Qalo Gaxan’nın Tarihçesi
Aryan halkların baş Tanrıları ve oğulları
Aryan halkların baş Tanrıları ve oğulları anlayışı aynen Hıristiyanlığa geçmiştir.
Sümer Mitolojisinde Tanrıların babas An; Enlil, Enki ve İnanna’nın babasıdır.
Yerli kabiler olan Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassitler’de Tanrıların babası Zervan; iyi tanrı Ahura Mazda, kötü tanrı Ahriman ve Güneş Tanrısı Mitra’nın babasıdır. İyi tanrı Ahura Mazda ile kötü tanrı Ahriman’ın karışımları sonucu her canlı yaratıkta iyi ve kötü iç içe var olduğuna inanılır. Mitra, Ahura Mazda ile Ahriman arasında hakimlik yapan bir tanrıdır.
Tarihçi Etem Xemgin zaman tanrısı Zervan hakkında şöyle yazar:
„Zervan’ın yaratan, kader belirleyen en yüksek tanrı sıfatı ile görüldüğü bu dini inancın tek tanrılı bir dini inanç olduğu ortaya çıkmaktadır. Ahura Marda ve Ahriman ise onun çocukları olup ikisi arasındaki mücadelelerde ise hakem olarak Mitra bulunmaktadır. Zervan’ın eşi ve Ahura Mazda ile Ahriman’ın anneleri olarak yazılı kaynaklarda Anahita ismi geçmektedir. Bazı kaynaklara göre ise Anahita’nın herkesi besleyen toprak veya ülke olarak geçtiği görülür. Böylece Anahita tanrısı toprak ana olarak yorumlanmaktadır.“[1]
Kaynağını Mezopotamya’dan alan eski Yunanların Ana Tanrıça Rhea’dan doğan Baş Tanrı Zeus Gök Tanrısı, Kardeşi Poseidon denizler Tanrısı, Hades yeraltı Tanrısı, Apollon ise Güneş Tanrısıydı.
Hıristiyanlarda İsa Tanrı’nın oğludur.
İsa’nın doğu günü 353-354 yıllarından sonra Romalı Aziz Liberius tarafından Hıristiyanlara kabul ettirildi
Hense Leonard, „Helen-Lâtin Eski-Çağ Bilgisi” kitabında şöyle yazıyor:
“Roma devleti içinde en çok yayılan din, dünya dini olarak başta kalmak için yüzyıllar boyunca Hıristiyanlıkla çarpışan Mithra dinidir.”
Daha doğrusu, “Roma devleti içinde en çok yayılmak istenen ve dünya dini olabilmek için yüzyıllar boyunca Mithra ve Zerdüşt inancıyla çarpışıp savaşan Arabistan merkezci Hıristiyanlık dini olmuştur. Daha sonra da Doğu’da onun imdadına İslam yetişmiştir. Böylece Arabistan merkezci semavi dinleri Doğu’da ve Batı’da insanlığı üç-dört bin yıl gerilere götürmüş, karanlık tarihi bir tünele sokmuş, toplumları birbirine kırdıran büyük dünya savaşların koşullarını yaratmış, önünü açmıştır.” denilebilir.
Mithra ve Zerdüşt inançları aşağıdan yukarıya doğru toplum içinde doğal bir gelişim göstererek, birbirini izleyen reformlar yoluyla gelişirken; yani toplumun binlerce yıllık tecrübeleri, bilgi ve birikimleriyle oluşurken; Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam ise, uygarlık güçleri tarafından yukardan aşağıya doğru sistemli, planlı, programlı ve tarihsel bir projeler dahilinde geliştirilmiştir.
Hıristiyanlık dininde, İsa’nın MS. 29 ile 33 yılları arasında öldüğü kabul edilir. Kesin tarih yok. Çünkü o tarihlerde öyle bir olay gerçekleşmiş değil. Ölüm tarihi gibi doğum tarihi de yüzyıllarca Hıristiyanlar arasında tartışma konusu oldu. Doğumunu da kimse bilmiyordu. Sümerler’den beri dünyanın kültür merkezi sayılan Mezopotamya’dan dünyaya dağılan Güneş kültü ve inançlarında Mitra, Attis ve Dionysos’un doğumlarının 25 Aralık’ta olması, üçünün de tanrının oğlu olduğu, üçünün de öldükten sonra bir süre sonra dirilmeleri, ilgi çekici olmalı ki, İsa’nın da doğum gününü o güne getirdiler. Ya da kültür hırsızları olan Semitik tüccarları çok cahil, çok kültürsüz yobaz olduklarından herhangi bir düşünce ve fikirleri olmadıkları için kendilerinden önceki Aryan halkların kültür ve inançlarından almak zorunda kaldılar demek daha doğru olur.
Ve gelin görün ki, Mitra’nın doğum gününü, İsa’nın doğum günü olarak ancak MS. 353-354 yıllarından sonra ilk defa dini bir törenle Romalı Aziz (Papa) Liberius tarafından kutlanarak Hıristiyanlara kabul ettirildi
Mitra Tanrı’sının doğum gününü, İsrailli İsa’nın doğum günü yapmaları hiç kuşkusuz Avrupalı halkların gelecekleri üzerinde tam egemenlik kurmak isteyen, kültür ve inançlarını geriletmek isteyen Semitik tüccarları’n tarihin en büyük çarpıtmasından başka bir şey değildi. Çünkü maddi uygarlığın yanı sıra, Filistin’de MS. 33 yıllarında, Ferisi Pavlus önderliğinde bir heyeti sırasıyla önce Atina’ya, sonra Roma’ya gönderip, İsa’nın çarmıha gerilip öldükten sonra tekrar dirildiği yalan hikâyelerini anlatıp (ki o dönemde Filistin’de ve İsrail’de yaşanmamış bu hikâyeye hiç kimse inanmıyordu. Uzak diyarlarda halkı bu massallara inandırmaya çalıştılar.), Museviliğin başka bir misyon ve vizyonu olan Hristiyanlığı Avrupa’ya yaymak isteyen Semitik tüccarları, maddi kültürün yanı sıra manevi kültürün yeni bir din (tanrılar panteonu) ve cennet tasvirleriyle donatılarak kurulacak uygarlık sistemlerinde çalışacak kölelere inşa etmek istiyorlardı. İşte o zaman bütün köleler Arabistan çöl kültürüyle besleneceklerdi. Arabistan çöl tanrılarına inanacaklardı. Dünya din merkezlerini gerici Arabistan çöl kültürü ve tek tanrılı semavi dinlerine bağlamak, Kudüs, Mekke ve Medine’yi dünya insanların ibadet kıbleleri haline getirmek, ezilip sömürülecek olan toplumlar, işgal edilecek ülkeler için bu masalların, mitos ve hikâyelerin din kılıfı altında propaganda edilip kutsal kitaplarda anlatılması şarttı. Ne edip edip hümanist iyilik sever Aryan tanrıları, inançları ve geleneklerine karşı, Semitiklerin kıskanç ve kötü tanrılarının üstünlük sağlaması şarttı. İdeolojik kölelik ve Batı’da inşa ettikleri kapitalist sistem üzerinden bugün kurmuş oldukları para İmparatorluklarının kurulması için peş peşe bu Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dini ideolojilerin toplumlara aşılanması, kotlanması şarttı. Bunlar olmasaydı bugünkü dünya para İmparatorluklarını kurmaları mümkün olmayacaktı.
Semitik tüccarları, bütün bu din ideolojileriyle insanların genleriyle oynayıp, toplumun mühendisliğiyle uğraşmayı Sümerliler’den öğrenmişlerdi.
Kaldı ki, gerçek tarihçiler ve araştırmacılar İsa’nın doğumunu; Medlerin Asur devletini yıkıp bütün Mezopotamya halklarına özgürlük getirdikleri gibi, 70 yıldan beri Babil ve çevresinde yaşayıp Mezopotamya kültürünü artık azbiraz öğrenmiş olan İsrailoğulları’nı da özgürlüğüne kavuşturdukları ve Yahudilerin Babil sürgününden sonra Filistin’e dönerek yeniden bir İsrail devleti kurdukları ve Süleyman tapınağını yeniden insa ettikleri dönem olan 5. ile 4. yüzyıllar arası bir zamanda yaşadığını varsayıyorlar. Babil ve çevresinde Kürtlerle iç içe yaşayan İsrailoğulları Kürtlerden Zerdüşt kültürü ve inancından çok etkilendiler. Mithra inancı hakkında bilgiler topladılar. Daha önceki tarihlerinde olmayan sırat köprüsü, cennet-cehennem, Adem’in cennetten kovulduğu, Ziusudra tufanı (isim değiştirilerek Nuh tufanı yapıldı), Brahim efsanesi (Abrahim efsanesi) ve bir çok Sümer mitosu, destan ve masallarını Kürtlerden öğrendiler. Bütün bunlar daha sonra yazılan tarihlerine ve Tevrat’a geçti. Asur devletinin bugünkü Kürtlerin ataları olan Medler tarafından yıkılması üzerine ülkelerine dönen İsrailoğulları; tıpkı Zerdüşt karakterindeki gibi yoksul Musevilere öncelikle seslenen İsa’nın öncülük ettiği İsrailiye ve Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinde çalışan haham ve siyon elit Yahudiye diye bilinen iki mezhep arasında çekişmeler ve kavgalar başladı. Zerdüşt gibi ezilen, sömürülen ve sistem dışına itilen yoksullardan yana tavır alarak onlara erdemli, adaletli, hakikat yolunu göstermeye çalışan İsa’ya başhaham ve siyon elit kesim sözlü ve fiziksel saldırılarda bulundular. Ateşli Zerdüşt tapınaklarındaki rahipler gibi komünal sosyal bir cemaat oluşturmaya çalışıyordu ki, bu uygarlık güçlerin tarihsel projelerine ters düşüyordu. İsrailoğulları da Akad ve Asurlar gibi Mezopotamya’nın erdemli Aryan kültür, inanç ve Tanrı’larına asimile edilmeyi beraberinde getiriyordu ki, bunu kesinlikle istemiyorlardı. Bu düşünceleri Kenan’da yaymaya çalışan her kimse hemen ortadan kaldırılması gerekiyordu. Semitik tüccarlar, işte o dönemde Medler’in ülkesinden yeni dönen, yoksul israiloğulları‘na Zerdüst öğretilerini haykıran, onun öğrencisi gibi komünal sosyal bir cemaat oluşturmaya çalışan ve İsrailiye mezhebi önderi olan gerçek İsa’yı (M.Ö. 430-400 yıları arasında) başhaham ve Yahudiye yöneticileri tarafından „kendisini peygamber zannediyor“ diye suçlu gösterdiler. Jerusalem’de çıkarılan mahkemede, Yahudi yargıçları da ölüm cezasına çarptırıp çarmıha gerip öldürdüler. O dönemde, onun çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylenti ve haberleri de duyulmadı. İsa’yı Romalılar değil, Roma imparatorluğu henüz İsraillilerin ülkesini işgal etmeden çok önceleri Semitik tüccarlara hizmet eden Yahudi hahamları, siyon ve yargıçları tarafından ölüm cezası verilerek Beytüllahim’de çarmıha gerildi. Ve meseleyi kendi çıkarları için büyütmeden kapattılar.
Tarihçiler boşuna, „İsa’nın annesi Meryem, Zerdüst’ün yüzdüğü gölde döllenmiştir.“ dememişler. Bu derin düsüncenin mutlaka bir sebebi vardır ve buradaki fotograf tarih puzzlasına uygundur. İsrailoğulları’n Babil sürgünü ve onların Medler’le olan ilişkileri incelenip araştırılmadan İsa’nın gerçek hikâyesine ulaşmak mümkün değil. Peki neden 400 yıl sonra Semitik tüccarlar bir zamanlar yollarına taş koyduğu ve tarihsel planlarını altüst ettiği için çarmıha gerilip öldürülmüş bu İsa’nın hikâyesi yeni olmuş gibi dünya halklarına ısrarla yalan anlatılıp bir öğreti haline getiriliyordu? Hiç kuşkusuz çıkarlarına denk geldiği için yeniden gündeme getirerek politik malzeme olarak kullanmaya başladılar. İsa’nın adını kullanırken, onun Mitra ve Zerdüşt inancından esinlenen öğretilerin içini boşaltıp yozlaştırarak, Arabistan merkezci yeni bir din oluşturmaya çalışıyorlardı.
Richard Shenkman, Tarihin Büyük Yalanları kitabında şunları yazıyor:
„Ne zaman doğduğunu bile bilmiyoruz. İsa’nın kendisi ne zaman doğduğunu hiç söylemedi ve zaten kimse de sormadı ona. Doğum gününü öğrenmek istedikleri zaman -ölümünden yaklaşık otuz yıl sonra M.S. 75’de, İnciller yazılmaya başladığında kesin olarak bilme şansı kaçmıştı artık. O yüzden insanlar tahminde bulundular.
Eğer ilgileniyorsanız, bu konudaki akademik görüş İncil yazarlarının yanlış tahminde bulunduğu şeklindedir. Araştırmacılar İsa’nın doğumunu M.Ö. 6. ile 4. yüzyıl arası bir zamanda varsayıyorlar.
İsa’nın doğum günü 25 Aralık olarak katlanır ama bunun nedeni o tarihte doğduğuna ilişkin bir kanıt olması değil, asıl neden Romalı putperestlerin Persli güneş tanrısı Mitra’nın doğum gününü o günlerde kutlamalarıydı.[2] İsa’nın yaşamı konusunda epeyi tartışma söz konusudur ama bu konu hakkında hemen herkes hemfikirdir.
İsa’nın doğun gününün 25 Aralık’ta kutlanması geçmişe dayanır ama sanıldığı kadar da eskiye değil. Hıristiyanlar ancak dördüncü yüzyılda İsa’nın doğum gününü kutlamaya başladılar. Ve sadece Batı’da kutlandı doğun günü. Doğu’da ise Yunanlı Hıristiyanlar bir başka putperest bayramını, 6 Ocak’ı kutladılar.”[3]
Mitra inancın Roma askerleri arasında yayılmasıyla birlikte büyük bir çıkmaza giren Museviliğin Batı’da yayılmasının önünü açmak ve binlerce yıldır Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılan Mezopotamya’nın Aryan kültür ve inançların önünü kesmek amacıyla İsa’nın sembol olarak seçilip sanki yüzyıllar önce Semitik tüccarlar tarafindan değil de, o gün Roma İmparatorluğu tarafından yeni öldürülmüş gibi ideolojik manipülasyon yapılarak, gerçekler teryüz edilerek bir dinin önderi olarak seçilmesi yaşayan bir beynin sistemli plan, proje ve programları gereğiydi. Bu kültür hırsızları öbür hikâyeler gibi bu hikâyeyi de Sümerliler’den almışlardı. Onlar sadece dünya insanlarını kandırıp dolandırmak için kahramanın ismini değiştirmişlerdi.
Semitik tüccarlar, Museviliği sadece 12 kabileli İsrailoğulları için planlayıp inşa etmişlerdi. Doğuşdan İsrailli olmayan Musevi olamıyordu. Bu yüzden o dönemde Musevilik hem Mezopotamya kapısında hem de Avrupa kapısında sıkışıp kalmıştı. İlerleyemiyordu. İlerlemesi için gene Kral Davud gibi Beytüllahim’de doğan bir İsrailli önderliğinde ama bu kez biraz daha farklı ve bütün insanlara, hatta bütün dünyaya hitap eden Arabistan çöl merkezci tek tanrılı bir din inşa etmeyi planladılar. Kâhinleri, habercileri ortalığa saldılar. Kâhinleri yıllardır insanlığa bir peygamberin gelmekte olduğu kehanetinde bulundukları ve İsa’nın çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylentilerin yayıldığı bir dönemde onlar planları için, Hıristiyanlığı bir dünya dini haline getirmesi için propagandaist Ferisi Pavlus’u görevlendirdiler. Daha sonra ona Avrupa’da misyonerlik görevini verdiler.
İnanna’nın kendi yerine ölüler diyarına gönderdiği Tanrı Dumuzi’un ölüler diyarına inişi, onun gibi ölümü, çarmıha gerilen cesedi ve tekrar dililişi sayılan ilkbaharın başlangıcı bir dönemde; Sümerlilerin o İnanna’nın ölüler diyarına inişi mitosu isimler değiştirilerek, üç bin yıl sonra yeniden dünya halklarına sahneleniyordu. Semitik tüccarlar tarafından çalınan Sümerlilerin en eski ve en önemli diriliş ve yumurta bayramı, şimdi gelecekte Hıristiyanların en eski, en önemli diriliş ve yumurta bayramı olacaktı. Tanrı’nın oğlu Tanrı Dumuzi’un 21 Mart’ta dirilişi yerine, şimdi aynı günlerde tanrının oğlu İsa geçiyordu. İsan’nın çarmıha gerildikten sonra 3. günde dirilişi kutlanılacaktı.
Güya baharın başlancığında (Paskalya günlerinde), „İsa MS. 30-33’de Beytüllahim’de çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylenti ve haberleri duyulmaya başlandı.“ Bu söylenti ve haberleri kâhinleri ve habercileri aracılığıyla yayanlar dünyayı yöneten gizli uygarlık güçleriydi. Plan gereği zamanlaması da çok iyi seçilmişti. Çok soğuk ve karanlık kış günlerinden sonra doğanın uyandığı, her şeyin tohuma durduğu, yumurtlandı baharın başlangıcı sayılan bir dönem. Böylece Tanrı Dumuzi gibi sıradan biri olmadığı, Tanrı değilse de, en azında Tanrı’nın oğlu olduğu kanıtlanmış oluyordu, inanan havarilerine göre.
Zerdüşt öğretisinin etkilerinin de görüldüğü Mithra, Işık-Tanrısı olarak kötülüklerle sonuna kadar savaştıktan ve kötülükleri yok edip karanlıkları aydınlattıktan sonra Güneş Tanrı ile birleşip göğe çıkmaktadır. Bu iki mitos birleştirilerek Hıristiyanlıkta birlikte kullanılmıştır.
Ferisi Pavlus baştan beri bu planın içindeydi; İsa’nın üçüncü gün mezarından dirildiği söylenti ve haberlerin yayıldığı günlerde, “İsa dirilmediyse bizim sözlerimiz boş, inancımız anlamsızdır.” diyordu. Yani, insanları -Tanrı Dumuzu gibi- çarmıha gerilip ölüler diyarına gönderilen “İsa’nın tekrar dirildiğine inandıramazsak Hıristiyanlığı geliştiremeyiz, yayamayız.” diyordu. Başta kimse bu yalanlara inanmasa da, bu yalanlar onlarca, yüzlerce yıl anlatıla anlatıla bütün insanlığa inandırılmalıydı.
İsa’yı öldürüp tekrar dirilttikleri söylenti ve haberlerin yayılmasından birkaç yıl sonra Arabistan çöl merkezci yeni bir tek tanrılı dünya dinini yaymak için misyoner Ferisi Pavlus bir heyetle birlikte Yunan-Roma dünyasına gönderildi.
Yüzyıllardır Ahura Mazda ve Mitra inanç öğretilerinin Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayıldığı şehir olan Atina’ya gelen heyet, gelir gelmez önce yakın zamanda şehirde inşa edilen Yahudi Sinagogu’nu ziyaret ederler. Semitik tüccarları’n gönderdiği heyetin Yahudi Sinagogu ziyaret etmesi ve binlerce yıldır Mezopotamya kültür, inanç ve felsefesinin Avrupa’ya yayılmadan önce Yunan filozoflar tarafından tartışılıp konuşulduğu Atina meydanlarında, Areopagos Tepesi’nde Hıristiyanlığı ilk başlatmaları tesadüf değildi. Mezopotamya’nın Aryan kültürü, Zerdüşt ve Mitra inancın Atina üzerinden Avrupa yayılmasını önlemek ve Arabistan merkezci ve peygamberlik geleniğiyle gelen tek tanrılı dinleri Anadolu ve Avrupa’ya yaymaktı.
Çok açık görünüyor ki, uygarlık güçlerin Batı’da yaymak istedikleri ve İbrani dinin, yani sanki Musevilik’ten kopan bir kol olarak şekillendirilen bu yeni din kuramın kültürel devrimin hedeflerinden biri, eski Zerdüst ve Mitra inancın geleneklerini ve izlerinin yok edilmesidir. Bu mümkün değilse, hümanist Aryan kültür motiflerin yerine gerici Semitik kültür motiflerin geçirilmesi ve çeşitli görüş açılarıyla derlemeciler ve düzeltmenler tarafından değiştirilerek düzeltilmesi ve yeniden düzenlenmesi, dönüştürülmesi ve Hıristiyanlaştırılması işiyle tamamlamaktı. Kendi uzun vadeli ekonomik ve siyasal çıkarları doğrultusunda yavaş yavaş yeni bir dünya sistemi oluşturuyorlardı. Yüzyıllar sonra tam bir sömürü çarkı olan feodal ve kapitalist sistemde köleleri daha fazla çalıştırmanın ve insanlığı daha fazla Arabistan merkezci tek tanrılı dinlere, kıblelerini ve zenginliklerini o bölgeye çekmek, gerici çöl kültüre bağlamanın temeli için bu Hıristiyanlaştırılma programları çerçevesinde çalışıp başarılı olmak şarttı.
Gerçekler manipüle edilerek insanlar kandırılıp aldatılarak, uygarlık güçleri daha önceden oluşturdukları ideolojik araçlarla bir kez sömürü sistemlerini kurdular mı, artık o “modern” dedikleri sistemlerini yıkmak –ansızın bir devrim ya da bir terslik olmasa- imkansız hale geliyordu. Ve ta ki o sistemleri kaderleriyle eskiyip yıkılana dek gidiyordu bu iş. 500 ya da 1.000 yıl. Hepsi yaşayan bir beyin tarafından tek tanrılı dinlerle programlanmış ve kotlanmıştır.
Avrupa’ya gönderilen Kudüs heyeti (bugün uygarlık güçlerin aynı benzer heyetleri bütün ulus-devletlere danışmanlık yapıyorlar.) Atina’da Sinagogun hahamı, Epikurosçu ve Stoacı filozoflarla temaslarda bulunup konuşurlar. Heyetin başındaki Pavlus filozofların tartıştığı Areopagus Tepesi’de halka bir konuşma yapmak istediğini söyler. Onlar da onu alıp Areopagus Tepesi’de götürürler, “Çarmıha gerilip mezara konulan İsa’nın mezarından dirildiği hikâyesi çok ilginç. Yeni öğreti diyorsunuz. Bu nasıl yeni bir öğreti? Dahasını da bilmek isteriz.” dediler.
Semitik tüccarlar tarafından çok iyi yetiştirilmiş propagandaist Ferisi Pavlus, Arabistan çöl merkezci tek tanrılı yeni dinin öğretilerini Atina’lılar şöyle anlatıyor:
“Ey Atina erleri! Görüyorum ki her bakımdan epey dindarsınız. Çünkü kutsal yerlerinizi gezerken şu kitabenin yazılı olduğu bir mihrap gördüm: ‘Meçhul Tanrı’ya!’ Tanımadan taptığınız bu Tanrı’yı işte şimdi size ilan ediyorum. Dünyayı ve dünyadaki her şeyi yaratan Tanrı, yeryüznün ve gökyüzünün Rabbi olduğundan, insan elleriyle yaratmış tapınaklarda yaşayamaz. İnsan eliyle yaratılmış hiçbir şeye ihtiyacı da yoktur. Her şeye can ve nefes veren O’dur. Tüm milletleri bütün dünyaya dağıtarak vareden, onlara belli zamanlar ve yerler tanıyan, onları bir kandan vareden O’dur. Bunu Tanrı’yı arasınlar, mümkün ise O’nu el yordamıyla bulabilsinler diye yapmıştır. Aslında hiçbirimizden uzak değildir Rabb. O’nda yaşar, hareket eder, O’nda varoluruz. Çünkü şairlerimizden birinin dediği gibi, ‘Biz de O’nun soyundanız. Tanrı’nın soyundan olduğumuz için Tanrı’yı insan sanatı ya da düşüncesiyle oyulmuş altına veya gümüşe yahut taşa benzer sanmamalıyız. Tanrı bu cehalet zamanlarına sabır göstermiştir. Ama artık nerede olursa olsun tüm insanların tövbe etmelerini öğüt veriyor. Çünkü dünyayı adaletle yargılayacağı günü ve bu iş için uygun olanı seçti. O’nu ölümden dirilterek bütün insanlara teminat verdi.”
Pavlus, Areopagus Tepesi’inde, “İsa’nın çarmıha gerilip öldürüldükten sonra tekrar dirildiğini“ anlatınca, o dönemde „öldürüldükten sonra dirildiği“ hikâyelerini sık sık duyan Yunan halkın büyük bir çoğunluğu onunla alay etti. İnanmak istemedi. Bazıları da nazikçe, “Bu hikâye hakkında seni yine dinlemek isteriz.” deyip geçip gittiler. Ancak Damaris adında şizofren bir kadın ve birkaç kişi Pavlus’un anlattıklarından etkilenmişlerdi. Ve inanmaya başladılar. Başlangıç için bu iyi işaretti.
Pavlus, aynı toplantı ve konuşmayı Roma’da yaptı. Orda da durum aynıydı. Halkın büyük bir çoğunluğu onunla alay etti. İnanmak istemedi. Fakat onlar bıkmadan usanmadan aynı yalanları, aynı hikâyeleri onlarca, yüzyıllarca yıl anlata anlata Hıristiyanlığı Avrupa’ya yaydılar. İnsanların % 95’si okuma yazma bilmiyordu. Böyle cahil bir ortamda Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dinleri yaymak onlara kolaylık sağlıyordu. İkincisi, Semitik tüccarları altınla satın aldıkları krallar aracılığıyla bu dinleri yayıyorlardı. Çoban sürü misali; bir kral Hıristiyan oldu mu, yönetimindeki bütün halk Hıristiyan oluyordu.
En iyi örneklerinden biri Ermenilerdir. M.S. 280 yılında Ermeni kralı Gregor Hıristiyan olur. Kral Hıristiyan olur olmaz Anadolu’daki bütün Ermeni halkı Hıristiyan olur. Çok iyi geçindikleri tarih komşuları Kürtler de MS. 650’lerden sonra Semitik tüccarlara hizmet eden cihatçı Arap orduları tarafından katliam ve soykırımlarla zorla İslamlaştırıldılar. Böylece dağlarda hayvancılık ve tarımcılık yaparak geçimlerini sağlayan kadım Kürtler ve vadilerde ise tarım ve sanatçılık yaparak geçimlerini sağlayan tarihi dost Ermeniler iki farklı Arabistan çöl merkezci din ideolojileriyle beyinleri yıkanarak birbirine düşman edildiler.
Oysa bugünkü Kürtlerin ataları olan Hurriler ve bugünkü Ermenilerin ataları olan Hititler en son M.Ö. 1306’da Qadeş Antlaşmasıyla ittifak kurarak aynı cephede yüzyıllarca Mısır (Semitik tüccarları’n) ordularına karşı birlikte savaştılar. Hititler’le birlik kuran Hurriler’di. İkisi de Aryan halkındandı. Hititlerin güney müttefikleri olan savaşçı Hurriler, karşı karşıya geldikleri Mısır ordularını her seferinde yeniyorlardı. Bu da o dönemde bu halkın tanrılarının güçlü olduğu imajını dünyaya yayıyordu. Dolayısıyla Hititler de Hurrilerin tanrılarına inanıyorlardı. Tanrıları ve kültürleri aynıydı. Ne zaman ki, sömürgecilerin Arabistan çöl merkezci dinlerine ve kültürlerine sahip oldular, işte o zaman kendi atalarının eski hümanist Aryan kültüründen uzaklaştılar. Kendi tanrılarını bıraktılar, Arabistan çöl merkezci tanrılara inanmaya başladılar ve kendileri olmaktan çıktılar. Kendi ülkelerinde Semitik tüccarlar’a kul köle oldular.
Fakat kinci ve nefretleri çok büyük Semitik tüccarları, Hurri ve Hititlere olan düşmanlık kin ve nefretlerini yüzyıllar sonra onların torunlarının torunlarından aldı. İnşa ettileri Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dinlerle onların beyinlerini yıkayıp genleriyle oynayınca, ülkelerini işgal etmek kolay oldu. Ülkelerini işgal etmekle yetinmediler, o bölgelerde yaşayan halkları birbirine düşürerek, düşman ederek, sonradan o bölgeye gelen göçmen Pers, Arap ve devşirme Türkler eliyle katliam ve soykırımlarla yok etmeye çalıştılar. Tıpkı genleriyle oynadıkları İsrailoğulları’nı Filistin’in yerli halklarına düşman ederek; göçmen İsrailoğulları eliyle yerli hakları katliam ve soykırımlardan geçirdikleri gibi. Arabistan çöl merkezci tek tanrılı semavi dinleri olmadan bunları başarmak mümkün değildi.
Ermenilere, bir İslam devleti olan Osmanlı İmparatorluğu eliyle; 1894-97, 1914-19 ve 1922’de çok büyük soykırımlar yapıldı. Bu soykırımlardan artakalanlar, Semitik tüccarları’n, “Anadolu’ya yapay Türklüğü yerleştirme projeleri” ya da Osmanlı’nın mirasını devredeceği Türkiye’yi kurma projeleri çerçevesinde sürgün edilerek yok ettiler. Aynı katliam ve soykırımların son ikiyüz yıldan beri onların tarih komşuları olan Kürtlere yapılıyor. Fakat her iki komşu Aryan halkı da, bu katliam ve soykırımları başlarına getirenlerin onları Hıristiyanlaştıran ve İslamlaştıran Semitik tüccarı olduğunu hiç bir zaman anlamadılar. Çünkü çok uzun vadeli tarihsel plan ve programlardı.
Hıristiyanlık Avrupa’da Engizisyon rejimlerini yarattı. Yüzyıllar boyu imparatorlukların Engizisyon rejimleri oldu. Toplumun yarısını oluşturan kadınlar cadı ya da şeytan ilan edilerek yakıldılar. Bruno gibi birçok biliminsanı bilimsel açıklamalarından dolayı yakılarak cezalandırıldı.
İslamlık ise Doğu’da Engizisyon rejimlerini yarattı. Yüzyıllar boyu devletlerin ve imparatorlukların Engizisyon ve faşist rejimleri oldu. Toplumun yarısını oluşturan kadınlar, cezaevini andıran kara çarşaflara büründürdüler, gözlerine cezaevlerinin demir parmaklıklarını taktılar, namuslu değil diye taşlanarak öldürüldüler, cadı ya da şeytan ilan edilerek yakıldılar.
Kont de Volney (1757-1820) „Yıkıntılar: Kültürler neden geriliyor?“ adlı ünlü eserinde, Semitik din kültür ile Aryan inanç kültür çatışmalarını din adamların tartışmalarıyla anlatırken, Zerdüşt inancındaki kişiye şunları söyletiyor:
„Ey (Semitik tüccarları’n seçkin vekalet savaşçıları) Yahudilerle onların çocukları Hıristiyanlar, Musa’nın sandığınız Kitap, Musa’dan altı yüzyıl sonra (M.Ö.500-150) yazılmaya başlanmıştır. Bunu yirmi gerçek belgeye dayanarak kanıtlayabiliriz. O kitapta Musa’ya yakıştırılan düşüncelerin hiçbirini Musa bilmezdi. O kitabı kaleme alanlar, ki bu kaleme alınışın bir büyük papazla bir kralın anlaşması sonunda yapıldığını su götürmez bir gerçektir; ruhun ölümsüzlüğünü, ölümden sonraki yaşayışı, cennet ve cehennemi, (Ziusudra tufanı, Brahim efsanesi, sırat köprüsünü), insanların çektiği acıların en büyük nedeni olan kötülüğe karşı başkaldırmasını bizim filozofumuz Zerdüşt’ten öğrenmişlerdir. Hem de bu düşünceler, mitoslar, hikâyer ilk krallarımız ve filozoflarımızın yaşadığı yüzyıllardan sonra sizin yazılarınızda görünmeye başlandı. Zerdüşt, o yazılardan yüzyıllar önce bütün bunları söylemişti. Babil ve Ninuva kralları tarafından yenilip esir alınan atalarınızın, Med kralımız Serhas tarafından kurtarıldığını ne çabuk unuttunuz?! Atalarınız o zaman bizi örnek edinmişler, bizden ders almışlardı. (Çok şey öğrenmişlerdi bizden.) Kudüs’e yeni düşüncelerle döndüler. Siz, gücünüzü yeniden yüceltecek hayali bir kral bekliyordunuz. (Oysa biz, size Zerdüşt düşünceleriyle donattığımız gerçek bir İsa verdik. Ona da sahip çıkmadınız; başhahamınız ve kralınız çarhıma gerip öldürdü.) Bizse onarıcı ve kurtarıcı bir evrensel iyilik tanrısının geleceğini müjdeliyorduk. İşte Hıristiyanlığı bu iki düşüncenin birleşmesinden yarattınız. Zerdüşt’ün yolunu şaşırmış çocuklarından başka hiçbir şey değilsiniz siz.“
Birinci Dünya Savaşı sonrası Musul’a giden Milletler Cemiyeti’nden bir heyet Şengal Dağı’ndaki Êzîdî Kürtlere, „Türk ve Araplarla birlikte yaşamalarını“ tavsiye edince, onlardan şöyle bir tepki gelir:
„Biz kesinlikle Türk, Arap ve başka yabancı bir egemenlik istemiyoruz. Biz kendi ülkemizde tarihi haklarımızı ve bağımsızlığımızı istiyoruz. Halkların kendi kaderini tayin etme hakkı, öbür halklar gibi Kürtlerin de hakkı.“
300’ler Komitesi’nin gönderdiği bu heyetin içindeki İngiliz üyeler şöyle bir soru sorarlar:
„Yahudi, Hıristiyan ve Muhammed’in dinleri arasında fark yoktur. Hepsine de birer kitap inmiştir. Başkalarıyla yaşamak neden bu kadar zorunuza gidiyor?“
Êzîdî Kürtlerin yanıtı şöyle olur:
„O üç peygamber de kitaplarını, Mıhabad peygamber, Hazreti Zerdüşt’in Zend Avesta’sı ve Mıshefa Reş kitaplarından alıp çarptıtarak ’Kutsal Kitap’ diye sunmuşlardır. Yahudilerin Semitik halkların ataları olarak sundukları Nuh peygamber, bizim Guti atalarımızın kralı Ziusudra’dır. Tufanı yaşayan ilk peygamberimizdir. Abrahim peygamber olarak sundukları ikinci ataları ise, atalarımız Hurrilerin Goş aşiretinden olan Brahim’dir. Bizim ikinci peygamberimizdir. Ve Brahim Nemrud’un amcasının oğludur. Atalarımızı, kültürümüzü, inançlarımızı, tanrılarımızı bizden çaldıkları yetmiyor mu? Şimdi de ülkemizi bizden çalıyorlar. Bütün bu kötülüğe rağmen siz Milletler Cemiyati heyeti olarak hangi yüzle bizi başkasına benzeştiriyorsunuz ve yabancıların egemenliğini kabul etmemizi tavsiye ediyorsunuz. Neden?“
Bu yanıt, bugün işgalcı Türk devletin Kürtlere karşı yürüttüğü fiziki ve siyasi soykırımlarını görmek istemeyen Birleşmiş Milletler’e (BM) söylenmiş gibi aynen bugün de yerinde duruyor.
Anadolu ve Kürdistan‘da henüz İslamlaştırılmayan bütün Aryan Halkları Güneş Tanrı’sının bu üç günlük Qalo Xagan bayramını kutlarlar. Dêrsim, Varto ve Kerkük’de kutluyorlar. Bizim Dêrsim ve Varto köylerinde hâlâ kutluyorlar. Çoçukluğumda köyde kaç kez kutlandığına şahit oldum. Fakat Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinde çalışıp Sümer ve eski Mezopotamya kültürün kalıntılanı yok etmeye çalışan Emevi, Abbası, Selçuklu ve Osmanlı’dan sonra şimdi barbarlıkta sınır tanımayan Türkiye sanki acelesi varmış gibi bütün gücünü bu kültürü ve o kültürü yaratan yerli halkları yok edip ortadan kaldırmaya çalışıyor. Kürdistan’dan Avrupa‘ya gelince, o bizim o bölgelerde kutlanan Qalo Gaxan bayramını Hristiyan Avrupa halkların İsa‘nın doğum günü olarak kutladıklarını görünce şaşırdım. „Bu bizim Aryan kültümüz nasıl oluyor da İsrailli İsa‘nın doğum günü sayılarak „Noel Baba Bayramı“ olarak kutlanıyordu?“ diye kendi kendime sordum. Tarihi Sümerliler’den başlatıp araştırınca Semitik tüccarları’n tarihi çarpıtarak halkları kandırıp dolandırdıklarını gördüm.
Qalo Gaxan bayramı olarak kutlanan Güneş Tanrısı’nın doğum günün 5-6 bin yıllık bir geçmişi vardı! Nasıl oluyor da iki bin beşyüz yıl önce Semitik tüccarlar tarafından ikinci kez kurulan İsrail devleti eliyle çarmıha gerilen İsrailli İsa’nın doğum günü oluyordu? Bu büyük yalanı kim insanlığa yutturdu?
Ancak çözülen Sümer tabletlerini okuyup araştırınca hakikata ulaşabildiğimi söyleyebilirim.
Fakat İslam binlerce yıllık bu eski kültürü ve bütün uygarlıklara temel teşkil eden Sümer uygarlığın tüm kalıntılarını ortadan kaldırıp yok ettiği için, uygarlık o bölgeyi terk etti gitti.
Hiç bir zaman hiç bir sözünü pratiğe uygulamayan, hep yalan söyleyerek, işgal ettiği bölgelerde topladıkları talan ve ganimetleri kendi aralarında paylaşarak insanları kandırıp aldatan İslam, o bölgede insanlığa ait bütün eski kültürleri şiddet ve baskı araçlarını kullanarak yok etti. Bir nevi uygarlık yıkıcı bir rol oynadı. Girdiği bütün bölgeleri Arap çöllerine çevirdi. İsmi üstünde: Arabizm. Toplumun yarısını oluşturan kadınları hapishanenin demir parmaklıkların arkasına attı, yüzlerini çarşapla kapattı. Böyle bir yerde mitoloji, felsefe, edebiat, bilim nasıl gelişsin? Gelişmez. Halk cahil kalır. Arabizmin çöle çevirdiği bu diyarlar artık bir mucizeler diyarıdır, bir kanunsuzluk diyarıdır; burda olmayacak şey yoktur; her şey oluyor; yeri geldiğinde Muavi, Yavuz Sultan Selim, Mustafa Kemal, Saddam Hüseyin, Recep Tayyip Erdoğan gibi katiller, diktatörler, hatta tüm budalalar, tüm yobazlar birer önder ya da peygamber olup çıkabilirler bu diyarlarda.
İste biz 1400 yıldır böylesi siyasal İslamın baskı ve zulmü, katliam ve soykırımları altında kendi kültürümüzü, dilimizi ve uygarlığımızı geliştiremedik; devamlı katledildik barbar kabileler tarafından; kadınlarımızı hapishanenin demir parmaklıkları arkasından çıkaramadık, çocuklarımızı tecavüz edilmekten kurtaramadık; o doğa ve insanlığa önem veren güzelim erdemli uygarlık ordan öylece elimizden kaçtı gitti. Biz Aryan kültürümüzü İslamın katliamları, baskı ve zulmü altında geliştiremedik. Ama Avrupa halkları, Semitik tüccarları’n yukardan kafalarına boca ettikleri Hristiyanlık dininde Reform yapınca, laikliği savunup dini bir tarafa koyunca bizim Yunanistan üzerinden Avrupa‘ya yayılan Aryan kültürümüzü azbiraz geliştirip sosyalist aşamaya getirdiler. Bu yüzden Avrupa kültürü bizim kültürümüze azbiraz yakındır.
Semitik tüccarları’n ve onların „300 dünya zengin ailesi“nden oluşturdukları „300’ler Komitesi“ diye bilinen alt örgütlemesiyle Batı‘da inşa ettikleri modern kapitalist sistem değil, ama Avrupa halkların geliştirdiği sosyal toplum, ekoljik toplum, insan halkları, etnik ve inanç eşitliği, özgürlük, kadın halkları, hakların kendi kaderlerini tayin hakkı, özerklik, yerel yönetim hakkı, Güneş kültü bizim savunduğumuz kriterler ve bizim Aryan kültürümüzdür.
Bu anlamda Qalo Gaxan bayramı ve yeni yılınızı en iyi dileklerimle kutluyorum!..
Berlin, 21.12.2022
Azad Ronî
Kaynaklar:
[1]. Etem Xemgin, Aleviliğin Kökenindeki Mazda İnancı ve Zerdüşt Öğretisi, Berfin Yayınları, İstanbul s.40.
[2]. Yazar Richard Shenkman tarih ve araştırmacı olmadığı için; Perslerin, Medlerin Asurlarla savaş halinde olduğu M.Ö. 550’lerde Kassitlerin ülkesine geldiğini, Kassitlerin Rusya’nın Khoaresmiş steplerinden gelen bu göçmenleri yerleşmeleri için toprak verdiğini, dilenci oldukları için Kürtlerin onlara Kürtçe „Pârsek“ dediklerini, Pers isminin Kassittler ve Medler tarafından onlara verildiğini, daha sonra iktidarı Medler’in elinden çaldığını bilmiyor. Daha doğrusu Perslerin Türkler gibi iktidar ve kültür hırsızı olduğunu, Güneş Tanrı’sı Mitra kültürün Perslere ait olmadığını, Kassitlerin Güneş tanrısı olduğunu bilmiyor. A.R.
[3]. Richard Shenkman, Tarihin büyük yalanları, Aykırı yayınları, İstanbul 2002, s.186.
Qalo Gaxan’nın Tarihçesi
Aryan halkların baş Tanrıları ve oğulları
Aryan halkların baş Tanrıları ve oğulları anlayışı aynen Hıristiyanlığa geçmiştir.
Sümer Mitolojisinde Tanrıların babas An; Enlil, Enki ve İnanna’nın babasıdır.
Yerli kabiler olan Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassitler’de Tanrıların babası Zervan; iyi tanrı Ahura Mazda, kötü tanrı Ahriman ve Güneş Tanrısı Mitra’nın babasıdır. İyi tanrı Ahura Mazda ile kötü tanrı Ahriman’ın karışımları sonucu her canlı yaratıkta iyi ve kötü iç içe var olduğuna inanılır. Mitra, Ahura Mazda ile Ahriman arasında hakimlik yapan bir tanrıdır.
Tarihçi Etem Xemgin zaman tanrısı Zervan hakkında şöyle yazar:
„Zervan’ın yaratan, kader belirleyen en yüksek tanrı sıfatı ile görüldüğü bu dini inancın tek tanrılı bir dini inanç olduğu ortaya çıkmaktadır. Ahura Marda ve Ahriman ise onun çocukları olup ikisi arasındaki mücadelelerde ise hakem olarak Mitra bulunmaktadır. Zervan’ın eşi ve Ahura Mazda ile Ahriman’ın anneleri olarak yazılı kaynaklarda Anahita ismi geçmektedir. Bazı kaynaklara göre ise Anahita’nın herkesi besleyen toprak veya ülke olarak geçtiği görülür. Böylece Anahita tanrısı toprak ana olarak yorumlanmaktadır.“[1]
Kaynağını Mezopotamya’dan alan eski Yunanların Ana Tanrıça Rhea’dan doğan Baş Tanrı Zeus Gök Tanrısı, Kardeşi Poseidon denizler Tanrısı, Hades yeraltı Tanrısı, Apollon ise Güneş Tanrısıydı.
Hıristiyanlarda İsa Tanrı’nın oğludur.
İsa’nın doğu günü 353-354 yıllarından sonra Romalı Aziz Liberius tarafından Hıristiyanlara kabul ettirildi
Hense Leonard, „Helen-Lâtin Eski-Çağ Bilgisi” kitabında şöyle yazıyor:
“Roma devleti içinde en çok yayılan din, dünya dini olarak başta kalmak için yüzyıllar boyunca Hıristiyanlıkla çarpışan Mithra dinidir.”
Daha doğrusu, “Roma devleti içinde en çok yayılmak istenen ve dünya dini olabilmek için yüzyıllar boyunca Mithra ve Zerdüşt inancıyla çarpışıp savaşan Arabistan merkezci Hıristiyanlık dini olmuştur. Daha sonra da Doğu’da onun imdadına İslam yetişmiştir. Böylece Arabistan merkezci semavi dinleri Doğu’da ve Batı’da insanlığı üç-dört bin yıl gerilere götürmüş, karanlık tarihi bir tünele sokmuş, toplumları birbirine kırdıran büyük dünya savaşların koşullarını yaratmış, önünü açmıştır.” denilebilir.
Mithra ve Zerdüşt inançları aşağıdan yukarıya doğru toplum içinde doğal bir gelişim göstererek, birbirini izleyen reformlar yoluyla gelişirken; yani toplumun binlerce yıllık tecrübeleri, bilgi ve birikimleriyle oluşurken; Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam ise, uygarlık güçleri tarafından yukardan aşağıya doğru sistemli, planlı, programlı ve tarihsel bir projeler dahilinde geliştirilmiştir.
Hıristiyanlık dininde, İsa’nın MS. 29 ile 33 yılları arasında öldüğü kabul edilir. Kesin tarih yok. Çünkü o tarihlerde öyle bir olay gerçekleşmiş değil. Ölüm tarihi gibi doğum tarihi de yüzyıllarca Hıristiyanlar arasında tartışma konusu oldu. Doğumunu da kimse bilmiyordu. Sümerler’den beri dünyanın kültür merkezi sayılan Mezopotamya’dan dünyaya dağılan Güneş kültü ve inançlarında Mitra, Attis ve Dionysos’un doğumlarının 25 Aralık’ta olması, üçünün de tanrının oğlu olduğu, üçünün de öldükten sonra bir süre sonra dirilmeleri, ilgi çekici olmalı ki, İsa’nın da doğum gününü o güne getirdiler. Ya da kültür hırsızları olan Semitik tüccarları çok cahil, çok kültürsüz yobaz olduklarından herhangi bir düşünce ve fikirleri olmadıkları için kendilerinden önceki Aryan halkların kültür ve inançlarından almak zorunda kaldılar demek daha doğru olur.
Ve gelin görün ki, Mitra’nın doğum gününü, İsa’nın doğum günü olarak ancak MS. 353-354 yıllarından sonra ilk defa dini bir törenle Romalı Aziz (Papa) Liberius tarafından kutlanarak Hıristiyanlara kabul ettirildi
Mitra Tanrı’sının doğum gününü, İsrailli İsa’nın doğum günü yapmaları hiç kuşkusuz Avrupalı halkların gelecekleri üzerinde tam egemenlik kurmak isteyen, kültür ve inançlarını geriletmek isteyen Semitik tüccarları’n tarihin en büyük çarpıtmasından başka bir şey değildi. Çünkü maddi uygarlığın yanı sıra, Filistin’de MS. 33 yıllarında, Ferisi Pavlus önderliğinde bir heyeti sırasıyla önce Atina’ya, sonra Roma’ya gönderip, İsa’nın çarmıha gerilip öldükten sonra tekrar dirildiği yalan hikâyelerini anlatıp (ki o dönemde Filistin’de ve İsrail’de yaşanmamış bu hikâyeye hiç kimse inanmıyordu. Uzak diyarlarda halkı bu massallara inandırmaya çalıştılar.), Museviliğin başka bir misyon ve vizyonu olan Hristiyanlığı Avrupa’ya yaymak isteyen Semitik tüccarları, maddi kültürün yanı sıra manevi kültürün yeni bir din (tanrılar panteonu) ve cennet tasvirleriyle donatılarak kurulacak uygarlık sistemlerinde çalışacak kölelere inşa etmek istiyorlardı. İşte o zaman bütün köleler Arabistan çöl kültürüyle besleneceklerdi. Arabistan çöl tanrılarına inanacaklardı. Dünya din merkezlerini gerici Arabistan çöl kültürü ve tek tanrılı semavi dinlerine bağlamak, Kudüs, Mekke ve Medine’yi dünya insanların ibadet kıbleleri haline getirmek, ezilip sömürülecek olan toplumlar, işgal edilecek ülkeler için bu masalların, mitos ve hikâyelerin din kılıfı altında propaganda edilip kutsal kitaplarda anlatılması şarttı. Ne edip edip hümanist iyilik sever Aryan tanrıları, inançları ve geleneklerine karşı, Semitiklerin kıskanç ve kötü tanrılarının üstünlük sağlaması şarttı. İdeolojik kölelik ve Batı’da inşa ettikleri kapitalist sistem üzerinden bugün kurmuş oldukları para İmparatorluklarının kurulması için peş peşe bu Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dini ideolojilerin toplumlara aşılanması, kotlanması şarttı. Bunlar olmasaydı bugünkü dünya para İmparatorluklarını kurmaları mümkün olmayacaktı.
Semitik tüccarları, bütün bu din ideolojileriyle insanların genleriyle oynayıp, toplumun mühendisliğiyle uğraşmayı Sümerliler’den öğrenmişlerdi.
Kaldı ki, gerçek tarihçiler ve araştırmacılar İsa’nın doğumunu; Medlerin Asur devletini yıkıp bütün Mezopotamya halklarına özgürlük getirdikleri gibi, 70 yıldan beri Babil ve çevresinde yaşayıp Mezopotamya kültürünü artık azbiraz öğrenmiş olan İsrailoğulları’nı da özgürlüğüne kavuşturdukları ve Yahudilerin Babil sürgününden sonra Filistin’e dönerek yeniden bir İsrail devleti kurdukları ve Süleyman tapınağını yeniden insa ettikleri dönem olan 5. ile 4. yüzyıllar arası bir zamanda yaşadığını varsayıyorlar. Babil ve çevresinde Kürtlerle iç içe yaşayan İsrailoğulları Kürtlerden Zerdüşt kültürü ve inancından çok etkilendiler. Mithra inancı hakkında bilgiler topladılar. Daha önceki tarihlerinde olmayan sırat köprüsü, cennet-cehennem, Adem’in cennetten kovulduğu, Ziusudra tufanı (isim değiştirilerek Nuh tufanı yapıldı), Brahim efsanesi (Abrahim efsanesi) ve bir çok Sümer mitosu, destan ve masallarını Kürtlerden öğrendiler. Bütün bunlar daha sonra yazılan tarihlerine ve Tevrat’a geçti. Asur devletinin bugünkü Kürtlerin ataları olan Medler tarafından yıkılması üzerine ülkelerine dönen İsrailoğulları; tıpkı Zerdüşt karakterindeki gibi yoksul Musevilere öncelikle seslenen İsa’nın öncülük ettiği İsrailiye ve Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinde çalışan haham ve siyon elit Yahudiye diye bilinen iki mezhep arasında çekişmeler ve kavgalar başladı. Zerdüşt gibi ezilen, sömürülen ve sistem dışına itilen yoksullardan yana tavır alarak onlara erdemli, adaletli, hakikat yolunu göstermeye çalışan İsa’ya başhaham ve siyon elit kesim sözlü ve fiziksel saldırılarda bulundular. Ateşli Zerdüşt tapınaklarındaki rahipler gibi komünal sosyal bir cemaat oluşturmaya çalışıyordu ki, bu uygarlık güçlerin tarihsel projelerine ters düşüyordu. İsrailoğulları da Akad ve Asurlar gibi Mezopotamya’nın erdemli Aryan kültür, inanç ve Tanrı’larına asimile edilmeyi beraberinde getiriyordu ki, bunu kesinlikle istemiyorlardı. Bu düşünceleri Kenan’da yaymaya çalışan her kimse hemen ortadan kaldırılması gerekiyordu. Semitik tüccarlar, işte o dönemde Medler’in ülkesinden yeni dönen, yoksul israiloğulları‘na Zerdüst öğretilerini haykıran, onun öğrencisi gibi komünal sosyal bir cemaat oluşturmaya çalışan ve İsrailiye mezhebi önderi olan gerçek İsa’yı (M.Ö. 430-400 yıları arasında) başhaham ve Yahudiye yöneticileri tarafından „kendisini peygamber zannediyor“ diye suçlu gösterdiler. Jerusalem’de çıkarılan mahkemede, Yahudi yargıçları da ölüm cezasına çarptırıp çarmıha gerip öldürdüler. O dönemde, onun çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylenti ve haberleri de duyulmadı. İsa’yı Romalılar değil, Roma imparatorluğu henüz İsraillilerin ülkesini işgal etmeden çok önceleri Semitik tüccarlara hizmet eden Yahudi hahamları, siyon ve yargıçları tarafından ölüm cezası verilerek Beytüllahim’de çarmıha gerildi. Ve meseleyi kendi çıkarları için büyütmeden kapattılar.
Tarihçiler boşuna, „İsa’nın annesi Meryem, Zerdüst’ün yüzdüğü gölde döllenmiştir.“ dememişler. Bu derin düsüncenin mutlaka bir sebebi vardır ve buradaki fotograf tarih puzzlasına uygundur. İsrailoğulları’n Babil sürgünü ve onların Medler’le olan ilişkileri incelenip araştırılmadan İsa’nın gerçek hikâyesine ulaşmak mümkün değil. Peki neden 400 yıl sonra Semitik tüccarlar bir zamanlar yollarına taş koyduğu ve tarihsel planlarını altüst ettiği için çarmıha gerilip öldürülmüş bu İsa’nın hikâyesi yeni olmuş gibi dünya halklarına ısrarla yalan anlatılıp bir öğreti haline getiriliyordu? Hiç kuşkusuz çıkarlarına denk geldiği için yeniden gündeme getirerek politik malzeme olarak kullanmaya başladılar. İsa’nın adını kullanırken, onun Mitra ve Zerdüşt inancından esinlenen öğretilerin içini boşaltıp yozlaştırarak, Arabistan merkezci yeni bir din oluşturmaya çalışıyorlardı.
Richard Shenkman, Tarihin Büyük Yalanları kitabında şunları yazıyor:
„Ne zaman doğduğunu bile bilmiyoruz. İsa’nın kendisi ne zaman doğduğunu hiç söylemedi ve zaten kimse de sormadı ona. Doğum gününü öğrenmek istedikleri zaman -ölümünden yaklaşık otuz yıl sonra M.S. 75’de, İnciller yazılmaya başladığında kesin olarak bilme şansı kaçmıştı artık. O yüzden insanlar tahminde bulundular.
Eğer ilgileniyorsanız, bu konudaki akademik görüş İncil yazarlarının yanlış tahminde bulunduğu şeklindedir. Araştırmacılar İsa’nın doğumunu M.Ö. 6. ile 4. yüzyıl arası bir zamanda varsayıyorlar.
İsa’nın doğum günü 25 Aralık olarak katlanır ama bunun nedeni o tarihte doğduğuna ilişkin bir kanıt olması değil, asıl neden Romalı putperestlerin Persli güneş tanrısı Mitra’nın doğum gününü o günlerde kutlamalarıydı.[2] İsa’nın yaşamı konusunda epeyi tartışma söz konusudur ama bu konu hakkında hemen herkes hemfikirdir.
İsa’nın doğun gününün 25 Aralık’ta kutlanması geçmişe dayanır ama sanıldığı kadar da eskiye değil. Hıristiyanlar ancak dördüncü yüzyılda İsa’nın doğum gününü kutlamaya başladılar. Ve sadece Batı’da kutlandı doğun günü. Doğu’da ise Yunanlı Hıristiyanlar bir başka putperest bayramını, 6 Ocak’ı kutladılar.”[3]
Mitra inancın Roma askerleri arasında yayılmasıyla birlikte büyük bir çıkmaza giren Museviliğin Batı’da yayılmasının önünü açmak ve binlerce yıldır Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılan Mezopotamya’nın Aryan kültür ve inançların önünü kesmek amacıyla İsa’nın sembol olarak seçilip sanki yüzyıllar önce Semitik tüccarlar tarafindan değil de, o gün Roma İmparatorluğu tarafından yeni öldürülmüş gibi ideolojik manipülasyon yapılarak, gerçekler teryüz edilerek bir dinin önderi olarak seçilmesi yaşayan bir beynin sistemli plan, proje ve programları gereğiydi. Bu kültür hırsızları öbür hikâyeler gibi bu hikâyeyi de Sümerliler’den almışlardı. Onlar sadece dünya insanlarını kandırıp dolandırmak için kahramanın ismini değiştirmişlerdi.
Semitik tüccarlar, Museviliği sadece 12 kabileli İsrailoğulları için planlayıp inşa etmişlerdi. Doğuşdan İsrailli olmayan Musevi olamıyordu. Bu yüzden o dönemde Musevilik hem Mezopotamya kapısında hem de Avrupa kapısında sıkışıp kalmıştı. İlerleyemiyordu. İlerlemesi için gene Kral Davud gibi Beytüllahim’de doğan bir İsrailli önderliğinde ama bu kez biraz daha farklı ve bütün insanlara, hatta bütün dünyaya hitap eden Arabistan çöl merkezci tek tanrılı bir din inşa etmeyi planladılar. Kâhinleri, habercileri ortalığa saldılar. Kâhinleri yıllardır insanlığa bir peygamberin gelmekte olduğu kehanetinde bulundukları ve İsa’nın çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylentilerin yayıldığı bir dönemde onlar planları için, Hıristiyanlığı bir dünya dini haline getirmesi için propagandaist Ferisi Pavlus’u görevlendirdiler. Daha sonra ona Avrupa’da misyonerlik görevini verdiler.
İnanna’nın kendi yerine ölüler diyarına gönderdiği Tanrı Dumuzi’un ölüler diyarına inişi, onun gibi ölümü, çarmıha gerilen cesedi ve tekrar dililişi sayılan ilkbaharın başlangıcı bir dönemde; Sümerlilerin o İnanna’nın ölüler diyarına inişi mitosu isimler değiştirilerek, üç bin yıl sonra yeniden dünya halklarına sahneleniyordu. Semitik tüccarlar tarafından çalınan Sümerlilerin en eski ve en önemli diriliş ve yumurta bayramı, şimdi gelecekte Hıristiyanların en eski, en önemli diriliş ve yumurta bayramı olacaktı. Tanrı’nın oğlu Tanrı Dumuzi’un 21 Mart’ta dirilişi yerine, şimdi aynı günlerde tanrının oğlu İsa geçiyordu. İsan’nın çarmıha gerildikten sonra 3. günde dirilişi kutlanılacaktı.
Güya baharın başlancığında (Paskalya günlerinde), „İsa MS. 30-33’de Beytüllahim’de çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylenti ve haberleri duyulmaya başlandı.“ Bu söylenti ve haberleri kâhinleri ve habercileri aracılığıyla yayanlar dünyayı yöneten gizli uygarlık güçleriydi. Plan gereği zamanlaması da çok iyi seçilmişti. Çok soğuk ve karanlık kış günlerinden sonra doğanın uyandığı, her şeyin tohuma durduğu, yumurtlandı baharın başlangıcı sayılan bir dönem. Böylece Tanrı Dumuzi gibi sıradan biri olmadığı, Tanrı değilse de, en azında Tanrı’nın oğlu olduğu kanıtlanmış oluyordu, inanan havarilerine göre.
Zerdüşt öğretisinin etkilerinin de görüldüğü Mithra, Işık-Tanrısı olarak kötülüklerle sonuna kadar savaştıktan ve kötülükleri yok edip karanlıkları aydınlattıktan sonra Güneş Tanrı ile birleşip göğe çıkmaktadır. Bu iki mitos birleştirilerek Hıristiyanlıkta birlikte kullanılmıştır.
Ferisi Pavlus baştan beri bu planın içindeydi; İsa’nın üçüncü gün mezarından dirildiği söylenti ve haberlerin yayıldığı günlerde, “İsa dirilmediyse bizim sözlerimiz boş, inancımız anlamsızdır.” diyordu. Yani, insanları -Tanrı Dumuzu gibi- çarmıha gerilip ölüler diyarına gönderilen “İsa’nın tekrar dirildiğine inandıramazsak Hıristiyanlığı geliştiremeyiz, yayamayız.” diyordu. Başta kimse bu yalanlara inanmasa da, bu yalanlar onlarca, yüzlerce yıl anlatıla anlatıla bütün insanlığa inandırılmalıydı.
İsa’yı öldürüp tekrar dirilttikleri söylenti ve haberlerin yayılmasından birkaç yıl sonra Arabistan çöl merkezci yeni bir tek tanrılı dünya dinini yaymak için misyoner Ferisi Pavlus bir heyetle birlikte Yunan-Roma dünyasına gönderildi.
Yüzyıllardır Ahura Mazda ve Mitra inanç öğretilerinin Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayıldığı şehir olan Atina’ya gelen heyet, gelir gelmez önce yakın zamanda şehirde inşa edilen Yahudi Sinagogu’nu ziyaret ederler. Semitik tüccarları’n gönderdiği heyetin Yahudi Sinagogu ziyaret etmesi ve binlerce yıldır Mezopotamya kültür, inanç ve felsefesinin Avrupa’ya yayılmadan önce Yunan filozoflar tarafından tartışılıp konuşulduğu Atina meydanlarında, Areopagos Tepesi’nde Hıristiyanlığı ilk başlatmaları tesadüf değildi. Mezopotamya’nın Aryan kültürü, Zerdüşt ve Mitra inancın Atina üzerinden Avrupa yayılmasını önlemek ve Arabistan merkezci ve peygamberlik geleniğiyle gelen tek tanrılı dinleri Anadolu ve Avrupa’ya yaymaktı.
Çok açık görünüyor ki, uygarlık güçlerin Batı’da yaymak istedikleri ve İbrani dinin, yani sanki Musevilik’ten kopan bir kol olarak şekillendirilen bu yeni din kuramın kültürel devrimin hedeflerinden biri, eski Zerdüst ve Mitra inancın geleneklerini ve izlerinin yok edilmesidir. Bu mümkün değilse, hümanist Aryan kültür motiflerin yerine gerici Semitik kültür motiflerin geçirilmesi ve çeşitli görüş açılarıyla derlemeciler ve düzeltmenler tarafından değiştirilerek düzeltilmesi ve yeniden düzenlenmesi, dönüştürülmesi ve Hıristiyanlaştırılması işiyle tamamlamaktı. Kendi uzun vadeli ekonomik ve siyasal çıkarları doğrultusunda yavaş yavaş yeni bir dünya sistemi oluşturuyorlardı. Yüzyıllar sonra tam bir sömürü çarkı olan feodal ve kapitalist sistemde köleleri daha fazla çalıştırmanın ve insanlığı daha fazla Arabistan merkezci tek tanrılı dinlere, kıblelerini ve zenginliklerini o bölgeye çekmek, gerici çöl kültüre bağlamanın temeli için bu Hıristiyanlaştırılma programları çerçevesinde çalışıp başarılı olmak şarttı.
Gerçekler manipüle edilerek insanlar kandırılıp aldatılarak, uygarlık güçleri daha önceden oluşturdukları ideolojik araçlarla bir kez sömürü sistemlerini kurdular mı, artık o “modern” dedikleri sistemlerini yıkmak –ansızın bir devrim ya da bir terslik olmasa- imkansız hale geliyordu. Ve ta ki o sistemleri kaderleriyle eskiyip yıkılana dek gidiyordu bu iş. 500 ya da 1.000 yıl. Hepsi yaşayan bir beyin tarafından tek tanrılı dinlerle programlanmış ve kotlanmıştır.
Avrupa’ya gönderilen Kudüs heyeti (bugün uygarlık güçlerin aynı benzer heyetleri bütün ulus-devletlere danışmanlık yapıyorlar.) Atina’da Sinagogun hahamı, Epikurosçu ve Stoacı filozoflarla temaslarda bulunup konuşurlar. Heyetin başındaki Pavlus filozofların tartıştığı Areopagus Tepesi’de halka bir konuşma yapmak istediğini söyler. Onlar da onu alıp Areopagus Tepesi’de götürürler, “Çarmıha gerilip mezara konulan İsa’nın mezarından dirildiği hikâyesi çok ilginç. Yeni öğreti diyorsunuz. Bu nasıl yeni bir öğreti? Dahasını da bilmek isteriz.” dediler.
Semitik tüccarlar tarafından çok iyi yetiştirilmiş propagandaist Ferisi Pavlus, Arabistan çöl merkezci tek tanrılı yeni dinin öğretilerini Atina’lılar şöyle anlatıyor:
“Ey Atina erleri! Görüyorum ki her bakımdan epey dindarsınız. Çünkü kutsal yerlerinizi gezerken şu kitabenin yazılı olduğu bir mihrap gördüm: ‘Meçhul Tanrı’ya!’ Tanımadan taptığınız bu Tanrı’yı işte şimdi size ilan ediyorum. Dünyayı ve dünyadaki her şeyi yaratan Tanrı, yeryüznün ve gökyüzünün Rabbi olduğundan, insan elleriyle yaratmış tapınaklarda yaşayamaz. İnsan eliyle yaratılmış hiçbir şeye ihtiyacı da yoktur. Her şeye can ve nefes veren O’dur. Tüm milletleri bütün dünyaya dağıtarak vareden, onlara belli zamanlar ve yerler tanıyan, onları bir kandan vareden O’dur. Bunu Tanrı’yı arasınlar, mümkün ise O’nu el yordamıyla bulabilsinler diye yapmıştır. Aslında hiçbirimizden uzak değildir Rabb. O’nda yaşar, hareket eder, O’nda varoluruz. Çünkü şairlerimizden birinin dediği gibi, ‘Biz de O’nun soyundanız. Tanrı’nın soyundan olduğumuz için Tanrı’yı insan sanatı ya da düşüncesiyle oyulmuş altına veya gümüşe yahut taşa benzer sanmamalıyız. Tanrı bu cehalet zamanlarına sabır göstermiştir. Ama artık nerede olursa olsun tüm insanların tövbe etmelerini öğüt veriyor. Çünkü dünyayı adaletle yargılayacağı günü ve bu iş için uygun olanı seçti. O’nu ölümden dirilterek bütün insanlara teminat verdi.”
Pavlus, Areopagus Tepesi’inde, “İsa’nın çarmıha gerilip öldürüldükten sonra tekrar dirildiğini“ anlatınca, o dönemde „öldürüldükten sonra dirildiği“ hikâyelerini sık sık duyan Yunan halkın büyük bir çoğunluğu onunla alay etti. İnanmak istemedi. Bazıları da nazikçe, “Bu hikâye hakkında seni yine dinlemek isteriz.” deyip geçip gittiler. Ancak Damaris adında şizofren bir kadın ve birkaç kişi Pavlus’un anlattıklarından etkilenmişlerdi. Ve inanmaya başladılar. Başlangıç için bu iyi işaretti.
Pavlus, aynı toplantı ve konuşmayı Roma’da yaptı. Orda da durum aynıydı. Halkın büyük bir çoğunluğu onunla alay etti. İnanmak istemedi. Fakat onlar bıkmadan usanmadan aynı yalanları, aynı hikâyeleri onlarca, yüzyıllarca yıl anlata anlata Hıristiyanlığı Avrupa’ya yaydılar. İnsanların % 95’si okuma yazma bilmiyordu. Böyle cahil bir ortamda Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dinleri yaymak onlara kolaylık sağlıyordu. İkincisi, Semitik tüccarları altınla satın aldıkları krallar aracılığıyla bu dinleri yayıyorlardı. Çoban sürü misali; bir kral Hıristiyan oldu mu, yönetimindeki bütün halk Hıristiyan oluyordu.
En iyi örneklerinden biri Ermenilerdir. M.S. 280 yılında Ermeni kralı Gregor Hıristiyan olur. Kral Hıristiyan olur olmaz Anadolu’daki bütün Ermeni halkı Hıristiyan olur. Çok iyi geçindikleri tarih komşuları Kürtler de MS. 650’lerden sonra Semitik tüccarlara hizmet eden cihatçı Arap orduları tarafından katliam ve soykırımlarla zorla İslamlaştırıldılar. Böylece dağlarda hayvancılık ve tarımcılık yaparak geçimlerini sağlayan kadım Kürtler ve vadilerde ise tarım ve sanatçılık yaparak geçimlerini sağlayan tarihi dost Ermeniler iki farklı Arabistan çöl merkezci din ideolojileriyle beyinleri yıkanarak birbirine düşman edildiler.
Oysa bugünkü Kürtlerin ataları olan Hurriler ve bugünkü Ermenilerin ataları olan Hititler en son M.Ö. 1306’da Qadeş Antlaşmasıyla ittifak kurarak aynı cephede yüzyıllarca Mısır (Semitik tüccarları’n) ordularına karşı birlikte savaştılar. Hititler’le birlik kuran Hurriler’di. İkisi de Aryan halkındandı. Hititlerin güney müttefikleri olan savaşçı Hurriler, karşı karşıya geldikleri Mısır ordularını her seferinde yeniyorlardı. Bu da o dönemde bu halkın tanrılarının güçlü olduğu imajını dünyaya yayıyordu. Dolayısıyla Hititler de Hurrilerin tanrılarına inanıyorlardı. Tanrıları ve kültürleri aynıydı. Ne zaman ki, sömürgecilerin Arabistan çöl merkezci dinlerine ve kültürlerine sahip oldular, işte o zaman kendi atalarının eski hümanist Aryan kültüründen uzaklaştılar. Kendi tanrılarını bıraktılar, Arabistan çöl merkezci tanrılara inanmaya başladılar ve kendileri olmaktan çıktılar. Kendi ülkelerinde Semitik tüccarlar’a kul köle oldular.
Fakat kinci ve nefretleri çok büyük Semitik tüccarları, Hurri ve Hititlere olan düşmanlık kin ve nefretlerini yüzyıllar sonra onların torunlarının torunlarından aldı. İnşa ettileri Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dinlerle onların beyinlerini yıkayıp genleriyle oynayınca, ülkelerini işgal etmek kolay oldu. Ülkelerini işgal etmekle yetinmediler, o bölgelerde yaşayan halkları birbirine düşürerek, düşman ederek, sonradan o bölgeye gelen göçmen Pers, Arap ve devşirme Türkler eliyle katliam ve soykırımlarla yok etmeye çalıştılar. Tıpkı genleriyle oynadıkları İsrailoğulları’nı Filistin’in yerli halklarına düşman ederek; göçmen İsrailoğulları eliyle yerli hakları katliam ve soykırımlardan geçirdikleri gibi. Arabistan çöl merkezci tek tanrılı semavi dinleri olmadan bunları başarmak mümkün değildi.
Ermenilere, bir İslam devleti olan Osmanlı İmparatorluğu eliyle; 1894-97, 1914-19 ve 1922’de çok büyük soykırımlar yapıldı. Bu soykırımlardan artakalanlar, Semitik tüccarları’n, “Anadolu’ya yapay Türklüğü yerleştirme projeleri” ya da Osmanlı’nın mirasını devredeceği Türkiye’yi kurma projeleri çerçevesinde sürgün edilerek yok ettiler. Aynı katliam ve soykırımların son ikiyüz yıldan beri onların tarih komşuları olan Kürtlere yapılıyor. Fakat her iki komşu Aryan halkı da, bu katliam ve soykırımları başlarına getirenlerin onları Hıristiyanlaştıran ve İslamlaştıran Semitik tüccarı olduğunu hiç bir zaman anlamadılar. Çünkü çok uzun vadeli tarihsel plan ve programlardı.
Hıristiyanlık Avrupa’da Engizisyon rejimlerini yarattı. Yüzyıllar boyu imparatorlukların Engizisyon rejimleri oldu. Toplumun yarısını oluşturan kadınlar cadı ya da şeytan ilan edilerek yakıldılar. Bruno gibi birçok biliminsanı bilimsel açıklamalarından dolayı yakılarak cezalandırıldı.
İslamlık ise Doğu’da Engizisyon rejimlerini yarattı. Yüzyıllar boyu devletlerin ve imparatorlukların Engizisyon ve faşist rejimleri oldu. Toplumun yarısını oluşturan kadınlar, cezaevini andıran kara çarşaflara büründürdüler, gözlerine cezaevlerinin demir parmaklıklarını taktılar, namuslu değil diye taşlanarak öldürüldüler, cadı ya da şeytan ilan edilerek yakıldılar.
Kont de Volney (1757-1820) „Yıkıntılar: Kültürler neden geriliyor?“ adlı ünlü eserinde, Semitik din kültür ile Aryan inanç kültür çatışmalarını din adamların tartışmalarıyla anlatırken, Zerdüşt inancındaki kişiye şunları söyletiyor:
„Ey (Semitik tüccarları’n seçkin vekalet savaşçıları) Yahudilerle onların çocukları Hıristiyanlar, Musa’nın sandığınız Kitap, Musa’dan altı yüzyıl sonra (M.Ö.500-150) yazılmaya başlanmıştır. Bunu yirmi gerçek belgeye dayanarak kanıtlayabiliriz. O kitapta Musa’ya yakıştırılan düşüncelerin hiçbirini Musa bilmezdi. O kitabı kaleme alanlar, ki bu kaleme alınışın bir büyük papazla bir kralın anlaşması sonunda yapıldığını su götürmez bir gerçektir; ruhun ölümsüzlüğünü, ölümden sonraki yaşayışı, cennet ve cehennemi, (Ziusudra tufanı, Brahim efsanesi, sırat köprüsünü), insanların çektiği acıların en büyük nedeni olan kötülüğe karşı başkaldırmasını bizim filozofumuz Zerdüşt’ten öğrenmişlerdir. Hem de bu düşünceler, mitoslar, hikâyer ilk krallarımız ve filozoflarımızın yaşadığı yüzyıllardan sonra sizin yazılarınızda görünmeye başlandı. Zerdüşt, o yazılardan yüzyıllar önce bütün bunları söylemişti. Babil ve Ninuva kralları tarafından yenilip esir alınan atalarınızın, Med kralımız Serhas tarafından kurtarıldığını ne çabuk unuttunuz?! Atalarınız o zaman bizi örnek edinmişler, bizden ders almışlardı. (Çok şey öğrenmişlerdi bizden.) Kudüs’e yeni düşüncelerle döndüler. Siz, gücünüzü yeniden yüceltecek hayali bir kral bekliyordunuz. (Oysa biz, size Zerdüşt düşünceleriyle donattığımız gerçek bir İsa verdik. Ona da sahip çıkmadınız; başhahamınız ve kralınız çarhıma gerip öldürdü.) Bizse onarıcı ve kurtarıcı bir evrensel iyilik tanrısının geleceğini müjdeliyorduk. İşte Hıristiyanlığı bu iki düşüncenin birleşmesinden yarattınız. Zerdüşt’ün yolunu şaşırmış çocuklarından başka hiçbir şey değilsiniz siz.“
Birinci Dünya Savaşı sonrası Musul’a giden Milletler Cemiyeti’nden bir heyet Şengal Dağı’ndaki Êzîdî Kürtlere, „Türk ve Araplarla birlikte yaşamalarını“ tavsiye edince, onlardan şöyle bir tepki gelir:
„Biz kesinlikle Türk, Arap ve başka yabancı bir egemenlik istemiyoruz. Biz kendi ülkemizde tarihi haklarımızı ve bağımsızlığımızı istiyoruz. Halkların kendi kaderini tayin etme hakkı, öbür halklar gibi Kürtlerin de hakkı.“
300’ler Komitesi’nin gönderdiği bu heyetin içindeki İngiliz üyeler şöyle bir soru sorarlar:
„Yahudi, Hıristiyan ve Muhammed’in dinleri arasında fark yoktur. Hepsine de birer kitap inmiştir. Başkalarıyla yaşamak neden bu kadar zorunuza gidiyor?“
Êzîdî Kürtlerin yanıtı şöyle olur:
„O üç peygamber de kitaplarını, Mıhabad peygamber, Hazreti Zerdüşt’in Zend Avesta’sı ve Mıshefa Reş kitaplarından alıp çarptıtarak ’Kutsal Kitap’ diye sunmuşlardır. Yahudilerin Semitik halkların ataları olarak sundukları Nuh peygamber, bizim Guti atalarımızın kralı Ziusudra’dır. Tufanı yaşayan ilk peygamberimizdir. Abrahim peygamber olarak sundukları ikinci ataları ise, atalarımız Hurrilerin Goş aşiretinden olan Brahim’dir. Bizim ikinci peygamberimizdir. Ve Brahim Nemrud’un amcasının oğludur. Atalarımızı, kültürümüzü, inançlarımızı, tanrılarımızı bizden çaldıkları yetmiyor mu? Şimdi de ülkemizi bizden çalıyorlar. Bütün bu kötülüğe rağmen siz Milletler Cemiyati heyeti olarak hangi yüzle bizi başkasına benzeştiriyorsunuz ve yabancıların egemenliğini kabul etmemizi tavsiye ediyorsunuz. Neden?“
Bu yanıt, bugün işgalcı Türk devletin Kürtlere karşı yürüttüğü fiziki ve siyasi soykırımlarını görmek istemeyen Birleşmiş Milletler’e (BM) söylenmiş gibi aynen bugün de yerinde duruyor.
Anadolu ve Kürdistan‘da henüz İslamlaştırılmayan bütün Aryan Halkları Güneş Tanrı’sının bu üç günlük Qalo Xagan bayramını kutlarlar. Dêrsim, Varto ve Kerkük’de kutluyorlar. Bizim Dêrsim ve Varto köylerinde hâlâ kutluyorlar. Çoçukluğumda köyde kaç kez kutlandığına şahit oldum. Fakat Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinde çalışıp Sümer ve eski Mezopotamya kültürün kalıntılanı yok etmeye çalışan Emevi, Abbası, Selçuklu ve Osmanlı’dan sonra şimdi barbarlıkta sınır tanımayan Türkiye sanki acelesi varmış gibi bütün gücünü bu kültürü ve o kültürü yaratan yerli halkları yok edip ortadan kaldırmaya çalışıyor. Kürdistan’dan Avrupa‘ya gelince, o bizim o bölgelerde kutlanan Qalo Gaxan bayramını Hristiyan Avrupa halkların İsa‘nın doğum günü olarak kutladıklarını görünce şaşırdım. „Bu bizim Aryan kültümüz nasıl oluyor da İsrailli İsa‘nın doğum günü sayılarak „Noel Baba Bayramı“ olarak kutlanıyordu?“ diye kendi kendime sordum. Tarihi Sümerliler’den başlatıp araştırınca Semitik tüccarları’n tarihi çarpıtarak halkları kandırıp dolandırdıklarını gördüm.
Qalo Gaxan bayramı olarak kutlanan Güneş Tanrısı’nın doğum günün 5-6 bin yıllık bir geçmişi vardı! Nasıl oluyor da iki bin beşyüz yıl önce Semitik tüccarlar tarafından ikinci kez kurulan İsrail devleti eliyle çarmıha gerilen İsrailli İsa’nın doğum günü oluyordu? Bu büyük yalanı kim insanlığa yutturdu?
Ancak çözülen Sümer tabletlerini okuyup araştırınca hakikata ulaşabildiğimi söyleyebilirim.
Fakat İslam binlerce yıllık bu eski kültürü ve bütün uygarlıklara temel teşkil eden Sümer uygarlığın tüm kalıntılarını ortadan kaldırıp yok ettiği için, uygarlık o bölgeyi terk etti gitti.
Hiç bir zaman hiç bir sözünü pratiğe uygulamayan, hep yalan söyleyerek, işgal ettiği bölgelerde topladıkları talan ve ganimetleri kendi aralarında paylaşarak insanları kandırıp aldatan İslam, o bölgede insanlığa ait bütün eski kültürleri şiddet ve baskı araçlarını kullanarak yok etti. Bir nevi uygarlık yıkıcı bir rol oynadı. Girdiği bütün bölgeleri Arap çöllerine çevirdi. İsmi üstünde: Arabizm. Toplumun yarısını oluşturan kadınları hapishanenin demir parmaklıkların arkasına attı, yüzlerini çarşapla kapattı. Böyle bir yerde mitoloji, felsefe, edebiat, bilim nasıl gelişsin? Gelişmez. Halk cahil kalır. Arabizmin çöle çevirdiği bu diyarlar artık bir mucizeler diyarıdır, bir kanunsuzluk diyarıdır; burda olmayacak şey yoktur; her şey oluyor; yeri geldiğinde Muavi, Yavuz Sultan Selim, Mustafa Kemal, Saddam Hüseyin, Recep Tayyip Erdoğan gibi katiller, diktatörler, hatta tüm budalalar, tüm yobazlar birer önder ya da peygamber olup çıkabilirler bu diyarlarda.
İste biz 1400 yıldır böylesi siyasal İslamın baskı ve zulmü, katliam ve soykırımları altında kendi kültürümüzü, dilimizi ve uygarlığımızı geliştiremedik; devamlı katledildik barbar kabileler tarafından; kadınlarımızı hapishanenin demir parmaklıkları arkasından çıkaramadık, çocuklarımızı tecavüz edilmekten kurtaramadık; o doğa ve insanlığa önem veren güzelim erdemli uygarlık ordan öylece elimizden kaçtı gitti. Biz Aryan kültürümüzü İslamın katliamları, baskı ve zulmü altında geliştiremedik. Ama Avrupa halkları, Semitik tüccarları’n yukardan kafalarına boca ettikleri Hristiyanlık dininde Reform yapınca, laikliği savunup dini bir tarafa koyunca bizim Yunanistan üzerinden Avrupa‘ya yayılan Aryan kültürümüzü azbiraz geliştirip sosyalist aşamaya getirdiler. Bu yüzden Avrupa kültürü bizim kültürümüze azbiraz yakındır.
Semitik tüccarları’n ve onların „300 dünya zengin ailesi“nden oluşturdukları „300’ler Komitesi“ diye bilinen alt örgütlemesiyle Batı‘da inşa ettikleri modern kapitalist sistem değil, ama Avrupa halkların geliştirdiği sosyal toplum, ekoljik toplum, insan halkları, etnik ve inanç eşitliği, özgürlük, kadın halkları, hakların kendi kaderlerini tayin hakkı, özerklik, yerel yönetim hakkı, Güneş kültü bizim savunduğumuz kriterler ve bizim Aryan kültürümüzdür.
Bu anlamda Qalo Gaxan bayramı ve yeni yılınızı en iyi dileklerimle kutluyorum!..
Berlin, 21.12.2022
Azad Ronî
Kaynaklar:
[1]. Etem Xemgin, Aleviliğin Kökenindeki Mazda İnancı ve Zerdüşt Öğretisi, Berfin Yayınları, İstanbul s.40.
[2]. Yazar Richard Shenkman tarih ve araştırmacı olmadığı için; Perslerin, Medlerin Asurlarla savaş halinde olduğu M.Ö. 550’lerde Kassitlerin ülkesine geldiğini, Kassitlerin Rusya’nın Khoaresmiş steplerinden gelen bu göçmenleri yerleşmeleri için toprak verdiğini, dilenci oldukları için Kürtlerin onlara Kürtçe „Pârsek“ dediklerini, Pers isminin Kassittler ve Medler tarafından onlara verildiğini, daha sonra iktidarı Medler’in elinden çaldığını bilmiyor. Daha doğrusu Perslerin Türkler gibi iktidar ve kültür hırsızı olduğunu, Güneş Tanrı’sı Mitra kültürün Perslere ait olmadığını, Kassitlerin Güneş tanrısı olduğunu bilmiyor. A.R.
[3]. Richard Shenkman, Tarihin büyük yalanları, Aykırı yayınları, İstanbul 2002, s.186.
Qalo Gaxan’nın Tarihçesi
Aryan halkların baş Tanrıları ve oğulları
Aryan halkların baş Tanrıları ve oğulları anlayışı aynen Hıristiyanlığa geçmiştir.
Sümer Mitolojisinde Tanrıların babas An; Enlil, Enki ve İnanna’nın babasıdır.
Yerli kabiler olan Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassitler’de Tanrıların babası Zervan; iyi tanrı Ahura Mazda, kötü tanrı Ahriman ve Güneş Tanrısı Mitra’nın babasıdır. İyi tanrı Ahura Mazda ile kötü tanrı Ahriman’ın karışımları sonucu her canlı yaratıkta iyi ve kötü iç içe var olduğuna inanılır. Mitra, Ahura Mazda ile Ahriman arasında hakimlik yapan bir tanrıdır.
Tarihçi Etem Xemgin zaman tanrısı Zervan hakkında şöyle yazar:
„Zervan’ın yaratan, kader belirleyen en yüksek tanrı sıfatı ile görüldüğü bu dini inancın tek tanrılı bir dini inanç olduğu ortaya çıkmaktadır. Ahura Marda ve Ahriman ise onun çocukları olup ikisi arasındaki mücadelelerde ise hakem olarak Mitra bulunmaktadır. Zervan’ın eşi ve Ahura Mazda ile Ahriman’ın anneleri olarak yazılı kaynaklarda Anahita ismi geçmektedir. Bazı kaynaklara göre ise Anahita’nın herkesi besleyen toprak veya ülke olarak geçtiği görülür. Böylece Anahita tanrısı toprak ana olarak yorumlanmaktadır.“[1]
Kaynağını Mezopotamya’dan alan eski Yunanların Ana Tanrıça Rhea’dan doğan Baş Tanrı Zeus Gök Tanrısı, Kardeşi Poseidon denizler Tanrısı, Hades yeraltı Tanrısı, Apollon ise Güneş Tanrısıydı.
Hıristiyanlarda İsa Tanrı’nın oğludur.
İsa’nın doğu günü 353-354 yıllarından sonra Romalı Aziz Liberius tarafından Hıristiyanlara kabul ettirildi
Hense Leonard, „Helen-Lâtin Eski-Çağ Bilgisi” kitabında şöyle yazıyor:
“Roma devleti içinde en çok yayılan din, dünya dini olarak başta kalmak için yüzyıllar boyunca Hıristiyanlıkla çarpışan Mithra dinidir.”
Daha doğrusu, “Roma devleti içinde en çok yayılmak istenen ve dünya dini olabilmek için yüzyıllar boyunca Mithra ve Zerdüşt inancıyla çarpışıp savaşan Arabistan merkezci Hıristiyanlık dini olmuştur. Daha sonra da Doğu’da onun imdadına İslam yetişmiştir. Böylece Arabistan merkezci semavi dinleri Doğu’da ve Batı’da insanlığı üç-dört bin yıl gerilere götürmüş, karanlık tarihi bir tünele sokmuş, toplumları birbirine kırdıran büyük dünya savaşların koşullarını yaratmış, önünü açmıştır.” denilebilir.
Mithra ve Zerdüşt inançları aşağıdan yukarıya doğru toplum içinde doğal bir gelişim göstererek, birbirini izleyen reformlar yoluyla gelişirken; yani toplumun binlerce yıllık tecrübeleri, bilgi ve birikimleriyle oluşurken; Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam ise, uygarlık güçleri tarafından yukardan aşağıya doğru sistemli, planlı, programlı ve tarihsel bir projeler dahilinde geliştirilmiştir.
Hıristiyanlık dininde, İsa’nın MS. 29 ile 33 yılları arasında öldüğü kabul edilir. Kesin tarih yok. Çünkü o tarihlerde öyle bir olay gerçekleşmiş değil. Ölüm tarihi gibi doğum tarihi de yüzyıllarca Hıristiyanlar arasında tartışma konusu oldu. Doğumunu da kimse bilmiyordu. Sümerler’den beri dünyanın kültür merkezi sayılan Mezopotamya’dan dünyaya dağılan Güneş kültü ve inançlarında Mitra, Attis ve Dionysos’un doğumlarının 25 Aralık’ta olması, üçünün de tanrının oğlu olduğu, üçünün de öldükten sonra bir süre sonra dirilmeleri, ilgi çekici olmalı ki, İsa’nın da doğum gününü o güne getirdiler. Ya da kültür hırsızları olan Semitik tüccarları çok cahil, çok kültürsüz yobaz olduklarından herhangi bir düşünce ve fikirleri olmadıkları için kendilerinden önceki Aryan halkların kültür ve inançlarından almak zorunda kaldılar demek daha doğru olur.
Ve gelin görün ki, Mitra’nın doğum gününü, İsa’nın doğum günü olarak ancak MS. 353-354 yıllarından sonra ilk defa dini bir törenle Romalı Aziz (Papa) Liberius tarafından kutlanarak Hıristiyanlara kabul ettirildi
Mitra Tanrı’sının doğum gününü, İsrailli İsa’nın doğum günü yapmaları hiç kuşkusuz Avrupalı halkların gelecekleri üzerinde tam egemenlik kurmak isteyen, kültür ve inançlarını geriletmek isteyen Semitik tüccarları’n tarihin en büyük çarpıtmasından başka bir şey değildi. Çünkü maddi uygarlığın yanı sıra, Filistin’de MS. 33 yıllarında, Ferisi Pavlus önderliğinde bir heyeti sırasıyla önce Atina’ya, sonra Roma’ya gönderip, İsa’nın çarmıha gerilip öldükten sonra tekrar dirildiği yalan hikâyelerini anlatıp (ki o dönemde Filistin’de ve İsrail’de yaşanmamış bu hikâyeye hiç kimse inanmıyordu. Uzak diyarlarda halkı bu massallara inandırmaya çalıştılar.), Museviliğin başka bir misyon ve vizyonu olan Hristiyanlığı Avrupa’ya yaymak isteyen Semitik tüccarları, maddi kültürün yanı sıra manevi kültürün yeni bir din (tanrılar panteonu) ve cennet tasvirleriyle donatılarak kurulacak uygarlık sistemlerinde çalışacak kölelere inşa etmek istiyorlardı. İşte o zaman bütün köleler Arabistan çöl kültürüyle besleneceklerdi. Arabistan çöl tanrılarına inanacaklardı. Dünya din merkezlerini gerici Arabistan çöl kültürü ve tek tanrılı semavi dinlerine bağlamak, Kudüs, Mekke ve Medine’yi dünya insanların ibadet kıbleleri haline getirmek, ezilip sömürülecek olan toplumlar, işgal edilecek ülkeler için bu masalların, mitos ve hikâyelerin din kılıfı altında propaganda edilip kutsal kitaplarda anlatılması şarttı. Ne edip edip hümanist iyilik sever Aryan tanrıları, inançları ve geleneklerine karşı, Semitiklerin kıskanç ve kötü tanrılarının üstünlük sağlaması şarttı. İdeolojik kölelik ve Batı’da inşa ettikleri kapitalist sistem üzerinden bugün kurmuş oldukları para İmparatorluklarının kurulması için peş peşe bu Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dini ideolojilerin toplumlara aşılanması, kotlanması şarttı. Bunlar olmasaydı bugünkü dünya para İmparatorluklarını kurmaları mümkün olmayacaktı.
Semitik tüccarları, bütün bu din ideolojileriyle insanların genleriyle oynayıp, toplumun mühendisliğiyle uğraşmayı Sümerliler’den öğrenmişlerdi.
Kaldı ki, gerçek tarihçiler ve araştırmacılar İsa’nın doğumunu; Medlerin Asur devletini yıkıp bütün Mezopotamya halklarına özgürlük getirdikleri gibi, 70 yıldan beri Babil ve çevresinde yaşayıp Mezopotamya kültürünü artık azbiraz öğrenmiş olan İsrailoğulları’nı da özgürlüğüne kavuşturdukları ve Yahudilerin Babil sürgününden sonra Filistin’e dönerek yeniden bir İsrail devleti kurdukları ve Süleyman tapınağını yeniden insa ettikleri dönem olan 5. ile 4. yüzyıllar arası bir zamanda yaşadığını varsayıyorlar. Babil ve çevresinde Kürtlerle iç içe yaşayan İsrailoğulları Kürtlerden Zerdüşt kültürü ve inancından çok etkilendiler. Mithra inancı hakkında bilgiler topladılar. Daha önceki tarihlerinde olmayan sırat köprüsü, cennet-cehennem, Adem’in cennetten kovulduğu, Ziusudra tufanı (isim değiştirilerek Nuh tufanı yapıldı), Brahim efsanesi (Abrahim efsanesi) ve bir çok Sümer mitosu, destan ve masallarını Kürtlerden öğrendiler. Bütün bunlar daha sonra yazılan tarihlerine ve Tevrat’a geçti. Asur devletinin bugünkü Kürtlerin ataları olan Medler tarafından yıkılması üzerine ülkelerine dönen İsrailoğulları; tıpkı Zerdüşt karakterindeki gibi yoksul Musevilere öncelikle seslenen İsa’nın öncülük ettiği İsrailiye ve Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinde çalışan haham ve siyon elit Yahudiye diye bilinen iki mezhep arasında çekişmeler ve kavgalar başladı. Zerdüşt gibi ezilen, sömürülen ve sistem dışına itilen yoksullardan yana tavır alarak onlara erdemli, adaletli, hakikat yolunu göstermeye çalışan İsa’ya başhaham ve siyon elit kesim sözlü ve fiziksel saldırılarda bulundular. Ateşli Zerdüşt tapınaklarındaki rahipler gibi komünal sosyal bir cemaat oluşturmaya çalışıyordu ki, bu uygarlık güçlerin tarihsel projelerine ters düşüyordu. İsrailoğulları da Akad ve Asurlar gibi Mezopotamya’nın erdemli Aryan kültür, inanç ve Tanrı’larına asimile edilmeyi beraberinde getiriyordu ki, bunu kesinlikle istemiyorlardı. Bu düşünceleri Kenan’da yaymaya çalışan her kimse hemen ortadan kaldırılması gerekiyordu. Semitik tüccarlar, işte o dönemde Medler’in ülkesinden yeni dönen, yoksul israiloğulları‘na Zerdüst öğretilerini haykıran, onun öğrencisi gibi komünal sosyal bir cemaat oluşturmaya çalışan ve İsrailiye mezhebi önderi olan gerçek İsa’yı (M.Ö. 430-400 yıları arasında) başhaham ve Yahudiye yöneticileri tarafından „kendisini peygamber zannediyor“ diye suçlu gösterdiler. Jerusalem’de çıkarılan mahkemede, Yahudi yargıçları da ölüm cezasına çarptırıp çarmıha gerip öldürdüler. O dönemde, onun çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylenti ve haberleri de duyulmadı. İsa’yı Romalılar değil, Roma imparatorluğu henüz İsraillilerin ülkesini işgal etmeden çok önceleri Semitik tüccarlara hizmet eden Yahudi hahamları, siyon ve yargıçları tarafından ölüm cezası verilerek Beytüllahim’de çarmıha gerildi. Ve meseleyi kendi çıkarları için büyütmeden kapattılar.
Tarihçiler boşuna, „İsa’nın annesi Meryem, Zerdüst’ün yüzdüğü gölde döllenmiştir.“ dememişler. Bu derin düsüncenin mutlaka bir sebebi vardır ve buradaki fotograf tarih puzzlasına uygundur. İsrailoğulları’n Babil sürgünü ve onların Medler’le olan ilişkileri incelenip araştırılmadan İsa’nın gerçek hikâyesine ulaşmak mümkün değil. Peki neden 400 yıl sonra Semitik tüccarlar bir zamanlar yollarına taş koyduğu ve tarihsel planlarını altüst ettiği için çarmıha gerilip öldürülmüş bu İsa’nın hikâyesi yeni olmuş gibi dünya halklarına ısrarla yalan anlatılıp bir öğreti haline getiriliyordu? Hiç kuşkusuz çıkarlarına denk geldiği için yeniden gündeme getirerek politik malzeme olarak kullanmaya başladılar. İsa’nın adını kullanırken, onun Mitra ve Zerdüşt inancından esinlenen öğretilerin içini boşaltıp yozlaştırarak, Arabistan merkezci yeni bir din oluşturmaya çalışıyorlardı.
Richard Shenkman, Tarihin Büyük Yalanları kitabında şunları yazıyor:
„Ne zaman doğduğunu bile bilmiyoruz. İsa’nın kendisi ne zaman doğduğunu hiç söylemedi ve zaten kimse de sormadı ona. Doğum gününü öğrenmek istedikleri zaman -ölümünden yaklaşık otuz yıl sonra M.S. 75’de, İnciller yazılmaya başladığında kesin olarak bilme şansı kaçmıştı artık. O yüzden insanlar tahminde bulundular.
Eğer ilgileniyorsanız, bu konudaki akademik görüş İncil yazarlarının yanlış tahminde bulunduğu şeklindedir. Araştırmacılar İsa’nın doğumunu M.Ö. 6. ile 4. yüzyıl arası bir zamanda varsayıyorlar.
İsa’nın doğum günü 25 Aralık olarak katlanır ama bunun nedeni o tarihte doğduğuna ilişkin bir kanıt olması değil, asıl neden Romalı putperestlerin Persli güneş tanrısı Mitra’nın doğum gününü o günlerde kutlamalarıydı.[2] İsa’nın yaşamı konusunda epeyi tartışma söz konusudur ama bu konu hakkında hemen herkes hemfikirdir.
İsa’nın doğun gününün 25 Aralık’ta kutlanması geçmişe dayanır ama sanıldığı kadar da eskiye değil. Hıristiyanlar ancak dördüncü yüzyılda İsa’nın doğum gününü kutlamaya başladılar. Ve sadece Batı’da kutlandı doğun günü. Doğu’da ise Yunanlı Hıristiyanlar bir başka putperest bayramını, 6 Ocak’ı kutladılar.”[3]
Mitra inancın Roma askerleri arasında yayılmasıyla birlikte büyük bir çıkmaza giren Museviliğin Batı’da yayılmasının önünü açmak ve binlerce yıldır Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılan Mezopotamya’nın Aryan kültür ve inançların önünü kesmek amacıyla İsa’nın sembol olarak seçilip sanki yüzyıllar önce Semitik tüccarlar tarafindan değil de, o gün Roma İmparatorluğu tarafından yeni öldürülmüş gibi ideolojik manipülasyon yapılarak, gerçekler teryüz edilerek bir dinin önderi olarak seçilmesi yaşayan bir beynin sistemli plan, proje ve programları gereğiydi. Bu kültür hırsızları öbür hikâyeler gibi bu hikâyeyi de Sümerliler’den almışlardı. Onlar sadece dünya insanlarını kandırıp dolandırmak için kahramanın ismini değiştirmişlerdi.
Semitik tüccarlar, Museviliği sadece 12 kabileli İsrailoğulları için planlayıp inşa etmişlerdi. Doğuşdan İsrailli olmayan Musevi olamıyordu. Bu yüzden o dönemde Musevilik hem Mezopotamya kapısında hem de Avrupa kapısında sıkışıp kalmıştı. İlerleyemiyordu. İlerlemesi için gene Kral Davud gibi Beytüllahim’de doğan bir İsrailli önderliğinde ama bu kez biraz daha farklı ve bütün insanlara, hatta bütün dünyaya hitap eden Arabistan çöl merkezci tek tanrılı bir din inşa etmeyi planladılar. Kâhinleri, habercileri ortalığa saldılar. Kâhinleri yıllardır insanlığa bir peygamberin gelmekte olduğu kehanetinde bulundukları ve İsa’nın çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylentilerin yayıldığı bir dönemde onlar planları için, Hıristiyanlığı bir dünya dini haline getirmesi için propagandaist Ferisi Pavlus’u görevlendirdiler. Daha sonra ona Avrupa’da misyonerlik görevini verdiler.
İnanna’nın kendi yerine ölüler diyarına gönderdiği Tanrı Dumuzi’un ölüler diyarına inişi, onun gibi ölümü, çarmıha gerilen cesedi ve tekrar dililişi sayılan ilkbaharın başlangıcı bir dönemde; Sümerlilerin o İnanna’nın ölüler diyarına inişi mitosu isimler değiştirilerek, üç bin yıl sonra yeniden dünya halklarına sahneleniyordu. Semitik tüccarlar tarafından çalınan Sümerlilerin en eski ve en önemli diriliş ve yumurta bayramı, şimdi gelecekte Hıristiyanların en eski, en önemli diriliş ve yumurta bayramı olacaktı. Tanrı’nın oğlu Tanrı Dumuzi’un 21 Mart’ta dirilişi yerine, şimdi aynı günlerde tanrının oğlu İsa geçiyordu. İsan’nın çarmıha gerildikten sonra 3. günde dirilişi kutlanılacaktı.
Güya baharın başlancığında (Paskalya günlerinde), „İsa MS. 30-33’de Beytüllahim’de çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylenti ve haberleri duyulmaya başlandı.“ Bu söylenti ve haberleri kâhinleri ve habercileri aracılığıyla yayanlar dünyayı yöneten gizli uygarlık güçleriydi. Plan gereği zamanlaması da çok iyi seçilmişti. Çok soğuk ve karanlık kış günlerinden sonra doğanın uyandığı, her şeyin tohuma durduğu, yumurtlandı baharın başlangıcı sayılan bir dönem. Böylece Tanrı Dumuzi gibi sıradan biri olmadığı, Tanrı değilse de, en azında Tanrı’nın oğlu olduğu kanıtlanmış oluyordu, inanan havarilerine göre.
Zerdüşt öğretisinin etkilerinin de görüldüğü Mithra, Işık-Tanrısı olarak kötülüklerle sonuna kadar savaştıktan ve kötülükleri yok edip karanlıkları aydınlattıktan sonra Güneş Tanrı ile birleşip göğe çıkmaktadır. Bu iki mitos birleştirilerek Hıristiyanlıkta birlikte kullanılmıştır.
Ferisi Pavlus baştan beri bu planın içindeydi; İsa’nın üçüncü gün mezarından dirildiği söylenti ve haberlerin yayıldığı günlerde, “İsa dirilmediyse bizim sözlerimiz boş, inancımız anlamsızdır.” diyordu. Yani, insanları -Tanrı Dumuzu gibi- çarmıha gerilip ölüler diyarına gönderilen “İsa’nın tekrar dirildiğine inandıramazsak Hıristiyanlığı geliştiremeyiz, yayamayız.” diyordu. Başta kimse bu yalanlara inanmasa da, bu yalanlar onlarca, yüzlerce yıl anlatıla anlatıla bütün insanlığa inandırılmalıydı.
İsa’yı öldürüp tekrar dirilttikleri söylenti ve haberlerin yayılmasından birkaç yıl sonra Arabistan çöl merkezci yeni bir tek tanrılı dünya dinini yaymak için misyoner Ferisi Pavlus bir heyetle birlikte Yunan-Roma dünyasına gönderildi.
Yüzyıllardır Ahura Mazda ve Mitra inanç öğretilerinin Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayıldığı şehir olan Atina’ya gelen heyet, gelir gelmez önce yakın zamanda şehirde inşa edilen Yahudi Sinagogu’nu ziyaret ederler. Semitik tüccarları’n gönderdiği heyetin Yahudi Sinagogu ziyaret etmesi ve binlerce yıldır Mezopotamya kültür, inanç ve felsefesinin Avrupa’ya yayılmadan önce Yunan filozoflar tarafından tartışılıp konuşulduğu Atina meydanlarında, Areopagos Tepesi’nde Hıristiyanlığı ilk başlatmaları tesadüf değildi. Mezopotamya’nın Aryan kültürü, Zerdüşt ve Mitra inancın Atina üzerinden Avrupa yayılmasını önlemek ve Arabistan merkezci ve peygamberlik geleniğiyle gelen tek tanrılı dinleri Anadolu ve Avrupa’ya yaymaktı.
Çok açık görünüyor ki, uygarlık güçlerin Batı’da yaymak istedikleri ve İbrani dinin, yani sanki Musevilik’ten kopan bir kol olarak şekillendirilen bu yeni din kuramın kültürel devrimin hedeflerinden biri, eski Zerdüst ve Mitra inancın geleneklerini ve izlerinin yok edilmesidir. Bu mümkün değilse, hümanist Aryan kültür motiflerin yerine gerici Semitik kültür motiflerin geçirilmesi ve çeşitli görüş açılarıyla derlemeciler ve düzeltmenler tarafından değiştirilerek düzeltilmesi ve yeniden düzenlenmesi, dönüştürülmesi ve Hıristiyanlaştırılması işiyle tamamlamaktı. Kendi uzun vadeli ekonomik ve siyasal çıkarları doğrultusunda yavaş yavaş yeni bir dünya sistemi oluşturuyorlardı. Yüzyıllar sonra tam bir sömürü çarkı olan feodal ve kapitalist sistemde köleleri daha fazla çalıştırmanın ve insanlığı daha fazla Arabistan merkezci tek tanrılı dinlere, kıblelerini ve zenginliklerini o bölgeye çekmek, gerici çöl kültüre bağlamanın temeli için bu Hıristiyanlaştırılma programları çerçevesinde çalışıp başarılı olmak şarttı.
Gerçekler manipüle edilerek insanlar kandırılıp aldatılarak, uygarlık güçleri daha önceden oluşturdukları ideolojik araçlarla bir kez sömürü sistemlerini kurdular mı, artık o “modern” dedikleri sistemlerini yıkmak –ansızın bir devrim ya da bir terslik olmasa- imkansız hale geliyordu. Ve ta ki o sistemleri kaderleriyle eskiyip yıkılana dek gidiyordu bu iş. 500 ya da 1.000 yıl. Hepsi yaşayan bir beyin tarafından tek tanrılı dinlerle programlanmış ve kotlanmıştır.
Avrupa’ya gönderilen Kudüs heyeti (bugün uygarlık güçlerin aynı benzer heyetleri bütün ulus-devletlere danışmanlık yapıyorlar.) Atina’da Sinagogun hahamı, Epikurosçu ve Stoacı filozoflarla temaslarda bulunup konuşurlar. Heyetin başındaki Pavlus filozofların tartıştığı Areopagus Tepesi’de halka bir konuşma yapmak istediğini söyler. Onlar da onu alıp Areopagus Tepesi’de götürürler, “Çarmıha gerilip mezara konulan İsa’nın mezarından dirildiği hikâyesi çok ilginç. Yeni öğreti diyorsunuz. Bu nasıl yeni bir öğreti? Dahasını da bilmek isteriz.” dediler.
Semitik tüccarlar tarafından çok iyi yetiştirilmiş propagandaist Ferisi Pavlus, Arabistan çöl merkezci tek tanrılı yeni dinin öğretilerini Atina’lılar şöyle anlatıyor:
“Ey Atina erleri! Görüyorum ki her bakımdan epey dindarsınız. Çünkü kutsal yerlerinizi gezerken şu kitabenin yazılı olduğu bir mihrap gördüm: ‘Meçhul Tanrı’ya!’ Tanımadan taptığınız bu Tanrı’yı işte şimdi size ilan ediyorum. Dünyayı ve dünyadaki her şeyi yaratan Tanrı, yeryüznün ve gökyüzünün Rabbi olduğundan, insan elleriyle yaratmış tapınaklarda yaşayamaz. İnsan eliyle yaratılmış hiçbir şeye ihtiyacı da yoktur. Her şeye can ve nefes veren O’dur. Tüm milletleri bütün dünyaya dağıtarak vareden, onlara belli zamanlar ve yerler tanıyan, onları bir kandan vareden O’dur. Bunu Tanrı’yı arasınlar, mümkün ise O’nu el yordamıyla bulabilsinler diye yapmıştır. Aslında hiçbirimizden uzak değildir Rabb. O’nda yaşar, hareket eder, O’nda varoluruz. Çünkü şairlerimizden birinin dediği gibi, ‘Biz de O’nun soyundanız. Tanrı’nın soyundan olduğumuz için Tanrı’yı insan sanatı ya da düşüncesiyle oyulmuş altına veya gümüşe yahut taşa benzer sanmamalıyız. Tanrı bu cehalet zamanlarına sabır göstermiştir. Ama artık nerede olursa olsun tüm insanların tövbe etmelerini öğüt veriyor. Çünkü dünyayı adaletle yargılayacağı günü ve bu iş için uygun olanı seçti. O’nu ölümden dirilterek bütün insanlara teminat verdi.”
Pavlus, Areopagus Tepesi’inde, “İsa’nın çarmıha gerilip öldürüldükten sonra tekrar dirildiğini“ anlatınca, o dönemde „öldürüldükten sonra dirildiği“ hikâyelerini sık sık duyan Yunan halkın büyük bir çoğunluğu onunla alay etti. İnanmak istemedi. Bazıları da nazikçe, “Bu hikâye hakkında seni yine dinlemek isteriz.” deyip geçip gittiler. Ancak Damaris adında şizofren bir kadın ve birkaç kişi Pavlus’un anlattıklarından etkilenmişlerdi. Ve inanmaya başladılar. Başlangıç için bu iyi işaretti.
Pavlus, aynı toplantı ve konuşmayı Roma’da yaptı. Orda da durum aynıydı. Halkın büyük bir çoğunluğu onunla alay etti. İnanmak istemedi. Fakat onlar bıkmadan usanmadan aynı yalanları, aynı hikâyeleri onlarca, yüzyıllarca yıl anlata anlata Hıristiyanlığı Avrupa’ya yaydılar. İnsanların % 95’si okuma yazma bilmiyordu. Böyle cahil bir ortamda Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dinleri yaymak onlara kolaylık sağlıyordu. İkincisi, Semitik tüccarları altınla satın aldıkları krallar aracılığıyla bu dinleri yayıyorlardı. Çoban sürü misali; bir kral Hıristiyan oldu mu, yönetimindeki bütün halk Hıristiyan oluyordu.
En iyi örneklerinden biri Ermenilerdir. M.S. 280 yılında Ermeni kralı Gregor Hıristiyan olur. Kral Hıristiyan olur olmaz Anadolu’daki bütün Ermeni halkı Hıristiyan olur. Çok iyi geçindikleri tarih komşuları Kürtler de MS. 650’lerden sonra Semitik tüccarlara hizmet eden cihatçı Arap orduları tarafından katliam ve soykırımlarla zorla İslamlaştırıldılar. Böylece dağlarda hayvancılık ve tarımcılık yaparak geçimlerini sağlayan kadım Kürtler ve vadilerde ise tarım ve sanatçılık yaparak geçimlerini sağlayan tarihi dost Ermeniler iki farklı Arabistan çöl merkezci din ideolojileriyle beyinleri yıkanarak birbirine düşman edildiler.
Oysa bugünkü Kürtlerin ataları olan Hurriler ve bugünkü Ermenilerin ataları olan Hititler en son M.Ö. 1306’da Qadeş Antlaşmasıyla ittifak kurarak aynı cephede yüzyıllarca Mısır (Semitik tüccarları’n) ordularına karşı birlikte savaştılar. Hititler’le birlik kuran Hurriler’di. İkisi de Aryan halkındandı. Hititlerin güney müttefikleri olan savaşçı Hurriler, karşı karşıya geldikleri Mısır ordularını her seferinde yeniyorlardı. Bu da o dönemde bu halkın tanrılarının güçlü olduğu imajını dünyaya yayıyordu. Dolayısıyla Hititler de Hurrilerin tanrılarına inanıyorlardı. Tanrıları ve kültürleri aynıydı. Ne zaman ki, sömürgecilerin Arabistan çöl merkezci dinlerine ve kültürlerine sahip oldular, işte o zaman kendi atalarının eski hümanist Aryan kültüründen uzaklaştılar. Kendi tanrılarını bıraktılar, Arabistan çöl merkezci tanrılara inanmaya başladılar ve kendileri olmaktan çıktılar. Kendi ülkelerinde Semitik tüccarlar’a kul köle oldular.
Fakat kinci ve nefretleri çok büyük Semitik tüccarları, Hurri ve Hititlere olan düşmanlık kin ve nefretlerini yüzyıllar sonra onların torunlarının torunlarından aldı. İnşa ettileri Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dinlerle onların beyinlerini yıkayıp genleriyle oynayınca, ülkelerini işgal etmek kolay oldu. Ülkelerini işgal etmekle yetinmediler, o bölgelerde yaşayan halkları birbirine düşürerek, düşman ederek, sonradan o bölgeye gelen göçmen Pers, Arap ve devşirme Türkler eliyle katliam ve soykırımlarla yok etmeye çalıştılar. Tıpkı genleriyle oynadıkları İsrailoğulları’nı Filistin’in yerli halklarına düşman ederek; göçmen İsrailoğulları eliyle yerli hakları katliam ve soykırımlardan geçirdikleri gibi. Arabistan çöl merkezci tek tanrılı semavi dinleri olmadan bunları başarmak mümkün değildi.
Ermenilere, bir İslam devleti olan Osmanlı İmparatorluğu eliyle; 1894-97, 1914-19 ve 1922’de çok büyük soykırımlar yapıldı. Bu soykırımlardan artakalanlar, Semitik tüccarları’n, “Anadolu’ya yapay Türklüğü yerleştirme projeleri” ya da Osmanlı’nın mirasını devredeceği Türkiye’yi kurma projeleri çerçevesinde sürgün edilerek yok ettiler. Aynı katliam ve soykırımların son ikiyüz yıldan beri onların tarih komşuları olan Kürtlere yapılıyor. Fakat her iki komşu Aryan halkı da, bu katliam ve soykırımları başlarına getirenlerin onları Hıristiyanlaştıran ve İslamlaştıran Semitik tüccarı olduğunu hiç bir zaman anlamadılar. Çünkü çok uzun vadeli tarihsel plan ve programlardı.
Hıristiyanlık Avrupa’da Engizisyon rejimlerini yarattı. Yüzyıllar boyu imparatorlukların Engizisyon rejimleri oldu. Toplumun yarısını oluşturan kadınlar cadı ya da şeytan ilan edilerek yakıldılar. Bruno gibi birçok biliminsanı bilimsel açıklamalarından dolayı yakılarak cezalandırıldı.
İslamlık ise Doğu’da Engizisyon rejimlerini yarattı. Yüzyıllar boyu devletlerin ve imparatorlukların Engizisyon ve faşist rejimleri oldu. Toplumun yarısını oluşturan kadınlar, cezaevini andıran kara çarşaflara büründürdüler, gözlerine cezaevlerinin demir parmaklıklarını taktılar, namuslu değil diye taşlanarak öldürüldüler, cadı ya da şeytan ilan edilerek yakıldılar.
Kont de Volney (1757-1820) „Yıkıntılar: Kültürler neden geriliyor?“ adlı ünlü eserinde, Semitik din kültür ile Aryan inanç kültür çatışmalarını din adamların tartışmalarıyla anlatırken, Zerdüşt inancındaki kişiye şunları söyletiyor:
„Ey (Semitik tüccarları’n seçkin vekalet savaşçıları) Yahudilerle onların çocukları Hıristiyanlar, Musa’nın sandığınız Kitap, Musa’dan altı yüzyıl sonra (M.Ö.500-150) yazılmaya başlanmıştır. Bunu yirmi gerçek belgeye dayanarak kanıtlayabiliriz. O kitapta Musa’ya yakıştırılan düşüncelerin hiçbirini Musa bilmezdi. O kitabı kaleme alanlar, ki bu kaleme alınışın bir büyük papazla bir kralın anlaşması sonunda yapıldığını su götürmez bir gerçektir; ruhun ölümsüzlüğünü, ölümden sonraki yaşayışı, cennet ve cehennemi, (Ziusudra tufanı, Brahim efsanesi, sırat köprüsünü), insanların çektiği acıların en büyük nedeni olan kötülüğe karşı başkaldırmasını bizim filozofumuz Zerdüşt’ten öğrenmişlerdir. Hem de bu düşünceler, mitoslar, hikâyer ilk krallarımız ve filozoflarımızın yaşadığı yüzyıllardan sonra sizin yazılarınızda görünmeye başlandı. Zerdüşt, o yazılardan yüzyıllar önce bütün bunları söylemişti. Babil ve Ninuva kralları tarafından yenilip esir alınan atalarınızın, Med kralımız Serhas tarafından kurtarıldığını ne çabuk unuttunuz?! Atalarınız o zaman bizi örnek edinmişler, bizden ders almışlardı. (Çok şey öğrenmişlerdi bizden.) Kudüs’e yeni düşüncelerle döndüler. Siz, gücünüzü yeniden yüceltecek hayali bir kral bekliyordunuz. (Oysa biz, size Zerdüşt düşünceleriyle donattığımız gerçek bir İsa verdik. Ona da sahip çıkmadınız; başhahamınız ve kralınız çarhıma gerip öldürdü.) Bizse onarıcı ve kurtarıcı bir evrensel iyilik tanrısının geleceğini müjdeliyorduk. İşte Hıristiyanlığı bu iki düşüncenin birleşmesinden yarattınız. Zerdüşt’ün yolunu şaşırmış çocuklarından başka hiçbir şey değilsiniz siz.“
Birinci Dünya Savaşı sonrası Musul’a giden Milletler Cemiyeti’nden bir heyet Şengal Dağı’ndaki Êzîdî Kürtlere, „Türk ve Araplarla birlikte yaşamalarını“ tavsiye edince, onlardan şöyle bir tepki gelir:
„Biz kesinlikle Türk, Arap ve başka yabancı bir egemenlik istemiyoruz. Biz kendi ülkemizde tarihi haklarımızı ve bağımsızlığımızı istiyoruz. Halkların kendi kaderini tayin etme hakkı, öbür halklar gibi Kürtlerin de hakkı.“
300’ler Komitesi’nin gönderdiği bu heyetin içindeki İngiliz üyeler şöyle bir soru sorarlar:
„Yahudi, Hıristiyan ve Muhammed’in dinleri arasında fark yoktur. Hepsine de birer kitap inmiştir. Başkalarıyla yaşamak neden bu kadar zorunuza gidiyor?“
Êzîdî Kürtlerin yanıtı şöyle olur:
„O üç peygamber de kitaplarını, Mıhabad peygamber, Hazreti Zerdüşt’in Zend Avesta’sı ve Mıshefa Reş kitaplarından alıp çarptıtarak ’Kutsal Kitap’ diye sunmuşlardır. Yahudilerin Semitik halkların ataları olarak sundukları Nuh peygamber, bizim Guti atalarımızın kralı Ziusudra’dır. Tufanı yaşayan ilk peygamberimizdir. Abrahim peygamber olarak sundukları ikinci ataları ise, atalarımız Hurrilerin Goş aşiretinden olan Brahim’dir. Bizim ikinci peygamberimizdir. Ve Brahim Nemrud’un amcasının oğludur. Atalarımızı, kültürümüzü, inançlarımızı, tanrılarımızı bizden çaldıkları yetmiyor mu? Şimdi de ülkemizi bizden çalıyorlar. Bütün bu kötülüğe rağmen siz Milletler Cemiyati heyeti olarak hangi yüzle bizi başkasına benzeştiriyorsunuz ve yabancıların egemenliğini kabul etmemizi tavsiye ediyorsunuz. Neden?“
Bu yanıt, bugün işgalcı Türk devletin Kürtlere karşı yürüttüğü fiziki ve siyasi soykırımlarını görmek istemeyen Birleşmiş Milletler’e (BM) söylenmiş gibi aynen bugün de yerinde duruyor.
Anadolu ve Kürdistan‘da henüz İslamlaştırılmayan bütün Aryan Halkları Güneş Tanrı’sının bu üç günlük Qalo Xagan bayramını kutlarlar. Dêrsim, Varto ve Kerkük’de kutluyorlar. Bizim Dêrsim ve Varto köylerinde hâlâ kutluyorlar. Çoçukluğumda köyde kaç kez kutlandığına şahit oldum. Fakat Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinde çalışıp Sümer ve eski Mezopotamya kültürün kalıntılanı yok etmeye çalışan Emevi, Abbası, Selçuklu ve Osmanlı’dan sonra şimdi barbarlıkta sınır tanımayan Türkiye sanki acelesi varmış gibi bütün gücünü bu kültürü ve o kültürü yaratan yerli halkları yok edip ortadan kaldırmaya çalışıyor. Kürdistan’dan Avrupa‘ya gelince, o bizim o bölgelerde kutlanan Qalo Gaxan bayramını Hristiyan Avrupa halkların İsa‘nın doğum günü olarak kutladıklarını görünce şaşırdım. „Bu bizim Aryan kültümüz nasıl oluyor da İsrailli İsa‘nın doğum günü sayılarak „Noel Baba Bayramı“ olarak kutlanıyordu?“ diye kendi kendime sordum. Tarihi Sümerliler’den başlatıp araştırınca Semitik tüccarları’n tarihi çarpıtarak halkları kandırıp dolandırdıklarını gördüm.
Qalo Gaxan bayramı olarak kutlanan Güneş Tanrısı’nın doğum günün 5-6 bin yıllık bir geçmişi vardı! Nasıl oluyor da iki bin beşyüz yıl önce Semitik tüccarlar tarafından ikinci kez kurulan İsrail devleti eliyle çarmıha gerilen İsrailli İsa’nın doğum günü oluyordu? Bu büyük yalanı kim insanlığa yutturdu?
Ancak çözülen Sümer tabletlerini okuyup araştırınca hakikata ulaşabildiğimi söyleyebilirim.
Fakat İslam binlerce yıllık bu eski kültürü ve bütün uygarlıklara temel teşkil eden Sümer uygarlığın tüm kalıntılarını ortadan kaldırıp yok ettiği için, uygarlık o bölgeyi terk etti gitti.
Hiç bir zaman hiç bir sözünü pratiğe uygulamayan, hep yalan söyleyerek, işgal ettiği bölgelerde topladıkları talan ve ganimetleri kendi aralarında paylaşarak insanları kandırıp aldatan İslam, o bölgede insanlığa ait bütün eski kültürleri şiddet ve baskı araçlarını kullanarak yok etti. Bir nevi uygarlık yıkıcı bir rol oynadı. Girdiği bütün bölgeleri Arap çöllerine çevirdi. İsmi üstünde: Arabizm. Toplumun yarısını oluşturan kadınları hapishanenin demir parmaklıkların arkasına attı, yüzlerini çarşapla kapattı. Böyle bir yerde mitoloji, felsefe, edebiat, bilim nasıl gelişsin? Gelişmez. Halk cahil kalır. Arabizmin çöle çevirdiği bu diyarlar artık bir mucizeler diyarıdır, bir kanunsuzluk diyarıdır; burda olmayacak şey yoktur; her şey oluyor; yeri geldiğinde Muavi, Yavuz Sultan Selim, Mustafa Kemal, Saddam Hüseyin, Recep Tayyip Erdoğan gibi katiller, diktatörler, hatta tüm budalalar, tüm yobazlar birer önder ya da peygamber olup çıkabilirler bu diyarlarda.
İste biz 1400 yıldır böylesi siyasal İslamın baskı ve zulmü, katliam ve soykırımları altında kendi kültürümüzü, dilimizi ve uygarlığımızı geliştiremedik; devamlı katledildik barbar kabileler tarafından; kadınlarımızı hapishanenin demir parmaklıkları arkasından çıkaramadık, çocuklarımızı tecavüz edilmekten kurtaramadık; o doğa ve insanlığa önem veren güzelim erdemli uygarlık ordan öylece elimizden kaçtı gitti. Biz Aryan kültürümüzü İslamın katliamları, baskı ve zulmü altında geliştiremedik. Ama Avrupa halkları, Semitik tüccarları’n yukardan kafalarına boca ettikleri Hristiyanlık dininde Reform yapınca, laikliği savunup dini bir tarafa koyunca bizim Yunanistan üzerinden Avrupa‘ya yayılan Aryan kültürümüzü azbiraz geliştirip sosyalist aşamaya getirdiler. Bu yüzden Avrupa kültürü bizim kültürümüze azbiraz yakındır.
Semitik tüccarları’n ve onların „300 dünya zengin ailesi“nden oluşturdukları „300’ler Komitesi“ diye bilinen alt örgütlemesiyle Batı‘da inşa ettikleri modern kapitalist sistem değil, ama Avrupa halkların geliştirdiği sosyal toplum, ekoljik toplum, insan halkları, etnik ve inanç eşitliği, özgürlük, kadın halkları, hakların kendi kaderlerini tayin hakkı, özerklik, yerel yönetim hakkı, Güneş kültü bizim savunduğumuz kriterler ve bizim Aryan kültürümüzdür.
Bu anlamda Qalo Gaxan bayramı ve yeni yılınızı en iyi dileklerimle kutluyorum!..
Berlin, 21.12.2022
Azad Ronî
Kaynaklar:
[1]. Etem Xemgin, Aleviliğin Kökenindeki Mazda İnancı ve Zerdüşt Öğretisi, Berfin Yayınları, İstanbul s.40.
[2]. Yazar Richard Shenkman tarih ve araştırmacı olmadığı için; Perslerin, Medlerin Asurlarla savaş halinde olduğu M.Ö. 550’lerde Kassitlerin ülkesine geldiğini, Kassitlerin Rusya’nın Khoaresmiş steplerinden gelen bu göçmenleri yerleşmeleri için toprak verdiğini, dilenci oldukları için Kürtlerin onlara Kürtçe „Pârsek“ dediklerini, Pers isminin Kassittler ve Medler tarafından onlara verildiğini, daha sonra iktidarı Medler’in elinden çaldığını bilmiyor. Daha doğrusu Perslerin Türkler gibi iktidar ve kültür hırsızı olduğunu, Güneş Tanrı’sı Mitra kültürün Perslere ait olmadığını, Kassitlerin Güneş tanrısı olduğunu bilmiyor. A.R.
[3]. Richard Shenkman, Tarihin büyük yalanları, Aykırı yayınları, İstanbul 2002, s.186.
Qalo Gaxan’nın Tarihçesi
Aryan halkların baş Tanrıları ve oğulları
Aryan halkların baş Tanrıları ve oğulları anlayışı aynen Hıristiyanlığa geçmiştir.
Sümer Mitolojisinde Tanrıların babas An; Enlil, Enki ve İnanna’nın babasıdır.
Yerli kabiler olan Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassitler’de Tanrıların babası Zervan; iyi tanrı Ahura Mazda, kötü tanrı Ahriman ve Güneş Tanrısı Mitra’nın babasıdır. İyi tanrı Ahura Mazda ile kötü tanrı Ahriman’ın karışımları sonucu her canlı yaratıkta iyi ve kötü iç içe var olduğuna inanılır. Mitra, Ahura Mazda ile Ahriman arasında hakimlik yapan bir tanrıdır.
Tarihçi Etem Xemgin zaman tanrısı Zervan hakkında şöyle yazar:
„Zervan’ın yaratan, kader belirleyen en yüksek tanrı sıfatı ile görüldüğü bu dini inancın tek tanrılı bir dini inanç olduğu ortaya çıkmaktadır. Ahura Marda ve Ahriman ise onun çocukları olup ikisi arasındaki mücadelelerde ise hakem olarak Mitra bulunmaktadır. Zervan’ın eşi ve Ahura Mazda ile Ahriman’ın anneleri olarak yazılı kaynaklarda Anahita ismi geçmektedir. Bazı kaynaklara göre ise Anahita’nın herkesi besleyen toprak veya ülke olarak geçtiği görülür. Böylece Anahita tanrısı toprak ana olarak yorumlanmaktadır.“[1]
Kaynağını Mezopotamya’dan alan eski Yunanların Ana Tanrıça Rhea’dan doğan Baş Tanrı Zeus Gök Tanrısı, Kardeşi Poseidon denizler Tanrısı, Hades yeraltı Tanrısı, Apollon ise Güneş Tanrısıydı.
Hıristiyanlarda İsa Tanrı’nın oğludur.
İsa’nın doğu günü 353-354 yıllarından sonra Romalı Aziz Liberius tarafından Hıristiyanlara kabul ettirildi
Hense Leonard, „Helen-Lâtin Eski-Çağ Bilgisi” kitabında şöyle yazıyor:
“Roma devleti içinde en çok yayılan din, dünya dini olarak başta kalmak için yüzyıllar boyunca Hıristiyanlıkla çarpışan Mithra dinidir.”
Daha doğrusu, “Roma devleti içinde en çok yayılmak istenen ve dünya dini olabilmek için yüzyıllar boyunca Mithra ve Zerdüşt inancıyla çarpışıp savaşan Arabistan merkezci Hıristiyanlık dini olmuştur. Daha sonra da Doğu’da onun imdadına İslam yetişmiştir. Böylece Arabistan merkezci semavi dinleri Doğu’da ve Batı’da insanlığı üç-dört bin yıl gerilere götürmüş, karanlık tarihi bir tünele sokmuş, toplumları birbirine kırdıran büyük dünya savaşların koşullarını yaratmış, önünü açmıştır.” denilebilir.
Mithra ve Zerdüşt inançları aşağıdan yukarıya doğru toplum içinde doğal bir gelişim göstererek, birbirini izleyen reformlar yoluyla gelişirken; yani toplumun binlerce yıllık tecrübeleri, bilgi ve birikimleriyle oluşurken; Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam ise, uygarlık güçleri tarafından yukardan aşağıya doğru sistemli, planlı, programlı ve tarihsel bir projeler dahilinde geliştirilmiştir.
Hıristiyanlık dininde, İsa’nın MS. 29 ile 33 yılları arasında öldüğü kabul edilir. Kesin tarih yok. Çünkü o tarihlerde öyle bir olay gerçekleşmiş değil. Ölüm tarihi gibi doğum tarihi de yüzyıllarca Hıristiyanlar arasında tartışma konusu oldu. Doğumunu da kimse bilmiyordu. Sümerler’den beri dünyanın kültür merkezi sayılan Mezopotamya’dan dünyaya dağılan Güneş kültü ve inançlarında Mitra, Attis ve Dionysos’un doğumlarının 25 Aralık’ta olması, üçünün de tanrının oğlu olduğu, üçünün de öldükten sonra bir süre sonra dirilmeleri, ilgi çekici olmalı ki, İsa’nın da doğum gününü o güne getirdiler. Ya da kültür hırsızları olan Semitik tüccarları çok cahil, çok kültürsüz yobaz olduklarından herhangi bir düşünce ve fikirleri olmadıkları için kendilerinden önceki Aryan halkların kültür ve inançlarından almak zorunda kaldılar demek daha doğru olur.
Ve gelin görün ki, Mitra’nın doğum gününü, İsa’nın doğum günü olarak ancak MS. 353-354 yıllarından sonra ilk defa dini bir törenle Romalı Aziz (Papa) Liberius tarafından kutlanarak Hıristiyanlara kabul ettirildi
Mitra Tanrı’sının doğum gününü, İsrailli İsa’nın doğum günü yapmaları hiç kuşkusuz Avrupalı halkların gelecekleri üzerinde tam egemenlik kurmak isteyen, kültür ve inançlarını geriletmek isteyen Semitik tüccarları’n tarihin en büyük çarpıtmasından başka bir şey değildi. Çünkü maddi uygarlığın yanı sıra, Filistin’de MS. 33 yıllarında, Ferisi Pavlus önderliğinde bir heyeti sırasıyla önce Atina’ya, sonra Roma’ya gönderip, İsa’nın çarmıha gerilip öldükten sonra tekrar dirildiği yalan hikâyelerini anlatıp (ki o dönemde Filistin’de ve İsrail’de yaşanmamış bu hikâyeye hiç kimse inanmıyordu. Uzak diyarlarda halkı bu massallara inandırmaya çalıştılar.), Museviliğin başka bir misyon ve vizyonu olan Hristiyanlığı Avrupa’ya yaymak isteyen Semitik tüccarları, maddi kültürün yanı sıra manevi kültürün yeni bir din (tanrılar panteonu) ve cennet tasvirleriyle donatılarak kurulacak uygarlık sistemlerinde çalışacak kölelere inşa etmek istiyorlardı. İşte o zaman bütün köleler Arabistan çöl kültürüyle besleneceklerdi. Arabistan çöl tanrılarına inanacaklardı. Dünya din merkezlerini gerici Arabistan çöl kültürü ve tek tanrılı semavi dinlerine bağlamak, Kudüs, Mekke ve Medine’yi dünya insanların ibadet kıbleleri haline getirmek, ezilip sömürülecek olan toplumlar, işgal edilecek ülkeler için bu masalların, mitos ve hikâyelerin din kılıfı altında propaganda edilip kutsal kitaplarda anlatılması şarttı. Ne edip edip hümanist iyilik sever Aryan tanrıları, inançları ve geleneklerine karşı, Semitiklerin kıskanç ve kötü tanrılarının üstünlük sağlaması şarttı. İdeolojik kölelik ve Batı’da inşa ettikleri kapitalist sistem üzerinden bugün kurmuş oldukları para İmparatorluklarının kurulması için peş peşe bu Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dini ideolojilerin toplumlara aşılanması, kotlanması şarttı. Bunlar olmasaydı bugünkü dünya para İmparatorluklarını kurmaları mümkün olmayacaktı.
Semitik tüccarları, bütün bu din ideolojileriyle insanların genleriyle oynayıp, toplumun mühendisliğiyle uğraşmayı Sümerliler’den öğrenmişlerdi.
Kaldı ki, gerçek tarihçiler ve araştırmacılar İsa’nın doğumunu; Medlerin Asur devletini yıkıp bütün Mezopotamya halklarına özgürlük getirdikleri gibi, 70 yıldan beri Babil ve çevresinde yaşayıp Mezopotamya kültürünü artık azbiraz öğrenmiş olan İsrailoğulları’nı da özgürlüğüne kavuşturdukları ve Yahudilerin Babil sürgününden sonra Filistin’e dönerek yeniden bir İsrail devleti kurdukları ve Süleyman tapınağını yeniden insa ettikleri dönem olan 5. ile 4. yüzyıllar arası bir zamanda yaşadığını varsayıyorlar. Babil ve çevresinde Kürtlerle iç içe yaşayan İsrailoğulları Kürtlerden Zerdüşt kültürü ve inancından çok etkilendiler. Mithra inancı hakkında bilgiler topladılar. Daha önceki tarihlerinde olmayan sırat köprüsü, cennet-cehennem, Adem’in cennetten kovulduğu, Ziusudra tufanı (isim değiştirilerek Nuh tufanı yapıldı), Brahim efsanesi (Abrahim efsanesi) ve bir çok Sümer mitosu, destan ve masallarını Kürtlerden öğrendiler. Bütün bunlar daha sonra yazılan tarihlerine ve Tevrat’a geçti. Asur devletinin bugünkü Kürtlerin ataları olan Medler tarafından yıkılması üzerine ülkelerine dönen İsrailoğulları; tıpkı Zerdüşt karakterindeki gibi yoksul Musevilere öncelikle seslenen İsa’nın öncülük ettiği İsrailiye ve Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinde çalışan haham ve siyon elit Yahudiye diye bilinen iki mezhep arasında çekişmeler ve kavgalar başladı. Zerdüşt gibi ezilen, sömürülen ve sistem dışına itilen yoksullardan yana tavır alarak onlara erdemli, adaletli, hakikat yolunu göstermeye çalışan İsa’ya başhaham ve siyon elit kesim sözlü ve fiziksel saldırılarda bulundular. Ateşli Zerdüşt tapınaklarındaki rahipler gibi komünal sosyal bir cemaat oluşturmaya çalışıyordu ki, bu uygarlık güçlerin tarihsel projelerine ters düşüyordu. İsrailoğulları da Akad ve Asurlar gibi Mezopotamya’nın erdemli Aryan kültür, inanç ve Tanrı’larına asimile edilmeyi beraberinde getiriyordu ki, bunu kesinlikle istemiyorlardı. Bu düşünceleri Kenan’da yaymaya çalışan her kimse hemen ortadan kaldırılması gerekiyordu. Semitik tüccarlar, işte o dönemde Medler’in ülkesinden yeni dönen, yoksul israiloğulları‘na Zerdüst öğretilerini haykıran, onun öğrencisi gibi komünal sosyal bir cemaat oluşturmaya çalışan ve İsrailiye mezhebi önderi olan gerçek İsa’yı (M.Ö. 430-400 yıları arasında) başhaham ve Yahudiye yöneticileri tarafından „kendisini peygamber zannediyor“ diye suçlu gösterdiler. Jerusalem’de çıkarılan mahkemede, Yahudi yargıçları da ölüm cezasına çarptırıp çarmıha gerip öldürdüler. O dönemde, onun çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylenti ve haberleri de duyulmadı. İsa’yı Romalılar değil, Roma imparatorluğu henüz İsraillilerin ülkesini işgal etmeden çok önceleri Semitik tüccarlara hizmet eden Yahudi hahamları, siyon ve yargıçları tarafından ölüm cezası verilerek Beytüllahim’de çarmıha gerildi. Ve meseleyi kendi çıkarları için büyütmeden kapattılar.
Tarihçiler boşuna, „İsa’nın annesi Meryem, Zerdüst’ün yüzdüğü gölde döllenmiştir.“ dememişler. Bu derin düsüncenin mutlaka bir sebebi vardır ve buradaki fotograf tarih puzzlasına uygundur. İsrailoğulları’n Babil sürgünü ve onların Medler’le olan ilişkileri incelenip araştırılmadan İsa’nın gerçek hikâyesine ulaşmak mümkün değil. Peki neden 400 yıl sonra Semitik tüccarlar bir zamanlar yollarına taş koyduğu ve tarihsel planlarını altüst ettiği için çarmıha gerilip öldürülmüş bu İsa’nın hikâyesi yeni olmuş gibi dünya halklarına ısrarla yalan anlatılıp bir öğreti haline getiriliyordu? Hiç kuşkusuz çıkarlarına denk geldiği için yeniden gündeme getirerek politik malzeme olarak kullanmaya başladılar. İsa’nın adını kullanırken, onun Mitra ve Zerdüşt inancından esinlenen öğretilerin içini boşaltıp yozlaştırarak, Arabistan merkezci yeni bir din oluşturmaya çalışıyorlardı.
Richard Shenkman, Tarihin Büyük Yalanları kitabında şunları yazıyor:
„Ne zaman doğduğunu bile bilmiyoruz. İsa’nın kendisi ne zaman doğduğunu hiç söylemedi ve zaten kimse de sormadı ona. Doğum gününü öğrenmek istedikleri zaman -ölümünden yaklaşık otuz yıl sonra M.S. 75’de, İnciller yazılmaya başladığında kesin olarak bilme şansı kaçmıştı artık. O yüzden insanlar tahminde bulundular.
Eğer ilgileniyorsanız, bu konudaki akademik görüş İncil yazarlarının yanlış tahminde bulunduğu şeklindedir. Araştırmacılar İsa’nın doğumunu M.Ö. 6. ile 4. yüzyıl arası bir zamanda varsayıyorlar.
İsa’nın doğum günü 25 Aralık olarak katlanır ama bunun nedeni o tarihte doğduğuna ilişkin bir kanıt olması değil, asıl neden Romalı putperestlerin Persli güneş tanrısı Mitra’nın doğum gününü o günlerde kutlamalarıydı.[2] İsa’nın yaşamı konusunda epeyi tartışma söz konusudur ama bu konu hakkında hemen herkes hemfikirdir.
İsa’nın doğun gününün 25 Aralık’ta kutlanması geçmişe dayanır ama sanıldığı kadar da eskiye değil. Hıristiyanlar ancak dördüncü yüzyılda İsa’nın doğum gününü kutlamaya başladılar. Ve sadece Batı’da kutlandı doğun günü. Doğu’da ise Yunanlı Hıristiyanlar bir başka putperest bayramını, 6 Ocak’ı kutladılar.”[3]
Mitra inancın Roma askerleri arasında yayılmasıyla birlikte büyük bir çıkmaza giren Museviliğin Batı’da yayılmasının önünü açmak ve binlerce yıldır Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılan Mezopotamya’nın Aryan kültür ve inançların önünü kesmek amacıyla İsa’nın sembol olarak seçilip sanki yüzyıllar önce Semitik tüccarlar tarafindan değil de, o gün Roma İmparatorluğu tarafından yeni öldürülmüş gibi ideolojik manipülasyon yapılarak, gerçekler teryüz edilerek bir dinin önderi olarak seçilmesi yaşayan bir beynin sistemli plan, proje ve programları gereğiydi. Bu kültür hırsızları öbür hikâyeler gibi bu hikâyeyi de Sümerliler’den almışlardı. Onlar sadece dünya insanlarını kandırıp dolandırmak için kahramanın ismini değiştirmişlerdi.
Semitik tüccarlar, Museviliği sadece 12 kabileli İsrailoğulları için planlayıp inşa etmişlerdi. Doğuşdan İsrailli olmayan Musevi olamıyordu. Bu yüzden o dönemde Musevilik hem Mezopotamya kapısında hem de Avrupa kapısında sıkışıp kalmıştı. İlerleyemiyordu. İlerlemesi için gene Kral Davud gibi Beytüllahim’de doğan bir İsrailli önderliğinde ama bu kez biraz daha farklı ve bütün insanlara, hatta bütün dünyaya hitap eden Arabistan çöl merkezci tek tanrılı bir din inşa etmeyi planladılar. Kâhinleri, habercileri ortalığa saldılar. Kâhinleri yıllardır insanlığa bir peygamberin gelmekte olduğu kehanetinde bulundukları ve İsa’nın çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylentilerin yayıldığı bir dönemde onlar planları için, Hıristiyanlığı bir dünya dini haline getirmesi için propagandaist Ferisi Pavlus’u görevlendirdiler. Daha sonra ona Avrupa’da misyonerlik görevini verdiler.
İnanna’nın kendi yerine ölüler diyarına gönderdiği Tanrı Dumuzi’un ölüler diyarına inişi, onun gibi ölümü, çarmıha gerilen cesedi ve tekrar dililişi sayılan ilkbaharın başlangıcı bir dönemde; Sümerlilerin o İnanna’nın ölüler diyarına inişi mitosu isimler değiştirilerek, üç bin yıl sonra yeniden dünya halklarına sahneleniyordu. Semitik tüccarlar tarafından çalınan Sümerlilerin en eski ve en önemli diriliş ve yumurta bayramı, şimdi gelecekte Hıristiyanların en eski, en önemli diriliş ve yumurta bayramı olacaktı. Tanrı’nın oğlu Tanrı Dumuzi’un 21 Mart’ta dirilişi yerine, şimdi aynı günlerde tanrının oğlu İsa geçiyordu. İsan’nın çarmıha gerildikten sonra 3. günde dirilişi kutlanılacaktı.
Güya baharın başlancığında (Paskalya günlerinde), „İsa MS. 30-33’de Beytüllahim’de çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylenti ve haberleri duyulmaya başlandı.“ Bu söylenti ve haberleri kâhinleri ve habercileri aracılığıyla yayanlar dünyayı yöneten gizli uygarlık güçleriydi. Plan gereği zamanlaması da çok iyi seçilmişti. Çok soğuk ve karanlık kış günlerinden sonra doğanın uyandığı, her şeyin tohuma durduğu, yumurtlandı baharın başlangıcı sayılan bir dönem. Böylece Tanrı Dumuzi gibi sıradan biri olmadığı, Tanrı değilse de, en azında Tanrı’nın oğlu olduğu kanıtlanmış oluyordu, inanan havarilerine göre.
Zerdüşt öğretisinin etkilerinin de görüldüğü Mithra, Işık-Tanrısı olarak kötülüklerle sonuna kadar savaştıktan ve kötülükleri yok edip karanlıkları aydınlattıktan sonra Güneş Tanrı ile birleşip göğe çıkmaktadır. Bu iki mitos birleştirilerek Hıristiyanlıkta birlikte kullanılmıştır.
Ferisi Pavlus baştan beri bu planın içindeydi; İsa’nın üçüncü gün mezarından dirildiği söylenti ve haberlerin yayıldığı günlerde, “İsa dirilmediyse bizim sözlerimiz boş, inancımız anlamsızdır.” diyordu. Yani, insanları -Tanrı Dumuzu gibi- çarmıha gerilip ölüler diyarına gönderilen “İsa’nın tekrar dirildiğine inandıramazsak Hıristiyanlığı geliştiremeyiz, yayamayız.” diyordu. Başta kimse bu yalanlara inanmasa da, bu yalanlar onlarca, yüzlerce yıl anlatıla anlatıla bütün insanlığa inandırılmalıydı.
İsa’yı öldürüp tekrar dirilttikleri söylenti ve haberlerin yayılmasından birkaç yıl sonra Arabistan çöl merkezci yeni bir tek tanrılı dünya dinini yaymak için misyoner Ferisi Pavlus bir heyetle birlikte Yunan-Roma dünyasına gönderildi.
Yüzyıllardır Ahura Mazda ve Mitra inanç öğretilerinin Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayıldığı şehir olan Atina’ya gelen heyet, gelir gelmez önce yakın zamanda şehirde inşa edilen Yahudi Sinagogu’nu ziyaret ederler. Semitik tüccarları’n gönderdiği heyetin Yahudi Sinagogu ziyaret etmesi ve binlerce yıldır Mezopotamya kültür, inanç ve felsefesinin Avrupa’ya yayılmadan önce Yunan filozoflar tarafından tartışılıp konuşulduğu Atina meydanlarında, Areopagos Tepesi’nde Hıristiyanlığı ilk başlatmaları tesadüf değildi. Mezopotamya’nın Aryan kültürü, Zerdüşt ve Mitra inancın Atina üzerinden Avrupa yayılmasını önlemek ve Arabistan merkezci ve peygamberlik geleniğiyle gelen tek tanrılı dinleri Anadolu ve Avrupa’ya yaymaktı.
Çok açık görünüyor ki, uygarlık güçlerin Batı’da yaymak istedikleri ve İbrani dinin, yani sanki Musevilik’ten kopan bir kol olarak şekillendirilen bu yeni din kuramın kültürel devrimin hedeflerinden biri, eski Zerdüst ve Mitra inancın geleneklerini ve izlerinin yok edilmesidir. Bu mümkün değilse, hümanist Aryan kültür motiflerin yerine gerici Semitik kültür motiflerin geçirilmesi ve çeşitli görüş açılarıyla derlemeciler ve düzeltmenler tarafından değiştirilerek düzeltilmesi ve yeniden düzenlenmesi, dönüştürülmesi ve Hıristiyanlaştırılması işiyle tamamlamaktı. Kendi uzun vadeli ekonomik ve siyasal çıkarları doğrultusunda yavaş yavaş yeni bir dünya sistemi oluşturuyorlardı. Yüzyıllar sonra tam bir sömürü çarkı olan feodal ve kapitalist sistemde köleleri daha fazla çalıştırmanın ve insanlığı daha fazla Arabistan merkezci tek tanrılı dinlere, kıblelerini ve zenginliklerini o bölgeye çekmek, gerici çöl kültüre bağlamanın temeli için bu Hıristiyanlaştırılma programları çerçevesinde çalışıp başarılı olmak şarttı.
Gerçekler manipüle edilerek insanlar kandırılıp aldatılarak, uygarlık güçleri daha önceden oluşturdukları ideolojik araçlarla bir kez sömürü sistemlerini kurdular mı, artık o “modern” dedikleri sistemlerini yıkmak –ansızın bir devrim ya da bir terslik olmasa- imkansız hale geliyordu. Ve ta ki o sistemleri kaderleriyle eskiyip yıkılana dek gidiyordu bu iş. 500 ya da 1.000 yıl. Hepsi yaşayan bir beyin tarafından tek tanrılı dinlerle programlanmış ve kotlanmıştır.
Avrupa’ya gönderilen Kudüs heyeti (bugün uygarlık güçlerin aynı benzer heyetleri bütün ulus-devletlere danışmanlık yapıyorlar.) Atina’da Sinagogun hahamı, Epikurosçu ve Stoacı filozoflarla temaslarda bulunup konuşurlar. Heyetin başındaki Pavlus filozofların tartıştığı Areopagus Tepesi’de halka bir konuşma yapmak istediğini söyler. Onlar da onu alıp Areopagus Tepesi’de götürürler, “Çarmıha gerilip mezara konulan İsa’nın mezarından dirildiği hikâyesi çok ilginç. Yeni öğreti diyorsunuz. Bu nasıl yeni bir öğreti? Dahasını da bilmek isteriz.” dediler.
Semitik tüccarlar tarafından çok iyi yetiştirilmiş propagandaist Ferisi Pavlus, Arabistan çöl merkezci tek tanrılı yeni dinin öğretilerini Atina’lılar şöyle anlatıyor:
“Ey Atina erleri! Görüyorum ki her bakımdan epey dindarsınız. Çünkü kutsal yerlerinizi gezerken şu kitabenin yazılı olduğu bir mihrap gördüm: ‘Meçhul Tanrı’ya!’ Tanımadan taptığınız bu Tanrı’yı işte şimdi size ilan ediyorum. Dünyayı ve dünyadaki her şeyi yaratan Tanrı, yeryüznün ve gökyüzünün Rabbi olduğundan, insan elleriyle yaratmış tapınaklarda yaşayamaz. İnsan eliyle yaratılmış hiçbir şeye ihtiyacı da yoktur. Her şeye can ve nefes veren O’dur. Tüm milletleri bütün dünyaya dağıtarak vareden, onlara belli zamanlar ve yerler tanıyan, onları bir kandan vareden O’dur. Bunu Tanrı’yı arasınlar, mümkün ise O’nu el yordamıyla bulabilsinler diye yapmıştır. Aslında hiçbirimizden uzak değildir Rabb. O’nda yaşar, hareket eder, O’nda varoluruz. Çünkü şairlerimizden birinin dediği gibi, ‘Biz de O’nun soyundanız. Tanrı’nın soyundan olduğumuz için Tanrı’yı insan sanatı ya da düşüncesiyle oyulmuş altına veya gümüşe yahut taşa benzer sanmamalıyız. Tanrı bu cehalet zamanlarına sabır göstermiştir. Ama artık nerede olursa olsun tüm insanların tövbe etmelerini öğüt veriyor. Çünkü dünyayı adaletle yargılayacağı günü ve bu iş için uygun olanı seçti. O’nu ölümden dirilterek bütün insanlara teminat verdi.”
Pavlus, Areopagus Tepesi’inde, “İsa’nın çarmıha gerilip öldürüldükten sonra tekrar dirildiğini“ anlatınca, o dönemde „öldürüldükten sonra dirildiği“ hikâyelerini sık sık duyan Yunan halkın büyük bir çoğunluğu onunla alay etti. İnanmak istemedi. Bazıları da nazikçe, “Bu hikâye hakkında seni yine dinlemek isteriz.” deyip geçip gittiler. Ancak Damaris adında şizofren bir kadın ve birkaç kişi Pavlus’un anlattıklarından etkilenmişlerdi. Ve inanmaya başladılar. Başlangıç için bu iyi işaretti.
Pavlus, aynı toplantı ve konuşmayı Roma’da yaptı. Orda da durum aynıydı. Halkın büyük bir çoğunluğu onunla alay etti. İnanmak istemedi. Fakat onlar bıkmadan usanmadan aynı yalanları, aynı hikâyeleri onlarca, yüzyıllarca yıl anlata anlata Hıristiyanlığı Avrupa’ya yaydılar. İnsanların % 95’si okuma yazma bilmiyordu. Böyle cahil bir ortamda Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dinleri yaymak onlara kolaylık sağlıyordu. İkincisi, Semitik tüccarları altınla satın aldıkları krallar aracılığıyla bu dinleri yayıyorlardı. Çoban sürü misali; bir kral Hıristiyan oldu mu, yönetimindeki bütün halk Hıristiyan oluyordu.
En iyi örneklerinden biri Ermenilerdir. M.S. 280 yılında Ermeni kralı Gregor Hıristiyan olur. Kral Hıristiyan olur olmaz Anadolu’daki bütün Ermeni halkı Hıristiyan olur. Çok iyi geçindikleri tarih komşuları Kürtler de MS. 650’lerden sonra Semitik tüccarlara hizmet eden cihatçı Arap orduları tarafından katliam ve soykırımlarla zorla İslamlaştırıldılar. Böylece dağlarda hayvancılık ve tarımcılık yaparak geçimlerini sağlayan kadım Kürtler ve vadilerde ise tarım ve sanatçılık yaparak geçimlerini sağlayan tarihi dost Ermeniler iki farklı Arabistan çöl merkezci din ideolojileriyle beyinleri yıkanarak birbirine düşman edildiler.
Oysa bugünkü Kürtlerin ataları olan Hurriler ve bugünkü Ermenilerin ataları olan Hititler en son M.Ö. 1306’da Qadeş Antlaşmasıyla ittifak kurarak aynı cephede yüzyıllarca Mısır (Semitik tüccarları’n) ordularına karşı birlikte savaştılar. Hititler’le birlik kuran Hurriler’di. İkisi de Aryan halkındandı. Hititlerin güney müttefikleri olan savaşçı Hurriler, karşı karşıya geldikleri Mısır ordularını her seferinde yeniyorlardı. Bu da o dönemde bu halkın tanrılarının güçlü olduğu imajını dünyaya yayıyordu. Dolayısıyla Hititler de Hurrilerin tanrılarına inanıyorlardı. Tanrıları ve kültürleri aynıydı. Ne zaman ki, sömürgecilerin Arabistan çöl merkezci dinlerine ve kültürlerine sahip oldular, işte o zaman kendi atalarının eski hümanist Aryan kültüründen uzaklaştılar. Kendi tanrılarını bıraktılar, Arabistan çöl merkezci tanrılara inanmaya başladılar ve kendileri olmaktan çıktılar. Kendi ülkelerinde Semitik tüccarlar’a kul köle oldular.
Fakat kinci ve nefretleri çok büyük Semitik tüccarları, Hurri ve Hititlere olan düşmanlık kin ve nefretlerini yüzyıllar sonra onların torunlarının torunlarından aldı. İnşa ettileri Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dinlerle onların beyinlerini yıkayıp genleriyle oynayınca, ülkelerini işgal etmek kolay oldu. Ülkelerini işgal etmekle yetinmediler, o bölgelerde yaşayan halkları birbirine düşürerek, düşman ederek, sonradan o bölgeye gelen göçmen Pers, Arap ve devşirme Türkler eliyle katliam ve soykırımlarla yok etmeye çalıştılar. Tıpkı genleriyle oynadıkları İsrailoğulları’nı Filistin’in yerli halklarına düşman ederek; göçmen İsrailoğulları eliyle yerli hakları katliam ve soykırımlardan geçirdikleri gibi. Arabistan çöl merkezci tek tanrılı semavi dinleri olmadan bunları başarmak mümkün değildi.
Ermenilere, bir İslam devleti olan Osmanlı İmparatorluğu eliyle; 1894-97, 1914-19 ve 1922’de çok büyük soykırımlar yapıldı. Bu soykırımlardan artakalanlar, Semitik tüccarları’n, “Anadolu’ya yapay Türklüğü yerleştirme projeleri” ya da Osmanlı’nın mirasını devredeceği Türkiye’yi kurma projeleri çerçevesinde sürgün edilerek yok ettiler. Aynı katliam ve soykırımların son ikiyüz yıldan beri onların tarih komşuları olan Kürtlere yapılıyor. Fakat her iki komşu Aryan halkı da, bu katliam ve soykırımları başlarına getirenlerin onları Hıristiyanlaştıran ve İslamlaştıran Semitik tüccarı olduğunu hiç bir zaman anlamadılar. Çünkü çok uzun vadeli tarihsel plan ve programlardı.
Hıristiyanlık Avrupa’da Engizisyon rejimlerini yarattı. Yüzyıllar boyu imparatorlukların Engizisyon rejimleri oldu. Toplumun yarısını oluşturan kadınlar cadı ya da şeytan ilan edilerek yakıldılar. Bruno gibi birçok biliminsanı bilimsel açıklamalarından dolayı yakılarak cezalandırıldı.
İslamlık ise Doğu’da Engizisyon rejimlerini yarattı. Yüzyıllar boyu devletlerin ve imparatorlukların Engizisyon ve faşist rejimleri oldu. Toplumun yarısını oluşturan kadınlar, cezaevini andıran kara çarşaflara büründürdüler, gözlerine cezaevlerinin demir parmaklıklarını taktılar, namuslu değil diye taşlanarak öldürüldüler, cadı ya da şeytan ilan edilerek yakıldılar.
Kont de Volney (1757-1820) „Yıkıntılar: Kültürler neden geriliyor?“ adlı ünlü eserinde, Semitik din kültür ile Aryan inanç kültür çatışmalarını din adamların tartışmalarıyla anlatırken, Zerdüşt inancındaki kişiye şunları söyletiyor:
„Ey (Semitik tüccarları’n seçkin vekalet savaşçıları) Yahudilerle onların çocukları Hıristiyanlar, Musa’nın sandığınız Kitap, Musa’dan altı yüzyıl sonra (M.Ö.500-150) yazılmaya başlanmıştır. Bunu yirmi gerçek belgeye dayanarak kanıtlayabiliriz. O kitapta Musa’ya yakıştırılan düşüncelerin hiçbirini Musa bilmezdi. O kitabı kaleme alanlar, ki bu kaleme alınışın bir büyük papazla bir kralın anlaşması sonunda yapıldığını su götürmez bir gerçektir; ruhun ölümsüzlüğünü, ölümden sonraki yaşayışı, cennet ve cehennemi, (Ziusudra tufanı, Brahim efsanesi, sırat köprüsünü), insanların çektiği acıların en büyük nedeni olan kötülüğe karşı başkaldırmasını bizim filozofumuz Zerdüşt’ten öğrenmişlerdir. Hem de bu düşünceler, mitoslar, hikâyer ilk krallarımız ve filozoflarımızın yaşadığı yüzyıllardan sonra sizin yazılarınızda görünmeye başlandı. Zerdüşt, o yazılardan yüzyıllar önce bütün bunları söylemişti. Babil ve Ninuva kralları tarafından yenilip esir alınan atalarınızın, Med kralımız Serhas tarafından kurtarıldığını ne çabuk unuttunuz?! Atalarınız o zaman bizi örnek edinmişler, bizden ders almışlardı. (Çok şey öğrenmişlerdi bizden.) Kudüs’e yeni düşüncelerle döndüler. Siz, gücünüzü yeniden yüceltecek hayali bir kral bekliyordunuz. (Oysa biz, size Zerdüşt düşünceleriyle donattığımız gerçek bir İsa verdik. Ona da sahip çıkmadınız; başhahamınız ve kralınız çarhıma gerip öldürdü.) Bizse onarıcı ve kurtarıcı bir evrensel iyilik tanrısının geleceğini müjdeliyorduk. İşte Hıristiyanlığı bu iki düşüncenin birleşmesinden yarattınız. Zerdüşt’ün yolunu şaşırmış çocuklarından başka hiçbir şey değilsiniz siz.“
Birinci Dünya Savaşı sonrası Musul’a giden Milletler Cemiyeti’nden bir heyet Şengal Dağı’ndaki Êzîdî Kürtlere, „Türk ve Araplarla birlikte yaşamalarını“ tavsiye edince, onlardan şöyle bir tepki gelir:
„Biz kesinlikle Türk, Arap ve başka yabancı bir egemenlik istemiyoruz. Biz kendi ülkemizde tarihi haklarımızı ve bağımsızlığımızı istiyoruz. Halkların kendi kaderini tayin etme hakkı, öbür halklar gibi Kürtlerin de hakkı.“
300’ler Komitesi’nin gönderdiği bu heyetin içindeki İngiliz üyeler şöyle bir soru sorarlar:
„Yahudi, Hıristiyan ve Muhammed’in dinleri arasında fark yoktur. Hepsine de birer kitap inmiştir. Başkalarıyla yaşamak neden bu kadar zorunuza gidiyor?“
Êzîdî Kürtlerin yanıtı şöyle olur:
„O üç peygamber de kitaplarını, Mıhabad peygamber, Hazreti Zerdüşt’in Zend Avesta’sı ve Mıshefa Reş kitaplarından alıp çarptıtarak ’Kutsal Kitap’ diye sunmuşlardır. Yahudilerin Semitik halkların ataları olarak sundukları Nuh peygamber, bizim Guti atalarımızın kralı Ziusudra’dır. Tufanı yaşayan ilk peygamberimizdir. Abrahim peygamber olarak sundukları ikinci ataları ise, atalarımız Hurrilerin Goş aşiretinden olan Brahim’dir. Bizim ikinci peygamberimizdir. Ve Brahim Nemrud’un amcasının oğludur. Atalarımızı, kültürümüzü, inançlarımızı, tanrılarımızı bizden çaldıkları yetmiyor mu? Şimdi de ülkemizi bizden çalıyorlar. Bütün bu kötülüğe rağmen siz Milletler Cemiyati heyeti olarak hangi yüzle bizi başkasına benzeştiriyorsunuz ve yabancıların egemenliğini kabul etmemizi tavsiye ediyorsunuz. Neden?“
Bu yanıt, bugün işgalcı Türk devletin Kürtlere karşı yürüttüğü fiziki ve siyasi soykırımlarını görmek istemeyen Birleşmiş Milletler’e (BM) söylenmiş gibi aynen bugün de yerinde duruyor.
Anadolu ve Kürdistan‘da henüz İslamlaştırılmayan bütün Aryan Halkları Güneş Tanrı’sının bu üç günlük Qalo Xagan bayramını kutlarlar. Dêrsim, Varto ve Kerkük’de kutluyorlar. Bizim Dêrsim ve Varto köylerinde hâlâ kutluyorlar. Çoçukluğumda köyde kaç kez kutlandığına şahit oldum. Fakat Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinde çalışıp Sümer ve eski Mezopotamya kültürün kalıntılanı yok etmeye çalışan Emevi, Abbası, Selçuklu ve Osmanlı’dan sonra şimdi barbarlıkta sınır tanımayan Türkiye sanki acelesi varmış gibi bütün gücünü bu kültürü ve o kültürü yaratan yerli halkları yok edip ortadan kaldırmaya çalışıyor. Kürdistan’dan Avrupa‘ya gelince, o bizim o bölgelerde kutlanan Qalo Gaxan bayramını Hristiyan Avrupa halkların İsa‘nın doğum günü olarak kutladıklarını görünce şaşırdım. „Bu bizim Aryan kültümüz nasıl oluyor da İsrailli İsa‘nın doğum günü sayılarak „Noel Baba Bayramı“ olarak kutlanıyordu?“ diye kendi kendime sordum. Tarihi Sümerliler’den başlatıp araştırınca Semitik tüccarları’n tarihi çarpıtarak halkları kandırıp dolandırdıklarını gördüm.
Qalo Gaxan bayramı olarak kutlanan Güneş Tanrısı’nın doğum günün 5-6 bin yıllık bir geçmişi vardı! Nasıl oluyor da iki bin beşyüz yıl önce Semitik tüccarlar tarafından ikinci kez kurulan İsrail devleti eliyle çarmıha gerilen İsrailli İsa’nın doğum günü oluyordu? Bu büyük yalanı kim insanlığa yutturdu?
Ancak çözülen Sümer tabletlerini okuyup araştırınca hakikata ulaşabildiğimi söyleyebilirim.
Fakat İslam binlerce yıllık bu eski kültürü ve bütün uygarlıklara temel teşkil eden Sümer uygarlığın tüm kalıntılarını ortadan kaldırıp yok ettiği için, uygarlık o bölgeyi terk etti gitti.
Hiç bir zaman hiç bir sözünü pratiğe uygulamayan, hep yalan söyleyerek, işgal ettiği bölgelerde topladıkları talan ve ganimetleri kendi aralarında paylaşarak insanları kandırıp aldatan İslam, o bölgede insanlığa ait bütün eski kültürleri şiddet ve baskı araçlarını kullanarak yok etti. Bir nevi uygarlık yıkıcı bir rol oynadı. Girdiği bütün bölgeleri Arap çöllerine çevirdi. İsmi üstünde: Arabizm. Toplumun yarısını oluşturan kadınları hapishanenin demir parmaklıkların arkasına attı, yüzlerini çarşapla kapattı. Böyle bir yerde mitoloji, felsefe, edebiat, bilim nasıl gelişsin? Gelişmez. Halk cahil kalır. Arabizmin çöle çevirdiği bu diyarlar artık bir mucizeler diyarıdır, bir kanunsuzluk diyarıdır; burda olmayacak şey yoktur; her şey oluyor; yeri geldiğinde Muavi, Yavuz Sultan Selim, Mustafa Kemal, Saddam Hüseyin, Recep Tayyip Erdoğan gibi katiller, diktatörler, hatta tüm budalalar, tüm yobazlar birer önder ya da peygamber olup çıkabilirler bu diyarlarda.
İste biz 1400 yıldır böylesi siyasal İslamın baskı ve zulmü, katliam ve soykırımları altında kendi kültürümüzü, dilimizi ve uygarlığımızı geliştiremedik; devamlı katledildik barbar kabileler tarafından; kadınlarımızı hapishanenin demir parmaklıkları arkasından çıkaramadık, çocuklarımızı tecavüz edilmekten kurtaramadık; o doğa ve insanlığa önem veren güzelim erdemli uygarlık ordan öylece elimizden kaçtı gitti. Biz Aryan kültürümüzü İslamın katliamları, baskı ve zulmü altında geliştiremedik. Ama Avrupa halkları, Semitik tüccarları’n yukardan kafalarına boca ettikleri Hristiyanlık dininde Reform yapınca, laikliği savunup dini bir tarafa koyunca bizim Yunanistan üzerinden Avrupa‘ya yayılan Aryan kültürümüzü azbiraz geliştirip sosyalist aşamaya getirdiler. Bu yüzden Avrupa kültürü bizim kültürümüze azbiraz yakındır.
Semitik tüccarları’n ve onların „300 dünya zengin ailesi“nden oluşturdukları „300’ler Komitesi“ diye bilinen alt örgütlemesiyle Batı‘da inşa ettikleri modern kapitalist sistem değil, ama Avrupa halkların geliştirdiği sosyal toplum, ekoljik toplum, insan halkları, etnik ve inanç eşitliği, özgürlük, kadın halkları, hakların kendi kaderlerini tayin hakkı, özerklik, yerel yönetim hakkı, Güneş kültü bizim savunduğumuz kriterler ve bizim Aryan kültürümüzdür.
Bu anlamda Qalo Gaxan bayramı ve yeni yılınızı en iyi dileklerimle kutluyorum!..
Berlin, 21.12.2022
Azad Ronî
Kaynaklar:
[1]. Etem Xemgin, Aleviliğin Kökenindeki Mazda İnancı ve Zerdüşt Öğretisi, Berfin Yayınları, İstanbul s.40.
[2]. Yazar Richard Shenkman tarih ve araştırmacı olmadığı için; Perslerin, Medlerin Asurlarla savaş halinde olduğu M.Ö. 550’lerde Kassitlerin ülkesine geldiğini, Kassitlerin Rusya’nın Khoaresmiş steplerinden gelen bu göçmenleri yerleşmeleri için toprak verdiğini, dilenci oldukları için Kürtlerin onlara Kürtçe „Pârsek“ dediklerini, Pers isminin Kassittler ve Medler tarafından onlara verildiğini, daha sonra iktidarı Medler’in elinden çaldığını bilmiyor. Daha doğrusu Perslerin Türkler gibi iktidar ve kültür hırsızı olduğunu, Güneş Tanrı’sı Mitra kültürün Perslere ait olmadığını, Kassitlerin Güneş tanrısı olduğunu bilmiyor. A.R.
[3]. Richard Shenkman, Tarihin büyük yalanları, Aykırı yayınları, İstanbul 2002, s.186.
Qalo Gaxan’nın Tarihçesi
Aryan halkların baş Tanrıları ve oğulları
Aryan halkların baş Tanrıları ve oğulları anlayışı aynen Hıristiyanlığa geçmiştir.
Sümer Mitolojisinde Tanrıların babas An; Enlil, Enki ve İnanna’nın babasıdır.
Yerli kabiler olan Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassitler’de Tanrıların babası Zervan; iyi tanrı Ahura Mazda, kötü tanrı Ahriman ve Güneş Tanrısı Mitra’nın babasıdır. İyi tanrı Ahura Mazda ile kötü tanrı Ahriman’ın karışımları sonucu her canlı yaratıkta iyi ve kötü iç içe var olduğuna inanılır. Mitra, Ahura Mazda ile Ahriman arasında hakimlik yapan bir tanrıdır.
Tarihçi Etem Xemgin zaman tanrısı Zervan hakkında şöyle yazar:
„Zervan’ın yaratan, kader belirleyen en yüksek tanrı sıfatı ile görüldüğü bu dini inancın tek tanrılı bir dini inanç olduğu ortaya çıkmaktadır. Ahura Marda ve Ahriman ise onun çocukları olup ikisi arasındaki mücadelelerde ise hakem olarak Mitra bulunmaktadır. Zervan’ın eşi ve Ahura Mazda ile Ahriman’ın anneleri olarak yazılı kaynaklarda Anahita ismi geçmektedir. Bazı kaynaklara göre ise Anahita’nın herkesi besleyen toprak veya ülke olarak geçtiği görülür. Böylece Anahita tanrısı toprak ana olarak yorumlanmaktadır.“[1]
Kaynağını Mezopotamya’dan alan eski Yunanların Ana Tanrıça Rhea’dan doğan Baş Tanrı Zeus Gök Tanrısı, Kardeşi Poseidon denizler Tanrısı, Hades yeraltı Tanrısı, Apollon ise Güneş Tanrısıydı.
Hıristiyanlarda İsa Tanrı’nın oğludur.
İsa’nın doğu günü 353-354 yıllarından sonra Romalı Aziz Liberius tarafından Hıristiyanlara kabul ettirildi
Hense Leonard, „Helen-Lâtin Eski-Çağ Bilgisi” kitabında şöyle yazıyor:
“Roma devleti içinde en çok yayılan din, dünya dini olarak başta kalmak için yüzyıllar boyunca Hıristiyanlıkla çarpışan Mithra dinidir.”
Daha doğrusu, “Roma devleti içinde en çok yayılmak istenen ve dünya dini olabilmek için yüzyıllar boyunca Mithra ve Zerdüşt inancıyla çarpışıp savaşan Arabistan merkezci Hıristiyanlık dini olmuştur. Daha sonra da Doğu’da onun imdadına İslam yetişmiştir. Böylece Arabistan merkezci semavi dinleri Doğu’da ve Batı’da insanlığı üç-dört bin yıl gerilere götürmüş, karanlık tarihi bir tünele sokmuş, toplumları birbirine kırdıran büyük dünya savaşların koşullarını yaratmış, önünü açmıştır.” denilebilir.
Mithra ve Zerdüşt inançları aşağıdan yukarıya doğru toplum içinde doğal bir gelişim göstererek, birbirini izleyen reformlar yoluyla gelişirken; yani toplumun binlerce yıllık tecrübeleri, bilgi ve birikimleriyle oluşurken; Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam ise, uygarlık güçleri tarafından yukardan aşağıya doğru sistemli, planlı, programlı ve tarihsel bir projeler dahilinde geliştirilmiştir.
Hıristiyanlık dininde, İsa’nın MS. 29 ile 33 yılları arasında öldüğü kabul edilir. Kesin tarih yok. Çünkü o tarihlerde öyle bir olay gerçekleşmiş değil. Ölüm tarihi gibi doğum tarihi de yüzyıllarca Hıristiyanlar arasında tartışma konusu oldu. Doğumunu da kimse bilmiyordu. Sümerler’den beri dünyanın kültür merkezi sayılan Mezopotamya’dan dünyaya dağılan Güneş kültü ve inançlarında Mitra, Attis ve Dionysos’un doğumlarının 25 Aralık’ta olması, üçünün de tanrının oğlu olduğu, üçünün de öldükten sonra bir süre sonra dirilmeleri, ilgi çekici olmalı ki, İsa’nın da doğum gününü o güne getirdiler. Ya da kültür hırsızları olan Semitik tüccarları çok cahil, çok kültürsüz yobaz olduklarından herhangi bir düşünce ve fikirleri olmadıkları için kendilerinden önceki Aryan halkların kültür ve inançlarından almak zorunda kaldılar demek daha doğru olur.
Ve gelin görün ki, Mitra’nın doğum gününü, İsa’nın doğum günü olarak ancak MS. 353-354 yıllarından sonra ilk defa dini bir törenle Romalı Aziz (Papa) Liberius tarafından kutlanarak Hıristiyanlara kabul ettirildi
Mitra Tanrı’sının doğum gününü, İsrailli İsa’nın doğum günü yapmaları hiç kuşkusuz Avrupalı halkların gelecekleri üzerinde tam egemenlik kurmak isteyen, kültür ve inançlarını geriletmek isteyen Semitik tüccarları’n tarihin en büyük çarpıtmasından başka bir şey değildi. Çünkü maddi uygarlığın yanı sıra, Filistin’de MS. 33 yıllarında, Ferisi Pavlus önderliğinde bir heyeti sırasıyla önce Atina’ya, sonra Roma’ya gönderip, İsa’nın çarmıha gerilip öldükten sonra tekrar dirildiği yalan hikâyelerini anlatıp (ki o dönemde Filistin’de ve İsrail’de yaşanmamış bu hikâyeye hiç kimse inanmıyordu. Uzak diyarlarda halkı bu massallara inandırmaya çalıştılar.), Museviliğin başka bir misyon ve vizyonu olan Hristiyanlığı Avrupa’ya yaymak isteyen Semitik tüccarları, maddi kültürün yanı sıra manevi kültürün yeni bir din (tanrılar panteonu) ve cennet tasvirleriyle donatılarak kurulacak uygarlık sistemlerinde çalışacak kölelere inşa etmek istiyorlardı. İşte o zaman bütün köleler Arabistan çöl kültürüyle besleneceklerdi. Arabistan çöl tanrılarına inanacaklardı. Dünya din merkezlerini gerici Arabistan çöl kültürü ve tek tanrılı semavi dinlerine bağlamak, Kudüs, Mekke ve Medine’yi dünya insanların ibadet kıbleleri haline getirmek, ezilip sömürülecek olan toplumlar, işgal edilecek ülkeler için bu masalların, mitos ve hikâyelerin din kılıfı altında propaganda edilip kutsal kitaplarda anlatılması şarttı. Ne edip edip hümanist iyilik sever Aryan tanrıları, inançları ve geleneklerine karşı, Semitiklerin kıskanç ve kötü tanrılarının üstünlük sağlaması şarttı. İdeolojik kölelik ve Batı’da inşa ettikleri kapitalist sistem üzerinden bugün kurmuş oldukları para İmparatorluklarının kurulması için peş peşe bu Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dini ideolojilerin toplumlara aşılanması, kotlanması şarttı. Bunlar olmasaydı bugünkü dünya para İmparatorluklarını kurmaları mümkün olmayacaktı.
Semitik tüccarları, bütün bu din ideolojileriyle insanların genleriyle oynayıp, toplumun mühendisliğiyle uğraşmayı Sümerliler’den öğrenmişlerdi.
Kaldı ki, gerçek tarihçiler ve araştırmacılar İsa’nın doğumunu; Medlerin Asur devletini yıkıp bütün Mezopotamya halklarına özgürlük getirdikleri gibi, 70 yıldan beri Babil ve çevresinde yaşayıp Mezopotamya kültürünü artık azbiraz öğrenmiş olan İsrailoğulları’nı da özgürlüğüne kavuşturdukları ve Yahudilerin Babil sürgününden sonra Filistin’e dönerek yeniden bir İsrail devleti kurdukları ve Süleyman tapınağını yeniden insa ettikleri dönem olan 5. ile 4. yüzyıllar arası bir zamanda yaşadığını varsayıyorlar. Babil ve çevresinde Kürtlerle iç içe yaşayan İsrailoğulları Kürtlerden Zerdüşt kültürü ve inancından çok etkilendiler. Mithra inancı hakkında bilgiler topladılar. Daha önceki tarihlerinde olmayan sırat köprüsü, cennet-cehennem, Adem’in cennetten kovulduğu, Ziusudra tufanı (isim değiştirilerek Nuh tufanı yapıldı), Brahim efsanesi (Abrahim efsanesi) ve bir çok Sümer mitosu, destan ve masallarını Kürtlerden öğrendiler. Bütün bunlar daha sonra yazılan tarihlerine ve Tevrat’a geçti. Asur devletinin bugünkü Kürtlerin ataları olan Medler tarafından yıkılması üzerine ülkelerine dönen İsrailoğulları; tıpkı Zerdüşt karakterindeki gibi yoksul Musevilere öncelikle seslenen İsa’nın öncülük ettiği İsrailiye ve Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinde çalışan haham ve siyon elit Yahudiye diye bilinen iki mezhep arasında çekişmeler ve kavgalar başladı. Zerdüşt gibi ezilen, sömürülen ve sistem dışına itilen yoksullardan yana tavır alarak onlara erdemli, adaletli, hakikat yolunu göstermeye çalışan İsa’ya başhaham ve siyon elit kesim sözlü ve fiziksel saldırılarda bulundular. Ateşli Zerdüşt tapınaklarındaki rahipler gibi komünal sosyal bir cemaat oluşturmaya çalışıyordu ki, bu uygarlık güçlerin tarihsel projelerine ters düşüyordu. İsrailoğulları da Akad ve Asurlar gibi Mezopotamya’nın erdemli Aryan kültür, inanç ve Tanrı’larına asimile edilmeyi beraberinde getiriyordu ki, bunu kesinlikle istemiyorlardı. Bu düşünceleri Kenan’da yaymaya çalışan her kimse hemen ortadan kaldırılması gerekiyordu. Semitik tüccarlar, işte o dönemde Medler’in ülkesinden yeni dönen, yoksul israiloğulları‘na Zerdüst öğretilerini haykıran, onun öğrencisi gibi komünal sosyal bir cemaat oluşturmaya çalışan ve İsrailiye mezhebi önderi olan gerçek İsa’yı (M.Ö. 430-400 yıları arasında) başhaham ve Yahudiye yöneticileri tarafından „kendisini peygamber zannediyor“ diye suçlu gösterdiler. Jerusalem’de çıkarılan mahkemede, Yahudi yargıçları da ölüm cezasına çarptırıp çarmıha gerip öldürdüler. O dönemde, onun çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylenti ve haberleri de duyulmadı. İsa’yı Romalılar değil, Roma imparatorluğu henüz İsraillilerin ülkesini işgal etmeden çok önceleri Semitik tüccarlara hizmet eden Yahudi hahamları, siyon ve yargıçları tarafından ölüm cezası verilerek Beytüllahim’de çarmıha gerildi. Ve meseleyi kendi çıkarları için büyütmeden kapattılar.
Tarihçiler boşuna, „İsa’nın annesi Meryem, Zerdüst’ün yüzdüğü gölde döllenmiştir.“ dememişler. Bu derin düsüncenin mutlaka bir sebebi vardır ve buradaki fotograf tarih puzzlasına uygundur. İsrailoğulları’n Babil sürgünü ve onların Medler’le olan ilişkileri incelenip araştırılmadan İsa’nın gerçek hikâyesine ulaşmak mümkün değil. Peki neden 400 yıl sonra Semitik tüccarlar bir zamanlar yollarına taş koyduğu ve tarihsel planlarını altüst ettiği için çarmıha gerilip öldürülmüş bu İsa’nın hikâyesi yeni olmuş gibi dünya halklarına ısrarla yalan anlatılıp bir öğreti haline getiriliyordu? Hiç kuşkusuz çıkarlarına denk geldiği için yeniden gündeme getirerek politik malzeme olarak kullanmaya başladılar. İsa’nın adını kullanırken, onun Mitra ve Zerdüşt inancından esinlenen öğretilerin içini boşaltıp yozlaştırarak, Arabistan merkezci yeni bir din oluşturmaya çalışıyorlardı.
Richard Shenkman, Tarihin Büyük Yalanları kitabında şunları yazıyor:
„Ne zaman doğduğunu bile bilmiyoruz. İsa’nın kendisi ne zaman doğduğunu hiç söylemedi ve zaten kimse de sormadı ona. Doğum gününü öğrenmek istedikleri zaman -ölümünden yaklaşık otuz yıl sonra M.S. 75’de, İnciller yazılmaya başladığında kesin olarak bilme şansı kaçmıştı artık. O yüzden insanlar tahminde bulundular.
Eğer ilgileniyorsanız, bu konudaki akademik görüş İncil yazarlarının yanlış tahminde bulunduğu şeklindedir. Araştırmacılar İsa’nın doğumunu M.Ö. 6. ile 4. yüzyıl arası bir zamanda varsayıyorlar.
İsa’nın doğum günü 25 Aralık olarak katlanır ama bunun nedeni o tarihte doğduğuna ilişkin bir kanıt olması değil, asıl neden Romalı putperestlerin Persli güneş tanrısı Mitra’nın doğum gününü o günlerde kutlamalarıydı.[2] İsa’nın yaşamı konusunda epeyi tartışma söz konusudur ama bu konu hakkında hemen herkes hemfikirdir.
İsa’nın doğun gününün 25 Aralık’ta kutlanması geçmişe dayanır ama sanıldığı kadar da eskiye değil. Hıristiyanlar ancak dördüncü yüzyılda İsa’nın doğum gününü kutlamaya başladılar. Ve sadece Batı’da kutlandı doğun günü. Doğu’da ise Yunanlı Hıristiyanlar bir başka putperest bayramını, 6 Ocak’ı kutladılar.”[3]
Mitra inancın Roma askerleri arasında yayılmasıyla birlikte büyük bir çıkmaza giren Museviliğin Batı’da yayılmasının önünü açmak ve binlerce yıldır Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılan Mezopotamya’nın Aryan kültür ve inançların önünü kesmek amacıyla İsa’nın sembol olarak seçilip sanki yüzyıllar önce Semitik tüccarlar tarafindan değil de, o gün Roma İmparatorluğu tarafından yeni öldürülmüş gibi ideolojik manipülasyon yapılarak, gerçekler teryüz edilerek bir dinin önderi olarak seçilmesi yaşayan bir beynin sistemli plan, proje ve programları gereğiydi. Bu kültür hırsızları öbür hikâyeler gibi bu hikâyeyi de Sümerliler’den almışlardı. Onlar sadece dünya insanlarını kandırıp dolandırmak için kahramanın ismini değiştirmişlerdi.
Semitik tüccarlar, Museviliği sadece 12 kabileli İsrailoğulları için planlayıp inşa etmişlerdi. Doğuşdan İsrailli olmayan Musevi olamıyordu. Bu yüzden o dönemde Musevilik hem Mezopotamya kapısında hem de Avrupa kapısında sıkışıp kalmıştı. İlerleyemiyordu. İlerlemesi için gene Kral Davud gibi Beytüllahim’de doğan bir İsrailli önderliğinde ama bu kez biraz daha farklı ve bütün insanlara, hatta bütün dünyaya hitap eden Arabistan çöl merkezci tek tanrılı bir din inşa etmeyi planladılar. Kâhinleri, habercileri ortalığa saldılar. Kâhinleri yıllardır insanlığa bir peygamberin gelmekte olduğu kehanetinde bulundukları ve İsa’nın çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylentilerin yayıldığı bir dönemde onlar planları için, Hıristiyanlığı bir dünya dini haline getirmesi için propagandaist Ferisi Pavlus’u görevlendirdiler. Daha sonra ona Avrupa’da misyonerlik görevini verdiler.
İnanna’nın kendi yerine ölüler diyarına gönderdiği Tanrı Dumuzi’un ölüler diyarına inişi, onun gibi ölümü, çarmıha gerilen cesedi ve tekrar dililişi sayılan ilkbaharın başlangıcı bir dönemde; Sümerlilerin o İnanna’nın ölüler diyarına inişi mitosu isimler değiştirilerek, üç bin yıl sonra yeniden dünya halklarına sahneleniyordu. Semitik tüccarlar tarafından çalınan Sümerlilerin en eski ve en önemli diriliş ve yumurta bayramı, şimdi gelecekte Hıristiyanların en eski, en önemli diriliş ve yumurta bayramı olacaktı. Tanrı’nın oğlu Tanrı Dumuzi’un 21 Mart’ta dirilişi yerine, şimdi aynı günlerde tanrının oğlu İsa geçiyordu. İsan’nın çarmıha gerildikten sonra 3. günde dirilişi kutlanılacaktı.
Güya baharın başlancığında (Paskalya günlerinde), „İsa MS. 30-33’de Beytüllahim’de çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylenti ve haberleri duyulmaya başlandı.“ Bu söylenti ve haberleri kâhinleri ve habercileri aracılığıyla yayanlar dünyayı yöneten gizli uygarlık güçleriydi. Plan gereği zamanlaması da çok iyi seçilmişti. Çok soğuk ve karanlık kış günlerinden sonra doğanın uyandığı, her şeyin tohuma durduğu, yumurtlandı baharın başlangıcı sayılan bir dönem. Böylece Tanrı Dumuzi gibi sıradan biri olmadığı, Tanrı değilse de, en azında Tanrı’nın oğlu olduğu kanıtlanmış oluyordu, inanan havarilerine göre.
Zerdüşt öğretisinin etkilerinin de görüldüğü Mithra, Işık-Tanrısı olarak kötülüklerle sonuna kadar savaştıktan ve kötülükleri yok edip karanlıkları aydınlattıktan sonra Güneş Tanrı ile birleşip göğe çıkmaktadır. Bu iki mitos birleştirilerek Hıristiyanlıkta birlikte kullanılmıştır.
Ferisi Pavlus baştan beri bu planın içindeydi; İsa’nın üçüncü gün mezarından dirildiği söylenti ve haberlerin yayıldığı günlerde, “İsa dirilmediyse bizim sözlerimiz boş, inancımız anlamsızdır.” diyordu. Yani, insanları -Tanrı Dumuzu gibi- çarmıha gerilip ölüler diyarına gönderilen “İsa’nın tekrar dirildiğine inandıramazsak Hıristiyanlığı geliştiremeyiz, yayamayız.” diyordu. Başta kimse bu yalanlara inanmasa da, bu yalanlar onlarca, yüzlerce yıl anlatıla anlatıla bütün insanlığa inandırılmalıydı.
İsa’yı öldürüp tekrar dirilttikleri söylenti ve haberlerin yayılmasından birkaç yıl sonra Arabistan çöl merkezci yeni bir tek tanrılı dünya dinini yaymak için misyoner Ferisi Pavlus bir heyetle birlikte Yunan-Roma dünyasına gönderildi.
Yüzyıllardır Ahura Mazda ve Mitra inanç öğretilerinin Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayıldığı şehir olan Atina’ya gelen heyet, gelir gelmez önce yakın zamanda şehirde inşa edilen Yahudi Sinagogu’nu ziyaret ederler. Semitik tüccarları’n gönderdiği heyetin Yahudi Sinagogu ziyaret etmesi ve binlerce yıldır Mezopotamya kültür, inanç ve felsefesinin Avrupa’ya yayılmadan önce Yunan filozoflar tarafından tartışılıp konuşulduğu Atina meydanlarında, Areopagos Tepesi’nde Hıristiyanlığı ilk başlatmaları tesadüf değildi. Mezopotamya’nın Aryan kültürü, Zerdüşt ve Mitra inancın Atina üzerinden Avrupa yayılmasını önlemek ve Arabistan merkezci ve peygamberlik geleniğiyle gelen tek tanrılı dinleri Anadolu ve Avrupa’ya yaymaktı.
Çok açık görünüyor ki, uygarlık güçlerin Batı’da yaymak istedikleri ve İbrani dinin, yani sanki Musevilik’ten kopan bir kol olarak şekillendirilen bu yeni din kuramın kültürel devrimin hedeflerinden biri, eski Zerdüst ve Mitra inancın geleneklerini ve izlerinin yok edilmesidir. Bu mümkün değilse, hümanist Aryan kültür motiflerin yerine gerici Semitik kültür motiflerin geçirilmesi ve çeşitli görüş açılarıyla derlemeciler ve düzeltmenler tarafından değiştirilerek düzeltilmesi ve yeniden düzenlenmesi, dönüştürülmesi ve Hıristiyanlaştırılması işiyle tamamlamaktı. Kendi uzun vadeli ekonomik ve siyasal çıkarları doğrultusunda yavaş yavaş yeni bir dünya sistemi oluşturuyorlardı. Yüzyıllar sonra tam bir sömürü çarkı olan feodal ve kapitalist sistemde köleleri daha fazla çalıştırmanın ve insanlığı daha fazla Arabistan merkezci tek tanrılı dinlere, kıblelerini ve zenginliklerini o bölgeye çekmek, gerici çöl kültüre bağlamanın temeli için bu Hıristiyanlaştırılma programları çerçevesinde çalışıp başarılı olmak şarttı.
Gerçekler manipüle edilerek insanlar kandırılıp aldatılarak, uygarlık güçleri daha önceden oluşturdukları ideolojik araçlarla bir kez sömürü sistemlerini kurdular mı, artık o “modern” dedikleri sistemlerini yıkmak –ansızın bir devrim ya da bir terslik olmasa- imkansız hale geliyordu. Ve ta ki o sistemleri kaderleriyle eskiyip yıkılana dek gidiyordu bu iş. 500 ya da 1.000 yıl. Hepsi yaşayan bir beyin tarafından tek tanrılı dinlerle programlanmış ve kotlanmıştır.
Avrupa’ya gönderilen Kudüs heyeti (bugün uygarlık güçlerin aynı benzer heyetleri bütün ulus-devletlere danışmanlık yapıyorlar.) Atina’da Sinagogun hahamı, Epikurosçu ve Stoacı filozoflarla temaslarda bulunup konuşurlar. Heyetin başındaki Pavlus filozofların tartıştığı Areopagus Tepesi’de halka bir konuşma yapmak istediğini söyler. Onlar da onu alıp Areopagus Tepesi’de götürürler, “Çarmıha gerilip mezara konulan İsa’nın mezarından dirildiği hikâyesi çok ilginç. Yeni öğreti diyorsunuz. Bu nasıl yeni bir öğreti? Dahasını da bilmek isteriz.” dediler.
Semitik tüccarlar tarafından çok iyi yetiştirilmiş propagandaist Ferisi Pavlus, Arabistan çöl merkezci tek tanrılı yeni dinin öğretilerini Atina’lılar şöyle anlatıyor:
“Ey Atina erleri! Görüyorum ki her bakımdan epey dindarsınız. Çünkü kutsal yerlerinizi gezerken şu kitabenin yazılı olduğu bir mihrap gördüm: ‘Meçhul Tanrı’ya!’ Tanımadan taptığınız bu Tanrı’yı işte şimdi size ilan ediyorum. Dünyayı ve dünyadaki her şeyi yaratan Tanrı, yeryüznün ve gökyüzünün Rabbi olduğundan, insan elleriyle yaratmış tapınaklarda yaşayamaz. İnsan eliyle yaratılmış hiçbir şeye ihtiyacı da yoktur. Her şeye can ve nefes veren O’dur. Tüm milletleri bütün dünyaya dağıtarak vareden, onlara belli zamanlar ve yerler tanıyan, onları bir kandan vareden O’dur. Bunu Tanrı’yı arasınlar, mümkün ise O’nu el yordamıyla bulabilsinler diye yapmıştır. Aslında hiçbirimizden uzak değildir Rabb. O’nda yaşar, hareket eder, O’nda varoluruz. Çünkü şairlerimizden birinin dediği gibi, ‘Biz de O’nun soyundanız. Tanrı’nın soyundan olduğumuz için Tanrı’yı insan sanatı ya da düşüncesiyle oyulmuş altına veya gümüşe yahut taşa benzer sanmamalıyız. Tanrı bu cehalet zamanlarına sabır göstermiştir. Ama artık nerede olursa olsun tüm insanların tövbe etmelerini öğüt veriyor. Çünkü dünyayı adaletle yargılayacağı günü ve bu iş için uygun olanı seçti. O’nu ölümden dirilterek bütün insanlara teminat verdi.”
Pavlus, Areopagus Tepesi’inde, “İsa’nın çarmıha gerilip öldürüldükten sonra tekrar dirildiğini“ anlatınca, o dönemde „öldürüldükten sonra dirildiği“ hikâyelerini sık sık duyan Yunan halkın büyük bir çoğunluğu onunla alay etti. İnanmak istemedi. Bazıları da nazikçe, “Bu hikâye hakkında seni yine dinlemek isteriz.” deyip geçip gittiler. Ancak Damaris adında şizofren bir kadın ve birkaç kişi Pavlus’un anlattıklarından etkilenmişlerdi. Ve inanmaya başladılar. Başlangıç için bu iyi işaretti.
Pavlus, aynı toplantı ve konuşmayı Roma’da yaptı. Orda da durum aynıydı. Halkın büyük bir çoğunluğu onunla alay etti. İnanmak istemedi. Fakat onlar bıkmadan usanmadan aynı yalanları, aynı hikâyeleri onlarca, yüzyıllarca yıl anlata anlata Hıristiyanlığı Avrupa’ya yaydılar. İnsanların % 95’si okuma yazma bilmiyordu. Böyle cahil bir ortamda Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dinleri yaymak onlara kolaylık sağlıyordu. İkincisi, Semitik tüccarları altınla satın aldıkları krallar aracılığıyla bu dinleri yayıyorlardı. Çoban sürü misali; bir kral Hıristiyan oldu mu, yönetimindeki bütün halk Hıristiyan oluyordu.
En iyi örneklerinden biri Ermenilerdir. M.S. 280 yılında Ermeni kralı Gregor Hıristiyan olur. Kral Hıristiyan olur olmaz Anadolu’daki bütün Ermeni halkı Hıristiyan olur. Çok iyi geçindikleri tarih komşuları Kürtler de MS. 650’lerden sonra Semitik tüccarlara hizmet eden cihatçı Arap orduları tarafından katliam ve soykırımlarla zorla İslamlaştırıldılar. Böylece dağlarda hayvancılık ve tarımcılık yaparak geçimlerini sağlayan kadım Kürtler ve vadilerde ise tarım ve sanatçılık yaparak geçimlerini sağlayan tarihi dost Ermeniler iki farklı Arabistan çöl merkezci din ideolojileriyle beyinleri yıkanarak birbirine düşman edildiler.
Oysa bugünkü Kürtlerin ataları olan Hurriler ve bugünkü Ermenilerin ataları olan Hititler en son M.Ö. 1306’da Qadeş Antlaşmasıyla ittifak kurarak aynı cephede yüzyıllarca Mısır (Semitik tüccarları’n) ordularına karşı birlikte savaştılar. Hititler’le birlik kuran Hurriler’di. İkisi de Aryan halkındandı. Hititlerin güney müttefikleri olan savaşçı Hurriler, karşı karşıya geldikleri Mısır ordularını her seferinde yeniyorlardı. Bu da o dönemde bu halkın tanrılarının güçlü olduğu imajını dünyaya yayıyordu. Dolayısıyla Hititler de Hurrilerin tanrılarına inanıyorlardı. Tanrıları ve kültürleri aynıydı. Ne zaman ki, sömürgecilerin Arabistan çöl merkezci dinlerine ve kültürlerine sahip oldular, işte o zaman kendi atalarının eski hümanist Aryan kültüründen uzaklaştılar. Kendi tanrılarını bıraktılar, Arabistan çöl merkezci tanrılara inanmaya başladılar ve kendileri olmaktan çıktılar. Kendi ülkelerinde Semitik tüccarlar’a kul köle oldular.
Fakat kinci ve nefretleri çok büyük Semitik tüccarları, Hurri ve Hititlere olan düşmanlık kin ve nefretlerini yüzyıllar sonra onların torunlarının torunlarından aldı. İnşa ettileri Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dinlerle onların beyinlerini yıkayıp genleriyle oynayınca, ülkelerini işgal etmek kolay oldu. Ülkelerini işgal etmekle yetinmediler, o bölgelerde yaşayan halkları birbirine düşürerek, düşman ederek, sonradan o bölgeye gelen göçmen Pers, Arap ve devşirme Türkler eliyle katliam ve soykırımlarla yok etmeye çalıştılar. Tıpkı genleriyle oynadıkları İsrailoğulları’nı Filistin’in yerli halklarına düşman ederek; göçmen İsrailoğulları eliyle yerli hakları katliam ve soykırımlardan geçirdikleri gibi. Arabistan çöl merkezci tek tanrılı semavi dinleri olmadan bunları başarmak mümkün değildi.
Ermenilere, bir İslam devleti olan Osmanlı İmparatorluğu eliyle; 1894-97, 1914-19 ve 1922’de çok büyük soykırımlar yapıldı. Bu soykırımlardan artakalanlar, Semitik tüccarları’n, “Anadolu’ya yapay Türklüğü yerleştirme projeleri” ya da Osmanlı’nın mirasını devredeceği Türkiye’yi kurma projeleri çerçevesinde sürgün edilerek yok ettiler. Aynı katliam ve soykırımların son ikiyüz yıldan beri onların tarih komşuları olan Kürtlere yapılıyor. Fakat her iki komşu Aryan halkı da, bu katliam ve soykırımları başlarına getirenlerin onları Hıristiyanlaştıran ve İslamlaştıran Semitik tüccarı olduğunu hiç bir zaman anlamadılar. Çünkü çok uzun vadeli tarihsel plan ve programlardı.
Hıristiyanlık Avrupa’da Engizisyon rejimlerini yarattı. Yüzyıllar boyu imparatorlukların Engizisyon rejimleri oldu. Toplumun yarısını oluşturan kadınlar cadı ya da şeytan ilan edilerek yakıldılar. Bruno gibi birçok biliminsanı bilimsel açıklamalarından dolayı yakılarak cezalandırıldı.
İslamlık ise Doğu’da Engizisyon rejimlerini yarattı. Yüzyıllar boyu devletlerin ve imparatorlukların Engizisyon ve faşist rejimleri oldu. Toplumun yarısını oluşturan kadınlar, cezaevini andıran kara çarşaflara büründürdüler, gözlerine cezaevlerinin demir parmaklıklarını taktılar, namuslu değil diye taşlanarak öldürüldüler, cadı ya da şeytan ilan edilerek yakıldılar.
Kont de Volney (1757-1820) „Yıkıntılar: Kültürler neden geriliyor?“ adlı ünlü eserinde, Semitik din kültür ile Aryan inanç kültür çatışmalarını din adamların tartışmalarıyla anlatırken, Zerdüşt inancındaki kişiye şunları söyletiyor:
„Ey (Semitik tüccarları’n seçkin vekalet savaşçıları) Yahudilerle onların çocukları Hıristiyanlar, Musa’nın sandığınız Kitap, Musa’dan altı yüzyıl sonra (M.Ö.500-150) yazılmaya başlanmıştır. Bunu yirmi gerçek belgeye dayanarak kanıtlayabiliriz. O kitapta Musa’ya yakıştırılan düşüncelerin hiçbirini Musa bilmezdi. O kitabı kaleme alanlar, ki bu kaleme alınışın bir büyük papazla bir kralın anlaşması sonunda yapıldığını su götürmez bir gerçektir; ruhun ölümsüzlüğünü, ölümden sonraki yaşayışı, cennet ve cehennemi, (Ziusudra tufanı, Brahim efsanesi, sırat köprüsünü), insanların çektiği acıların en büyük nedeni olan kötülüğe karşı başkaldırmasını bizim filozofumuz Zerdüşt’ten öğrenmişlerdir. Hem de bu düşünceler, mitoslar, hikâyer ilk krallarımız ve filozoflarımızın yaşadığı yüzyıllardan sonra sizin yazılarınızda görünmeye başlandı. Zerdüşt, o yazılardan yüzyıllar önce bütün bunları söylemişti. Babil ve Ninuva kralları tarafından yenilip esir alınan atalarınızın, Med kralımız Serhas tarafından kurtarıldığını ne çabuk unuttunuz?! Atalarınız o zaman bizi örnek edinmişler, bizden ders almışlardı. (Çok şey öğrenmişlerdi bizden.) Kudüs’e yeni düşüncelerle döndüler. Siz, gücünüzü yeniden yüceltecek hayali bir kral bekliyordunuz. (Oysa biz, size Zerdüşt düşünceleriyle donattığımız gerçek bir İsa verdik. Ona da sahip çıkmadınız; başhahamınız ve kralınız çarhıma gerip öldürdü.) Bizse onarıcı ve kurtarıcı bir evrensel iyilik tanrısının geleceğini müjdeliyorduk. İşte Hıristiyanlığı bu iki düşüncenin birleşmesinden yarattınız. Zerdüşt’ün yolunu şaşırmış çocuklarından başka hiçbir şey değilsiniz siz.“
Birinci Dünya Savaşı sonrası Musul’a giden Milletler Cemiyeti’nden bir heyet Şengal Dağı’ndaki Êzîdî Kürtlere, „Türk ve Araplarla birlikte yaşamalarını“ tavsiye edince, onlardan şöyle bir tepki gelir:
„Biz kesinlikle Türk, Arap ve başka yabancı bir egemenlik istemiyoruz. Biz kendi ülkemizde tarihi haklarımızı ve bağımsızlığımızı istiyoruz. Halkların kendi kaderini tayin etme hakkı, öbür halklar gibi Kürtlerin de hakkı.“
300’ler Komitesi’nin gönderdiği bu heyetin içindeki İngiliz üyeler şöyle bir soru sorarlar:
„Yahudi, Hıristiyan ve Muhammed’in dinleri arasında fark yoktur. Hepsine de birer kitap inmiştir. Başkalarıyla yaşamak neden bu kadar zorunuza gidiyor?“
Êzîdî Kürtlerin yanıtı şöyle olur:
„O üç peygamber de kitaplarını, Mıhabad peygamber, Hazreti Zerdüşt’in Zend Avesta’sı ve Mıshefa Reş kitaplarından alıp çarptıtarak ’Kutsal Kitap’ diye sunmuşlardır. Yahudilerin Semitik halkların ataları olarak sundukları Nuh peygamber, bizim Guti atalarımızın kralı Ziusudra’dır. Tufanı yaşayan ilk peygamberimizdir. Abrahim peygamber olarak sundukları ikinci ataları ise, atalarımız Hurrilerin Goş aşiretinden olan Brahim’dir. Bizim ikinci peygamberimizdir. Ve Brahim Nemrud’un amcasının oğludur. Atalarımızı, kültürümüzü, inançlarımızı, tanrılarımızı bizden çaldıkları yetmiyor mu? Şimdi de ülkemizi bizden çalıyorlar. Bütün bu kötülüğe rağmen siz Milletler Cemiyati heyeti olarak hangi yüzle bizi başkasına benzeştiriyorsunuz ve yabancıların egemenliğini kabul etmemizi tavsiye ediyorsunuz. Neden?“
Bu yanıt, bugün işgalcı Türk devletin Kürtlere karşı yürüttüğü fiziki ve siyasi soykırımlarını görmek istemeyen Birleşmiş Milletler’e (BM) söylenmiş gibi aynen bugün de yerinde duruyor.
Anadolu ve Kürdistan‘da henüz İslamlaştırılmayan bütün Aryan Halkları Güneş Tanrı’sının bu üç günlük Qalo Xagan bayramını kutlarlar. Dêrsim, Varto ve Kerkük’de kutluyorlar. Bizim Dêrsim ve Varto köylerinde hâlâ kutluyorlar. Çoçukluğumda köyde kaç kez kutlandığına şahit oldum. Fakat Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinde çalışıp Sümer ve eski Mezopotamya kültürün kalıntılanı yok etmeye çalışan Emevi, Abbası, Selçuklu ve Osmanlı’dan sonra şimdi barbarlıkta sınır tanımayan Türkiye sanki acelesi varmış gibi bütün gücünü bu kültürü ve o kültürü yaratan yerli halkları yok edip ortadan kaldırmaya çalışıyor. Kürdistan’dan Avrupa‘ya gelince, o bizim o bölgelerde kutlanan Qalo Gaxan bayramını Hristiyan Avrupa halkların İsa‘nın doğum günü olarak kutladıklarını görünce şaşırdım. „Bu bizim Aryan kültümüz nasıl oluyor da İsrailli İsa‘nın doğum günü sayılarak „Noel Baba Bayramı“ olarak kutlanıyordu?“ diye kendi kendime sordum. Tarihi Sümerliler’den başlatıp araştırınca Semitik tüccarları’n tarihi çarpıtarak halkları kandırıp dolandırdıklarını gördüm.
Qalo Gaxan bayramı olarak kutlanan Güneş Tanrısı’nın doğum günün 5-6 bin yıllık bir geçmişi vardı! Nasıl oluyor da iki bin beşyüz yıl önce Semitik tüccarlar tarafından ikinci kez kurulan İsrail devleti eliyle çarmıha gerilen İsrailli İsa’nın doğum günü oluyordu? Bu büyük yalanı kim insanlığa yutturdu?
Ancak çözülen Sümer tabletlerini okuyup araştırınca hakikata ulaşabildiğimi söyleyebilirim.
Fakat İslam binlerce yıllık bu eski kültürü ve bütün uygarlıklara temel teşkil eden Sümer uygarlığın tüm kalıntılarını ortadan kaldırıp yok ettiği için, uygarlık o bölgeyi terk etti gitti.
Hiç bir zaman hiç bir sözünü pratiğe uygulamayan, hep yalan söyleyerek, işgal ettiği bölgelerde topladıkları talan ve ganimetleri kendi aralarında paylaşarak insanları kandırıp aldatan İslam, o bölgede insanlığa ait bütün eski kültürleri şiddet ve baskı araçlarını kullanarak yok etti. Bir nevi uygarlık yıkıcı bir rol oynadı. Girdiği bütün bölgeleri Arap çöllerine çevirdi. İsmi üstünde: Arabizm. Toplumun yarısını oluşturan kadınları hapishanenin demir parmaklıkların arkasına attı, yüzlerini çarşapla kapattı. Böyle bir yerde mitoloji, felsefe, edebiat, bilim nasıl gelişsin? Gelişmez. Halk cahil kalır. Arabizmin çöle çevirdiği bu diyarlar artık bir mucizeler diyarıdır, bir kanunsuzluk diyarıdır; burda olmayacak şey yoktur; her şey oluyor; yeri geldiğinde Muavi, Yavuz Sultan Selim, Mustafa Kemal, Saddam Hüseyin, Recep Tayyip Erdoğan gibi katiller, diktatörler, hatta tüm budalalar, tüm yobazlar birer önder ya da peygamber olup çıkabilirler bu diyarlarda.
İste biz 1400 yıldır böylesi siyasal İslamın baskı ve zulmü, katliam ve soykırımları altında kendi kültürümüzü, dilimizi ve uygarlığımızı geliştiremedik; devamlı katledildik barbar kabileler tarafından; kadınlarımızı hapishanenin demir parmaklıkları arkasından çıkaramadık, çocuklarımızı tecavüz edilmekten kurtaramadık; o doğa ve insanlığa önem veren güzelim erdemli uygarlık ordan öylece elimizden kaçtı gitti. Biz Aryan kültürümüzü İslamın katliamları, baskı ve zulmü altında geliştiremedik. Ama Avrupa halkları, Semitik tüccarları’n yukardan kafalarına boca ettikleri Hristiyanlık dininde Reform yapınca, laikliği savunup dini bir tarafa koyunca bizim Yunanistan üzerinden Avrupa‘ya yayılan Aryan kültürümüzü azbiraz geliştirip sosyalist aşamaya getirdiler. Bu yüzden Avrupa kültürü bizim kültürümüze azbiraz yakındır.
Semitik tüccarları’n ve onların „300 dünya zengin ailesi“nden oluşturdukları „300’ler Komitesi“ diye bilinen alt örgütlemesiyle Batı‘da inşa ettikleri modern kapitalist sistem değil, ama Avrupa halkların geliştirdiği sosyal toplum, ekoljik toplum, insan halkları, etnik ve inanç eşitliği, özgürlük, kadın halkları, hakların kendi kaderlerini tayin hakkı, özerklik, yerel yönetim hakkı, Güneş kültü bizim savunduğumuz kriterler ve bizim Aryan kültürümüzdür.
Bu anlamda Qalo Gaxan bayramı ve yeni yılınızı en iyi dileklerimle kutluyorum!..
Berlin, 21.12.2022
Azad Ronî
Kaynaklar:
[1]. Etem Xemgin, Aleviliğin Kökenindeki Mazda İnancı ve Zerdüşt Öğretisi, Berfin Yayınları, İstanbul s.40.
[2]. Yazar Richard Shenkman tarih ve araştırmacı olmadığı için; Perslerin, Medlerin Asurlarla savaş halinde olduğu M.Ö. 550’lerde Kassitlerin ülkesine geldiğini, Kassitlerin Rusya’nın Khoaresmiş steplerinden gelen bu göçmenleri yerleşmeleri için toprak verdiğini, dilenci oldukları için Kürtlerin onlara Kürtçe „Pârsek“ dediklerini, Pers isminin Kassittler ve Medler tarafından onlara verildiğini, daha sonra iktidarı Medler’in elinden çaldığını bilmiyor. Daha doğrusu Perslerin Türkler gibi iktidar ve kültür hırsızı olduğunu, Güneş Tanrı’sı Mitra kültürün Perslere ait olmadığını, Kassitlerin Güneş tanrısı olduğunu bilmiyor. A.R.
[3]. Richard Shenkman, Tarihin büyük yalanları, Aykırı yayınları, İstanbul 2002, s.186.
Qalo Gaxan’nın Tarihçesi
Aryan halkların baş Tanrıları ve oğulları
Aryan halkların baş Tanrıları ve oğulları anlayışı aynen Hıristiyanlığa geçmiştir.
Sümer Mitolojisinde Tanrıların babas An; Enlil, Enki ve İnanna’nın babasıdır.
Yerli kabiler olan Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassitler’de Tanrıların babası Zervan; iyi tanrı Ahura Mazda, kötü tanrı Ahriman ve Güneş Tanrısı Mitra’nın babasıdır. İyi tanrı Ahura Mazda ile kötü tanrı Ahriman’ın karışımları sonucu her canlı yaratıkta iyi ve kötü iç içe var olduğuna inanılır. Mitra, Ahura Mazda ile Ahriman arasında hakimlik yapan bir tanrıdır.
Tarihçi Etem Xemgin zaman tanrısı Zervan hakkında şöyle yazar:
„Zervan’ın yaratan, kader belirleyen en yüksek tanrı sıfatı ile görüldüğü bu dini inancın tek tanrılı bir dini inanç olduğu ortaya çıkmaktadır. Ahura Marda ve Ahriman ise onun çocukları olup ikisi arasındaki mücadelelerde ise hakem olarak Mitra bulunmaktadır. Zervan’ın eşi ve Ahura Mazda ile Ahriman’ın anneleri olarak yazılı kaynaklarda Anahita ismi geçmektedir. Bazı kaynaklara göre ise Anahita’nın herkesi besleyen toprak veya ülke olarak geçtiği görülür. Böylece Anahita tanrısı toprak ana olarak yorumlanmaktadır.“[1]
Kaynağını Mezopotamya’dan alan eski Yunanların Ana Tanrıça Rhea’dan doğan Baş Tanrı Zeus Gök Tanrısı, Kardeşi Poseidon denizler Tanrısı, Hades yeraltı Tanrısı, Apollon ise Güneş Tanrısıydı.
Hıristiyanlarda İsa Tanrı’nın oğludur.
İsa’nın doğu günü 353-354 yıllarından sonra Romalı Aziz Liberius tarafından Hıristiyanlara kabul ettirildi
Hense Leonard, „Helen-Lâtin Eski-Çağ Bilgisi” kitabında şöyle yazıyor:
“Roma devleti içinde en çok yayılan din, dünya dini olarak başta kalmak için yüzyıllar boyunca Hıristiyanlıkla çarpışan Mithra dinidir.”
Daha doğrusu, “Roma devleti içinde en çok yayılmak istenen ve dünya dini olabilmek için yüzyıllar boyunca Mithra ve Zerdüşt inancıyla çarpışıp savaşan Arabistan merkezci Hıristiyanlık dini olmuştur. Daha sonra da Doğu’da onun imdadına İslam yetişmiştir. Böylece Arabistan merkezci semavi dinleri Doğu’da ve Batı’da insanlığı üç-dört bin yıl gerilere götürmüş, karanlık tarihi bir tünele sokmuş, toplumları birbirine kırdıran büyük dünya savaşların koşullarını yaratmış, önünü açmıştır.” denilebilir.
Mithra ve Zerdüşt inançları aşağıdan yukarıya doğru toplum içinde doğal bir gelişim göstererek, birbirini izleyen reformlar yoluyla gelişirken; yani toplumun binlerce yıllık tecrübeleri, bilgi ve birikimleriyle oluşurken; Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam ise, uygarlık güçleri tarafından yukardan aşağıya doğru sistemli, planlı, programlı ve tarihsel bir projeler dahilinde geliştirilmiştir.
Hıristiyanlık dininde, İsa’nın MS. 29 ile 33 yılları arasında öldüğü kabul edilir. Kesin tarih yok. Çünkü o tarihlerde öyle bir olay gerçekleşmiş değil. Ölüm tarihi gibi doğum tarihi de yüzyıllarca Hıristiyanlar arasında tartışma konusu oldu. Doğumunu da kimse bilmiyordu. Sümerler’den beri dünyanın kültür merkezi sayılan Mezopotamya’dan dünyaya dağılan Güneş kültü ve inançlarında Mitra, Attis ve Dionysos’un doğumlarının 25 Aralık’ta olması, üçünün de tanrının oğlu olduğu, üçünün de öldükten sonra bir süre sonra dirilmeleri, ilgi çekici olmalı ki, İsa’nın da doğum gününü o güne getirdiler. Ya da kültür hırsızları olan Semitik tüccarları çok cahil, çok kültürsüz yobaz olduklarından herhangi bir düşünce ve fikirleri olmadıkları için kendilerinden önceki Aryan halkların kültür ve inançlarından almak zorunda kaldılar demek daha doğru olur.
Ve gelin görün ki, Mitra’nın doğum gününü, İsa’nın doğum günü olarak ancak MS. 353-354 yıllarından sonra ilk defa dini bir törenle Romalı Aziz (Papa) Liberius tarafından kutlanarak Hıristiyanlara kabul ettirildi
Mitra Tanrı’sının doğum gününü, İsrailli İsa’nın doğum günü yapmaları hiç kuşkusuz Avrupalı halkların gelecekleri üzerinde tam egemenlik kurmak isteyen, kültür ve inançlarını geriletmek isteyen Semitik tüccarları’n tarihin en büyük çarpıtmasından başka bir şey değildi. Çünkü maddi uygarlığın yanı sıra, Filistin’de MS. 33 yıllarında, Ferisi Pavlus önderliğinde bir heyeti sırasıyla önce Atina’ya, sonra Roma’ya gönderip, İsa’nın çarmıha gerilip öldükten sonra tekrar dirildiği yalan hikâyelerini anlatıp (ki o dönemde Filistin’de ve İsrail’de yaşanmamış bu hikâyeye hiç kimse inanmıyordu. Uzak diyarlarda halkı bu massallara inandırmaya çalıştılar.), Museviliğin başka bir misyon ve vizyonu olan Hristiyanlığı Avrupa’ya yaymak isteyen Semitik tüccarları, maddi kültürün yanı sıra manevi kültürün yeni bir din (tanrılar panteonu) ve cennet tasvirleriyle donatılarak kurulacak uygarlık sistemlerinde çalışacak kölelere inşa etmek istiyorlardı. İşte o zaman bütün köleler Arabistan çöl kültürüyle besleneceklerdi. Arabistan çöl tanrılarına inanacaklardı. Dünya din merkezlerini gerici Arabistan çöl kültürü ve tek tanrılı semavi dinlerine bağlamak, Kudüs, Mekke ve Medine’yi dünya insanların ibadet kıbleleri haline getirmek, ezilip sömürülecek olan toplumlar, işgal edilecek ülkeler için bu masalların, mitos ve hikâyelerin din kılıfı altında propaganda edilip kutsal kitaplarda anlatılması şarttı. Ne edip edip hümanist iyilik sever Aryan tanrıları, inançları ve geleneklerine karşı, Semitiklerin kıskanç ve kötü tanrılarının üstünlük sağlaması şarttı. İdeolojik kölelik ve Batı’da inşa ettikleri kapitalist sistem üzerinden bugün kurmuş oldukları para İmparatorluklarının kurulması için peş peşe bu Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dini ideolojilerin toplumlara aşılanması, kotlanması şarttı. Bunlar olmasaydı bugünkü dünya para İmparatorluklarını kurmaları mümkün olmayacaktı.
Semitik tüccarları, bütün bu din ideolojileriyle insanların genleriyle oynayıp, toplumun mühendisliğiyle uğraşmayı Sümerliler’den öğrenmişlerdi.
Kaldı ki, gerçek tarihçiler ve araştırmacılar İsa’nın doğumunu; Medlerin Asur devletini yıkıp bütün Mezopotamya halklarına özgürlük getirdikleri gibi, 70 yıldan beri Babil ve çevresinde yaşayıp Mezopotamya kültürünü artık azbiraz öğrenmiş olan İsrailoğulları’nı da özgürlüğüne kavuşturdukları ve Yahudilerin Babil sürgününden sonra Filistin’e dönerek yeniden bir İsrail devleti kurdukları ve Süleyman tapınağını yeniden insa ettikleri dönem olan 5. ile 4. yüzyıllar arası bir zamanda yaşadığını varsayıyorlar. Babil ve çevresinde Kürtlerle iç içe yaşayan İsrailoğulları Kürtlerden Zerdüşt kültürü ve inancından çok etkilendiler. Mithra inancı hakkında bilgiler topladılar. Daha önceki tarihlerinde olmayan sırat köprüsü, cennet-cehennem, Adem’in cennetten kovulduğu, Ziusudra tufanı (isim değiştirilerek Nuh tufanı yapıldı), Brahim efsanesi (Abrahim efsanesi) ve bir çok Sümer mitosu, destan ve masallarını Kürtlerden öğrendiler. Bütün bunlar daha sonra yazılan tarihlerine ve Tevrat’a geçti. Asur devletinin bugünkü Kürtlerin ataları olan Medler tarafından yıkılması üzerine ülkelerine dönen İsrailoğulları; tıpkı Zerdüşt karakterindeki gibi yoksul Musevilere öncelikle seslenen İsa’nın öncülük ettiği İsrailiye ve Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinde çalışan haham ve siyon elit Yahudiye diye bilinen iki mezhep arasında çekişmeler ve kavgalar başladı. Zerdüşt gibi ezilen, sömürülen ve sistem dışına itilen yoksullardan yana tavır alarak onlara erdemli, adaletli, hakikat yolunu göstermeye çalışan İsa’ya başhaham ve siyon elit kesim sözlü ve fiziksel saldırılarda bulundular. Ateşli Zerdüşt tapınaklarındaki rahipler gibi komünal sosyal bir cemaat oluşturmaya çalışıyordu ki, bu uygarlık güçlerin tarihsel projelerine ters düşüyordu. İsrailoğulları da Akad ve Asurlar gibi Mezopotamya’nın erdemli Aryan kültür, inanç ve Tanrı’larına asimile edilmeyi beraberinde getiriyordu ki, bunu kesinlikle istemiyorlardı. Bu düşünceleri Kenan’da yaymaya çalışan her kimse hemen ortadan kaldırılması gerekiyordu. Semitik tüccarlar, işte o dönemde Medler’in ülkesinden yeni dönen, yoksul israiloğulları‘na Zerdüst öğretilerini haykıran, onun öğrencisi gibi komünal sosyal bir cemaat oluşturmaya çalışan ve İsrailiye mezhebi önderi olan gerçek İsa’yı (M.Ö. 430-400 yıları arasında) başhaham ve Yahudiye yöneticileri tarafından „kendisini peygamber zannediyor“ diye suçlu gösterdiler. Jerusalem’de çıkarılan mahkemede, Yahudi yargıçları da ölüm cezasına çarptırıp çarmıha gerip öldürdüler. O dönemde, onun çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylenti ve haberleri de duyulmadı. İsa’yı Romalılar değil, Roma imparatorluğu henüz İsraillilerin ülkesini işgal etmeden çok önceleri Semitik tüccarlara hizmet eden Yahudi hahamları, siyon ve yargıçları tarafından ölüm cezası verilerek Beytüllahim’de çarmıha gerildi. Ve meseleyi kendi çıkarları için büyütmeden kapattılar.
Tarihçiler boşuna, „İsa’nın annesi Meryem, Zerdüst’ün yüzdüğü gölde döllenmiştir.“ dememişler. Bu derin düsüncenin mutlaka bir sebebi vardır ve buradaki fotograf tarih puzzlasına uygundur. İsrailoğulları’n Babil sürgünü ve onların Medler’le olan ilişkileri incelenip araştırılmadan İsa’nın gerçek hikâyesine ulaşmak mümkün değil. Peki neden 400 yıl sonra Semitik tüccarlar bir zamanlar yollarına taş koyduğu ve tarihsel planlarını altüst ettiği için çarmıha gerilip öldürülmüş bu İsa’nın hikâyesi yeni olmuş gibi dünya halklarına ısrarla yalan anlatılıp bir öğreti haline getiriliyordu? Hiç kuşkusuz çıkarlarına denk geldiği için yeniden gündeme getirerek politik malzeme olarak kullanmaya başladılar. İsa’nın adını kullanırken, onun Mitra ve Zerdüşt inancından esinlenen öğretilerin içini boşaltıp yozlaştırarak, Arabistan merkezci yeni bir din oluşturmaya çalışıyorlardı.
Richard Shenkman, Tarihin Büyük Yalanları kitabında şunları yazıyor:
„Ne zaman doğduğunu bile bilmiyoruz. İsa’nın kendisi ne zaman doğduğunu hiç söylemedi ve zaten kimse de sormadı ona. Doğum gününü öğrenmek istedikleri zaman -ölümünden yaklaşık otuz yıl sonra M.S. 75’de, İnciller yazılmaya başladığında kesin olarak bilme şansı kaçmıştı artık. O yüzden insanlar tahminde bulundular.
Eğer ilgileniyorsanız, bu konudaki akademik görüş İncil yazarlarının yanlış tahminde bulunduğu şeklindedir. Araştırmacılar İsa’nın doğumunu M.Ö. 6. ile 4. yüzyıl arası bir zamanda varsayıyorlar.
İsa’nın doğum günü 25 Aralık olarak katlanır ama bunun nedeni o tarihte doğduğuna ilişkin bir kanıt olması değil, asıl neden Romalı putperestlerin Persli güneş tanrısı Mitra’nın doğum gününü o günlerde kutlamalarıydı.[2] İsa’nın yaşamı konusunda epeyi tartışma söz konusudur ama bu konu hakkında hemen herkes hemfikirdir.
İsa’nın doğun gününün 25 Aralık’ta kutlanması geçmişe dayanır ama sanıldığı kadar da eskiye değil. Hıristiyanlar ancak dördüncü yüzyılda İsa’nın doğum gününü kutlamaya başladılar. Ve sadece Batı’da kutlandı doğun günü. Doğu’da ise Yunanlı Hıristiyanlar bir başka putperest bayramını, 6 Ocak’ı kutladılar.”[3]
Mitra inancın Roma askerleri arasında yayılmasıyla birlikte büyük bir çıkmaza giren Museviliğin Batı’da yayılmasının önünü açmak ve binlerce yıldır Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılan Mezopotamya’nın Aryan kültür ve inançların önünü kesmek amacıyla İsa’nın sembol olarak seçilip sanki yüzyıllar önce Semitik tüccarlar tarafindan değil de, o gün Roma İmparatorluğu tarafından yeni öldürülmüş gibi ideolojik manipülasyon yapılarak, gerçekler teryüz edilerek bir dinin önderi olarak seçilmesi yaşayan bir beynin sistemli plan, proje ve programları gereğiydi. Bu kültür hırsızları öbür hikâyeler gibi bu hikâyeyi de Sümerliler’den almışlardı. Onlar sadece dünya insanlarını kandırıp dolandırmak için kahramanın ismini değiştirmişlerdi.
Semitik tüccarlar, Museviliği sadece 12 kabileli İsrailoğulları için planlayıp inşa etmişlerdi. Doğuşdan İsrailli olmayan Musevi olamıyordu. Bu yüzden o dönemde Musevilik hem Mezopotamya kapısında hem de Avrupa kapısında sıkışıp kalmıştı. İlerleyemiyordu. İlerlemesi için gene Kral Davud gibi Beytüllahim’de doğan bir İsrailli önderliğinde ama bu kez biraz daha farklı ve bütün insanlara, hatta bütün dünyaya hitap eden Arabistan çöl merkezci tek tanrılı bir din inşa etmeyi planladılar. Kâhinleri, habercileri ortalığa saldılar. Kâhinleri yıllardır insanlığa bir peygamberin gelmekte olduğu kehanetinde bulundukları ve İsa’nın çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylentilerin yayıldığı bir dönemde onlar planları için, Hıristiyanlığı bir dünya dini haline getirmesi için propagandaist Ferisi Pavlus’u görevlendirdiler. Daha sonra ona Avrupa’da misyonerlik görevini verdiler.
İnanna’nın kendi yerine ölüler diyarına gönderdiği Tanrı Dumuzi’un ölüler diyarına inişi, onun gibi ölümü, çarmıha gerilen cesedi ve tekrar dililişi sayılan ilkbaharın başlangıcı bir dönemde; Sümerlilerin o İnanna’nın ölüler diyarına inişi mitosu isimler değiştirilerek, üç bin yıl sonra yeniden dünya halklarına sahneleniyordu. Semitik tüccarlar tarafından çalınan Sümerlilerin en eski ve en önemli diriliş ve yumurta bayramı, şimdi gelecekte Hıristiyanların en eski, en önemli diriliş ve yumurta bayramı olacaktı. Tanrı’nın oğlu Tanrı Dumuzi’un 21 Mart’ta dirilişi yerine, şimdi aynı günlerde tanrının oğlu İsa geçiyordu. İsan’nın çarmıha gerildikten sonra 3. günde dirilişi kutlanılacaktı.
Güya baharın başlancığında (Paskalya günlerinde), „İsa MS. 30-33’de Beytüllahim’de çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylenti ve haberleri duyulmaya başlandı.“ Bu söylenti ve haberleri kâhinleri ve habercileri aracılığıyla yayanlar dünyayı yöneten gizli uygarlık güçleriydi. Plan gereği zamanlaması da çok iyi seçilmişti. Çok soğuk ve karanlık kış günlerinden sonra doğanın uyandığı, her şeyin tohuma durduğu, yumurtlandı baharın başlangıcı sayılan bir dönem. Böylece Tanrı Dumuzi gibi sıradan biri olmadığı, Tanrı değilse de, en azında Tanrı’nın oğlu olduğu kanıtlanmış oluyordu, inanan havarilerine göre.
Zerdüşt öğretisinin etkilerinin de görüldüğü Mithra, Işık-Tanrısı olarak kötülüklerle sonuna kadar savaştıktan ve kötülükleri yok edip karanlıkları aydınlattıktan sonra Güneş Tanrı ile birleşip göğe çıkmaktadır. Bu iki mitos birleştirilerek Hıristiyanlıkta birlikte kullanılmıştır.
Ferisi Pavlus baştan beri bu planın içindeydi; İsa’nın üçüncü gün mezarından dirildiği söylenti ve haberlerin yayıldığı günlerde, “İsa dirilmediyse bizim sözlerimiz boş, inancımız anlamsızdır.” diyordu. Yani, insanları -Tanrı Dumuzu gibi- çarmıha gerilip ölüler diyarına gönderilen “İsa’nın tekrar dirildiğine inandıramazsak Hıristiyanlığı geliştiremeyiz, yayamayız.” diyordu. Başta kimse bu yalanlara inanmasa da, bu yalanlar onlarca, yüzlerce yıl anlatıla anlatıla bütün insanlığa inandırılmalıydı.
İsa’yı öldürüp tekrar dirilttikleri söylenti ve haberlerin yayılmasından birkaç yıl sonra Arabistan çöl merkezci yeni bir tek tanrılı dünya dinini yaymak için misyoner Ferisi Pavlus bir heyetle birlikte Yunan-Roma dünyasına gönderildi.
Yüzyıllardır Ahura Mazda ve Mitra inanç öğretilerinin Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayıldığı şehir olan Atina’ya gelen heyet, gelir gelmez önce yakın zamanda şehirde inşa edilen Yahudi Sinagogu’nu ziyaret ederler. Semitik tüccarları’n gönderdiği heyetin Yahudi Sinagogu ziyaret etmesi ve binlerce yıldır Mezopotamya kültür, inanç ve felsefesinin Avrupa’ya yayılmadan önce Yunan filozoflar tarafından tartışılıp konuşulduğu Atina meydanlarında, Areopagos Tepesi’nde Hıristiyanlığı ilk başlatmaları tesadüf değildi. Mezopotamya’nın Aryan kültürü, Zerdüşt ve Mitra inancın Atina üzerinden Avrupa yayılmasını önlemek ve Arabistan merkezci ve peygamberlik geleniğiyle gelen tek tanrılı dinleri Anadolu ve Avrupa’ya yaymaktı.
Çok açık görünüyor ki, uygarlık güçlerin Batı’da yaymak istedikleri ve İbrani dinin, yani sanki Musevilik’ten kopan bir kol olarak şekillendirilen bu yeni din kuramın kültürel devrimin hedeflerinden biri, eski Zerdüst ve Mitra inancın geleneklerini ve izlerinin yok edilmesidir. Bu mümkün değilse, hümanist Aryan kültür motiflerin yerine gerici Semitik kültür motiflerin geçirilmesi ve çeşitli görüş açılarıyla derlemeciler ve düzeltmenler tarafından değiştirilerek düzeltilmesi ve yeniden düzenlenmesi, dönüştürülmesi ve Hıristiyanlaştırılması işiyle tamamlamaktı. Kendi uzun vadeli ekonomik ve siyasal çıkarları doğrultusunda yavaş yavaş yeni bir dünya sistemi oluşturuyorlardı. Yüzyıllar sonra tam bir sömürü çarkı olan feodal ve kapitalist sistemde köleleri daha fazla çalıştırmanın ve insanlığı daha fazla Arabistan merkezci tek tanrılı dinlere, kıblelerini ve zenginliklerini o bölgeye çekmek, gerici çöl kültüre bağlamanın temeli için bu Hıristiyanlaştırılma programları çerçevesinde çalışıp başarılı olmak şarttı.
Gerçekler manipüle edilerek insanlar kandırılıp aldatılarak, uygarlık güçleri daha önceden oluşturdukları ideolojik araçlarla bir kez sömürü sistemlerini kurdular mı, artık o “modern” dedikleri sistemlerini yıkmak –ansızın bir devrim ya da bir terslik olmasa- imkansız hale geliyordu. Ve ta ki o sistemleri kaderleriyle eskiyip yıkılana dek gidiyordu bu iş. 500 ya da 1.000 yıl. Hepsi yaşayan bir beyin tarafından tek tanrılı dinlerle programlanmış ve kotlanmıştır.
Avrupa’ya gönderilen Kudüs heyeti (bugün uygarlık güçlerin aynı benzer heyetleri bütün ulus-devletlere danışmanlık yapıyorlar.) Atina’da Sinagogun hahamı, Epikurosçu ve Stoacı filozoflarla temaslarda bulunup konuşurlar. Heyetin başındaki Pavlus filozofların tartıştığı Areopagus Tepesi’de halka bir konuşma yapmak istediğini söyler. Onlar da onu alıp Areopagus Tepesi’de götürürler, “Çarmıha gerilip mezara konulan İsa’nın mezarından dirildiği hikâyesi çok ilginç. Yeni öğreti diyorsunuz. Bu nasıl yeni bir öğreti? Dahasını da bilmek isteriz.” dediler.
Semitik tüccarlar tarafından çok iyi yetiştirilmiş propagandaist Ferisi Pavlus, Arabistan çöl merkezci tek tanrılı yeni dinin öğretilerini Atina’lılar şöyle anlatıyor:
“Ey Atina erleri! Görüyorum ki her bakımdan epey dindarsınız. Çünkü kutsal yerlerinizi gezerken şu kitabenin yazılı olduğu bir mihrap gördüm: ‘Meçhul Tanrı’ya!’ Tanımadan taptığınız bu Tanrı’yı işte şimdi size ilan ediyorum. Dünyayı ve dünyadaki her şeyi yaratan Tanrı, yeryüznün ve gökyüzünün Rabbi olduğundan, insan elleriyle yaratmış tapınaklarda yaşayamaz. İnsan eliyle yaratılmış hiçbir şeye ihtiyacı da yoktur. Her şeye can ve nefes veren O’dur. Tüm milletleri bütün dünyaya dağıtarak vareden, onlara belli zamanlar ve yerler tanıyan, onları bir kandan vareden O’dur. Bunu Tanrı’yı arasınlar, mümkün ise O’nu el yordamıyla bulabilsinler diye yapmıştır. Aslında hiçbirimizden uzak değildir Rabb. O’nda yaşar, hareket eder, O’nda varoluruz. Çünkü şairlerimizden birinin dediği gibi, ‘Biz de O’nun soyundanız. Tanrı’nın soyundan olduğumuz için Tanrı’yı insan sanatı ya da düşüncesiyle oyulmuş altına veya gümüşe yahut taşa benzer sanmamalıyız. Tanrı bu cehalet zamanlarına sabır göstermiştir. Ama artık nerede olursa olsun tüm insanların tövbe etmelerini öğüt veriyor. Çünkü dünyayı adaletle yargılayacağı günü ve bu iş için uygun olanı seçti. O’nu ölümden dirilterek bütün insanlara teminat verdi.”
Pavlus, Areopagus Tepesi’inde, “İsa’nın çarmıha gerilip öldürüldükten sonra tekrar dirildiğini“ anlatınca, o dönemde „öldürüldükten sonra dirildiği“ hikâyelerini sık sık duyan Yunan halkın büyük bir çoğunluğu onunla alay etti. İnanmak istemedi. Bazıları da nazikçe, “Bu hikâye hakkında seni yine dinlemek isteriz.” deyip geçip gittiler. Ancak Damaris adında şizofren bir kadın ve birkaç kişi Pavlus’un anlattıklarından etkilenmişlerdi. Ve inanmaya başladılar. Başlangıç için bu iyi işaretti.
Pavlus, aynı toplantı ve konuşmayı Roma’da yaptı. Orda da durum aynıydı. Halkın büyük bir çoğunluğu onunla alay etti. İnanmak istemedi. Fakat onlar bıkmadan usanmadan aynı yalanları, aynı hikâyeleri onlarca, yüzyıllarca yıl anlata anlata Hıristiyanlığı Avrupa’ya yaydılar. İnsanların % 95’si okuma yazma bilmiyordu. Böyle cahil bir ortamda Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dinleri yaymak onlara kolaylık sağlıyordu. İkincisi, Semitik tüccarları altınla satın aldıkları krallar aracılığıyla bu dinleri yayıyorlardı. Çoban sürü misali; bir kral Hıristiyan oldu mu, yönetimindeki bütün halk Hıristiyan oluyordu.
En iyi örneklerinden biri Ermenilerdir. M.S. 280 yılında Ermeni kralı Gregor Hıristiyan olur. Kral Hıristiyan olur olmaz Anadolu’daki bütün Ermeni halkı Hıristiyan olur. Çok iyi geçindikleri tarih komşuları Kürtler de MS. 650’lerden sonra Semitik tüccarlara hizmet eden cihatçı Arap orduları tarafından katliam ve soykırımlarla zorla İslamlaştırıldılar. Böylece dağlarda hayvancılık ve tarımcılık yaparak geçimlerini sağlayan kadım Kürtler ve vadilerde ise tarım ve sanatçılık yaparak geçimlerini sağlayan tarihi dost Ermeniler iki farklı Arabistan çöl merkezci din ideolojileriyle beyinleri yıkanarak birbirine düşman edildiler.
Oysa bugünkü Kürtlerin ataları olan Hurriler ve bugünkü Ermenilerin ataları olan Hititler en son M.Ö. 1306’da Qadeş Antlaşmasıyla ittifak kurarak aynı cephede yüzyıllarca Mısır (Semitik tüccarları’n) ordularına karşı birlikte savaştılar. Hititler’le birlik kuran Hurriler’di. İkisi de Aryan halkındandı. Hititlerin güney müttefikleri olan savaşçı Hurriler, karşı karşıya geldikleri Mısır ordularını her seferinde yeniyorlardı. Bu da o dönemde bu halkın tanrılarının güçlü olduğu imajını dünyaya yayıyordu. Dolayısıyla Hititler de Hurrilerin tanrılarına inanıyorlardı. Tanrıları ve kültürleri aynıydı. Ne zaman ki, sömürgecilerin Arabistan çöl merkezci dinlerine ve kültürlerine sahip oldular, işte o zaman kendi atalarının eski hümanist Aryan kültüründen uzaklaştılar. Kendi tanrılarını bıraktılar, Arabistan çöl merkezci tanrılara inanmaya başladılar ve kendileri olmaktan çıktılar. Kendi ülkelerinde Semitik tüccarlar’a kul köle oldular.
Fakat kinci ve nefretleri çok büyük Semitik tüccarları, Hurri ve Hititlere olan düşmanlık kin ve nefretlerini yüzyıllar sonra onların torunlarının torunlarından aldı. İnşa ettileri Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dinlerle onların beyinlerini yıkayıp genleriyle oynayınca, ülkelerini işgal etmek kolay oldu. Ülkelerini işgal etmekle yetinmediler, o bölgelerde yaşayan halkları birbirine düşürerek, düşman ederek, sonradan o bölgeye gelen göçmen Pers, Arap ve devşirme Türkler eliyle katliam ve soykırımlarla yok etmeye çalıştılar. Tıpkı genleriyle oynadıkları İsrailoğulları’nı Filistin’in yerli halklarına düşman ederek; göçmen İsrailoğulları eliyle yerli hakları katliam ve soykırımlardan geçirdikleri gibi. Arabistan çöl merkezci tek tanrılı semavi dinleri olmadan bunları başarmak mümkün değildi.
Ermenilere, bir İslam devleti olan Osmanlı İmparatorluğu eliyle; 1894-97, 1914-19 ve 1922’de çok büyük soykırımlar yapıldı. Bu soykırımlardan artakalanlar, Semitik tüccarları’n, “Anadolu’ya yapay Türklüğü yerleştirme projeleri” ya da Osmanlı’nın mirasını devredeceği Türkiye’yi kurma projeleri çerçevesinde sürgün edilerek yok ettiler. Aynı katliam ve soykırımların son ikiyüz yıldan beri onların tarih komşuları olan Kürtlere yapılıyor. Fakat her iki komşu Aryan halkı da, bu katliam ve soykırımları başlarına getirenlerin onları Hıristiyanlaştıran ve İslamlaştıran Semitik tüccarı olduğunu hiç bir zaman anlamadılar. Çünkü çok uzun vadeli tarihsel plan ve programlardı.
Hıristiyanlık Avrupa’da Engizisyon rejimlerini yarattı. Yüzyıllar boyu imparatorlukların Engizisyon rejimleri oldu. Toplumun yarısını oluşturan kadınlar cadı ya da şeytan ilan edilerek yakıldılar. Bruno gibi birçok biliminsanı bilimsel açıklamalarından dolayı yakılarak cezalandırıldı.
İslamlık ise Doğu’da Engizisyon rejimlerini yarattı. Yüzyıllar boyu devletlerin ve imparatorlukların Engizisyon ve faşist rejimleri oldu. Toplumun yarısını oluşturan kadınlar, cezaevini andıran kara çarşaflara büründürdüler, gözlerine cezaevlerinin demir parmaklıklarını taktılar, namuslu değil diye taşlanarak öldürüldüler, cadı ya da şeytan ilan edilerek yakıldılar.
Kont de Volney (1757-1820) „Yıkıntılar: Kültürler neden geriliyor?“ adlı ünlü eserinde, Semitik din kültür ile Aryan inanç kültür çatışmalarını din adamların tartışmalarıyla anlatırken, Zerdüşt inancındaki kişiye şunları söyletiyor:
„Ey (Semitik tüccarları’n seçkin vekalet savaşçıları) Yahudilerle onların çocukları Hıristiyanlar, Musa’nın sandığınız Kitap, Musa’dan altı yüzyıl sonra (M.Ö.500-150) yazılmaya başlanmıştır. Bunu yirmi gerçek belgeye dayanarak kanıtlayabiliriz. O kitapta Musa’ya yakıştırılan düşüncelerin hiçbirini Musa bilmezdi. O kitabı kaleme alanlar, ki bu kaleme alınışın bir büyük papazla bir kralın anlaşması sonunda yapıldığını su götürmez bir gerçektir; ruhun ölümsüzlüğünü, ölümden sonraki yaşayışı, cennet ve cehennemi, (Ziusudra tufanı, Brahim efsanesi, sırat köprüsünü), insanların çektiği acıların en büyük nedeni olan kötülüğe karşı başkaldırmasını bizim filozofumuz Zerdüşt’ten öğrenmişlerdir. Hem de bu düşünceler, mitoslar, hikâyer ilk krallarımız ve filozoflarımızın yaşadığı yüzyıllardan sonra sizin yazılarınızda görünmeye başlandı. Zerdüşt, o yazılardan yüzyıllar önce bütün bunları söylemişti. Babil ve Ninuva kralları tarafından yenilip esir alınan atalarınızın, Med kralımız Serhas tarafından kurtarıldığını ne çabuk unuttunuz?! Atalarınız o zaman bizi örnek edinmişler, bizden ders almışlardı. (Çok şey öğrenmişlerdi bizden.) Kudüs’e yeni düşüncelerle döndüler. Siz, gücünüzü yeniden yüceltecek hayali bir kral bekliyordunuz. (Oysa biz, size Zerdüşt düşünceleriyle donattığımız gerçek bir İsa verdik. Ona da sahip çıkmadınız; başhahamınız ve kralınız çarhıma gerip öldürdü.) Bizse onarıcı ve kurtarıcı bir evrensel iyilik tanrısının geleceğini müjdeliyorduk. İşte Hıristiyanlığı bu iki düşüncenin birleşmesinden yarattınız. Zerdüşt’ün yolunu şaşırmış çocuklarından başka hiçbir şey değilsiniz siz.“
Birinci Dünya Savaşı sonrası Musul’a giden Milletler Cemiyeti’nden bir heyet Şengal Dağı’ndaki Êzîdî Kürtlere, „Türk ve Araplarla birlikte yaşamalarını“ tavsiye edince, onlardan şöyle bir tepki gelir:
„Biz kesinlikle Türk, Arap ve başka yabancı bir egemenlik istemiyoruz. Biz kendi ülkemizde tarihi haklarımızı ve bağımsızlığımızı istiyoruz. Halkların kendi kaderini tayin etme hakkı, öbür halklar gibi Kürtlerin de hakkı.“
300’ler Komitesi’nin gönderdiği bu heyetin içindeki İngiliz üyeler şöyle bir soru sorarlar:
„Yahudi, Hıristiyan ve Muhammed’in dinleri arasında fark yoktur. Hepsine de birer kitap inmiştir. Başkalarıyla yaşamak neden bu kadar zorunuza gidiyor?“
Êzîdî Kürtlerin yanıtı şöyle olur:
„O üç peygamber de kitaplarını, Mıhabad peygamber, Hazreti Zerdüşt’in Zend Avesta’sı ve Mıshefa Reş kitaplarından alıp çarptıtarak ’Kutsal Kitap’ diye sunmuşlardır. Yahudilerin Semitik halkların ataları olarak sundukları Nuh peygamber, bizim Guti atalarımızın kralı Ziusudra’dır. Tufanı yaşayan ilk peygamberimizdir. Abrahim peygamber olarak sundukları ikinci ataları ise, atalarımız Hurrilerin Goş aşiretinden olan Brahim’dir. Bizim ikinci peygamberimizdir. Ve Brahim Nemrud’un amcasının oğludur. Atalarımızı, kültürümüzü, inançlarımızı, tanrılarımızı bizden çaldıkları yetmiyor mu? Şimdi de ülkemizi bizden çalıyorlar. Bütün bu kötülüğe rağmen siz Milletler Cemiyati heyeti olarak hangi yüzle bizi başkasına benzeştiriyorsunuz ve yabancıların egemenliğini kabul etmemizi tavsiye ediyorsunuz. Neden?“
Bu yanıt, bugün işgalcı Türk devletin Kürtlere karşı yürüttüğü fiziki ve siyasi soykırımlarını görmek istemeyen Birleşmiş Milletler’e (BM) söylenmiş gibi aynen bugün de yerinde duruyor.
Anadolu ve Kürdistan‘da henüz İslamlaştırılmayan bütün Aryan Halkları Güneş Tanrı’sının bu üç günlük Qalo Xagan bayramını kutlarlar. Dêrsim, Varto ve Kerkük’de kutluyorlar. Bizim Dêrsim ve Varto köylerinde hâlâ kutluyorlar. Çoçukluğumda köyde kaç kez kutlandığına şahit oldum. Fakat Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinde çalışıp Sümer ve eski Mezopotamya kültürün kalıntılanı yok etmeye çalışan Emevi, Abbası, Selçuklu ve Osmanlı’dan sonra şimdi barbarlıkta sınır tanımayan Türkiye sanki acelesi varmış gibi bütün gücünü bu kültürü ve o kültürü yaratan yerli halkları yok edip ortadan kaldırmaya çalışıyor. Kürdistan’dan Avrupa‘ya gelince, o bizim o bölgelerde kutlanan Qalo Gaxan bayramını Hristiyan Avrupa halkların İsa‘nın doğum günü olarak kutladıklarını görünce şaşırdım. „Bu bizim Aryan kültümüz nasıl oluyor da İsrailli İsa‘nın doğum günü sayılarak „Noel Baba Bayramı“ olarak kutlanıyordu?“ diye kendi kendime sordum. Tarihi Sümerliler’den başlatıp araştırınca Semitik tüccarları’n tarihi çarpıtarak halkları kandırıp dolandırdıklarını gördüm.
Qalo Gaxan bayramı olarak kutlanan Güneş Tanrısı’nın doğum günün 5-6 bin yıllık bir geçmişi vardı! Nasıl oluyor da iki bin beşyüz yıl önce Semitik tüccarlar tarafından ikinci kez kurulan İsrail devleti eliyle çarmıha gerilen İsrailli İsa’nın doğum günü oluyordu? Bu büyük yalanı kim insanlığa yutturdu?
Ancak çözülen Sümer tabletlerini okuyup araştırınca hakikata ulaşabildiğimi söyleyebilirim.
Fakat İslam binlerce yıllık bu eski kültürü ve bütün uygarlıklara temel teşkil eden Sümer uygarlığın tüm kalıntılarını ortadan kaldırıp yok ettiği için, uygarlık o bölgeyi terk etti gitti.
Hiç bir zaman hiç bir sözünü pratiğe uygulamayan, hep yalan söyleyerek, işgal ettiği bölgelerde topladıkları talan ve ganimetleri kendi aralarında paylaşarak insanları kandırıp aldatan İslam, o bölgede insanlığa ait bütün eski kültürleri şiddet ve baskı araçlarını kullanarak yok etti. Bir nevi uygarlık yıkıcı bir rol oynadı. Girdiği bütün bölgeleri Arap çöllerine çevirdi. İsmi üstünde: Arabizm. Toplumun yarısını oluşturan kadınları hapishanenin demir parmaklıkların arkasına attı, yüzlerini çarşapla kapattı. Böyle bir yerde mitoloji, felsefe, edebiat, bilim nasıl gelişsin? Gelişmez. Halk cahil kalır. Arabizmin çöle çevirdiği bu diyarlar artık bir mucizeler diyarıdır, bir kanunsuzluk diyarıdır; burda olmayacak şey yoktur; her şey oluyor; yeri geldiğinde Muavi, Yavuz Sultan Selim, Mustafa Kemal, Saddam Hüseyin, Recep Tayyip Erdoğan gibi katiller, diktatörler, hatta tüm budalalar, tüm yobazlar birer önder ya da peygamber olup çıkabilirler bu diyarlarda.
İste biz 1400 yıldır böylesi siyasal İslamın baskı ve zulmü, katliam ve soykırımları altında kendi kültürümüzü, dilimizi ve uygarlığımızı geliştiremedik; devamlı katledildik barbar kabileler tarafından; kadınlarımızı hapishanenin demir parmaklıkları arkasından çıkaramadık, çocuklarımızı tecavüz edilmekten kurtaramadık; o doğa ve insanlığa önem veren güzelim erdemli uygarlık ordan öylece elimizden kaçtı gitti. Biz Aryan kültürümüzü İslamın katliamları, baskı ve zulmü altında geliştiremedik. Ama Avrupa halkları, Semitik tüccarları’n yukardan kafalarına boca ettikleri Hristiyanlık dininde Reform yapınca, laikliği savunup dini bir tarafa koyunca bizim Yunanistan üzerinden Avrupa‘ya yayılan Aryan kültürümüzü azbiraz geliştirip sosyalist aşamaya getirdiler. Bu yüzden Avrupa kültürü bizim kültürümüze azbiraz yakındır.
Semitik tüccarları’n ve onların „300 dünya zengin ailesi“nden oluşturdukları „300’ler Komitesi“ diye bilinen alt örgütlemesiyle Batı‘da inşa ettikleri modern kapitalist sistem değil, ama Avrupa halkların geliştirdiği sosyal toplum, ekoljik toplum, insan halkları, etnik ve inanç eşitliği, özgürlük, kadın halkları, hakların kendi kaderlerini tayin hakkı, özerklik, yerel yönetim hakkı, Güneş kültü bizim savunduğumuz kriterler ve bizim Aryan kültürümüzdür.
Bu anlamda Qalo Gaxan bayramı ve yeni yılınızı en iyi dileklerimle kutluyorum!..
Berlin, 21.12.2022
Azad Ronî
Kaynaklar:
[1]. Etem Xemgin, Aleviliğin Kökenindeki Mazda İnancı ve Zerdüşt Öğretisi, Berfin Yayınları, İstanbul s.40.
[2]. Yazar Richard Shenkman tarih ve araştırmacı olmadığı için; Perslerin, Medlerin Asurlarla savaş halinde olduğu M.Ö. 550’lerde Kassitlerin ülkesine geldiğini, Kassitlerin Rusya’nın Khoaresmiş steplerinden gelen bu göçmenleri yerleşmeleri için toprak verdiğini, dilenci oldukları için Kürtlerin onlara Kürtçe „Pârsek“ dediklerini, Pers isminin Kassittler ve Medler tarafından onlara verildiğini, daha sonra iktidarı Medler’in elinden çaldığını bilmiyor. Daha doğrusu Perslerin Türkler gibi iktidar ve kültür hırsızı olduğunu, Güneş Tanrı’sı Mitra kültürün Perslere ait olmadığını, Kassitlerin Güneş tanrısı olduğunu bilmiyor. A.R.
[3]. Richard Shenkman, Tarihin büyük yalanları, Aykırı yayınları, İstanbul 2002, s.186.
Qalo Gaxan’nın Tarihçesi
Aryan halkların baş Tanrıları ve oğulları
Aryan halkların baş Tanrıları ve oğulları anlayışı aynen Hıristiyanlığa geçmiştir.
Sümer Mitolojisinde Tanrıların babas An; Enlil, Enki ve İnanna’nın babasıdır.
Yerli kabiler olan Guti, Subaru, Lulubi, Lor, Hurri ve Kassitler’de Tanrıların babası Zervan; iyi tanrı Ahura Mazda, kötü tanrı Ahriman ve Güneş Tanrısı Mitra’nın babasıdır. İyi tanrı Ahura Mazda ile kötü tanrı Ahriman’ın karışımları sonucu her canlı yaratıkta iyi ve kötü iç içe var olduğuna inanılır. Mitra, Ahura Mazda ile Ahriman arasında hakimlik yapan bir tanrıdır.
Tarihçi Etem Xemgin zaman tanrısı Zervan hakkında şöyle yazar:
„Zervan’ın yaratan, kader belirleyen en yüksek tanrı sıfatı ile görüldüğü bu dini inancın tek tanrılı bir dini inanç olduğu ortaya çıkmaktadır. Ahura Marda ve Ahriman ise onun çocukları olup ikisi arasındaki mücadelelerde ise hakem olarak Mitra bulunmaktadır. Zervan’ın eşi ve Ahura Mazda ile Ahriman’ın anneleri olarak yazılı kaynaklarda Anahita ismi geçmektedir. Bazı kaynaklara göre ise Anahita’nın herkesi besleyen toprak veya ülke olarak geçtiği görülür. Böylece Anahita tanrısı toprak ana olarak yorumlanmaktadır.“[1]
Kaynağını Mezopotamya’dan alan eski Yunanların Ana Tanrıça Rhea’dan doğan Baş Tanrı Zeus Gök Tanrısı, Kardeşi Poseidon denizler Tanrısı, Hades yeraltı Tanrısı, Apollon ise Güneş Tanrısıydı.
Hıristiyanlarda İsa Tanrı’nın oğludur.
İsa’nın doğu günü 353-354 yıllarından sonra Romalı Aziz Liberius tarafından Hıristiyanlara kabul ettirildi
Hense Leonard, „Helen-Lâtin Eski-Çağ Bilgisi” kitabında şöyle yazıyor:
“Roma devleti içinde en çok yayılan din, dünya dini olarak başta kalmak için yüzyıllar boyunca Hıristiyanlıkla çarpışan Mithra dinidir.”
Daha doğrusu, “Roma devleti içinde en çok yayılmak istenen ve dünya dini olabilmek için yüzyıllar boyunca Mithra ve Zerdüşt inancıyla çarpışıp savaşan Arabistan merkezci Hıristiyanlık dini olmuştur. Daha sonra da Doğu’da onun imdadına İslam yetişmiştir. Böylece Arabistan merkezci semavi dinleri Doğu’da ve Batı’da insanlığı üç-dört bin yıl gerilere götürmüş, karanlık tarihi bir tünele sokmuş, toplumları birbirine kırdıran büyük dünya savaşların koşullarını yaratmış, önünü açmıştır.” denilebilir.
Mithra ve Zerdüşt inançları aşağıdan yukarıya doğru toplum içinde doğal bir gelişim göstererek, birbirini izleyen reformlar yoluyla gelişirken; yani toplumun binlerce yıllık tecrübeleri, bilgi ve birikimleriyle oluşurken; Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam ise, uygarlık güçleri tarafından yukardan aşağıya doğru sistemli, planlı, programlı ve tarihsel bir projeler dahilinde geliştirilmiştir.
Hıristiyanlık dininde, İsa’nın MS. 29 ile 33 yılları arasında öldüğü kabul edilir. Kesin tarih yok. Çünkü o tarihlerde öyle bir olay gerçekleşmiş değil. Ölüm tarihi gibi doğum tarihi de yüzyıllarca Hıristiyanlar arasında tartışma konusu oldu. Doğumunu da kimse bilmiyordu. Sümerler’den beri dünyanın kültür merkezi sayılan Mezopotamya’dan dünyaya dağılan Güneş kültü ve inançlarında Mitra, Attis ve Dionysos’un doğumlarının 25 Aralık’ta olması, üçünün de tanrının oğlu olduğu, üçünün de öldükten sonra bir süre sonra dirilmeleri, ilgi çekici olmalı ki, İsa’nın da doğum gününü o güne getirdiler. Ya da kültür hırsızları olan Semitik tüccarları çok cahil, çok kültürsüz yobaz olduklarından herhangi bir düşünce ve fikirleri olmadıkları için kendilerinden önceki Aryan halkların kültür ve inançlarından almak zorunda kaldılar demek daha doğru olur.
Ve gelin görün ki, Mitra’nın doğum gününü, İsa’nın doğum günü olarak ancak MS. 353-354 yıllarından sonra ilk defa dini bir törenle Romalı Aziz (Papa) Liberius tarafından kutlanarak Hıristiyanlara kabul ettirildi
Mitra Tanrı’sının doğum gününü, İsrailli İsa’nın doğum günü yapmaları hiç kuşkusuz Avrupalı halkların gelecekleri üzerinde tam egemenlik kurmak isteyen, kültür ve inançlarını geriletmek isteyen Semitik tüccarları’n tarihin en büyük çarpıtmasından başka bir şey değildi. Çünkü maddi uygarlığın yanı sıra, Filistin’de MS. 33 yıllarında, Ferisi Pavlus önderliğinde bir heyeti sırasıyla önce Atina’ya, sonra Roma’ya gönderip, İsa’nın çarmıha gerilip öldükten sonra tekrar dirildiği yalan hikâyelerini anlatıp (ki o dönemde Filistin’de ve İsrail’de yaşanmamış bu hikâyeye hiç kimse inanmıyordu. Uzak diyarlarda halkı bu massallara inandırmaya çalıştılar.), Museviliğin başka bir misyon ve vizyonu olan Hristiyanlığı Avrupa’ya yaymak isteyen Semitik tüccarları, maddi kültürün yanı sıra manevi kültürün yeni bir din (tanrılar panteonu) ve cennet tasvirleriyle donatılarak kurulacak uygarlık sistemlerinde çalışacak kölelere inşa etmek istiyorlardı. İşte o zaman bütün köleler Arabistan çöl kültürüyle besleneceklerdi. Arabistan çöl tanrılarına inanacaklardı. Dünya din merkezlerini gerici Arabistan çöl kültürü ve tek tanrılı semavi dinlerine bağlamak, Kudüs, Mekke ve Medine’yi dünya insanların ibadet kıbleleri haline getirmek, ezilip sömürülecek olan toplumlar, işgal edilecek ülkeler için bu masalların, mitos ve hikâyelerin din kılıfı altında propaganda edilip kutsal kitaplarda anlatılması şarttı. Ne edip edip hümanist iyilik sever Aryan tanrıları, inançları ve geleneklerine karşı, Semitiklerin kıskanç ve kötü tanrılarının üstünlük sağlaması şarttı. İdeolojik kölelik ve Batı’da inşa ettikleri kapitalist sistem üzerinden bugün kurmuş oldukları para İmparatorluklarının kurulması için peş peşe bu Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dini ideolojilerin toplumlara aşılanması, kotlanması şarttı. Bunlar olmasaydı bugünkü dünya para İmparatorluklarını kurmaları mümkün olmayacaktı.
Semitik tüccarları, bütün bu din ideolojileriyle insanların genleriyle oynayıp, toplumun mühendisliğiyle uğraşmayı Sümerliler’den öğrenmişlerdi.
Kaldı ki, gerçek tarihçiler ve araştırmacılar İsa’nın doğumunu; Medlerin Asur devletini yıkıp bütün Mezopotamya halklarına özgürlük getirdikleri gibi, 70 yıldan beri Babil ve çevresinde yaşayıp Mezopotamya kültürünü artık azbiraz öğrenmiş olan İsrailoğulları’nı da özgürlüğüne kavuşturdukları ve Yahudilerin Babil sürgününden sonra Filistin’e dönerek yeniden bir İsrail devleti kurdukları ve Süleyman tapınağını yeniden insa ettikleri dönem olan 5. ile 4. yüzyıllar arası bir zamanda yaşadığını varsayıyorlar. Babil ve çevresinde Kürtlerle iç içe yaşayan İsrailoğulları Kürtlerden Zerdüşt kültürü ve inancından çok etkilendiler. Mithra inancı hakkında bilgiler topladılar. Daha önceki tarihlerinde olmayan sırat köprüsü, cennet-cehennem, Adem’in cennetten kovulduğu, Ziusudra tufanı (isim değiştirilerek Nuh tufanı yapıldı), Brahim efsanesi (Abrahim efsanesi) ve bir çok Sümer mitosu, destan ve masallarını Kürtlerden öğrendiler. Bütün bunlar daha sonra yazılan tarihlerine ve Tevrat’a geçti. Asur devletinin bugünkü Kürtlerin ataları olan Medler tarafından yıkılması üzerine ülkelerine dönen İsrailoğulları; tıpkı Zerdüşt karakterindeki gibi yoksul Musevilere öncelikle seslenen İsa’nın öncülük ettiği İsrailiye ve Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinde çalışan haham ve siyon elit Yahudiye diye bilinen iki mezhep arasında çekişmeler ve kavgalar başladı. Zerdüşt gibi ezilen, sömürülen ve sistem dışına itilen yoksullardan yana tavır alarak onlara erdemli, adaletli, hakikat yolunu göstermeye çalışan İsa’ya başhaham ve siyon elit kesim sözlü ve fiziksel saldırılarda bulundular. Ateşli Zerdüşt tapınaklarındaki rahipler gibi komünal sosyal bir cemaat oluşturmaya çalışıyordu ki, bu uygarlık güçlerin tarihsel projelerine ters düşüyordu. İsrailoğulları da Akad ve Asurlar gibi Mezopotamya’nın erdemli Aryan kültür, inanç ve Tanrı’larına asimile edilmeyi beraberinde getiriyordu ki, bunu kesinlikle istemiyorlardı. Bu düşünceleri Kenan’da yaymaya çalışan her kimse hemen ortadan kaldırılması gerekiyordu. Semitik tüccarlar, işte o dönemde Medler’in ülkesinden yeni dönen, yoksul israiloğulları‘na Zerdüst öğretilerini haykıran, onun öğrencisi gibi komünal sosyal bir cemaat oluşturmaya çalışan ve İsrailiye mezhebi önderi olan gerçek İsa’yı (M.Ö. 430-400 yıları arasında) başhaham ve Yahudiye yöneticileri tarafından „kendisini peygamber zannediyor“ diye suçlu gösterdiler. Jerusalem’de çıkarılan mahkemede, Yahudi yargıçları da ölüm cezasına çarptırıp çarmıha gerip öldürdüler. O dönemde, onun çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylenti ve haberleri de duyulmadı. İsa’yı Romalılar değil, Roma imparatorluğu henüz İsraillilerin ülkesini işgal etmeden çok önceleri Semitik tüccarlara hizmet eden Yahudi hahamları, siyon ve yargıçları tarafından ölüm cezası verilerek Beytüllahim’de çarmıha gerildi. Ve meseleyi kendi çıkarları için büyütmeden kapattılar.
Tarihçiler boşuna, „İsa’nın annesi Meryem, Zerdüst’ün yüzdüğü gölde döllenmiştir.“ dememişler. Bu derin düsüncenin mutlaka bir sebebi vardır ve buradaki fotograf tarih puzzlasına uygundur. İsrailoğulları’n Babil sürgünü ve onların Medler’le olan ilişkileri incelenip araştırılmadan İsa’nın gerçek hikâyesine ulaşmak mümkün değil. Peki neden 400 yıl sonra Semitik tüccarlar bir zamanlar yollarına taş koyduğu ve tarihsel planlarını altüst ettiği için çarmıha gerilip öldürülmüş bu İsa’nın hikâyesi yeni olmuş gibi dünya halklarına ısrarla yalan anlatılıp bir öğreti haline getiriliyordu? Hiç kuşkusuz çıkarlarına denk geldiği için yeniden gündeme getirerek politik malzeme olarak kullanmaya başladılar. İsa’nın adını kullanırken, onun Mitra ve Zerdüşt inancından esinlenen öğretilerin içini boşaltıp yozlaştırarak, Arabistan merkezci yeni bir din oluşturmaya çalışıyorlardı.
Richard Shenkman, Tarihin Büyük Yalanları kitabında şunları yazıyor:
„Ne zaman doğduğunu bile bilmiyoruz. İsa’nın kendisi ne zaman doğduğunu hiç söylemedi ve zaten kimse de sormadı ona. Doğum gününü öğrenmek istedikleri zaman -ölümünden yaklaşık otuz yıl sonra M.S. 75’de, İnciller yazılmaya başladığında kesin olarak bilme şansı kaçmıştı artık. O yüzden insanlar tahminde bulundular.
Eğer ilgileniyorsanız, bu konudaki akademik görüş İncil yazarlarının yanlış tahminde bulunduğu şeklindedir. Araştırmacılar İsa’nın doğumunu M.Ö. 6. ile 4. yüzyıl arası bir zamanda varsayıyorlar.
İsa’nın doğum günü 25 Aralık olarak katlanır ama bunun nedeni o tarihte doğduğuna ilişkin bir kanıt olması değil, asıl neden Romalı putperestlerin Persli güneş tanrısı Mitra’nın doğum gününü o günlerde kutlamalarıydı.[2] İsa’nın yaşamı konusunda epeyi tartışma söz konusudur ama bu konu hakkında hemen herkes hemfikirdir.
İsa’nın doğun gününün 25 Aralık’ta kutlanması geçmişe dayanır ama sanıldığı kadar da eskiye değil. Hıristiyanlar ancak dördüncü yüzyılda İsa’nın doğum gününü kutlamaya başladılar. Ve sadece Batı’da kutlandı doğun günü. Doğu’da ise Yunanlı Hıristiyanlar bir başka putperest bayramını, 6 Ocak’ı kutladılar.”[3]
Mitra inancın Roma askerleri arasında yayılmasıyla birlikte büyük bir çıkmaza giren Museviliğin Batı’da yayılmasının önünü açmak ve binlerce yıldır Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılan Mezopotamya’nın Aryan kültür ve inançların önünü kesmek amacıyla İsa’nın sembol olarak seçilip sanki yüzyıllar önce Semitik tüccarlar tarafindan değil de, o gün Roma İmparatorluğu tarafından yeni öldürülmüş gibi ideolojik manipülasyon yapılarak, gerçekler teryüz edilerek bir dinin önderi olarak seçilmesi yaşayan bir beynin sistemli plan, proje ve programları gereğiydi. Bu kültür hırsızları öbür hikâyeler gibi bu hikâyeyi de Sümerliler’den almışlardı. Onlar sadece dünya insanlarını kandırıp dolandırmak için kahramanın ismini değiştirmişlerdi.
Semitik tüccarlar, Museviliği sadece 12 kabileli İsrailoğulları için planlayıp inşa etmişlerdi. Doğuşdan İsrailli olmayan Musevi olamıyordu. Bu yüzden o dönemde Musevilik hem Mezopotamya kapısında hem de Avrupa kapısında sıkışıp kalmıştı. İlerleyemiyordu. İlerlemesi için gene Kral Davud gibi Beytüllahim’de doğan bir İsrailli önderliğinde ama bu kez biraz daha farklı ve bütün insanlara, hatta bütün dünyaya hitap eden Arabistan çöl merkezci tek tanrılı bir din inşa etmeyi planladılar. Kâhinleri, habercileri ortalığa saldılar. Kâhinleri yıllardır insanlığa bir peygamberin gelmekte olduğu kehanetinde bulundukları ve İsa’nın çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylentilerin yayıldığı bir dönemde onlar planları için, Hıristiyanlığı bir dünya dini haline getirmesi için propagandaist Ferisi Pavlus’u görevlendirdiler. Daha sonra ona Avrupa’da misyonerlik görevini verdiler.
İnanna’nın kendi yerine ölüler diyarına gönderdiği Tanrı Dumuzi’un ölüler diyarına inişi, onun gibi ölümü, çarmıha gerilen cesedi ve tekrar dililişi sayılan ilkbaharın başlangıcı bir dönemde; Sümerlilerin o İnanna’nın ölüler diyarına inişi mitosu isimler değiştirilerek, üç bin yıl sonra yeniden dünya halklarına sahneleniyordu. Semitik tüccarlar tarafından çalınan Sümerlilerin en eski ve en önemli diriliş ve yumurta bayramı, şimdi gelecekte Hıristiyanların en eski, en önemli diriliş ve yumurta bayramı olacaktı. Tanrı’nın oğlu Tanrı Dumuzi’un 21 Mart’ta dirilişi yerine, şimdi aynı günlerde tanrının oğlu İsa geçiyordu. İsan’nın çarmıha gerildikten sonra 3. günde dirilişi kutlanılacaktı.
Güya baharın başlancığında (Paskalya günlerinde), „İsa MS. 30-33’de Beytüllahim’de çarmıha gerilerek öldürülüp mezara gömüldükten birkaç gün sonra mezarından dirildiği söylenti ve haberleri duyulmaya başlandı.“ Bu söylenti ve haberleri kâhinleri ve habercileri aracılığıyla yayanlar dünyayı yöneten gizli uygarlık güçleriydi. Plan gereği zamanlaması da çok iyi seçilmişti. Çok soğuk ve karanlık kış günlerinden sonra doğanın uyandığı, her şeyin tohuma durduğu, yumurtlandı baharın başlangıcı sayılan bir dönem. Böylece Tanrı Dumuzi gibi sıradan biri olmadığı, Tanrı değilse de, en azında Tanrı’nın oğlu olduğu kanıtlanmış oluyordu, inanan havarilerine göre.
Zerdüşt öğretisinin etkilerinin de görüldüğü Mithra, Işık-Tanrısı olarak kötülüklerle sonuna kadar savaştıktan ve kötülükleri yok edip karanlıkları aydınlattıktan sonra Güneş Tanrı ile birleşip göğe çıkmaktadır. Bu iki mitos birleştirilerek Hıristiyanlıkta birlikte kullanılmıştır.
Ferisi Pavlus baştan beri bu planın içindeydi; İsa’nın üçüncü gün mezarından dirildiği söylenti ve haberlerin yayıldığı günlerde, “İsa dirilmediyse bizim sözlerimiz boş, inancımız anlamsızdır.” diyordu. Yani, insanları -Tanrı Dumuzu gibi- çarmıha gerilip ölüler diyarına gönderilen “İsa’nın tekrar dirildiğine inandıramazsak Hıristiyanlığı geliştiremeyiz, yayamayız.” diyordu. Başta kimse bu yalanlara inanmasa da, bu yalanlar onlarca, yüzlerce yıl anlatıla anlatıla bütün insanlığa inandırılmalıydı.
İsa’yı öldürüp tekrar dirilttikleri söylenti ve haberlerin yayılmasından birkaç yıl sonra Arabistan çöl merkezci yeni bir tek tanrılı dünya dinini yaymak için misyoner Ferisi Pavlus bir heyetle birlikte Yunan-Roma dünyasına gönderildi.
Yüzyıllardır Ahura Mazda ve Mitra inanç öğretilerinin Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayıldığı şehir olan Atina’ya gelen heyet, gelir gelmez önce yakın zamanda şehirde inşa edilen Yahudi Sinagogu’nu ziyaret ederler. Semitik tüccarları’n gönderdiği heyetin Yahudi Sinagogu ziyaret etmesi ve binlerce yıldır Mezopotamya kültür, inanç ve felsefesinin Avrupa’ya yayılmadan önce Yunan filozoflar tarafından tartışılıp konuşulduğu Atina meydanlarında, Areopagos Tepesi’nde Hıristiyanlığı ilk başlatmaları tesadüf değildi. Mezopotamya’nın Aryan kültürü, Zerdüşt ve Mitra inancın Atina üzerinden Avrupa yayılmasını önlemek ve Arabistan merkezci ve peygamberlik geleniğiyle gelen tek tanrılı dinleri Anadolu ve Avrupa’ya yaymaktı.
Çok açık görünüyor ki, uygarlık güçlerin Batı’da yaymak istedikleri ve İbrani dinin, yani sanki Musevilik’ten kopan bir kol olarak şekillendirilen bu yeni din kuramın kültürel devrimin hedeflerinden biri, eski Zerdüst ve Mitra inancın geleneklerini ve izlerinin yok edilmesidir. Bu mümkün değilse, hümanist Aryan kültür motiflerin yerine gerici Semitik kültür motiflerin geçirilmesi ve çeşitli görüş açılarıyla derlemeciler ve düzeltmenler tarafından değiştirilerek düzeltilmesi ve yeniden düzenlenmesi, dönüştürülmesi ve Hıristiyanlaştırılması işiyle tamamlamaktı. Kendi uzun vadeli ekonomik ve siyasal çıkarları doğrultusunda yavaş yavaş yeni bir dünya sistemi oluşturuyorlardı. Yüzyıllar sonra tam bir sömürü çarkı olan feodal ve kapitalist sistemde köleleri daha fazla çalıştırmanın ve insanlığı daha fazla Arabistan merkezci tek tanrılı dinlere, kıblelerini ve zenginliklerini o bölgeye çekmek, gerici çöl kültüre bağlamanın temeli için bu Hıristiyanlaştırılma programları çerçevesinde çalışıp başarılı olmak şarttı.
Gerçekler manipüle edilerek insanlar kandırılıp aldatılarak, uygarlık güçleri daha önceden oluşturdukları ideolojik araçlarla bir kez sömürü sistemlerini kurdular mı, artık o “modern” dedikleri sistemlerini yıkmak –ansızın bir devrim ya da bir terslik olmasa- imkansız hale geliyordu. Ve ta ki o sistemleri kaderleriyle eskiyip yıkılana dek gidiyordu bu iş. 500 ya da 1.000 yıl. Hepsi yaşayan bir beyin tarafından tek tanrılı dinlerle programlanmış ve kotlanmıştır.
Avrupa’ya gönderilen Kudüs heyeti (bugün uygarlık güçlerin aynı benzer heyetleri bütün ulus-devletlere danışmanlık yapıyorlar.) Atina’da Sinagogun hahamı, Epikurosçu ve Stoacı filozoflarla temaslarda bulunup konuşurlar. Heyetin başındaki Pavlus filozofların tartıştığı Areopagus Tepesi’de halka bir konuşma yapmak istediğini söyler. Onlar da onu alıp Areopagus Tepesi’de götürürler, “Çarmıha gerilip mezara konulan İsa’nın mezarından dirildiği hikâyesi çok ilginç. Yeni öğreti diyorsunuz. Bu nasıl yeni bir öğreti? Dahasını da bilmek isteriz.” dediler.
Semitik tüccarlar tarafından çok iyi yetiştirilmiş propagandaist Ferisi Pavlus, Arabistan çöl merkezci tek tanrılı yeni dinin öğretilerini Atina’lılar şöyle anlatıyor:
“Ey Atina erleri! Görüyorum ki her bakımdan epey dindarsınız. Çünkü kutsal yerlerinizi gezerken şu kitabenin yazılı olduğu bir mihrap gördüm: ‘Meçhul Tanrı’ya!’ Tanımadan taptığınız bu Tanrı’yı işte şimdi size ilan ediyorum. Dünyayı ve dünyadaki her şeyi yaratan Tanrı, yeryüznün ve gökyüzünün Rabbi olduğundan, insan elleriyle yaratmış tapınaklarda yaşayamaz. İnsan eliyle yaratılmış hiçbir şeye ihtiyacı da yoktur. Her şeye can ve nefes veren O’dur. Tüm milletleri bütün dünyaya dağıtarak vareden, onlara belli zamanlar ve yerler tanıyan, onları bir kandan vareden O’dur. Bunu Tanrı’yı arasınlar, mümkün ise O’nu el yordamıyla bulabilsinler diye yapmıştır. Aslında hiçbirimizden uzak değildir Rabb. O’nda yaşar, hareket eder, O’nda varoluruz. Çünkü şairlerimizden birinin dediği gibi, ‘Biz de O’nun soyundanız. Tanrı’nın soyundan olduğumuz için Tanrı’yı insan sanatı ya da düşüncesiyle oyulmuş altına veya gümüşe yahut taşa benzer sanmamalıyız. Tanrı bu cehalet zamanlarına sabır göstermiştir. Ama artık nerede olursa olsun tüm insanların tövbe etmelerini öğüt veriyor. Çünkü dünyayı adaletle yargılayacağı günü ve bu iş için uygun olanı seçti. O’nu ölümden dirilterek bütün insanlara teminat verdi.”
Pavlus, Areopagus Tepesi’inde, “İsa’nın çarmıha gerilip öldürüldükten sonra tekrar dirildiğini“ anlatınca, o dönemde „öldürüldükten sonra dirildiği“ hikâyelerini sık sık duyan Yunan halkın büyük bir çoğunluğu onunla alay etti. İnanmak istemedi. Bazıları da nazikçe, “Bu hikâye hakkında seni yine dinlemek isteriz.” deyip geçip gittiler. Ancak Damaris adında şizofren bir kadın ve birkaç kişi Pavlus’un anlattıklarından etkilenmişlerdi. Ve inanmaya başladılar. Başlangıç için bu iyi işaretti.
Pavlus, aynı toplantı ve konuşmayı Roma’da yaptı. Orda da durum aynıydı. Halkın büyük bir çoğunluğu onunla alay etti. İnanmak istemedi. Fakat onlar bıkmadan usanmadan aynı yalanları, aynı hikâyeleri onlarca, yüzyıllarca yıl anlata anlata Hıristiyanlığı Avrupa’ya yaydılar. İnsanların % 95’si okuma yazma bilmiyordu. Böyle cahil bir ortamda Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dinleri yaymak onlara kolaylık sağlıyordu. İkincisi, Semitik tüccarları altınla satın aldıkları krallar aracılığıyla bu dinleri yayıyorlardı. Çoban sürü misali; bir kral Hıristiyan oldu mu, yönetimindeki bütün halk Hıristiyan oluyordu.
En iyi örneklerinden biri Ermenilerdir. M.S. 280 yılında Ermeni kralı Gregor Hıristiyan olur. Kral Hıristiyan olur olmaz Anadolu’daki bütün Ermeni halkı Hıristiyan olur. Çok iyi geçindikleri tarih komşuları Kürtler de MS. 650’lerden sonra Semitik tüccarlara hizmet eden cihatçı Arap orduları tarafından katliam ve soykırımlarla zorla İslamlaştırıldılar. Böylece dağlarda hayvancılık ve tarımcılık yaparak geçimlerini sağlayan kadım Kürtler ve vadilerde ise tarım ve sanatçılık yaparak geçimlerini sağlayan tarihi dost Ermeniler iki farklı Arabistan çöl merkezci din ideolojileriyle beyinleri yıkanarak birbirine düşman edildiler.
Oysa bugünkü Kürtlerin ataları olan Hurriler ve bugünkü Ermenilerin ataları olan Hititler en son M.Ö. 1306’da Qadeş Antlaşmasıyla ittifak kurarak aynı cephede yüzyıllarca Mısır (Semitik tüccarları’n) ordularına karşı birlikte savaştılar. Hititler’le birlik kuran Hurriler’di. İkisi de Aryan halkındandı. Hititlerin güney müttefikleri olan savaşçı Hurriler, karşı karşıya geldikleri Mısır ordularını her seferinde yeniyorlardı. Bu da o dönemde bu halkın tanrılarının güçlü olduğu imajını dünyaya yayıyordu. Dolayısıyla Hititler de Hurrilerin tanrılarına inanıyorlardı. Tanrıları ve kültürleri aynıydı. Ne zaman ki, sömürgecilerin Arabistan çöl merkezci dinlerine ve kültürlerine sahip oldular, işte o zaman kendi atalarının eski hümanist Aryan kültüründen uzaklaştılar. Kendi tanrılarını bıraktılar, Arabistan çöl merkezci tanrılara inanmaya başladılar ve kendileri olmaktan çıktılar. Kendi ülkelerinde Semitik tüccarlar’a kul köle oldular.
Fakat kinci ve nefretleri çok büyük Semitik tüccarları, Hurri ve Hititlere olan düşmanlık kin ve nefretlerini yüzyıllar sonra onların torunlarının torunlarından aldı. İnşa ettileri Arabistan çöl merkezci tek tanrılı dinlerle onların beyinlerini yıkayıp genleriyle oynayınca, ülkelerini işgal etmek kolay oldu. Ülkelerini işgal etmekle yetinmediler, o bölgelerde yaşayan halkları birbirine düşürerek, düşman ederek, sonradan o bölgeye gelen göçmen Pers, Arap ve devşirme Türkler eliyle katliam ve soykırımlarla yok etmeye çalıştılar. Tıpkı genleriyle oynadıkları İsrailoğulları’nı Filistin’in yerli halklarına düşman ederek; göçmen İsrailoğulları eliyle yerli hakları katliam ve soykırımlardan geçirdikleri gibi. Arabistan çöl merkezci tek tanrılı semavi dinleri olmadan bunları başarmak mümkün değildi.
Ermenilere, bir İslam devleti olan Osmanlı İmparatorluğu eliyle; 1894-97, 1914-19 ve 1922’de çok büyük soykırımlar yapıldı. Bu soykırımlardan artakalanlar, Semitik tüccarları’n, “Anadolu’ya yapay Türklüğü yerleştirme projeleri” ya da Osmanlı’nın mirasını devredeceği Türkiye’yi kurma projeleri çerçevesinde sürgün edilerek yok ettiler. Aynı katliam ve soykırımların son ikiyüz yıldan beri onların tarih komşuları olan Kürtlere yapılıyor. Fakat her iki komşu Aryan halkı da, bu katliam ve soykırımları başlarına getirenlerin onları Hıristiyanlaştıran ve İslamlaştıran Semitik tüccarı olduğunu hiç bir zaman anlamadılar. Çünkü çok uzun vadeli tarihsel plan ve programlardı.
Hıristiyanlık Avrupa’da Engizisyon rejimlerini yarattı. Yüzyıllar boyu imparatorlukların Engizisyon rejimleri oldu. Toplumun yarısını oluşturan kadınlar cadı ya da şeytan ilan edilerek yakıldılar. Bruno gibi birçok biliminsanı bilimsel açıklamalarından dolayı yakılarak cezalandırıldı.
İslamlık ise Doğu’da Engizisyon rejimlerini yarattı. Yüzyıllar boyu devletlerin ve imparatorlukların Engizisyon ve faşist rejimleri oldu. Toplumun yarısını oluşturan kadınlar, cezaevini andıran kara çarşaflara büründürdüler, gözlerine cezaevlerinin demir parmaklıklarını taktılar, namuslu değil diye taşlanarak öldürüldüler, cadı ya da şeytan ilan edilerek yakıldılar.
Kont de Volney (1757-1820) „Yıkıntılar: Kültürler neden geriliyor?“ adlı ünlü eserinde, Semitik din kültür ile Aryan inanç kültür çatışmalarını din adamların tartışmalarıyla anlatırken, Zerdüşt inancındaki kişiye şunları söyletiyor:
„Ey (Semitik tüccarları’n seçkin vekalet savaşçıları) Yahudilerle onların çocukları Hıristiyanlar, Musa’nın sandığınız Kitap, Musa’dan altı yüzyıl sonra (M.Ö.500-150) yazılmaya başlanmıştır. Bunu yirmi gerçek belgeye dayanarak kanıtlayabiliriz. O kitapta Musa’ya yakıştırılan düşüncelerin hiçbirini Musa bilmezdi. O kitabı kaleme alanlar, ki bu kaleme alınışın bir büyük papazla bir kralın anlaşması sonunda yapıldığını su götürmez bir gerçektir; ruhun ölümsüzlüğünü, ölümden sonraki yaşayışı, cennet ve cehennemi, (Ziusudra tufanı, Brahim efsanesi, sırat köprüsünü), insanların çektiği acıların en büyük nedeni olan kötülüğe karşı başkaldırmasını bizim filozofumuz Zerdüşt’ten öğrenmişlerdir. Hem de bu düşünceler, mitoslar, hikâyer ilk krallarımız ve filozoflarımızın yaşadığı yüzyıllardan sonra sizin yazılarınızda görünmeye başlandı. Zerdüşt, o yazılardan yüzyıllar önce bütün bunları söylemişti. Babil ve Ninuva kralları tarafından yenilip esir alınan atalarınızın, Med kralımız Serhas tarafından kurtarıldığını ne çabuk unuttunuz?! Atalarınız o zaman bizi örnek edinmişler, bizden ders almışlardı. (Çok şey öğrenmişlerdi bizden.) Kudüs’e yeni düşüncelerle döndüler. Siz, gücünüzü yeniden yüceltecek hayali bir kral bekliyordunuz. (Oysa biz, size Zerdüşt düşünceleriyle donattığımız gerçek bir İsa verdik. Ona da sahip çıkmadınız; başhahamınız ve kralınız çarhıma gerip öldürdü.) Bizse onarıcı ve kurtarıcı bir evrensel iyilik tanrısının geleceğini müjdeliyorduk. İşte Hıristiyanlığı bu iki düşüncenin birleşmesinden yarattınız. Zerdüşt’ün yolunu şaşırmış çocuklarından başka hiçbir şey değilsiniz siz.“
Birinci Dünya Savaşı sonrası Musul’a giden Milletler Cemiyeti’nden bir heyet Şengal Dağı’ndaki Êzîdî Kürtlere, „Türk ve Araplarla birlikte yaşamalarını“ tavsiye edince, onlardan şöyle bir tepki gelir:
„Biz kesinlikle Türk, Arap ve başka yabancı bir egemenlik istemiyoruz. Biz kendi ülkemizde tarihi haklarımızı ve bağımsızlığımızı istiyoruz. Halkların kendi kaderini tayin etme hakkı, öbür halklar gibi Kürtlerin de hakkı.“
300’ler Komitesi’nin gönderdiği bu heyetin içindeki İngiliz üyeler şöyle bir soru sorarlar:
„Yahudi, Hıristiyan ve Muhammed’in dinleri arasında fark yoktur. Hepsine de birer kitap inmiştir. Başkalarıyla yaşamak neden bu kadar zorunuza gidiyor?“
Êzîdî Kürtlerin yanıtı şöyle olur:
„O üç peygamber de kitaplarını, Mıhabad peygamber, Hazreti Zerdüşt’in Zend Avesta’sı ve Mıshefa Reş kitaplarından alıp çarptıtarak ’Kutsal Kitap’ diye sunmuşlardır. Yahudilerin Semitik halkların ataları olarak sundukları Nuh peygamber, bizim Guti atalarımızın kralı Ziusudra’dır. Tufanı yaşayan ilk peygamberimizdir. Abrahim peygamber olarak sundukları ikinci ataları ise, atalarımız Hurrilerin Goş aşiretinden olan Brahim’dir. Bizim ikinci peygamberimizdir. Ve Brahim Nemrud’un amcasının oğludur. Atalarımızı, kültürümüzü, inançlarımızı, tanrılarımızı bizden çaldıkları yetmiyor mu? Şimdi de ülkemizi bizden çalıyorlar. Bütün bu kötülüğe rağmen siz Milletler Cemiyati heyeti olarak hangi yüzle bizi başkasına benzeştiriyorsunuz ve yabancıların egemenliğini kabul etmemizi tavsiye ediyorsunuz. Neden?“
Bu yanıt, bugün işgalcı Türk devletin Kürtlere karşı yürüttüğü fiziki ve siyasi soykırımlarını görmek istemeyen Birleşmiş Milletler’e (BM) söylenmiş gibi aynen bugün de yerinde duruyor.
Anadolu ve Kürdistan‘da henüz İslamlaştırılmayan bütün Aryan Halkları Güneş Tanrı’sının bu üç günlük Qalo Xagan bayramını kutlarlar. Dêrsim, Varto ve Kerkük’de kutluyorlar. Bizim Dêrsim ve Varto köylerinde hâlâ kutluyorlar. Çoçukluğumda köyde kaç kez kutlandığına şahit oldum. Fakat Semitik tüccarları’n tarihsel projeleri çerçevesinde çalışıp Sümer ve eski Mezopotamya kültürün kalıntılanı yok etmeye çalışan Emevi, Abbası, Selçuklu ve Osmanlı’dan sonra şimdi barbarlıkta sınır tanımayan Türkiye sanki acelesi varmış gibi bütün gücünü bu kültürü ve o kültürü yaratan yerli halkları yok edip ortadan kaldırmaya çalışıyor. Kürdistan’dan Avrupa‘ya gelince, o bizim o bölgelerde kutlanan Qalo Gaxan bayramını Hristiyan Avrupa halkların İsa‘nın doğum günü olarak kutladıklarını görünce şaşırdım. „Bu bizim Aryan kültümüz nasıl oluyor da İsrailli İsa‘nın doğum günü sayılarak „Noel Baba Bayramı“ olarak kutlanıyordu?“ diye kendi kendime sordum. Tarihi Sümerliler’den başlatıp araştırınca Semitik tüccarları’n tarihi çarpıtarak halkları kandırıp dolandırdıklarını gördüm.
Qalo Gaxan bayramı olarak kutlanan Güneş Tanrısı’nın doğum günün 5-6 bin yıllık bir geçmişi vardı! Nasıl oluyor da iki bin beşyüz yıl önce Semitik tüccarlar tarafından ikinci kez kurulan İsrail devleti eliyle çarmıha gerilen İsrailli İsa’nın doğum günü oluyordu? Bu büyük yalanı kim insanlığa yutturdu?
Ancak çözülen Sümer tabletlerini okuyup araştırınca hakikata ulaşabildiğimi söyleyebilirim.
Fakat İslam binlerce yıllık bu eski kültürü ve bütün uygarlıklara temel teşkil eden Sümer uygarlığın tüm kalıntılarını ortadan kaldırıp yok ettiği için, uygarlık o bölgeyi terk etti gitti.
Hiç bir zaman hiç bir sözünü pratiğe uygulamayan, hep yalan söyleyerek, işgal ettiği bölgelerde topladıkları talan ve ganimetleri kendi aralarında paylaşarak insanları kandırıp aldatan İslam, o bölgede insanlığa ait bütün eski kültürleri şiddet ve baskı araçlarını kullanarak yok etti. Bir nevi uygarlık yıkıcı bir rol oynadı. Girdiği bütün bölgeleri Arap çöllerine çevirdi. İsmi üstünde: Arabizm. Toplumun yarısını oluşturan kadınları hapishanenin demir parmaklıkların arkasına attı, yüzlerini çarşapla kapattı. Böyle bir yerde mitoloji, felsefe, edebiat, bilim nasıl gelişsin? Gelişmez. Halk cahil kalır. Arabizmin çöle çevirdiği bu diyarlar artık bir mucizeler diyarıdır, bir kanunsuzluk diyarıdır; burda olmayacak şey yoktur; her şey oluyor; yeri geldiğinde Muavi, Yavuz Sultan Selim, Mustafa Kemal, Saddam Hüseyin, Recep Tayyip Erdoğan gibi katiller, diktatörler, hatta tüm budalalar, tüm yobazlar birer önder ya da peygamber olup çıkabilirler bu diyarlarda.
İste biz 1400 yıldır böylesi siyasal İslamın baskı ve zulmü, katliam ve soykırımları altında kendi kültürümüzü, dilimizi ve uygarlığımızı geliştiremedik; devamlı katledildik barbar kabileler tarafından; kadınlarımızı hapishanenin demir parmaklıkları arkasından çıkaramadık, çocuklarımızı tecavüz edilmekten kurtaramadık; o doğa ve insanlığa önem veren güzelim erdemli uygarlık ordan öylece elimizden kaçtı gitti. Biz Aryan kültürümüzü İslamın katliamları, baskı ve zulmü altında geliştiremedik. Ama Avrupa halkları, Semitik tüccarları’n yukardan kafalarına boca ettikleri Hristiyanlık dininde Reform yapınca, laikliği savunup dini bir tarafa koyunca bizim Yunanistan üzerinden Avrupa‘ya yayılan Aryan kültürümüzü azbiraz geliştirip sosyalist aşamaya getirdiler. Bu yüzden Avrupa kültürü bizim kültürümüze azbiraz yakındır.
Semitik tüccarları’n ve onların „300 dünya zengin ailesi“nden oluşturdukları „300’ler Komitesi“ diye bilinen alt örgütlemesiyle Batı‘da inşa ettikleri modern kapitalist sistem değil, ama Avrupa halkların geliştirdiği sosyal toplum, ekoljik toplum, insan halkları, etnik ve inanç eşitliği, özgürlük, kadın halkları, hakların kendi kaderlerini tayin hakkı, özerklik, yerel yönetim hakkı, Güneş kültü bizim savunduğumuz kriterler ve bizim Aryan kültürümüzdür.
Bu anlamda Qalo Gaxan bayramı ve yeni yılınızı en iyi dileklerimle kutluyorum!..
Berlin, 21.12.2022
Azad Ronî
Kaynaklar:
[1]. Etem Xemgin, Aleviliğin Kökenindeki Mazda İnancı ve Zerdüşt Öğretisi, Berfin Yayınları, İstanbul s.40.
[2]. Yazar Richard Shenkman tarih ve araştırmacı olmadığı için; Perslerin, Medlerin Asurlarla savaş halinde olduğu M.Ö. 550’lerde Kassitlerin ülkesine geldiğini, Kassitlerin Rusya’nın Khoaresmiş steplerinden gelen bu göçmenleri yerleşmeleri için toprak verdiğini, dilenci oldukları için Kürtlerin onlara Kürtçe „Pârsek“ dediklerini, Pers isminin Kassittler ve Medler tarafından onlara verildiğini, daha sonra iktidarı Medler’in elinden çaldığını bilmiyor. Daha doğrusu Perslerin Türkler gibi iktidar ve kültür hırsızı olduğunu, Güneş Tanrı’sı Mitra kültürün Perslere ait olmadığını, Kassitlerin Güneş tanrısı olduğunu bilmiyor. A.R.
[3]. Richard Shenkman, Tarihin büyük yalanları, Aykırı yayınları, İstanbul 2002, s.186.








