ticaret Kanunları. Sosyal Kanunlar. Aile hukuku. İnsanların birbirlerine karşı işledikleri suçlara yönelik kanunlar. Kimsesizlerin ve korunmasız azınlıkların hakları güvence altına alınmıştır. Bu kanunlara uymayanlar yargıçların bulunduğu adalet mahkemesinde yargılanacaklardı.

Sümer kanunları, 625 yıl sonra Hummurabi kanunlarına, 1075 yıl sonra da Musa’nın İsraillilerin Tanrı’sı Yehova’dan aldığını iddia ettiği Musa’nın on Emir denilen Yahudi kanunlarına temel teşkil etmiştir.

Hurrilerin Goş aşireti bugünkü Kürtlerin Medler olan M.Ö.

Devam edecek…

Yazar daha bu araştırma inceleme yazısı üzerinde çalışmaktadır.

12.12.2025

Azad Ronî

Kaynaklar:

[1]. Sümerli Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü, tablet 10

[2]. Profesör Reinhart Pieter Anne Dozy, Spanish Islam

[3]. Sümerli Ludingirra’nın Yaşam Öyküsü, Tablet 11

✍ Azad Ronî Yazdı:

Gerçek Türkler ile devşirme Türkleri birbirinden ayırt edemedik

Tekrar sorumuza gelelim, ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemine’ karşı biz halklar arasında birliği ve birleşik mücadele cephesini kurmayı bugüne kadar neden başaramadık?

Neden diye kendi kendimize soralım? Çünkü biz sahte devşirme Türkleri hep gerçek Türk sandık. Çünkü silinen hafızamız devşirme Türkler için yazılan sahte resmi tarih ile düzenlendi. Neyi hatırlayacağımızı, ne unutacağımızı dış güçler ile beraber çalışan iktidarlar belirler oldu. Hafızamızı da onlar belirler oldu. Barış sever gerçek Türkler ile savaş sever insanlık düşmanı devşirme Türkleri birbirinden ayırt edemez olduk.

Aslında her zaman ayrımcılığa, haksızlığa, katliam ve soykırımlara uğrayan mazlum yerli halkların mücadelesi yanında yer alan gerçek Türklerin, Türkler adına iktidarda konuşan ve kâh Arabistan merkezci dini ideoloji, kâh Avrupa merkezci ırkçı Türk milliyetçi zihniyetine sahip (Dikkat eden her iki ideoloji de bu coğrafyaya ait olmayan ideolojilerdir ve iktidardaki devşirme beyaz Türk de bu coğrafyaya ait olmayan yabancılardır.) ve hiçbirisi Türk olmayan İttihat Terakkicilerle aralarına kalın bir çizgi çizmemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Aynı zamanda yerli halkların da uygarlık güçlerin, Ortadoğu’da ‘uygarlık yıkıcı bir ordu’ olarak kullandıkları bu devşirme Türkleri, gerçek Türkler olarak gördüklerinden kaynaklanmaktadır. Gerçek Türkler ve yerli halklar ancak bu önyargılardan kendilerini arındırdığı zaman, iktidar sahiplerine karşı daha güçlü ve birlikte mücadele etme platformu oluşturacaklarına içtenlikle inanıyorum.

Uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin resmî ideoloji olan Türk-İslam-Sentezi’nden etkilenmemiş gerçek Türkler, yerli ve göçmen halklar zaten her zaman barış içinde bir arada demokratik bir toplumda birlikte yaşamak istiyorlardı. Şu an Öcalan’ın, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı“ onların can suyudur. Çünkü iktidarların ırkçı-şoven siyasetine bulaşmamış, bütün Anadolu ve Kürdistan halkların birbirleriyle hiçbir sorunları, problemleri yoktur. Sorunsuz bir arada yaşayıp gidiyorlardı. Sorun, halkları çeşitli inanç ve siyasi ideolojilerle birbirlerine düşman edip, savaşları çıkarıp para kazanmak isteyen küresel uygarlık güçlerin böl parçala yönet politikalarıydı. Benim araştırmalarıma göre, gerçek Türkler Türkiye’de azınlıktadır. 4,5 milyon göçmen Arnavutlardan daha azdırlar. Zaman zaman kendime, “keşke devşirme Türkler değil de, gerçek Türkler bizi yönetseydi; onların yerli halklara hiçbir düşmanlığı olmazdı, yerli halkları katliamlardan, soykırımlardan geçirmezdi,” diye sorduğum olmuştur. Maalesef bin yıldan beri bizi yönetenler devşirme Türklerdir. Türkiye’nin en azılı ırkçı Türk milliyetçiliğini yapanlar Türklük pazarında otlayan devşirme Türklerdir; kendi kültüründen, dilinden, insanlığından koparılmış yerli devşirmeler, Balkan ve Kafkas göçmenleridir.

2010’de Doğu Türkistan Cumhuriyeti’nden bir profesör, Berlin Teknik Üniversitesi’nde düzenlenen panelde konuşma için Berlin’e gelmişti. Sunum konuşmasından sonra Türkistan Cumhuriyeti’nde üniversitede çalışan o profesör ile Türkiye’deki devşirme Türkler hakkında biraz konuştum.

Bana döndü dedi ki, “Gerçek Türkler biziz. Biz Türkiye’deki Türkleri Türklerden saymıyoruz ki; onlar başka halklardan devşirilmiş, kendi kültürlerinden uzaklaştırılmış devşirme, sahte Türklerdir.”

“Ben de aynı sizin gibi düşünüyorum,” dedim. Türkistan’dan gelen birisinin, devşirme Türkler hakkında benim gibi düşünmesi beni çok şaşırtmıştı

O akademisyen adam da şaşırmış olmalı ki, “Aynı konuda aynı fikirde olmamız çok ilginç,” dedi.

“Hakikatin yolu birdir,” dedim. O gülümseyerek ‘evet’ anlamında kafasını salladı.

Sırrı Süreyya Önder, İsmail Beşikçi, Fikret Başkaya, Haluk Gerger, Hasan Bildirici[1], Ertuğrul Kürkçü, Sezai Temelli gibi adını sayamadığım vicdan sahibi yüzlerce gerçek Türk aydınları, yazarları, akademisyenleri her zaman uygarlık güçlerine çalışan “uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin” ayrımcılığına, haksızlığına, katliam ve soykırımlarına uğrayan mazlum yerli halkların mücadelesi yanında yer almışlardır. Her birisi vicdanlı Sırrı Süreyya Önder gibi Türk olduğu kadar bir Ermeni’dir, bir Rum’dur, bir Süryani’dir, bir Kürt’tür. Her biri gerçek birer Baba İshak’tır! Ve her şeyden önce bir insandır. Bu yüzden ülkeyi İngilizlere, Amerikalara satmış iktidardaki devşirme Türkler, yerli halkların çocuklarına yaptıkları işkencelerin, cezai yaptırımların ve zulümlerin aynısını onlara yaptılar.

Ben iktidardaki devşirme Türklerin, Türk ya da Türkler adına yaptıkları katliamlar, soykırımlar, işkenceler ve faili meçhul cinayetlerden hiçbir zaman gerçek Türkleri sorumlu olarak görmedim. Çünkü bunların uygarlık güçlerine vekalet savaşçılığını yürüten devşirme Türkler olduğunu çok iyi biliyordum. Dünyanın hiçbir yerinde bir halk, başka bir halka katliam ve soykırım yapmaz. Katliam ve soykırımlar uygarlık güçlerine çalışan devletin komuta merkeziyle planladığı bir organizasyon işidir.

Türk Irkçılığı Hitler ırkçılığından daha tehlikelidir

Türk ırkçılığın Hitler ırkçılığından daha tehlikeli olması, sürekli uygarlık yıkıcı görevini devam ettirmesi, başka bir ırkın ruhuna girmiş, onun kimliğine bürünmüş devşirmelerin süreklilik arz eden hal almasından kaynaklanmaktadır. Uygarlık güçleri, Hun, Moğol ve Türklerin binlerce yıl Orta Asya’da Çin uygarlığına saldırıp yağma, talan ve ganimet elde edip geçimlerini sağlayan tarihin olumsuz kültür tipleri, yani ’uygarlık düşmanı’ olduklarını çok iyi bildikleri için, Anadolu’da devşirdikleri Türklerde bu Orta Asya’daki Türk barbarlığın ruhunu canlandırıp uyandırarak tarihin olumsuz, yıkıcı etmenlerini Selçuklu devletinden beri iktidara getirerek kullanmaktadırlar.

İşte ne olduysa, İngilizlerin  dünya ülkelerinin sınırlarını Rusya ile paylaşamadığı o yüzyıllardır süren “Büyük Oyun” ile Ortadoğu (Kürdistan) toprakları altındaki petrollere gözünü diken Rothschild Hanedanı ve İngiliz Kraliyet Ailesi’nin 1870’lerden sonra Selanik’te Avrupa merkezci Türk milliyetçiliği ve Alman askeri disipliniyle yetiştirip, önce 1908’de Jön Türk devrimiyle Osmanlı padişahın iktidarına ortak ettikleri, bir yıl sonra da, tıpkı 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi gibi, İngilizlerin senaryosunu yazdığı 31 Mart 1909’taki Darbe Girişimi ile iktidara taşıdıkları ve hiçbirisinin Türk olmadığı İttihat Terakkicilerin (Beyaz Türklerin) toplumu yukardan aşağıya doğru Türk milliyetçiliğiyle yetiştirip homojen bir toplum yaratmalarıyla başladı. O gün bugündür uygarlık güçlerin elinde daha beter bir oyuncak durumuna düşen ve genleriyle oynanmış vekalet savaşçıları ordusuna dönüşen devşirme Türkler bu coğrafyayı bir halklar mezarlığına çevirdiler.

Görevimiz, gerçek Türklerle güçlü bir ittifak oluşturup, uygarlık güçlerine çalışan taşeron devşirme Türklerin zulümkâr iktidarına karşı mücadele ederek, Öcalan’ın, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı“nı gerçekleştirmektir. Ancak o zaman bu coğrafyaya barışı getirmek isteyen Sırrı Süreyya Önder gibi Baba İshak’ların anılarına sonsuz bağlılığımızı göstermiş olacağız.

Berlin, 08.05.2025

Azad Roni

[1]. Bu yazıyı kaleme aldığımdan bir hafta sonra Hasan Bildirici’nin Facebook hesabında yayınladığı bir yazısında, ‘devşirme Türkler‘ hakkında aynı fikirde olduğumuzu gördüğümde hiç şaşırmadım. Hasan Bildirici, “uydurup, sahte Türkler“ için şöyle diyor:

“Bu uyduruk Türkçülüğün Osmanlı tarihinden haberi yok. Çünkü Türk bile değiller, insan değiller. Osmanlı 700 sene Doğu’da Kürtlere sırtını dayayarak Viyana kapılarına gitti. Sizde Türk zekası bile yok, çapul ve yağma zekası var. Bu halinizle Türklüğün sırtına yapışmış keneden farkınız yok.

Zaten barışın hakim olduğu demokratik bir ülkede siz olmayacaksınız. Hazineden geçinen üç kağıtçı basın ve medyanızı alıp defolup gideceksiniz. Kürt özgürlüğü aynı zamanda lağım çukurundan ibaret bataklıklarınızı kurutulması anlamına gelecek.

Ben Türk tarihini iyi bilirim; Türklerin neden ilerleyip neden gerilediğini de iyi bilirim. Bir yanım Kürdistan dağlarına dayanır, diğer yanım asya bozkırlarına. İki halkı da yüreğimde hissederim. Ama benim en büyük düşmanım, Türklüğü dünyada ve ülkede bir çirkinlik ve bir rezalet haline getiren uyduruk Türk milliyetçileridir. Onlar geleceğin Türk nesillerinin baş düşmanıdır. Onlar bataktır, ayaküstüdür ve dolandırıcıdır. „

2.) Video: Endam Huner “Barış’ın Sırrı” barış elçisi Sırrı Süreyya Önder anısına

 

✍ Azad Ronî Yazdı:

Hem 2013-2015 döneminde, hem de 28.12.2024-2025 döneminde İmralı heyeti içinde yer alan barış elçisi, DEM Partili Sırrı Süreyya Önder, ‘Barış Anneleri’ ve seven yoldaşları tarafından Berlin Dêrsim Cemaatı’nda anıldı. Önder; yazar, sanatçı, siyaset ve 68 kuşağın devrimci kişiliğiyle toplumun her kesiminden sempati toplayan uzman bir dil ustalığına sahipti. O, tutarlı bir devrimci olduğu kadar, halkların ve etnik grupların birbirine düşman edildiği bir toplumda bir barış elçisiydi. İmralı heyeti içinde barış çalışmalarını aksatmamak için bilinen kalp rahatsızlığı tedavisini bilerek ertelemişti. “Önemli olan ülkeye barışı getirmek, sonra tedaviye başlarız,” demişti. Fakat belki de yorgun kalbi o hızlı tempoya, heyecana daha fazla dayanamadı, barış mücadelesi verirken aniden kalp krizi geçirdi.

Oysa o, kendisine ve çevresindeki insanlara, “Bu ülkeye barışı getirmeden ölmek yok,” diyordu, her seferinde. Ama rahatsız kalbine söz geçirememişti. Barışı görmeden 15.04.2025 tarihinde aniden kalbi durdu. Saat 23:00 sıralarında kalbi durmuş bir şekilde hastaneye yetiştirilen Önder’in kalbi durdu mu, durduruldu mu açıkçası kesin bir şey bilmiyoruz. Kalp krizi geçirmeden iki hafta önce, 02.04.2025 tarihinde kendisine karşı bir suikast girişimi olduğunu öğrendik. DEM Parti 8 Mayıs 2025’de, ”2 Nisan’da, Sırrı Süreyya Önder’in kullandığı aracın sol arka lastiğini patlatabilecek, demirden yapılmış keskin bir düzeneğin yerleştirildiğinin tespit edildiğini” açıkladı. Bu açıklamanın 3 Mayıs’ta vefat eden Önder’in ölümünden 5 gün sonra açıklanması kaygıları arttırıyor.[1] MİT içinde dış güçlere bağlı çalışan hücreler tarafından öldürülse de, öldürülmese de halk, onu ’barış şehidi’ diye sahiplendi. Evindeki yatağında doğal ölümle ölseydi, hiç kuşkusuz Çetin Altan gibi hüzünlü bir biçimde, “Ülkeye barışı getirmek istedik, ama olmadı. Çocuklarımıza bırakmak istediğimiz ülke bu değildi!” diyecekti.

Sırrı Süreyya Önder’in ikinci defa İmralı heyetinde yer alarak başlattığı barış sürecin nereye evirileceğini henüz bilmiyoruz. Yaşayarak öğreneceğiz. Fakat hatırlatmak gerekir ki; AKP Hükümeti, birinci İmralı barış sürecinde heyetin Öcalan’la yaptıkları görüşmeleri,[2] onun hangi örgüte mektup gönderdiğini, kimin kim ile ilişkisinin olduğunu öğrenip, bunu daha sonra Kürtlere karşı başlatacakları ‘Çöktürme Planı’nda suç delili olarak kullanmak üzere Özel Harp Dairesi tarafından kayıt altına alındığını biliyoruz. Özel Harp Dairesi kayıt altına aldığı bu bilgileri hizmet ettikleri İngiliz ve Semitik tüccarların devlete danışmanlık yapan heyetlerine bildiriyor. Uygarlık güçleri de taşeron devşirme Türk politikacılarına ve ordusuna Kürtlere karşı nasıl bir özel savaş yürütmesi gerektiği planlarını çizip kendilerine bildiriyorlardı. Onun için başbakanın, bakanların pek bir şeyden haberleri olmuyor. İş olup bittikten sonra haberleri oluyor. İmralı heyetinde yer alan HDP milletvekilleri Selahattin Demirtaş, Sırrı Süreyya Önder, İdris Baluken ve Pervin Buldan barış sürecinde halkın ve ülkenin çıkarları için sarf ettikleri sözleri ve tavırlarından dolayı, -Kürtlere karşı Şark Islahat Plan’ın bir devamı olan ‘Çöktürme Planı’n başlatılmasıyla birlikte- tutuklandılar. AKP Hükümeti tarafından Kandil’e gönderilen Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder daha sonra, Kandil’de görüştükleri KCK yöneticileriyle birlikte çektikleri fotoğrafı suç delili olarak gösterdiler. İddianamede, ”örgütün destekçileri olduğunu belli edecek şekilde hareket etmek suretiyle terör örgütünün propagandasını yapmak suçunu işlediği” diye savunularak ağır hapisle cezalandırılmaları isteniliyordu.

Bu sefer öyle olmamasını diliyoruz, arzuluyoruz. Ama pek umudum da yok. Bunun için haklı nedenlerim var. Ben, tarihte ‘taşeron devşirme Türklerin’ uyarlık güçlerine ihanet ettiğini hiç görmedim. Hep Türkmenlere ve yerli halklara -uygarlık güçleri adına- ihanet ettiğini gördüm.

O coğrafyada barışa ve gerçek demokratik sisteme susamış bu kadar insanın Sırrı Süreyya Önder’e sahiplenmesi, bana Bawa İshak İsyanından (1239-1240) bu yana iktidar sahiplerine karşı hep yerli halklarla zalime karşı birlikte mücadele etmek isteyen gerçek Türklerin barış severliğini tekrar hatırlattı. Gerçek Türklerin yerli halklarla barış içinde bir arada yaşaması ve birlikte mücadele etmesi önünde, hep Türk olmayıp Türkler adına iktidarda olan devşirme Türkler engel olmaya çalıştılar. Ama her dönemde engel olmaya çalıştılar. Selçuklu devleti kurulduğunda, Osmanlı devleti kurulduğunda, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda hep gerçek Türk olmayan, uygarlık güçlerine çalışan devşirme Türkler söz ve iktidar sahibiydi. Bin yıldan beri biz halklar arasında birliği ve birleşik mücadele cephesini kurmayı başaramadık.

Bawa İshak İsyanı

M.S. 1239 Yılında  Bawa İshak önderliğinde özellikle Zerdüşt inancındaki halklar; kadın, erkek, genç, yaşlı, çocuk hep birlikte Dêrsim, Sivas, Bingöl, Malatya, Yozgat, Tokat, Çorum ve Amasya kentlerinde, uygarlık güçlerine çalışan Selçuklu Sultanlarının İslam’ı Anadolu’ya sokmaya, ayrı inançlardaki halkları, aşiretleri birbirine karşı kullanıp kırdırmak amacıyla bazı Dêrsim eyalet aşiret reislerine “peygamberin sülalesinden“ geldiklerine dair şerece dağıtma soy küstahlığına, katliam ve zulümlerine  karşı ayaklandılar. Üstün ahlak, kültür, barış ve kaynağını doğadan alan bir tabiat anlayışındaki Zerdüşt öğretisine sahip Bawa İshak bütün yerli halkları birleşik cephede buluşturarak görkemli bir yürüyüş yaratıp kısa zamanda Anadolu ve Kürdistan’da -bugünkü Kürt Özgürlük Hareketi gibi- bir insan seline dönüştürmeyi başarmıştı.

Yağma ve talancı devşirme Türkleri Anadolu’dan çıkarmak için, kendiliğinden büyük bir tepkiyle gelişen bu görkemli hareketin doğuşuna yol açan Bawa İshak belli bir yol güzergahında, Semitik tüccarların altın gücüyle kullandıkları ‘uygarlık yıkıcı paralı Türk Ordusu’nun üzerlerine bir insan seli gibi yürür de yürür…

Ayaklanmalar kısa zamanda Adıyaman, Urfa, Antep ve Elbistan’a kadar, nerdeyse bütün Anadolu ve Kürdistan’a yayılınca, Selçuklu devletinde deprem olmuş gibi sarsılıp çöküşe doğru hızla yol alır. ‘Uygarlık yıkıcı devşirme Türk (Selçuklu) ordusu‘ önce Sivas’ı, sonra Amasya ve Kayseri’yi terk etmek zorunda kalır.  Semitik tüccarların altın gücüyle besledikleri devşirme Türk ordusu arkasına bile bakmadan kaçar. Tam Selçuklu Sultanları başkent Konya’yı da terk edip Anadolu’dan kaçmayı planladıkları sırada; hatta Selçuklu Sultan’ı II. Gıyaseddin Keyhüsrev savaşı tümüyle kaybettiğini gözleriyle görerek Konya’dan ayrılıp gider. Uygarlık güçlerin, Anadolu’ya Zerdüşt ve Hıristiyanlığa karşı yerleştirdikleri İslam’ın İleri karakolu Selçuklu devletin yıkım çanları çalmaya başlar!

İşte tam bu sırada kral ve devletlerin arkasındaki uygarlık güçleri dediğimiz yeryüzü tanrılarımızın, o (günkü NATO olarak görün) askerî komuta teşkilatı devreye girer; Semitik tüccarların altın gücü sayesinde bolca paralı Hıristiyan zırhlı Frenk askerleri ve beyni siyasal İslam‘ın ideolojik silahıyla körleştirilmiş Sünni Kürt savaşçılarına (Bugün devletin kullandığı Hizbullah ve Hüda Par gibi Sünni Kürt derebeyleri) kavuşup taze kan alan devşirme Selçuklu ordusu kendisini çarçabucak toparlar. Selçuklu ordusunun kendisini çarçabucak toparlamasında paralı zırhlı Frenk askerleri çok büyük rolleri vardır. Tam Anadolu ve Kürdistan halkları Bawa İshak önderliğinde bir zafer elde edecekleri sırada; biri Hıristiyanlık dini, biri İslam dini için çalışan bu iki düşman askerleri kim bir araya getirdi? Uygarlık güçleri. Kırşehir yakınlarındaki Malya Ovası’nda, davalarında haklı olan ve tüm pozitif güçleri içinde barındıran Bawa İshak’ın arkasındaki yerli Aryen halklarını; yani çoluk çocuk, ihtiyar, kadın, bebek, erkek, genç demeden korkunç katliamlarla işgalcı din İslam’a karşı ayaklananların büyük bir kısmını kılıçtan geçirirler. Kaynağını doğadan alan bir tabiat inancına sahip en az 40-50 bin insan öldürülür. Ve bir daha gerici İslam’a karşı çıkıp ayaklanmasınlar, karşı çıkmasınlar zihniyetiyle ibret olsun diye, kılıçtan geçirilip koparılan insanların kanlı kafalarından tepeler oluşturulur. İsyanın önderi Bawa İshak Amasya Kalesi’de 1240’da, aşağı yukarı yüz yetmiş yıl sonra, uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin Selçuklu mirasını devralan ve ikinci aşaması olan Osmanlı devşirme sistemine karşı aynı felsefi anlayışla isyan eden Şeyh Bedrettin gibi idam edilir.

Bunu neden anlatıyorum? Bawa İshak ve Şeyh Bedrettin‘in arkasında devletin ordusundan on kattan fazla bir halk ordusu, daha fazla güç, daha fazla doğal bir inanç olmasına rağmen neden başarısızlıkla sonuçlandı? Çünkü o uygarlık ‘yıkıcı Türk egemenlik sistemin‘ arkasında tarihin derinliklerinde yaşayan bir beynin, yani uygarlık güçlerin askerî komuta teşkilatı olduğunun farkına varamadılar. İkincisi, Selçuklu devletin kurucusu Tuğrul Bey’i, Osmanlı devletin kurucusu Osman Bey’i Türkiye devletin kurucusu Mustafa Kemal’ın bizim için çalıştıkları yanılgısına kapıldık; yani bizim gibi görünüp, uygarlık güçlerin safında bize karşı savaşan paralı devşirme Türklerin, gerçek Türkler olmadığının farkına varamadık. Belki bundan sonra farkına varırız ve Bawa İshak, Şeyh Bedrettin ve Sırrı Süreyya Önder’in barış mücadelelerini bu topraklarda yaşatabiliriz diye yazıyorum. (devam edilecek)

Berlin, 08.05.2025

Azad Roni

Notlar:

[1]. “Önder’in ölümünden 5 gün sonra açıklanması kaygıları arttırıyor” cümlesinin arkasındaki not: Biliyoruz ki, NATO Gladiosu boş durmuyor. Kürt sorununu çözme üzerinde düşünen Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a önce 1988’de suikast düzenlendi. Suikasttan yaralı kurtulur Özal 1993’le zehirlenerek öldürüldü. Dünyanın her yerinde uygarlık güçleri, Barış süreçlerinde yer alanları suikast ve zehirlemelerle öldürerek, barışı engel olmaya çalışıyorlardı. Örneğin 20.08.1993 tarihinde Oslo barış görüşmeleri sonuçlandı. Filistin Kurtuluş Örgütü Başkanı Yaser Arafat ile İsrail Başbakanı İzak Rabin tarafından 13.09.1993 tarihinde Washington’da halka açık bir törenle “Oslo Barış anlaşması“ imzalandı. Filistin topraklarında barışı gerçekleştiren Yaser Arafat ile İsrail Başbakanı İzak Rabin’e Nobel Barış ödülü verildi. Fakat ne yazık ki, iki yıl sonra Oslo Barış anlaşmasını imzalayan İzak Rabin, 04.11.1995 tarihinde uygarlık güçlerin vekalet savaşçılarından biri olan aşırı sağcı Yigal Amir’in suikast girişi sonucu öldürüldü. Yaser Arafat ise 2004 yılında radyoaktif “polonium 210“ zehirlenerek öldürüldü. Türk MİT’i ise, her zaman NATO Gladiosu ile beraber çalıştığı herkes tarafından bilinmektedir. Bu yüzden Türkiye’de her şey olabilir. Olmayacak diye bir şey yok.

2. “İmralı barış sürecinde heyetin Öcalan’la yaptıkları görüşmeler” cümlesin arkasındaki not: Abdullah Öcalan, “Demokratik Kurtuluşun ve Özgür Yaşamı İnşa (İmralı Notları), Mezopotamien Verlag, Neuss, Deutschland” kitabını bakın.

[1]. Biliyoruz ki, NATO Gladiosu boş durmuyor. Kürt sorununu çözme üzerinde düşünen Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a önce 1988’de suikast düzenlendi. Suikasttan yaralı kurtulur Özal 1993’le zehirlenerek öldürüldü. Dünyanın her yerinde uygarlık güçleri, Barış süreçlerinde yer alanları suikast ve zehirlemelerle öldürerek, barışı engel olmaya çalışıyorlardı. Örneğin 20.08.1993 tarihinde Oslo barış görüşmeleri sonuçlandı. Filistin Kurtuluş Örgütü Başkanı Yaser Arafat ile İsrail Başbakanı İzak Rabin tarafından 13.09.1993 tarihinde Washington’da halka açık bir törenle “Oslo Barış anlaşması“ imzalandı. Filistin topraklarında barışı gerçekleştiren Yaser Arafat ile İsrail Başbakanı İzak Rabin’e Nobel Barış ödülü verildi. Fakat ne yazık ki, iki yıl sonra Oslo Barış anlaşmasını imzalayan İzak Rabin, 04.11.1995 tarihinde uygarlık güçlerin vekalet savaşçılarından biri olan aşırı sağcı Yigal Amir’in suikast girişi sonucu öldürüldü. Yaser Arafat ise 2004 yılında radyoaktif “polonium 210“ zehirlenerek öldürüldü. Türk MİT’i ise, her zaman NATO Gladiosu ile beraber çalıştığı herkes tarafından bilinmektedir. Bu yüzden Türkiye’de her şey olabilir. Olmayacak diye bir şey yok.

[2].  Abdullah Öcalan, “Demokratik Kurtuluşun ve Özgür Yaşamı İnşa (İmralı Notları), Mezopotamien Verlag, Neuss, Deutschland” kitabını bakın.

3. Video: Endam Huner “Barış’ın Sırrı” barış elçisi Sırrı Süreyya Önder anısına

✍ Azad Ronî Yazdı:

Devşirme Turhan Çömez’in İttihatçı Faşist Zihniyetini Kınıyoruz!

Gerçek Türkler, Kürtler, Aleviler Türkiye’de barış istiyor. Savaş istemiyor. Fakat Turhan Çömez, Ümit Özdağ, İlber Oltaylı, MHP’den ayrılıp İYİ Parti kuran Müsavat Dervişoğlu ve MHP’den CHP’ye transfer edilen Mansur Yavaş gibi savaştan, kandan, kaostan beslenen ırkçı faşist devşirmeler o ülkede hiçbir zaman barış istemediler ve istemiyorlar. Bulgaristan göçmeni devşirme Turhan Çömez, 14.10.2025 tarihinde Meclis’i yöneten ve kocası, devletin kontrgerillası tarafından öldürülmüş olan Pervin Buldan’a, Kürtlere ve Abdullah Öcalan’a Meclis kürsüsünden bir sürü hakaretler yağdırdı. Bu, ‚Terör‘ kelimesi bahanesini ağzından hiç düşürmeyerek, herkesi ‘Terör’ yaftasıyla suçlayan, yerli halkları ve çocuklarını sürekli terörize ederek ve özellikle barış isteyen Kürt önderlerine ve değerlerine yönelik küçümseyici aşağılamalarla “alçaktır!” diye ağır bir şekilde suçlayarak savaştan, kandan beslenen köle ruhlu Bulgar devşirmesi İYİ Parti Milletvekili Turhan Çömez’in İttihatçı faşist zihniyetini kınıyoruz!

Bu savaş sever ve Türkçülük pazarında servetlerine servet katan devşirmeleri deşifre etmek gerekiyor. Henüz barış ve Öcalan’ın özgürlüğü konusunda, Kürt sorunun çözümü konusunda ortada hiçbir şey yokken, barış gelecek diye rahatsız oluyorlar, korkuyorlar, kıyameti koparıyorlar!

Kendi soyunu sopunu inkâr edip Türkçülük adına iktidara çalışan köle ruhlu devşirmeler kendilerini aşağılanmış ve alçalmış olarak hissederler. Hakikatleri dile getiren insanları da kendileri gibi aşağılık psikolojisi içinde gördükleri için, karşıda aynada gördüğü kendisine zehirli dil kullanarak hakaret etmeyi, küfür etmeyi, ahlaksızca davranmayı, köpeğin sahibinin kapısında havlama karakterinden farksız bir şey değildir.

Asıl bu coğrafyada barış isteyen yerli halklar değil, savaş isteyen (Çömez’in kullandığı kelimeyi ödünç alarak söylüyorum. Ben böyle bir kelimeyi kullanmak istemiyorum. Okuyucularımdan özür diliyorum.) devşirmeler ‘alçaktır’!

Bu ülkenin çocuklarına “terörist” diye hakaret ederek İttihatçıların Türkçülük söylemleri, savaş oyunları ve nâralarıyla servetlerine servet katan devşirmeler ‘alçaktır’!

Meclis’te kurulan ‘Demokrasi Komisyonun Barış’ masasına oturmayarak savaşın sürmesini, ölümlerin olmasını, ekonominin daha da kötüye gitmesini isteyen savaş severler ‘alçaktır’!

Savaş baronlarına çalışan köle ruhlu devşirmeler ‘alçaktır’!

İmralı Adası’da “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” yaparak, örgütünü feshedip silahlarını sembol bir törenle yakarak ülkede barışın kapılarını sonuna kadar aralayarak, “Biz İsrail-Filistin gibi, Rusya-Çeçenler gibi kör bir savaşı tırmandırma değil, çoktan beri barışçı çözümü zorlamak istiyoruz,” diyerek barışçı çözümden yana tavrını defalarca açıkça ilan eden Öcalan ile kalıcı bir barış için görüşmek istemeyenler ‘alçaktır’!

Türkiye’ye barışın gelmemesi için kurulan, çatışmalardan rant devşiren, kışkırtıcı ve nefret dili kıllanan ırkçı-faşist partilerden olan Zafer Parti ve  İYİ Parti, şu an Meclis’te kurulan “Demokrasi Komisyonun Barış” masasına oturmayarak, Turhan Çömez gibi provokatörlerin iğrenç ve ahlaksız söylemleriyle de barışın önünde en büyük engel oluşturan devşirmeler toplulukları olduğunu açıkça göstermiştir!

Osmanlıdan beri bu ülkeye göç eden devşirmeler önce isimlerini, sonra dinlerini ve daha sonra etnik kimliklerini değiştirirler. Sonra makam, para, servet peşinde koşuyorlar. Bunun örnekleri çok…

Devşirmeler Makam, Para, Servet Peşinde Koşuyorlar

Oturduğum Berlin’de yıllar önce Arnavutlu bir komşum vardı. Türkiye’de, iktidardaki devşirme Türkler üzerine konuştuğumuzda, ikimizin de aynı hakikatleri dile getirdiğimize şaşıyorduk. Ben Türkiye’de 4 milyon Arnavutlu olduğunu söyleyince, o Arnavutlu komşum bu rakamın daha fazla olabileceğini belirterek bana aynen şunları söyledi:

”Biz Arnavutlar daha iyi biliriz. Şu an Türkiye’de 4,5 milyon Arnavutlu yaşıyor. Mustafa Kemal’in annesi de Arnavutludur. Türkiye Arnavutluları çok seviyor. Bizim köyümüzden İstanbul, İzmir, Ankara’ya göç eden aileler var. Bu tanıdığım ailelerle konuştuğumda diyorlar ki, ’Biz Edirne’nin kapısından içeriye, yani Türkiye sınırından içeriye girdik mi, Türk olduğumuzu söylüyoruz. Hem de birinci derecede Türküz! Böyle söylersek bize güveniyorlar, devletin sırlarını bizimle paylaşıyorlar ve devletin en iyi görevlerini bize veriyorlar. Devlet yerli halklara karşı nasıl davranacağımız konusunda sırlarını sadece biz göçmenlerle paylaşıyor. Yani devlet bizi, biz devleti kandırıyoruz. Edirne’nin kapısından dışarıya çıktık mı biz kendi kimliğimize bürünüp Arnavutlu oluyoruz!’ Böylece makam, para, servet peşinde koştuklarını açıkça dile getiriyorlar. Hele fakir bir köylüm var ki, 1990’ların başında çırıl çıplak İzmir’e gitmişti. Hiçbir şeyi yoktu. Göç ettiği ülkede İsmini değiştirdi, Osman yaptı. Dinini değiştirdi, Sünni İslam oldu. Etnik Arnavut kimliğini değiştirdi, Türk oldu. MHP’liler eline sopa verip sokaklardaki eylemlerde yıllarca kullandılar. Şimdi İzmir’de iki mağaza sahibi! Ekonomik durumu çok iyi.

2008’de beni iki haftalığına Türkiye’ye davet etti. Oraya gittiğimde onun o ülkede Kürtlere ne kadar düşman olduğunu gördüm. Tanıyamadım. Sordum, dedim ki, ‘köydeyken sen böyle değildin. Mazlum Kürtlerin dostuydu. Ne oldu sana böyle değiştin, ırkçı bir Türk oldun ve çok kısa zamanda iki mağaza sahihi oldun?’ Çok şey anlattı bana. Onun o iğrenç hayatını, köyümüzdeyken Kürtlere olmayan düşmanlığını görünce, yanında fazla kalamadım, kendisine çok kızdım, darıldım bir hafta sonra hemen Almanya’ya dönmek zorunda kaldım.”
İşte orası Türkiye… ‘Olmuyor‘ diye bir şey yok!

Dünyanın hiçbir yerinde olmayacak şeyler oluyor.

Şeytanın aklına bile gelmeyen şeyler o ülkede oluyor.

Görüldüğü gibi, ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi’ sadece Tük-İslam-Sentezi ideolojileriyle toplumu yukardan aşağıya örgütlemiyor; Arnavutlu Osman gibi, aynı zamanda en sıradan ilişkilerde de devşirmeciliği sürekli üretiyor.

Hazineden Çaldığı Paralarla Otel Sahibi Olan Başbakan

Kendilerini vatan sever olarak gösteren, vatanı babalarının çiftliği olarak görerek yağmalayıp talan edenler, devletin kullandığı bir kontrgerilla elemanı olan Abdullah Çatlı konuşmasında, “Bu Millet uğruna, bu vatan uğruna, bu devlet uğruna kurşun atan da, yiyen de şeriflidir! Her şey vatan için!” diye kötülüklerini örtmek için nâralar atan eski Başbakan Tansu Çiller ve Çiller Hükümetin kontrgerilla ayağında yer alan Mehmet Ağar gibi devşirmeler, makam, para, servet için ırkçı devletin her tür kötü (kontrgerilla) işlerini yapıyorlardı. En yüksek sesle, ”vatan, millet, Sakarya! Bu devlet uğruna kurşun atan da, yiyen de şeriflidir!” Sloganlarını seslendirenler en büyük yolsuzluğu yapıyorlardı. İşe alındıkları devlet kapısında yağma ve talanlarını bir elinde Türk bayrağı, öbür elinde Atatürk portresi dalgalandırarak servetlerine servet katan yolsuzluklarını gizliyorlardı.

17 bin faili meçhul cinayetin işlendiği ve 1991-1993 yılları arasında insanlara, ”Bu devletin malı deniz, yemeyen domuz!” dedirten Süleyman Demirel tarafında kurulan koalisyon hükûmetinde Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı, 1993-1996 yılları arasında başbakan olduğu dönemlerde kılıfına uydurarak devlet hazinesinden çaldığı paralarla Amerika’da New Hampshire Eyaletin Selam şehrinde iki buçuk milyon dolara satın aldığı 5 yıldızlı otelin bugünkü değeri dört-beş katı değerindedir.

Çok açık görülüyor ki, Türkiye’de kurulan Türkçülük pazarında beslenen devşirmeler ‚deniz‘ olarak gördükleri toplumun malından-servetinden yiye yiye denizi, yani toplumun malını kurutma eşiğine getirerek toplumu topyekün yoksullaştırdılar.

Derin devletin kontrgerilla kanadına çalıştığı dönemlerde hazineden çaldığı paralarla servetine servet katarak Amerika‘da satın aldığı Otelde kraliçeler gibi yaşayan Balkan göçmeni bir ailenin kızı olan eski başbakan devşirme Tansu Çiller’in; bugün Türkçülük söylemleriyle  aynı derin devletin gizli bir gücüne çalışarak servetlerine servet katan Turhan Çömez, Müsavat Dervişoğlu, Ümit Özdağ ve İzmir’de MHP’lilerin sokak eylemlerinde kullanarak iki mağaza sahibi yaptıkları Arnavutlu Osman’dan ne farkları var? Biri devletin en üst makamında bu devletin yolsuzluklarına bulaşmayan en iyi, en temiz, adelet ve insanca yaşamak isteyen vatandaşları olan devrimcileri, Kürtleri katlederek servetine servet katıyordu. Biri de en alt tabakada, sokaklarda haksızlığa karşı gösteri yapan vatandaşların üzerine sopa ile saldırıp, kimi zaman birkaçını öldürerek servetine servet katıyordu!

‘Alçaklık’ bu değil de nedir?

Vatan hainliği bu değil de nedir?

Tansu Çiller Hükümetin Cinayetleri

Çiller-Ağar-Güreş-Demirel hükümet çetesi de, bugünkü AK Partisi’nin 2014’deki “Çöktürme Planı“ ve ondan önceki hükümetler gibi hep Kürtleri hukuk dışı ilan edip, “eşkıya, vahşi, terör”  yaftalarıyla “Kürtlük fobisi” yaratarak „Şark Islahat Planı“nı güncelleştirmişlerdi:

‘1993 Konsepti’ denilen bir planla dört bin Kürt köyünü önce barbar Türk askerleri tarafından yağmaladılar, sonra da yakıp yıktılar. On binlerce insanı katlettiler. Cenazeler günlerce sokaklarda bekletildi. 5 milyon Kürdistanlıyı kendi topraklarından zorla göç ettirdiler. Binlerce Kürt genci dağa çıkmak zorunda bırakıldı. O dönemde devletin resmi polisi, jandarması, askeri dışında kurduğu JİTEM ve onun yardımcı tetikçileri olan Hizbullah örgütü tarafından kaçırılan insanlar karanlık köşelerde beyinlerine birer kurşun sıkıp infaz ediyorlardı. İnfaz edilenlerin cenazeleri, asit kuyularında, yol kenarlarında, çöplerin döküldü derelerde ya da bir mağaralarda bulunuyordu. Bu Mussolini ve Hitler rejimlerine örnek olmuş nasıl faşist bir devlet ki, bu köy yakmaları, katliamları, soykırımları yapan, işkenceyle on binlerce insanı paramiliter örgütleriyle ortadan kaldıran bu devletin insanları hâlâ bütün bunlara seyirci nasıl kalabiliyorlar? İnsanın aklı almıyor.

Devletin gizli ve paramiliter örgütleri tarafından işlenen bu katliam ve cinayetlerin faillerini herkes tarafından biliyordu. Ama bu katliamların ve cinayetlerin üstü devlet tarafından bilinçli bir şekilde örtülüyordu. „Faili meçhul“ oluyordu. Faili bilinen ve faili meçhul katliam ve cinayetler olduğu için devlet tarafından failleri bulunmak bir yana, ortada olan deliller yok ediliyordu. Çiller-Ağar-Güreş Hükümetin kurduğu bu JİTEM ve Hizbullah örgütlerin vahşi yöntemlerle katlettikleri insanlara “kimin öldürdüğü belli değil“ diyorlardı. Ve dava dosyaları vatandaşlarını mafya yöntemleriyle ortadan kaldıran devlet adliyesinin tozlu arşivlerine atılıyordu.

Türkiye’de Türkçülük Geçim Kapısı Mı?

Uygarlık güçleri, Avrupa merkezci ırkçı Türk milliyetçiliği ideolojisini hiçbirisi Türk olmayan İttihatçıların kafalarına onlarca yıl boyunca yerleştirdikten ve Erzurum-Sivas kongrelerinde, “Anadolu‘yu emperyalist devletlerden kurtarırsak bu ülke hem Kürtlerin hem de Türklerin ülkesi olacak! Emperyalizme karşı birlikte savaşalım!“ deyip kandırarak güçlerini yanına aldıkları Kürt aşiretlerine ihanet edip yok sayarak ve Kürtleri inkâr ederek kurulan Türkiye’de; İttihatçı zihniyetin Türkçülüğü bir üstünlük olarak mal-mülk, makam, para, servet edinmek isteyenlerin geçim kapısı olmuştur. Türkiye, yüz yıldır Türkçülük kimliği altında kendisini satışa çıkaran köleci devşirmelerin bir Pazarı oluşmuştur! Yani Türkiye’de devşirmeler için bir Türkçülük Pazarı kurulmuştur! Devşirmeler, o ekonomik-politik pazarda kendilerini modern köleler gibi satışa çıkarırlar. Kim daha çok Türk olduğunu bağırırsa o daha çok mal-mülk, makam, para ve servete sahip olur.

Devşirilerek Yeniçeri Askeri yapılmak üzere İslamlaştırılan Hıristiyan ve Zerdüşt halkların çocukları

Osmanlı yerli halklardan devşirdiği çocukları onlara karşı savaştırıyordu

‘Uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sisteminin ulus-devlet çağında, Türkiye’nin Selçuklu ve Osmanlıdan devraldığı devşirmeciliği modern Yatılı Bölge Okulları ve askeri okullar ile daha da derinleştirilmiştir. Yani Türkçülük pazarı yeni değildir. Bu sistem; Selçuklu devletinde ‘Gulam Sistemi’,  1362-1389 I. Murat döneminde Pençik Kanunu ile ‘Acemi Oğlanlar’ ordusu kurularak ‘Yeniçeri Askeri Ocakları’n temeli atıldı. Ülkeye göç edenler ve yerli halkların çocuklarını devşirerek kendilerine karşı kullanıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu, Anadolu ve Mezopotamya bölgelerinde yerleşim yerlerini, köy ve kasabalarını yağmalayıp talan ederek yaktığı Hristiyan ve Zerdüşt inancındaki halkların erkeklerini öldürüyorlardı, güzel kadınlarını alıp cariye olarak padişahın Haremliğine götürüyorlardı. Küçük yaştaki çocuklarını ise Yeniçeri askeri okullarında İslamcı cihadist ideolojiyle beyinlerini yıkayıp devşirilerek eğitiyorlardı. Ve bu Yeniçeri askeri okullarında devşirilerek köleleştirilen Hristiyan ve Zerdüşt halkların çocukları kendi halklarına karşı savaştırıyorlardı.

Yeniçeri askeri okullarında İslamcı cihadist ideolojiyle beyinlerini yıkayıp devşirilerek eğitiyorlardı. Ve bu Yeniçeri askeri okullarında devşirilerek köleleştirilen Hristiyan ve Zerdüşt halkların çocukları kendi halklarına karşı savaştırıyorlardı.                         

Padişahın Haremliğine götürülen yerli halkların kadınları

Barış Ne Zaman Gelir?

Toplum ancak, İttihatçıların, Kemalistlerin Türkçü üstünlüğü ile yüzleşirse, devşirmelerin mal-mülk, makam, para, servet edinme geçim kapıları kapanırsa, Türkçülük pazarı ortadan kalkarsa barış gelir ve ülke demokratikleşir!

Tabi ki, devşirmeler barışın gelmesiyle Türkçülük pazarın ortadan kalkacağını çok iyi biliyorlar. Bu yüzden barışın gelmesini, savaşın bitmesini kesinlikle istemiyorlar!

Çünkü devşirmeler Türkçülük pazarından besleniyorlar. Eğer Türkçülük pazarı ortadan kalkarsa herkes aslına geri geri döner, Türkçülük pazarı diye bir şey ortada kalmaz? Türkçülük pazarının olmadığı bir yerde, Türkçülük para etmez! Ülkede bir bilgi fışkırması yaşanır. Türkçülüğün para etmediği bir ortamda artık iktidarın o güne kadar yerli halklara yaşattığı soykırım ve katliamlar gibi tarihsel travmaları inkâr edemez duruma gelir ve gelişmiş bir ülke olarak öz eleştirel bir hafıza politikasıyla sorunu kolay çözmeye çalışır.

Yerli Halklara Düşman Edilm Sistemin Üç Ayağı

Kapitalist sistemin ulus-devlet çağında; devlet homojen bir kimlik yaratma uğruna kültürel farklılıkları ve bütün etnik kimlikleri bir tek ‘ulusal bütünlük,‘ ya da ‚ulusal üstünlük‘ adına asimile etmeye çalışırken, bu “ulusal üstünlük kimliği” içine girmeyen öbür bütün farklı etnik kimliklere acımasız bir katliam ve soykırım politikası uygular. Bu yüzden tarihin en büyük soykırımları ulus-devlet çağında yapılmıştır.

Oysa doğada ve toplumda her şey kendi farklılığını koruyup bütüne katkı sunarsa zenginleşir ve toplum o zaman renga renk bir gül bahçesine dönüşebilir. Burada ulus-devletlerin Avrupa merkezci milliyetçi ideolojiyle sunduğu tekleştirme bir çürüme iken,  karşıtı olan farklılık ise bir zenginliktir. İnsanlar bunu anlamış değiller.

Beyinleri, “tek milliyet, tek din, tek bayrak, tek dil“ diyen Türk milliyetçiliğin ırkçı eğitimiyle aşılanmış İttihatçılar ve geçmişin Yeniçeri devşirmelerine, güç ve çıkar devşirmek üzerine kurulmuş olan ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi’ devşirme üretici bir sistem olarak kurulmuştur. Fabrika gibi sürekli devşirme üreten bu ’uygarlık yıkıcı Türk egemenlik istemin‘ üç ayak saçağı var. İdeolojik olarak iki ayak saçağı var: Birincisi, herkesi Arabistan merkezci ideoloji olan cihadist Sünni İslam ideoloji ile devşirerek tek İslam bayrağı altında toplayarak tekleştiriyor. Devlet burada İslam bayrağını, siyasi çıkarlarını, yağma ve talanlarını örtme araçı olarak kullanmaktadır. İkincisi, ulus-devlet çağında ise herkesi Avrupa merkezci Türk milliyetçiliği ile Türk bayrağı altında toplayarak tekleştiriyor. Burada, insanları kendi geçmiş etnik ve inanç kimliğinden uzaklaştırarak insanı insanlığından uzaklaştırmak istiyorlar. Soyunu sopundan uzaklaştırıyorlar. Üçüncü ayak saçağı ise ekonomik-politiktir. Ekonomik olarak üçüncü ayak saçağı, ’uygarlık yıkıcı Türk egemenlik istemin‘ yüzyıllardır devşirdiği bu devşirmelere, her değişen devlet (Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye) döneminde iktidarın koruculuğu karşılığında sürekli mal-mülk, makam, para, servet dağıtarak ayakta kalabilmiştir! Tarihsel olarak bu üç ayak saçağı ile düşmanlık duygusu ve bu düşmanlığı meşrulaştıracak gerekçeler üretilmiştir. Bu üç ayak saçağını kırarsanız, yerli halklarla sürekli savaş halindeki ‘uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemi‘ çöker! Çökerse Mezopotamya’da büyük bir kültürel devrimi gerçekleşir. Çökmezse insanlığın başına bela olmaya devam edecektir!

20.10.2025

Azad Ronî

Meclis’te kavga, İyi parti haddini aştı Pervin Buldan had bildirdi. Adem Karacoban,

 

Die Berliner „Dersim-1937-1938-Konferenz“ und die Völkermorde an den Kurden

Am 3. Dezember 2017 stellte der Autor Azad Roni in den Räumen der Berliner Dersim-Gesellschaft sein neuestes Buch vor.

Die Anwesenden wurden von Müslüm Karataş, dem Vorsitzenden der Dersim-Gesellschaft, begrüßt, danach las Dorothee-Charlotte Eren, die für die Übersetzung ins Deutsche verantwortlich zeichnet, zunächst ein Kapitel aus Ronis Werk: „Die Hinrichtung“, gefolgt von den Erinnerungen der Zeitzeugin Gülizar Kaytan.

Anschließend hielt Azad Roni folgende Rede:

Şima pıro xêr ame! Hoş geldiniz! Herzlich willkommen!

Ich möchte mich hiermit bei dem Vorsitzenden der Berliner Dersim-Gesellschaft, Müslüm Karataş herzlich bedanken.

Viele Wissenschaftler, Historiker, Schriftsteller, Juristen, Journalisten, Zeitzeugen haben Anteil an der Entstehung meines Buches. Meine Aufgabe war es, die Ergebnisse der Untersuchungen, Berichte, Wahrnehmungen und Erinnerungen aller dieser Menschen zusammenzutragen und zu veröffentlichen. Meine Arbeit bestand darin, nach einer Antwort auf die Frage, wer die Drahtzieher des Völkermords von Dersim waren, zu suchen und einen Zusammenhang zwischen den anderen Genoziden des 20. Jahrhunderts und dem von Dersim aufzudecken.

Bei der Lektüre einer Schrift, von Akademikern im ausgehenden 19. Jahrhundert verfasst, sträubten sich mir buchstäblich die Haare. Damals hatte es noch nicht die Völkermorde der Zeit zwischen den Weltkriegen gegeben, weder die Völkermorde an den Armeniern, Griechen, Assyrern, Kurden, Aleviten, Pontus-Griechen, Juden waren noch nicht verübt worden, noch die Massaker von Koçgiri, Zilan und Dersim. Und in genau dieser Zeit nahm der türkische Zeit allmählich Konturen an.

Zig Jahre zuvor hatten die Zöglinge der Religionsschulen, die Gründer des „Komitees für Einheit und Fortschritt“ und zionistische Kader in den sog. „Protokollen“ und „Rotbüchern“ Ideen entwickelt, wie im Nahen Osten ein türkisches Großreich und ein Groß-Israel installiert werden könne. Im Fokus standen die aus dem deutschen Nationalismus hervorgegangenen Nazis und ihr Ziel, die „Raubtiere“ (d.i. Sinti, Roma und Juden) aus Europa zu vertreiben und nach deren Vorbild eine Partei der Jäger zu gründen.

Ich zitiere:

„Wenn wir heute im Nahen Osten die Errichtung eines Großreiches wünschen und planen, dann dürfen wir dies nicht im Stil der Seldschuken oder der Osmanen vor tausend Jahren tun. Nicht wenige Zionisten und Anhänger des Komitees ziehen es vor, zurück zu kehren zu den Anfängen der Zivilisation, aber das ist schlicht nur dumm. Nehmen wir einmal an, ein Land muss Raubtiere vernichten. Nun können wir doch nicht wie die Europäer damals im 5. Jahrhundert die Ärmel hochkrempeln und loslegen. Wir müssen wie die Türken und Mongolen in Zentralasien uns mit Pfeil und Lanze gürten und allein auf die Bärenjagd ziehen. Wir müssen eine große, schlagkräftige Partei der Jäger gründen und die Tiere insgesamt jagen und am Tag, an dem sie endgültig vernichtet werden sollen, Bomben auf sie werfen.

Mit ihrem Gold regieren die Supermächte die Welt. Sie zetteln Kriege an, die von Stellvertretern, in deren Gehirne sie diese schrecklichen Gedanken gesenkt haben, geführt werden, deren einziges Ziel die Vernichtung der anderen ist. Gegen Mustafa Kemal, dem Begründer des völkermörderischen faschistischen Regimes, sind seine Schüler, die Hitlers, Mussolinis und Francos, nahezu Waisenknaben.

Von eigentlicher Bedeutung ist aber, dass eine Gesellschaft ihre Unabhängigkeit, ihre Kräfte zur Selbstverteidigung und ihre eigene Kultur entwickelt, und zwar bevor die bösen Geister, wie oben beschrieben, über ihre Henker bis in die feinsten Kanäle der akademischen Gehirne hinein dieses Gedankengut verbreiten können. Dann kann man die Herrschaft der Vampire, der Schizophrenen, der Mörder, Räuber und Durchgeknallten verhindern. Wenn es heute möglich ist, dank der Wissenschaft und Technik Licht ins Dunkel zu bringen, wahrhaft demokratische Organisationen zu gründen, dann wird man sie besiegen, diese Kräfte, die heimlich ihr Werk der Plünderung und der Völkermorde verrichten.

Auf Seite 14 (S.13 in der deutschen Übersetzung) meines Buches finden Sie folgenden Text:

„Keines der Mitglieder des Komitees war gebürtiger Türke, aber sie alle waren vom Virus des türkischen Nationalismus infiziert. Ihre Nachkommen, die sich in den Jahren 1909 – 1910 nachts in den Clubs von Saloniki trafen, wurden vereinnahmt gemäß den vor langer Zeit entstandenen Plänen und Projekten der semitischen Händler.“

Wir wollen nun ein Auge auf das herzzerreißende Drama von Dersim werfen, ein Drama, dessen Text Jahrzehnte zuvor unter dem Titel „Eine große und schlagkräftige Partei der Jäger“, vor der Gründung des modernen, kapitalistischen Groß-Reichs geschrieben wurde.

Ich werde nun das Kapitel „Die Menschenjäger“, Seite 256 (S. 297, dt.) lesen.