İsa’nin Doğum Günü Mü,Güneş Tanrı’sının Doğum Günü Mü? (3)
Qalo Gaxan’nın Tarihçesi
Üçüncü Ur sülalesinin kurucusu Ur-Nammu (M.Ö.2060 tarafından yeniden düzeltilip reformdan geçirilen ilk yazılı Sümer kanunlarından esinlenerek Babil şehir devleti için Hammurabi‘nin Güneş Tanrısı Şamaş’dan (Guti-Sümer karşılığı Utu) kanunları alışından (M.Ö. 1750) sekiz yıl sonra Gutilerin desteğiyle Kassitlerin M.Ö.1742 yılında ilk defa Babil’e saldırması sonucu Mitra inancı Babil şehir beyliğine de yayılmaya başlandı. Daha sonra Kassitler’in M.Ö. 1595 yılında Babil’e tamamen hakim olmalarıyla birlikte; bu kez o bölgede de konumu ve etkinlik derecesi en fazla olan güneş tanrısı Mitra‘nın 24 Aralık’ı 25’se bağlayan Kutsal Gece, 25 Aralık günü ise doğum günü olarak Qalo Gaxan bayramı daha geniş bölgelerde kutlanmaya başlandılar. Böylece bir süre sonra savaş ve zafer Tanrı’sı olarak da kabul edilen Güneş Tanrı’sı Mitra’nın doğum günü kutlamaları Gutiler, Subarular, Lulubiler, Hurriler, Kassitler, Mittaniler ve Urartular’la sınırlı kalmadı; Hindistan’dan Ege kıyılarına kadar ve daha sonra Yunanistan üzerinden Avrupa bölgelerine kadar Aryan halkları arasında çok geniş bir alana yayıldı. Bin yıl sonra Mezopotamya’ya kadar sınırlarını genişleten Roma İmparatorluğu’nun askerleri, komuntanları ve halkı arasında da yayıldı. Ve o dönemde henüz Hıristiyanlık tarih sahnesine çıkmış değildi.
Tarihte ilk defa Qalo Gaxan bayramını kim kutladı?
Tarihte ilk defa Guti, Lulubi, Hurri ve Kassitler’in M.Ö. 2340 tarihinden beri Qalo Gaxan bayramını kutlamaya başladıklarını Sümer kaynaklarından öğreniyoruz.
Şehirlerdeki tapınaklarda büyük törenlerle kutlandığı gibi, köylerde de bu bayram heyecanlı ve eğlenceli bir şekilde kutlanıyordu. Kuzey Kürdistan’da (Kuzey Mezopotamya’da) Qalo Gaxan (bölgelere göre ismi „Kalo Gaxan, Gaxand, Gaxande, Gaxend, Sernewe, Sersal“ diye değişiyor.) günlerinde her zaman bir-iki metre kar var. Köylerdeki ritüel kutlamalarda genelikle Qalo ya da Qalık“ (yaşlı dede) denilen genç delikanlının üzerinde koyu gri eski bir elbise, omuzlarında yarı dolu bir çuval, yüzüne yapıştırılmış yapmacıklı beyaz bir sakal (yün, pamuk yoksa, yüzünü beyaz un ya da kömürle boyama da olabilir), elinde asası, yanında „Fadıke“ adında genç bir kadın eşi ev ev dolaşırlar. Hem insanlara yeni yıl müjdesi veriyorlar, hem de topluma dağıtmak için bir şeyler topluyorlar. Eşi kendisine kıyasla çok genç ve güzeldir. Her ikisinin yanında onların evlerden topladıkları yiyecek ve giyecekleri taşımak, bazen de Qalo’nun safında Fadıke’yi gençlerden korumakla görevli bir torbacı da bulunmaktadır. Qalık ve Fadıke, önce fakirlere dağıtıcakları yiyecek ve giyecekleri çuvallarla evlerden toplarlar. Bu ara arkalarında dolaşan neşeli köy gençleri ve çocuklar Qalo’yu sopalarla ve kar toplarıyla eğlenceli bir şekilde dövüyorlar.
„Hey ihtiyar, sen artık çok yaşadın, öl de şu genç kadını bize ver!“ deyip genç kadını kaçırmaya çalışırlar. Genç ve çocukların tam bu Qalo’yu sopalarla dövmeleri, genç kadını kaçırmaları sırasında keyifli bir sokak tiyatrosu sahneleniyor. Ama her seferinde elindeki asasını savunma aracı olarak kullanan Qalo mücadele ederek, torbacının yardımıyla kadını gençlerin ellerinden geri alır. Böylece klasik bir tiyatro oyunu gün boyu devam edip gidiyor. Qalo Gaxan bayramı sanki yeni nelisleri ta Guti ve Lulubilerin eski dönemlerine götürerek tarihin koridorlarından gezdirerek insanları kendi kökleriyle buluşturan bir köprü gibidir. Qalık ve Fadıke dolaştıkları her evin kapısına geldiklerinde tatlı, yumuşak bir dille şöyle sesleniyorlar haneye:
Kürtçe:
Serê salê binê salê
Qalık vaye hatiye malê
Mala ku tiştek bide,
Xızır zarokek bide wê bûka malê.
Türkçesi:
Yılın başı, yılın sonu
Dede budur haneye girdi.
Eşya veren hanenin gelinine,
Hızır bir evlat versin.
Qalık ve Fadıke evlerden kim ne verdiyse topladıkları un, yağ, çökelek, patates, şeker, portakal, elma, meyve, sebze gibi yiyeceklerin ve yun, kazak gibi giyeceklerin bir kısmını köyde en fakir, ihtiyaç sahipleri olan birkaç aileye veriyorlar. Bu toplumda paylaşımcılığı simgeliyen bir durumdur. Geri kalanıyla bir müzik grubu ya da davul zurna getiriyorlar. Köyde hayvanları başka kömlere dağıtarak boşaltıkları bir kömü eğlence salonuna çevirirler ve Qalo Gaxan günü aile fertleri için özel hazırlanan akşam yemeğinden sonra, işi biten, mal davarını içeriye koyan herkes saat 19:00’da başlayan eğlenceli bir gowendle bayrama katılır. Bayram eğlencesi gece yarısına kadar devam ediyor. Genç kız ve erkeklerin de biribirleriyle tanıştıkları bu Qalo Gaxan gowend eğlencesi üç gün, üç gece sürüyor. Kürdistan’daki asıl paylaşımcı Qalo Gaxan’nın Guti-Lulubi-Hurri- Kassitler ve Sümerliler’den kalma orjinalı budur! Semitik tüccarlar olan uygarlık güçleri, Hıristiyanlığı Avrupa yaydıktan sonra bu bayramı İsa’nın doğumgünü olarak „Weihnachtsferien“ olarak Avrupa halklarına yutturdular.
Arabistan çöl merkezci İslam dinin baskı, katliam, soykırım ve Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı, İran, Türkiye ve Irak gibi İslam devletlerin asimilasyoncu politikaları sonucu ne yazik ataları zorla İslamlaştırılan Sünni Kürtler arasında –özel bazı bölgeler dışında- bu Qalo Gaxan bayramı kutlanmıyor. Nerdeyse kaybolmuş durumda. Yani Semitik tüccarlar, eski atalarının bu güzel bayramını Sünni Kürtlere unutturmuşlar ve „Hıristiyanların bayramı“ diye yutturmuşlar. Oysa yukarda tarihçesini anlattığımız Qalo Gaxan bayramı, Hıristiyanlar’dan dört bin yıl önce Kürtlerin ataları kutluyordu. İslamlaştırılmayan Zerdüşt kökenli Kızılbaş (Alevi) Kütler üç günlük oruçdan sonra Qalo Gaxan adını verdikleri bu bayramı üç gün, üç gece kutluyorlar. Cem de yapılıyor. Êzîdî Kürtler, Êzî bayramı olarak kutluyorlar. Kerkük şehri ve çevresinde yaşayan Kakai Kürtler ve İran’da yaşayan Yaresan Kürtler de üç günlük oruçdan sonra Rojî Memewî adını verdikleri bu bayramı üç gün, üç gece kutluyorlar.
Qalo Gaxan (ihtiyar adam) bayramı, Zerdüşt kökenli Kızılbaş, Êzîdî, Kakai ve Yaresan Kütler arasında hâlâ -sürekli cihat çağrıları yenileyen siyasal İslamın baskılarına rağmen- yaşatılıyor. Bir tek, din kılıfı altında gerici Arabizme asimile edilen Sünni Kürtler kendi atalarının bu bayramını unutmuş, kutlamıyorlar. Ah keşke, 4300 yıl önce Lulubi-Sümerli Ludingirra’nın barbar Semitik halklar için çivi yazısıyla yazdığı Yaşamöyküsü Tablet 1’de söylediklerini duysalar da, siyasal İslamın söyledikleri yalanlara, dezenformasyonlara bu kadar inanmasalar.
Sümer uygarlığını kim yarattı?
M.Ö. 12.000 (Göbeklitepe’den başlayan tarih) ile M.Ö. 2.000 yılları arası yukarı Mezopotamya verimli Hilal’in belki de en verimli bölgesidir. İnsanlık ilk defa bu bölgede cenneti yaşadı. İsrailoğulları’na M.Ö. 586 yılında yaşatılan Babil sürgününden sonra yazılan Tevrat’ın bahsettiği cennet bu bölgeye aittir. İlk neolitik devrimi bu bölgenin yerli halkı olan Gutiler, Subarular, Lulubi, lorlar, Hurriler, Kassitler, Mittaniler, Urartular ve Hitit kabileri ve bu kabilerin öncüleri tarafından yaratıldı. Bu, neolitik devrimi yaratan yukarı Mezopotamya halkları, yani Zağros yüceltilerinde ve dört ırmağın (Zap, Aras, Dicle, Fırat) arasındaki cennnetli ovalarda doğayla iç içe yaşayan toplumlar; merkezi Sümer uygarlığın gelişimi için gerekli olan maddi (neolotik devrim olan hayvancılık ve tarım) ve manevi kültür (mitos, efsane, destan, masal, din) öğelerini altı bin yıl öncesinden beri yavaş yavaş kendi bilgi ve tercübeleriyle olgunlaştırdılar. Zağros yücetilerinden deltaya inen bir kısım Guti, Subaru, lulubi ve Lorlar önce Lagaş şehir beyliğini yüzyıllar boyunca yavaş yavaş inşa ettiler. Daha sonra Ur, Nippur, Kiş, Umma, Uruk gibi şehir beyliklerin olgunlaşıp büyümesi sonucu M.Ö. 6.000 ile M.Ö. 2.000 yılları arasında tarih sahnesine çıkmış ve böylece insanoğlunun ilk medeni uygarlığı olan Sümer şehir beyliklerin ortaya çıkmış oluyordu.
Gutiler Sümerliler’le aynı halktandı
Zagros Dağların yüceltilerinden deltaya inerek kuzey Mezopotamya’da uygarlık kuran Sümerliler’le dağ eteklerinde henüz doğa ile iç içe yaşayan ve aşağıda Sümer şehir beyliklerinde yaşayanlar tarafından ilkel olarak görülen Guti, Subaru, Lulubi, Lor ve Hurri kabileri arasında yüzyıllar sonra zaman zaman çatışmalara varan anlaşmazlıklar olsa da, birbirlerine sürekli ihtiyaçları olan ve dış güçlere karşı birbirlerini koruyorlardı. Ne zaman ki, Sümer Kralı Gılgamış dağlardaki Sedir ormanlarında yaşayan Humbaba’ya (Humbaba, Guti ve Hurri dilinde ’dağın ruhu’ anlamına geliyor. Yani doğayla iç içe yaşayan Guti, Lulubi, Hurri kabilelerine) karşı, arkadaşı Engidu istememesine rağmen ve o dağlardan gelen ilkel Gutili arkadaşını kullanarak birlikte savaş açma serüvenine girerek, dağlarda yaşayan yerli kabileri egemenlikleri altına almaya çalıştı ve bunun sonucunda Gılgamış’ın en sevdiği Gutili arkadaşı Enkidu’yu ölümle yitirmesi, kökeninden uzaklaşarak uygarlaştığını sanan Sümerliler’in çöküşünün başladığı anlamına geliyordu. Nitekim dağlarda yaşayan Guti, Lulubu ve Hurri kabilelerin desteğini zaman zaman yitiren Sümerliler hem Elamlılar, hem de Akadlar tarafından büyük saldırılara uğradılar. Sümer şehir beylikleri’ni işgal edip, orda 200 yıl boyunca tarihin en güçlü ve baskıcı ilk devletini kuran Semitik kökenli Akadlar’a saldırarak, onları ortadan kaldıran Gutiler, Sümerliler’in tekrar güçlü bir şekilde tarih sahnesine çıkmasını sağlamıştır. Bu da Sümerlilerin her sıkıştığında ya da onları yok etmeye çalışan düşmanlarına karşı onları koruyanların gene dağdaki Guti, Lulubi, Lor ve Hurri kabileleri olduğunun en iyi kanıtıdır.
Guti-Sümerler’de Aden bahçesi
Dilmun adında, saf, temiz, parlak tanrıların yaşadığı bir ülke var. Hastalık ve ölüm bilinmeyen yaşam ülkesi. Fakat orada su yok. Su tanrısı, güneş tanrısına, yerden su çıkararak orasını tatlı su ile doldurmasını söylüyor. Güneş tanrısı söyleneni yapıyor. Böylece Dilmun meyve bahçeleri, tarlaları ve çayırları ile tanrıların cennet bahçesi haline geliyor. Bu cennet bahçesi Aden’de yer tanrıçası 8 bitki yetiştiriyor. Bu ağaçlar meyvelenince bilgelik tanrısı Enki her birinden bir tane tadıyor. Buna yer tanrıçası çok kızıyor, tanrıyı ölümle lanetleyerek ordan yok oluyor. Bilgelik tanrısı çok ağır hastalanıyor. Diğer tanrılar büyük güçlüklerle yer tanrıçasını bularak bilgelik tanrısını iyi etmesi için yalvarıyorlar. Tanrıça, tanrının 8 bitkiye karşı hasta olan 8 organı için birer tanrı yaratıyor. Tanrılar’dan beşi (kadın) tanrıca, üçü (erkek ) tanrı. Hasta olan organlardan biri kaburga. Onu iyi eden tanrıcanın adı Ninti’dir. Guti-Sümer dilinde Nin hanım, ti kaburgadır. Ti’nin başka bir anlamı yaşam’dır; hasta organa yaşam soluğunu üflemektir.
Babil ve çevresinde yaşayan Hurri, Mittani, Kassit ve Medler’den cennetin yaratılış cografyasının yerini, Sümer mitoslarını, destanlarını, tufan efsanesi ve Brahim efsanesini öğrenen sürgündeki İsrailoğulları Medler sayesinde özgürlüklerine kavuşup kendi ülkelerine döndüklerinde yeniden yaptıkları Süleyman tapınağında M.Ö. 500-150 yılları arasında yazdıkları Tevrat’ta hiç kuşkuya yer vermeyecek şekilde bugünkü Kürtlerin atalarının neolotik dönemde yaşamış oldukları coğrafyayı cennet olarak tarif etmişlerdir.
Guti-Sümerler’den Tevrat’a geçen cennet tasviri
„Aden’den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu. İlk Irmağın adı Pişon’dur (Kuzey Kürdistan’da Wan dağlarında başlayan Zap Irmağı. A.R.); altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar. Orada iyi altın, ak günük ve akik taşı vardır. İkinci Irmağı’n adı Gihon’dur (Kuzey Kürdistan’da Erzurum’un güneyinde, Zağros dağların gözeneklerinden doğar, Ağrı dağın etelerine uzanan Aras Irmağı. A.R.). Kuş sınırları boyunca akar. Üçüncü Irmağın adı Dicle’dir (Kuzey Kürdistan’da doğar. A.R.). Asur’un önünde akan odur. Dördüncü Irmak ise Fırat’tır (Kuzey Kürdistan’da doğar. A.R.).
Rab Tanrı Aden bahçesine (Aden bahçesi Wan ve çevresidir. A.R.) bakması, onu işlemesi için Adem’i oraya koydu. (Guti-Sümer cennet tasvirinde Adem “bilgelik tanrısı Enki’dir. A.R.) Ona, ‘bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin’ diye buyurdu. ‘Ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.’
Sonra, ‘Adem’ın yalnız kalması iyi değil” dedi. Ona uygun bir yardımcı yaratacağım.’ Rab Tanrı, yerdeki hayvanları, gökteki kuşların tümünü topraktan yaratmıştı. Onlara ne ad vereceğini görmek için hepsini Adem’’e getirdi. Adem her birine ne ad verdiyse, o canlı o adla anıldı. Adem bütün evcil ve yabanıl hayvanlara, gökte uçan kuşlara ad koydu. Ama kendisi için uygun bir yardımcı bulamadı.
Rab Tanrı, Adem’e derin bir uygu verdi. Adem uyurken, Rab Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerine etle kapadı. Adem’den aldığı Kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi.” (Tevrat, Tekvin Bap 2)
Hiç kuşkusuz yukarda anlattığımız gibi 7-6 bin yıl önce dünyanın kültür merkezi Sümerliler’in ilk uygarlık kurduğu kuzey Mezopotamya denilen Fırat-Dicle-Zap-Aras Zağros yüceltileriydi. Zağros yüceltilerinde binlerce yıl boyunca kendi bilgi, tecrübe ve neolitik devrimle yarattıkları mitos, efsane, masal, destan ve kültürleriyle yaklaşık M.Ö. 6.000 yıllarında verimli deltaya inmeye baslayan Guti, Subaru, Lulubi ve Lor gibi bir kısım yerleşik kabileler dağ eteklerindeki ovalarda insanlığın ilk büyük erdemli uygarlığı olan Sümer uygarlığını önce tarımcılığa elverişli bereketli toprakların, bitum maddesini veren petrol, diroit taşları, altın, gümüş, bakır gibi maddeler, hayvan yetiştirmeciği için yeşil otlak yaylalar ve barınaklar için kerestelik büyük sedir ormanların olduğu yukarı Mezopotamya’da yavaş yavaş şehir beyliklerini inşa edip başlattılar. Yüzyıllar sonra büyük bir bölümü bataklıklardan oluşan, henüz tarım ve hayvancılık yapmanın olanağının olmadığı, barınaklar için kerestelik ormanların bulunmadığı aşağı Mezopotamya’ya indiler, bataklıkları kurutarak yavaş yavaş uygarlığı oraya da taşıdılar. 2-3 bin yıl içinde kurdukları şehir beylikleriyle yukarı Mezopotamya’dan aşağı Mezopotamya, Hindistan’dan Akdeniz’e kadar olmak üzere her tarafa yayıldılar. Bütün dinlerin, örf ve adetlerin, bayramların, Mısır Firavunların ve Ortaçağ Avrupa’sındaki şehir krallıkların öncüleri Sümerler’dir.
Şehir beylikleriyle ilk büyük ve erdemli uygarlığı inşa ettiklerinde bu Adem ile Havva’nin cennet coğrafyası en az 6 bin yıl dünyanın kültür merkezi oldu. Güneş kültü, mitoloji, efsane, destan, felsefi ideoloji, Adem ile Havva efsanesi, bütün dinlerin kökeni ve edebiat bu merkezi Zağros kabileri ve Sümer uygarlığı üzerinden dünyaya yayılıyordu. Doğu tarafına Hindistan üzerinden Çin‘e, Batı tarafına Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılıyordu. Bu durum altı bin yıldan fazla sürdü. Bugün nasıl ki kültür ve yeni teknik gelişmeler Avrupa’dan dünyaya yayılıyorsa, o gün de kültür, teknik ve yeni buluşlar o Mezopotamya merkezli uygarlık üzerinden dünyaya yayılıyordu. Hindistan‘dan Avrupa‘ya kadar olan bu koridor bölgesi içinde yaşayan Aryan halkların dilleri, kültürleri, bayramları, felsefi ideolojileri, örf ve adetleri hatta klan, Kabile ve aşiretler bu embriyon döneminde (M.Ö. 12.000-1.000) oluştu. Aryan halklarının kültürel embriyon süreci Zağros dağları eteklerinde Neolotik devrim (tarım ve hayvancılığı ilk geliştiren klan ve kabileler hiç kusuz verimli ve bereketli Hilal olan Fırat-Dicle, Zap-Aras kenarlarında ve Zağros yüceltilerinde yaşayan toplumlar tarafından gerçekleştirildi.) ve Göbekli Tepe’den beri doğa ile iç içe analık hukukunun yaşandığı çağda biriken bilgi, tecrübe ve neolotik devrimle başlayan tarihdir. Sümer uygarlığı bu (M.Ö.12.000-6.000) altı bin yıllık maddi ve manevi kültür birikimi üzerine kuruldu. Bu yüzden bazı Batı biliminsanların, „Sümerliler Orta Asyadan geldiler, Mezopotamya’da uygarlık kurdular.“ gibi siyasi ve çıkarcı saçmalıklara kimse inanmasın. Çünkü bunlar doğru şeyler değil.
O dönemde Suriye‘nin güneyinden Arabistan çöllerine kadar yayılan bölgelerde başka kimliğe, kültüre ve hâlâ putlara tapan, çok eski ve yaygın gelenek olarak çocuklarını pattıkları putlara kurban niyetine kesen, çok geri çağlarda yaşayan Semitik halklar yaşıyordu: Akadlar, Amoriler, Aramiler, Asurlar. Bunların bir kısmı daha sonra M.Ö. 1.600 ile 200 yılları arasında tarih sahnesine çıkacak olan Süryaniler, İsrailoğulları ve Araplar’dı. Süryaniler, Asurlar döneminde Sümer-Babil kültürüne iyice asimile olup yarı-Aryan halkı oldular. Ama dilleri Semitik dil grubuna dahil olarak kaldı. Çünkü Akad ve Asur devletleri döneminde onları siyasi çıkarları için Sümerlilerin ülkesine getirip göçmen olarak yerleştirenler ve bu çöl göçmenleriyle o erdemli uygarlığı yıkmak isteyenler Semitik tüccar hanedanlardı. Fakat ilk Semitik tüccar olan Büyük Sargon tarafından kurulan Akad devletinin yerli halklar tarafından yıkılıp tarihe gömülmesi ve ardından ikinci bir Semitik tüccar olan Asur Hanedanı’n Asur devletini kurup, kendi hemşerileri olan Asurluları M.Ö. 2.050 yıllarından sonra getirip Mezopotamya topraklarına yerleştirmeleri ve Süryanilerin yüzyıllar sonra Babil kültürüne asimile olup Yarı-Aryan halkı olunca, Semitik tüccar hanedanların tarihsel projeleri suya düştü. Çünkü Mezopotamya ve Babil kültürüne asimile olup azbiraz medenileşip erdemleşen Süryanileri de artık kendi siyasi ve ekonomik çıkarları için koçbaşı olarak kullanamaz hale geldiler. Kullanamaz hale gelince bu kez kendi tarihsel projeleri için başka Semitik kabilelerini koçbaşı olarak kullanmak için aramaya çıktılar. Bunlar Mısır’da Firavun kralları yönetimi altında yaşayan, 12 kabileden oluşan ve Arabistan çöl merkezci dini ideolojik eğitim araçları ve hahamlar sayesinde genleriyle oynayacak olan İsrailoğulları’ndan başkası değildi.
Sümerliler’in Mezopotamya‘da erdemli, büyük bir uygarlık kurduğu dönemde; çok eski çağlarda yaşayan bu barbar Semitik toplumlar Aryanik toplumlardan ekonomik, siyasi ve kültürel olarak en az 3-4 bin yıl gerilerde yaşıyorlardı. Ve bu Semitik toplumların en gerici, en saldırgan, en zengin bir avuç kabile reisleri olan Semitik tüccarlar hem deve kervanlarıyla Sümerliler’le ticari ilişki içindeydiler, hem de Arabistan çöllerinden topladıkları barbar göçmenlerle Sümer uygarlığını sürekli ama sürekli yağmalayıp talan ediyorlardı. Yağma, talan ve Mezopomya uygarlığını barbar göçmenlerle tehdit edip toplumların artı değerlerine üstü örtülü hırsızlıklarla sahip çıkarak kısa zamanda zenginleşiyorlardı. Elde ettikleri zenginlik sayesinde önce Mısır Firavunlarını egemenlikleri altına alarak Arabistan bölgesinin hegomonik gücü oldular. Önce Firavunların altın hazinelerine bakar oldular. Yağma, talan ve planlayıp korsan devlet organisazyonları eliyle yürüttükleri korkunç savaşlarla elde ettikleri dünya zenginliğiyle onlar daha sonra Babil ve Roma devlet-kralların, bugün ise başta ABD’nin merkez bankası olmak üzere bütün ulus-devletlerin merkez bankalarına hakimdirler. Bunların dünya üzerindeki süper gücünü hesaplamayan tarihçiler yanılgıdan kurtulamaz; yazdıkları resmi tarih hep eksik kalır.
Roma imparatorluğu M.Ö. 350 yıllarında Mezopotamya bölgesine yayılıncanca askerleri Güneş Tanrı’sı Mitra ve Zerdüşt inancıyla birebir iyice tanıştılar. İnançlı oldular. Binlerce yıldır olduğu gibi M.Ö. 6. ve 5. yüzyıllarda da bu yeni reformdan geçirilmiş üçüncü Zerdüşt inancı da, Mitra inancı gibi Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılıyordu.
Zerdüşt inancında iyilik tanrısı Ahura Mazda ve kötülük tanrısı Ahriman (Bana göre bir bakıma erdemli, aydınlık Aryan kültürü ile çok gerici, karanlık Semitik kültürün çatışmasının bir toplumsal felsefe yansıması olarak da algılanabilir, üçüncü Zerdüşt inancı), güneş tanrısı Mitra’yı engel olarak görmez. Yukarda belirttiğimiz gibi bilakis Ahura Mazda ile Ahriman’ın savaşlarında, karşılıklı yaşam mücadelesinde güneş tanrısı Mitra’nın hakem rolü oynadığına inanılır. Zerdüşt ve Êzîdî inancıyla aynı güneş kültü paylaşır. Mitra, Zerdüşt gibi kötülüklerle sonuna kadar savaşdıktan ve kötülükleri yok edip karanlıkları aydınlattıktan sonra baba Tanrı Zervan ile birleşerek gökyüzüne çıkar. O zamana kadar Ahura Mazda ile Ahriman’ın arasında bir hakem ya da peygamber durumunda olan Mitra böylelikle tanrılaşıyor. (Hıristtiyanlık, Tanrı’nın oğlu olan İsa’nın gökyüzüne çıkış hikâyesinin kökeni işte bu Tanrı’nın oğlu olan Mitra’nın baba Tanrı Zervan ile birleşerek gökyüzüne çıkar hikâyesinden alıyor.) Mithra, zamanında en az iki-üç bin yıl boyunca dünya halkları üzerinde çok büyük bir etki bırakmış güçlü bir tanrıdır.
Tarihin Çarpıtılması
Semitik tüccarlar Hristiyanlığı, binlerce yıldır erdemli Guti-Sümer-Mezopotamya kültürün, en son da üçüncü Zerdüşt ve Mitra inancın Yunanistan üzerinden Avrupa‘ya yayılmasının önünü kesmek amacıyla yavaş yavaş inşa edip, bir sürü tarihi yalanları, mitosları, masalları, hikâyeleri yüzyıllar boyu tekrarlaya tekrarlaya M.S. 313 yıllarında Hristiyanlığı Roma imparatorluğun resmi dini haline getirince, Avrupalı Aryan halkları bu kez Güneş Tanrı’sının doğum gününü, kralların ve egemen sınıfların isteği üzerine M.S. 400 yüzyıldan sonra İsa peygamberin doğum günü olarak kutlamaya başladılar. Bu 300-400 yıl içinde Arabistan çöl merkezci Hıristiyanlık, hümanist Aryan Mitra inancı ve kültürüne karşı büyük bir savaş verdi. Hıristiyanlık yüzyıllarca Mitra inancına karşı büyük bir savaş vermeden, onun örf ve adetlerini, „Qalo Gaxan“ gibi eski geleneklerini alıp işlemeden, savaşları çıkarıp Roma İmparatorluğunu parçalara ayırmadan, kralları altın gücüyle satın almadan başarı kazanma şansları hiç yoktu. Savaşları çıkarıp kargaşalığı artırmak, Kralları, imparatorlukları altın gücüyle satın almak demek; birkaç biliminsanı ve aydın kabullenmese de, egemenliği altındaki bütün halkı Hıristiyanlaştırmak demek oluyordu.
Herhalde kendi eski Aryan Qalo Gaxan bayramlarını, Güneş Tanrı’sının doğum günü kutlamalarını bırakmayacaklarını gören Semitik tüccarlar, o Mezopotamya kökenli Aryan kültürünü unutsunlar diye, Mitra Güneş Tanrısı’nın doğum günü yerine, 325 yıl boyunca İsa’nın doğum günü masalını anlata anlata Avrupa halklarına 4. Yüzyılda „Noel Baba Bayramı“nı diye kabul ettirdiler. Ve o gün bu gündür, yani Roma’nın resmi dini olduktan çok sonraları Avrupa halkları Semitik tüccarlar tarafından bir sürü masallarla kandırıldıklarının farkında olmadan „Noel Baba Bayramı“ ya da Weihnachten olarak kutlarlar. Yani Arabistan çöl merkezci Hristiyanlığı kabul edince, Aryan kültürüne ait olan hümanist-doğa bayramlarını (Güneş Tansı’nın doğum gününü), İsa‘nın doğum günü simgesi altında kutlamaya devam ettiler. Bu durum, Semitik tüccarları’n erdemli, hümanist ve doğayı seven Aryan kültürünü hem Avrupa’da, hem dünyada yok etme projelerinin ilk adımı, hem uygarlıkların beşiği sayılan Mezopotamya Aryan kültürün Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılmasının önüne geçmek, hem de Avrupa Aryan halklarını üç bin yıl gerilere götürmek istemelerinden kaynaklanıyordu. Zaten bu yüzden Arabistan çöl merkezci Hıristiyanlığı Avrupa’ya yaymaya çalıştılar. Bu sayede Mitra ve Zerdüşt inançların toplumsal omurgası sayılan Aryan halkların güneş kültü ibadet ve ilişkilerini kesintiye uğratmak, inançsal, kimliksel ve kültürel aydınlamadan Aryan halklarını mahrum bırakmak, asimilasyon ve yabancılaştırmayla Arabistan çöl merkezci Hıristiyanlığa, savaş sever, kötü çöl tanrıların gerici kültürlerine yedeklemek ve onları üç bin yıl gerilere götürmek demek oluyurdu. Bunu nasıl yaptıklarını aşağıda kısaca anlatmaya çalışacağız.
Aslında „Noel Baba Bayramı“nın İsa’nınn doğum günüyle hiçbir ilgisi yoktur. Hıristiyanların 24 Aralık gecesini „Kutsal Gece“, 25 Aralık günü ise İsa’nın doğum gününü olarak kutlamalarının asıl gerçek nedeni Avrupa halkların kendi eski Aryan kültürlerinde ve özellikle Semitik tüccarları’n Hıristiyanlığı Roma İmparatorluğu içinde yaymaya çalıştıkları dönemde Romalı krallar, komutanlar askerler ve halkların Güneş Tanrısı Mitra’nın doğum gününü o günlerde (25 Aralık günü) kutluyor olmalarıydı. Çünkü Mithra ve Zerdüşt inancı, Atina ve Roma üzerinden yayılıp Roma İmparatorluğu içinde çok etkili bir inanç haline gelmişti. Roma İmparatoru Commodus (MS.180-192) ve Lulinus bile gönüllü olarak Mitra inancını benimsemişti; Mitra kültü üyeleriydi. Önü alınmazsa Mitra ve Zerdüşt Aryan inançları, tanrıları, gelenek ve görenekleri bütün dünyaya yayılacaktı. Ve gene binlerce yıldır dünya kültür merkezi sayılan Mezopotamya tanrıları ve inançları karşısında, Semitik tanrıları, dinleri, gerici kültür ve gelenekleri yenilgiye uğrayacaktı!..
MS.130 yıllarından sonra Mitra inancı ve kültürü Avrupa halkları arasında hızla yayılmaya başladı. MS.150-180 yıllarından sonra daha fazla Roma askerleri Mitra inancını gönülden benimsediler. İmparatorluğun Sol Invictus döneminde Mitra Güneş kültü gelişmeye devam etti. Mitra Güneş Tanrı’sı artık İmparatorluğun, kralların ve askerlerin koruyucusu sayılıyordu. MS. 25 Aralık 274’de Aurelian (MS.270-275), Mitra Güneş Kültü’nü geneneksel Roma kültürlerin yanında devlet inancı haline getirdi. Roma kralları, Mitra ve Zerdüşt inancındaki Mezopotamya kralları gibi başlarına güneşi simgeleyen taç takarlardı; Mitra Güneş Tanrı’sının yeryüzündeki temsilcileri ve bedenleşmiş hali olarak kabul ediliyorlardı.
Mitra Güneş Kültü’nün Roma devleti içinde gelişmesi Semitik tüccarların hiç de hoşuna gitmiyordu. Çok eski geleneklere ve güneş kültü’ne bağlı koca İmparatorluğun yok olmadan işlerinin yolunda gitmeyeceklerini anlamışlardı. Onun için Roma İmparatorluğu’nu ekonomik olarak çöküşünü hızlandırmanın yanı sıra Hıristiyanlığı da yaymaya hız verdiler ve yavaş yavaş taraftar bulmaya başladılar.
Üçüncü yüzyıl krizine son veren güçlü Kral Valerius Diocietianus’un (245-312) ölümünden sonra devlet yönetimini ele geçirmek için fırsatı kullamaya çalışan uygarlık güçleri bilinçli bir şekilde iç çatışmalar çıkardılar. Mitra inanç kültü ve Hıristiyanlığın da birbirleriyle sert mücadeleye giriştiği, yön verdiği ve 25 yıl süren bir dizi dinsel iç savaşların sonunda, Semitik tüccarların altın gücüyle destekledikleri Contantinu I, Kontantinopolis kentinde tek başına Doğu Roma İmparatoluğu kralı oldu. Ve Hıristiyanlığı kabul eden ilk Roma İmparatoru oldu.
Semitik tüccarların kendisini desteklemeleri sayesinde Kontantinopolis kentinde iktidara gelen Contantinu I, Hıristiyan değildi; gelgelelim uygarlık güçlerin artan baskıları yüzünden MS. 313’de yayınladığı Milalo Fermanı ile Hıristiyanlığı serbest bırakarak, yayılmasını teşvik etmek zorunda kaldı. Bu tarihden sonra Mitra inancı hızla gerilerken, devlet tarafından teşvik edilen Hıristiyanlık hızla yayılmaya başladı.
Daha sonra İmparator Theodosius I, (MS.379-395) önce kendisi MS. 380 yılında Hıristiyanlığı kabul etti. Sonra Hıristiyanlığı Roma İmparatorluğu’n resmi dini olarak yönetimi altındaki halklara kabul ettirdi. Ve Roma’nın kuruluşundan beri başkent Roma’daki Vesta Tapınağı’nda rahibelerce yakılan kutsal Mitra ve Zerdüşt ateşini söndürttü.
Böylece binlerce yıldır Yunanistan üzerinden Avrupa’ya yayılan Mezopotomya’nın Güneş Kültü, Zerdüşt ve Mitra inançları Semitik tüccarların altın gücüyle satın aldıkları son Roma kralları tarafından engellenmiş ve sona erdirilmiş oldu.
Gelgelelim Roma kralları yönetimleri altındaki halklara uygarlık güçlerin tarihsel projeleri çerçevesinde Hıristiyanlığı resmen kabul ettirmelerine rağmen, Mezopotamya’dan yayılan bu güneş kültü Hıristiyanlık içinde varlığını devam ettirdi.
Aslında bugün Ortadoğu ve Avrupa halkları 24, 25, 26 Aralık günlerinde kutladıkları Qalo Gaxan ya da Weihnachten İsrailli İsa’nın doğum günü değil, Aryan halkların çok eski inanç, kültür ve gelenekleri olan Güneş Tanrı’sının doğum gününü kutluyorlar.
Mitra ve Zerdüşt inancı Mezopotamya ve Anadolu’da olduğu gibi Avrupa’da da öylesine etkili bir öğreti olmuştur ki; Fransız yazarı Ernest Renan, „Eğer Hıristiyanlığın gelişmesi her hangi bir nedenle dursaydı, bütün dünya Mithra dinini benimseyecekti.“ diyordu.
Evet, eğer Semitik tüccarları Mitra ve Zerdüşt inancın önünü kesmek için kendi çıkarları için Arabistan çöl merkezci Hıristiyanlığı planlı ve programlı bir şekilde geliştirmemiş olsalardı, Aryan halkların doğayı seven hümanist Mithra ve Zerdüşt inancı batı dünyasının inancı olmaya devam edecekti. Ve insanlık hiçbir zaman gezegenimizi yıkıma götüren kapitalist / emperyalist / neo-liberal sistemleri yaşamayacaktı.
Yani binlerce yıldır merkezi Mezopotamya uygarlık kültüründen beslenen Avrupa halkları Hıristiyanlıktan çok önceleri zaten yılın en uzun gecesi sayılan 21 Aralık’ı 22’ye bağlayan kutsal geceyi ve sonrasındaki üç günü Mitra Tanrısı’nın doğum günü bayramı olarak kutluyorlardı. Hıristiyanlığa geçince, bu kültürü Arabistan çöl merkezci dini ideoloji çerçevesinde değiştirip tahrip ederek, içini boşaltarak devam ettirdiler. Tahrip ettiler ki, eski kültürlerini unutsunlar, Arabistan çöl merkezci inançlara ve gerici kültüre bağımlı kalsınlar, geri sayım yapsınlar diye.
Mithra ve Zerdüşt inancıyla beşyüzyıl süren ölüm kalım savaşı veren Hıristiyanlık, onu yenebilmek için aynı zamanda ona birçok ödünler vermek zorunda kalmıştır. Örneğin Mithra Tanrısının doğum gününü aldılar, İsa’nın doğum günü yaptılar. Mithra inancı, Mitra’nın gökdeki baba Tanrı’nın yanından yeryüzüne indiği, 12 yandaşıyla son yemeğini paylaştığı, öldükten sonra dirildiği, iyi tanrı ile kötü tanrı arasındaki hakimlik görevini yerine getirip, dünyada iyilik ve adaleti sağladıktan sonra baba Tanrı Zervan’ın yanına döneceği temel düşünceleri olduğu gibi Hıristiyanlığa geçmiştir. Zerdüşt ve Mitra rahipleri uzun giysi giyerler, çoban değneği taşırlardı. Hıristiyan keşişler de bunu benimsediler. Zerdüşt ve Mitra inancı bayramlarında, güneş tanrısının yükselisini anmak için Miyaz ya da Mizd adı verilen üzeri Mitra Haçı kabarmalı, tereyağlı, güneş biçiminde yuvarlak bavko, börek, çörek yerlerdi. İlk günahı silme ve Mitra inancı gereği yapılan ritüel işlem olan vaftiz’i, Mithra’nın yeryüzündeki son yemeği (Qalo Gaxan ya da Almancası Weihnachten bayramında ailelerin bir arada yemek yemesi), yumurta bayramı, Mithra’nın vücudu olan kutsal ekmek ve Mithra’nın kanı olan şarapla kutsama gibi Hıristiyan dinin bir çok ritüelleri ve bayramları Mithra inancından alınmıştır.
Berlin, 21.12.2022
Azad Ronî
Kaynaklar:








