
Ernst-Reuter-Platz
Azad Ronî
Kürtçe (Zazakî-Kurmancî) Farsçadan çok daha eski bir dildir
Alman Tarihçisi Prof. Egon Freiherr von Eickstedt, “Türken, Kurden und Iraner Seit dem Altertum” kitabında şöyle yazıyor:
”Kambudşiya’nın oğlu Kuraş (II. Kyros M.Ö.559-529) büyük devletini kurdu. Bu çengel burunlu adam Medlerin ülkesini de zaptetti. Hemen ardından Lidya ve Babil’i aldı. Kros’un damadı ve kendisine dördüncü dereceden kuzen olan v sarışın Ahemenidlerle övünen büyük Darayawahuş (Darius) M.Ö. 521-486 dünyanın o zaman bilinen diğer ülkelerini aldı.
Böylece sonradan gelen kan İskit-ari ırkından olan bu aşiretler güçlülükle Kassitlerin ülkesinde bir sığıntıyken, sonradan dünyanın en güç devletini kurmayı başardılar Ve İskitler olsun, mecburiyet karşısında güney Rusya’nın Khoaresmiş steplerinden buraya akan göçmenlerdi. Bunlardan İskitler (M.Ö. 635-625) Medlerin ülkesine gelince, Medlerin kurdukları düzeni alt üst edip kendilerini egemen oldular.”[1]
Bir kere 2018’den önce Pro. Dr. Ludwig Paul’un Farsçayı Kürtçe ile karşılaştırması büyük bir hata idi. Burada baltayı taşa vurduğunu anladı, bir. İkincisi Pro. Dr. Ludwig Paul, Kirmancî (Zazakî) ve Kurmancî sözcüklerin yüzde %85 ile %93’cün aynı kökten geldiğini daha önce bilmiyordu ve Kürtçe’nin diyalektiğinden haberi var, ama yokmuş gibi davranıyordu. Üçüncüsü, Neolitik devrimden beri Pro-Kürt Hurrilerin dili en 8-9 bin yıllık çok eski bir dil olduğunu unutmuştu. Farsçanın tarih sahnesine çıkışı ise Medler dönemi olduğunu ve 2600 yıllık bir geçmişi olduğunun farkına vardı. Fikri değişmemiş olsaydı biz kendisine sorardık: “Siz nasıl bu dili İran-Fars dil grubunun ağaç dalında görüyorsunuz ve çalışmalarınızı yanlış zemin üçerinde inşa ediyorsunuz? Yanlış ile başlarsanız o iş sizi yanlışa götürür. Kürtçe ve Zazaca Farsça’dan binlerce yıl çok daha eski biri dil olmasına rağmen, onları Farsça alanında açıklamaya çalışıyorsunuz. Son iki bin yıllık resmi Fars kaynaklarına bakarak Kürtçe’nin Kirmanckî ve Kurmancî lehçelerini anlama ve incelemin yeterli olmadığını biliyorsunuz. Peki o zaman profesör olarak neden bilerek hata ve yanlış yapmaya çalışıyorsunuz?”
İyi ki Pro. Dr. Ludwig Paul dil çalışmaları konuşunda bir devrim yaparak düşüncelerinde değişiklik oldu da, bu zor sorularımızı yanıtlamaktan kurtuldu.
Alman Oryantalist dilbilimcilerin Kürtlerin dillerini yamaladıkları Persler M.Ö. 635 tarihlerinde “Rusya’nın Khoaresmiş steplerinden” Kürtlerin ataları olan Kassitlerin ülkesine geldiklerinde hiçbir şeyleri yoktu. Kassitler çok insancıl davrandılar.
Ve kendi dillerinde: Çîye de ne parseka çîno. Taye hard ciderîme pe îdare xo bikere.” diyorlar.
Türkçesi anlamı şöyle: ”Bu dilencilerin hiçbir şeyleri yok. Biraz toprak verelim, kendi idarelerini yapsınlar.”
Pers ismi Kassitlerin onlara söylediği Parsek kelimesinin kökeninden geliyor. Yani Perslere isim verenler de Kürtler. Bunların nasıl damat olarak Medlerin sarayına girdiğini, kayınpederin sarayına ve imparatorluğuna nasıl ve hangi hilelerle sahip olduğunu, o dönemki uygarlık güçlerin bu Kafkasya göçmenlerini nasıl yerli halklara ve komşu ülkelere saldırtan bir güç olarak kullandığını burada anlatacak değilim. Ama iktidara geldikten sonra Kürtlerin binlerce yıllık kültürleri, inançları ve dilleri üzerine kondular. Kendi hanelerine yazdılar. İktidara ilk geldiklerinde, -tıpkı 1930’larda Türkiye’de Türkçe kelimelerin % 70’sini Kürtçe, Farsça, Arapça kelimelerinden oluşturdukları gibi- dillerindeki kelimelerin % 70-75’si Kürtçe, Babilce ve Süryanice kelimelerden alıp dillerini oluşturdular.
Almanya’da ideolojisi oluşturulan proje Türkiye’de pratiğe uygulandı
Böylece Avrupalı dilbilimcileri tarafından 30-40 yıl boyunca teorisi üretilip hazırlanan Zaza projesi, Batı’nın “Ilımlı İslam Projesi’nin” başlatılmasıyla birlikte Türkiye’de uygulamaya konuldu. O güne kadar Zazaca’yı Kürtçe’nin bir lehçe olarak, Zazaları da Kürt olarak gören Türkiye, Ilımlı İslam Projesi’nin başına getirilen Erdoğan’ın iktidara getirilmesiyle 2000 yılların başından sonra artık Avrupalı dilbilimcilerin geliştirdikleri “Zaza Dili, Zaza milliyeti” düşüncesini anlayışla karşılamaya başlayarak az biraz rahatladı. Hiç olmazsa Kürtlerin “Zazalar” dedikleri kesimleri Kürt Özgürlük Hareketinden uzaklaştırmayı başarmışlardı. Zazaları ve Alevileri; Kürt Özgürlük Hareketin verdiği mücadeleden koparabilirlerse, uzak tutabilirlerse rahatlayacaklardı. Bu rahatlamayla Türkiye oltaya takılıp, akvaryuma aktardığı balıklarına yem vermeye başladı. Ve Türkiye’nin Almanya’daki bir numaralı yerli akademisyen-işbirlikçi Zazacı Selcan Bey’e 2011’de Dêrsim’de iş gösterdiler.
Türkiye’de tahminen 36-37 milyon Kürt yaşamaktadır. Cumhuriyet son yüz yılda bu Kürt nüfusun 5-6 milyonunu tümüyle Türkleştirdi. Onlar şimdi kendilerine, ”Bız Tırkız” diyorlar. Kirmanckî (Zazakî) konuşan Kürtleri de dil bazında “Siz Kürt değilsiniz, Zazasınız” diye beyaz soykırımla asimile edip ayrı bir halk olarak ayırabilirlerse, Kürtleri daha kolay yok edebileceklerini sanıyorlar. Zaten Kürt oldukları halde Kürtlüklerinden uzak kaçanlar, altı bin yıllık geçmiş tarihlerini bilmeyenler, Kürt Özgürlük Hareketine karşı tavır takınanlar, Köy korucuları, HÜDA-PAR, MHP’li Kürtlerin sığındıkları devlet korunaklı limanlardır, Zazacılık.
Bir başka Avrupa ülkesinde Zazacılık yapma görevi verilen ve bir zamanlar MİT ile birlikte çalışan eski solcu Ebubekir Pamukçu, İsveç’te Kirmanckî konuşan Kürt çocuklarına, “siz Kürt değilsiniz, Zazasınız. Zazalar ayrı bir millettir.” diye yıllarca Stockholm’de Zaza kurslarını düzenlemişti. Pamukçu, 1991 yılında Stockholm’de vefat etti. Yoksa onu da Zazacı Selcan gibi Tunceli Üniversitesi’nde Zaza Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanlığına getireceklerdi!
Alman dilbilimcileri tarafından yetiştirilen Zülfü Selcan, Tunceli Üniversitesinde “Zaza Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün” açılması ile birlikte 2011 yılında Dêrsim’e gönderildi. Şimdi Dêrsim’de uygarlık yıkıcı Türk egemenlik sistemin asimilasyoncu “Tunceli Üniversitesi’nde” Kürt çocuklarının beyinlerini -Newroz hikâyesinde olduğu gibi- Dehak’a yediriyor. Tunceli, Dêrsim’de yaşayan halkın katliam ve soykırımlarla ortadan kaldırma, ekolojik-kırım politikasıyla doğasını ve inancını yok etmenin adıdır. Dêrsimliler hiçbir zaman bu ismi kabul etmedi. Kürtçe’nin Kirmancî ve Kurmancî lehçelerini konuşan Dêrsimliler hiçbir zaman kendilerine “biz Zazayız“ demezler. Zazalar, tıpkı Tunceli ismi gibi onlara yabancılar tarafından yakıştırılan bir takma isimdir. Selcan’ın, Semitik tüccarların tarihsel programları çerçevesinde “Tunceli Üniversitesi’nde” Zaza dili öğretmenleri yetiştiriyor olması hangi güçlere çalıştığının göstergesidir.
Kürt dillerin Latin ‘Bedirhan Alfabesi’
Kürtçe dil lehçelerinin standart yazılması için Kürt dillerinin Alfabesini 1930 yılında Şam’da Celadet Ali Bedirhan tarafından hazırlandı. Bedirhan’nın oluşturduğu Kürtçe Alfabede 31 harf var. Vate çalışma grubu, Înstîtutê Ziwan û Kulturê Kirmanckî, Kurdisches Institut für Wissenschaf und Forsch e. V. , birçok Kürt Enstitüleri, Kirmancî ve Kurmancî dahil olmak üzere hemen hemen Kürtçenin bütün lehçeleri okul ve yayınlarında ‘Bedirhan alfabesi’ni esas alırlar.
Kürtçe’nin Latin ‘Bedirhan Alfabesi’ndeki 31 harf şunlardır:
( A B C Ç D E Ê F G H I Î J K L M N O P Q R S Ş T U Û V W X Y Z )
Zazaların Jacobson alfabesi
Batı istibarat örgütlerin Soğuk Savaş döneminde önce Almanya üniversitelerinde, daha sonra bütün Avrupa üniversitelerinde kullandıkları Yahudi dil bilimcisi Georg Hincha ve akademisyen Tessa Hofmann’a yardımcı olan Amerikalı dil bilimci Yahudi misyoner C. M. Jacobson tarafından 1990’larda hazırlanan ve kullanılması için Frankfurt Zaza Dil Enstitüsü eline verilen “Jacobson Zaza Alfabesi” var. Zazaların Jacobson dedikleri alfabede 32 harf vardır:
( A B C Ç D E Ê F G Ğ H I İ J K L M N O P Q R S Ş T U Û V W X Y Z )
Zazaların Zülfü Selcan Alfabesi
Birçok bilim insanı ve akademisyenlerin üniversitelerden atıldığı bir dönemde, Almanya’dan transfer edilerek Tunceli Üniversitesinde “Zaza Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün başına getirilen makine mühendisi Zülfü Selcan kendisini dil bilimcisi sanarak o da Zazaca’yı (Kirmanckî) daha karmaşık hale getirip anlaşılmaz kılmak için yeni harfler ekleyip, yeni bir “Zazaca Alfabe” uydurdu. Türkiye’de sol, sosyal demokrat ve bilim insanı diye geçinen devşirme Türklerin tuhaf bir hastalığıdır; her zaman sol örgütler, siyasi partiler hiç farkına varmadan kendilerini işlevsiz kılmak için sürekli bölünürler; bölündükçe isimlerine yeni harfler ekleme durumları Selcan Bey gibi alfabeyi daha da karmakarışık hale getirmekten kurtulamazlar.
İşte buna da, Zülfü Selcan Alfabesi” adını vererek Rehber’in Dêrsim halkına yaptığı tarihi ihaneti tekrarladı. Parantez içinde üst ve altında noktası olan harfleri saymazsak “Jacobson Zaza Alfabesi” gibi 32 harf var. Sayarsak, herhalde bir farklılık olsun ve kendisini uygarlık güçlerine hizmet etmede görünür kılmak istemiş olmalı ki Alfabesindeki harfleri 36, üstü noktalı Ẋ harfini de eklersek 37 harf var.
Zülfü Selcan Zaza Alfabesindeki 37 harfler şöyledir:
( A B C Ç (Ḉ) D E Ê F G H (Ḥ) I İ K (Ḳ) L M N O P (Ṗ) Q R (Ṙ) S Ş T (Ṭ) U Ü V W X (Ẋ) Y Z)
( a b c ç (ḉ) d e ê f g h (ḥ) ı i k (ḳ) l m n o p (ṗ) q r (ṙ) s ş t (ṭ) u ü v w x ẋ y z)
Vate Dergisi
Şunu da kısaca belirtmek istiyorum ki, Avrupa merkezci milliyetçilik anlayışıyla geliştirilen “Zazaca Kürtçe değildir, Zazalar ayrı bir millettir” teorilerini kabul etmeyip, lehçeler arasındaki siyasi ayrımcılığı sert bir şekilde eleştiren Kürt kurumları da vardır. Bunların başında 1977 yılında İsveç’in başkenti Stockhol’da Kirmanckî dili üzerine yayın hayatına başlayan Vate Dergisi var. İlk 20 sayısını İsveç’te yayımlayan Vate Dergisi 2003 yılından beri İstanbul’da yayınlanmaktadır. Vate Çalışma Grubu’nda çalışanlar ‘Bedirhan Alfabesi’ni kullanıyorlar. “Stockhol’da kurulan Vate Çalışma Grubu, 1996’dan 2021’e kadar 33 toplantı gerçekleştirdi. Bu toplantılarda Kirmanckî yazı dili için gerekli standardizasyon çalışmaları yapıldı. Günlük dilde en çok kullanılan sözcükler tespit edilip standardize edildi. 70. Sayısını çıkaran Vate Çalışma Grubu, bir araya geldikleri toplantılarında yazı dili için standart olarak belirlenen on bini aşan temel sözcük ve bunların elli bin varyantı, iki sözlük biçiminde yayınlandı. ” (Vate Yayınları)
Kirmanckî (Zaza) dili üzerinde çalışmalar yapan “Înstîtutê Ziwan û Kulturê Kirmancî (Zaza) -IKK-e.V” 20.11.2001 tarihinde Berlin’de kuruldu. Înstîtutê Ziwan û Kulturê Kirmancî kurumun ilk çalışmalarında onlarca Kürt yazar ve aydınları yer alıyordu. Daha sonra bu ilk aydın ve yazarlar grubuna onlanca Dêrsim ve Gımgım’ın yurtsever aydınları yazarları, sanatçıları da katılarak, bu dili koruyalım, konuşalım, geliştirelim diye büyük katkılar sundular ve sunmaya devam ediyorlar.
Öbür tarafta 1990’ların başında Berlin’de Kurmancî dili ağırlıklı çalışan Kurdisches Institut für Wissenschaf und Forsch e. V. diye başka bir kurum daha vardı. Orada çalışan arkadaşlar da Kirmanckî (Zazakî) dili üzerinde çalışan arkadaşlara yardımcı oluyorlardı. Avrupa Üniversitelerindeki Zaza dili seminerler veren maaşlı resmi dilbilimcilerin görevi, bu Vate Dergisi’ni çıkaranlara, Înstîtutêlerde kendi diline, kültürüne gönüllü sahip çıkıp çalışan Kürt aydınlarının, yazarlarının ve yurtseverlerin değerli akademik çalışmalarını engellemekti.
Zülfü Selcan’ın Berlin Zaza seminerleri
Doğrusu Avrupalı politik dilbilimcilerin resmi üniversitelerde geliştirdikleri bu Zazacılık düşüncelerini başlangıçta biz fazla anlamadık, fazlasıyla seyirci kaldık, tarihi gerçekler ortadayken bu kadar ileri gideceklerini tahmin edemiyorduk. Zaten bu Batılı dilbilimcileri de Kürtlerin tarihini ya doğru dürüst bilmiyorlardı ya da çok eski tarihlerini inkâr ediyorlardı. Bilenler de Kürtlerin ön ataları Medler’den öteye gidemiyorlardı.
Ben dört yıl Batı Almanya’da oturduktan sonra 1984’te Berlin’e geçtim, orada yaşamaya başladım. 1987 yılında Darmstadt’a oturan Gımgım’lı genç bir köylüm bana misafir oldu. İsmi bende saklı. İsmini yazmıyorum. Zülfü Selcan’ın bir haftalık seminerine katılmak için Berlin’e gelmişti. Ben de o zamanlar Zülfü Bey’i tanımıyordum. Ne işler çevirdiğini de bilmiyordum. Sonradan öğrendim.
Bir gün misafirime, “sen bu seminerlerde ne öğreniyorsun?” diye sordum.
“Zülfü Bey, biz Vartolu ve Dêrsimli gençlere Zazacılık dersleri veriyor!” deyince şaşırdım. O dönemde de, “Zazacılık” yapan henüz yoktu. Ama yabancıların Kürtçe’nin Kirmanckî lehçesini konuşan Kürtlere ‘Zaza’ dediklerini de biliyorum. Ne yaptıklarını yerinde öğrenmek amacıyla, “Peki yarın seninle birlik seminere katılabilir miyim?” dedim. “Katılabilirsin.” dedi.
Ertesi gün misafirimle birlikte Zülfü Selcan’ın Ernst-Reuter-Platz’da, üzerinde “Technische Universität” yazılı gökdelenin en üst katında, Straße des 17. Juni caddesinden Brandenburger Tor manzarasını görebilecek bir büroda Zaza seminerine katıldım. Büronun manzarası da müthiş güzeldi! Gelgelelim seminere katılmaz olaydım; uydurup yalanlardan canım o kadar sıkıldık ki, seminerin ilk saatinin bitmesini sabırsızlıkla bekledim. “Biz Kürt değiliz, Zazayız. Zazalar ayrı bir millettir. Şu kelimenin Zazaca’daki anlamı şu. Kurmancî dilindeki anlamı şu. Bakın birbirinden çok farklı iki dil.” diyordu. On bin yıllık çok eski geçmişi olan bu dilin hangi tarihi süreçlerden geçtiğini bilmeden, Kirmancî’nın (yani Zazaca’nın) Kurmancî ile yakınlığını tespit edip bilmeden ve son olarak Kirmancî’nın (Zazaca’nın) Kurmancî’den hangi tarihi süreçten özellikle Med devletinden sonra Kürtlerin devletsiz geçen zamanlarında geliştirilmemiş bir dil İslam’ın bu coğrafyaya hâkim olmasıyla birlikte birbirinden azbiraz ayrıştığını bilmeden kelime oyunlarıyla Kürtçe’nin Kirmanckî (Zazakî) lehçesinin Kürtçe olmadığını kendi başına bir dil olduğunu açıklamaya çalışıyordu.
Konuşmasını bitirince parmağımı kaldırdım, “bir şey sorabilir miyim?” dedim. “Sor,”dedi. Dedim ki, “Siz diyorsunuz ki ‘Zazalar Kürt değildir.’ Kürtçe’nin Kirmancî lehçesi olan Zazakî tarihçiler Medlerin resmi dili olduğunu söylüyor. Ve bütün tarihçiler Med’lerin bugünkü Kürtlerin ön ataları olduğunu söylüyor. Peki biz nasıl Kürt değiliz? Bu size çelişkili gelmiyor mu?“
Çok şaşırdı ve kızdı. Benim soruma yanıt vereceğine, “Bunu kim getirdi? Sen Kürt’sen buraya provokasyon yaratmaya mı geldi?” deyip konuyu çarptırarak soruma yanıt vermekten kaçındı. Seminer bittiği için herkes kapıya yönelmişti. Yanıt alamayınca biz de kapıya yöneldik.
Yıllar sonra Tunceli Üniversitesi’nde Sayın Zülfü Selcan’ın sınıfında ders gören bir bayan (ismi ben de saklı) Berlin’e geldi. Karşılıklı sohbet ettiğimizde bize şunları anlattı:
”Zülfü Bey, sınıfa girer girmez, ’Kendini Kürt hisseden sınıfımdan çıksın gitsin!’ deyince ben önce anlayamadım. Bu adam ne diyor? ‘Hocam, ne dediniz, anlayamadım. Kürt hisseden mi, yoksa Kürt olduğunu söyleyen mi?’ dedim. Zülfü Bey tekrar, ‘Kendisine Kürdüm diyenin zaten sınıfımda yeri yok. Ben diyorum ki, Kendini Kürt hisseden sınıfımdan çıksın gitsin!’ dedi. Başımdan kaynar sular dökülmüş gibi terledim ve kendi kendime ‘demek ki bu adam hakkında anlatılanlar doğru’ dedim. Bir daha yüzünü görmek istemedim.”
15.07.2025
Azad Ronî
Kaynaklar:
[1]. Prof. Egon Freiherr von Eickstedt, “Türken, Kurden und Iraner Seit dem Altertum”








